59. Bölüm

Adavet| 55

mutlu sonsuz
mutlusonsuz222

 

🖇️Umarım severek okuduğunuz bir bölüm olur, keyifli okumalar...

 

🖇️Satır arası yorum yapmayı ve oy vermeyi unutmayın lütfen...

 

55. Bölüm

Londra… gençliğimin en güzel zamanlarını geçirdiğim şehir… On yedi yaşında, hiçbir şeyden korkmadan belki de korkumu göstermeden ben gidiyorum dediğim şehir… Üniversite hayatı, mesleğe dair yaptığım çalışmalar, kurduğum dostluklar, yaşadığım özgürlük…

Aslında beni ben yapan yerdi Londra. Şimdi o şehre kocamla, hayatımın aşkıyla ayak basıyordum ve inanılmaz heyecanlıydım. Hem çok özlemiştim hem de onunla bu sokaklarda olma düşüncesi içimi sıcacık yapıyordu.

Heathrow Havalimanı’nın o geniş koridorlarında, bavullarımızın tekerlek sesleri yankılanırken içim içime sığmıyordu. Pasaport kontrolünden geçip dışarıdaki o serin, hafif nemli havayı ciğerlerime çektiğimde, her bir hücremin "evindesin" diye fısıldadığını duydum. On yedi yaşında o uçaktan indiğimdeki o ürkek ama kararlı kız çocuğu geldi aklıma; şimdi ise yanında dünyasının merkezine koyduğu adamla, dimdik duran bir kadın olarak dönmüştüm.

Bizi bekleyen araçla şehrin tanıdık sokaklarına girdiğimizde dışarıyı seyrettim. Kırmızı otobüsler, tarihi binalar, o meşhur siyah taksiler... Benim için her köşesi bir anı olan bu sokaklar, onunla yeni bir anlam kazanıyordu.

Başımı omzuna yasladığımda, Boran’ın da bakışlarının dışarıdaki binalarda takılı kaldığını gördüm. O da hatırlıyordu; yıllar önce bu sokaklarda yollarımızın nasıl kesiştiğini, kaderin bizi o zamanlar bile bu puslu gökyüzünün altında birbirimize nasıl bağladığını... O zamanlar yabancıydık, o benim hayatıma uzaktan bakan bir yolcuydu. Şimdiyse aynı hayatın, aynı nefesin ortaklarıydık.

Araba nihayet o çok özlediğim, kırmızı tuğlalı evimin önünde durduğunda kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Burası benim kalemdi; nankörlüklerden, unvanlardan, sahteliklerden, babamdan kaçıp sığındığım tek yerdi.

Anahtarı kilide sokarken bir an duraksayarak arkamda dağ gibi dikilen kocama döndüm. “Hazır mısın?”

Boran, sorduğum soruyla birlikte bakışlarını o tanıdık kırmızı tuğlalı binadan çekip bana çevirdi. “Hiç bu kadar hazır olmamıştım. Karımı bu kadar heyecanlandıran, mutlu eden evle tanışmak için sabırsızlanıyorum.”

Kapıyı açtığımda içeriden süzülen o hafif lavanta ve eski kitap kokusu, bir anda geçmişimin tüm güzel anılarını üzerime boşalttı. Burası benim özgürlüğümdü. Kapıyı sonuna kadar açıp içeriye buyur ettiğimde, evin o tanıdık ruhu bizi sıcak bir kucaklama gibi karşıladı. Burası bir mülk değil, benim karakterimin her bir köşesine sindiği bir yansımaydı.

Kapıdan girer girmez salonun ortasına geçtiğimizde Boran’ın bakışlarının her ayrıntıda nasıl takılı kaldığını, beni yeniden keşfeder gibi etrafı süzdüğünü izledim. Beni yeniden keşfedermiş gibi bakıyordu etrafa. İstemsizce bende bakışlarımı gezdirdim özlediğim her bir nesne de.

Salonum, İstanbul’daki o simetrik ve soğuk saray yavrusu odaların aksine, yaşanmışlık kokan bir karmaşanın içindeki düzendi. Pencerenin önünde, şehri yukarıdan gören geniş bir cumba ve üzerinde yumuşak, krem rengi battaniyelerle dolu bir okuma köşesi vardı. Hemen yanında, tavanlara kadar uzanan beyaz ahşap kitaplığım... Kitaplar türlerine göre değil, beni sürükledikleri duygulara göre dizilmişti; bazı sayfaların arasından kurumuş papatyalar fırlıyordu.

"Her şey... o kadar sen ki." diye fısıldadı Boran, parmaklarını masamın üzerindeki porselen kalemliğe sürterek.

Evin her köşesinde benim ellerim vardı. Duvarlarda, Londra’nın sisli sabahlarında çektiğim siyah beyaz fotoğraflar ve antika pazarlarından topladığım pirinç çerçeveli aynalar asılıydı. Orta sehpada, içine mumlar yerleştirdiğim kristal tabaklar ve yarım bıraktığım bir not defteri duruyordu. Köşedeki pikabın yanında dizili plaklar, İstanbul’un dijital gürültüsünden ne kadar uzakta olduğumuzun kanıtı gibiydi.

Evin kalbi sayılan, salonla birleşik olan mutfağa baktığımızda ise durum farklı değildi. Açık raflarda dizili el yapımı seramik fincanlar, kurutulmuş bitki demetleri ve pencere önünde sıralanmış taze nane saksıları...

“Bir insan içini cansız varlıklara dökebilir mi diye sorsalar, hayır derdim direkt.” Dedi etrafa bakmaya devam ederken. “Ama burası sensin, buraya beni sen getirmesen kendim gelsem burası İnci’nin evi derim.” Boran’ın bu hayranlık dolu, neredeyse huşu içindeki bakışları beni dünyanın en güzel kadınıymışım gibi hissettirdi.

İstanbul’da o görkemli ama ruhsuz salonlarda geçerken kimse duvarlardaki tablolara bakmazdı; herkes birbirinin açığını kollar, kelimelerin altındaki tuzakları arardı. Ama burada Boran, sadece benim dünyamın dokusunu, ruhumun rengini inceliyordu. Gülümsemem, kalbimden süzülüp dudaklarıma ulaştı. Onun bu keşif dolu bakışları, ruhumun en mahrem odalarında geziniyor gibiydi.

Parmaklarını pencere kenarındaki nane saksılarının üzerinde gezdirdi. "Seni o devasa masaların başında, şirket yönetirken ya da klinikte insanları dinlerken gördüm. Ama burada..." Duraksadı ve bana döndü; bakışları her zamankinden daha çıplaktı. "Burada sadece sen varsın. Ve ben bu İnci’ye her saniye biraz daha geç kaldığımı hissediyorum."

Onun bu dürüstlüğü, içimdeki o son savunma duvarlarını da yıktı. Gidip göğsüne yaslandım; o koca adam, benim bu küçük mutfağımda bir dev gibi duruyordu. "Geç kalmadın." diye fısıldadım, kalbinin atışını dinlerken. "Zamanı şimdi başlattık sevgilim. Hem sen söylemedin mi buradaki her anının üzerine kendi adını yazacağını?”

Boran, bu hatırlatmamla birlikte derin bir nefes aldı ve kollarını belime biraz daha sıkı doladı. Dudaklarını saçlarımın arasına bastırdığında, omuzlarındaki o kaskatı gerginliğin tamamen eriyip gittiğini hissettim. İstanbul’un o gürültülü, nankör ve yorucu dünyası artık binlerce kilometre ötedeydi. Şimdi sadece bu küçük mutfaktaki taze nane kokusu ve ikimizin kalp atışı vardı.

“Söyledim.” dedi Boran boğuk bir sesle. “Ve her bir kelimemin arkasındayım. Sadece nereden başlayacağımı düşünüyorum.”

“O zaman sana evi gezdireyim, sende daha kolay bulursun belki.” Dedim hem gülüp hem elini tutarak.

İstanbul’daki o uçsuz bucaksız, insanın içinde kaybolduğu ve her koridorunda birilerinin fısıltısını duyduğu malikaneden sonra bu ev, Boran’a bir oyuncak kutusu gibi gelmişti belki de. Ama benim için buradaki her metrekare, özgürce alınmış bir nefesti.

El ele mutfaktan çıktık. "Burası benim çalışma köşem." dedim, pencerenin önüne yerleştirdiğim üzerinde notlarımın ve birkaç psikoloji kitabının durduğu masayı göstererek. Masanın hemen yanındaki eski deri koltuğu işaret ettim. "En zor vakalarımdan sonra gelip burada oturur, dışarıdaki yağmuru izleyerek zihnimi boşaltırdım. Tabii ondan önce de okuldaki zorluklar vardı.”

Boran masaya yaklaşıp parmaklarını ahşabın üzerinde gezdirdi. "Seni burada hayal edebiliyorum." dedi fısıltıyla. "Gözlüklerin burnunun ucunda, derin düşüncelere dalmış halde..."

Güldüm istemsizce. “Ağzıma kalemin arkasını sokmuş, kaşlarımı çatmış bir şekilde ekrana bakarken de hayal edersin değil mi?” dedim, o anki halimi gözümün önüne getirerek. “Genelde bir teorinin içinde kaybolduğumda dünyayla bağım tamamen kopar çünkü.”

“Bilmez miyim…” dedi Boran karşılık olarak.

Daha fazla orada durmadan küçük koridorun sonundaki yatak odasına geçtik. Odanın ortasında, üzerine beyaz keten örtülerin serildiği büyük, davetkar bir yatak vardı. Duvarlarda yine benim çektiğim, Londra’nın sisli parklarını yansıtan birkaç çerçeve ve köşede ahşap bir şifonyer...

"Ve işte burası da yatak odam." dedim içeri girip odayı göstererek. Boran odanın ortasında durup etrafına bakındı. Bakışları pencereden sızan o loş Londra ışığıyla birleşince, yüzündeki tüm o katılık tamamen silindi.

“Bu bir davet mi? Yatağa atacakmışsın gibi hissettim.” Dedi Boran muzip bir tınıda. Güldüm ve gözlerimi devirerek yanına gittim, ellerimi o geniş omuzlarına yerleştirdim. "Şu an sadece senin o yorgun zihnini yatağa atmayı planlıyordum aslında." dedim sesimdeki muzipliği koruyarak. "Ama sen olayı çoktan başka bir boyuta taşımışsın."

Boran ellerini belime yerleştirip beni kendine çektiğinde, yüzündeki o yaramaz ama huzurlu ifade kalbimi eritti. İstanbul’da omuzlarına çöken o ağır gökyüzü, yerini bu odanın yumuşak loşluğuna bırakmıştı. "Ne yapayım?" dedi fısıltıyla, burnunu burnuma sürterek. "Aylardır ilk kez kimsenin kapıyı vurmayacağından, telefonun acı acı çalmayacağından eminim. Bu sessizlik insanı biraz... cesaretlendiriyor diyelim."

"Burada her şey serbest Boran Bey. Ne isterseniz.” Dediğimde Boran daha da derin gülümsedi. “Anlaşıldı bunu söz olarak aldım, kullanırım.”

"Bunu sonra konuşuruz." dedim muzipçe gülerek. Boran, bu kaçamağıma karşı pes etmiş gibi görünse de gözlerindeki o parıltı hala yerli yerindeydi.

Bana uyum sağlayarak bakışlarını odanın içinde, her bir köşesinde ağır ağır gezdirdi. Her bir eşyama, o küçük seramik biblolarıma, duvarda asılı duran siyah beyaz fotoğraflara sanki her biri benmişim gibi içi giderek, derin bir ilgiyle baktı. Sanki beni buralarda yokken bu duvarların arasında nasıl yaşadığımı hayal ederek yeniden keşfediyordu.

"Burası senin ruhunun dışa vurumu gibi. İstanbul'da seni bir kafese koymaya çalışmışız, burada ise her şey alabildiğine hür. Şimdi anlıyorum buraya neden dönmek istediğini.” Dedi düşünceli bir tonda. İlk zamanlar burayı çok özlüyordum bu doğruydu ama şu an böyle bir düşüncem yoktu.

“Ama artık dönmek istemiyorum. Çünkü benim evim, yuvam artık İstanbul’da, hayatımda gördüğüm en güçlü, en merhametli, en doğru adamın kolları arasında.”

Boran, bu cümlemle birlikte sanki görünmez bir darbe almış gibi duraksadı. Bakışlarındaki o derin keşif arzusu, yerini sonsuz bir şefkate bıraktı. Elimi tutan parmakları sıkılaştı; beni kendine doğru çekerken beni kollarının arasına hapsetti.

Sonra çenemi hafifçe kaldırıp gözlerimin içine en derin haliyle baktı. “Bana dürüst ol.” dedi fısıltıyla. “Gerçekten özlemedin mi bu sessizliği? Bu küçük sığınağı tek başına paylaşmayı?”

Gülümseyerek kollarımı boynuna doladım. “Burayı çok özledim, yalan söyleyemem. Ama burayı asıl özleme sebebim, senin gibi bir adamın varlığına ihtiyaç duymadan da ayakta kalabileceğimi kendime kanıtladığım yer olmasıydı. Şimdi ise durum farklı. Şimdi buradayım çünkü seni seviyorum. Şimdi buradayım çünkü bu özgürlüğü seninle paylaşınca anlam kazandığını biliyorum.”

Boran eğilip dudaklarını dudaklarıma mühürlediğinde benim cümlelerime karşılık seni seviyorum demesinin karşılığıydı bu biliyordum. Elimi yüzüne çıkarıp öpücüğüne karşılık verdiğimde parmaklarımın ucunda onun o sert sakallarını, yüzünün her bir hattını hissettim.

Dudaklarımız yavaşça ayrıldığında, alnını alnımdan çekmedi. Gözleri hâlâ kapalıydı; sanki o anın büyüsünü, ciğerlerine çektiği o huzurlu nefesi tek bir saniye bile kaybetmek istemiyordu. Birkaç saniye sonra gözlerini araladığında muzipçe gözlerini kıstı. “Hani duvarlarında hayran olduğun adamlar yok mu?”

İstanbul’daki evde konuştuğumuz o konu gündeme geldiğinde sesli bir şekilde güldüm. "Yine mi o konu?" derken kollarımı boynuna biraz daha sıkı doladım. "Boran Demirhanlı..." dedim, burnumu hafifçe burnuna sürterek. "Sen koskoca bir imparatorluğu tek başına sırtlanmış adamsın, gerçekten birkaç siyah-beyaz fotoğraftaki aktörü mü rakip görüyorsun kendine?"

Gözlerini hala muzipçe kısmaya devam ediyordu ama o bakışların altındaki sahiplenici tavır içimi ısıtıyordu. "Mesele rakip görmek değil." dedi sesi alaycı bir tınıyla kalınlaşırken. "Mesele, senin o 'hayranlık' dolu bakışlarının bu duvarlarda kimlerin üzerinde gezindiğini tespit etmek. Malum, istihbarat her şeydir."

Onu elinden tutup odanın duvarına, fotoğrafların yanına çekiştirdim. "Bak bakalım…" dedim tek tek göstererek. "Burada Marlon Brando var, burada o meşhur psikologlar, burada da Londra sokaklarında çektiğim sıradan insanlar... Ama bak, hiçbirinin senin gibi bakışları yok. Hiçbirinin elleri, benim ellerimi tuttuğunda dünyayı durdurmuyor."

Boran, fotoğraflara şöyle bir göz ucuyla bakıp tekrar bana döndü. O sarsılmaz otoritesiyle bir adımda aramızdaki mesafeyi kapattı ve beni duvarın önünde durdurdu. "Güzel savunma." diye mırıldandı, ellerini iki yanıma dayayıp beni hapsettiğinde. "Ama yine de bu duvarlarda benim de bir yerim olması gerektiğini düşünüyorum. Madem bu ev senin ruhun, o ruhun en orta yerinde ben olmalıyım."

"Zaten oradasın." dedim ciddileşerek. Elimi kalbinin üzerine koydum. "Duvarlardaki kağıtlar eskir, solar. Ama buraya yazdığın şeyi hiçbir yağmur silemez."

Boran’ın yüzündeki o muzip ifade, yerini derin bir dinginliğe bıraktı. Eğilip alnını alnıma yasladı. İstanbul’un o boğucu ciddiyetinden sonra, burada onunla böyle çocukça şakalaşabilmek, sanki ruhumuzun üzerine biriken o ağır tozu silip süpürüyordu.

“Bana diyorsun ama senin de ağzın iyi laf yapıyor İnci Hanım.” Deyip burnunu burnuma değdirdiğinde “Psikolog olmanın avantajları diyelim Boran Bey.” dedim, sesimi hafifçe kısarak ve parmaklarımı gömleğinin yakasında, o en üst düğmenin üzerinde yavaşça gezdirerek.

Boran, bu yakınlıktan ve parmaklarımın yakasındaki o oyunbaz hareketinden memnunca hafifçe gülümsedi. Eğilip dudaklarını boynumla çenem arasındaki o hassas noktaya bastırdığında, kalbimin atış hızı odadaki saatin tik taklarını çoktan bastırmıştı. “E hani istihbarat diyordun?” diye mırıldandım, başımı hafifçe geriye atarak.

“Onu çoktan bıraktım.” dedi, dudakları tenimde gezinmeye devam ederken. “Şu an sadece, bu evin her köşesine, her anısına kendi imzamı atma kısmına odaklandım. Ve inan bana İnci, bu konuda psikologlardan daha iyi bir stratejim var.”

Kıkırdayarak onu kendime daha sıkı çektim. “Eminim vardır, boşuna stratejist demedim ben sana.”

“Hmm, bak sen?” dedi Boran, sesi göğüs kafesinden gelen o derin, hafif pürüzlü tınıyla yankılanırken. Başını kaldırıp gözlerimin içine baktı; o muzip pırıltı yerini çoktan, insanın dizlerinin bağını çözen o yakıcı yoğunluğa bırakmıştı.

Elleri belimden yukarıya, kürek kemiklerimin arasına doğru tırmanırken beni kendine biraz daha mühürledi. Bakışlarındaki o koyulaşan hareler, niyetinin ciddiyetini açıkça ortaya koyuyordu. Tam dudakları dudaklarıma değecekken, içimdeki o oyunbaz ruh dizginleri ele geçirdi. Tam o eşikte, kollarının arasından bir su yılanı gibi süzülüp hafifçe eğildim ve kolunun altından geçerek odanın ortasına doğru kaçtım.

Boran, bir anlık şaşkınlıkla boş kalan kollarını iki yana açıp öylece kalakaldı. Bu beklemediği hamle, o sarsılmaz Demirhanlı stratejisini bir saniyeliğine de olsa sekteye uğratmıştı.

"İyi bir stratejistin unuttuğu ilk kural; hedefin her zaman yerinde durmayacağıdır Boran Bey!" dedim, odadaki berjerin arkasına sığınırken. Yüzümdeki o yaramaz gülümsemeyi saklama gereği bile duymuyordum.

Boran yavaşça olduğu yerde döndü. Gözlerini hafifçe kısıp bir avcı edasıyla beni süzmeye başladı. "Demek öyle?" dedi, sesi şimdi daha da boğuk ve meydan okuyan bir tınıya bürünmüştü. "Firar etmek de stratejinin bir parçası mı, yoksa sadece yakalanmanın tadını mı uzatıyorsun?"

Koltuğun üzerindeki yastıklardan birini elime aldım, sanki bir kalkanmış gibi göğsüme bastırdım. "Belki de seni biraz terletmek istiyorumdur. İstanbul’da her şey senin istediğin gibi, senin komutanla ilerliyordu. Ama burası Londra, burası benim saham. Kuralları ben koyarım."

Boran, ellerini pantolonunun ceplerine sokup ağır, kendinden emin adımlarla bana doğru yürümeye başladı. O odanın içinde devleşirken, her adımında ahşap parkelerden çıkan o hafif gıcırtı, heyecanımı daha da körüklüyordu.

"Kendi sahanda mağlup olmak daha ağır bir darbedir İnci Hanım." dedi, aramızdaki mesafeyi iyice daraltarak.

Bir adım daha attığında, berjerin etrafından dolanıp kapıya doğru ilerledim. "Önce beni yakalaman lazım!" diye seslendim arkama bakmadan. İstanbul’un o ağır, kasvetli havasından sonra, bu evin içinde onunla böyle çocukça bir oyunun içinde kaybolmak, ruhumdaki tüm yaralara enjekte edilen saf bir mutluluk gibiydi.

“Yakalarız…” diye seslendi Boran arkamdan. Küçük adımlarla mutfağa doğru ilerlerken, kalbim göğüs kafesimi zorlayan bir kuş gibi çırpınıyordu. Boran’ın o kendinden emin, ağır adımlarının sesini parkelerin üzerinde duyabiliyordum. O, acele etmeyen bir avcı gibiydi; nasıl olsa kaçacak yerim olmadığını, eninde sonunda kendi rızamla ona döneceğimi biliyordu.

Mutfak tezgahının köşesine ulaştığımda durup omzumun üzerinden arkaya baktım. Boran, salonun girişinde durmuş, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde beni izliyordu. O ciddiyetinin arasından sızan muzip gülümseme, bakışlarındaki o "şimdi bittin" ifadesiyle birleşince içimdeki heyecan iki katına çıktı.

“Strateji diyordun Boran Bey?” dedim, nefes nefese ama meydan okurcasına. “Görüyorum ki hala yerinde sayıyorsun.”

“Ben yerimde saymıyorum güzelim.” dedi, sesindeki o derin tını mutfağın fayanslarında yankılanarak. “Ben sadece senin bu çocuksu sevincini izleyerek keyif çatıyorum. Ama unuttuğun bir şey var; bu ev ne kadar senin kalense, ben de o kalenin kapılarını çoktan fethettim.”

Bunu söyler söylemez, beklemediğim bir çeviklikle üzerime doğru hamle yaptı. Bir çığlık atıp tezgâhın etrafından dolanmaya çalıştım ama nafileydi... Boran, o uzun bacakları sayesinde mesafeyi bir saniyede kapatmış, mutfak adasının köşesinde beni kıstırmıştı.

Sırtım tezgâha değdiğinde, o devasa gövdesiyle önümde bir duvar gibi bitti. Kaçacak hiçbir yerim kalmamıştı. Ellerini iki yanıma, tezgâha dayayıp beni hapsettiğinde, yüzlerimizin arasındaki mesafe sadece birkaç santimdi. Nefes alışverişlerimiz birbirine karışırken gözlerindeki o zafer parıltısı her şeyi anlatıyordu.

“Yakalarız demiştik.” diye fısıldadı, sesi bir mırıltıdan ibaretti. “Ve görüyorum ki; strateji uzmanı, hedefini tam on ikiden vurdu.”

“Hile yaptın!” dedim, göğsüne hafifçe vurarak. “Senin o boyunla kaçmam imkansız zaten.”

Boran, bu tepkim üzerine hafifçe güldü ve elini yavaşça yüzüme çıkarıp bir tutam saçımı kulağımın arkasına itti. “Hile değil, taktiksel avantaj diyelim buna. Ayrıca...” Eğilip burnunu burnuma sürttü. “Senin kaçışların bile beni hep aynı noktaya, sana çıkarıyor. Bundan daha güzel bir mağlubiyet olabilir mi?”

Gülümseyerek kollarımı boynuna doladım. “Tamam.” dedim pes ederek. “Bu seferlik kazandın.Peki şimdi ne olacak?”

“Sen ne istersen o olacak.” Dediğinde gülümsedim kocaman. "O zaman..." dedim, parmak uçlarımda hafifçe yükselip dudaklarına küçük, tüy kadar hafif bir öpücük bırakarak. “Yemek hazırlayalım. Sonra ben sana bu mutfakta, en sevdiğim o seramik fincanlarla en taze nane çayımda yapayım. Dışarıdaki yağmuru izleyerek, hiçbir kriz masası kurmadan, hiçbir telefon çalmadan sadece susalım."

Boran, burnunu boynuma gömüp derin bir nefes aldı. "Bana dünyanın en lüks tatilini vaat etsen, şu anki teklifinin yanından bile geçemezdi." diye fısıldadı. Ellerimi birbirine vurarak karşılık verdim. “Hadi o zaman.”

Boran, mutfağın ortasında durup etrafına bakarken, bakışları tezgahın üzerindeki eski usul kahve makinesinden, duvarda asılı duran ve üzerinde "Inci's Kitchen" yazan o küçük seramik tabağa kaydı.

"Şu an ne düşünüyorum biliyor musun?" dedi, sesi mutfağın loşluğunda yankılanarak. Arkadan yaklaşıp kollarını belime doladı, çenesini omzuma yasladı. "Senin bu küçük, huzurlu dünyanda kendime nasıl yer açacağımı... Çünkü burası o kadar 'sen' ki, kendimi buraya ait hissetmek için her bir köşesine dokunmam gerekecek gibi."

"Sen zaten buradasın bunu unutma." dedim, ellerimi ellerinin üzerine koyarak. "Bu evin kapısından girdiğin an, buranın bir parçası oldun. Bak, nane saksılarım bile sanki seni tanıyormuş gibi daha canlı duruyor."

Boran hafifçe güldü, nefesi boynumu ısıttı. "Hadi." dedim muzipçe ondan sıyrılarak. "Sana rehberlik etmem gereken koca bir şehir, gezdirmem gereken çok sokak var. Ama önce... şu üzerindeki İstanbul tozunu tamamen atman için sana güzel bir yemek yapacağım. Ne istersin?”

“Bu evin patronu sensin karıcım, sen ne istersen.” Gülerek düşünüyormuş gibi yaptım. Sonra aklıma evde hiçbir şey olmadığı geldiğinde dudaklarımı büzdüm. Boran her hareketimi izlediği için bu hareketimi de fark edip bana doğru yaklaştı.

Yüzünde o korumacı ama bu kez oldukça yumuşak olan ifade belirdi. "O büzülen dudaklar hayra alamet değil sanki." dedi, aradaki mesafeyi iki adımda kapatıp ellerini belime yerleştirdi. "Ne oldu?”

"Evde hiçbir şey yok ki hayatım. Şu an mutfağımız sadece nane kokusundan ibaret." Dediğimde Boran bu cevabıma güldü. Daha doğrusu bu aydınlanmayı yeni yaşamama güldü. "Bu bir sorun mu sence. Dışarıda koca bir şehir, her köşesinde ayrı bir lezzet var. Hem sen demedin mi bana rehberlik edeceksin diye? Al sana fırsat. Beni senin Londra'na götür, en sevdiğin, en 'İnci' kokan o küçük yere."

Gözlerim parladı. Aslında tam olarak bunu istiyordum; onunla bu sokaklarda sıradan iki insan gibi kaybolmayı. "O zaman…" dedim heyecanla. "Üzerimize kalın bir şeyler alıyoruz ve hemen çıkıyoruz. Sana buranın en meşhur ama en samimi lezzetini yedireceğim. Ama öyle turistik yerlerde değil, benim üniversite yıllarımda kaçıp kaçıp gittiğim o dar sokaktaki salaş dükkânda."

Boran ceketini koltuğun üzerinden alırken göz kırptı. "Patron sensin demiştim. Ben sadece senin peşinden gelirim."

Evden el ele çıktığımızda, Londra’nın o ince ve tazeleyen yağmuru yüzümüze çarptı. Boran derin bir nefes aldı, sanki ciğerlerine ilk kez gerçekten hava doluyormuş gibi...

Sokağın köşesinden kıvrılıp loş ışıklı, Arnavut kaldırımlı yollarda yürürken kimse bize bakmıyordu. Kimse arkamızdan fısıldaşmıyor, kimse Boran'dan bir imza ya da bir emir beklemiyordu. O koca imparatorluğun yükü İstanbul’un sisli sularında kalmıştı. Şimdi sadece biz vardık; yağmurun altında el ele, birazdan yiyeceğimiz yemeğin hayaliyle yürüyen iki aşık…

“Buranın havası bazen boğucu olabiliyor. Ne yalan söyleyeyim çok seviyordum ama sıkıldığımda oluyordu.” Dedim başımı omzuna yaslayarak. Islak asfaltın üzerine düşen turuncu sokak lambası ışıkları, ayaklarımızın altında titrerken sesim yağmurun ritmine karıştı.

Boran duraksadı, adımlarını benimkilerle eşitleyerek kolunu belime doladı ve beni kendine sımsıkı çekti. “Bu sefer sıkılmayacaksın ama sonuçta biz birlikteyiz.”

“Doğru söylüyorsun.” diye fısıldadım, yağmur damlaları kirpiklerime tutunurken. “Birlikteyken grisi bile daha parlak görünüyor buranın.”

Bir süre hiç konuşmadan, sadece ayakkabılarımızın taşlara vuran sesini dinleyerek yürüdük. Bir dönemeçten saptığımızda, o meşhur ama salaş balıkçının tabelası göründü. İçeriden gelen kızarmış balık ve patates kokusu, yağmurun o toprak kokusuyla birleşip iştahımı iyice kabartmıştı. Boran dükkânın önüne gelince durup tabelaya, sonra da içerideki eski usul tahta masalara baktı.

“Demek İnci Demirhanlı’nın üniversite anlarına şahit olan dükkân burası.” Dediğinde başımı iki yana salladım. “Hayır.” Boran gözlerime bakarken devam ettim. “İnci Aral’ın üniversite anlarına şahit olan dükkân, şimdi İnci Demirhanlı’nın aşkına şahit olacak.”

Boran’ın bakışları, kurduğum bu cümleden sonra derinleşti; gözlerindeki o yumuşak ifade tamamen yerini hayranlığa bıraktı. “Ve Boran Demirhanlı’nın da.”

Gülümseyerek yanağını okşadıktan sonra konuştum. “Hadi girelim o halde.”

İçeri girdiğimizde, kapının üzerindeki o küçük metal çan tanıdık bir tınıyla çınladı. Dükkân, tam da hatırladığım gibiydi; yılların yorgunluğunu taşıyan ahşap masalar, duvarlarda solmuş denizci fotoğrafları ve havada asılı duran o iştah açıcı kızarmış patates kokusu... Dışarıdaki o serin ve ıslak Londra havasından sonra buranın sıcaklığı bizi hemen sarmalamıştı.

Boran, boyundan dolayı kapıdan geçerken hafifçe eğilmek zorunda kalmıştı. O koca cüssesiyle bu küçük dükkâna adım attığında, sanki bütün mekân bir anda onun enerjisiyle doldu. Çevresine bakındı; kimsenin onu tanımadığı, kimsenin ona "Boran Bey" diye hitap etmediği bu yerdeki salaşlık, onun gözlerinde bir yabancılık değil, aksine bir huzur yarattı.

"Köşedeki masaya ne dersin?" diye fısıldadım, ceketimin üzerindeki yağmur damlalarını silkeleyerek.

Boran, elini belime yerleştirip beni o küçük, ahşap masaya doğru yönlendirdi. "Sen nerede dersen orası." dedi. Oturduğumuzda, tahta sandalyenin çıkardığı o gıcırtı bile bana lüks restoranların ağır sessizliğinden daha gerçek geldi. Boran ellerini masanın üzerine koydu, parmak uçlarıyla ahşabın üzerindeki çizikleri takip etti. Kim bilir buralarda kaç bin kişi yemek yemiş, kaç hikâye bu masalara sinmişti...

"İnci Aral bu masada oturup ne düşünürdü?" diye sordu aniden, gözlerini gözlerime dikerek. "Ders notlarını karıştırırken ya da yağmuru izlerken... aklından neler geçiyordu merak ediyorum.”

Gülümseyerek elini tuttum. "İnci Aral'ın o zamanlar tek derdi, hayatta kendi başına kalabilmekti Boran. Kimseye muhtaç olmadan, kendi kalesini kurmak... Ama İnci Demirhanlı şu an karşısındaki adama bakınca anlıyor ki; kaleler tek başına savunulunca sadece bir hapishane oluyormuş. İçine hayat, içine aşk girince yuva oluyormuş."

“Boşuna sana yuvam demiyorum o halde...” Boran’ın bu cümlesi, salonun loş ışığında asılı kaldı ve yüreğimde en hassas teli titretti. Elimi uzatıp elini tuttuğumda içten bir gülümsemeyle baktım yüzüne.

O sırada yaşlı garson önümüze gazete kağıdına sarılı, dumanı tüten balık ve patatesleri bıraktığında Boran’ın gözleri parladı. "Gerçekten gazete kâğıdı mı?" dedi hayretle karışık bir keyifle.

“E İstanbul’da da benimle balık ekmek yemiştin.” Dedim göz kırparak.

Gazete kağıdının üzerindeki çıtır balıklara bakıp genişçe gülümsedi. O an yüzünde öyle bir hafiflik vardı ki, sanki yıllardır sırtında taşıdığı o görünmez yükü bir anda yere bırakmış gibiydi. “Öyle mi yapmıştık?” dedi, sesinde oyunbaz bir tınıyla. “Bak, onu tamamen unutmuşum. Hafızamı tazelemek için daha çok balık yemem gerekebilir.”

Elini masanın üzerinden uzatıp altın sarısı, çıtır çıtır duran bir patatesi parmaklarının ucuna aldı. Gözlerini gözlerimden ayırmadan, patatesi yavaşça dudaklarıma doğru uzattı. “Aç ağzını bakalım.” dedi fısıldar gibi. “Londra’nın en güzel lezzetini, önce benim ellerimden tatman lazım.”

Gülerek ama bakışlarındaki o yoğunluğun altında kalbim titreyerek patatesi dudaklarımın arasına aldım. “Ben daha önce tatmıştım ama sizi kırmayayım, çok naziksiniz Boran Bey.” dedim yemeği çiğnerken. “Ama uyarayım, bu dükkânda centilmenlik karın doyurmuyor, hızlı olan tabağı kapar.”

Boran hafifçe güldü, o kadar içten bir sesti ki bu dükkandaki diğer insanların gürültüsü bir anlığına silinip gitti. “Öyle mi? Yarış mı istiyorsun yani?” diyerek bu sefer balığından küçük bir parça koparıp yine bana uzattı. “Hadi, buna da hayır deme. Bak, dumanı üzerinde.”

“Sen kendin yemeyecek misin?” diye sordum, elimle onun elini destekleyerek.

“Seni izlemek, yediğim her şeyden daha çok iştahımı açıyor şu an.” dedi, parmağının ucuyla dudağımın kenarında kalan bir damla limonu silerken. Dokunuşu tenimde elektriklenmeye sebep olmuştu. “Hem bak, kimse bize bakmıyor, kimse fısıldaşmıyor. Şu an dünyadaki tek iki insan bizmişiz gibi hissettiriyor bu gazete kâğıdı kokusu.”

Elimi masanın üzerinden uzatıp onun o koca elini tuttum. Parmaklarımızı birbirine kenetlediğimizde, ikimiz de bir anlığına sadece birbirimizin gözlerine hapsolduk. “Yeni bir hayata başlamak için harika bir menü bence.” dedim fısıltıyla.

Boran elimi kaldırıp parmak boğumlarımı öptü. “Menü harika ama eşlikçim... O paha biçilemez.” Ardından muzip bir ifadeyle önündeki soslu patateslerden birini daha kapıp bu sefer kendisi yedi. “Tamam, teslim oluyorum; tadı gerçekten harikaymış. Ama senin elinden olursa daha iyi olur.”

Gülerek çatalıma taktığım bir lokmayı ona uzattım. Birbirimize yemek yedirirken aradaki o resmiyet, o ağırbaşlılık tamamen eriyip gitmişti. Şimdi sadece iki sevgiliydik; yağmurlu bir Londra gecesinde, dumanı tüten bir yemeği ve taptaze bir heyecanı paylaşıyorduk.

"Yalnız Boran Bey." dedim masadaki gazete kağıdını işaret ederek. "Bu balık bizi sabaha kadar idare etmez. Yarın uyandığımızda evde nane kokusundan başka yiyecek bir şeyimiz yok. Dönüşte açık bir market bulup eve bir şeyler almalıyız."

Boran, elindeki peçeteyle parmaklarını silerken çok alışık olduğu o refleksiyle elini cebine attı. "Doğru söylüyorsun. Ben şimdi Fatih’e mesaj atarım, biz eve geçene kadar dolabı ağzına kadar doldurtur." dedi gayet doğal bir tavırla.

Dudaklarımı büzüp başımı iki yana salladım, elini cebine götüren kolunu yavaşça aşağı indirdim. "Olmaz." dedim kararlı ama yumuşak bir sesle. Boran şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. "Neden? Adamın işi bu İnci, bir telefona bakar her şeyin hazır olması."

"İşte tam da bu yüzden olmaz." dedim, masaya doğru biraz daha yaklaşıp ellerimi onun o koca ellerinin üzerine koyarak. "Burası İstanbul değil sevgilim. Burada Fatih yok, korumalar yok, asistanlar yok. Sadece sen ve ben varız. O dolabı beraber dolduracağız. Hangi peyniri seveceğimize, hangi ekmeğin daha taze olduğuna beraber karar vereceğiz. Sıradan, normal insanlar gibi..."

Boran bir an duraksadı. Sanki zihninde "kendi alışverişini yapmak" kavramını ilk kez bu kadar somut bir yere oturtmaya çalışıyordu. Sonra omuzlarını serbest bıraktı ve yüzüne o çok sevdiğim, hafif teslimiyetçi gülümseme yerleşti. "Yani diyorsun ki; market arabasını ben süreceğim, sen de içine sevdiğin her şeyi dolduracaksın?"

"Tam olarak öyle diyorum." dedim kıkırdayarak. Ardından ekledim. “Sen üniversiteyi İngiltere de okumadın mı? Orada da Fatih mi hallediyordu alışverişi?” dedim merakla. Boran sorumla birlikte dudaklarını birbirine bastırdı. Sanırım bu evet demekti. Şaşırmıştım.

“Yemeklerimde genel olarak başkaları tarafından hazırlanıyordu.” Diye itiraf ettiğinde daha çok şaşırdım. Tamam yemek yapmadığını biliyordum elbette ama beklemiyordum da.

Gülmekle şaşırmak arasında bir yerde kalmıştım. Boran’ın omuzları, bu itirafı yaparken hafifçe çöker gibi oldu ama gözlerindeki o dürüst, savunmasız ifade kalbimi eritmeye yetti.

"Yani diyorsun ki, o koca yılları sadece hazır sofralara oturarak geçirdin? Hiç mi gece yarısı canın bir şeyler çekmedi de mutfağa dalmadın Boran?"

Boran’ın yüzünde hafif mahcup ama bir o kadar da flörtöz bir gülümseme vardı. "Dalmadım dersem yalan olur." dedi, sesi o derin tınısıyla yankılanarak. "Ama daldığımda da genellikle buzdolabının önünde birkaç dakika durup sonra hiçbir şeye dokunmadan bir bardak su içip geri çıkıyordum. Çünkü o çarkın içinde, her şeyin önüme gelmesine o kadar alışmışım ki…”

"İnanılmazsın." dedim başımı iki yana sallayarak. "Psikolog yanım şu an senin o konfor alanını analiz etmek için can atıyor ama eşin olan yanım sadece seninle bunları yapmak istiyor. Çok şey kaçırmışsın."

Boran başını salladı. "Haklısın, kaçırmışım." diye fısıldadı. "Kendi yemeğini yapmanın, o poşetleri elinde taşımanın, hatta şu market koridorunda ne alacağını düşünmenin bile bir özgürlük olduğunu seninle öğreniyorum. İstanbul’da her şey olması gerektiği gibiydi, burada ise her şey bizim istediğimiz gibi."

“Aynen öyle. O yüzden ilk işimiz alışverişe gitmek olacak.” Dedim gülümseyerek.

"Tamam." dedi Boran, balığından son bir lokma alıp iştahla çiğnerken. "Bütün o 'hazır' hayatımı bu masada bırakıyorum. Ama uyarayım; eğer markette yanlışlıkla bir reyonu satın almaya kalkarsam beni hemen dürt. Alışkanlıklar zor ölür."

Gülerek son patatesimi de bitirdim ve önümüzdeki gazete kağıdını toparlayıp kenara koydum. "Merak etme, ben senin başındayken en fazla bir paket fazla çikolata alabilirsin, o kadar."

“Bir paket sana yetecek mi ki?” deyip bana bakarken kaşlarımı çattım ve uzanarak koluna doğru vurdum. “Hey! Ben o kadar çikolata bağımlısı mıyım?” dedim, yüzüme sahte bir alınganlık yerleştirerek. Ama koluna vurduğum yerdeki o sert kas dokusu, yine her zamanki gibi elimi hafifçe sızlatmıştı.

Boran, vurduğum yeri acımış gibi hafifçe ovuştururken o meşhur, çarpık gülümsemesini takındı. “Güzelim, seninle geçirdiğim şu sürede öğrendiğim bir şey varsa, o da kriz anlarında elinin ilk gittiği yerin çikolata çekmecesi olduğudur. Şimdi Londra’dayız, yeni bir kriz yok ama kutlama için de en az üç paket alacağından eminim.”

“Aman be, bir zevkimiz var.” Dedim sitemle. Yüzümü şakacı bir tavırla asarken Boran güldü. “Bu şekilde üzüleceksen tüm reyonu alırız merak etme, o çekmece boş kalmaz.”

“Abartmayalım, sonra kilo alıyorum.” Dediğimde duraksadı. O meşhur, derin bakışlarını üzerimde gezdirdi; sanki bir şeyi değil de dünyanın en mucizevi manzarasını inceliyor gibiydi. “Sen mi? Hiç sanmıyorum.” dedi sesi hafifçe kısılarak. Bakışlarındaki o netlik ve hayranlık, kalbimin bir anlığına teklemesine sebep oldu. “Ayrıca alsan ne olur? Benim hoşuma gider.”

Dudaklarımı büzüp önümdeki boş gazete kağıdına baktım. "Hoşuna mı gider?"

Boran, elindeki peçeteyle parmaklarını yavaşça silerken masaya doğru biraz daha eğildi. O küçük, salaş dükkânda bile etrafındaki havayı değiştirmeyi başarıyordu. "Seninle ilgili olan her şey hoşuma gider, bunu bilmiyor musun? Kilo alman, saçının dağılması, uykulu halin... Hepsi."

“Sende benim çok hoşuma gidiyorsun, biliyorsun değil mi?” dediğimde gamzesini gösterecek kadar derin bir şekilde gülümsedi. “Biliyorum.” Dedikten sonra oturduğu yerden kalktı ve elini bana uzattı. “Hadi bakalım, gidelim alışverişimize.”

Elini tutup ayağa kalktım. Ceketini sandalyenin arkasından alırken ben de çantamı koluma taktım. Dükkândan çıkarken kapının üzerindeki o küçük metal çan, sanki bu yeni başlangıcımızı kutlar gibi neşeyle çınladı. Dışarıdaki o incecik Londra yağmuru, sokak lambalarının turuncu ışığında elmas tozu gibi parlıyordu. Boran ceketini bir pelerin gibi ikimizin üzerine siper ettiğinde, sırılsıklam olmanın bile ne kadar güzel olabileceğini düşündüm.

Köşedeki markete ulaştığımızda, otomatik kapılar büyük bir fısıltıyla iki yana açıldı. Boran, içeri girer girmez hiç vakit kaybetmeden en baştaki metal market arabasını tek hamlede çekti. Onu öyle bir ciddiyetle, öyle bir gövde gösterisiyle kavradı ki, sanırsın bir Formula 1 aracı kullanacaktı.

"Evet güzelim…" dedi arabayı önümde yavaşça sürerek. "İlk durak neresi?”

“Elimizde bir liste yok, o yüzden durağa göre değil de tüm reyonları gezerek baksak iyi olur.” Dedim ve elimle sebze ve meyvelerin olduğu kısmı işaret ettim. “Daha önce Shepherd’s Pie yemiş miydin?” dedim merakla. Yemediyse yapmak istiyordum.

Boran, metal sepetin tutacağına yaslanıp hafifçe kaşlarını kaldırdı. Bu ismi daha önce duymuştu ama tadını biliyor muydu pek emin değildim. "Londra’ya geldim ama meşhur yemeklerinden tatmadım hiç, otelde Türk yemeklerini tercih ediyordum.”

“O halde sana tattırmalıyız. Hem o da Türk yemeğine benziyor.” Dedim sebzelere doğru ilerlerken. “Onun için ilk önce patates ve soğan alalım.” Boran, elindeki market arabasıyla beni takip ederken yüzünde hafif bir şaşkınlık belirdi. “Türk yemeğine benziyor demek?” diye sordu, sepeti önümde ustalıkla manevra yaptırarak. “Yani Londra’nın göbeğinde, yerel bir lezzetle evimizdeymişiz gibi mi hissedeceğiz?”

“Aynen öyle.” dedim, patateslerin olduğu tezgâhın önünde durarak. “Altında lezzetli bir kıymalı harç, üzerinde ise dumanı tüten bir patates püresi... Hem yapması da yemesi kadar keyifli.”

Sebze reyonundan poşet alarak patatesleri koyarken Boran’ın bakışları üzerimdeydi. Garip geliyordu ona biliyordum. Bende İstanbul’da alışveriş yapmıyordum, bizimkiler hallediyordu. Ama burada soyadım yoktu, işim yoktu, ismim yoktu. O yüzden kendim hallederdim.

"Bana öyle bakma." dedim kıkırdayarak, poşete birkaç patates daha atarken. "İstanbul'da benim de elimi soğuk sudan sıcak suya sokmadığımı, her şeyin önüme hazır geldiğini biliyorsun. Ama burada...sadece İnci vardı.”

"Peki o zaman İnci şefim, soğanları seçerken yardımcısına bir şans verecek mi? Yoksa bu operasyonda sadece bir lojistik eleman mıyım?" ciddi bir şekilde sorduğu soruyla birlikte güldüm. "Bak bakalım, şu beyaz soğanlar mı daha taze yoksa kırmızılar mı? Shepherd’s Pie’ın lezzeti senin seçimine bağlı."

Boran büyük bir ciddiyetle soğanlara doğru eğildi. Bir tanesini eline alıp sanki çok gizli bir dosyayı incelermiş gibi evirip çevirdi. "Sanırım bunlar uygun." dedi ciddiyetini bozmadan. O koca adamın, elindeki soğanla imtihanını izlemek, hayatımda gördüğüm en tatlı manzaraydı.

“Çok tatlısın.” Dedim dayanamayarak. O meşhur gamzesi yine tüm derinliğiyle kendini gösterdi. "Tatlı mıyım?” diye mırıldandı, sesindeki o muzip ama bir o kadar da yakıcı tınıyla. "Biri bana Londra'nın ortasında, elimde bir soğanla 'tatlı' olduğumu söyleyecek deseler, muhtemelen bunu söyleyenin akıl sağlığından şüphe ederdim. Ama senden duyunca..."

Sepeti bırakıp bana doğru bir adım attı, aramızdaki mesafeyi tamamen kapattı. "Senden duyunca, dünyanın en karizmatik adamı olmaktan bile daha iyi hissettiriyormuş."

"Çünkü öylesin." dedim omuzlarımı silkerek. Ardından poşeti alışveriş arabasına yerleştirip Boran’a baktım. O dikkatle soğan seçerken bende biber, domates gibi sebzeleri seçtim. O sırada Boran’da meyve reyonuna geçmişti.

Meyve reyonundaki ciddiyeti görülmeye değerdi. Bir salkım üzümü eline almış, sanki bir pırlantanın berraklığını inceliyor ya da çok riskli bir hisse senedinin grafiklerini analiz ediyordu. Ben biberleri ve domatesleri özenle seçip sepete yerleştirirken onun bu keşif dolu hallerini izlemekten kendimi alamıyordum.

Yanına yaklaştığımda elinde tuttuğu yeşil elmaya öyle bir dikkatle bakıyordu ki "Boran." dedim gülerek. "Elmayla mı konuşuyorsun yoksa o da mı yönetim kurulu üyesi?"

Boran sesimi duyunca irkilmeden, o ağırbaşlı ama muzip tavrıyla bana döndü. "Hayır, sadece en kırmızısını ve en sertini bulmaya çalışıyorum." dedi elmayı sepete bırakırken. "Senin o her sabah yediğin yeşil elmalardan değil bunlar, hani bazen tatlı krizin tuttuğunda aradığın o sulu olanlardan olsun istedim."

Duraksadım. Tek bir cümlesi bile beni yerden yere vurmaya, kalbimi ısıtmaya yetiyordu. O koca holdingleri yöneten, binlerce insanın kaderini iki dudağının arasından çıkan bir kelimeyle belirleyen adam, şimdi bir marketin meyve reyonunda benim elma tercihlerimin analizini yapıyordu. Bu, bana dünyanın en pahalı mücevherini almasından çok daha sarsıcı bir şeydi. Çünkü bu "fark edilmekti". En küçük, en sıradan detayına kadar önemsenmekti.

“Neyse o zaman, onları İstanbul’a dönünce alırız.” Deyip poşetleri arabaya yerleştirdikten sonra bana döndü. “Şimdi nereye gidiyoruz?”

“Şimdi…” dedim muzipçe “asıl zevkli kısma. Shepherd’s Pie’ın yanına ve yarın sabahki o meşhur kahvaltımıza eşlik edecek peynirleri seçmeye.”

Şarküteri reyonuna doğru ilerlediğimizde, Boran market arabasını sanki paha biçilemez bir kargo taşıyormuş gibi manevra yaptırarak yanımda sürüyordu. Peynirlerin olduğu dolabın önüne geldiğimizde, o devasa çeşitliliğe bakıp bir an duraksadı.

“Vay be…” dedi, rafları süzerek. “İstanbul’da kahvaltı masasında sadece önüme gelene bakardım ama burada seçmek... Bu biraz kafa karıştırıcıymış.”

“Karışmasın.” dedim ve elimi raflara uzattım. “Bak, bu isli Çedar. Tadı senin o sevdiğin sert kahvelere çok yakışır. Bir de şu kremamsı Brie’den alalım, sabah ekmeğin üzerine süreriz.”

Boran, ben peynirleri incelerken arkamdan yaklaşıp ellerini sepetin tutacağına dayadı ve omuzlarımın üzerinden eğildi. “Şu... kırmızı kabuklu olan ne?” diye sordu kulağıma doğru. “Rengi senin sevdiğin o meşhur ruju hatırlatıyor.”

Güldüm. “O Gouda, Boran. Allah aşkına konu rujuma ne ara geldi?” dediğimde Boran başını iki yana salladı. “Sürdüğün kırmızı ruj aklımdan çıkar mı sanıyorsun?” Gözlerimi devirerek gülümsedim ama kalbimin ritminin değiştiğini o da çok iyi biliyordu. "Sen iflah olmaz bir adamsın Boran. Peynir reyonunda bile konuyu oraya getirmeyi nasıl başarıyorsun?"

"Başarmıyorum, kendiliğinden oluyor." dedi, market arabasının tutacağını sıkıca kavrayıp beni izlemeye devam ederek. "Zihnimdeki seninle, karşımda duran senin aranda sürekli bir bağ kuruyorum. Ve o kırmızı... O gece sadece dudaklarındaydı sanıyorsan yanılıyorsun; o renk benim hafızama bir mühür gibi kazındı."

"Pekâlâ, bu kadar iltifat yeter. Yoksa marketin ortasında eriyip gideceğim." dedim konuyu dağıtmaya çalışarak. Boran tepkime karşılık güldü. Kolunu omzuma atıp beni kendine çekerken fısıldadı. “Alışveriş yapmak hiç bu kadar eğlenceli olmamıştı.”

"Benim için de öyle." diye mırıldandım, başımı omzuna yaslayıp market arabasının ritmine ayak uydururken. Gerçekten de öyleydi; İstanbul'da binlerce kişinin çalıştığı plazalarda, koruma ordularının gölgesinde geçen o hayatın içinde, şu an elimizde bir paket Gouda peyniriyle yürümek dünyanın en büyük lüksü gibi geliyordu.

Boran, kolu omzumda beni yönlendirirken marketin o parlak koridorlarında sanki kendi krallığımızda dolaşıyormuşuz gibi bir hava yayıyordu etrafa.

Reyonları dolaşmayı sürdürürken un, süt, yağ, zeytin, kıyma, yumurta, su gibi ihtiyacımız olabilecek şeyleri de alıp en son konuştuğumuz gibi çikolataların olduğu reyona ilerledik. Çok bir şey almamıştık, bir haftadan fazla burada kalacağımız için gayet bitirebilirdik.

“Kahve!” dedim heyecanlanarak. Boran çikolata reyonuna doğru ilerlerken ondan ayrılıp hemen yan koridordaki kahvelerin olduğu tarafa yöneldim. Kahve bizim için sadece bir içecek değil, sabahların uyanma ritüeli, akşamüstü sohbetlerinin en sadık eşlikçisiydi. Özellikle Boran, o sert ve şekersiz kahvesini içmeden güne tam anlamıyla başlamazdı.

Rafların arasındaki o yoğun, kavrulmuş çekirdek kokusu burnuma dolduğunda yüzümde istemsiz bir gülümseme oluştu. Çeşit çeşit paketlerin arasında en tanıdık, en sevdiğimiz o aromayı ararken Boran’ın arkamdan yaklaştığını hissettim. Market arabasının o hafif metalik sesi durduğunda, Boran’ın sıcaklığı yine sırtımda belirdi.

“Biliyordum.” dedi gülerek. Başını omuz hizama getirip raflara baktı. “Çikolata reyonuna girdiğimiz an senin aklına ilk kahvenin geleceğini biliyordum. Birbirlerinden asla ayrılamıyorlar, tıpkı bizim gibi.”

Elimi en sevdiği koyu kavrulmuş çekirdek kahveye uzatırken ona döndüm. “Tek paket hayat kurtarıcı Boran Demirhanlı. Hem bak, burada tam senin sevdiğin o sert aromadan var. Sabah içersin.”

Boran paketi elimden alıp inceledi sonra konuştu. “Ama sadece bana değil, sana da lazım. O meşhur sütlü köpüklü kahvelerin için en iyi sütü de aldığımıza göre, bu akşam mutfakta şölen var demektir.”

“Eve geçip direkt kahvelerimizi içeriz.” Dedim hevesle. Ardından önden ilerleyerek konuştum. “Madem kahvemizi aldık, sırada ayrılmaz ikilinin diğer parçasında.”

Boran, "En tehlikeli bölgeye giriyoruz desene." diye takılarak arabayı bir yan koridora, rengarenk paketlerin ışıl ışıl parladığı o meşhur çikolata reyonuna doğru sürdü. Oraya vardığımızda Boran durdu ve kollarını göğsünde kavuşturup rafları sanki bir borsa ekranını inceliyormuş gibi süzmeye başladı.

Ben kendimce çikolatalarımı seçerken o da kendine göre birkaç paket seçip sepete bıraktı. Çok sevmezdi yine de Türk kahvesinin yanına koyduğumda yerdi. Sepete de zaten benim sevdiklerimi koymuştu. Kendisi için değil de sanki benim her an ulaşıp yiyebileceğim bir zula oluşturur gibi en sevdiklerimi tek tek raflardan toplamıştı.

“Bunlar benim favorilerim Boran.” dedim sepete bakıp gülümseyerek. “Kendin için hiçbir şey almadın mı?”

“Senin sevdiklerini yemek bana yetiyor İnci’m.” dedi, market arabasının tutacağını tekrar kavrarken. O meşhur, çarpık gülümsemesi yüzüne yayıldı. “Hem biliyorsun, benim asıl tatlım sensin. Diğerleri sadece kahvenin yanındaki figüranlar.”

Yine yapmıştı yapacağını. Marketin o ruhsuz, floresan ışıkları altında bile beni dünyanın en özel kadını gibi hissettirmeyi başarmıştı.

“Nereden buluyorsun şöyle lafları?” dedim gülerek. Boran, market arabasını bir manevrayla reyonun sonuna doğru sürerken omuz silkti. "Laf bulmuyorum ki.” dedi, durup bana yandan bir bakış atarak. "Sadece gerçekleri sesli düşünüyorum.” Dedikten sonra uzanıp yanağımdan makas aldı.

Yanağımdan aldığı o küçük makas, sanki kalbimin tam ortasına dokunmuş gibi bir sıcaklık yaydı içime. Boran Demirhanlı, o sert mizaçlı, bakışlarıyla insanları hizaya getiren adam; şimdi bir süpermarketin orta yerinde, elinde market arabasıyla benimle çocuk gibi şakalaşıyordu.

Benim bir şey söylememe izin vermeden sepetin tutacağından tutup tekrar konuştu. “Tamam mıyız? Gıda operasyonu tüm birimleriyle başarıyla tamamlandı mı, yoksa hâlâ unuttuğumuz bir olmazsa olmaz var mı?”

Sepetin içine baktığımda; un, süt, yumurta, taze sebzeler ve en üstte duran o renkli çikolata paketleriyle dolmuş bu manzara, bana hayatımda gördüğüm en güzel tablodan daha anlamlı geldi. İstanbul’daki o devasa hazırlıkların, garsonların ve her şeyi önümüze hazır sunan personelin aksine; bu sepetin içindeki her bir parça bizim seçimimiz, bizim emeğimizdi.

“Tamamız sevgilim.” dedim neşeyle. “Gidelim artık.”

Boran, kasaya doğru ilerlerken market arabasını sanki paha biçilemez bir kargo taşıyormuş gibi büyük bir ciddiyetle sürüyordu. Kasada sıra beklerken arkamdan bana sarılıp çenesini omzuma yasladı. Kasiyer ürünleri teker teker "bip" sesleriyle geçirirken, Boran her ürünün banttan akışını bir projenin aşamalarını izler gibi takip ediyordu. Ödemeyi yapıp poşetleri elimize aldığımızda, yüzünde daha önce hiçbir ihalede görmediğim kadar samimi ve çocuksu bir gurur vardı.

Marketin otomatik kapıları açılıp Londra’nın o serin, yağmurlu havası yüzümüze çarptığında; siyah takımları içinde, çevreye keskin bakışlar atan üç koruma anında yanımızda bitti. "Boran Bey, lütfen biz alalım." diyerek ellerini poşetlere uzattılar.

Boran, poşetleri tutan parmaklarını daha da sıkarak geri çekildi. "Gerek yok, biz hallederiz. Siz peşimizden gelin." dedi sesi net ve tartışmaya kapalı bir tonda. Korumalar şaşkınlıkla birbirlerine baktılar; ellerinde ağır market poşetleriyle yürüyen bir Boran Demirhanlı, onların ezberindeki tüm protokollere aykırıydı.

Sokak lambalarının aydınlattığı sokakta poşetlerin hışırtısı ve birbirimize çarpan omuzlarımızla eve doğru yürürken, arkamızdan birkaç adım mesafeyle bizi takip ediyorlardı. Eve iyice yaklaştığımızda, kapının önünde telefonla hararetli bir şeyler konuşan Fatih bizi fark etti. Bizi o halde görünce telefonu neredeyse elinden düşürüyordu.

"Abi." diyerek hızla yanımıza koştu, gözleri yuvalarından fırlamış gibiydi. Arkadaki korumalara dönüp bağırdı. "Siz ne yapıyorsunuz orada? Abime poşet mi taşıtıyorsunuz? Bu ne lakaytlık.” Korumalar mahcubiyetle başlarını eğerken Fatih elini poşetlere uzattı. "Ver abi, ben alayım.”

“Fatih, sakin ol.” Dedim gülerek. Bakışları bana dönerken bu sefer bana doğru geldi. “Yenge, sen neden taşıyorsun?” Elimden poşetleri alırken karşılık verdim. “Sen bize kapıyı açar mısın canım?”

Fatih, hala inanamıyormuş gibi bir bana bir Boran’a bakıyordu. "Açayım yenge, açayım da... Abi gerçekten, bir gün seni Londra sokaklarında elinde patates poşetiyle göreceğim aklıma gelmezdi. Hisse senetleri falan düşse bu kadar şaşırmazdım herhalde."

Boran, poşeti vermemekte dirense de Fatih’in o şaşkın ve telaşlı hali karşısında hafifçe sırıttı. "Hisseler yerinde Fatih, merak etme. Sadece bazen insanın kendi yemeğini kendi taşıması gerekiyormuş, onu öğrendik." dedi ve beni hafifçe ileriye, kapıya doğru yönlendirdi.

“Her güne yeni bir bilgi Fatihciğim.” Dedim ona takılarak. Fatih, "Valla yenge, bu bilgi benim işletim sistemimi biraz zorladı ama hayırlısı." diye mırıldandı kapıyı sonuna kadar açıp bizi içeri davet ederken. Hâlâ göz ucuyla Boran’ın elindeki poşetlere bakıyor, sanki her an o poşetlerin içinden gizli bir nükleer kod ya da çok gizli bir anlaşma çıkacakmış gibi bir ciddiyetle süzüyordu.

İçeri girdiğimizde evin o kendine has, huzurlu kokusu bizi karşıladı. Holdeki aynanın önünden geçerken yansımamıza baktım; Boran ceketinin düğmelerini çözmüş, elinde market poşetiyle dururken bile o kadar karizmatik ve güçlü görünüyordu ki... Ama bu güç artık korkutucu değil, aksine sığınılacak bir liman gibiydi.

Boran poşetleri mutfak tezgahına bırakırken Fatih hâlâ kapı eşiğinde "Başka bir emriniz var mı abi? Yani... mutfağa falan da girmemi ister misiniz?" diye sordu, sesinde 'lütfen isteme' der gibi bir tonla. Boran arkasını dönmeden. "Yok Fatih, sağ ol. Sen çocuklara söyle, dinlenin.”

Fatih "Emredersin abi. İyi geceler." deyip kapıyı yavaşça kapattığında, evde sadece ikimiz ve marketten getirdiğimiz o hışırtılı poşetler kalmıştı. Boran ceketini bir kenara fırlatıp muzipçe gülümsedi. “Bunca yıllık sağ kolum, adam şaşkınlıktan ne yapacağını şaşırdı.”

“Bana İnci demişler, işte şaşırtırım adamı böyle.” Dedim muzipçe. Boran yanıma doğru gelip ellerini belime yasladıktan sonra beni kendine çekti ve bedenlerimiz arasındaki mesafeyi kapattı. “Onu biliyoruz zaten, burada öğrendik.”

Londra’da beni ilk gördüğü andan bahsediyordu. Yüzümdeki gülümseme büyürken parmaklarımın üzerine çıkıp ona uzandım ve dudaklarını öptüm. Dudaklarım dudaklarına değdiği an, marketin o sıradan gürültüsü, poşetlerin hışırtısı ve Fatih’in az önceki şaşkınlığı tamamen silinip gitti. Boran’ın elleri belimde biraz daha sıkılaştı, beni kendine daha çok bastırdı. Bu öpücükte Londra’nın o puslu havasına inat, sıcacık bir aidiyet vardı.

Boran, geri çekildiğinde alnını alnıma yasladı. Gözleri, sanki ruhumun en derinlerine bakıyormuş gibi parlıyordu. “Beni her defasında böyle şaşırtmaya devam edeceksen…” diye fısıldadı nefesi tenimi yakarken. “Ben bu mutfaktan hiç çıkmamaya razıyım.”

“Öyle mi? O zaman görelim bakalım marifetlerini. Önce poşetleri yerleştirmemiz, sonra da kahvelerimizi yapıp dinlenmemiz lazım. Yarın çok işimiz var, gezeceğiz."

“Haklısın.” dedi Boran, burnunu hafifçe burnuma sürterek. “Yarın Londra sokaklarını bu sefer sadece ikimiz olarak keşfedeceğiz. Enerjiye ihtiyacımız olacak.”

Zor da olsa birbirimizden ayrılıp poşetlere yöneldik. Mutfaktaki o tatlı telaşımız, bir evin en mahrem ve en sıcak haliydi. Ben sütü ve yumurtaları buzdolabına dizerken Boran aldığımız o kıymetli kahve paketini ve çikolataları sanki birer mücevher yerleştiriyormuş gibi raflara dizdi. Sebzeleri yerlerine yerleştirip poşetleri ortadan kaldırdığımızda mutfak, birazdan başlayacak dinlenme saatimiz için hazırdı.

Boran taze aldığımız kahve çekirdeklerini makineye koyarken yayılan o yoğun koku, evin her köşesine huzur gibi dağıldı. İki büyük kupaya hazırladığımız kahvelerimizi ve yanına eşlik etmesi için seçtiğimiz o meşhur bitter çikolatayı alıp camın önündeki koltuğa sığıştık.

Dışarıda Londra’nın bitmek bilmeyen yağmuru camları dövüyordu ama içeride, Boran’ın göğsüne yaslanmışken dünya hiç olmadığı kadar sessiz ve güvenliydi. Kahvelerimizden her yudum alışımızda, aslında İstanbul’un o gürültülü hayatından biraz daha uzaklaşıyorduk.

Gece ilerleyip yorgunluk bedenimize çöktüğünde, mutfağın ışıklarını söndürüp odaya geçtik. Benim odamın o yumuşak ışığı altında, dış dünyadaki tüm kimliklerimizi kapının eşiğinde bıraktık. Boran yanıma uzandığında, kolunu başımın altına yerleştirip beni göğsüne çekti. Kalbinin ritmi, en huzurlu ninni gibiydi.

Gülümseyerek ona sokuldum. Karanlığın içinde, Londra’nın kalbinde, birbirimizin nefesinde kaybolarak derin bir uykuya daldık. Yarın bizi bekleyen sokaklar vardı ama bu gece, sadece biz vardık…

*****

Londra’nın puslu sabahı, odanın içine sızan hafif bir gün ışığıyla başlamıştı. İstanbul’un o her sabah kapı önünde bekleyen motor gürültüleri, bitmek bilmeyen telefon trafikleri ve korumaların telsiz sesleri yoktu. Sadece uzaklardan gelen bir ambulans sireni ve camdaki yağmur damlalarının tıkırtısı vardı.

Mutfakta paylaştığımız o aceleci ama bir o kadar da neşeli kahvaltının ardından kendimizi Londra’nın kollarına atmıştık. Boran, buraya defalarca iş için gelmiş olsa da şehri ilk kez "görmeye" hazır bir çocuk merakıyla yanımdaydı. Elini paltosunun cebine atmış, benim elimi de orada sıkıca kavramıştı üşümemem için.

“Nereye gidiyoruz rehber hanım?” dedi, Covent Garden’ın kalabalığına karışırken. “Beni o meşhur, herkesin bildiği turistik yerlere mi götüreceksin, yoksa senin Londra’na mı?”

“Boran Demirhanlı’yı herkesin bildiği yerlerde gezdirmek biraz fazla sıradan olmaz mı?” dedim ona muzipçe göz kırparak. “Seni benim saklandığım, ruhumun nefes aldığı köşelere götüreceğim. Hazır mısın?”

“Seninle her yere.” dedi, sesindeki o sarsılmaz güvenle.

Önce o meşhur, daracık sokaklardan geçip Neal's Yard’ın o küçücük meydanına girdiğimizde, Boran bir an duraksayıp etrafına bakındı. Burası Londra’nın o gri ve ciddi yüzünden tamamen kopuk, adeta gizli bir gökkuşağı gibiydi. Sarı, mavi ve turuncu pencereli binalar, duvarlardan sarkan yemyeşil bitkilerle birleşince harika bir görüntü oluşturuyordu.

“Burası sence de sanki Londra’nın içine yanlışlıkla başka bir dünyadan bir parça düşmüş gibi değil mi?” dedi Boran, bakışlarını rengarenk cephelerde gezdirirken. Başımı salladım. “Aynen öyle, benim renkli sığınayım.” dedim, onu meydanın ortasındaki o küçük banklara doğru çekiştirerek. “Ne zaman kendimi çok ‘gri’ hissetsem buraya gelirdim. Buradaki dükkanların kokusu bile farklıdır. Bak, şu köşedeki dükkândan gelen doğal yağların ve sabunların kokusunu alıyor musun?”

Boran derin bir nefes aldı ve hafifçe gülümsedi. Meydanın o daracık ve labirent gibi sokaklarını işaret ettim. “Burada her şey iç içedir. Şuradaki küçük kafede en taze bitki çaylarını içerler, hemen yanındaki fırından sabahları taze ekmek kokusu yükselir. Kimse buraya aceleyle girmez, kimse burada saatine bakmaz. Bende işten veya okuldan vakit bulduğumda buraya kaçardım.”

Boran, ellerini cebine atıp yanıma iyice yaklaştı. Göğsü omzuma değerken, meydandaki o canlılığı sessizce izledik. Gözlerini kapatıp havayı içine çekti, sanki benim anlattığım o taze ekmek ve bitki çayı kokusunu tam şu an, o kalabalığın arasında bulmaya çalışıyordu. Londra’nın o bitmek bilmeyen keşmekeşinden sadece birkaç adım ötede böylesine korunmuş bir huzur adasının olması onu şaşırtmıştı belki de.

"Demek buraya kaçıyordun." diye mırıldandı sesi göğsünden yankılanarak. Gözlerini açıp meydandaki renkli pencerelere, vazolardan sarkan çiçeklere baktı. "Seni burada hayal edebiliyorum. Elinde bir kitapla, şu köşedeki masada, etrafındaki bu kaosa rağmen kendi dünyanda..."

“Tam olarak öyleydi.” Derken Boran’ın elinden tutup onu meydanın çıkışındaki o meşhur, sarmaşıklarla kaplı dar geçide yönlendirdim. “Bence böyle yerlerde ders çalışmak daha güzel oluyor, evde not çıkarmaktansa burada çıkarmayı yeğliyordum.”

“Haklısın.” Dedi Boran beni onaylayarak.

Yürürken ona etraftaki dükkanların tabelalarını, binaların üzerindeki eski mavi plaketleri gösterdim. Boran sadece binaları değil, benim onları anlatırken gözlerimde çakan o parıltıyı izliyordu.

Yolumuz Seven Dials’a çıktığında, Seven Dials’ın tam merkezine, o yedi sokağın birleştiği devasa güneş saatinin altına geldiğimizde durduk. Boran başını kaldırıp sütunun üzerindeki saatlere bakarken ben de koluna girip başımı omzuna yasladım.

"Burası sadece yedi sokağın birleştiği bir nokta değil hayatım." dedim, meydanın o kendine has hareketliliğini izleyerek. "Bak, sütunun en tepesinde altı tane güneş saati var ama burada tam yedi tane sokak var. İnsanlar yıllarca yedinci saatin nerede olduğunu merak etmişler."

Boran tek kaşını kaldırıp sütunu inceledi. "Bir mühendislik hatası mı, yoksa bir İngiliz gizemi mi? Aydınlatın lütfen beni rehber hanım."

Gülümseyerek devam ettim. "Aslında sütunun kendisi yedinci saat olarak düşünülmüş. Gölgesi hangi sokağa düşerse, zaman o sokak için akarmış. 1690'larda burayı tasarlayan Thomas Neale, buranın Londra’nın en seçkin yeri olmasını istemiş. Her sokak bir hikâyeye, her köşe bir ihtimale açılıyormuş. Ama zamanla burası bir labirente dönüşmüş. Kaçmak isteyenlerin, izini kaybettirmek isteyenlerin sığınağı olmuş."

“Tarih sevmiyorsun sanıyordum ama senin de benden kalır yanın yok.” Boran bana takılırken güldüm. “Eşit ağırlıkçı da olsam sevmiyorum zaten, bana da bir arkadaşım anlatmıştı birlikte geldiğimizde.” Dediğimde Boran’ın elimi tutan elinin gerildiğini hissettim. “O arkadaşın, ismi lazım değil olan mı?”

Cümlesini algıladığımda gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. Lucas’ın adını ağzına almamak için gösterdiği çaba takdire şayandı.

“Hayır, o değil.” Dedim içini rahatlatmak için. “Sofi. Üniversiten arkadaşım.” Dediğimde Boran, derin bir nefes alarak omuzlarını düşürdü, göğsündeki o gerginliğin yerini belirgin bir rahatlamaya bıraktığını hissettim. Elimi tutan parmakları gevşedi, başını hafifçe yana eğip bana bakarken yüzünde o meşhur, kendine güvenen ama bir o kadar da teslim olmuş gülümsemesi belirdi.

"Sofi demek..." diye mırıldandı, sesi şimdi çok daha yumuşaktı. "Güzel. Sofi’yi sevdim. Sofi, iyi bir tarih anlatıcısıymış."

Gülerek koluna girdim. “Onun bir ismi var ama biliyorsun değil mi?” dedim takılmak amacıyla. Boran kaşlarını çattı anında. “Benim için yok, senin içinde hatırlanmamalı.” Kıskançlığı o kadar yalın ama bir o kadar da komikti ki bu hali beni hem güldürüyor hem de içten içe şımartıyordu.

Koskoca Boran Demirhanlı, yüzyıllık bir meydanda sadece geçmişe dair bir anlatıdan bile kendine pay çıkaracak kadar bana odaklanmıştı.

“Tamam, benim içinde yok.” Dedikten sonra başımı omzuna yasladım ve birlikte yürümeye devam ettik.

Boran, verdiğim cevaptan sonra omuzlarını dikleştirip "Hah, şöyle." der gibi bir tavır takındı ama omuzlarımdaki eli hâlâ hafif bir mülkiyetçi tavırla duruyordu. Sokakların o rengarenk havası içinde yürürken, her köşeye, her kafeye sanki bir "rakipmiş" gibi bakmaya devam etti.

"Yani Sofi de olsa, bir başkası da olsa..." diye başladı, sesi hafifçe hırçın ama bir o kadar da sahiplenici bir tona bürünerek. "Bu sokakların her taşında senin bir izin, bir anın var biliyorum. Kim bilir şu köşedeki kafede kiminle kahve içip hangi teoriyi tartıştın ya da şu vitrindeki antikalara bakarken yanında kim vardı..."

Gülümseyerek Boran’a baktım. Keskin bakışları, bir yandan her detayı çözmeye çalışan bir dedektif gibi dükkanların vitrinlerinde geziyor, bir yandan da cevabımdan korkar gibi hızla bana geri dönüyordu. Bu hali, koskoca bir holdingi yöneten o vakur adamın, sevdiği kadının geçmişindeki hayali gölgelerle kılıç sallamasıydı.

“Bakma öyle merakla.” dedim, koluna biraz daha sokulup adımlarımızı yavaşlatarak. “Bu sokakların evet, bir geçmişi var. Ama hepsi siyah beyaz bir film gibi aşkım. Sessiz ve renksiz. Sen bu şehre ayak bastığın andan itibaren her yer sanki bir boya kutusuna batırılmış gibi canlandı. O eski anıların tozlu raflarda kalmasına bile izin vermiyorsun çünkü varlığınla hepsinin üzerine kendi imzanı atıyorsun.”

Boran, durup hafifçe bana doğru eğildi. “Bunun sözünü vermiştim, hatırlarsan.”

“Hatırlamaz mıyım?” dedim, sesimdeki o hayranlık dolu tınıya engel olamayarak. “Boran Demirhanlı, sözlerini her zaman tutar.” Boran, bu cümlemle birlikte duruşunu biraz daha dikleştirdi ve kolunu omzuma atarak beni kendine çekti ve saçlarımın üzerini öptü.

Bende kolumu beline sararak ona uyum sağladım ve yürümeye devam ettik. Seven Dials’ın o karmaşasından sıyrılıp taze kahve ve eski kağıt kokusunun birbirine karıştığı o dar sokağa saptık. Karşımızda, vitrini tozlu ciltlerle ve sararmış sayfalarla dolu, dışarıdan bakıldığında zamanın durduğu hissini veren o küçük sahaf vardı.

“Sıradaki durağımız sahaf dükkânı çünkü ben buranın müdavimiydim.” Deyip Boran’ı oraya yönlendirdiğimde Boran güldü. “O zaman benim de yeni müdavimi olacağım yer.”

Cümlesine gülerken sahafa iyice yaklaştık. Kapıyı ittiğimizde çalan o ince pirinç zilin sesiyle birlikte, Londra’nın modern gürültüsü tamamen geride kaldı.

İçeri girdiğimiz an, o tanıdık eski kâğıt ve deri cilt kokusu bizi bir koza gibi sardı. Rafların arasında asılı kalan toz zerreleri, pencereden süzülen solgun ışıkla dans ediyordu. Boran, elini belime yerleştirip mekânı bir korumacı edasıyla ama merakla incelerken arka taraflardan hafif bir ayak sesi duyuldu.

Kitap yığınlarının arasından, üzerinde lekeli bir hırka olan, beyaz saçları ve sakalları birbirine karışmış yaşlı bir adam belirdi. Gözlüğünün üzerinden bize—daha doğrusu bana—birkaç saniye dikkatle baktı. Önce emin olamadı, sonra yüzüne yayılan o aydınlık gülümsemeyle ellerini iki yana açtı.

"Goodness me! Look who’s back." dedi, sesi eski bir plak cızırtısı gibi pürüzlü ama sıcaktı. "Inci? It’s been ages, child. I thought these shelves had forgotten the sound of your footsteps." (Aman Tanrım! Kimler gelmiş. İnci? Asırlar oldu evlat. Bu rafların senin ayak seslerini unuttuğunu sanmıştım.)

Boran’ın yanımda hafifçe dikleştiğini, bakışlarının adamın üzerinde keskinleştiğini hissettim ama bu sadece bir "tanıma" refleksiydi. Gülümseyerek yaşlı adama doğru bir adım attım.

"It’s good to see you, Mr. Bennett." dedim içtenlikle. "I’ve missed this place more than I can say." (Seni görmek çok güzel Bay Bennett. Burayı kelimelerle anlatamayacağım kadar çok özledim.)

Bay Bennett, masasının üzerindeki tozları silerken merakla sordu. "Where have you been? You just vanished one day." (Nerelerdeydin? Bir gün aniden yok oldun.)

"I moved back to Turkey." dedim, Boran’ın varlığını vurgularcasına elimi hafifçe arkamdaki adama doğru uzatarak. "Life took me back home." (Türkiye’ye döndüm. Hayat beni eve geri götürdü.)

Bay Bennett o zaman bakışlarını Boran’a çevirdi. Boran, o her zamanki vakur duruşuyla hafifçe başını eğerek adamı selamladı. Yaşlı sahaf, Boran’ın üzerindeki o ağır havasını, o sahiplenici bakışlarını saniyeler içinde analiz etmiş gibi muzipçe gözlerini kıstı.

"Turkey, eh?" dedi kıkırdayarak. Boran’a bakıp İngilizce devam etti. "You’ve brought back a legend to my shop, young man. She used to spend hours in that corner, losing herself in stories. I hope you’re a better story than the ones in these books." (Türkiye, ha? Dükkânıma bir efsaneyi geri getirmişsin genç adam. O köşede saatlerini harcar, hikâyelerin içinde kaybolurdu. Umarım sen bu kitaplardaki hikâyelerden daha iyisindir.)

Boran, Bay Bennett’ın o bilgece cümlesine karşılık, yüzünde alışık olmadığım kadar samimi ve hafif bir mahcubiyet barındıran o çarpık gülümsemesiyle baktı. İngilizcesi, aksanı ne kadar mükemmel olursa olsun, o sert ve kararlı Anadolu erkeğinin tınısını gizlemiyordu.

"I’m doing my best to be a good one," dedi Boran, bakışlarını Bay Bennett’tan bir saniye bile ayırmadan. "But I suppose you should ask Inci about that. She’s the expert on human souls, after all." (İyi bir hikâye olmak için elimden geleni yapıyorum; ama sanırım bunu İnci’ye sormak lazım. Ne de olsa insan ruhu konusunda uzman olan o.)

Bay Bennett, bu cevaptan oldukça etkilenmiş görünüyordu. Elindeki tozlu kitabı masaya bırakıp, gözlüğünün üzerinden bana o babacan ve meraklı bakışlarını dikti. Sanki Boran’ın notunu benim vermemi bekliyordu.

Gülümseyerek Boran’ın koluna daha sıkı girdim ve başımı omzuna yasladım. "He’s definitely the best chapter of my life so far, Mr. Bennett," dedim, sesimdeki huzuru gizleme gereği duymadan. "Actually, he’s the kind of story that makes you want to read the same page over and over again." (O kesinlikle hayatımın şu ana kadarki en güzel bölümü, Bay Bennett. Hatta öyle bir hikâye ki, aynı sayfayı defalarca okumak istiyorsunuz.)

Boran, bu cevabı beklemiyordu sanırım; çünkü göğsünün hafifçe kabardığını ve tutuşunun daha da sahiplenici bir hal aldığını hissettim. Bay Bennett kıkırdayarak başını salladı.

"Well then." dedi yaşlı adam raflara doğru işaret ederek. "If that's the case, I won't worry about her anymore. Go on, Inci. Your favorite corner is still waiting for you. And for you, young man... try not to get jealous of the poets. They've been in love with her long before you arrived." (Pekala o zaman, eğer durum buysa artık onun için endişelenmeyeceğim. Devam et İnci, en sevdiğin köşe hâlâ seni bekliyor. Ve senin için genç adam... şairleri kıskanmamaya çalış. Onlar sen gelmeden çok önce ona aşıktılar.)

Boran hafifçe gülerek beni o bildiğim kuytu köşeye doğru yönlendirirken Bay Bennett’ın arkasından fısıldadı. "Şairleri mi dedi o? Sanırım bu dükkândaki tüm şiir kitaplarını satın almam gerekecek. Kimsenin benden önce sana 'âşık' sıfatıyla seslenmesine tahammülüm yok, kâğıt üzerinde bile olsa."

"Saçmalama sevgilim." dedim kıkırdayarak, omuzlarımı hafifçe sarsan bir gülüşle. "Şairler ölmüş gitmiş, sadece kelimeleri kalmış. Hem bak, Bay Bennett sadece takılıyor sana. Senin o meşhur Demirhanlı ciddiyetini biraz dağıtmak istiyor belli ki."

Boran, beni o tozlu ama huzur kokan köşeye, pencerenin yanındaki eski ahşap tabureye doğru yönlendirirken hâlâ raflara birer "düşman kalesi" gibi bakıyordu. "Olsun bu dükkândaki her kitapta senin bir parçan kalmış. Ben o parçaların hepsini tek tek toplayıp kendime saklamak istiyorum."

Onu bir adım önümde durdurup ellerini tuttum. Bu dükkânın loşluğu, Boran'ın gözlerindeki o koyu kahvelerin rengini daha da belirginleştiriyordu. "Sen zaten o parçaların sahibisin ki. Şairler sadece hayal kurar ama sen o hayallerin tam ortasındasın. O kağıt parçalarındaki 'aşk' kelimesiyle senin bana bakışın arasındaki farkı ben çok iyi biliyorum."

Boran, bu cevabımla birlikte hafifçe gevşedi. Ellerimi bırakmadan birini dudaklarına götürüp parmak boğumlarımı öptü. "Tamam." dedi, pes eden ama tavrından ödün vermeyen bir tonda. İstemsizce gülerken, "Deli adam..." diye fısıldadım, gözlerimi ondan alamayarak.

“Sana deli…” dedi cümleme karşılık. Bu cümleyle daha da gülerken elimi yüzüne götürüp raflara çevirdim. “Sus artık, utandırıp durma beni. Kitaplara bak.”

Boran, yüzüne yerleştirdiğim elimi avucunun içine alıp avuç içime tüy kadar hafif bir öpücük bıraktıktan sonra, gönülsüzce de olsa raflara döndü. "Pekala, emir büyük yerden." diye mırıldandı ama bakışları hala kitaplardan çok benim üzerimde geziniyordu.

Hemen yanımızdaki rafa, sırtları aşınmış eski tıp ve psikoloji kitaplarının olduğu bölüme uzandı. Uzun parmaklarını kitapların üzerinde gezdirirken bir yandan da Bay Bennett’ın az önceki şair uyarısını hala hazmedememiş gibi kaşlarını hafifçe çatıyordu.

"Bakıyorum da…" dedi, üzerinde altın yaldızları silinmiş eski bir deri ciltli kitabı işaret ederek. "Senin bu müdavimi olduğun raflarda hep insan ruhunun karanlık dehlizleri var. Hiç şöyle kapağı güneş gibi parlayan, sonu mutlu biten masal kitaplarına bakmaz mısın sen?"

"Onlar genellikle hayal kırıklığı yaratır." dedim, yanına sokulup başımı omzuna yaslayarak. "Ben gerçeğin peşindeyim. İnsan neden kırılır, neden susar, nasıl iyileşir... Bunları öğrenmek beni daha çok özgürleştiriyor."

Boran duraksadı, elimi bırakmadan beni kendine daha çok çekti. "İyileşmek..." diye fısıldadı. "Sen buralarda başkalarının nasıl iyileşeceğini okurken, aslında kendi yaralarını mı sarıyordun? O on yedi yaşındaki kız, bu rafların arasında aslında kendine bir merhem mi arıyordu?"

Bakışlarım tozlu raflarda gezindi. Doğruydu; o zamanlar her satırda kendimden bir parça arıyor, yalnızlığımı bilimsel açıklamalarla meşrulaştırmaya çalışıyordum. Ama şimdi yanımda duran bu adam, okuduğum tüm o kalın kitaplardan daha etkili bir şifaydı benim için.

"Belki de." dedim dürüstçe. "Ama o merhemi kitaplarda değil, hayatın tam ortasında buldum. Bak, şu an o kitapların hiçbirinde yazmayan bir huzur var içimde. Çünkü yanımda sadece bir 'karakter' değil, gerçek bir adam var."

Boran, raftan rastgele bir kitap çekip kapağını bile açmadan tekrar yerine itti. "Kitaplara bak dedin ama…" dedi sesi iyice boğuklaşarak. "Sen böyle konuşurken benim kağıt parçalarına odaklanmamı bekleme benden. Bu dükkandaki en derin, en okunası hikâye senin gözlerinde yazılıyken ben neden başkasının kurgusuna vakit ayırayım?"

Yine o sarsılmaz, o her kelimesiyle insanı yeniden kendine aşık eden Boran Demirhanlı moduna girmişti. Bay Bennett arka tarafta bir yerlerde eski bir plak koyduğunda, dükkânın içine cızırtılı bir caz tınısı yayıldı sanki aramızdaki bu anı ölümsüzleştirmek ister gibi. Boran'ın o her zamanki vakur duruşunun arkasındaki derinliği, sadece benim için araladığı o kapıyı izlerken, içimdeki hayranlığın göğüs kafesime sığmadığını hissettim. Başımı hafifçe yana eğip, kahverengi harelerindeki o yoğunluğa hapsettim kendimi.

“Sen nasıl bir adamsın ya?” diye fısıldadım, sesimdeki o saf hayranlığı gizleyemeyerek. “Bazen senin gerçek olduğuna inanmakta zorlanıyorum. Bir bakıyorum dünyanın en sert, en geçit vermez adamısın; bir bakıyorum tozlu bir sahafın ortasında, tek bir cümlesiyle ruhumdaki bütün ışıkları yakan o şairsin.”

Boran, bu içten itirafım karşısında hafifçe yutkundu. Bakışları yumuşadı, o sarsılmaz otoritesi yerini bana olan sonsuz sadakatine bıraktı. Elini yavaşça yanağıma koydu, başparmağıyla dudağımın kenarını usulca okşadı.

“Ben sadece senin aynanım.” dedi, sesi müziğin ritmine karışarak. “Senin içinde ne kadar güzellik varsa, ben sadece onu yansıtıyorum. Eğer bir şair gibi konuşuyorsam, bu senin bana verdiğin ilhamdandır. Eğer sarsılmaz duruyorsam, bu senin sığınağın olmak istediğimdendir.”

Gözlerimi bir saniye bile ondan ayırmadan gülümsedim. “Şairleri kıskanmana hiç gerek yokmuş.” dedim, ellerimi göğsüne yerleştirip o ritmik kalp atışını hissederek. “Çünkü onlar sadece kelimelerle hayal kuruyorlar. Sen ise benim en güzel gerçeğimsin.”

Boran eğilip alnını alnıma yasladı. Müziğin o nostaljik tınısı ve kitapların o kadim kokusu arasında, Londra’nın kalbinde küçük bir zaman boşluğu yarattık kendimize. İstanbul’un o nankör fısıltıları, o ağır sorumluluklar... Hepsi bu anın dışında, çok uzaklarda kalmıştı.

O andan sonra buranın tadını çıkarmak için kitaplara odaklanmışken bakışlarımı Boran’a çevirdim. “Hiç sahaf gezdin mi daha önce?” diye bir soru yönelttiğimde Boran başını iki yana salladı. “Hiç vaktim olmadı, dahası aklıma hiç gelmedi.”

Bakışlarım onun üzerindeyken sessiz bir iç çektim. O böyle söylediğinde üzülüyordum. Hala gençti ama bazı şeyleri yeni yeni yaşadığını bilmek hüzünlendiriyordu beni.

“Üniversitede ne yapardın peki?” dedim merakla. Boran, sorum üzerine hafifçe duraksadı. Bakışları raflardaki eski kitaplardan uzaklaşıp uzak bir noktaya daldı; sanki o yılların tozlu sayfalarını zihninde çeviriyordu.

Tam onun için üzülmeye, o omuzlarındaki ağır yükü hayal edip hüzünlenmeye başlamıştım ki, dudaklarının kenarında o bildiğim muzip kıvrılma belirdi. "Üniversitede mi?" dedi, bakışlarını tekrar bana çevirip göz kırparak. "Valla ne yalan söyleyeyim İnci; barlardan, gece kulüplerinden pek çıkmazdım. Sabahları derslere gözlerimi açamadan girdiğim çok olmuştur."

Duyduğum şeyle kaşlarım şaşkınlıkla yukarı kalktı, elim havada asılı kaldı. "Ne?" dedim, sesimdeki hayret dalgasına engel olamayarak. "Barlardan çıkmıyor muydun?"

Boran, benim bu halime bakıp içten bir kahkahayı sahafın o tozlu raflarına doğru bıraktı. Gülüşü o kadar gerçek ve neşeliydi ki, bir an cidden buna inanmamı beklediğini düşündüm. Ama inanamazdım ki, hiç gözümün önüne gelmiyordu. Evet İtalya’da o ortamlara yabancı olmadığını anlamıştım ama mümkün değildi sanki. “Boran gerçekten mi?”

Boran, kahkahasını dindirmeye çalışırken yüzünde o güne kadar hiç görmediğim, haylaz bir çocuk pırıltısıyla bana bakmaya devam etti. Şaşkınlıktan aralanmış dudaklarıma ve fal taşı gibi açılmış gözlerime bakıp başını yavaşça ama kendinden emin bir şekilde aşağı yukarı salladı.

“Gerçekten.” dedi, sesi hâlâ gülüşünün kalıntılarıyla titrerken. “Hatta bir keresinde, o zamanlar İngiltere’nin en meşhur kulüplerinden birinde, sınav haftası olmasına rağmen sabaha kadar dans edip oradan direkt makroekonomi sınavına girdiğimi hatırlıyorum.”

Donup kalmıştım. Elimdeki eski kitabı rafa bırakıp tamamen ona döndüm. “Sen? Yani... Takım elbiselerin, ciddi toplantıların ve o aşılmaz disiplinin adamı Boran Demirhanlı, sabahın ilk ışıklarına kadar dans pistindeydi, öyle mi?”

“İnanması güç, biliyorum.” dedi bana doğru bir adım atıp ellerini belime yerleştirerek. Beni hafifçe kendine çekti. “Dedemin o katı kurallarından ve her saniyesi planlanmış hayatımdan kaçabildiğim tek yer oralarıydı İnci. Kimsenin beni tanımadığı, sadece müziğin ve ritmin olduğu o kalabalıkların içinde Boran Demirhanlı değil, sadece Boran olabiliyordum.”

Şaşkınlığım yavaş yavaş yerini büyük bir hayranlığa bırakırken gülümsedim. “Ben seni hep kütüphanelerde, tozlu dosyaların başında hayal etmiştim. Bu Boran’ı tanımak... çok başka bir şeymiş. İtalya’da gittiğimiz dj gösterinde buralara yabancı olmadığını anlamıştım ama şaşırdım.”

Boran eğilip alnını alnıma yasladı. “O Boran çok gerilerde kaldı. Ama seninleyken, o zamanki özgürlük hissinin bin katını hissediyorum. Sadece bir farkla; o zamanlar kaçmak için dans ediyordum, şimdi ise sana varmış olmanın huzuruyla yaşıyorum.”

“Oxford’a kapağı attıktan sonra rahatlamışsın sanırım.” Dedim gülerek. "Rahatlamak mı?" dedi, alnını alnımdan ayırmadan hemen önce derin bir nefes alarak. "Oxford'a kapağı attığım gün, hayatımın en zor ama en özgür savaşı başladı. Babamla dedemin gölgesinden binlerce kilometre uzaktaydım ama onun beklentileri her sınavda, her kütüphane akşamında ensemdeydi. İşte o barlar, o gece kulüpleri; o ağır beklentilerin arasında nefes alabildiğim tek boşluklardı."

Parmaklarını yavaşça yüzümde gezdirdi. "Ama haklısın, orası beni ben yapan yerdi. Orada sadece 'Demirhanlı' olmayı değil, hayatta kalmayı ve kendi yolumu çizmeyi öğrendim. Yine de..." Duraksadı ve bakışları dudaklarıma kaydı. "Oxford'daki hiçbir gece, hiçbir başarı, şu an seninle bu tozlu rafların arasında durmak kadar özgür hissettirmedi."

Bakışları dudaklarımda öylece mühürlenmişken elini yüzüme getirip dudaklarını dudaklarıma bastırdı. Gözlerimi kapatıp öpücüğünün tadını çıkartırken fazla uzatmadan dudaklarımızı ayırdı ve gülümsedi. “Hadi kitaplara bakalım.” Dediğinde onayladım. İlgimi çeken kitaplara doğru ilerlerken Boran’da şiirlerin olduğu tarafa ilerledi.

Elime kitaplardan birini almış incelerken bana doğru birkaç adım atmasıyla sırtımı tozlu raflara yaslamama neden oldu. Aramızdaki mesafe o kadar azaldı ki, kâğıt kokusuna Boran'ın o bildiğim odunsu parfümü karıştı. Gözlerimin içine baktıktan sonra bakışlarını tekrar kitaba çekip tok sesiyle fısıldadı.

"Seninle olmanın en güzel yanı ne biliyor musun? Sanki bir kış akşamı, dışarıda fırtına koparken İçeride yanan ocağın başında, sessizce oturmak gibi. Dünyanın gürültüsü kapının ardında kalıyor ve ben sadece senin kalbinin atışını dinliyorum."

Okumayı bitirdiğinde kitabı kapatmadı, parmakları hâlâ o satırların üzerindeydi. Bakışları ağır ağır kitabın sayfalarından kopup benim gözlerime tırmandı. “Sanki dün yaptıklarımızı yazmış gibi bizi anlatmıyor mu?”

"Evet…" dedim fısıltıyla, sesim sahafın o kadim sessizliğinde yankılanırken. "Sanki o şiiri yazan adam, dün gece bizim o mutfaktaki halimizi görmüş gibi..."

Boran, parmaklarını kitabın sayfasında yavaşça gezdirdi sanki o kelimelere dokunsa bize ait o anıları tekrar canlandıracakmış gibi bir özenle hareket ediyordu. Bakışları satırlardan kopup tekrar gözlerime odaklandığında, o derin kahvelerde sadece bana ait olan o yumuşaklığı gördüm.

Bakışlarındaki o yumuşaklık içime doğru ağır ağır yayıldı. Sanki sahafın loş ışıkları biraz daha solmuş, zaman adımlarını yavaşlatmıştı.

“Elimdeki kitabı kapatmaya kıyamıyorum.” dedi alçak bir sesle. “Bazı cümleler vardır ya… insan onları okuduğu yerde bırakmak ister. Çünkü kapatırsa, o his de kapanacakmış gibi gelir.”

Gülümsedim. Parmağımı kitabın kenarına dokundurdum. “Belki de o yüzden sahafları seviyorum.” dedim. “Her şey yarım kalmış gibi ama aynı zamanda tamam. Bir başkasının hikâyesi bitmiş, seninki başlamaya hazır.”

“Bizim hikayemiz hala yazılmaya devam ediyor, edecek de.” Dedi kararlı bir biçimde. Gözlerindeki o sarsılmaz ifade, sadece bir temenni değil, bir sözdü. Parmağımı kitabın kenarından çekip elinin üzerine koydum.

“Yazılacak çok sayfamız var.” diye fısıldadım. “Ve her birinde yeni bir Boran tanımak için sabırsızlanıyorum.”

“Bende seni tanımak için sabırsızlanıyorum.” Dedi anında. Boran’ın bu cevabı, sadece bir karşılık değil, içten gelen bir vaat gibiydi. Gözlerindeki o derin, keşfedilmeyi bekleyen merakı gördüğümde, Londra’nın bu puslu köşesinde dünyanın en korunaklı yerinde olduğumu bir kez daha hissettim.

Boran, parmaklarının ucunda duran o şiir kitabını, sanki paha biçilemez bir elyazmasıymış gibi büyük bir özenle kavradı. “Diğer şiir kitaplarını almıyorum tamam ama bunu alacağım.” Diyerek kasaya yürüdüğünde bende peşinden ilerledim.

Boran, elindeki kitabı kasadaki o eski ahşap tablanın üzerine sanki bir hazineymiş gibi bıraktığında, Bay Bennett gözlüklerinin üzerinden bize bakıp o bilgece gülümsemesini gönderdi. Boran’ın omuzlarındaki o ağır, savunmacı duruşun yerini, sevdiği kadının geçmişinden bir parçayı sahiplenmenin verdiği huzurlu kararlılığa bıraktığını o da fark etmişti.

Kitabı eline alıp sayfalarını şöyle bir havalandırdı. "Ah, this one..." dedi, sesi özlem dolu bir tınıyla. "A very wise choice, young man. This book doesn't just tell stories; it holds onto the soul of whoever reads it. It seems it has found its true owner today." (Ah, bu kitap... Çok bilgece bir seçim genç adam. Bu kitap sadece hikâye anlatmaz; onu okuyan kimse onun ruhuna tutunur. Görünüşe göre bugün gerçek sahibini buldu.)

Boran, cüzdanına uzanırken Bay Bennett’ın gözlerinin içine doğrudan, o dürüst ve sarsılmaz bakışıyla baktı. Ses tonu, dükkândaki o asırlık kitapların ağırlığına yakışır bir ciddiyet ve derinlikteydi.

“It is more than just a book for me.” dedi Boran, İngilizcesindeki o hafif otoriter ama bir o kadar da içten tınıyla. “It is a witness to the moment I shared Inci’s silence—the most beautiful truth of my life. That makes it priceless.” (Bu benim için sadece bir kitap değil, İnci'nin sessizliğini paylaştığım anın, hayatımın en güzel gerçeğinin bir tanığı. Bu da onu paha biçilmez kılıyor.)

Bay Bennett, elindeki kâğıt ambalajı katlamayı bir anlığına bıraktı. Gözlüklerinin üzerinden Boran’a baktığında, bakışlarında bir takdirden fazlası vardı; sanki karşısında kendi gençliğini ya da nadir bulunan bir ruhu görmüş gibiydi. Hafifçe gülümsedi ve kitabı Boran’a uzatırken sesi bir bilge gibi yankılandı.

“Well said, young man. Many people buy books to find a truth, but very few recognize it when it’s standing right next to them.” (Güzel söyledin genç adam. Birçok insan bir gerçeği bulmak için kitap satın alır, ama çok azı o gerçek tam yanında dururken onu tanıyabilir.)

Boran, kitabı alırken Bay Bennett’a hafifçe başını eğerek teşekkür etti. Bende Bay Bennett’a dönüp en içten gülümsememi sundum. Bu dükkân, bu tozlu raflar ve Bay Bennett’ın o bilge duruşu, kendimi en yalnız hissettiğim yıllarda bana yuva olmuştu. Şimdi ise buraya, ait olduğum adamın elini tutarak veda etmek, içimdeki o eski boşluğu tamamen kapatıyordu.

“Thank you, Mr. Bennett. For everything.” dedim sesimdeki minnetle. “I missed this place more than I can put into words. These shelves kept me company when I had no one else. Coming back here, especially with him, feels like a circle has finally been completed.” (Teşekkür ederim Bay Bennett. Her şey için. Burayı kelimelere dökemeyeceğim kadar çok özledim. Kimsem yokken bu raflar bana yoldaşlık etti. Buraya geri dönmek, özellikle de onunla, sanki bir çemberin nihayet tamamlanması gibi hissettiriyor.)

Bay Bennett, o pamuk gibi beyaz sakalının altından yumuşakça gülümsedi ve elini kalbinin üzerine koydu. “You are always welcome here, Inci. A place like this doesn't forget those who truly love it. Now go, write your own story. It seems like it’s going to be a masterpiece.” (Burada her zaman yerin var İnci. Böyle bir yer, onu gerçekten sevenleri asla unutmaz. Şimdi git ve kendi hikâyeni yaz. Görünüşe göre bu bir başyapıt olacak.)

Baş selamı vererek kapıya ilerleyip çıktığımızda dükkânın kapısındaki o ince pirinç zilin sesi son kez arkamızda çınladığında kendimi Londra’nın o serin ama özgür sokaklarında buldum. Boran, elindeki paketlenmiş şiir kitabını ceketinin cebine yerleştirirken diğer eliyle parmaklarımı birbirine kenetledi.

El ele sokakta yürümeye devam ederken sokak satıcılarının sesleri, gelip geçen insanların neşeli fısıltıları ve uzaktan gelen bir müziğin daveti, bizi Covent Garden'ın o meşhur meydanına doğru çekiyordu. Meydanın tam ortasında, eski keman kutusu ayaklarının dibine açılmış, yorgun ama tutkulu görünen bir kemancı duruyordu. Parmakları, kemanın tellerinde adeta dans edercesine geziniyor, her notayla ruhumun en derinlerine dokunan hüzünlü ama umut dolu bir melodi yayıyordu havaya.

Boran, adımlarını yavaşlattı ve kemancının büyülü melodisine kapılmış bir şekilde durdu. Gözleri ne kemancıdaydı ne de etraftaki kalabalıkta; sadece bana bakıyordu o derin, o her şeyi anlayan bakışıyla.

Bir an bile tereddüt etmeden elini uzattı. "Dans edelim mi?" diye sordu, gözlerinin içi parlıyordu. Etrafımızdaki kalabalık, koşturan turistler, meydanın canlılığı bir anda silinip gitti. Sadece kemanın sesi, Boran'ın daveti ve benim kalbimin ritmi kaldı.

Gülümseyerek elini tuttum. Boran beni kendine doğru çekti, bir elini belime yerleştirip diğer elimi de nazikçe kavradı. Hiçbir ritim bilmeden, hiçbir adım kuralına uymadan, sadece kemanın notalarıyla ve birbirimizin nefesiyle hareket etmeye başladık. Adımlarımız yavaştı, zarifti. Boran'ın gözleri bir an bile benimkilerden ayrılmıyordu; dans ederken sanki tüm hayatımızı, yaşadığımız her şeyi o gözlerle birbirimize anlatıyorduk.

Boran, beni kendine daha çok çekerken kemancının melodisi zirveye ulaştı. Kalabalığın mırıltıları, meydanın uğultusu, her şey eriyip gitmişti. Sadece Boran'ın nefesi, benim kalp atışım ve kemanın o içli sesi kaldı. Dudakları dudaklarıma değdiğinde, Londra'nın soğuk havası bile bir anlığına ısındı. Bu öpücük, sokak sanatçısının müziğiyle mühürlenen, zamanın ve mekanın ötesinde bir andı.

Geri çekildiğimizde, alnını alnıma yasladı. Gözleri kapalıydı, sanki bu anı tüm hücreleriyle içine çekmek istiyordu. Kemancının melodisi yavaş yavaş son bulurken Boran elini belimden çekmeden, diğer eliyle yüzümü avuçladı. "Her şeyin gürültüsünden, telaşından uzakta, sadece biz. Bu anı sonsuza dek kalbime kazıdım."

Gözlerimi yavaşça açtığımda, Boran’ın o derin ve huzurlu bakışlarıyla karşılaştım. Çevremizdeki kalabalığın alkışlarını, birkaç turistin bize gülümseyerek bakışını ancak o zaman fark ettim ama hiçbirinin önemi yoktu. O an Covent Garden’ın tam ortasında, sadece ikimiz için duran bir zaman diliminin içindeydik.

“Sadece biz…” diye fısıldadım, parmaklarımı onun yüzünü avuçlayan elinin üzerine koyarak. “Londra’da binlerce insan, binlerce hikâye var ama şu an sanki dünya sadece bizim etrafımızda dönüyor.”

Boran hafifçe gülümsedi, o sert mizaçlı iş adamının yerini tamamen duygularına teslim olmuş bir aşık almıştı. Elimi tekrar sıkıca tuttu ve bizi o büyülü meydanın çıkışına, nehrin serinliğine doğru yönlendirdi.

Gökyüzü, günün yorgunluğunu atmaya hazırlanan bir ressamın paleti gibiydi; griler yerini derin bir kızıla, turuncuya ve morun en hüzünlü tonlarına bırakmıştı. Thames Nehri, batan güneşin yansımasıyla sanki erimiş altın bir şerit gibi akıyordu altımızda.

Nehrin kıyısındaki o meşhur demir korkuluklara yaslandık. Boran kolunu omzuma atıp beni göğsüne çektiğinde, kolunun altındaki o eski şiir kitabının sertliğini hissettim; o kitap artık sadece bir eşya değil, bugünün, bu hissin fiziksel bir kanıtıydı. Karşı kıyıdaki Big Ben’in ve Parlamento binasının silueti, batan güneşin önünde devasa bir gölge oyunu gibi yükseliyordu.

“Kütüphanede ders çalıştıktan sonra gün batımını izlemek için gelirdim buraya ama senin yanındayken sanki ilk defa görüyormuşum gibi hissediyorum bu renkleri.” Dedim başımı Boran’ın göğsüne iyice yaslayarak.

Huzur nedir deseler, belki de şu an derdim. Sevdiğim adamla yan yana, sessizce güneş batımını izlediğimiz bu an.

“Acaba sen üniversiteye giderken tanışsak nasıl olurdu?” dedi birden. Başımı hafifçe kaldırıp ona çevirdim. Ben üniversiteye başladığımda o yüksek lisans yapıyordu bildiğim kadarıyla. Karşılaşma ihtimaliz vardı ama hiç karşılaşmamıştık.

“Hiç Londra’ya gelmiş miydin yüksek lisans yaparken?” dedim merakla. Boran başını iki yana salladı. “Hayır.” Dediğinde gözlerimi kısarak yüzüne baktım. “Barlarda takılmaktan vakit bulamamışsındır.”

Boran, bu iğneleyici ama tatlı saldırım karşısında göğsünü sarsan o boğuk kahkahasını koyuverdi. Ellerini korkuluklardan çekip beni belimden kavradı ve hafifçe kendine doğru çekerek burun buruna gelmemizi sağladı. Gözlerindeki o muzip ışık, batan güneşin kızıllığından bile daha parlaktı.

"Bak sen..." dedi, sesi flörtöz bir meydan okumayla kısılarak. "Psikolog Hanım benim geçmişime dair analizler yapmaya başlamış bile. Beni bu kadar mı tehlikeli hayal ediyorsun İnci?"

"Yani…" dedim, omuz silkerken gülümsememi gizlemeye çalışarak. "O yakışıklılıkla Oxford kütüphanesinde sadece tozlu kitaplarla ilgilenmiş olman pek inandırıcı gelmiyordu zaten Boran Demirhanlı. Kesin arkanda bir kalp kırıklığı ordusu bırakmışsındır."

Boran, bu sözüm üzerine bir an duraksadı; yüzünde o haylaz çocukla kendinden çok emin olan adamın karışımı bir ifade belirdi. Yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırdı, dudakları her an dudaklarıma değecekmiş gibi mesafeyi hiçe saydı.

"Orduyu bilemem ama birkaç kişiyi hayal kırıklığına uğratmıştım." dedi fısıltıyla, nefesi dudaklarımı ısıtırken. "Ama o barlarda ya da kulüplerde geçirdiğim her saniye, aslında senin gibi bir kadını arıyormuşum gibi hissediyorum şimdi. O günlerde karşılaşsaydık..."

Duraksadı ve parmaklarını yavaşça belimden yukarı, sırtıma doğru kaydırdı. "Seni o kütüphaneden alır, bu meşhur Thames nehrinin kıyısında değil, Londra'nın en çılgın dans pistinde saatlerce döndürürdüm. Ve emin ol, yüksek lisans tezimi yazmaktan çok daha fazla odaklanırdım sana."

"Öyle mi?" dedim, kollarımı boynuna dolarken. "Peki ya derslerin ne olurdu? Demirhanlı imparatorluğu bu ilgisizliğe ne derdi?"

"İmparatorluk bekleyebilirdi İnci." dedi Boran, sesi aniden ciddileşip derinleşerek. "Çünkü o gün senin gözlerindeki bu ışığı görseydim, Oxford'un bütün diplomalarını senin bir gülüşüne feda edebilirdim. Ama şanslısın... Şimdi o zamankinden çok daha ne istediğini bilen bir Boran var karşında."

Bu söylediklerine gülümsesem de takılmadan edemedim. “Demek hayal kırıklığına uğrattın birilerini. Çok üzülmüşlerdir.” Dediğimde Boran güldü. “Yüz ifaden üzülmelerine sevindiğini gösteren cinsten.”

“İfadem düşüncelerimi onaylar cinsten o zaman.” Dedim sırıtarak. Boran tek kaşını kaldırdı. “O zaman artık beni daha iyi anlıyorsun.”

“Anlıyorum.” Diye onayladım ve başımı tekrar göğsüne yasladım. “İkimiz de birbirimizi anladığımıza göre konuyu kapatıp bu huzurun tadını çıkartalım.”

Boran, bu teslimiyetim üzerine hafifçe güldü; göğsündeki o titreşim başımdan tüm vücuduma yayılan bir güven dalgasına dönüştü. Çenesini saçlarımın üzerine yaslayıp kollarını etrafıma daha sıkı doladı. Thames’in serin rüzgârı üzerimizden gelip geçerken, o demir korkulukların kenarında kurduğumuz o küçük kale bizi dünyanın geri kalanından tamamen ayırmıştı.

Gözlerimi kapatıp o anın kokusunu içime çektim. Nehrin yosunsu kokusu, Londra’nın nemli havası ve Boran’ın o tenime işleyen, güven veren odunsu parfümü... Karşı kıyıdaki Big Ben’in ışıkları suyun üzerinde altın yollar çiziyor, şehir tüm kaosuyla akıp giderken biz sadece duruyorduk.

"Huzur tam olarak buymuş." dedim fısıltıyla. "Sessizliği paylaşabildiğin o doğru insanla, dünyanın en gürültülü şehrinde bile sadece birbirini duyabilmek."

“Huzur sensin.” Dedi anında. Sözü içimde yankılanırken bir an için nefes almayı unuttum. Huzur sensin.

Bu cümleyi daha önce bir yerlerde duymuş olsaydım, muhtemelen gülüp geçerdim. Büyük laflara, kolay söylenen ama altı boş sözlere karşı hep temkinliydim. İnsan, kendini korumayı böyle öğreniyordu. Ama Boran’ın dudaklarından dökülen bu kelimeler… Onlar savrulup havada asılı kalmadı. Gelip tam olması gereken yere oturdular. Sanki uzun zamandır içimde duran, adını koyamadığım bir boşluğu sessizce doldurdular.

İçimden geçenleri ona anlatmaya kalksam, kelimeler yine yetersiz kalacaktı biliyordum. Çünkü bu his, anlatılacak türden değildi. Daha çok hatırlanan, saklanan, zor zamanlarda çıkarılıp bakılan bir an gibiydi. İnsan hayatında çok az kez böyle bir duraklama yaşardı. Her şeyin gürültüsü bir anda kesilir ve sen, olduğun yerde sağlam durduğunu fark ederdin.

O an anladım ki, Londra bizim için sadece coğrafi bir kaçış noktası değildi. Burası; sıfatların sustuğu, unvanların anlamını yitirdiği ve sadece iki ruhun çırılçıplak bir huzurla birbirine değdiği o eşsiz sahneydi. Ve bu sahnenin her saniyesinde, her ışığında artık sadece 'biz' vardık…

*****

İki gün o kadar hızlı, o kadar bizden ve o kadar huzurlu geçmişti ki, zamanın nasıl aktığını anlamamıştım. Ama bugün, buraya geliş amacımız olan o tatlı telaş kapımızı çalmıştı. En yakın arkadaşım Sophie’nin nikahı için Londra’da olduğum haberi kızlar arasında hızla yayılınca, kendimi kaçınılmaz bir buluşma trafiğinin ortasında bulmuştum. Yerimiz ise belliydi; benim bu şehirdeki en güvenli limanım, Boran’ın beni ilk kez gördüğü o kafeydi.

Boran, arabayı kafenin önüne park ettiğinde derin bir nefes aldım. “Seni yalnız bırakmayı istemiyorum ama kızlar çok heyecanlı.” Dediğimde Boran uzanıp elini yüzüme yerleştirdi. “Kırkta yılda bir geldin buraya, arkadaşlarınla buluşacaksın tabii ki. Ben bir yere kaçmıyorum.”

Elimi elinin üzerine yaslayarak başımı eğdim. “Olsun, yine de birlikte geldik.”

Boran, bu halime o kendine has, insanın içini ısıtan sakinliğiyle gülümsedi. Başparmağı yanağımı okşarken bakışlarındaki o korumacı ama özgür bırakan ifade içimdeki tüm heyecanı yatıştırıyordu.

"Hala birlikteyiz." dedi sesi güven verici bir tınıyla. "Ben sadece iki saatliğine gölgene çekiliyorum. Sen o masada arkadaşlarınla hasret giderirken ben de birkaç maili ve imzayı aradan çıkarırım. Ama aklım, tam şurada, senin güleceğin o masada olacak."

Eğilip alnıma uzun, sahiplenici bir öpücük bıraktıktan sonra “Hazır mısın?” diye sordu, muzip bir gülümsemeyle. “Sorgu odasına girmek üzeresin ve yanında asıl şüpheliyi de götürüyorsun.” Gülerek koluna dokundum. “Hazırlıklı ol, Sophie ve diğerlerinin radarı çok kuvvetlidir. Ama senin her türlü kriz yönetiminde usta olduğunu biliyorum.”

Arabadan indiğimizde Boran her zamanki gibi elimi sıkıca kavradı. Kafenin kapısını açıp içeri girdiğimizde o tanıdık taze öğütülmüş kahve kokusu burnuma doldu. Köşedeki masada Sophie, Chloe ve Mia’yı gördüğüm an yüzüm aydınlandı.

Gerçekten de ne kadar çok özlemiştim onları. Türkiye’deyken, o zorlu günlerin ortasında en çok bu masadaki kahkahaları, Sophie’nin bitmek bilmeyen felsefi yorumlarını, Chloe’nin neşeli dedikodularını ve Mia’nın o sakinleştirici sağduyusunu aramıştım. Onlar benim bu yabancı şehirde kurduğum ailemdi. Telefon ekranlarından konuşmak, seslerini duymak yetmemişti; o masada, o taze kahve kokusunun içinde onlarla göz göze gelmenin eksikliğini hep hissetmiştim.

Bizi fark ettiklerinde hepsinin ağzı aynı anda bir karış açık kaldı. “Inci!” diye bağırdı Sophie ayağa fırlayarak. Ama bakışları saniyeler içinde yanımdaki adama kaydı ve sesi bir tık kısıldı. “You didn’t come alone (Yalnız gelmemişsin).”

Masaya yaklaştığımızda Boran’ın omuzundaki ağırlığını, o her yeri kaplayan güven veren varlığını hissetmek beni gururlandırıyordu. “Girls, let me introduce you to my husband. (Kızlar, sizi tanıştırayım eşim Boran.)” dedim sesimdeki titreşimi engelleyemeden.

Boran, nezaketle her birine gülümserken elimle kızları tanıştırdım. “Sophie, Chloe and Mia.” Hepsi sırayla yanımıza gelip Boran ile el sıkışırken Boran rahatça karşılık verdi. It’s a pleasure to meet you. Inci has spoken of you with great affection (Tanıştığımıza çok memnun oldum. İnci sizden hep büyük bir sevgiyle bahsediyordu)” dedi. Sesi o kadar tok ve etkileyiciydi ki, bizim kızların bir anlığına nefeslerini tuttuğuna yemin edebilirdim.

“Inci spoke highly of you too, we were very pleased. (İnci de sizden çok övgüyle bahsetti, biz de çok memnun olduk.)” Mia cevap verirken gülümsedim.

Kısa bir tanışma faslından sonra Boran eğilip şakağıma bir öpücük kondurdu. “I’ll pick you up in two hours, darling. Enjoy (Seni buradan alırım sevgilim. İyi eğlenceler).” diye fısıldadı.

Boran kapıdan çıkıp arabasına binene kadar masada çıt çıkmadı. O gittiği an, üçü birden üzerime eğildi.

“Inci!” dedi Sophie, neredeyse çığlık atarak. “Is this the man? My God, he's practically a movie star, and the way he looks at you... He is absolutely smitten with you! (Bu o adam mı? Tanrım, adam resmen bir film yıldızı gibi ve sana bakışları...Sana resmen tapıyor!)”

“Tell us everything! (Her şeyi anlat!)” dedi Chloe, önüne kahvesini çekerken. “Is this the place? Is this really where he first saw you? (Burası o kafe mi? Seni ilk gördüğü yer gerçekten burası mı?)”

Gülümseyerek arkama yaslandım ve o ilk bakıştan, sahaftaki şiire, marketteki patates poşetlerine kadar her şeyi anlatmaya hazırlandım. Londra, bugün bizim hikayemizin en neşeli İngilizce dedikodularına ev sahipliği yapacaktı…

*****

Yazarın anlatımından,

Londra’nın üzerine çöken o gri, puslu gökyüzü, Boran için artık sadece soğuk bir şehir manzarası değildi; orası, hayatının en keskin virajını aldığı, kalbine ilk sızının düştüğü yerdi. Kafenin ağır, meşe kapısını itip içeri girdiğinde genzini yakan o tanıdık yağmur ve eski yapı kokusu, zihnindeki zaman perdesini bir anda aralayıverdi.

Üç yıl önce, tam da böyle bir havada, ruhunu yerinden oynatan o sesle sarsılmıştı. Bir kadının gülüşüydü bu; kalabalığın, trafiğin ve şehrin uğultusunun içinden sıyrılıp gelen, dünyadaki tüm gürültüyü tek bir saniyede susturan o berrak melodi…

Bilerek ön kapıdan girmemişti, arka kapıdan girmişti. İnci’nin dikkatini dağıtmak istemiyordu ama o günkü gibi onun gülüşünü, konuşmasını, bakışlarını izlemek istemişti. Garsonun peşinden ağır adımlarla ilerlerken bakışları gayriihtiyari o yöne kaydı.

Ve işte oradaydı. İnci, tam da üç yıl önceki o kafede olduğu gibi, hayatın tam merkezinde, etrafındaki her şeyi aydınlatan o eşsiz neşeyle gülüyordu. Arkadaşlarıyla çevrili masasında, başını hafifçe geriye atmış, gözlerinin kenarları o bildik sıcaklıkla kısılmıştı.

Boran duraksadı. Kalbinde hissettiği şey, üç yıl önceki o sahipsiz hayranlık ya da ardından gelen o yıkıcı kıskançlık değildi. Bu seferki, çok daha derin, çok daha köklü bir aidiyetti. İçinden, “Yine aynı gülüyorsun…” diye geçirdi. “Dünyayı durduracak kadar gerçek, beni mahvedecek kadar güzel.” Zihni bir anlığına o geçmişin gölgesine sığındı.

O gün, konuşmak için cesaretini toplayıp yanına gitmeye niyetlendiğinde, İnci’nin bir başkasının boynuna sarılışını ve o yabancı adamı öpüşünü izlemek zorunda kalmıştı. O an hissettiği o yakıcı boşluk hissini hatırladı. Oysa şimdi, aradan geçen o fırtınalı yıllardan, kâğıt üzerindeki o soğuk anlaşmalı evlilikten ve paylaşılan onca acıdan sonra; o gülüşün asıl sahibinin kendisi olduğunu bilmek, ruhuna bir zırh gibi kuşanmıştı.

Bilgisayarını çıkarmış masanın üzerine bırakmışken bakışlarını karısından ayırmıyordu. İnci henüz onu fark etmemişti; arkadaşlarına hararetli bir şeyler anlatıyor, ellerini o kendine has zarif tavrıyla hareket ettiriyordu.

"O gün seni bu kafede kaybettiğimi sanmıştım." diye düşündü Boran, gözleri sevda ile kararırken. "Oysa kader bizi o kadar dolambaçlı yollardan geçirdi ki, şimdi senin her bir nefesini, her bir yaranı, her bir bakışını avucumun içi gibi biliyorum. Sen o gün benim için sadece ulaşılamaz bir seraptın, şimdi ise benim son durağımsın."

İnci, masadaki bir arkadaşının şakasına karşılık verip tam başını çevirdiği sırada, çapraz masada oturan Boran ile göz göze geldi. Zaman o saniyede, Londra’nın kalbinde bir kez daha durdu. İnci’nin dudaklarındaki o taze kahkaha, yerini saf bir şaşkınlığa ve ardından gelen derin bir parıltıya bıraktı. Gözleri parladı, yanaklarına o tanıdık, hafif pembeleşme yayıldı.

Boran, sadece İnci’nin duyabileceği bir frekansta, hafif bir tebessümle ona baktı. Bakışları; "Seni gördüğüm ilk andan beri sadece seni izliyorum." diyordu. İnci, kalbinin atışının hızlandığını hissederken, Boran’ın bu tesadüfi ama kader kokan varlığıyla masadaki tüm sohbetten koptu. Boran, onun şaşkınlığını hayranlıkla izlerken üç yıl önceki o kırgın adamın ruhuna sessiz bir fısıltı gönderdi: Bak, sonunda o gülüş tamamen senin oldu.

Elindeki kadehi hafifçe ona doğru kaldırdı bu sessiz bir selamdan ziyade bir teslimiyetti. Sonra eline telefonunu aldı. Bakışları hala İnci’nin üzerindeyken parmakları ekranda usulca hareket etmeye başladı.

İnci’nin masasında telefonunun bildirim ışığı yandı. Arkadaşları hâlâ kendi aralarında şen şakrak konuşurken o masanın altından telefonunu eline aldı. Ekranda Boran’ın adını görünce kalbi tekledi.

"Üç yıl önce bu şehirde bir ses duymuştum. Bir kadının gülüşüydü. O gün o gülüşün peşinden gitmiş ama seni bir başkasının kollarında bulmuştum. Şu an tam karşımda duruyorsun ve o günkü gibi yine çok güzelsin. Ama bu sefer bir fark var... Artık o gülüş benim cennetim."

İnci mesajı okurken dudaklarını ısırdı, bakışlarını telefondan kaldırıp tekrar Boran’a baktı. Gözleri dolmuştu ama yüzünde muzip bir ifade belirdi.

“Eğer gülüşüm senin cennetin olduysa, bugün senin varlığın benim dünyadaki tek yurdum.”

Boran mesajı okuduğunda yüzündeki gülümse büyüdü, gamzesi daha da derinleşirken parmakları ekranın üzerinde tekrar dolaştı.

“Yurduna hoş geldin o zaman. Kapıları kapattım sevgilim, artık içeride sadece biz varız.”

İnci, mesajı okuduğunda kalbinin göğüs kafesine sığmadığını hissetti. Boran’ın bu sahiplenici, bir o kadar da derin güven veren tavrı, geçmişin tüm gri tozlarını üzerinden silip atıyordu. Sonra tekrar mesaj geldi.

“Hadi sen sohbetine devam et, ben yokmuşum gibi farz et.”

“Sadece o anı tekrar yaşamak istedim ve yaşıyorum, seni yine böyle gülerken görmek dünyalara bedel.”

“Hasret gider arkadaşlarınla, bende işle ilgileneceğim.”

“Seni seviyorum güzelim.”

Bu üç kelime, Boran’ın o her zaman kontrollü ve mesafeli duran dünyasında ne kadar büyük bir yer kapladığının en yalın kanıtıydı. Bakışlarını telefondan kaldırıp baktığında, Boran’ın telefonunu bir kenara bırakıp bilgisayarını açtığını gördü. Gerçekten de dediği gibi yapmıştı; ona o muazzam güveni vermiş ve şimdi kendi dünyasında, onun mutluluğunu uzaktan izleyerek huzur buluyordu.

Hızlıca parmaklarını ekranda gezdirip cevap verdikten sonra telefonu kapattı İnci.

“Bende seni çok seviyorum aşkım.”

Arkadaşlarıyla sohbetine devam ederken Boran bilgisayar ekranının üzerinden baktı İnci’ye doğru. İnci’nin o ışıl ışıl anını, arkadaşlarıyla olan o içten paylaşımını bozmak istemiyordu. Sadece onu izledi; her bir mimiğini, her bir el hareketini zihnine adeta nakşetti.

Onun için bilgisayar ekranındaki o karmaşık tablolar, sadece bakışlarını İnci’den kaçırmak için kullandığı birer kamuflajdı. Aslında tek yaptığı, oturduğu masanın köşesinden, birkaç masa ötedeki o hayat dolu manzarayı izlemekti.

Parmaklarını klavyenin üzerinde öylece gezdirdi ama zihni tamamen çaprazındaki o masadaydı. İnci’nin kahkahası kafenin gürültüsü arasında süzülüp kulağına ulaştığında, Boran’ın dudaklarında gayriihtiyari bir gülümseme belirdi. Onun omuzlarının sarsılışını, başını hafifçe arkaya atışını izlerken kalbinin en derin yerinde bir yerin sızladığını hissetti; bu, sahip olmanın verdiği o garip, tatlı bir sızıydı.

Bir ara İnci’nin bakışları masadaki konuşmadan kopup ona doğru kaydığında, Boran hemen bilgisayarına dönmedi. Aksine, bakışlarını onunkilere kenetledi. Kafedeki tüm o insan kalabalığı, fincan sesleri ve konuşmalar bir anda yok oldu. Boran, hafifçe başını sallayarak ona sessiz bir onay verdi: "Gül sevgilim." der gibiydi bakışları. "Sen sadece gül.”

Saatler ilerlerken Boran telefon görüşmesi yapmak üzere eşyalarını toplayarak kafeden dışarı çıktı. Giray ile şirketle ilgili konuşurken kafeye arkası dönüktü. O sırada İnci çıktı kapıdan arkadaşlarıyla. Onlarla vedalaşıp yarın için güzel temennilerini ilettikten sonra kocasını izlemeye başladı.

İçindeki hayranlık, taze bir bahar yağmuru gibi ruhuna sızıyordu. “Benim kocam...” diye geçirdi içinden. “Şu an binlerce kilometre ötedeki bir imparatorluğu tek bir cümlesiyle yöneten bu adam, az önce bir kafenin kuytusunda oturup sadece ben gülüyorum diye dünyayı durdurdu.”

Boran’ın o sert profilini, konuşurken hafifçe çatılan kaşlarını ve ciddiyetini izledikçe, kalbinin ona doğru çekildiğini hissetti. Üç yıl önce, bu adamın kalbinde bıraktığı o gizli yaradan habersizce bu kapıdan çıkıp gitmişti. O zamanlar Boran onun için bir yabancı bile değil, sadece puslu bir silüetti. Şimdiyse aldığı her nefesin, attığı her kahkahanın limanıydı.

İnci, Boran’ın omuzlarındaki yükü, sırtındaki görünmez zırhı düşündü. Demirhanlı olmanın, o devasa sorumluluğun altında ezilmeden nasıl da dimdik durabiliyordu? Ama en çok da, o zırhın altındaki yumuşaklığı, sadece kendisine açtığı o gizli bahçeyi seviyordu. Az önce attığı o mesajdaki "Yurdum" ifadesi, İnci'nin zihninde tekrar yankılandı.

“Sen benim sadece yurdum değilmişsin Boran…” diye düşündü, gözleri sevgiyle nemlenirken. “Sen benim, kaybolduğum her yoldan sonra sığındığım tek gökyüzüymüşsün. O gün seni görmemiştim ama sen beni kalbine mühürlemişsin. Şimdi ise ben, senin her bir zerreni ruhuma kazımadan bir gün bile geçiremiyorum.”

Boran, konuşmasını bitirip telefonu kulağından indirdiğinde, bir şeylerin değiştiğini hissetmiş gibi aniden arkasına döndü. İnci’yi orada, kendisine hayranlıkla bakarken bulduğunda yüzündeki o sert "iş adamı" ifadesi bir anda un ufak oldu. O an, Londra’nın kalabalık caddesinde değil de, sadece ikisinin bildiği bir rüyada gibiydiler.

İnci, üzerinde günün huzuru ve arkadaşlarıyla geçirdiği vaktin ışıltısıyla ona doğru süzülürken Boran onun her adımını sanki ilk kez görüyormuş gibi büyük bir hayranlıkla izledi.

İnci, aralarındaki son birkaç adımı da kapatıp tam karşısında durduğunda, başını hafifçe yana eğdi. Gözlerinde muzip, bir o kadar da taze bir parıltı vardı. “Merhaba…” dedi İnci, sesi rüzgârın içindeki bir fısıltı kadar yumuşaktı. “Ben İnci. Az önce içeride arkadaşlarıyla oturan kadını izleyen o gizemli yabancı siz misiniz?” diyerek elini Boran’a doğru uzattı.

Boran, bu oyunun nereye varacağını hemen anlamıştı. Dudaklarının kenarındaki o büyüleyici gülümseme derinleşirken elini centilmence uzattı ve İnci’nin parmak uçlarını avucunun içine aldı.

“Memnun oldum İnci.” dedi Boran, sesi o her zamanki kadife tınısıyla yankılanarak. “Boran ben. Ve evet, az önce içeride dünyanın en güzel gülüşüne sahip olan kadını izleyen o yabancı benim. Ama itiraf etmeliyim ki, onu izlemek için sadece bir yabancı olmak yetmez; o gülüşe sahip olmak için dünyaları feda etmek gerekir.”

İnci kıkırdayarak elini onun avucunda bıraktı. “Oldukça iddialı bir giriş, Boran Bey. Peki, bu yabancı... Eğer o gün, yani üç yıl önce o masada cesaretini toplayıp yanıma gelseydi, bana ne söylerdi?”

Boran, İnci’nin elini dudaklarına götürüp parmak boğumlarına yakıcı bir öpücük bıraktı. Gözlerini bir saniye bile onunkilerden ayırmıyordu. “Sanırım sadece seni tanımak isterdi ve kahve içmeyi teklif ederdi…”

İnci, Boran’ın bu beklenmedik sadelikteki cevabı karşısında şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı. Ondan çok daha iddialı, belki de o meşhur özgüveniyle harmanlanmış bir cümle bekliyordu.

“Sadece kahve mi?” diye sordu İnci, sesindeki muzip tonu koruyarak. “Boran Demirhanlı, o gün o masada karşısındakini büyüleyecek onlarca cümlesi varken sadece kahve mi teklif ederdi?”

“Evet…Çünkü o gün o gülüşü duyduğumda, zihnimdeki her şeyi susturan tek şey senin varlığındı. Stratejilere, büyük cümlelere ya da etkileyici hamlelere ihtiyacım yoktu. Sadece senden hoşlanmıştım. Saf, yalın ve engelleyemediğim bir çekimle... Seni sadece tanımak, o gülüşün ardındaki kadını keşfetmek istemiştim. O yüzden en doğal yolu seçerdim; seninle bir kahve içmek ve o anın hiç bitmemesini dilemek.”

İnci büyük bir tebessümle onu dinlerken Boran hüzünle devam etti cümlelerine. “O gün kısmet değilmiş ne yanına gelebildim, ne konuşabildim… son görüşümde…” Boran’ın cümlesi tek bir hamleyle kesildi.

İnci, Boran’ın sesindeki o geçmişe dönük hüzne daha fazla dayanamayarak onun bu cümleyi bitirmesine izin vermedi. Parmak uçlarında yükselerek ellerini Boran’ın omzuna sabiteyip dudaklarını onunkilere bastırdı. Adamın dudaklarından dökülen her kelime, üç yıl boyunca içte tutulmuş bir itirafın sızısı gibi havada asılı kaldı.

Bu öpücük, sadece bir sevgi gösterisi değildi; bir geçmişin silinmesi, yanlış bir hatıranın üzerine gerçeğin en saf haliyle yazılmasıydı. Üç yıl önce Boran’ın ruhunda açılan o görünmez yarayı, şimdi bizzat o yaranın sebebi olan dudaklarla iyileştiriyordu. İnci, Boran’ı öperken aslında ona; "O gün gördüğün o kadın bir yabancıydı, ama bugün öptüğün bu kadın tamamen senin." diyordu.

Boran, beklemediği bu hamleyle bir anlığına nefesinin kesildiğini hissetti. Kollarını sıkıca İnci’nin beline doladı ve onu kendine daha da yaklaştırdı. Londra’nın puslu sokağında, ıslak kaldırımların üzerinde zaman tamamen durmuştu. Üç yıl önce bu noktada hissettiği o yakıcı kıskançlık ve terk edilmişlik hissi, İnci’nin yumuşak dokunuşuyla birlikte yerini muazzam bir zafere ve huzura bıraktı.

Elleri, İnci’nin belinde birer mengene gibi sıkılaştı sanki onu daha fazla kendine bastırırsa, aradaki o kayıp üç yılı tamamen yok edebilirmiş gibi. Dudakları arasındaki o yakıcı temas, Londra’nın serin ve nemli havasını bir anda buharlaştıracak kadar yoğundu.

O an, o eski kafenin sönük ışığı altında, ıslak kaldırımların kokusuyla harmanlanmış bu tutku, bir mühür gibi sokağın tarihine kazındı. Boran geri çekilmek bir yana, İnci’nin yüzünü avuçlarının arasına alıp öpücüğünü daha da derinleştirdi; her bir dokunuşuyla onun ruhundaki o eski, yabancı gölgeleri siliyor, yerine kendi imzasını atıyordu.

Geri çekildiklerinde, alınlarını birbirine yasladılar. Boran’ın bakışları, mühürlenmiş dudaklarından İnci’nin parlayan gözlerine tırmandı. “Bu kafenin önü artık gözlerinin önüne gelen o hayal kırıklığına değil, bizim aşkımıza ev sahipliği yapacak.” Diye fısıldadı İnci.

Boran, bu sözler üzerine gözlerini yavaşça yumdu ve İnci’nin fısıltısını ruhunun en derin köşesine hapsetti. “Sadece aşkımıza değil.” diye karşılık verdi Boran, sesi tutkuyla boğuklaşmış bir halde. “Bu kafe, benim üç yıl önce kaybettiğim her şeyi bugün fazlasıyla geri alışımın anıtı olacak. Buradan her geçtiğimizde, senin o günkü siluetini değil, az önceki o yakıcı öpücüğünü hatırlayacağım.”

İnci, Boran’ın göğsüne hafifçe yaslanarak başını kaldırdı. Londra’nın puslu havası bile artık o kadar karanlık gelmiyordu gözüne. Boran’ın gözlerindeki o mutlak teslimiyet ve sahiplenme, ona dünyadaki tüm limanlardan daha güvenli geliyordu. Boran, eğilip burnunu İnci’nin burnuna sürterek o tanıdık, güven veren tebessümünü sundu.

“Sana bir şey itiraf edeyim mi?” diye fısıldadı Boran’ın gözlerine bakarak. Sesi rüzgârın içindeki en tatlı melodi gibi Boran’ın kulaklarına ulaştı. “O gün... Üç yıl önce o kafede otururken, hayatımda biri olmasaydı; eğer o an kalbim boş, zihnim sadece kendime ait olsaydı... Sen yanıma gelseydin ya da ben bir anlığına başımı kaldırıp senin o derin bakışlarını görseydim, emin ol ben de seninle tanışmak isterdim. O gün kahve teklifini kabul ederdim, belki saatlerce o dumanı tüten fincanların başında birbirimizi keşfederdik.”

İnci, Boran’ın göğsündeki o sarsılmaz güvenin tadını çıkarırken, bakışlarına iyice flörtöz ve muzip bir pırıltı ekledi. Elini yavaşça onun ensesine kaydırıp parmaklarını saçlarının arasında gezdirdi. “Hatta belki de...” dedi, sesini iyice alçaltıp dudaklarına doğru fısıldayarak. “Sadece kahveyle de yetinmezdim. O gün o kafenin ortasında, o gizemli ve sert bakışlı adamın dudaklarına tam da az önce yaptığım gibi yapışıverirdim.”

Boran’ın yüzündeki o yumuşak ifade, bu cümleyle birlikte anında buz kesti. Az önceki romantik adam gitmiş, yerine kaşlarını çatmış bir Boran gelmişti. Ellerini İnci’nin belinde hafifçe sıkarak onu kendinden bir milim uzaklaştırdı.

“Hoop, orada bir dur bakalım!” dedi, sesi otoriter ama kıskançlıktan hafifçe titreyen bir tonda. “Yabancı bir adamın dudaklarına bu kadar kolay yapışma bir zahmet İnci Hanım! Kim olursa olsun, öyle ilk görüşte dudaklarına falan yapışamazsın. O gün yanına gelen adamın kim olduğunu, niyetini nereden bileceksin?”

İnci, Boran’ın bu ani ve yersiz kıskançlığına karşılık kocaman bir göz devirdi. Dudaklarında engelleyemediği bir gülümsemeyle ona bakarken, kollarını boynuna daha sıkı doladı. “Ay Boran, gerçekten inanılmazsın!” dedi kıkırdayarak. “Bahsettiğim adam sensin, farkında mısın? Kendi kendini mi kıskanıyorsun şu an? 'O yabancı adam' dediğin kişi, üç yıl önceki sensin!”

Boran, çatık kaşlarının altından ona hâlâ şüpheyle bakmaya devam etti. “Fark etmez. O günkü Boran da olsa, senin için bir yabancıydı sonuçta. Ben senin o günkü halini biliyorum; masum masum oturuyordun. Öyle önüne gelen 'yakışıklı' yabancıyı öpeceksen işimiz var bizim...”

İnci, başını arkaya atıp neşeyle bir kahkaha attı. Londra’nın serin sokağında yankılanan bu ses, Boran’ın o sert savunmasını biraz olsun yumuşattı.

“Sadece sana yapışırdım diyorum Boran çünkü o gün o kapıdan giren adam sendin!” dedi İnci, parmağıyla onun burnuna hafifçe dokunarak. “Ruhum seni tanırdı diyorum, sen bana 'yabancı' diyorsun. Hem fena mı olurdu? Üç yıl beklemezdik, o gün mühürlenirdik birbirimize.”

Boran, hala tam ikna olmamış gibi homurdansa da İnci’nin bu tatlı ve flörtöz savunması karşısında daha fazla dayanamadı. Onu tekrar göğsüne çekip saçlarının arasına derin bir öpücük bıraktı. “Yine de” diye mırıldandı kulağına doğru, sesi şimdi daha sahipleniciydi. “Sen o dudakları sadece bugünkü Boran’a sakla.”

“Of Boran, ağız tadıyla bir şey söylettirmiyorsun.” Boran, İnci’nin bu tatlı isyanı karşısında geri adım atmak yerine, onu kollarının arasında hafifçe sarsarak kısa bir kahkaha attı. Otoriter duruşuyla çocuksu kıskançlığı arasındaki o ince çizgide yürümek, Boran Demirhanlı’nın en karakteristik haliydi.

"Ağız tadıyla dedirtmem tabii," dedi, sesindeki tınıyı koruyarak. "Benim olduğun yerde, benden başkasının, kendi geçmişim bile olsa, hayaliyle bile öyle samimi olmana izin vermem. Stratejimiz net: Tek rakibim kendimim ama ona bile geçit vermem."

İnci, başını göğsünden kaldırıp ona "Sen iflah olmazsın" der gibi baktığında, Boran’ın bakışları bir anda ciddileşti. Elini İnci’nin çenesine koyup yüzünü kendine sabitledi. "Şimdi bu kadar sohbet yeter. Londra’nın bu soğuğu benim içimdeki ateşi söndürmeye yetmiyor ama senin üşümeni de istemiyorum. Arabaya geçelim.”

İnci onayladığında ikisi de arabaya doğru ilerlediler. Arabaya bindikleri anda Londra’nın dışarıdaki uğultusu, arabanın izolasyonuyla bir anda kesiliverdi. Boran, vitesi değiştirmeden önce bedenini hafifçe İnci’ye doğru çevirdi; bakışları hâlâ o korumacı ama yumuşamış ifadesini koruyordu.

“Eee…” dedi, sesi arabanın loşluğunda daha da etkileyici bir tınıya bürünerek. “Nasıl geçti bakalım hanımlarla görüşmen? Hasret giderebildin mi biraz?”

İnci emniyet kemerini bağlarken yüzünde engelleyemediği, sımsıcak bir gülümseme belirdi. Arkadaşlarını görmenin verdiği o taze enerji hâlâ üzerindeydi. Başını arkaya, koltuğun yumuşak başlığına yaslayıp Boran’a baktı.

“Çok güzeldi.” dedi İnci, sesi huzurla doluydu. “İnanılmaz özlemişim onları Boran. Ekranlardan konuşmakla yan yana gelmek arasında dağlar kadar fark varmış. Sophie’nin o bitmek bilmeyen felsefi sorgulamalarını, Chloe’nin neşesini, Mia’nın o sakin sesini bile burnumda tütmüş. Onlarla o masada oturunca, bir anlığına sanki her şey eski haline dönmüş, hiçbir fırtına kopmamış gibi hissettim.”

Boran, İnci’nin bu mutluluğunu izlerken yüzünde gururlu bir tebessüm belirdi. Onun gözlerindeki o ışığın sönmemesi için dünyayı yakardı ve şimdi o ışığı kendi elleriyle Londra’da yeniden yakmış olmanın huzurunu yaşıyordu.

“Sevindim.” dedi, elini vitesin üzerinden çekip İnci’nin dizinin üzerine koyarak usulca sıktı. “Özlem duygusu zordur ama kavuşunca verdiği o hafifleme hissi her şeye değer....Yine de o masadaki en önemli konunun 'biz' olduğumuzdan eminim. Benim hakkımda çok fazla dedikodu yapmadınız umarım?”

İnci gülerek elinin üzerine kendi elini koydu. “Seni sordular tabii! Ama merak etme, seni o kadar övdüm ki Chloe bir ara 'Böyle bir adam gerçekten var mı yoksa İnci tıp literatürüne yeni bir halüsinasyon mu kazandı?' diye sordu.”

Boran, attığı o keyifli kahkahayla arabayı yavaşça hareket ettirdi. “Halüsinasyon olmadığımı düğünde gösteririm o zaman onlara.” Diye cevap verdiğinde İnci de güldü.

O gece Londra, dışarıda tüm pusuna ve yağmuruna devam etse de, evin içindeki o küçük dünyada bahar çoktan gelmişti. Birbirlerinin varlığında eriyen o eski kırgınlıklar, yerini yarının umut dolu fısıltılarına bıraktı. Onlar, geçmişin siyah-beyaz karelerini bugünle boyamış; yarım kalan bir kahve teklifini, bir ömür sürecek bir aşka mühürlemişlerdi…

 

*****

 

İnci Aral Demirhanlı’nın anlatımından,

Elimdeki aynadan kendime dikkatle baktım. Makyajım, Londra’nın nemli havasına inat gayet düzgün bir şekilde duruyordu. Dudaklarımı hafifçe birbirine bastırarak rujumu tazeledikten sonra, lacivert boyundan bağlamalı olan elbisemin boyun kısmını parmak uçlarımla düzelttim. Arabanın içindeki o ağır deri ve Boran’ın o bildik parfüm kokusu, heyecanımı dizginleyen tek şeydi.

“Her zamanki gibi nefes kesicisin.”

Boran’ın sesi, arabanın içindeki o sessizliği bozduğunda bakışlarımı aynadan çekip yan koltuğa çevirdim. Dakikalardır tek bir kelime etmeden, hatta nefes almayı unutmuş gibi beni izliyordu. Bakışlarındaki o yoğun hayranlık, aynada gördüğüm aksimden çok daha fazla hissettiriyordu bana ne kadar güzel olduğumu.

“Dakikalardır beni mi izliyorsun?” dedim, elimdeki aynayı çantama koyarken. Sesimdeki o hafif muzip tınıya rağmen ellerim titriyordu.

Boran, hiçbir şey söylemeden elini uzattı ve parmaklarını çeneme yerleştirip yüzümü tamamen kendine çevirdi. Gözleri, lacivert elbisemin boyun çizgisine, oradan da gözlerime tırmandı. “Seni izlememek, gün ışığını görmezden gelmek gibi bir şey benim için.”

Bakışlarımı ona çevirip gözlerinin içine bakarken gülümsedim. Gülümsemem, onun gözlerindeki o koyu ve yakıcı hayranlığa çarptığında kalbimde ılık bir dalgalanma hissettim. Boran’ın parmak uçları çenemden aşağı, elbisemin başladığı o hassas deri hattına doğru ağır ağır süzüldü. Bu dokunuş bir sahiplenme olduğu kadar, bana olan sarsılmaz güveninin de sessiz bir imzasıydı.

“Bakışların beni her seferinde yeniden tanıştırıyor kendimle.” dedim fısıltıyla. “Aynada gördüğüm kadına değil de senin gözlerindeki yansımama aşığım sanırım ben.”

Boran, elini çekmek yerine avucunu yanağıma yasladı. Başparmağı dudak kenarımdaki o küçük kıvrımı okşarken bakışları bir an olsun sarsılmadı. “Aynalar sadece dışını gösterir. Benim gözlerimse sendeki beni. O yüzden tek saniye bile gözlerimi senden ayıramam.”

Elini yanağımda tutmaya devam ederken parmak uçları kulağımın arkasına doğru süzülüp saçlarımın arasına karıştı. Birbirimize bakarken Fatih’in sesiyle bakışlarım istemsizce ona döndü. “Geldik abi.”

Boran, bakışlarını benden ayırmadı. Fatih’in sesiyle sarsılmadı bile; aksine, saçlarımın arasındaki elini yavaşça enseme kaydırıp beni kendine bir milim daha yaklaştırdı. Gözlerindeki o tutkulu parıltı saniyeler içinde yerini, dışarıdaki dünyaya karşı kuşanacağı o buz gibi korumacı ve mağrur ifadeye bıraktı. Ama hala sadece benim görebileceğim o şefkatli pırıltı oradaydı.

“Hadi bakalım, inelim.” Parmak uçlarıyla son bir kez şakağımı okşayıp elini çekti.

Ben derin bir nefes alıp omuzlarımı dikleştirirken Boran arabadan ilk inen taraf oldu. Fatih kapısını çoktan açmıştı. Boran dışarı çıktığında, Londra’nın o gri ama bugün nedense daha parlak görünen ışığı arabanın içine doldu.

Boran ceketinin düğmesini ilikledi, etrafına o sarsılmaz Demirhanlı otoritesiyle kısa bir bakış attı ve sonra bana dönüp elini uzattı. O el, benim için sadece bir destek değil, tüm dünyaya karşı çekilmiş bir kılıç gibiydi. Elimi onun avucuna bıraktığımda, parmaklarımızı birbirine kenetledi. Arabadan indiğim an, topuklularımın malikanenin çakıllı yolunda çıkardığı o tok ses, çevredeki tüm uğultuyu bıçak gibi kesti.

Malikanenin devasa girişine doğru yürümeye başladığımızda, Boran kolunu bana dolayarak beni göğsüne doğru hafifçe çekti. Bahçedeki davetlilerin birer birer bize döndüğünü, fısıltıların bir rüzgar gibi yayıldığını hissedebiliyordum.

“İnci!” Mia bana doğru el sallarken Boran’a doğru baktım. Adımlarımızı birbirine uydurup onların yanına doğru ilerlemeye başladık. Mia’da Chloe’de sevgilileriyle gelmişlerdi.

Yanlarına ulaştığımızda Boran, nezaketinden ödün vermeden ama o sarsılmaz otoritesini de bir zırh gibi üzerinde taşıyarak durdu. Elini Mia’nın sevgilisi James’e, ardından Chloe’nin yanındaki Liam’a uzattı. “Boran Demirhanlı, I am İnci's husband. (Boran Demirhanlı, İnci’nin eşiyim.)

"It’s a great pleasure to meet you, Mr. Demirhanlı. (Sizinle tanışmak büyük bir memnuniyet, Sayın Demirhanlı. )" dedi James, İngiliz aksanıyla kelimeleri seçerek. " I overheard İnci and Mia talking about you, but I'm so glad to have met you in person." (İnci ve Mia'nın konuşurlarken senden bahsettiklerini duydum ama seninle şahsen tanıştığım için çok mutluyum.)

Boran, James’in bu iltifatına karşı sadece hafifçe başını salladı. O anki duruşuyla, sanki Londra’nın bu köklü malikânesinin sahibi oymuş gibi bir hava estiriyordu. Ardından Liam elini uzattı, gözlerinde Boran’ın karizmasına karşı duyduğu saygı okunuyordu.

"Nice to meet you." (Tanıştığıma memnun oldum.) dedi Liam samimi bir gülümsemeyle. "We’ve heard so much about you. It’s an honor to finally have you here with us for Sophia’s big day." (Sizin hakkınızda çok şey duyduk. Sophia için bu çok önemli günde sizi burada aramızda görmekten onur duyuyoruz.)

Boran, her ikisine de İngilizce olarak kusursuz ve otoriter bir aksanla karşılık verdi. "The pleasure is mine. I’m glad to see İnci has such good friends here." (Bu benim için bir zevk. İnci'nin burada böyle iyi arkadaşlara sahip olduğunu görmek beni mutlu ediyor.)

Onlar kendi aralarında kısa bir sohbete dalmışken bizde onları dinliyorduk ama Mia ve Chloe sağ olsun kaş göz işaretiyle bizi ne kadar beğendiklerini bana anlatıyorlardı. Onların sessiz ama çığlık atan kaş göz işaretleri karşısında dudaklarımı birbirine bastırarak gülmemek için kendimi zor tutuyordum. Mia, gözlerini sonuna kadar açmış Boran’ı işaret ederken, Chloe de elini kalbine götürüp "Bayıldım" dercesine dudaklarını büküyordu. Onların bu halleri, omuzlarımdaki son gerginlik kırıntılarını da dağıtıp yerini tatlı bir gurura bırakmıştı.

Boran, James ve Liam ile olan sohbetinde o kadar doğal ve rahattı ki, sanki Londra’nın bu köklü aristokrat çevresinde doğmuş büyümüş gibi bir hava estiriyordu. James’in sektörel bir sorusuna verdiği kısa ama zekice cevap, Liam’ın bile saygıyla başını sallamasına neden olmuştu. Boran’ın İngilizcesi, o kendine has otoriter tınısıyla birleşince, karşısındaki adamlar farkında olmadan daha ciddi bir duruş sergilemeye başlamışlardı.

Boran, James’e bir şeyler anlatırken elini belimden bir saniye bile çekmedi. Parmaklarının sıcaklığı, lacivert elbisemin üzerinden tenime sızarken aslında tüm o maskülen sohbetin ortasında asıl odağının ben olduğumu hissettiriyordu. Bir ara bakışlarını kısa bir anlığına James’ten çekip bana çevirdi. Gözlerinde o "Sıkıldın mı?" ya da "İyi misin?" diyen o ince düşünceli parıltıyı yakaladım.

Hafifçe başımı sallayıp gülümsediğimde, o da göz ucuyla Mia ve Chloe’nin bana yaptığı o komik işaretleri fark etmiş olacak ki, dudaklarının kenarında sadece benim görebileceğim o çok hafif, mağrur tebessüm belirdi.

“Your friends are very welcoming,” dedi Boran, İngilizce olarak James ve Liam’a dönerek. “I appreciate the warm welcome for both of us.” (Arkadaşlarınız çok misafirperver. İkimize de gösterdiğiniz bu sıcak karşılama için teşekkür ederim.)

James, hemen atıldı: “The pleasure is ours, Boran. We hope to see more of you during your stay in London.” (Zevk bize ait, Boran. Londra’da kaldığınız süre boyunca sizi daha çok görmeyi umuyoruz.)

Tam o sırada malikanenin girişindeki o ağır çanlar, törenin başlamak üzere olduğunu haber verircesine çalmaya başladı. Bahçedeki uğultu yerini bir hareketliliğe bıraktı. Boran, bu fırsatı değerlendirip James ve Liam ile el sıkışarak vedalaştı.

Yeniden baş başa kaldığımız o ilk saniyede, koluna biraz daha sıkı girip kulağına eğildim. “Sanırım James ve Liam üzerinde kalıcı bir etki bıraktın Boran Bey. Mia ve Chloe’nin bakışlarını görmeliydin.” Boran, beni kendine daha çok çekip yürümeye devam ederken fısıldadı. “Benim tek ilgilendiğim, senin üzerindeki etkim güzelim…”

Boran’ın cümlesine gülüp cevap vereceğim sırada tören alanına giden koridorun başında, Lucas’ın yerinden kıpırdamadan, bir heykel gibi bizi izlediğini gördüm. Boran’ın az önceki o kendine güvenen, yumuşak sesi bir anda kesildi. Kolumu tutan elinin altındaki kasların, bir yayın gerilmesi gibi sertleştiğini hissettim. Bakışlarımı Lucas’tan çekip Boran’a çevirdiğimde, o kahve gözlerin saniyeler içinde koyulaştığını ve az önceki huzurlu adamın yerini, avını fark eden bir avcı keskinliğinin aldığını gördüm.

Lucas, koridorun loş ışığında, geçmişin bitmek bilmeyen gölgesi gibi öylece duruyordu. Bakışları doğrudan bize—daha doğrusu Boran’ın sahiplenici bir tavırla belime dolanan eline—çakılı kalmıştı. Boran, adımlarını bir milim bile yavaşlatmadı. Aksine, sanki bu karşılaşmayı bekliyormuş gibi omuzlarını biraz daha dikleştirdi ve beni kendine daha sıkı bastırdı.

“Gelmiş pezevenk.” Boran kendi kendine mırıldandığında genzimi temizledim. Tansiyonun bu kadar yükselmesi, tören öncesi bir patlamaya neden olsun istemiyordum.

Lucas o anda elindeki kadehi kaldırıp direkt bana doğru baktı. Bu hareketi, sessiz bir meydan okumadan ziyade, Boran’ın sabrını test eden açık bir provokasyon gibiydi. Kadehini havaya kaldırırken dudaklarının kenarında asılı kalan o küstah gülümseme, sanki geçmişin tozlu raflarından fırlayıp gelmiş ve bizim şimdimize leke sürmeye çalışıyordu.

Boran’ın belimdeki eli, bir mengene gibi sıkılaştı. Vücudundan yayılan o yoğun ısıyı ve öfkenin damarlarında nasıl bir kor gibi gezindiğini hissedebiliyordum. Boran Demirhanlı’yı durdurmak, kontrolden çıkmış bir fırtınayı durdurmak kadar zordu şu an.

“Borancığım.” dedim fısıltıyla, sesime tüm sakinliğimi ve ona olan güvenimi yükleyerek. “Ona istediği o sahneyi verme. Bakışlarınla bile ödüllendirme onu.”

Boran, bir anlığına duraksadı. Gözleri Lucas’ın üzerinde, bir hedefi yok etmeden önceki o son saniyedeki gibi sabitlenmişti. Ama sonra, benim sesimle birlikte omuzlarındaki o kaskatı kesilmiş gerginlik çok hafifçe esnedi. Bakışlarını Lucas’tan çekip bana çevirdiğinde, o karanlık harelerin içinde bana olan o derin sadakati gördüm.

Lucas’ın tam karşısında durdu. Ama ona bakmıyordu; bakışları sadece bendeydi. “Haklısın güzelim.” dedi, sesi Lucas’ın duyabileceği kadar gür ama sadece bana aitmiş gibi derinden geliyordu. “Değersiz bir gölgeye ayıracak vaktimiz yok.”

İkimizde Lucas’ı yok sayarken Boran eliyle çenemi nazikçe kavradı ve Lucas’ın gözleri önünde alnıma uzun bir öpücük bıraktı. Sonra da beni bembeyaz çiçeklerle süslenmiş tören alanına yönlendirdi. Sandalyelerimize oturduğumuzda, Boran hala elimi bırakmamıştı. Yanıma oturduğunda sandalyelerimizi birbirine öyle yaklaştırdı ki, dizlerimiz birbirine değiyordu.

Ben alana bakıp yanımdaki Mia ile ne kadar güzel bir ortam olduğunu tartışırken birden Boran’ın sesini işittim. “Sikik herif, hala bakayım diye uğraşıyor.” Fısıltısını algılayıp başımı Boran’a çevirdiğimde Lucas ile göz göze geldim istemsizce. Bakışlarımı hızla çekerken Boran’a eğildim. “Bilerek yapıyor aşkım.”

“Olabilir ama gözünü çekmeden bakmaya devam ederse o kadehi ona yedirmekle kalmam bir taraflarına…” deyip duraksadı. Boran’ın cümlesini yarıda kesmesi, öfkesinin kelimelere sığmayacak kadar büyüdüğünün kanıtıydı. Elimi tutan parmaklarının boğumları bembeyaz kesilmişti; o meşhur Demirhanlı sabrı, Londra’nın bu steril atmosferinde ince bir ip gibi geriliyordu.

“Boran, lütfen.” dedim, sesimi sadece onun duyabileceği o yatıştırıcı frekansta tutarak. “Onun tek amacı bizi, en çok da seni huzursuz etmek. Eğer şimdi bir olay çıkarsa, ona istediği o sahneyi vermiş olacaksın.”

Boran duraksadı. Bakışları Lucas’ın o zavallı silüetinden koptu ve benim gözlerime indi. “Haklısın ama elimde değil.”

Sesi, sanki bir volkanın içinden gelen o boğuk gürültü gibiydi; bastırılmış ama her an patlamaya hazır. Elimi tutan parmaklarındaki baskıyı hafifletse de, bedenindeki o kaskatı hal geçmemişti. Gözlerindeki o karanlık, Lucas’ın varlığından çok, o adamın geçmişte sana bu kadar yakın olabilmiş gerçeğine duyduğu o amansız öfkeydi.

“Elimde değil İnci.” diye tekrarladı, sesi bu kez daha kısık ama daha keskin bir tonda çıktı. “Sana bakarken ne düşündüğünü, o zihninden geçen her bir saniyeyi söküp almak istiyorum. Benim yanımda dururken, benim soyadımı taşırken, sana birinin 'eski bir anıymışsın' gibi bakmasına tahammülüm yok.”

Gözlerimi onunkilerden ayırmadım. Elimi, masanın altındaki bacağına yerleştirip yavaşça sıktım. “Bakışlarıyla hiçbir şeyi değiştiremez Boran. O sadece bir izleyici, sense bu hikâyenin başrolüsün. O sadece kaybettiği bir hazineye uzaktan bakıp iç çeken bir zavallı. Bırak, o kendi cehenneminde yansın.”

Boran derin bir nefes aldı, omuzları hafifçe çöktü ama bakışları hala Lucas’ın oturduğu tarafa doğru birer ok gibi gidiyordu. “Eğer tek bir hamle yaparsa…” dedi, sesi şimdi daha soğukkanlı bir tehdit barındırıyordu, “yemin ederim Londra’nın en prestijli daveti olması umrumda olmaz. Gerçek Boran ile tanıştırırım onu.”

O sırada törenin resmi konuşması başladığında, salonun ışıkları biraz daha kısıldı ve sahne aydınlandı. Hafif bir yaylı orkestra eşliğinde Sophia, babasının kolunda beyaz güllerle bezenmiş koridordan süzülürken bahçedeki herkes huşu içinde gelini izliyordu.

Rahip o geleneksel konuşmasını yaparken, Boran’ın başparmağı avucumun içinde ritmik daireler çizerek beni sakinleştiriyor, varlığını her an tenimde hissettiriyordu. Arkalarda bir yerlerde Lucas’ın bakışlarının ensemde bir kor gibi yandığını biliyordum ama Boran’ın yaydığı o devasa güvenlik çemberi, dışarıdan gelen her türlü kötü enerjiyi bir kalkan gibi geri püskürtüyordu.

Sophia ve eşi birbirlerinin gözlerine bakarak o sonsuz sadakat yeminlerini ederken gülümseyerek izledim onu. Üniversitede sıralarından uzanan bir dostluktu bizimki. Arada mesafeler olsa da bağ kopmamıştı.

Nikah memuru onları karı-koca ilan ettiğinde alkış kıyamet koptu. Herkes gelini ve damadı tebrik etmek için hareketlenirken bizde onlara yöneldik. Kısa bir tebrik anından sonra malikanenin bahçesine çıktık nikah sonrası kokteyl için.

Malikanenin bahçesi akşam güneşinin turuncu ışıklarıyla ve taze biçilmiş çim kokusuyla harmanlanmıştı. Boran, elimi bir saniye bile bırakmadan beni kokteyl alanına doğru yönlendirdi. Garsonlar gümüş tepsilerde içecekler taşırken Boran bir an bile gevşemeyen o korumacı tavrıyla beni kalabalığın arasından geçirdi.

Herkes birbirine gülümseyerek kadeh kaldırırken bende elimdeki su ile onlara eşlik ediyordum. Boran, James ve Liam ile sohbet ederken bizde kızlarla nikah hakkında ve etraftaki insanlar hakkında konuşuyorduk. O sırada kalabalığın arasından bize doğru yaklaşan adamı görmek vücudumun gerilmesine neden oldu.

Elindeki kadehi sımsıkı kavramış, tereddütlü adımlarla bize yaklaşıyordu Lucas. Boran yanında gerildiğimi anlayıp bana dönmüşken benim başka tarafa baktığımı görüp bakışlarını oraya çevirmişti ve benim gibi Lucas’ı gördüğünde gerildiğini hissettim.

Lucas tam önümüzde durduğunda, yüzünde geçmişin pişmanlıklarıyla harmanlanmış o rahatsız edici ifade vardı. Elindeki kadehi sanki bir savunma mekanizmasıymış gibi göğsüne yakın tutuyordu. Bakışları benden bir saniye bile ayrılmıyordu; sanki Boran yanımda yokmuş, sanki o devasa otorite hemen başucumda durmuyormuş gibi sadece bana odaklanmıştı.

"İnci..." dedi, sesi pürüzlü ve titrekti. Sonra boğazını temizleyip o bildik, sahte nezaketiyle devam etti. "Welcome back. I truly didn't expect to see you in London again.” (Hoş geldin. Seni tekrar Londra'da görmeyi gerçekten beklemiyordum.)

Boran’ın yanımda bir volkan gibi kaynadığını hissedebiliyordum. Lucas, sanki hiçbir şey yaşanmamış, sanki kalbimi bu şehirde bir enkaz gibi bırakıp gitmemiş gibi karşıma geçmiş nezaket gösterisi yapıyordu.

Duruşumu dikleştirdim, Boran’ın elini daha sıkı kavradım ve Lucas’ın gözlerinin içine buz gibi bir ifadeyle bakarak cevap verdim. "It’s my friend’s wedding, so of course I would be here. Honestly, I’m quite surprised that you have the nerve to come near me as if nothing ever happened. You’ve said your 'welcome', now we would be very pleased if you left before things get any more unpleasant."

(Arkadaşımın düğünü, tabii ki burada olacaktım. Doğrusu, hiçbir şey olmamış gibi yanıma gelme cesaretini göstermene oldukça şaşırdım. 'Hoş geldin' dedin, şimdi daha fazla tatsızlık çıkmadan gidersen çok memnun oluruz.)

Lucas, bu kadar doğrudan ve sert bir tepki beklemiyordu. Yüzündeki o sahte tebessüm donup kalırken İngilizce olarak bir şeyler gevelemeye çalıştı. "İnci, I didn't mean to... I just thought we could talk properly for a moment." (İnci, niyetim... Sadece bir an için düzgünce konuşabiliriz diye düşünmüştüm.)

Boran, Lucas'ın "konuşabiliriz" demesiyle birlikte sabrının son kırıntısını da tüketti. Bir adım daha öne çıktı, gölgesi Lucas’ın üzerine bir karabasan gibi çöktü. “Neyi konuşacaksın orospu çocuğu?”

Türkçe kelimeler Boran’ın dudaklarından dökülürken Lucas anlamını bilmese de sesindeki o ölümcül tınıdan kendisine ne denildiğini iliklerine kadar hissetmişti. Boran bir adım daha atıp Lucas’ın üzerine yürümeye yeltendiği an, parmaklarımı onun eline sımsıkı kenetledim. Onun o kaskatı kesilmiş elini tutarak, tüm gücümle yerimde kalmasını sağladım.

“Boran, hayır... Değmez. Lütfen.” diye fısıldadım Türkçe. Gözlerimle ona yalvarırken, bir yandan da çevreye bakıyordum. Sophia’nın en mutlu gününde bir skandalın başrolü olmamızı, Boran’ın bu adam için ellerini kirletmesini istemiyordum.

Boran duraksadı. Göğsü, zapt etmeye çalıştığı o vahşi öfkeyle hızla inip kalkıyordu. Gözleri Lucas’ın üzerinde bir cellat gibi gezindi; o an Lucas’ın sadece korkudan değil, Boran’ın yaydığı o devasa ağırlıktan dolayı nefes almakta zorlandığını gördüm.

"I know I was wrong," dedi Lucas, sesi kalabalığın uğultusu arasında zar zor duyuluyordu. "I just thought we could remain friends. It was never my intention to cause tension between you two. When I found out you got married, I realized there was no chance left anyway. And Mr. Demirhanlı made that crystal clear by terminating our partnership."

(Hatalıydım biliyorum. Sadece arkadaş kalabiliriz diye düşündüm. Amacım sizi germek değildi. Evlendiğini öğrendiğimde zaten bir ihtimalin olmadığını anlamıştım. Ve Bay Demirhanlı ortaklığı bitirerek bunu açıkça ifade etti.)

Boran "ortaklık" kelimesini duyduğunda dudaklarının kenarında o korkutucu, alaycı gülümseme belirdi. “Hala ortaklık diyor… yarabbi sabır.” diye mırıldanırken, Lucas'ın yüzüne bakmıyordu bile; sanki bakışlarını o yöne çevirmek bile onun için bir zaman kaybıydı.

Boran, elimi tutan parmaklarını biraz daha kenetledi ve vücudunu tamamen Lucas’a doğru döndürdü. "You think this was a business move?" dedi Boran, İngilizce olarak, her kelimeyi buzlu bir suda dondurup fırlatır gibi. "Terminating that partnership wasn't about money or contracts. It was about cleaning the trash around my wife. You are not a partner, Lucas. You were a mistake in her past, and I don't like mistakes lingering around."

(Bunun bir iş hamlesi mi olduğunu sanıyorsun? O ortaklığı bitirmek parayla ya da sözleşmelerle ilgili değildi. Karımın etrafındaki çöpleri temizlemekle ilgiliydi. Sen bir ortak değilsin, Lucas. Sen onun geçmişindeki bir hataydın ve ben etrafta dolaşan hatalardan hoşlanmam.)

Lucas, Boran’ın bu doğrudan ve aşağılayıcı darbesiyle bir anlığına nefesinin kesildiğini hissetti. Gözlerini kaçırıp yere baktı. Boran ise başını hafifçe yana eğip o korkutucu ama bir o kadar da mağrur gülümsemesiyle son darbeyi vurdu. "Now, take those ridiculous thoughts in your head and get away from us." (Şimdi kafandaki o saçma düşünceleri de alıp yanımızdan uzaklaş.)

Lucas, Boran’ın bu buz gibi emriyle birlikte adeta yerin dibine girdi. Bakışlarını bir an bile bana ulaştıramadan, omuzları çökmüş bir halde arkasına bakmadan kalabalığın içinde kayboldu. Boran, o gidene kadar gözlerini bir saniye bile üzerinden çekmedi; sanki bir lekenin tamamen temizlendiğinden emin olmak ister gibiydi.

Lucas tamamen gözden kaybolduğunda, Boran derin bir nefes alıp bana döndü. O sarsılmaz, kaya gibi sert ifadesi saniyeler içinde yumuşadı. Ancak homurdanmadan da duramadı. “Yüzsüz, bunların genişlikleri beni geriyor. İnsan eski sevgilisiyle arkadaş mı olur, hele ki böyle bir durumda.”

Boran’ın bu son derece haklı ve bir o kadar da kıskançlık kokan homurdanması üzerine kıkırdamadan edemedim. Az önceki o korkutucu, buz gibi adam gitmiş; yerine değer verdiği şeyi korumaya çalışan, haksızlığa tahammülü olmayan o samimi Boran gelmişti. Elini sıkıca tutup başımı hafifçe omzuna yasladım.

“Haklısın.” dedim yumuşak bir sesle. “Ama o, senin sahip olduğun o değer yargılarına hiçbir zaman sahip olamadı. Onların dünyasında her şey yüzeysel, her şey geçici. Onlar için 'arkadaş kalmak' vicdan azabını bastırmanın bir yolu sadece.”

Boran burnundan sert bir nefes vererek başını iki yana salladı. “Benim dünyamda bir kapı kapandıysa mühürlenir. Hele ki sana yapılanlardan sonra... Hâlâ gelip 'arkadaş kalabiliriz' demesi tam bir pişkinlik. Neyse ki ortaklık falan kalmadı da o herifi bir daha hiçbir masada görmek zorunda olmayacağım.”

Beni kendine daha çok çekip saçlarımın arasına derin bir öpücük bıraktı. O an, malikanenin bahçesindeki tüm o yapmacık kalabalığın içinde kendimi en güvende hissettiğim yerin onun kolları olduğunu bir kez daha anladım.

“Hadi,” dedi Boran, sesi yavaş yavaş o eski, kadife tınısına dönerken. “Şu suratı asık herifi ve onun saçma fikirlerini tamamen arkamızda bırakalım. Bu gece sadece senin güzelliğini ve bizim zaferimizi konuşacağız.”

O sırada orkestra, Londra’nın o asil ruhuna yakışan, yavaş ve romantik bir parçaya geçiş yaptı. Boran elimi bırakmadan, diğer elini belime yerleştirip beni piste doğru yönlendirdi. “Bana bir dans borçlusun İnci Demirhanlı.” dedi, gözlerinde o muzip ama derin aşkla bakarak. “Hem de öyle bir dans olmalı ki, arkamızda kalan o hayaletler bizi izlerken kendi karanlıklarında boğulmalı.”

Gülerek onaylarken Boran, elini belime yerleştirip beni nazikçe ama kararlı bir şekilde pistin ortasına çekti. Yaylı orkestranın o hüzünlü ama umut dolu melodisi bahçeye yayılırken Boran diğer elimi kendi avucunun içine hapsedip göğsüne yasladı.

Başımı hafifçe kaldırıp ona baktığımda, sert ama kusursuz yüz hatlarının bana bakarken nasıl yumuşadığını gördüm. Beni öyle bir tutuyordu ki, sanki dünyanın en kıymetli mücevheriymişim de en ufak bir sarsıntıda kırılacakmışım gibi... Ama aynı zamanda öyle bir güven veriyordu ki, tüm dünya üzerime yıkılsa onun göğsünde bana hiçbir şey olmayacağını biliyordum.

Dizlerimiz birbirine çarparak, kalplerimiz aynı ritimle atarak dans ederken; Boran eğilip şakağıma sıcak bir öpücük bıraktı.

Kokusu ciğerlerime dolarken, kollarında bir tüy kadar hafiflemiştim. Lucas’ın varlığı artık benim için sadece silik bir karaltıdan ibaretti. Boran beni kendi etrafımda bir tur döndürüp tekrar göğsüne çektiğinde, parmaklarım ensesindeki saçlarına karıştı.

Müziğin son notaları gecenin nemli havasında dağılıp yerini derin bir sessizliğe bırakırken etrafımızdaki dünya tamamen silindi. Ne malikanenin görkemi, ne bizi izleyen meraklı gözler, ne de o karanlık köşede kendi yenilgisini seyreden Lucas... Hiçbirinin bir hükmü kalmamıştı. Sadece Boran’ın tenimden ruhuma sızan sıcaklığı ve birbirine karışan nefeslerimiz vardı.

Boran, belimdeki elini biraz daha sıkılaştırıp beni tamamen kendine mühürledi. Alnını alnıma yasladığında, gözlerindeki o hırçın ama bir o kadar da teslim olmuş aşkı gördüm. Bakışları kısa bir an dudaklarıma indi ve o an zaman durdu. Dudakları, dudaklarıma değdiğinde Londra’nın tüm o soğuk, gri anıları bir anda alev alıp kül oldu.

Dudakları dudaklarımda ağırlaşırken, bahçedeki tüm o sahte parıltılar ve fısıltılar yerini sadece ikimizin kalp atışlarının duyulduğu o kutsal sessizliğe bıraktı. Beni öperken sadece sevgisini değil, beni bu dünyadaki her şeyden koruyacak o devasa gücünü de ruhuma akıtıyordu.

Parmaklarım saçlarının arasında kaybolurken omuzlarımdaki son gerginliğin de onun sıcaklığıyla eriyip gittiğini hissettim. Geçmişin o boğucu gölgesi, Boran’ın sahiplenişiyle birlikte dağılıp yerini masmavi bir geleceğe bırakmıştı. Londra’nın o gri gökyüzü altında, binlerce insanın arasında, aslında sadece ikimiz vardık ve o an, evrenin en güvenli limanı olan o göğüs kafesine bir daha çıkmamak üzere mühürlenmiştim.

Ben İnci Aral Demirhanlı; on yedi yaşında, ruhundaki kırıkları bir valize sığdırıp her şeyden kaçarak geldiğim bu şehirde, bugün kendi küllerimden doğuşumu izliyordum. Bir zamanlar Londra’nın kalabalık sokaklarında adımlarımın yankısını kimse duymazken, şimdi bu devasa imparatorluğun sahibi olan adamın kalbinde yankılanıyordum.

Kaçarak geldiğim bu topraklarda mesleğimi tırnaklarımla kazıyarak edinmiştim; başkalarının ruhuna şifa olmaya çalışırken aslında en çok kendi yaramı sarmaya çalıştığımı bu rafların arasında öğrenmiştim. Londra’nın o gri pusuna sığınıp görünmez olmaya çalışan o küçük kız çocuğu, bugün adının yanına "Demirhanlı" imzasını atarken, sadece bir soyadını değil, yıkılmaz bir kaleyi de yanına almıştı.

On yedi yaşındaki İnci, kimsesizdi ve korkuyordu. Şimdi ise karşımda duran, gözlerindeki o mutlak sadakatle beni izleyen adamın karısıydım. Sahaf dükkanlarındaki tozlu sayfalarda kendimi ararken asıl hikâyemin Boran’ın o keskin bakışlarında yazılı olduğunu çok geç de olsa anlamıştım. O gün o kafeden bir başkasının kolunda çıkan o İnci, bugün kendi vatanını, kendi yurdunu Boran’ın göğüs kafesinde bulmuştu.

Artık Londra sadece bir kaçış noktası ya da mezuniyet diplomamın üzerindeki soğuk bir şehir ismi değil; burası bizim zaferimizin, küllerimizden birlikte doğuşumuzun şahidiydi. Lucas gibi gölgeler artık sadece birer dipnot, Boran ise benim ömürlük başrolümdü. Geçmişin tüm nankör seslerini onun varlığıyla susturmuştum.

Ben, İnci Aral Demirhanlı; bir zamanlar bu şehirde kaybolmuştum, şimdi ise en güvenli yerimde, kocamın kalbinde sonsuza dek yaşıyordum..

İşte bizim hikâyemiz tam da burada, Londra’nın puslu havasını dağıtan o yakıcı öpücükle yeniden başlamıştı. Ve bu kez, sonu asla gelmeyecek bir başyapıtın ilk sayfasındaydık…

 

 

Bölüm Sonu

‣‣‣ Bölümü nasıl buldunuz?

‣‣‣ İnci ve Boran sahneleri nasıldı? Baş başa güzel bir vakit geçirdiler…

‣‣‣ Her şey Londra’da o kafenin önünde başlamıştı, o kafenin önünde yeni bir anlam kazandı. Umarım sahneyi beğenmişsinizdir.

‣‣‣ Lucas ile olan sahne nasıldı, son kez gördük artık kendisini…

Diğer bölümde görüşmek üzere, yorumlarınızı bekliyorum…

Bölüm : 08.05.2026 17:59 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...