
Genç adam bir türlü uyanmıyordu. Yaklaşık bir hafta geçmişti ancak genç adam, komada hareketsizce beden çürüten bir hastadan farksız yatıyordu koltuğun üzerinde. Geceleri sık sık birşeyler sayıklaması dışında hiçbir canlılık göstermiyordu. Genç kız bu durumdan çok sıkılmıştı. Bir yabancının hayatıyla kendini zindan ediyordu üstelik buna mecbur bile değildi. Eğer Alf ondan rahat dursa onu aldığı yere geri koyardı hatta bir çok kez bunu yapmayı düşündü ancak köpeğinin bu durma çok üzüldüğünü görünce her defasında vazgeçti. Merak ettiği tek bir konu vardı; o yabancı köpeğinin bu merhametini hak ediyor muydu gerçekten? Bunu uyandığın da öğrenebilirdi anca o da uyanırsa tabi. Belki de bedeni öyle o koltuğun üzerinde çürüyüp gidecekti ömrünün sonuna kadar yatağa mahkum kalmış bir yatalak gibi.
Elindeki mumu masanın üzerine yerleştirip yabancıya baktı. Ne zaman uyanacakdı? Uyanması gerekiyordu artık? Yarasına o kadar iyi bakıyordu ki hastanede çalışan bir personelden bile daha ilgiliydi. Ancak tüm çabalarına rağmen birşey elde etmemek canını sıkıyordu. En azından onu bu eve ilk getirdiği günler gözünü açıyordu fakat şimdi o bile yoktu. Ruhunu kaybetmiş bir beden vardı sanki karşısında.
Gölgesi duvarda dans eden mumun ateşi kıvrak bir dansözden daha iyi iş çıkarıyordu. Yabancıya yaklaşan genç kızın gölgesi ise bir devden farksızdı. Genç adamın yanına gidip çömeldi bir haftadır rutin haline getirdiği gibi yatağa gitmeden önce genç adamın baş ucuna gelerek bir hareketlilik arıyordu bedeninde, belki kendisiyle konuşur diye konuşuyordu onunla ama sonu hep hüsranla sonuçlanıyordu. "Uzun zaman oldu."dedi yine yabancıyı muhataba alarak. "Misafirlik üç gündür der atalarımız üçüncü günden sonra artık o evin bir bireyi gibisindir. Ben seni üç günden fazladır ağırlıyorum ama sen bir kere kalkıp şu işin ucundan tutayım demiyorsun!" Konuştukça sinirlenmişti sinirlendikçe yükselmişti ve en sonunda kendinde olmayan bir hastayla konuşacak kadar kendini kaybetmişti. Her zamanki yerinde yatan köpeğinin kendine şaşkınca baktığını görünce, "Pardon biraz yükseldim."dedi.
Yeniden yabancıya döndü. "Sen şu..."deyip köpeğini işaret etti gözleriyle."...köpeğe şükret, seni kapı dışarı yapmama izin vermiyor yoksa çoktan ormanın derinliklerine doğru sürgün edilmiştin." Köpeğinin hırlama sesini işitince ona bakarak, "Tamam tamam."deyip yerinden kalktı. Masanın üzerine bıraktığı mumu eline alırken, "Ben yatmaya gidiyorum bugün yeterince sinirlerim bozuldu."dedi ve merdivenlere doğru yöneldi. Ardında koca bir sessizlik bırakarak çıktı odasına. Yatağa girdi ve kendini uykunun kollarına yavaşça bıraktı.
Dışarda çok sert bir rüzgar esiyordu. Durmadan sallanan ağaç dallarının gölgesi genç kızın odasına tıpkı bir canavar gibi sızmıştı. Rüzgarın yaptığı gürültü, gecenin sükunetine bıçak darberleri indiriyordu adeta.
Bir saati geçgin uyudu genç kız. Uykusu da oldukça derindi. Aslında dışardan bakan biri öyle zannederdi. İşin aslı hiç öyle değildi. Gece yarısında duyduğu sesle gözlerini araladı. Uyku sersemliği halinde algılamakta biraz zorlanmıştı bir sersem gibi bakıyordu etrafa. Bilinci yavaş yavaş toparlandığın da, yabancının yine iş başında olduğunu anladı. İşin aslını anlamasıyla başını yeniden koyup uyumayı düşünürken, duyduğu kelimeler onu durdurmaya yetmişti. Kaşlarını çatak dirsekleri üzerine çıkıp kapıya doğru baktı. Yanlış duymadıysa, bir kadına küfür ediyordu genç adam. İlk defa kelimleri bu kadar anlaşılır geliyordu kulağa. Yerinden usulca kalktı zeminle buluşan ayaklarına terliklerini geçirip kapıya ilerledi oradan aşağıya. Son basamağa geldiğinde yabancıya baka durdu. "Onu benden alamazsınız adı herifler!"diye öfkeyle bağırıyordu her kime bağırıyorsa. Köpek de uyanmıştı onun sesiyle ve hemen yanı başına gitmişti. Dikkatli izliyordu onu. "Onu benden almaya gücünüz yetmez!"
Genç kız kime bu kadar öfkelendiğini merak ediyordu ve ondan alamayacakları kişinin kim olduğunu da. Oysaki yabancı onun için kimsesiz biriydi. Onun gibi birinin nedendir bilinmez bir ailesi ya da sevdiği olabileceğini düşünmemişti hiç. Eğer bir ailesi ya da sevdiği olsaydı şimdiye peşinden gelip onu bulmuş olurdu ya da kendisi öyle biri olduğu için herkezi öyle birisi zannediyordu. Olay sandığından da farklı olabilirdi tabiki. Binbir türlü ihtimal vardı hesapta.
"Sen!" Bu kelime büyük bir nefretle çıkmıştı dudaklarının arasından. "Adi kadın, onu benden alamayacaksın!" Kadın demişti işte, emindi artık. O gece anladı ki genç adamın derin bir hikayesi vardı. Belki bir gün öğrenirdi ya da sırlarla beraber gömecekdi genç adamı ancak duyduğu hisler onu tarifi olmayan düşüncelere itmişti.
📜
Baltayı havaya kaldırıp hızla indirdi. Kütüğün üzerinde dik bir şekilde duran odun ortadan iki ayrıldı balta darbesiyle ve yanlara doğru fırladı odun yığınlarının içine. Sayısını bilmediği odunu alıp yeniden kütüğün üzerine yerleştirdi ve elindeki keskin baltaya kurban verdi. O kadar çok odun parçalamıştı ki bir yerden sonra saymayı bırakmıştı.
Vucundaki terler yapış yapış bir hal kazanıncaya kadar devam etti buna. Çenesinden, bir yağmur damalası gibi kopan ter damlası odunların üzerine düşüp gözden kayboldu. İyice yorulduğun da durup kolunun tersiyle alnını sildi. Yine kasvetin yuva yaptığı gökyüzüne baktı. Birazdan yağmur yağacaktı o yüzden bir an önce bu odunları halledip odunluğa taşıması gerekiyordu. Hal böyleken hiç ara vermeden yapması gerekmişti odun kesme işini.
Uzun süre sonra damağı katlanılamaz bir kuruluğa ulaştığın da efor sarfına bir son verip pencerenin dibindeki çardağa oturdu. Evden çıkmadan önce yanına aldığı pet şişenin içindeki suyu kafasına kaldırıp kana kana içti. O kadar susamıştı ki içerken nefes dahi almamıştı. Dudaklarının iki yanından süzülen su göğsüne damlayıp oraya serinlik kazandırıyordu. Bunun iyi hissetirdiğini inkar edemezdi.
Gök gürüldemesiyle birlikte alması gereken mesajı çok iyi almış yeniden iş başına dönmüştü. Sayısız odunlardan birini daha kırarken yağmurun sandığından da erken geleceğini fark ettiğin de, kırdığı odunların yarısını içeri taşımaya karar verdi şayet kalan odunları kırmaya devam ederse yağmura yakalanacakdı ve yakacak tek bir odunu bile kalmayacakdı. Eğer yarısını içeri taşırsa da en azında yakabileceği biraz odunu olacakdı ve kalanı da yağmurdan sonra kurutup yeniden gerekeni yapabilecekti. Bu fikir kulağa pek cazip geldiğin de hemen işe koyuldu. Boyası sökülmüş eski bir el arabasını odunluktan alıp kestiği odunların yanına geldi. Bir kaçını piramit şeklinde güzelce içine dizerek, odunluğa doğru sürdü arabayı. Taşlar yer yer engel olsa da kendisine, onlardan hemen kurtulup yeniden yola devam ediyordu. Bu şekilde tam üç araba taşıdı. Yağmur henüz bastırmamıştı. Üçüncü arabayı boşaltmış dönüyordu ki gaklayarak o daldan o dala konan iki karga çekti dikkatini. Fazla gürültülüydüler ve bu da biraz can sıkıcıydı. Yine de onları umursamadan devam etti yola. Bir birbirleriyle oyun oynadıklarını düşünüyordu.
Dördüncü arabayı götürmek üzere gelip hızla odunları dizmeye başladığın da kagraların daha da hareketlendiğini ve gürültülerinin ikiye katlandığını fark etti. Bu içine kuşku düşürmüş, onlara kaşlarını çatarak bakmasına neden olmuştu. Gerçekten amaçları neydi o hayvanların? En sonunda dayanamayıp yerden aldığı bir taşı onlara doğru fırlattı ve, "Sizin derdiniz ne, man kafalılar?! Defolup gidin şurdan!"diyerek kovdu onları. Taştan kaçan kuşlar çok geçmeden yerlerine geri dönmüştü. Genç kız bu duruma oldukça sinirlense de işini yapmaya devam edip onları görmezden geldi. Şayet yakalanmaması gereken bir yağmur vardı.
Dördüncü arabayı götürüp geldikten sonra, taşıdığı miktarın yeterli olduğuna karar verdi ve yeniden odun kesmeye başladı. Yağmur gelmeden bir kısmını daha kesebilirdi. Sonrası için kolaylık sağlardı bu ona.
Bir öğütücü gibi kesti odunları. Şüphesiz, o bir kadına göre oldukça güçlü oldukça iktidarlı biriydi. Egzotik bir meyve gibi orman yaşantısı sürmüş biri olarak normaldi herşey. Geçimi parmakları arasındaki güçe bağlıydı, ömrü boyunca. Avlanarak geçim sağlıyordu ve yaşadığı her şeyde fiziksel güce ihtiyaç duyarak yaşamıştı. Bir fasulyenin evrilmesi gibi bir ağaç yontulması gibi o da, yontula yontula, güçlü bir kadına dönüşmüştü. Yaşantısı bunlardan ibaret bir kadından da başka biri olması beklenmezdi zaten.
Birden Alf'in havlama sesi duyuldu. Baltayı indirip ardına baktığın da kapının eşiğin de kendisine doğru havlamata olduğunu gördü. Gelmesini istiyordu ondan. "Hayrola çaylak bir sorun mu var?"diye sordu. İçeriyi gösteren köpeğin onu çağırdığı aşikardı. "Önemli birşey yoksa gelemem, henüz kesmem gereken bir sürü odun var ve..."deyip işaret parmağını gökyüzüne doğrulttu. "...yakalanmamam gereken bir yağmur..."diyerek arkasını döndü. Sapını kavradığı baltayı yeniden havalandırmak için hareketlendiğin de Alf daha da çok havlamaya başladı. "Alf!"diye seslendi ardına dönmeden. "Konsantrasyonu mu bozuyorsun." Tam o sırada aklına yabancı geldi ve eli baltanın üzerinde donup kaldı. "Yoksa..." diyerek ardına döndüğün de Alf'a yerinde zıplamaya başladı.
Hızla eve doğru koştu. Kapının eşiğinde duran köpek, geldiğini görünce ondan önce davranarak içeri girdi. Genç kız da hemen ardından girdi ve gözleri direkt yabancıyı buldu. Kapıdan fazla uzaklaşmadan durdu olduğu yerde. Kendine gelmeye çalışan yabancıyı izledi sessizce. Evet sonunda beklediği an gelmişti. Yabancı gözlerini açıyordu. Ölmemesi oldukça iyi bir haberdi.
Gözlerini açıp etraftaki nesneleri algılamaya çalıştı. Uzun süre bilinci kapalı olduğu için, bu konu da biraz körelmiş olabilirdi. Sadece o değil hareket, etmek konuşmak vesaire vesaire... Tabi bunlar sadece ihtimal dahilindeydi. Böğründeki yaranın ona ne gibi hasarlara yol açtığı zamanla ortaya çıkacakdı. Etrafını inceleyip gördüklerinden hiçbir şey çıkaramayan yabancı, "Nerdeyim ben?"diye sordu kaşlarını çatarak. Genç kızı henüz fark etmemişti yanına gidene kadar da fark edemezdi zaten.
Alf hevesle yaklaştı yabancıya. Onu fark eden yabancı gözlerini şaşkınlıkla aralayıp, "Sakın!"dedi. "Sakın biraz daha yaklaşayıp deme!" Bu ani çıkışı hayvancağızı ürkütmüş geri gitmesine neden olmuştu. Ona iğrenircesine bakan yabancı, "Sen de kimsin?"diye sordu köpeğe. Onun konuşmayı bilmeyen bir hayvan olduğunu unutmuşa benziyordu.
"O bir hayvan sana cevap veremez."diyerek arayan giren genç kız sonunda genç adamın onu görebileceği şekilde salonun ortasına doğru yürüdü. Kaşlarını çatmaya bir son vermeyen yabancı bu defa genç kızı hedef aldı.
"Sen de kimsin?"diye aynı soruyu bu defa genç kıza yöneltti. Genç kız ilk zamanlardaki gibi yine bu soruyu yanıtsız bıraktı. "Sana söylüyorum cevap versene!" Genç kız, genç adamın kaba üslubundan hiç hoşlanmamıştı. Bu yüzden onunla muhatap olmayı kelime israfı sayarak mutfağa geçti. Gözlerini ondan ayırmayan öfkeli yabancı, kaale alınmamanın verdiği yakıcı sinirle, "Bana bir hiçmişim gibi davranmaya nasıl cüret edersin sen!"diye sordu sertçe. Ne kadar sinir olduğu umrunda değildi genç kızın. Aslında bu agrasifliğinin hasta olmasından ve hiç bilmediği bir yerde savunmasız olmasından kaynaklandığını çok iyi biliyordu ama bu onu sevmemesine engel olamazdı. Sevmemişti işte sebep her ne olursa olsun.
"Ah ne sinir bozucu!"diyerek gözlerini kapadı. Bir eli yaralı yerini bulurken diğer elin alnının üzerine konmuştu. Sonra birden durdu. Elini alnından çekip hafifçe doğruldu ve yarasının olduğu yere baktı. "Bu ne zaman oldu?"diye sordu şaşkınlık içinde. Tam da genç kızın tahmin ettiği gibi hiçbir şey hatırlamıyordu. En azından vurulmadan önceki son ana kadarki anılar yoktu zihninde. Kafasını kaldırıp tezgahın ardında su içen kıza baktı. "Söyler misin bu ne zaman oldu?"diye sordu yeniden.
Kafasına diktiği bardakla öylece kalan genç kız gözlerini genç adama yöneltti. Kendisine beklentiyle baktığını gördü ancak beklentilerini karşılamak gelmiyordu içinden. Gözlerini üzerinden çekip suyunu içmeye devam etti. Bardak iyice boşalınca, tezgahın üzerine bıraktı ve mutfak ile salonu bir birinden ayıran basamakları tek tek indi. Kendisini dikkatle seyreden yabancı rahatsızlık vericiydi ama oradan çıkana kadar buna katlanmak zorunda olduğunu biliyordu. Cevap almayan ve sabrı git gide tükenen yabancı, "Dilsiz misin?"diye sordu. "Hayır az önce konuştuğunu duymasam dilsiz olduğuna inancağım!"
Genç kız durdu ve gözlerine baktı. Tek yaptığı şey buydu zaten. Durup bakmak. "Bana öyle bakma sorularıma cevap ver." Genç kız baktı. Sadece baktı. Sonra yürümeye devam ederek çıktı evden. Belki biraz üslubunu düzeltse konuşmaya değer biri olduğunu düşünecekdi ancak onun evinde kalıp o tavırları sergilemeye devam ettikçe ona cevap vermeyi düşünmüyordu.
Bahçeye çıktığında yeniden odunların başına geçti ve kaldığı yerden devam etti kırmaya. Odun kırmak terapi gibiydi. Çok değil dakikalar önce yükselen nabzı her balta darbesinde eski haline kavuşuyordu.
İçerde sorularıyla baş başa kalan yabancı az ileride kendini kırgın bakışlarla izleyen köpeği hatırlayınca, ona döndü. Gözlerindeki ifadeyi fark etmemiş olabilirdi ancak eğer fark etmişse de umursamaz bir tavır takınarak, "Dışarı çık!"dedi asla dostane olmayan bir sinirle. Alf boynunu büküp kapıya doğru ilerledi ve çıktı oradan.
Bahçede odun kıran genç kız, darbeleri indirmeye hız kesmeden devam ederken az sonra köpeğinin boynu bükük bir şekilde bahçeye çıktığını gördü. Kaşları çatılırken durdu ve onu izlemeye başladı. Ucunu yere sabitlediği baltanın sapının üzerine de kolunu yerlestirmiş diğer elini de bel kıvrımına yerleştimişti. Boğazından uğultular döken köpek oldukça kırgın görünüyordu. Genç kız köpeğinin bu kadar kırılgan olduğunu bilmiyordu. İşin aslı öyle olmadığı içindi. Hala anlayamıyordu, bu yabancı adamla nasıl bir bağ kurmuş olabilirdi ki ona kırılıyor ya da onun ölmemsi için direniyordu. Bu saatten sonra ölmezdi kolay kolay ancak genç kız, köpeğini böyle kırmasına da izin vermezdi.
Sanki yabancının gözleri oradaymış gibi pencereye doğru sert bir bakış gönderen genç kız, baltayı bırakıp köpeğinin peşine takıldı. Bir süre ağaçların arasında ilerleyen Alf, uçuruma bakan koca bir kayanın üzerine geldiğinde durdu ve yere çöktü. Genç kız bir süre ne yapacak diye izledi onu uzaktan. Alf başını ön iki bacağına yatırıp uzun süre ileriyi izlemekten başka birşey yapmadı. Hareketliliği seven köpek, bugün tembel bir kuala gibi hiç hareket etmeden zaman çürütüyordu. Düşündüğünden de fazla üzülmüş olmalıydı aksi takdir de hiçbir kuvvet onu bu hale getiremezdi.
Köpeğin ordan kalkmayacağını anlayan genç kız yanına doğru giderek, "Ne o kırgın gibisin? Beklentilerin karşılanmadı mı?"diye sordu. Alf dönüp ona bakmadı bile. İyice yaklaştığında, yanına oturdu ve ayaklarını uçurumdan aşağı sarkıttı. "İnsan oğlu nankördür Alf, hep böyle derdi büyük babam. Daha önce, büyük babamdan başka hiç insan tanımadım. Büyük babam ise bana hiç nankör biri gibi gelmiyordu o yüzden insanlar hakkında yaptığı tespiti yanlış bulurdum hep. Hem ben de bir insandım ve hiç nankör değildim. Ama zamanla aslında büyük babamın ne kadar haklı olduğunu anladım." Yüzünde buruk bir tebessüm ile köpeğine döndü. Kırgınlığı orda hala gördüğü için, gidip o yabancının ağzını dağıtma isteği duydu ancak bu isteğine dem vurması zor olmadı. "Çok kırıldın biliyorum ama itiraf etmeliyim ki bu kulağıma saçma geliyor. Neden tanımadığın bir insan için böyle yıpratıyorsun kendini çaylak?" Alf yavaşça uğuldadı. Kim bilir ne anlatmak istiyordu.
"Başkasına edeceğin fazla merhamet, kendine yapacağın en büyük ihanettir çaylak bunu sakın unutma."
Köpeğinin üzerindeki halden nefret etmişti bu da yabancıya olan nefretini körüklemişti. Ondan en kısa sürede kurtulacakdı. Zaten çok bile katlanmıştı ona.
Sonunda o beklenen yağmur geldi. Hafiften çişelemeye başlaması ile gökyüzüne bakan genç kız, "Yağmur da başladı. İyice bastırmadan gidelim şuradan."dedi. Köpeğinin hâlâ kalkmaya niyeti olmadığını görünce, "Alf, eğer o pisliği evden kapı dışarı etmemi istemiyorsan şu haline bir son ver!"dedi.
Bu sözleri duyan köpek hızla kalktı yerinden ve kayalıktan indi aşağı. Ardından şaşkınlıkla baka kalan genç kız, "Hâlâ ona merhamet ediyorsun ya sana diyecek birşey bulamıyorum."dedi hayretle. Kendisini kaale almadan salına salına yürümeye devam ettiğini görünce, "Onca edebiyatı boşuna mı yaptım beennnn!"diye sinirle bağırdı ama nafile bir çaba Alf takmamkta kararlıydı.
Sahi insanlar hala bildiklerini okurken onca yazar boşuna mı edebiyat yapmıştı?
📜
"Bugün menüde ne var ufaklık?" Yaklaşık elli kiloluk eti omuzunda taşıyarak demir parmaklıklara yaklaştı. Kan ter içerisinde kalan bedeni ne çok yorulduğunu gözler önüne seriyordu. Bir kaç adım daha dayanabilirdi bu yüke. Sonra elinden geldiğince hızlı kurtulacakdı.
Öyle de oldu. Bir kaç adımda yaklaştığı demir parmaklıkların önüne geldiğinde son kez tüm gücünü kullanarak omuzundan yere fırlattı eti. Kana bulanmış yağmurluğunu temizlemeye çalışırken, yerdeki eti inceleyen mavi gözlerin sahibi memnuniyetsiz bir tavırla ona baktı ve "Sana domuz etinden hoşlanmadığımı daha kaç defa söyleyeceğim!"diye kızdı.
Genç kız durup ona baktı. Gözlerinin öfkeyle parladığını görünce derin nefes saldı. "Dışarda deli gibi yağmur yağıyor. İstediğin geyikler, yağmur da dolanmayı pek sevmiyorlar ve geyiklerin neslinin tükenmesine neden olmak istemiyorum. Et ettir ye gitsin!"
Ona ters bakış gönderen mavi gözlerin sahibi, bugün keyfi pek yerine geleceğe benzemiyordu. Ancak genç kızın umrunda değildi bu. Elinden geleni yapmıştı. Bulduğunu değil umduğunu yemeyi, beklemek onun hatasıydı. "Hiç iyi olmadı bu ufaklık, bugün tadım haddinden fazla kaçtı."
Eğilip eti yerden alırken, "Senin için yapabileceğim birşey yok Frenk."dedi ve bir kez daha kucakladığı eti tâşın yuvarlak şekilde oyulmuş tarafından içeri attı. Mavi gözlerin sahibi, burnunu ete yaklaştırıp kokladı iki kere. Koca burun deliklerinden çıkan ses bir vantilatörden çıkan sesten bile fazlaydı. "Gerçekten kokusu bile katlanılmaz!"diye kalın sesiyle fısıldadı.
"Misafir umduğunu değil bulduğunu yer." Ellerini beline koymuş karşısındaki koca adama bakıyordu genç kız. Sözleri koca adamın kendisine, tuhaf bir bakış atmasına neden olmuştu. Bakışlarındaki manayı anlaması uzun sürmezken devam etti sözlerine. "Haklısın sen misafir değilsin o yüzden umduğunu bulmayı hiç bekleme."
Koca adam boğazından huzursuz olduğunu gösteren bir ses döküp tek kelime daha etmedi. O an laf yetiştirmek bile canı sıkıcıydı onun için. Oysaki normal zamanlarında yapmayı en sevdiği şeydi, alaylı sözleriyle genç kızı sinir etmek. Tadından hoşlanmasa da şapırdata şapırdata yedi eti. Şayet yaşamak için beslenmesi gerekiyordu. Üstelik dev bir mideye sahipken uzun süre aç kalması mümkün değildi. Bu onun için ölüm demekti.
Genç kız, "Burası çok havasız."diyerek pencereye yanaştı. Bir hafta önce bilinmeyen biri tarafından kırılan cam, yenisiyle yer değiştirmiş eskisinden de daha sağlam olmuştu. Cama yaklaştı ve açtı. Açmasıyla birlikte rüzgarın savurduğu yağmur damlaları içeri firar etmişti. Pencerenin önünde duran koltuk ıslanmaya başladığında pencereyi yeniden kapatmak zorunda kalmıştı fırtına sandığından da hoyratça esiyordu.
"Son zamanlar da orman olması gerekenden fazla gürültülü." Ardına döndüğün de mavi gözlerin sahibi de kafasını önündeki et yığınından kaldırıp kendisine bakmıştı. İçerisi karanlık olsa da dudağının çevresindeki kalın derinin üzerine bulaşmış kanları görmek mümkündü. Nitekim içeriyi aydınlatan tek ışık kaynağı da sanki özellikle onun yüzüne vurarak, suretini gizlemekten sakınıyordu.
"Bu ne demek?"diye sordu yüzünde beliren kuşku dolu ifadeyle.
"Demek istediğim şu..." Taş duvara açılmış oluğun içinde duran mumu yakarken devam etti. "Sanırım artık o kadar da yalnız değiliz."
Mavi gözlerin sahibi asabi bir tavırla, "Bir şey mi gördün?"diye sordu. "Daha açık konuş ufaklık, keyfim yeterince kaçık bugün!"
Genç kız içerde yavaşça gezdirdi gözlerini. Daha önce sayısız kez gördüğü manzara bugün de dünden farklı değildi. Kulübenin ortasında, içerideki kokuyu almasına yarayan ve istenmeyen atıkları temizleyip şömine de yakmak için doğal yakıta çeviren, dev bir mekanizma duruyordu. Gizemli bir amacı daha vardı bu aletin ancak genç kız büyük babası öldüğünden beri bir kere bile kulanmayı düşünmemişti. Yer yer konulmuş eşyalar oldukça eski bir zamanı yansıtıyordu. Baktıkça eskiye götüren paslı bir demir dolap ve üzerine konmuş megafon. Her bir eşya antika olduğunu haykırıyordu adeta. Küçük bir kasa hemen kapının yanında yerini almıştı. Üzerine eski, oldukça tozlanmış, dantel bir örtü seriliydi. Hemen yanında, üzerinde göz alıcı işlemeleri olan bir dikiş makinası duruyordu. Uzun zamandır kullanılmadığı belliydi. Üzerinde yılların tozu vardı, örümcekler ağ kurmuştu her yanına. Makinanın güzelliği bu pis detaylar ardında kaybolsa da paha biçilmez bir değere sahip olduğu sır gibi saklıydı. Yalnızca o değil, onun gibi niceleri amaçsızca bir köşede duruyordu. Hak ettikleri değeri görmemeleri kelimenin tam anlamıyla, yazık olmuştu.
Duvarda bir halı asılıydı. Orantılı üçgen desenlere sahipti ve işin ilginç yanı eski zamanın izleri varlığını fısıldıyordu sanki. Aslında, içerdeki her bir eşya konuşuyor gibiydi. Belki de tarihlerini anlatıyorlardı.
Genç kız gerçekleri gizleyerek, "Duyduğumuz kurşun seslerinden bahssediyorum."dedi. Gözünün önünde beliren görüntüler, huzursuzca kıpırdanmasına neden oldu. Ancak onların hiçbirinden, bahsedemezdi mavi gözlerin sahibine.
"Kim olduklarını buldun mu?"diye sordu mavi gözlerin sahibi.
Genç kız göz teması kurmamaya özen göstererek, "Sabahı beklemek bir hataydı. Geç kalmak ise hayal kırıklığı."diye geveledi ağzında. Yalan söylemeyi beceremiyordu. Koca adam ona olan bakışların da şüphe beslese de onu konuşması için zorlamadı. Kim bilir aklından neler geçiyordu.
Sessizlik çökmesiyle, yalanını yutturduğunu düşünen genç kız kapıya döndü ve "Neyse ben gidiyorum. Sabah görüşürüz."deyip orayı olabildiğince hızlı terk etti.
📜
Üzerindeki kanlı yağmurluktan kurtulduktan sonra eve girip üst kata çıktı. Lavaboya gidip elini iyice yıkayarak hayvan kokusundan arındı ve kıyafetlerini değişip alt kata indi. Alf etrafta görünmüyordu. Anlaşılan o ki yabancıya olan kırgınlığı yüzünden bir süre buralara uğramayacaktı.
Alf'i düşünmeyi bırakıp merdivenin yanında duvara monteli olan dolaba yaklaşıp, çekmecesini açtı. Paslanmış raylardan, kulak tırmalayan bir ses yükseldi. Genç kız bu sesin oldukça az çıkması için özen göstermişti. Bir nebze de olsa başarılı olmuştu. Yarısına kadar açtığı çekmeceden bir çift siyah eldiven aldı ve geri kapattı. Eldiveni ellerine geçirmeye çalışırken aynı zamanda yabancıyı yoklayarak mutfağa doğru ilerliyordu. Kolunu alnına koymuş uyuyor gibi bir hali vardı yabancının. Ay ışığının altında parlayan çıplak bedeni, oldukça fit ve pürüsüzdü. Sargı bezinin ardında gizlenmiş kurşun yarasını saymazsak, kusursuz bir görünüme sahipti.
Genç kız mutfağa geçip yemek yapmak için işe koyulduğun da çıkardığı takırtı sesleri yabancıya onun geldiğinin haberini vermişti. Kolunu alnından indirip gözünü açtı ve buzdolabının önünde duran genç kıza, "Kaç gündür buradayım?"diye sordu. Üslubu bu defa sert ya da kaba değildi. Anlaşılan aklı başına gelmişti. Buna rağmen genç kız köpeğinin kırgınlığını anımsadıkça, ona cevap vermeyi reddetti yine."Ah gerçekten canım sıkılmaya başlıyor artık!"diye sinirle yakındı genç adam.
Genç kız dolaptan aldığı sebzeleri tezgaha yerleştirdi. Çekmeceyi açıp bıçağı içinden aldı. O burada yokmuş gibi umursamaz davranıyordu. Sebzeleri yıkandıktan sonra doğramaya başladı. "Belki de gerçekten konuşmayı bilmiyorsundur." Genç adam ona bakarak konuşmaya devam etti. Belki bir ümit konuşturmayı başarırdı. "Anladığım kadarıyla burada yalnız yaşıyorsun. Ha bir de şu köpek var. Konuşacak biri bulamayınca unutmuş olabilirsin, belki de bildiğin tek kelimeler, o bir hayvan sana cevap veremez, bunlardır." Genç kızın daha önce kurduğu cümleyi tekrarlarken, sesini onunkine benzer şekilde inceltmeye çalışmıştı. Bunu duyan genç kız kafasını sonunda yaptığı işten kaldırıp genç adama dikti. "Yanılıyorsam bunu söylebilirsin."
Genç kız birşey dememeye ant içmiş gibi sessizliğini korudu ve gözlerini çekti yabancıdan. Genç adam bu duruma sinirlenip burnundan solusa da elinden gelen sadece sinirlenmekti.
Genç adam hiç bilmediği bir yerde olmanın genç kız ise hiç tanımadığı bir adam ile aynı çatı altında aynı havayı solmanın yabancılığını çekerken bir birinden bağımsız hayat sürmüş iki farklı kişilik olmaları da ortak olmayan özleriklerinden biriydi. Biri insanlardan uzak kimsessiz bir yaşam geçirmiş diğeri ise medeniyetin göbeğinde türeyip hiç bilmediği bir diyara sürüklenmişti. İnsanlarla iletişim kurmakta vasat biri olarak genç kız, konuşmak için kaçınmaktan vazgeçmedi. Bir yabancıyla muhatap olmaktan memnun olmayan adam da mecburi sorular sorup kendini içine düştüğü bilinmezlikten kurtarmak istedi ama ne fayda uyanır uyanmaz sergilediği sert tavırlarla gözünden düştüğü kız için bir hayalet gibiydi. Duymuyor görmüyor kulak vermiyordu sözlerine.
Genç adam da bu saatten sonra sessizliğe gömüldü. Günler günleri kovaladı. Genç adam hızla iyileşirken genç kız varlığını hiçe saymaya devam etti. Sabah uyanıyor kahvaltı hazırlıyor yiyor içiyor günlük işlerini hallediyor son soluğunu yatakta alıyordu.
O gün yine sıradan günlerden biriydi. Genç kız kendini yataktan dışarı atar atmaz üzerindeki uykulu halden arınıp banyoya girdi. Yüzünü yıkayıp dişlerini temizledikten sonra üzerine uygun kıyafetler giyerek kahvaltı hazırlamak üzere aşağı indi. Son zamanlarda sık sık karşılaştığı manzara bugün de aynıydı. Koltukta uzanan yabancı umutsuzluk içerisinde hayatla mücadelesini kaybetmiş gibi gözlerini yumuştu. Genç kız hep yaptığını yaparak varlığını görmezden geldi ve mutfağa geçti. İstediği tek şey bir an önce iyileşip buralardan gitmesiydi. Şayet yabancılığına iyi dayanmıştı.
Hissettirmeden geçti mutfağa. Dolaptan kahvaltılıklar çıkarıp siniye dizdi. Bugün iştahı pek yoktu. Zaten hazırladıkları da kendisi için değildi. Ne kadar yabancı adamı görmezden gelse de onun için yaptığı en büyük iyilik aksatmadan tüm öğünlerini güzelce hazırlayıp önüne koymasıydı. Bu kıyağı neden geçtiğini de bilmiyordu. Gözleri açtığı günün aksine uzun zamandır bir ölü gibi ağzına bıçak açmayan yabancı aklını kurcalamıyor değildi. Daha sorması gereken çok soru yok muydu? Neden susuyordu?
Katı duruşunu bozmadan kahvaltılıkları önündeki sehpaya bırakıp gözlerini açmasını beklemeden kapıya yöneldi. Askılıkta asılı duran yay ve okları alarak bahçeye çıktı. Evin ön cephesinde kendisi için hazırladığı küçük bir poligon sahası vardı. Aslında tam olarak saha denilmezdi. Belli bir mesafe uzaklıktaki kalın ağaç gövdesine sabitlediği yuvarlak şeklindeki tahtanın içinde silinmeye yüz tutmuş renk renk halkalar bir poligon olmayacak kadar avuntu görseli sunuyordu.
Temiz orman havasını soluyarak toprak yolu postalarının haşinliği altında ezip tahtanın karşısında duran konum çizgisinde yerini aldı. Yay ve oklara davranmadan önce çiftliğini gözden geçirdi. Yine hep olduğu gibi sessiz ve ıssızdı. Ağaç dallarında günü selamlayan kargalar dışında. Güneş bugün mesai yapmak istemiyormuş gibi bulutların ardına gizlenmişti. Son bahar ayına yakışır bir şekilde, hava nezdinde kapalı ve boğuktu. Hiçbir şey ciğerlerine savrulan temiz hava kadar mutlu etmiyordu genç kızı. Yüzündeki huzurlu ifade de açıklıyordu bunu.
İçine derince nefes çekip ayaklarını bir bir birinden ayırarak, duruşunu sağlamlaşdırdı. Elinde aldığı oklardan birini yaya yerleştirirken gözlerinin önüne savrulan koyu saçlarını geriye doğru salladığı kafa hareketiyle uzaklaştırdı ve oku yerine yerleştirerek hedefine odaklandı. Öz güven oluk oluk aktı üzerine. Tek atışta tam orta noktayı bulacağından şüphe etmeye fırsat bırakmadı. Yayı yavaşça gerdi, tek gözünü tamamen kapatırken diğer gözünü pür dikkat hedefe odaklandı ve fırlatmak için hazırdı artık.
Bir birlerine bakıp gülüşür gibi gaklamaya başlayan kargalar konsantrasyonunu anına bozarken sakın görüntüsünden ödün vermeden oku yavaşça yan tarafa ağaç dalının üzerinde gaklayan haylaz kargalara çevirdi. Sakin görüntüsünün aksine sinirliydi şayet karşısındaki şebekler vuramazsın dercesine alay ediyorlardı sanki. "Beyninizin patlamasına son üç saniye."diye yavaşça fısıldadı. Düşüncelerinden habersiz kagralar gaklamaya devam etsede hedefin ucunda olduklarını fark edince aniden kesilmişti sesleri. Kargaların akıllı olduğu söylendirdi ancak bu kadar onlar için bile fazlaydı. "Üç... İki..."diye üçten geriye doğru saymaya başlaması ile kagralar korkuya kapılarak bulundukları dalı terk ettiler.
Kargaların kaçmasını yadırgamayan hınzır kız, okunu indirdi ve, "Bence de doğru karar..."diye mırıldanıp nötr duruşunu bozmadan önüne döndü.
Tüm bunları camın ardından izleyen yabancı genç kızın hareketlerini gözünü tek saniye kırpmadan seyretmişti. Gözü karalığı ve soğukkanlılığı ilgisini üzerine öyle bir çekmişti ki merakını ondan alamıyordu. Tuhaf davranışları da buna dahildi. Okun yönünü çevirdiğini gördüğünde hafif eğilerek hedef aldığı şeyin ne olduğuna baktı. Bulmakta biraz zorlansa da nihayetinde sık ağaçların bulunduğu tarafta ihtiyar bir ağacın dalına tünemiş olan kargaları gördü ve kaşları hafif kavislendi. Düşündükleri gerçek olamazdı değil mi? İçindeki hayreti dışa vurmamayı başarsa da yadsınamayacak kadar yoğundu. Yavaşça kaydırdığı gözleri yeniden genç kızı bulduğunda kargalara nasıl bir kinle baktığını gördü ve şaşırmadan edemedi. O keskin bakışlar sadece kendi halinde takılan iki zararsız kuş için miydi? Şahit olduklarından sonra genç kız için izlenimleri çok farklı bir yol izlemeye başlamıştı. Karakterini çözmek zaman isterdi ancak şimdiki manzara az çok birşeyler çıtlatmıştı kulağına. Belki de kendisinden bile daha tehlikeli bir insanla karşı karşıyaydı. "Hım dişli bir rakip kulağa pek cazip geliyor." Bakışları elindeki oka kaydığında ithaf ettiği şeyin ne olduğunu açık ediyordu. Okçulukta usta bir kişilik olarak rakip potansiyeli taşıyan genç kızı radarına almaktan zevk duydu. Belki de onu daha yakından tanımalıydı.
Bölüm sonu...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |