14. Bölüm

13.Bölüm Telefon

Yakamoz_
yakamoz_1213

Şafak vaktinden önce kargalar daha kahvaltısını yapmadan yola koyuldular. Kasabayı epeyce gerilerinde bırakarak, sabırsızlıkla onları bekleyen vahşi yaşama doğru yol aldılar. Derler, tepeler, ovalar, vadiler, yolculuklarına eşlik ederken ormanın esrarengiz ezgisi de onları yalnız bırakmamıştı. Gidiş yolundan bir çok farkı vardı dönüş yolunun.

Mallarla dolu kağnı ve at çiftliğinden aldıkları Cengaver ve Alize de dönüş yollarında onlara eşlik ediyordu. Alizeye büyük bir aşk besleyerek almasına rağmen bugün keyfi pek yerinde olmayan Ala suratı sirke satıyordu. İlk başlarda huysuzluk yapıp sırtına binmesini reddeden ve onu biraz hırpalayan Alize değildi kesinlikle bunun sebebi. Sabaha karşı gördüğü rüyadan sonra gözüne bir türlü uyku girmemişti. O an bu andır içinde garip bir huzursuzluk vardı. Bu neticeyle de içindeki güzel durumun keyfini çıkaramıyordu. Arkasında Alf'in gözetiminde ilerleyen boğasının çektiği kağnı dolu doluydu. Bu kış her senekinden biraz daha iyi geçecekti. Youn diğer kenarında da atıyla oldukça iyi anlaşan hatta nerdeyse onunla bir bütün haline gelen Burhan'ın varlığı dışında herşey yoldundaydı ancak o yinde de iyi hissetmiyordu. Bir an önce çiftliğe dönme isteği ile yanıp tutuşuyordu.

Yitirilmiş zamanın akıp giden satırlarında saatler sonrasını işaret eden rakamlar en sonunda yolun sonunu getirmişti. Nihayet çiftliğe vardıklarında eve dönmenin huzuruna erişen Ala, manidar bir gülüş ile selamladı gözünün değdiği her noktayı. Bir ananın evladına kavuşması gibi bir an için uzaklaştı içindeki huzursuzuluktan ancak bu mutluluk çok kısa sürdü. Şayet kağnıyı boşlatıktan sonra atları da yanına alarak kağnıy eski yerine hayvanları da ahıra bağlamak üzere harekete geçen Ala, ahırın yakınlarına geldiğinde büyük bir şokla karşılaştı. Kendini Alize'nin üzerinden telaşla yere atarken, olan biteni anlamaya çalıştı gözleriyle. Ahırın sacdan yapılma duvarında pençe izini andıran kocaman bir gedik vardı. Kaşlarını olabildiğince çatmış, endişeli gözlerle olay mahalline yaklaştı. Pür dikkat inceledi gediği. Aklına yalnızca tek bir seçenek gelirken, gerçek olmamasını deli gibi diledi. Ancak akıl sır erdiremedi bu ihtimale. Yoksa rüya sandığı şey gerçek miydi? Ah hayır böyle birşey mümkün değildi.

İçindeki dürtüyle arkasını döndüğünde yerde kocaman bir ize rastladı. Daha önce hiç öyle bir iz görmediğinden ormanda yaşayan vahşi hayvanlara ait olmadığını biliyordu. Ancak nasıl olur, aklı almıyordu. Korkunun esir aldığı gözlerini sanki onu görebilecekmiş gibi kulübesinin bulunduğu tarafa çevirdi. Oysaki aralarında ağaçlar ve azımsanmayacak kadar uzun yollar, mesafeler vardı. Yüreğine tıpkı bir kor gibi düşen endişe duygusu, ölümün varlığını fısıldayan gizemli sese eşdeğerdi. Bunu kabullenmek istemedi zihni. Olamazdı! Olacak şey değildi! İmkansızdı! Ancak kanıtlar pek de savunmuyordu, bu düşüncelerini.

Belki de yaban domuzu dadanmıştır diye teskin etmek istedi kendini ama öylesine güçsüz öylesine cılız bir umuttu ki saman alevi kadar sürmüştü ömrü. Adımlarını kulübesine doğru sürmek istedi. Sormak istedi. Gerçekten bir felaketle karşı karşıya olup olmadığını öğrenmek istedi ama adımları mıh gibi saplandı kaldı olduğu yere. Gerçek ise, dünyanın sonu gelmiş demekti. Hayır bu akıllara zarardı. Bu düşünceyi silip atmak istedi. Onun özgür kalamayacak kadar, güçlü bir mahkumiyete esir düştüğünü kendine hatırlattı. Müebbet giymiş bir zanlıdan da vahimdi durumu. Kimse mahkumiyeti hak etmiyordu ancak O özgür kalamayacak kadar da tehlike arz ediyordu insanlık için.

İçindeki korkunç seslere gem vurup kağnıya doğru yürümek istedi. Ancak attığı her adımda yüzüne tokat gibi çarpan gerçekler içinde bir fare ordusu varmışta, onu tümüyle kemirip organlarını yok ediyormuş gibi korkunç bir his bedeninde hüküm kasıyordu. Sanki şiddetli bir fırtına çıkmışta, çifliğin çevresinde ne var ne yok hunharca savrulmuştu. Kimileri ağaç gövdelerine toslayıp durmak zorunda kalırken kimileri gözden ırak olmuştu. Ala neyin nerde olduğunu bilecek kadar iyi tanıyordu çiftliğini. Mesela patladığı için kullanılmayacak bir hale gelen bidonlardan birini, atmak üzere kesilmiş ağacın yamacına bırakmıştı ancak şimdi o bidondan eser yoktu. Ondan ziyade paslanmış saçlardan birini de atmak üzere dışarı koymuştu ve onun yerinde de artık yeller esiyordu. Tüm bunları tek bir güç yapabilirdi ve bu da Ala'nın korkunç endişlerini destekliyordu.

Aniden aklına düşen düşünce ile ahıra doğru koştu hızla. Han kapısı büyüklüğündeki ahşap yapıları iki eliyle kavradığı gibi açtı. Tıpkı bir şahinin kanatlarını andıran kapılar sonuna kadar aralandığında ahır sakinleri evhama kapıldı bir anda. Hayvanlarını sağ salim bulmanın mutluluğu ile rahat bir nefes koyverip içinden şükür nidaları döktü üst üste. Neyseki hiçbiri zarar görmemişti. Hepsi sağ salim duruyordu yerinde. İzlerin sahibi her kimse ya ahıra sızma girişiminde bulunmamış ya da bulunmuşsa da başarılı olmamıştı. Birinci seçenek ağır basıyordu. Eğer o kişi Ala'nın aklında geçirdiği kişi ise hiç zorlanmadan girerdi içeri. Hatta tek pençeyle alt-üst ederdi bu koca yapıtı. Sonra da hayvanları afiyetle yer onlardan geriye tek bir iz bile bırakmazdı. Bir dakika, öyleyse eski tezler çürüyor yerini yenileri alıyordu keza düşündüğü kişi buralara uğramış olsaydı et kokusunu asla kaçırmaz hayvanlarını telef ederdi. Hayvanlar sağlam olduğuna göre, o kişi aklındaki kişi değildi. Yine de bu teoriden tam anlamıyla emin olamadı. Deli gibi istese de olamadı.

Tüm kötü düşünceler zihnine suikast düzenlerken, boğazındaki yumruyu yok etmek için yutkundu ama başarısız oldu, zira yumru kazık çakmışcasına olduğu yerde gitmemekte direniyordu.

Korkunç düşüncelerinin üzerine saydam bir çarşaf çekip otlamak için can atan Tosun'a yaklaştı ve onu ahıra götürüp her zamanki yerine bağladı. Atlar için henüz bir çözüm düşünmemişti ancak onlar için uygun bir yer yapana kadar ahırda durmalarının bir sakıncası olmayacağına karar verdi. Zaten başka şansı da yoktu. Onları da ahıra götürüp diğer hayvanlarda uzak bir yere bağladı. Rahat görünmediklerinin farkındaydı, buraya alışana denk huysuzluklerının devam edeceğinin de fakat bu süreci en aza indirmek için elinden ne geliyorsa yapacaktı.

Ama şimdilik düşünmesi gereken daha vahim şeyler vardı.

Çıkmadan önce fark ettiği detayla durdu. Hayvanlarının üzerinde bir hal vardı. Sanki bir vahşete şahitlik etmişcesine dehşet ifadesi vardı tüylü yüzlerinde. Bir sebepten ötürü, ölesiye korkmuşlardı. Hiç şüphesi yoktu ki, bu dışardaki izlerin sahibiyle aynı sebepten ötürü yeşermiş bir korkuydu.

Felaketin çağrısına kulak tıkamak isteyip, ancak zerre başaramamış bir mağdurluk ile dışarı çıktı . Gitmek istiyordu. Sormak istiyordu. Ancak işlerin daha da karmaşık bir hal almasından korktuğu için bir türlü bu isteğini gerçekleştirmeye yanaşamıyordu. Ya değilse diye fısıldayan güçsüz ses onu bir başka korkunç ihtimallere itiyordu. Eğer böyle birşey yok ise soru yağmuruna tutulacak ve sorduğu sorunun nedenini açıklamayana kadar azad edilmeyecekti biliyordu. Keşke bunu bildiği kadar olan biteni de bilseydi ancak Allah kahretsin ki zerre fikri yoktu. İhtimallere kalmıştı.

Ahırdan uzaklaşıp evine geldi. Orada da bir iz aradı gözleri ama neyseki, gizemli ziyaretçi buralara uğramamıştı.

Mutfakta su içen Burhan, içeriyi telaşla süzen kızda bir tuhaflık olduğunu hemen anlamıştı. Ne yapacağını, ya da amacının ne olduğunu anlamak için gözlerini uzun süre üzerinden ayırmadı. Bir şey arıyormuş gibi bir hali olan Ala pek de iç acıcı mesajlar vermiyordu. Alt katın her noktasını iyice taradıktan sonra sıra üst kata gelmiş orayı da aynı titizlik ile incelemişti. Daha fazla kendine engel olamayan Burhan gözlerini takip ederek tavanda bakındı. Kayda değer hiçbir şey görmediğinde, Ala'ya döndü yeniden. Aynı anda mavi gözlerini ona çeviren Ala, varlığını yeni fark etmiş gibi durakladı. "Bayağı sağlam."diyerek kafasını hafif aşağı yukarı sallayan genç adamın ne söylemek istediğini anlamadı. Aval aval bakışları bunu ele verdiğinde, devam etti Burhan. "Evi bu titizlikle incelmeye değer bir hasar olduğunu hiç zannetmiyorum." Kalan son yudumu da kafasına diktikten sonra artık tüm odağı genç kızın üzerindeydi.

Ala sanki genç adam Fransızca sözler sarf etmiş gibi hiç birşey anlamamışcasına baktı baktı baktı. Sonra yönünü çevirip merdivenlere doğru hızlı adımlarla yürüdü. Basamakları bitirdiğinde gözden kaybolmuştu. Bu tuhaf hallerine hiçbir anlam veremeyen Burhan ise ağır ağır kafa sallamakla yetinmişti.

📜

 

"Evime olanlar hakkında bir fikrin var mı?" İşte sonunda dakikalardır içinde tuttuğu yükü dışarı salıvermişti. Yük diyordum çünkü, ağzından dökülmek için savaşan kelimeler diline kilolarca ağırlıkta bir yük olmuştu.

 

Uzandığı yerden kafasını usulca kaldırıp, karşısındaki kıza baktığında burun deliklerinden istemsiz bir buhar püskürtmüştü. İçeri yavaşça süzülüşünü, ardından koltuğa oturup dakikalarca onu izleyişini hatta tedirgin hallerini bile saniyesi saniyesine takip etmiş gözleri kapalı olması, hiçbir engele mahal vermemişti. Üzerinden savrulan gergin havayı o kadar net hissediyordu ki anlam veremedi. Kelimeler dilinden dökülmese de ne demek istediği sorgulayan gözleri dilin görevini fazlasıyla üstlenmişti. "Yani son zamanlarda pek tuhaf olaylar süre geliyor. Mesela bir pençe izine rastlamak, çok tuhaf. Üstelik devasa bir pençeden söz ediyorum. Bir şahinin pençesinin bile yarışmayacağı..."

 

Boğazından dökülen sahicinden uzak oldukça kötücül gülüşü duyduğunda sustu. Pençensine deynek gibi asılı duran kalın derili keğimiği çevreleyen devasa demir zincirleri gözüne sokmak istercesine havaya kaldırıp, "Böylesine aptal bir zincire bağlı iken dışarı çıktığımdan mı söz ediyorsun?"diye sordu sertçe. Aslında daha çok içinde bulunduğu durumdan ne kadar nefret ettiğini beyan etmişti, aptal olmayan Ala da bunu hemen anlamıştı ama anlamamazlıktan geldi. Keskin bir buz parçası gibi ışıldayan mavi gözleriyle mahkumiyetini kuvvetlendiren nerdeyse bir ağaç gövdesi kadar kalınlıktaki demir parmaklıkları gösterip ekledi. "Hele ki şu iğrenç şeyler özgürlüğüme asla müsaade etmiyorken, bana gerçekten kaçmaktan mı söz ediyorsun?!" Hiddetli sesi Ala'yı yerinden sıçratacaktı nerdeyse. Ama aldırış etmiyormuş gibi kendini dizginledi ve düz ifadesini koruyarak doğru söyleyip söylemediğini anlamak için gözlerine baktı. Açık ve net konuşuyordu. İki dobra kişilik karşı karşıyaydı. İkisini da asla bir birbilerinden birşey saklamaz, arkalarından oyun çevirmezdi. Tabi bir vakte kadar. Haftalar önce Ala bu kurala istemeden de olsa çekiç darbesi vurarak yıkmıştı. Artık onun dürüst davranan dostu değilmiş gibi hissediyordu ancak çaresizdi. İnsanları sevmese de katledilmelerine göz yumamazdı. Hele ki evine sığınan birini göz göre göre ateşe atamaz, yıllarını geçirdiği dostuna yem edemezdi. Ne büyük ironiydi değil mi? Yabancının birini dostuna tercih ediyordu. Fakat suçu olmayan bir adamı kurban etmeye gönlü nasıl razı gelirdi? Şuanlık tek temmenisi işler daha da karmaşık bir hal almadan Burhan'ın bu çiftlikten derhal gitmesiydi.

 

Genç adamın bir süre inzivaya çekilme kararı aldığını bilmeden böyle temmeni etme zahmetinde bulunmuştu Ala.

 

Gözünü bir noktaya kilitlemiş kara kara düşünen Ala koca adamın ilgisini çekmişti. Yerinde rahatsızca kıpırdanıp deli bakışlarını üzerinde sabitledi ve "Sen de bir haller var ufaklık."dedi. "Son zamanlarda garip davranıyorsun." Sustu. Fakat aklına bazı anılar hücum ederken suskunluğu fazla kısa sürdü. Kısa bir an yere eğdiği kafasını kaldırmasa da yakıcı bakışları müthiş bir hızla Ala'yı hedef aldı. Ala geriye şıçramamak için zor dururken, gözlerini fal taşı gibi açmaktan alı koyamadı kendini. Kaçtı kaça bildiği kadar ancak duvarlar bir bariyer gibi önünü keserken, bu kaçış pekte uzağa olmamıştı. Çatırdayan şömine ateşi sessizliği minik darbeler indirse de cirim kadar yer kaplıyordu yalnızca. "Geçenlerde..." Ala nefesini tuttu. "Bir ses..."

 

Ala daha fazla dayanamayıp araya girdi. Böyle yaparak daha çok dikkat çektiğini biliyordu ama elinden başka ne gelirdi ki? "Neden biraz uyumayı denemiyorsun?"diye sorduğunda, aniden gelen sual karşısında koca adamı daha da işkillendirmiş ancak ayağa kalkarak hızlı hareketlerle tek kelime etmesine müsade etmemişti. Şöminenin yanına gidip ateşi besledi. Köşede bidonun içinde duran suyu alıp koca adamın kabına boşalttı. Bunları yaparken çok hızlı hareket ediyordu ve boşboğazlık yaparak koca adama aman vermiyordu. En sonunda elindeki uzun sapının ucundan tuttuğu süpürgeyi duvara yaslayıp ellerini bir birine sürterek tozlardan arındırdıktan sonra gözlerini yarım yamalak süpürülmüş halını üzerinde gezdirerek, "Amma da temiz oldu."dedi.

 

Koca adamın konuşmak için ağzını araladığını fark ettiğinde elini havaya dikip, "Oldu görüşmek üzere."diyerek ardındaki kapının kolunu buldu ve geri geri giderek dışarı attı kendini. Önüne döndüğünde hızını alamamış kapıyı fazla sert çakmıştı. Çıkan gürültüden büyük bir titreşim meydana gelirken aldırmadı ve kaçarcasına uzaklaştı oradan. Nereye kadar kaçacağını bilmiyordu ama gittiği yere kadar götürmekte kararlıydı. Zaten buraya gelip o soruyu sorması tam bir saçmalıkdı. Alacağı cevabın bu olacağından tabiki emindi. Ya koca adam büyük oyun oynuyordu ya da Ala kurgu yapıyordu. Bir yaban domuzunun azı dişleriyle oluşa bilme potansiyeline sahip bir izdi ya da eril ve oldukça büyük bir geyiğin boynuzlarıyla da. Hayır aslında bunlar pek doğru çıkarımlar değildi Ala yalnızca kendini kandırıyordu.


Düşünceler içini kemirmeye devam ederken çiftiliğin yanına kadar geldi. O kadar dalgındı ki evin açık kapısını fark etmedi. Yuvasında uyumayan ve etrafta görünmeyen Alf'i de fark etmediğine göre durum epey vahimdi. İzlerin sahibinin kim olabileceğini düşünürken, dört gün önce yağmur yağdığı için yarım bıraktığı odunların yanına geldi. Hâlâ kırılmadık bir kaç odun vardı ve hepsi içeri taşınmazsa üçüncü kez yağmura maruz kalacak cürüyeceklerdi. Bunu istmezdi. Kütüğe sapladığı baltayı eline alıp odunları tek tek parçalamaya başladı.

10 dakika önce...

Avucunda nerdeyse kaybolan ufak sim kartını telefonun köşesinden çıkardığı bölmeye dikkatle yerleştirdi. Hissetiği gerginliğin henüz farkında değildi ancak her hareketinde çığ gibi büyüyordu sanki. Sim kartını yerleştirip yuvasını içine itekledi. Diğer yanda duran tuşu uzun süre basılı tuttuğunda sonunda ekranda dev gibi bir yazı belirdi. Beklemeye koyuldu. Başta gördüğü yazı gidip yerine yenisi geldiğinde açılmasına ramak vardı. Dizlerinin titrediğini bile fark etmeyen Burhan, sabırsız bekleyişini sürdürdü. Nihayet telefon açıldığında henüz yeni olduğu için bir çok işleme ihtiyacı vardı. Burhan acele davranarak hepsinin üstesinden geldi. Asıl telefonundaki Gmailini girer girmez gerekli bütün numaralar rehbere düşmüştü. Böylece bir daha hafızasını kurcalamak zorunda kalmamıştı.

Agit yazılı numaraya tıkladı. Gözlerinin önüne serilen ekran karşısında, günlerdir aklını başından alan düşünceler büyüdükçe büyüdü ve dev gibi bir hal kazandı. Sonunda öğrenebilecekti. Geride bıraktığı ailesinin ne durumda olduğunu, kimin sağ kimin ölü olduğunu herşeyi öğrenecekti. İsme tıkladı. Şebekenin çekmemesinden korkarken, korktuğu şey olmadı. Medeniyetten kilometrelerce uzakta olmalarına rağmen sağ üsteki beş çentikte oldukça koyu durumdaydı. Burhan buna hayret etse de üzerinde çok fazla oyalanmadı ve kulağına gelen sese odaklandı. Çalıyor... Çalıyor... Çalıyor... Uzun süre çalıyor yazısı göründükten sonra ince bir kadın sesi; aradığınız kişi şuan telefona cevap veremiyor lütfen daha sonra tekrar deneyiniz dedi ve çağrı sonlandırıldı. Sinirle burnunda sert bir nefes salıp, "Ne halt yiyor bu!"diye sertçe sordu dişlerinin arasından ve öfkeli parmaklarını bir kez daha numaraya değdirdi. Çalıyor yazısı yeniden ekranda belirdiğin de kulağına gelen ses üzerine tıpkı bir karabasan gibi çöküyordu. Yerinde durmayıp ayağa kalktığını bile fark etmeden aşağı yukarı volta atamaya başlamıştı.

Sonunda o büyük an geldi. Yanıt verilen telefonun ardından, "Alo."diye kaba bir erkek sesi duyudu karşı taraftan.

Burhan, gür sesiyle, "Agit!"diye seslendiğinde karşı taraftan bir süre cevap gelmedi. Yüz ifadesini tahmin edebiliyordu. Şaşkın ve muhtemelen telefondaki numarayı inceliyordu doğru duyup duymadığını anlamak içine. "Benim Burhan!"

"Burhan."diye sayıkladı Agit. Belki de hayal olduğunu düşünüyor olmalı ki inanmıyormuş gibi bir hali vardı. "Burhan öldü."diye kulağına ulaşan fısıltılı ses Agit'in hayal ve gerçeklik arasında sıkışıp kaldığını gösteriyordu.

"Ölmedim. Yaşıyorum."dedi Burhan. İdrak etmesini bekledi. Anladı ki tüm sevdikleri onun öldüğünü düşünüyordu. Ve ölmediğini kabullendirmek epey uğraş istiyordu.

"Burhan öldü lan!"diye bir anda gürleyen Agit, boşluğuna gelmiş şaşırtmıştı onu. Neyin kafasını yaşadığı sorgulamaktan alı koyamadı kendini ama şöyle acı bir gerçek vardı ki bu aslı olmayan haberi haykırmaktan ölesiye nefret ettiği sesinin tınsından okunuyordu.

Sakin kalmaya çalışarak, "Sakin ol, ölmedim yaşıyorum."diye ikaz etti. Sakin kalmak için çabalasa da sesindeki sertlik, buz kesmeye yeterdi. Arkadaşını asla suçlamıyordu ama bu verdiği tepkiyi normal karşılayacağı anlamına da gelmiyordu. Sınırını koruyarak zaten yeterince sinirinden ödün vermişti.

Karşı taraftan gelen sesler bir anda kesildi. Kimse konuşmuyor en ufak bir ses varlık göstermiyordu. Kapattı mı acaba diye düşünüp çattığı kaşlarıyla telefonu kulağından ayırdı, göz hizasında tuttuğu ekrana bakarken aramanın hala devam ettiğini gördü ve yeniden kulağına yasladı. "Agit orada mısın?"diye sordu. Yıllardır beraber yiyip içtiği huyunu suyunu herşeyini adı kadar iyi bildiği arkadaşının sergilediği tuhaf davranışlar karşısında, yabancı hissediyordu. Serin kanlı sakin bildiği adama ne olmuştu böyle? Ölüm haberinin onu bu denli sarsacağı aklının ucuna gelmezdi. Belki de üzerinde hiç düşünmediği içindi.

Derin sessizlik sonunda bozuldu ve Agit'in inanmaz gibi çıkan sesi, "Burhan?"diye fısıldadı. Ağlıyor muydu yoksa kulakları Burhan'ı yanıltıyor muydu? Derin bir burun çekiş. Hayır kesinlikle yanılmıyordu. "Burhan sahiden sen misin?"diye heyecan ve hevesle harmanlanmış bir ses sabırsızca ulaştı kulak zarına.

"Benim."dedi bezgince. Agit'i inandırmak için daha ne kadar çabalayacağını merak ediyordu. Sıkıntılı yüzü bu işkence dolu dakikaların bir an önce son bulmasını istiyordu şayet, telefonu alırken numarayı tuşlarken böyle bir sahne hayal etmiyordu. Olan biteni soracak havadisleri alacak sonra yolunu çizecekti. Ancak şimdi düşünüyordu da, nasıl da günlerce varlığından habersiz kalan dostunun sesini duyar duymaz hayretlerden hayretler beğeneceğini akıl edememişti. Belki de bunun da üzerine düşünmediği içindi çünkü aklı tek bir sonuca odaklı hareket ediyordu. Yanlış olsa da son zamanlarda mental sağlığı alak bullaktı.

Aldığı haberle ne yapacağını bilemeyen Agit ağlamaklı ifadesine, eşi benzeri olmayan bir mutluluk ilave edince yüzünün aldığı hal ikisinin karışımı haline gelmişti. Yerinde duramaması da ne yapacağını bilememenin bir diğer kanıtıydı. "Sahiden sensin dostum! Ölmemişsin yaşıyorsun!" Ellerini saçlarını daldırıp kendi etrafında bir tur döndü ve inanmakta güçlük çektiği gerçeği idrak etmeye çalıştı. Öylesine bir noktaya sabitlediği bakışları kederden yoksundu artık. "Allah'ıma şükürler olsun gerçekten yaşıyorsun dostum!" Bunu daha kaç defa dile getireceği muamma olsa da, kaybetmek istemediği bir hazinesini bulmuş gibi, hayal olmaması için kendine binlerce kez hatırlatma isteği güdüyordu içinde. Emin olmak istiyordu. Eğer hayalse dünyası başına ikinci kez yıkılacaktı ve altında kalacağı enkazın yükü ölümcül derecede ağırdı. Şükür nidaları bittiğin de, olması gereken idrak gerçekleştiğinde sıra sorulara gelmişti. Tutumu bozulan Agit, telaşa kapılarak saniyeler içinde farklı bir ruh haline bürünmüştü ustaca tıpkı bir bukalemun gibi. "Dostum iyisin değil mi? Nerdesin şuan? Hâlâ yaşadığına inanamıyorum! Bir dakika sahiden nerdesin, yerini söyle adamları göndereyim gelip alsınlar seni."

"Agit!"diye seslenip sabrının son demlerini de tüketerek araya girdi Burhan. "Sakin olmaya ne dersin?"diye sorduğun da sadete gelmek için ne kadar acele ettiğini Agit anlamamıştı.

"Dostum şuan neler hissettiğimi anlayamasın!"dedi Agit. Aslında sesi duygularını anlatmak için yeterliydi ama o anlaşılmadığını zannetmeye devam edecekti. "Sorularıma tek tek cevap ver. İyi misin?" Sonunda hareket etmeyi bırakmıştı. Burhan'ın da istediği gibi yavaş yavaş sakinleşiyordu. "Bunca zamandır nerdeydin ne yapıyordun? Sormak istediğim o kadar çok soru var ki şuan! Son olanları hatırladıkça aklımı kaçıracak gibi oluyorum! Haydi aydınlat beni dostum, keza bu yük taşımaya gücüm yetmeyeceği kadar büyük!" Şimdi ise yalvarıyordu. Dostuna ihtiyacı olduğunu o kadar net hissetirmişti ki, Burhan kederlenmemek için zor zaptediyordu kendini. Minnet dolu gözlerini gökyüzüne dikip rabbine şükürler ettiğini de asla görmeyecekti Agit'in.

Burhan içinde bulunduğu ahşaptan yapılma kulübeye kısa bir bakış attı. Kasvet dört tarafı sarmış karanlık duvarlar esir almıştı bedenini. Yarıya inan göz kapakları tonlarca ağırlık taşıyordu sanki. "İyiyim Agit."dedi. Ayaklarını sürüyerek günlerdir kendisine yuva olan koltuğa yaklaşıp yorgunca bıraktı bedenini. Aksiyon dolu hayatından uzak, üç haftaya aşkın bir zaman dilimi devirmişti ama sanki günlerdir bir savaşın içinde amansız mücadele veriyormuş gibi yorgundu bedeni. Berbat günler görmüş, yıllarca elinden silah düşürmemiş her anı aksiyon olan bir adamdı özünde o ama şimdi kendinde güç bulamıyordu sanki. Mum ışığı ile arar olmuştu ihtiyacı olan gücü.

"Devam et. İyi olduğuna inanmam için bundan çok daha fazlasına ihtiyacım var Burhan."dedi buruk sesiyle. Burhan ölümden dönmüş olsa da acının hassını Agit çekmişti. Yıllarca kol kanat geldiği, sırtını yaslamaktan asla korkmadığı sur duvarları kadar sağlam bir dostluğa sahip olduğu partneri kaybetme korkusuyla günlerce yüzleşmiş, hislerinin altında eriyip gitmişti.

"Bilmiyorum Agit. O kadar tuhaf bir durumun içindeyim ki tarifi bende yok. Ağzımı açsam sesim çıkmayacak kadar yetersiz kelimelerim." Son hatırladıkları gözünün önüne geldikçe, karmaşık duygular peyda oluyordu zihninde. Nasıl vurluduğunu buraya nasıl geldiğini günlerce aynı çatı altında barındığı kızı... Bunlar içinden çıkılması zor ve karmaşık hususlardı.

"Çok zor şeyler yaşadın dostum. Şuan ne halde olduğunu o kadar merak ediyorum ki yanına gelmek için can atıyorum." Onu durduran neydi? Gitmek istiyorsa giderdi. Gidecekti de ama önce sakince anlamak istiyordu olan biteni.

"Vuruldum."dedi aniden Burhan. Bunu söylerken sesi duygudan o kadar muaftı ki, vurulanın o olduğuna inanmak güçtü dışardan bakan biri için.

"Ne!"diyerek ayağa kalkan Agit, beklediği bir gerçekle yüzleştiği halde refleksinin önüne geçememiş aniden vermişti tepkisini. "Abi şuan neredesin bana onu söyle hemen gelip alayım seni oradan!"

Sanki görecekmiş gibi kafasını olumsuz anlamada ağır ağır salladı. "Gelme."dedi. Gelme demek kadar kısa ve açıklamasız cevabın Agit'e yetersiz geleceğini biliyordu ve devam etti. "Bir süre daha burada kalacağım. Zamanı gelince sana haber veririm o zaman gelirsin almaya."

"Ne demek oluyor bu?"diye merakla sordu. Düşünceleri sağlıklı kalması konusunda ona hiç yardımcı olmuyordu. "Ne demek bir süre daha orada kalacaksın? Hem neresi orası söylesene?"

"Agit seni bunları konuşmak için aramadım."diyerek kestirip attı. Meraktan bitap düşen adamı görmezden geldi.

Duydukları karşısında çılgına dönen adam hırsla dolduğun da sakin kalması çok zor görünüyordu bu defa. "Sorularımı böyle kestirip atma be abi, beni onlarla baş başa bırakma, çıldırtma beni! Aklından geçenler neyse anlat bana. Anladım kaçmaya çalışıyorsun ama ben senin dostunum, bizim bir birimizden başka kimsemiz olmadığını sen söylemiştin bana. Şimdi tek dostuna herşeyi anlat, anlat ki kafamı yastığa rahat koyabileyim."

Derin ve bezgin bir nefes koyverip geriye yaslandı. "Ben de bilmiyorum nerede olduğumu, ama endişe etme burası senin bulunduğun yerden bile daha güvenli. Kendin için endişe et, beni düşünme."

"Yani sen de beni bu cehennemin içinde tek başıma bıraktığını mı söylüyorsun?"diye sorduğunda sesindeki kırgınlık seçilmesi zor denecek kadar örtbas edilmişti.

"Hayır dostum, ben dönene kadar kendine iyi bakmanı söylüyorum sadece." Agit onu hemen anlamıştı. Aslında onu hiçbir zaman yanlış anlamazdı ancak şuan ona o kadar ihtiyacı vardı ki gelmesi için her yola başvurabilirdi.

Agit omuzları çökmüş bir şekilde yerine oturdu. Kabul etmesi gereken bazı gerçekler vardı. Belki hoşuna gitmiyordu belki zor geliyordu ama dostum dediği kişinin aklından asla şüphe etmemesi gerektiğini de biliyordu. Gelmeyeceğini söylüyorsa mutlaka mantıklı sebepleri vardı. "Peki."diyerek yenilgisini duyurdu. "Ne yapmayı düşünüyorsun? Burda seni bekleyen benden başka ufak bir akraban daha var ve günlerdir senin hasretinden kavruldu."

Burhan'ın gözleri aniden büyüdü. Asıl arama sebebini unuttuğu için kendine kızarken yerinden doğrulup, "Sahi Ravza nasıl?"diye sordu yoğun bir merakla. Burnunda tüten o ufak bedenin kokusunu solmak icin neler vermezdi. Yanına gitmek için can atsa da, hasret ateşinde kavrulsa da sınırlarını çizip vakti gelene kadar da o sınırları aşmaması konusunda tembihledi kendisini.

Agit'in sıkıntılı sesi, huzurlu kalmasına hiç yardımcı olmasa da üstesinden gelebileceğine inanıyordu. Kafasını çevirip arkasındaki beyaz renkteki büyük malikaneye baktı. Yüzündeki yılgın ifade, yüreğindeki azabın resmini çiziyordu. "İyi olduğunu söyleyemem. Seni özlüyor, bitmeyen bir umutla malikanenin kapısından içeri girmeni onu sıkıca sarmanı bekliyor ama sen gelmiyorsun. Belli etmemeye çalışsa da yüzündeki kederi gizleyemediğini bilmiyor." Yeniden önüne döndüğünde gözünün önüne gelen görüntüler omuzuna bir yük gibi bindi ve omuzu yavaşça çöktü. Telefonu tuttuğu elinin dirseğini dizine yaslarken, diğer eliyle yüzünü avuşturdu bir seferlik. "Beni en çok kahredende ne biliyor musun? Kapı her çaldığında hevesle kapıya koşup gelenin sen olmadığını gördüğünde yüzünde beliren hayal kırıklığı. Abi ben beş kurşun tarafından delik değişik edilirken bile böyle bir ızdırap hissetmemiştim be!"

Duydukları Burhan'ın yüreğini param parça etmişti. Dağ gibi adama bile fazla gelen bir yüktü bu. Canı öyle yanıyordu ki daha önce hissetiği hiçbir acı şimdi hissetiğinin önüne geçemezdi. "Ona iyi bak Agit! Eğer saçının teline zarar gelirse bu dünyayı küle çeviririm!" Duyduğu hırsta kimeydi? Agit üzerine alınmasa da sesindeki tından ürkmüş, dilinin ucuna gelen kelimeleri dökmek için zor bela biriktirdiği cesaretini yitirmişti. Söylemesi gereken çok daha mühim haberler vardı. Ama doğru zaman olduğuna bir türlü karar veremedi. Savaşa karışmadan önce dinlenme ihtiyacı duyan dostunu yaralı ve de zedeli ruhuyla ateş hattına atmak doğru bir karar mıydı gerçekten?

Fakat herşeye rağmen söylemesi gerektiğine kanaat getirip, diline ağırlık yapan kelimeleri döktü tane tane. Başka da oluru yoktu zaten. "Burhan." Çekingen tavrı Burhan'ın gözünden kaçmamıştı. İşkilenmişti anında. Bir şeylerin ters gittiğine emindi ve konuşmasına devam etmesi için alan tanıdı dostuna. "Bir sorunumuz var."

"Nedir?"diye sorduğunda daha cevabı almamasına rağmen nefes kesen öfkesi Agit'in cesaretine darbe üstüne darbe indirirken, duyduğu şeylerden sonra onu nasıl sakin tutacağı üzerinde kafa yormaya başladı. Kısa olsa da can sıkan sessizliğinden dolayı biraz daha köpüren Burhan, "Konuşsana lan! Ne diye susuyorsun?!"diye kükredi. Dışarı kadar ulaşan öfkesi kulübesinde uyuyan Alf'i bile harekete geçirmişti. Neler olduğunu anlamak için kulaklarını dikerek koca gözlerini etrafta dolandıran köpek, tehlikede olduğunu zannederken kulübeden yükselen bir ses daha onu aydınlatmaya yetti. Burhan'ın kokusunu takip ederek kulübeye yaklaştığında, son zamanlarda olduğu gibi Burhan'ın yörüngesine giden her adımını ürkekçe atıyordu. İçindeki hislere rağmen, bir sorun olup olmadığını kontrol etme isteği onun yolundan döndürmüyor fütursuzca adımlamaya devam ediyordu. Eve iyice yaklaştığında pencereden gördüğü kadarıyla hararetli bir tartışmaya kapılan adamın hali pek iç açıcı değildi bu yüzden geri durmaya karar verdi. En azından kapının önünde bekleyebilirdi.

Cesaretini tamamen yitiren Agit söylemekten vazgeçti ancak sonra aynı dakika içersinde dostunun peşini bırakmayacağını hatırlayıp konuşmaya karar verdi. Üstelik herşeyi bilmeye hakkı olduğuna dair tam olan inancı onu konuşmaya itiyorken direnmek boşunaydı. "Derya buraya geldi."

Kaşları mümkünmüş gibi daha da çatılan Burhan, gözleriyle alev püskürtmeye başlamış bakışlarıyla etrafı küle çevirecek kapasiteye sahip olmuştu duyduklarıyla. "Ne demek Derya geldi lan?! Açık konuş bana!" Gerilim artıyor, kulübenin duvarları bile korkudan kaçıp gitmek istiyordu. Kimse bu öfkeden nasibini almak istemiyordu. Cansız nesneler bile acı çekiyordu.

"Geldi işte ve asıl kötü haber; Hazar'la birlik olmuş. Veliaht davası açacağını ve kızını alacağını söyledi. Öldüğünü düşündüğü için yüreklenmiş besbelli."

Yüzünü buruşturarak işaret parmağını havaya dikip, "Bir dakika bir dakika!"diyerek Agit'in sözünü kesti. "Hazar'la birlikte olmuş derken?"diye kafasını hafif eğip sordu. Mimikleri ondan bağımsız hareket ediyordu. Kendini, kontrol edemeyecek kadar kaybetmişti şayet.

"Maalesef abi. Derya, Hazar şerefsizi ile birlik olmuş, Ravza'yı almak için her şeyini feda etmek pahasına meydan okuyor bize. Artık korktuğu hiçbir şey yok Burhan, gözlerinde gördüm. Ve itiraf etmeliyim ki bu defa başarılı olmasından korkuyorum." Agit aracı olarak konuştuğu kadından duyduğu ne varsa aynen bildiriyordu Burhan'a. Bu konunun asıl muhatabı olarak Burhan'ın bilmesi gereken konuyu ondan asla esirgemiyordu verdiği zararın ne olduğuyla ilgilenmeden gerçekleri bütün saydamlığı ile anlatıyordu. "Ölüm haberin ona cesaret vermiş belli ki ondandır ki senin malikanene gelip karşıma dikilme haddini kendinde buluyor!" Kurduğu her cümle ardından biraz daha öfkeleniyor, dostunun öfkesiyle aşık atacak seviyeye taşıyarak kabarıyordu.

Öfkeden her bir uzvu seğiren Burhan'ın gözleri kararmıştı. Öylesine korkutucu bakıyordu ki sanki gözlerine siyah perde inmiş, önünü arkasını düşünmeden düşmanın işini kafasında bitirmişti. Ölüm çanları çalıyordu zihninde. Vakit belki de çok yakındı. "O Derya'ya söyle bu dünyayı ona dar ederim bir daha beni karşısına alma cesareti kalmaz! Beni zıvanadan çıkarmasın andım olsun ki onu parçalar leşini köpeklere yem ederim! " Dişlerinin arasından yaptığı uyarı, kan donduran cinstendi. Kadının ismini anarken, sanki iğrenç bir şey yutmuş gibi iğreti şeklini alan ifadesi göz kanatıyordu adeta. İsminden bile bu denli nefret ediyorken, cismini parçalara ayırıp köpeklere yem etse yine de için rahat etmezdi. " Bu dediklerimi aynen iade et ona Agit!"deyip telefonu büyük bir hırsla kapattı. Kulağından ayırdığı cihazı kırmamak için kendini zor tutarken masa üstündeki objeler onun kadar şanslı olamamıştı. Dünyayı ayağa kaldıracak kadar şiddetli kükremesi evin çatısını yıkmaya ramak kalmışken öfkeli tekmesinden nasibini alan masa öteye doğru savrulmuştu. Kırmızı görmüş boğa gibi burnundan soluyarak, "Derya! Derya!"diye büyük bir nefretle kustu ismini. "Bu gidişle ölümün ellerimden olacak Derya!" Yetmiyordu. Ne yapsa öfkesinin üstesinden gelmiyordu ve kulübe ona dar geliyordu. Kırıp dökmek istiyordu ama kendine engel olmaya çalışarak Ala'ya ait olan birşeye zarar vermekten kaçınıyordu ancak öfkesini içinde tutmaya devam ederse patlama raddesine gelecek taş üstüne taş koymayacaktı. Bu yüzden kendine dur demesi gerekiyordu.

Kırmamak için direndiği telefonu gazabından korumak için koltuğun üzerine fırlattı. Kırılmaması gerekiyordu çünkü ona daha çok ihtiyacı vardı. Bu lanet olası yerden gidene kadar dış dünyadaki gözü kulağı olacaktı Burhan'ın.

Sakin olmasına yarayacak birşeye ihtiyacı vardı. Daraldığını hissetikçe ileri gitmesini tetikleyen şeyin içinde bulunduğu daracık kulübe olduğuna kanaat getirip sert adımlarla kapıya yanaştı. Kolundan tutuğu kapıyı açar açmaz Alf'in masum bakışları ile karşılaştı ancak onu da öfkesinin kurbanı haline getirmemek için hızla geçip gitti yanından.

Dışarı çıktığı anda aslında sorunun kulübe ile alakalı olmadı gerçeğiyle acı bir şekilde yüzleşti. Koca gökyüzü bile nefes almasına yetmiyordu. Bedenini esir alan her bir duyguyu geçirmek yalnızca Derya denilen kadını öldürmekten geçiyordu. Yalnızca o değil tüm düşmanları da dahildi buna. Nereye gideceğini bilmeden sık ağaçların arasına daldı. Şuurunu yitirmiş bir sarhoş gibi nereye gittiğini bilmeden ilerledi. Kafasındaki sesi susturmaya gücünün yetemediği yerde, adımlarını hızlandırdı ve umarsızca yürüdü. Ağaç gövdeleri önünde bariyer gibi dikilse de, hepsini geçerek geride bırakmata gram zorluk çekmemişti.

Evden kendini öfkeyle dışarı atan yabancının ahvali gözüne pek hoş gelmeyince ardına takıldı akıllı hayvan. Kendisine zarar vermesinden korkarken, aynı korku kaybolması üzerinde de var oluyordu. Aralarındaki mesafeyi koruyarak bir hafiye gibi süzüldü ardından. Ya o varlığını hissetirmeyecek kadar sessizdi ya da Burhan onu fark etmeyecek kadar dalgın. İkisi de yüksek ihtimaldi.

Rüzgar aheste aheste eserek, ağaçların arasında gülüyordu. Yapraklar davetine kulak verip kibarca dans ediyordu. Yükselen uğultu, güzelik kavramından uzak fakat zarar vermeyecek kadar da masumdu. Patilerinin altında duran kuru yaprakları ezmemeye özen gösterirken, çıkacak en ufak hışırtı sesine fırsat tanımıyordu.

Bir kaç metre önünde yürüyen, agrasif hareketleriyle etrafa kaos dağıtan adamı izlemeyi bir an olsun bırakmadan yürüdü. Nereye gideceğini merakla bekledi. Kayalıklardan oluşan uçurumun kenarına geldiğinde en uç noktaya gidene kadar durmadı. Ağaçlar burada oldukça seyrekleşmiş açık alana kavuşan bedeni daha net seçilmeye başlamıştı. Hızını kesmeden önündeki uçuruma doğru yürümeye devam eden yabancı köpeği korkutmuştu. Atlayacağından endişe eden köpek hızını artırmak ve tetikte beklemek arasında gidip gelirken adımları hala ürkekçe davranıyordu. Uçurumun dibine kadar giden adam köpeğin gözünü iyice korkuttu ve köpek koşmaya hazırlandı ancak neyseki korktuğu gibi olmadı. Son anda kendini firenleyen adam, nihayet atlamak gibi bir aptallıkda bulunmamıştı. Hareket etmeye bir son veren hayvancağız bulduğu ilk ağaç gövdesinin ardına sığınıp izlemeye başladı. Ne yapacağını merakla bekledi.

Arkası dönük olan yabancı bir süre hareketsiz kaldı. Ansızın gökyüzüne doğru kükremesi kesinlikle beklendik bir atak değildi köpek için. Durmuş olması tehlikenin geçtiğini gösteriyor muydu gerçekten? Beklemeye devam etti.

Öfkeden yerinde duramayan Burhan, uçurumun kenarında olduğuna aldırış etmeden bir sağa bir sola volta atarak içinde birikmiş tüm öfke dolu kelimeleri savurdu dışarı. Sakinleşmesi ancak böyle mümkündü.

Zamanla hareketleri durulan Burhan söylenmekten aciz düşüp kendini yorgunca kayalığın üzerine bıraktı. Dizlerini kendine çekip kollarına bacaklarına doladı ve keskinliğinden hirbir şey kaybetmeyen bakışlarını uçsuz bucaksız gökyüzüne dikip izledi sessizce.

Sakinliğini fırsat bilen köpek monoton adımlarla ona doğru yaklaştı. Kendisinden pek hoşlanmadığını biliyordu zaten bu yüzden aralarındaki mesafeyi elinden geldiğince koruyordu.

Ardından gelen şeyin varlığını hisseden yabancı omuzunun üzerinden baktığında kendine doğru gelmekte olan köpeği ifadesiz gözlerle seyretti. İlk defa tepki vermekten geri durdu ve bu köpeği biraz daha cesaretlendirdi. Yeniden önüne dönen Burhan böylece varlığını kabul ettiğini vurguladı. Refaha kavuşan köpek yine de mesafeyi göz ardı etmeden yabancıya yakın bir yere çömelip tıpkı onun yaptığı gibi gök yüzünü izlemeye başladı. Aradan dakikalar geçti. Rüzgarın ince uğultusu dışında hiçbir ses yoktu etrafta. Arada manzaralarını ziyaret eden göçmen kuşlar bir nokta kadar görünecek mesafeden uçup gittiler.

Hayatına dair sayısız düşüncenin mahkumu haline gelen Burhan içindeki yangını söndürmenin seçenek dahi olmadığını bilerek teslimiyete devam etti. Çözüm yolu yoktu artık. Batacağı kadar batmıştı bataklığa. Canını en çok yakan ise, yaşadıkları hiç değmeyen bir insan yüzündendi. Zamanında işlenmiş suçların faturası kesilmiş suçsuz biri olarak hayata küskün, insanlara karşı nefret yüklüydü. Dilinin ucuna gelenleri dışa vurabilse neler diyecekti ancak muhatabı çoktan öteki dünyaya göçtüğü için ne dese boştu. Olan olmuş yanan yanmıştı.

"Hayat çok acımasız be Alf." Ansızın dilinden dökülen, sözcükler Alf'i büyük bir şaşkınlığa itmişti. Kafasını çevirip yanındaki adama baktığında hala gökyüzünü izlediğini görüp yeniden önüne döndü. Bir sepeten mutluydu. Artık ondan kaçmıyor, nefretiyle itmiyordu onu yabancı. "Bazen kafama sıkıp herşeyden kurtulmak istiyorum." Onun için garip bir hüzün hissetti. Sesindeki yanık tın içine işledi ve bir hayvan olduğuna aldırmadan acısına ortak oldu yabancının.

Birden tıslar gibi gülünce ruh hastlarını andırmıştı. "Hoş ölüm de kurtuluş değil ya! Ancak insan yine de bir kaçış yolu arıyor." Acaba derdi neydi? Onu böyesine efkarlandıran içini böylesine yakan? "Korumam gereken insanlar varken ölmek bana zaten haram, aksi takdirde ölümden zerre korktuğum yok." Sanki yıllardır bu anı bekliyormuş gibi içini döktü durdu. Yargılamadan yorum yapmadan müdahale etmeden onu dinleyecek birine ihtiyacı vardı belki de ve Alf de tam olarak öyle biriydi. İstese de konuşamazdı zaten yapabileceği tek şey sessizce dinlemekti.

Bir süre hiç konuşmadan bekledi. Aklından neler geçtiğini bilmeden onu gözetledi Alf. Kafasını çevirip köpeğe baktığında göz göze geldiler. Alf hafifçe uğuldadı. Belki de dost olduğunu anlatmaya çalışmıştı kim bilir. Burhan'ın yüzündeki kin gitmiş yerine acılı bir keder bırakmıştı. "Sana bir pislik gibi davranıyorum ama sen gelmiş burada acıma ortak oluyorsun. Sen ne yüce gönüllü bir şeysin be Alf."deyip elini kafasına doğru uzattı ancak sonra alerjisi aklına gelmiş olmalı ki tüylerine dokunmadan geri çekti elini. Yeniden önüne döndüğünde, hayatı boyunca asla indirmediği gardını bu defa en diplere bırakarak sitmeni dillendirmeye devam etti.

On dakika sonrası...

Yerden aldığı bir kaç odunu hazırda tuttuğu kolunun üzerine yerleştirip eve doğru döndü. Söylenmeleri dinmiş tek tük homurtuya dönüşmüştü. Dalgınlığını da üzerinden atmıştı iyice. Ana odaklanmaya başardığından beri eve gidip kalan işlerle ilgilenmek için hayali bir liste oluşturmuştu zihninde. Ardına dönmesi ile açık olan evin kapısını fark etmesi bir oldu. Kaşlarını çattı. Kapının neden açık olduğunu sorgulayarak yürüdü. Üzerinden soğuk bir rüzgar esip geçti. Yapraklar yerinden oynadı ve ormanın fısıltısı rüzgarla yön değiştirdi. Eve kadar aklı derin bir merakla oyalanan Ala, içeri girmeden önce Alf'in kulübesinin boş olduğunu gördü. Böylece ikinci sorusu hiç beklemeden düşüncelerinde yerini aldı. Alf nerdeydi? Eve girip kapıyı o mu açık bırakmıştı acaba? Hayır imkansızdı. Öyle birşey olsaydı varlığından rahatsız olan yabancı şimdiye çoktan kapı dışarı etmişti onu.

Sorularını gidermek adına eve giriş yaptı. Koca bir boşluk ve içinde naralar atan sessizlik onu selamlarken kaşlarını iyice çattı. Elindeki odunları şöminenin yanına bırakırken bile gözleriyle etrafı yoklanmaktan vazgeçmedi. Yabancı nereye gitmişti? Derken salonun ortasında fark ettiği dağınıklık, içindeki kuşkuyu beslemişti. Durmaksızın adımladı salona doğru. Olduğu yerden az öteye savrulmuş olan masa ve yere dağılmış eşyalara garipseyici gözlerle baktı. Ne olmuştu buraya? Ağır ağır eşyaların üzerinde dolanan gözleri en son koltuğun üzerinde duran telefona gelince duraksadı. Bir kaşı çatıklığını korurken diğer kaşı anında yukarı doğru havalandı. Henüz telefonla tanışmamış bir insan olarak karşısındaki bigâne şeye anlamaz gözlerle baktı. Hayatında gördüğü en yabancı nesnelerden biri olduğuna emindi. Koltuğa yaklaşıp telefonu eline aldı. Önüne arkasına baktı. "Bu da neyin nesi böyle?" Kasabaya indiği zamanlarda bir çok şeyle tanışmış olsa da telefon onlardan biri hiç olmamıştı. İlginç ama oldukça gerçekti. Telefon daha önce hiç görmemişti. İnsanların içine karıştığı halde gözünü bir çok şeye kapattığı için mahrum kaldığı şeylerde fazla fazlaydı.

Telefonu incelerken ekrana bir mesaj düştü. Kısa bir an açılan ekranda, Agit: Abi Ravza seninle konuşmak istiyor müsait olduğunda beni ara, yazıyordu. "Nerden geldi bu yazı?" Büyük babası sayesinde okuma yazmayı tabiki çok iyi biliyordu. Hatta insanlığa karşı bildiği bir çok bilgiyi büyük babasının dehalığına borçluydu. Yaşadığı süreç boyunca onu bir çok konuda eğitti. Edebiyat, tarih, felsefe, fizik, kimya, matematik şimdiki bilgeliğini sağlayan ne kadar ders varsa hepsini öğretmişti büyük babası ona. Öğretmediği ve öğrenmesini istemediği tek şey ise teknolojik aletlerdi. Yıllarca sakındı ondan. Çünkü Ala'nın teknoloji hakkında bilgi sahibi olması, gayesine giden yolda büyük bir yıkım olurdu yaşlı ihtiyar için bu yüzden itina ile kaçındı torunun gözünü teknolojiye açmaktan.

"Yoksa sen bir tep... Imm neydi ya? Tef... Tefelon ah hayır!" Daha önce Burhan'ın ona söylediği o garip ismi hatırlamaya çalıştı. Keza elindeki şeyin o olduğuna emindi. "Tep tep... Ah tabi ya telefon." Yan çevirdiği cihaza ilgiyle bakarken, "Evet kesinlikle yabancının bahsettiği telefon şeyisi olmalısın sen."dedi dalgın bir sesle.

Kurcalamak istedi. Ne işe yaradığını nasıl çalıştığını anlamaya gayret etti. Hatta kendini o kadar kaptırmıştı ki yabancının yarattığı dağınıklık ve boşluk, Alf'in kayıp durumu, hepsi aklından uçup gitmişti tabi kısa süreliğine. Ayrıntılı incelediği sırada köşede bulduğu tuşlardan birine bastı. Bastığı düğme ses açma düğmesi olduğu için hiçbir şey olmadı. Diğer tuşları da bastı fakat parmağını üzerinde haddinden fazla uzun tuttuğundan dolayı telefon açılmak yerine homurdanarak söylediği şeyler konusunda bilgi vermeye başladı. "Ah nasıl çalışıyor bu?!" Google asistanın ince kadınsı sesi; S.U.N.N.Y. Kaynağına göre Google asistan, tetikleme kelimesine veya düğmesine basma gibi bir uyarıcıyla etkinleşebilir. Genellikle "hey Google" veya "Ok Google" gibi bir komutla kullanılır... diye yükselip irkilerek elindeki telefonu koltuğun üzerine doğru fırlatmasına neden oldu. İfadesi oldukça komikti. Özellikle afalayan bakışları, insanı saatlerce güldürürdü. "Amanın konuşuyor ya bu!" Ellerine kir bulaşmış gibi kalçasını kapatan pantolonuna sürtü anlamsızca. "Vay anasını!" Hafifçe bükülüp telefona doğru uzattı kafasını. "Hey!" Evet onun canlı olduğunu düşünecek kadar aldanmıştı. "Nesin sen?" Kimse cevap vermedi ki zaten cevap verecek kimse yoktu tabi Ala bunu bilmiyordu. "Konuşmayı nerden öğrendin de bakayım?" Cevap vermesini bekledi ama kimse cevap vermeyince yüz hatları gerildi. Ufak bir sinir hali gelmişti üzerine. "Konuşsana neden susuyorsun?!"

Beklentilerini karşılamayan sessizlik ufak çaplı sinir krizini tetikliyordu. Cansız bir nesneye tepki verdiğini bilmeden ellerini beline yerleştirip, "Hadi ama konuştuğunu biliyorum, benden kaçamazsın!"diye yakındı. Büyük babası şuan hayatta olsa eseri ile gurur duyar mıydı acaba? İkibin on beş yılında gözlerini dünyaya yuman ihtiyar bin dokuz yüz seksen yedi yılında ormana firar ederken henüz teknoloji bu denli gelişmemişti. On sekiz yıl medeniyetten uzak yaşayan ihtiyar da, aslında akıllı telefonların varlığından haberdar olmamıştı hiçbir zaman. Yine de bu onun suçunu indirgemez hayatını elinden çaldığı ufak bir kız çocuğuna yaptığı haksızlıkları telafi etmezdi.

Delice bakışları her an alev püskürecekmiş gibi dururken, konudan o kadar sapmıştı ki zamanın akıp gittiğini ve kayıpların geri döndüğünü fark etmemişti. Eşikte durmuş onu izleyen iki çift şaşkın gözden habersiz telefona kızıyordu. Sözlerine şahitlik eden Burhan, bir anda kahkaha tufanına tutulunca neye uğradığını şaşıran genç kız eli ayağı bir birine girmeden önce gözleri yabancıyı bulmuştu. Ne zamandan beri orda olduklarını sormaya fırsat bulamadan öfkesini ona yönlendirip, "Neye gülüyorsun sen?!"diye buz gibi bir sesle sordu. Dinmek bilmeyen kahkahası sinirini oldukça bozmuştu. "Hey sana diyorum neye gülüyorsun!"

Gülmekten karnına ağrılar giren Burhan iki büklüm olmuş ayakları artık yere sağlam basamaz olmuştu. Ayağının dibindeki Alf ise neye şaşıracağını bilmeden bir Ala'ya bir Burhan'a bakıyor olan biteni anlamaya çalışıyordu. Biri burada neler olduğunu bana da açıklayabilir mi, dercesine bakan gözleri ise komikti.

Burhan'ın sonu gelmeyen kahkahasına daha fazla tahammülü kalmayan genç kız öfkeli adımlarla ona yaklaşıp, "Bunu sen istedin!"diye tehlikeli bir tonda konuştu. Cümlesinin sonunda adımları onu yeterince yaklaştırmıştı yabancıya. Zaten iki büklüm olan yabancıyı gafil avlayarak hiç zorlanmadan omuzlarından tutup dizini karnına geçirdi. İşte şimdi neye uğradığını şaşırma sırası ondaydı. Ne ara geldiğini bilmediği diz darbesi ile şoka uğrayıp üstüne de karnında hissetiği derin sızının bedeninde yaratığı deprem etkisi ile dünyası kaydı. Kahkahası da çoktan yok olmuştu. "Bu da sana ders olsun!"diyen genç kız kambur hastası yaşlı bir amcaya benzetiği adamı acılarıyla baş başa bırakıp üst kata doğru yol aldı. Yolun yarısında durup yabancının yanındaki Alf'e sorgulayıcı bakışlar attı. Siz neden yan yanasınız,ne iş, diye sessiz sözleri havaya karışıp yok oldu. Cevap beklemeden yeniden yoluna devam etti. Zaten cevap verecek kimse yoktu, beklentisi de yoktu genç kızın.

Ala'nın öfkesine kurban ginden Burhan, biraz da olsa acısı dinince doğrulmaya çalışarak kafasını çevirip Ala'nın ardından baktı. "Sen de bu kızda ki dövüşçü potansiyelini görüyor musun?" Alf aval aval bakmaya devam etmekten bir an olsun vazgeçmiyordu. Ve şimdi de gözlerinin hedefinde yalnızca yabancı vardı. Sorunun muhatabı olsa da, konuşmayı bilemeyecek kadar insanı özelliklerden yoksun bir köpekdi. İyice doğrulup uzun boyunu tüm ihtişamı ile sergileyen adama hay maşallah dedi gözleriyle. Sola doğru kıvrılan dudağının ardından yüzünde arsız bir gülüş peyda oldu. "Amma da haşin ve..." Kısa bir an duraksadıktan sonra,"...etkileyici."diye fısıladı.

 


Bölüm sonu...

 

Bölüm : 05.12.2024 00:13 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...