
Bugün koca adamı koca bir ziyafet bekliyordu. Domuz dışında yiyebileceği her etin, damağında yarattığı şölen, kırk gün kırk gece düğün veren padişahların marifetlerinden bile daha üstün olduğunu söyleyerek, Ala'yı zahmete sürükleyecek buyruklarda bulunurdu. Tabi özellikle üzerine düşmüyordu bu konun. O gün ne çıkarsa bahtına, adı altında avının peşine düşüyor önüne gelen ilk canlıyı tüfek yada kızgın oklarıyla avlıyordu. Bugün ise şansız gününde olan bir adet sansar ve iki zavalı sincaptı. Sevimli görünüşlerine aldanıp merhamet etmeyi bırakalı yıllar olmuştu. Doğanın kanunu buydu, ormanın sonsuz egemenliği altında barınan her bir hayvan kendisinden üstün bir diğer hayvanların besin zincirini oluşturuyordu. İnsan oğlu ise tüm hayvanlardan daha vahşi daha güçlüydü.
Tüfeği ipinden çapraz olacak biçimde boynuna asıp oku da aynı şekilde yanına astı ve bacaklarından iple bağladığı cansız hayvanları sırtından sarkıtıp tepeleri aştı. Karanlığın hükmü altında, rol üstlenen yarasalar vaktin gelmesini bekliyordu özgürlüklerine kavuşmak için. Önünden geçtiği kayalıklardan yükselen haykırışlarını duyuyor böylece akşam vaktinin yaklaştığını anlıyordu. Alf'i görüş açısından bir an olsun çıkarmadan uğultulara kulak tıkayarak ilerledi. Bugün sandığından geç kalmış olmalı ki gecenin müdavimleri ortaya çıkmaya başlamış, ne denli büyük bir tehdit unsuru olduklarını sessizce fısıldıyorlardı. "Umarım bugün eve sağ salim varabiliriz Alf."diye fısıldayan Ala, tedbiri elden bırakmamaya gayret ederken kuytu köşelerde pusuda bekleyen çiyanlardan gelecek olası ataklara hazırlıklıydı.
Korktuğunu sittin sene söylenemezdi. Korkusunu yeneli çok zaman olmuştu hele ki Alf'in varlığı ona sonsuz güven veriyordu. Daha önce de kendisini bir çok tehlikeden koruduğu olmuştu buna dayanarak rahatlığından ödün vermese de ölüm de orada bir yerde mutlaka varlığını koruyordu. Bunu adı kadar iyi biliyordu.
Yürüdürler. Ayakların altında kaç yaprak ezildi, rüzgar kaç kere esti, yarasalar kaç defa cıyakladı, börtü böcekler kaç defa carladı bilinmez ancak adımları her geçen saniye onları biraz daha güvenli bölgeye taşıyor, bir ihtimal verdikleri tehlike silsilesi iz bırakmaksızın siliniyordu hafızalarından. Alacakaranlık çökmek üzereydi. Hava iyice soğumuş, otlar ve ormanın artıkları üzerinde kırağı oluşmaya başlamıştı. Bu da kışın gelişinin en büyük habercisiydi. Zemheri gelip çatmıştı. Kara günler kapıdaydı. Ala kıştan oldum olası nefret ederdi. Gerek soğuk olsun gerek ölüp giden bitki örtüsü olsun her bakımdan kış onun için zorluklarla dolu işkenceli bir süreçti. Avlanacak hayvan pek olmadığından koca adamı da beslemek oldukça zorlaşıyor, günden güne huysuzlukları artıyordu. Bu da Ala'nın başının etini yiyip ömrünü törpüleyerek kısalttığı anlamına geliyordu.
Ah korktuğu kara kış kapının ardındaydı işte. İçeri girmek için zamanının gelmesini bekliyordu. Kim bilir belki de zamanından önce gelmekti planı şayet havalar mevsimine göre olması gerekenden fazla soğuktu. Kışın gelmesi ile başlayan felaketler saymakla bitmiyordu. Bazı gecelerde kurt uğuldaması duyuluyor ertesi sabah yazdan biriktirdiği ürünleri yağmalanmış halde buluyordu. Ne kadar önlem alırsa alsın yırtıcı yaratıkların suikastlerinin önüne geçemiyordu. Onlardan da en az kıştan ettiği kadar nefret ediyordu.
Eve ulaşmalarına yirmi kilometreden az kalmıştı. Duydukları, derinlerden gelen uluma sesi kurtların yakınlarda olduğunu söylerken Ala tüfeğine sarıldı. Fakat ses öylesine güçsüz öylesine derinden geliyordu ki uzaklarda olduğunu sanacak kadar yanılgıya düşmüştü. Yine de ne olur ne olmaz tüfeğini elinden bırakmadı. Ses gittikçe daha da güçsüzleşti. Bir zaman sonra, hırçınlıktan uzak acılı bir tına kavuştu. Ala kuşkuyla baktı sesin geldiği yöne. Bir şeylerin ters gittiğinin farkındaydı ancak peşine düşmek istemeyecek kadar aklı yerindeydi.
Yola devam etmek için direten adımları, duyduğu sesin buyruğuna galip düşüyordu. "Alf sence orada ne var?"diye sordu yüzüne bakmadığı köpeğine. Onunla aynı noktada durmuş kulak kabartmış oldukça dikkatli bir şekilde olan biteni anlamaya çalışan Alf'te en az onun kadar meraktaydı. Kafasını eğmesi ile bunu fark eden Alf'te kafasını kaldırınca göz göze geldiler. "Dikkatli ol çaylak, tehlike çanları çalıyor."dedi ikisininde bildiği bir gerçeği dile vurmaktan hiç üşenmedi. Daha temkinli ve daha müdebbir davranarak, gard yeleğini kuşandılar. Küme halindeki ağaçların çoğunu arkalarında bırakarak yola devam ettiler.
Hiçliğe karışmaya yüz tutmuş uluma, bir zaman sonra yeniden var oldu. Sanki attıkları her adım onları sese yaklaştırıyormuş gibi güçsüz de olsa yakındı. Alf'in burnu bir saniye olsun yerden kalmıyordu. Koklayarak öngörülerini güçelndiriyor, bir dedektif misali arayışına son vermiyordu. Ala ise silahıyla nerdeyse bir bütün haline gelmiş hafif büktüğü beli ve omuzu ile elleri arasında hüner sergileyen tüfeğinin ardından etrafı kolaçan ediyordu. Ufak bir çatırdama sesi duymaya dursun hemen namluyu oraya çeviriyor ancak önemesiz olduğunu gördüğünde yeniden adres değiştiriyordu. Namlunun ucu nerdeyse her noktaya değmişti, ve fakat değdiği hiçbir noktada tehdit unsuru yoktu.
Uluma arttı. Ala az ileride fark ettiği bir karartıyla, kitlendi ve bir şahinin gözleri misali keskin gözleriyle anlamaya çalıştı. O sırada başka bir tarafa yönelen Alf kayanın üzerinde gördüğü kuşa doğru havlamaya yeltenmişti ki bunu sezen Ala, "Alf sessiz ol!"diye uyardı. Direktifi alan köpek sahibine döndü. İleriye doğru tuttuğu tüfeğiyle bir noktaya kitlendiğini görünce, hemen bakışları aynı yolu izledi. Çok geçmeden ilerideki karartıyı fark etmişti. Ala tane tane nerdeyse parmaklarının ucunda yürümeyi sürdürdü. Karartı sürekli hareket ettiği için bir canlı olduğunu anlamak mümkündü ancak ne olduğunu seçemeyecek kadar uzun bir mesafe vardı aralarında. Aynı dakikalar içinde çok başka bir yerden daha gür ve daha güçlü bir uluma sesi yükseldi. Yakınlarda bir kurt dolaşıyordu artık eminlerdi. Sesindeki tizliğe bakılacak olursa dişiydi ve yavrusunu kaybetmiş bağrı yanık bir anneydi aynı zamanda.
Yavrusunu kaybetmiş...
Ala bir kaplumbağa gibi ağır ağır süzülmeye bir son verip hızlandı. Hedefe yaklaştıklarında onun bir kurt yavrusu olduğunu gören Alf saldırıya hazırlanmıştı ki Ala önünü kesti. "Sakın!"dedi. Dişi anne kurdun gelme ihtimali ile sesinin geldiği yönü sık sık kontrol edip bir ağacın dibine sinmiş acı acı uluyan hayvana yaklaştı.
Eğer aralarındaki mesafe epey büyük olmasaydı Alf yerdeki şeyin bir kurt olduğunu çok erken fark edebilirdi. Aslında performansının epey düştüğü bir yalan değildi. Günden güne yaşlanıyor, dayadığı tüm merdivenleri hızla deviriyordu. Hatta, Ala'dan bile daha büyüktü. Bu sebeptendir ki yetenekleri epey körelmiş, bir çok konuda hantalaşmıştı. Koku alma yeteneği bunların en başında geliyordu.
Yavru kurda iyice yaklaşan Ala, yüzünde ve bedeninin bazı yerlerindeki kanları ve kanlara sebebiyet veren bir mızrak gibi etine saplanmış dikenleri gördü. Aradan bir saniye geçmemişti ki bir köşede top top olmuş acımasız dikenleri ile kendini koruyan kirpiyi de fark etti. Olan biten aklında direkt şekilenmişti. Beslenmek için yanlış bir menü seçmişti zavallı yavrucak. Ala sonunda tüfeğini boynuna astı ve kurda yaklaştı. Onun kendisine zarar vereceğini düşünen hayvan korkudan kaskatı kesilmiş acı uluması yardım çağrısına dönüşmüştü. Ağlamaklı bakan gözleri oldukça dokunaklı ve yürek burkucuydu. Şöyle bir bakıldığında kalın kürkü göze ilk çarpan özelliğiydi. Göbek kısımları kar beyazı sırt kısmı ise duman grisi, erkek bir bozkurtu. Eğer yeterince büyük ve tecrübeli olsaydı etrafta düşman bırakmazdı ancak talihsiz yavru henüz kendisini savunamayacak kadar ufak nasıl saldırması gerektiğini bilmeyecek kadar da tecrübesizdi. Ala görünüşünden fazlasıyla etkilenmişe benziyordu. Daha önce çok kez görmüş olsa da bur kurt bir farklıydı.
Kalan son gücüyle kendisine yaklaşmakta olan kızın zararlı olduğu düşüncesi ile bağıran kurt niyahet annesine sesini ulaştırmayı başarmış, yavrusunun çağırısını duyan anne ise yakınlarda olduğunu kanıtlarcasına karşılık vermişti. Kafasını sesin geldiği yöne çeviren Ala, yeniden yavruya dönmek için yalnızca iki saniye beklemişti. Yavrucağın gözlerindeki korkulu ifade içini cız edince, "Korkma sana zarar vermeyeceğim."diyerek niyetinin kötü olmadığını belirti.
Fazla vakti olmadığını biliyordu şayet annesinin yakınlarda ve daha da yakınlara gelmek üzere olduğunu atık çok net anlamıştı. Belki de çoktan yavrusunun kokusunu almış, yolunu da bulmuştu. Bir dizini toprağa dayayıp diğerini kırarak çömeldi. Elinden birşey gelir mi diye baktı. Sadece merakından durmaya devam ediyordu yoksa yapabileceği birşey olmadığını ve zaten annesinin onu iyileştimek için yeterince donanımlı olduğunu biliyordu. "Ah zavallıcık, neden boyundan büyük işlere kalkışıyorsun ki?" Kurtlardan nefret eden birinin sözleri olamazdı bu. Kendiyle çelişiyordu veyahut henüz yavru olmasından kaynaklıydı tüm merhameti. Fakat tüm sözleri alabora eden o şeytani ifade bir anda can buldu yüzünde. Gözlerini kısarak kötücül bakışları ile, "Ancak sana merhamet etmeyeceğim. Yarın öbür gün büyüyüp atalarının izinden gidecek ve evime gelip tüm ürünlerimi yağmalayacaksın biliyorum! Anlamıyorum siz etobursunuz ne işiniz var tarla mahsulleri ile söylesene?!" Sonlara doğru yakınır gibi çıkan sesi, yağ gibi erimişti.
buz gibi katıksız bir sesle konuştu. Karşısındakinin bir hayvan olduğu ve daha da önemlisi hala annesinin sütüyle beslenen bir yavru olduğunun bilincindeydi. Fakat neye yarar ki? Ala böyle bir insandı. " Ah kime konuşuyorsam!"diyerek kafasını başka yöne çevirdi. Mağdur bakışları maziye aitti. Berbat ötesi günlerdi.
Anne kurdun yaklaştığını anladığında silahını alarak doğruldu. "Gidelim Alf."diyerek direktif verdi yanında duran köpeğine. Ordan ayrıldılar. Fakat çok gitmemişlerdi ki Ala durdu ve bulduğu ilk çalılığın ardına gizlendi. O ne yapsa aynısını yapan Alf de hemen yanında yerini almakta gecikmedi. Anne kurdun gelişini izlediler. Yavrusuna kavuşan kurt sevinç naraları döktü. Sesi buruktu. Annesine kavuşan yavrunun ise artık dertten kederden eser kalmamıştı yüzünde. Yavrusunun yaralarını fark eden anne yalamaya başladı her bir santiminden. Kanatları altına aldığı yavrucağı sardı sarmaladı.
📜
Şömine ateşinin sıcaklığına kavuşan teni adeta bayram etti. Montunu kapının ardındaki portmantoya asıp içeriye doğru adımladı. Koltuğun üzerinde oturan Burhan'ı bulan gözleri ilgi ve merakla doldu. Son zamanlarda tek uğraşı elindeki telefon olmuştu. Ve yine telefonla ilgileniyordu. Öylesine odaklı duruyordu ki Ala'nın varlığını fark etmemiş gibiydi. Baş parmakları sık sık ekran üzerinde oynuyordu ve yüzünde garip bir ifade vardı. Her ne yapıyorsa keyfi pek yerindeydi. Ala kaçamak bakışlarını sürdürerek mutfağa geldi. Bir yerlerden yemek yapmak için malzemeler çıkarırken bile gözlerini ondan alamıyordu. Ne yaptığıyla ilgilenmiyordu pek daha çok telefon denen o tuhaf aygıt düşüncelerini meşgul ediyordu. Konuştuğunu gördüğü günden beri nasıl bir şey olduğunu öğrenme isteği artmıştı. İnsanlığın teknoloji de çığır açtığını düşünüyordu. Konuşan bir icat da ne demekti?
Merak etti bir an. Bu şeyden kasabada da var mıydı? Burhan'ın zaten oradan aldığını anımsayınca cevap kendiliğinden belirdi. Fakat anlam veremedi bir şey vardı. Kasaba da vardı da o neden hiç görmemişti? Gözü o kadar kör olmuştu ki bazı şeylere karşı gözünün önünde de olsa görmemişti. Şimdi ise tüm algılarını çalıyordu ondan. Yalan yok telefon dedikleri şey son derece çekmişti dikkatini.
"Kasma kendini. Sor ne sormak istiyorsan?" Burhan'ın sesini duyması ile şaşkınlık tüm çehresine yayıldı. Müneccim miyidi bu adam? İçindeki sesi duymuştu.
"Haha onu da nereden çıkardın?"dediğinde sesi ve tavrı oldukça sahteydi.
Burhan sonunda kafasını telefondan kaldırıp yüzüne bakmaya tenezzül etti. Demek ki varlığının farkındaydı en başından beri ama bunu biraz olsun sezdirmemişti. "Yalan söylemek hiç yakışmıyor sana." Ala yüzündeki ifade ile kala kaldı. Yalancı konumuna düşmek berbat hissettiriyordu.
Burhan önüne döndü. Telefonu ile uğraşmaya devam ederken Ala söylene söylene yemeğini yapmaya devam etti. Burhan'ın hal ve hareketleri de bir an olsun ilgisinin peşini bırakmıyordu. Ne yapıyordu o kadar? Bütün gün zaman geçirecek ne vardı içinde mesela hiç anlamıyordu. Bir an durdu. Ve kendiden beklemeyecek bir şekilde, "Yapmamı isteiğin bir yemek var mı?"diye sordu. Sonradan bunu yaptığı için kendine çok kızacakğını biliyordu ancak bir seferliğe mahsus kendine izin verdi.
Burhan şaşkınca kaldırdı kafasını ve sebze yıkayan kıza baktı. O kendisine bakmıyordu. İlk başta gaipten sesler duyduğunu zanneti ve yeniden önüne dönmüştü ki Ala kafasını kaldırıp, "İstediğin bir yemek varsa çekinmeden söyeleyebilirsin."dedi. Burhan'ın inanmaz gibi bakışlarını gördüğün de, "Hadi ama abartmaya gerek yok ben de arada iyi olabiliyorum."dedi sahte bir sevecenlikle.
Burhan, "Haklısın."diyerek katıldı ona. "Ne kadar gizlemeye çalışsan da özünde iyi bir insansın."
Ala kaşları çattı. "İyi olduğumu da nereden çıkardın?"diye sordu.
Elindeki telefonu tuşlamaya devam eden Burhan, "İyi bir insan olmasan tanımadığın bir insanı neden evine alasın?"diye sordu ifadesiz bir sesle. Kafasını kaldırıp kasten göz göze geldi Ala ile. "Ölüp gitmem neden umrunda olsun ki? Beni kaderimle baş başa bırakıp gitmen senin için daha makuldu ancak sen yaşatmayı seçtin. Beni vurup hiçliğe karışan gizemli katil gibi ardına bakmadan gidebilirdin. Bunu yaptığın için kimse seni suçlamazdı. Ancak iyi niyeti sana izin vermedi. "
Ala söylediği onca şeyin içinden yalnızca bir noktaya takılmıştı. Ne demişti o? Beni vurup hiçliğe karışan gizemli katil. Yani bu demek oluyordu ki genç adamı çatıştığı adamlardan biri vurmamıştı. Bu da demek oluyordu ki ormanda dolaşan gizemli bir katil vardı. Ala buz kesti. Bunca zamandır önüne bir sürü ip ucu çıkmıştı ancak o hiçbirini görmemişti. Şöyle bir düşününce, aslında yirmi bir kişinin aynı anda bir birlerini vurup öldürmesi mantıksızdı. Mutlaka biri ayakta kalmalıydı ki o yirmi kişi ölsün. Ölmek üzereyken son hasmını vurmayı başarmış olmaları da bir ihtimaldi ancak çok küçük. Şayet Ala hepsini tek tek kontrol etmişti ve çoğunun üzerinde en az beş mermiye rastlamıştı. Kalanlar ise kafalarından vurulup anında ölmüştü. Yani bu da ikinci tezi anında çürütüyordü.
Bunların şuan için bir önemi yoktu. Ormanda gizemli bir katil dolaşıyordu ve kim bilir nasıl bir tehlikenin göbeğindeydiler. Genç adamı bulmadan önceki geceyi anımsadı. Koca adamın vurulduğu gece. O da aynı kişi tarafından vurulmuştu değil mi? İşte şimdi taşlar yerine oturuyordu. Ertesi sabah koca adamın evinde otururken Alf gelmişti yanına ve onu ormanın içinde bulduğu ayak izlerine götürmüştü. O zamanlar genç adama ait olduğunu düşündüğü için ormanda birilerinin gezebileceğini akıl edememişti tabi eve gittiğinde genç adama ait olmadığı görmüştü de kapıldığı telaş yüzünden ayak izleri tamamen çıkmıştı aklından. Ama şimdi düşününce olanı biteni anlayabiliyordu. Gizemli bir katil vardı ortalıkda dolaşan ve yıllardır emek verdiği gaye boşa çıkması an meselesiydi.
İçi daraldı. Kaçması gerekiyordu. Temiz havaya ihtiyacı vardı ve biraz uzaklaşmalı idi düşüncelerinden.
Koca adamın yemeğini vermediğini hatırlayınca, kaçmak için harika bir bahane olduğunu düşündü ve adımlarını daha da istekli atmaya başladı.
Burhan'ın, üzerindeki bakışlarının farkında olmadan mutfaktan ayrıldı. Orta sehpanın yanından geçiyordu ki, "Kaçıyor musun?"diyen Burhan'ın sesi onu kendine getirdi. Aval aval bakışları onu bulduğunda kendisini derince gözlemlediğini gördü. "Gerçeklerle yüzleşmekten mı korkuyorsun yoksa?"
Kaşlarını çattı. "Hangi gerçekler?"diye sordu kuşkulu bir sesle.
"Hadi ama." Alayla güldü. "Neden rol yapıyorsun ki? İyi olmak seni alçatmaz. Kendin gibi ol."
"Anlamıyorum seni!"diye çıkıştı Ala. "Amacın ne?"
Burhan ardına yaslandı. Omuzları öncekine göre daha dik ve bakışları daha keskindi artık. Bir şey yapmaya çalışıyordu. Garip bir duruşu vardı. Amacı her ne ise ulaşması pek uzak değildi. "Ne olsun?"diye sordu. "Seni yalanlarından kurtarmak."
Ala küplere bindi. İkidir ona yalancı diyordu ve bundan nefret etmişti. Etrafına bakınıp durdu hızla. Silah niyetine birşey aradı şayet genç adam artık haddini aşmışti. O sırada ardında duran dolabın üzerinde kayın ağacından yontularak yapılmış bibloyu fark ettiği gibi avucuna kıstırdı ve ona doğru fırlattı. "Bana yalancı dersin he!" Genç adamı teget geçen nesne ardındaki cama toslayıp parçalara ayırdı. Kopan gürültü ardından cam parçaları genç adamın üzerine doğru savruldu. Çıplak sırtında yer yer sıyrıklar oluşurken o olayın şokunu atlatmaya çok uzaktı henüz.
Ağzı bir karış açık kalan Ala eliyle kapattı ve pörtlek pörtlek olmuş gözlerini artık kırık olan camına dikmişti. Sinir ehliyle yaptığı hata ona pahalıya patlamıştı. Pişman olduysa da bunun için çok geçti artık.
Kendine geldiğinde, "Ay camım!"diye ağıt yakarak cama yakaştı ve dizlerinin üzerinde koltuğun üzerine çıkıp gözlerini her noktasında dolandırdı. Yüzündeki ifade evi yanmış birinin ifadesiyle aynıydı. Üzgündü çünkü taktıracak başka bir camı yoktu sonuncusunu da koca adamın vuran kurşun yüzünden kırılan camın yerine takmıştı. "Aman Allah'ım ne yaptım ben?! Şimdi yeni bir cam nerden getireceğim?!"diye yakındı. O sırada kendisine hayretler içerisinde bakan adamı görmezden gelmek için çok büyük sebepleri vardı. Mesela suçlu olması ve onu yaralaması gibi.
"Sana gerçekten inanamıyorum!"dedi Burhan. Ala suçlu bakışlarını ondan kaçırdı. Bunun farkındaydı ve kafasını sallayıp önüne dönmekten başka birşey gelmedi elinden. Sırtındaki sıyrıkları fark eden Ala sertçe yutkundu. Daha yakından bakmak için can atsa da kendini tuttu. Dokunmak için can atan parmaları ise ayrı başa bela olmuştu.
Dışardan bir rüzgar esti. Boşluktan içeri sızan afacan rüzgar kulağını kapatan bir tutam saçı geriye çekerek sırrını adeta ortaya çıkardı. Telaşa kapılan Ala hızla saçlarını eski haline getirdi o sırada gözleriyle Burhan'ı yoklamıştı. Neyseki bakmıyordu. Derin bir oh çekti. Çıplak olduğunu farkına daha yeni aymış gibi bir soru düştü aklına. Dışarısı feci soğuktu ve kırık cam yüzünden o soğuk artık içeriye de taşıyordu ancak bu adam nasıl oluyordu da üşümeye dair en ufak bir emare göstermiyordu? Şayet üzerindekilere rağmen kendisi inceden inceye titremeye başlamıştı bile. Onun gerçekten bir robot olduğunu düşündü o an.
"Hayır nasıl bu kadar fütursuz olabiliyorsun anlamıyorum." Kafasını çevirip baktı. Dizlerinin dibindeki camları görüp sabır dilenerek yeniden önüne döndü ve "Dizlerine cam batacak in oradan."diye uyardı.
Üslubuna daha da fazla katlanamayan Ala sonunda suçlu psikolojisinden çıkıp çirkef tavrına büründü andında. "Tamam be ne abartıyorsun yaptık bir hata ama bu kadar gelinmez bir insanın üzerine!" Sözleriyle üste çıkamayı bir şekilde başarıyordu.
İnce cırtlak sesinden rahatsız olan Burhan işaret parmağını kulağına yaslayıp burutşturuduğu yüzüyle, "Az alçak tut şu sesinin desibelini az!"diye kızdı.
Ellerini bel boşluğuna yaslayan Ala dudaklarını kulağına yaklaştırıp inat uğruna daha da çok bağırdı ve, "Tutmazsam ne olurmuş?!"diye sordu.
Sabrı taşan Burhan sinir havliyle kafasını çevirmişti ki aralarındaki yakınlığı hesaba katamayınca burunlarında küçük bir sürtünme meydana geldi. İşte yine başlıyordu. Vücudunu ele geçiren tuhaf şeyler yine baş göstermişti. İçine derin nefes çekti ancak bu büyük bir hataydı. Duyumsadığı kokusu daha da kuvvetlendirdi hislerini. Bir insan her anlam da bu denli etkileyici olamazdı ama yanılmamıştı o tanıdığı insanlardan çok farklı bir kızdı. Dünya da eşi benzeri olmayan. Bu kadar kısa bir zamanda bir insan için böyle düşünmeye başlamışsa felaket yakın demekti. Aynı şekilde kendisine bakan ve kendinden geçmiş gibi duran kızın mavi gözlerinde kayboldu. Namütenahi bir deryaya dalış yapmak gibiydi. Her dalışında elzem duygularla doldu taştı. Bu imgeler hiç hayra alamet değildi. Ama bir gerçek vardı ki mübalağa değil müptelaydı bunun adı.
Kendine gelmeyi başaran Ala hızla uzaklaştı oradan. Görende süvariler kovalamış sanardı. Masanın ötesinde durduğunda ne yapacağını bilemez gibi etrafta dolandırdı gözlerini. Elleri bir yük gibi konum bulamadı kendine. Şapşal görünüyordu. Onu izlemeye devam eden Burhan ise bir süre daha bu büyünün etkisinde kalacağa benziyordu. "Burada yatamazsın." İşte tam olarak bundan bahsediyordu. Bu kız da 26 yıllık hayattında kimseden görmediği merhameti şefkati tatmıştı. Bu yüzden kapılıyordu bu yüzden çekiliyordu. Oysa davrandığı gibi gerçekten kötü olsa ve davranışlarının hakkını verse o zaman herşey çok daha kolay olabilirdi. Ala onun ilki olmuştu her konuda. Ve kötü haber şu ki ilkler hiç unutulmuyordu.
Kaçamak gözlerine baktı. Her yere bakıyor ama kara gözlerine bakmayı reddediyordu. Ne hissetiğini merak etti. Yoksa aynı duygular mıydı bu asi kızı bir şapşala çeviren?
Ala kendisini izlemeyi bırakmayan Burhan'ın bakışlarından kaçmak ister gibi ardına döndü. Zaten zor durumda görünüyordu bir de yakıcı bakışları hiç iyi gelmiyordu. Bir kaç adım sonrasında durdu. Kırık cama baktı. Cam böyle kırık ve hava bu denli soğukken burada yatamazdı. Bir an boşverip arkasını döndüyse de, vicdanı ona en fazla bir kaç adım müsade etmişti. "Sana yeni bir yatacak yer bulsak iyi olur." Aklına zaten bir yer geliyordu.
Burhan sırtı dönük kıza baktı. İçindeki iyilik meleğini susturamamış olmasına nasıl düşünmesi gerektiğini bilemedi. "Yeni bir barınak mı inşa etmeyi düşünüyorsun?"diye sordu şakacı bir sesle. "Camı tamir etmek daha makul gibi duruyor."
Ala omuzunun üzerinden ters bir bakış gönderdi ona. "Espiri mi yaptın yani sen şimdi?"
"AA öyle mi yansıttım?" Ciddi durmaya çalışsa da sesinde ki tın onu ispiyonluyordu. "Halbuki son derece ciddiydim."
"Ah gerçekten neden düşünüyorum ki!?"diye isyan etti Ala. "Ne de olsa senin gibi bir ukala kendi başının çaresine pek tabi bakabilir!"
Tam gidiyordu ki Burhan uzanıp kolundan yakaladı onu. Bu beklenmedik hareketi karşısında bir an tepki vermeyi unutan Ala önce tenine temas eden uzun parmaklarına sonra da alttan bakışlar atan kara koyu gözlerine baktı. "O konuda haklısın kendi başımın çaresine bakabilirim."dedi duygusuz sesiyle. "Ama bugünlük senin bakmanı istiyorum."diye cümlesini tamamladığın da Ala afallamıştı. Bu öylesine bir cümle değildi sanki. Altında gizler manalar vardı sanki. Öyle hissetti ama kim kanıtlayabilirdi ki bunu.
"Pardon?" Burhan bir anda bir rüyadan uyanmış gibi ruh hali değişti. Elini çekip soğuk duruşunu kuşanarak önüne döndü. Her ne olduysa Ala hiçbir anlam veremedi.
"Sadece nerde yatacağımı söyle."
Ala bir anda değişen tavrını göz ardı ederek merdivenlere taraf döndü. "Benimle gel."diyerek adımlarına hareket verdi. Beraber üst kata çıktılar. Ala'nın odasının hemen yanındaki odanın önüne geldiklerinde bir an durur gibi oldu Ala. Kavradığı kolu açıp açmamakta tereddüt eder gibiydi. Burhan fark etiyse de sormadı. Zira kapının ardında kendilerini bekleyen şeye odaklıydı daha çok. Tuvalet ihtiyacını gidermek için her üst kata çıkışında gözleri bu kapıya takılıyor kime ait olduğunu sorguluyordu. Cevabını çok sonra da yapboz parçalarını birleştirerek çözmüştü ancak bunun haricinde kafasını meşgul eden daha bir çok soru vardı. Asla meraklı bir insan değildi. En azından buradaki hayata tutsak düşene kadar. Garip bir şekilde bu dünya da kendisine ait gelen birşeyler vardı. İlgisini çeken içten içe ona mesajlar veren gizemli bir şey ama ne olduğunu bir türlü anlayamamıştı.
Belki de bütün cevaplar bu kapının ardında gizliydi kim bilir?
Ala kapıyı açtı. Rüzgarla beraber üzerine savrulan misk amber kokusu ciğerlerine doldu. Büyük babasının hatırası hep olduğu gibi yine can buldu gözlerinde. İçeri doğru adımladı. Burhan'ı buraya getirerek büyük babasının hatırasına ihanet ettiğini söyleyen sesler canını yakıyordu. Suçlu gibi hissetmekten alıkoyamadı kendini. Buraya büyük babasından başka kimsenin izi deyemezdi. Değerse silinirdi büyük babasından kalanlar. Ancak elden başka ne gelirdi ki? Büyük babasının ruhundan özür dileyerek kararını sürdürmeye devam etti.
Burhan kapının içinde durmuş onu izliyor içeri girmeyi pek düşünmüyor gibiydi. "Gidene kadar burada kalabilirsin."dedi.
Siyah saçlarının su gibi akıp gittiği sırtına bakarken, "Kimin burası?"diye sordu. Cevabın aşağıdaki portre resminde duran yaşlı adamla alakalı olduğunu zaten biliyordu.
"Büyük babamın." İşte bunu beklemiyordu. Hep olduğu gibi bu konuda da kendisini cevapsız bırakacağını zannediyordu ama Ala onu şaşırtmıştı.
"Nerde o?"
"Öldü." Bu da beklendik bir cevaptı onun için. Odanın ortasında durmuş büyük babasını görür gibi manidar gözlerle etrafı izleyen Ala ardındaki adamın ne durumda olduğunu merak edip arkasına döndü. Kendisini izlerken bulmayı beklemiyordu. En azından odayı inceleyeceğine emindi.
Sözlerin bittiği yer de gözler devreye girerdi. Tıpkı şuan da olduğu gibi. Burhan ruhuna inmek ordaki sırları okumak ister gibi izledi durdu Ala'yı. Ala ise kara gözlerindeki amacı çözmenin peşinde sürüklendi durdu. Bir zaman sonra, "Biraz daha devam edersen aşık olmandan korkuyorum."diyerek buna son verdi Burhan.
Ala tıslar gibi güldü. Küçümseyici bakışları çok şey anlatıyordu. "O ne ki?" Aşkı kitaplardan okumuştu, ne olduğunu gayet iyi biliyordu. Ancak bilmediğini iddia ederek sıyrılmak en iyi kaçış yöntemiydi onun.
"Demek bilmiyorsun?"diyen Burhan'ın sesinde buram buram ima akıyordu. Gözlerinden işin aslını okuyabiliyordu. Kollarını bağladı ve omuzunu kapının çerçevesine yasladı. "Şanslısın." Yüzündeki çarpık gülüş Ala'nın sinirlerini bozmuştu yine ve yeniden.
"Yine neyi ima ediyorsun sen?"diye sordu kuşkuyla. Gözlerini kısmış dikkatle bakıyordu ona.
"Hadi ama neden her cümlemde bir art niyet arıyorsun?"diye sordu Burhan.
"Bak!"dedi Ala. İşaret parmağını ona doğru doğrultmuş kötü kötü bakıyordu gözleri. "Şu ukala tavırlarına bir son ver yoksa ben ağzının payını vereceğim!"
Burhan hiç acele etmeden onu izledi. "Neler yapabileceğini gerçekten merak ediyorum." Çirkef tavırlarından zevk aldığını söylemiş miydim? Kesinlikle son zamanlarda ki tek eğlencesi buydu.
"Hah!"diyerek güldü Ala. "Seni fazla merakta koymayayım ben."deyip etrafına bakındı. Ancak bu defa ona yardımcı olacak bir biblo ya da herhangi birşey yoktu. En sonunda yatağın üzerinde duvara asılı olan ok ve yayları gördü. Burhan hareketsizce onu izlemeye devam etti oklara doğru yönelirken ne yapmaya çalıştığını anlasa bile rahatlığından ödün vermedi. Yatağın üzerine çıkan Ala büyük babasına ait olan yay ve oklardan birini alıp Burhan'a döndü. Oku yaya yerleştirip onu hedef alırken gözlerindeki kararlık Burhan'ın korkusuz tavrından dolayı sekteye uğrasa da yolundan dönmedi. "Eğer buna bir son vermezsen benden günah gider."
"Neye?"diye sordu Burhan. Omuz silkip, "Ben hiçbir şey yapmıyorum."
"Ukalasın!"diye çıkıştı Ala.
"Hiç sanmıyorum."dedi. O kadar rahat görünüyordu ki aslında Ala'yı kızıştıran şey buydu ve bunun farkındaydı.
"Hâlâ devam ediyorsun!"dedi.
"Hayır."
"Peki bunu sen istedin!"deyip oku serbest bıraktı. Gözle görülmez bir hızda ilerleyen ok Burhan'ın kolunu sıyırıp kapı boşluğundan dışarı fırladı. Yerinde kımıltısız duran Burhan Ala'yı şoka uğrattı. Oysaki kaçacağını ya da en azından duvarı siper alacağını düşünmüştü ancak bir robot gibi durmaya devam edeceğini asla tahmin etmiyordu. Teninde hissetiği ince sızı dışında hiçbir emare görülmeyen Burhan ruhsuz bir beden gibi davranıyordu. Gözleri fal taşı gibi açılmış kendisine bakan kıza bakıyordu sadece.
Ala şaşkınlık içindeydi. Kalbini de vurabilirdi fakat bu adamın umrunda değildi. Manyak mıydı? "Kalbinden
vurabilirdim!"
Kafasını eğip koluna baktı umarsız bir ifadeyle. "Yakındır."dedi.
"Bu ne demek şimdi?"
Önemsiz bulduğu sıyrıkla zerre ilgilenmeden Ala'ya döndü. "Öfkelenince tam bir canavara dönüşüyorsun." Sakin adımlarla yanına gitti. Gözlerini görmek için kafasını kaldırması gerekse de, çok geçmeden bacaklarından tuttuğu
gibi onu yataktan indirdi ve şimdi yukardan bakan kendisiydi. Gözlerine bakmayı bir an olsun bırakmazken, "Kalbimden uzak dur."diye fısıladı.
Zaman durdu dudağından bir nara gibi dökülen kelimelerden sonra. Ne olduğu meçhul bir tesire sahip büyü gibiydi zamana dokuna bilen. Ala gözlerini kırpıştırarak, siyahlarını izledi. Donmuş düşünceleri ve durmuş aklıyla bir baygından farksızdı sanki. Ne zaman ki yaşamın varlığını hissetti uzaklaşan kokusu da terk etti yavaşça ciğerini.
Buza çevirdiği kızı izlerken, "Madem gidene kadar burası benim, bir kaç kural koymamda sakınca yok."dedi. Sesi uzaklardan gelir gibiydi. Aslında uzaklarda olan Ala'nın bilincinin ta kendisiydi. Donuk gözleri kolundaki yaraya kaydı. Kan aşağı doğru yol almış gidiyordu ardında kırmızı bir iz bırakarak. Cevap vermedi kendisinden beklenmedik bir şekilde. "Birincisinden başlayayım. Odamdan çıkar mısın dinleneceğim." Siyah gözlerine baktı yeniden Ala. Bu sözler onu tam anlamı ile kendine getirmiş olacak ki sonunda o alışagelmiş çirkefliği baş gösterdi.
"Nereden odan oluyormuş senin!" Sesi deminki okdan bile daha etkiliydi hiç şüphesiz. Yediği darbeden etkilenmeyen adam, kulağını adeta delip geçen sesten son derece rahatsız olmuştu. "Kalabilirsin dedik tapusunu vermedik herhalde di mi?!"
Burhan kesik bir gülüş döktü dudaklarından hemen ardından şu sözler döküldü dudaklarından. "Tapunun ne demek olduğunu biliyorsun demek?" İşte yine o tın. Buram buram alay barındıran. "İyi bu da bir gelişme."
Ala ona kırmızı görmüş boğa gibi bakıyordu şimdi de. Burnundan buhar yerine alev püskürecekti biraz daha doz alırsa. Burhan bugünlük bu kadar eğlenmenin yeterli olduğunu düşünmüş olacak ki sonunda tüm tutumunu resetledi ve Ala'yı omuzlarından tutarak kapıya doğru sürüklemeye başladı. "Hadi çık da az dinleneyim yedin bitirdin başımın etini." Araya kızıştırıcı sözler serpiştirmeyi de ihmal etmedi tabiki. Ancak kendi mülkünden bir paçavra gibi kovulmanın şokunu henüz üzerinden atamayan Ala tepki göstermekten uzaktı. Kapının içine kadar geldiler. Koşesinden tuttuğu kapıyı kapatmak üzereydi ki kendisine dönen kızın yüz ifadesine gülmemek için yanaklarının içini dişlemek zorunda kalmıştı. Fazla masum ve fazla aptal bakıyordu. Daha fazla bakarsa kahkahasının önüne geçemeyecekti. Kapıyı hiç düşünmeden suratına kapattı.
Kabak gibi ortada kalan Ala öfkeli haline kavuşmakta gecikmedi ve başladı kapıyı yumuruklamaya. "Sen kim olduğunu sanıyorusun adı herif!" Yükselen gürültü duvarlara değip kulübenin içinde dört dönerken, kapı Ala'nın her vuruşta daha da harlanan öfkesinden nasibini almaya devam ediyordu. "Sen kimi kimin odasından kovuyorsun lan!"
Burhan her gün buna maruz kalıyormuş gibi aşina davranışlar içersinde aynı zamanda gamsızlığın vücut bulmuş hâli gibi yatağa yaklaştı ve kendini üzerine bıraktı. Ne de olsa çalar çalar giderdi. Yüzündeki huzurlu ifade, içinde bulunduğu durum için fazla absürt kaçıyorsa da bilindik bir gerçek vardı ki Ala'nın çirkeflikleri artık eskisi gibi canını sıkmıyor tam aksine can sıkıntısını alıp götürüyordu ondan. Böyle bir değişimi neye yormalı bilinmez ancak üzerinde bir kere durup düşünmedi.
Bir süre sonra kapının ardından gelen sesler kesildi. Sonunda pes eden Ala orayı tıpış tıpış terk etmişti ancak bu gidiş çok da umut dolu bir gidiş değildi. Ala'ydı bu bir şekilde çıkarırdı acısını.
Beyaz yorgan serili yatağın üzerinde uzanan Burhan kolundaki kanın yorganı kirtletiğini fark edince yerinden kalktı. Yatağın iki yanında duran komodinlerden kolunu sarabilecek birşeyler aradı. Açtığı ilk çekmece tamamen boştu. İkincisinde ise parçaları sökülmüş ve çekmecenin içine dağıtılmış köstekli bir saat duruyordu. Pek ilgilenmedi onunla. Yatağın önünden dolanarak diğer komodine yaklaştı ve üstteki çekmeceyi açtı. İlaç kutularıyla dolu olan çekmece pek boş sayılmazdı. İşine yarayacak şeyi de bulmuştu. Kutuların altına serilmiş kırık beyaz rengindeki bez işini görürdü.
Bezi alıp çekmeceyi kapadı. Yatağa oturmak üzereydi ki birden kapı çaldı. Omuzunun üzerinden baktığında aklına gelen tek soru, çirkef kızın yine neyin peşinde olduğuydu. Çalan kapının ısrarına dayanamadı ve yerinden kalktı. Karşılaşabileceği bin bir türlü hal vardı sonuçta Ala'ydı söz konusu ancak hiçbirinden çekinmiyordu. Kapıyı tereddütsüzce açmasından da belliydi. Fakat herşeyi bekliyordu da bir boşluk ile karşılaşmak işte bunu beklemiyordu. Kaşları çatıldı gövdesini kapıdan dışarı hafif uzatıp etrafa bakındı ancak kimsecikler yoktu görünürde. Bu kız yine neyin peşindeydi? Bu soru aklına düştü. En son yere kayan bakışları, ahşap zeminin üzerinde küçük beyaz bir çantaya rastladı. Eğilip onu aldığı esnada bir kez daha baktı etrafa ve bir kez daha hiçlik karşıladı onu. Allah Allah dercesine bir kafa hareketi ardından çantayı alıp odaya geri döndü ve kapıyı kapatıp yatağa oturdu yeniden. Onun bir ilk yardım çantası olduğunu en başında anlamıştı ancak öfkeli Ala'nın böyle bir iyiliği karşısında son derece kötürüm kalmıştı.
Bu Ala'nın ilk iyiliği değildi ancak her defasında onu biraz daha şasırtmayı başarıyordu. İyilik adı altında farklı farklı kareografi sunuyor ve hepsinde de onu şaşırtmayı başarıyordu. Bilinmezliklerle dolu gizemli bir kızdı Ala.
Onu düşünerek sardı yarasını. Gittikçe artan bu düşünceler onu bilmediği diyarlara sürüklüyordu sanki. Bundan değilse de sonradan başına geleceklerden korktu ama yine de kendine dur diyemedi zira bu öyle bir büyüydü ki onu adeta hapsetmiş kaçış yollarını tıkamıştı. Onu kaçışa götürecek tüm uzuvlarını da koparıp atmıştı.
İşi bittiğinde yatağa uzanıp kollarını başının altında birleştirerek tavana diktiği gözleri ile kaldığı yerden devam etti düşünmeye. Bükme esnasında yarasında sızı hissetse de düşüncelere o kadar dalmıştı ki farkına varmadı bile. Yusuf'un güzelliğine kapılıp şurunu yitirerek parmaklarını kestikleri halde hiçbir şey fark etmeyen kadınlardan farksızdı hali. Ancak bu bir aşk hali değildi. Başkaydı. Bambaşkaydı bu hikayenin başlığı.
Tüm kötü görünme çablarına rağmen iyiliğini dizginleyemediği için asıl kişiliğini açığa vuran deli bir kız vardı başrolde. İşte tam da bundan bahsediyordu. İlk yardım çantasından. Kendi açtığı yara yüzünden vicdanını susturamayıp hatasını telafi etmeye çalışan Ala, nefret ya da hiçbir kötü duyguyu hak etmiyordu. Gerçekten, davrandığı gibi kötü olsaydı o zaman herşey çok daha kolay olabilirdi Burhan için. Fakat gel gör ki Ala'nın merhametin devreye girdiği yerde herşey anlamını yitiriyor geriye bir tek güzellik kavramı kalıyordu.
Güzelliğin vücut bulmuş haliydi Ala. Kastığı gizemler dahi ona başka bir hava katıyordu.
Bir an ona ne kadar kapıldığını fark etti. İşte o an derin rüyadan uyanışın başlangıcı oldu. Sırları olan bir kızdan bahsediyordu. Bu güzel düşünceler konusunda emin miydi? Onu tanımıyordu nasıl böyle düşünebilirdi? Zayıflık değil miydi bunun adı ya da aptallık? Kim olduğunu bilmediği ve iki iyilik yaptı diye ne idiğu belirsiz bir kızın ağına kapılacak kadar aptal mıydı gerçekten?
Hayır hayır konu bu kadar basit değildi. Egosu ne kadar naralar atarsa atsın konu bambaşkaydı.
İstisnai bir konudur ki iyi insan bulmak zor ama imkansız değildi. Dünyanın bir yerinde mutlaka bulurdu birilerini şayet ararsa ancak hiçbiri bu kızın hissetirdiklerini hissetiremez katıklarını katamazdı. Her geçen saniye egosnun ardına gizlediği asıl gerçeklerle yüzleşiyordu. Canı sıkıldı bu duruma. Kafasını rahatsızca kıpırdattı belli belirsiz. Belki de amacı düşüncelerini dağıtmaktı şayet ileri gittikçe içinden çıkılmaz bir hal aldığının farkına varmıştı o da. Ve Mecnun'a dönmek tabi.
Gözü kısa bir an pencereye taraf kayarken duvarda asılı duran garip bir tablo çekti dikkatini. Aslında tablonun garip olduğu falan yoktu. Duvarlarda asılı duran diğer tablolar kadar sıradandı ancak birşey vardı ki tabloyu farklı kılıyordu öbürlerinden. Yamuk duruşuyla insanda düzlemte isteği uyandırıyordu. Asla simetrik takıntıları olan bir adam değildi fakat bir dürtü ısrarla kalkmasını söylüyordu ona. Tabloya yaklaşmasını söyleyen bir ses fısıldıyordu derinlerden. Bir kuruntu olduğunu düşünerek yeniden durşunu düzeltmiş olsa da oturmuştu bir kere içine. Sözünü geçirene kadar da rahat durmayacaktı belli ki. Gözlerini kaydırıp baktı. Yamuk duruşunu can sıkıcı buldu. En son dayanamayarak kalktı yerinden ve monoton adımlarla yaklaştı tabloya.
Ne olabilirdi ki? Alt üstü yamuk asılmış bir tabloydu işte diye düşünse de yürümeye devam etti.
Yaklaştıkça içindeki ses daha da artmıştı sanki. Nerden geldiğini bilmediği bir his huzursuz hissetmesine neden oldu. Ya da fazla kastığı için vücudunun kendiliğinden gösterdiği bir reaksiyondu bu bilinmez.
Elleri dokunmak için havalandı. Dışardan duyulan rüzgar sesi az sonra çalan telefon sesine karışınca elleri hava da öylece kala kaldı. Omuzunun üzerinden geriye baktı. Yatağın üzerinde duran telefonu bir yanıp bir sönen ışığı ile ay ışığı sayesinde loş olan odayı aydınlatıyordu bir saniye aralıklarla. Önüne döndüğünde tabloyu es geçip gerisinde bıraktı. Agit'in aramasına cevap vermeden önce yatağa yavaşça oturdu.
"Efendim."
"Alo!" Agit'in sesi biraz endişeli geliyordu. Bu sebepten kaşlarını çattı. Kötü birşey olma ihtimali kanını çekmişti sadece bir saniye içerisinde. "Ahh burdasın!" Derin bir oh çekiş sesi duyuldu bu defa.
"Bir sorun mu var?"diye canhıraş sordu Burhan.
Az önceki halinden sıyrılıp tüy gibi bir haififliğe kavuşan sesiyle konuştu Agit. "Yok abi ya. Uzun süre mesajlarıma cevap vermeyince sana birşey oldu sandım."
Öfkeye kapılan Burhan, "Aklımı aldın lan o nasıl bir ses tonu öyle?!"diye azarladı.
Arkadaşının öfkeli hallerine yeterince alışık olan Agit, "Sakin ol dostum herşey yolunda. Senin burda olmaman dışında herşey normal yani."diyerek oldukça sıradan karşıladı.
Suları durulan Burhan, "Ravza nerede?"diye sordu.
"Uyuyor."dedi Agit. Ve işte yine o efkar çökmüştü sesine. Söz konusu Ravza olduğunda derin bir acı hissediyordu sinesinde. Henüz küçük yaşında maruz kaldığı hayattan ötürü onun için çok üzülüyor elinden birşey gelememesine de ayrıca kahroluyordu. "Ama tabi sen gittiğin günden beri rutin haline getirdiği gibi yine uyumadan önce seni sordu."
Burhan gözlerini yumdu. Çaresizliğin kollarını boğazına dolanmış onu öldürmekten beter ediyordu. Cevap vermedi. Sessizlik olunca devam etmesi gerektiğini düşündü Agit. "Abi bu acı benim boyumu aşıyor. Konuşun da kendine gelsin kız. Onu böyle görmekten nefret ediyorum canım çıkıyor ama ben ölmüyorum. Korkunç bir acı hissetmek dışında hiçbir şey yok."
"Şimdilik kimsenin yaşadığımı bilmemesi gerekiyor." Bu Ravza da olsa. "Ben dönene kadar idare etmek zorundasın."
Bir an sinirlenen Agit, "Gel de bunu vicdanıma anlat!"diye çıkıştı ancak sonra ne yaptığının farkına vararak alçattı sesini. "Abi zor diyorum. O masum gözlere her bakışımda o acıyı o özlemi o kederi görmek zor. Bünyem kaldırmıyor. Kız zaten bu minik yaşında boktan bir hayata esir düşmüş bir de bu hayattaki en sevdiği insanla sınamak çok gaddarca geliyor bana."
"Onun iyiliği için buna mecburuz Agit!"dedi Burhan. "Ben bu hayatta ne yapıyorsam onun için yapıyorum zaten. O bu iğrenç hayattan kurtulsun, daha mükemmelini yaşasın diye çabalıyorum bunun için de susmamız gerkiyorsa susacağız. Güçlü bir kızdır o! Her acı gibi bununda üstesinden gelecektir."
Güldü Agit." Kendini de beni de kandırmana gerek yok abi."dedi. "İkimiz de biliyoruz ki bin kere de unuttum dese bin kere de gülüp geçse, unutmuyor içine dert oluyor bağrına yangın oluyor ama bizi üzgün görmekten nefret ettiği için acısını gömüyor ve sessizce onunla yaşıyor. Hissettirmeden. Her gün biraz daha kahrola kahrola!"
"Sus yeter!"diyerek ayağa kalktı Burhan. Bu yük kalan son gücünü de tüketmişti. Bu kelimlerin ağılığı çiğneyip yutuyordu ruhunu. Nefesi daraldı. Temiz hava alma ihtiyacı duyuyordu her zerresine kadar. Adımları kapıyı buldu. Önce odadan sonra evden çıktı. Kapıyı açması ile birlikte üzerine savrulan rüzgar yıllarca mahzende bir tutam havaya muhtaç bir esirin yıllar sonra hayallerine kavuşması gibi bir his doldu taştı içine. Burun deliklerinden derince çekti havayı. Biraz da olsa iyi gelmişti.
Sonunda yaptığı hatanın farkına varan Agit, "Ah acıdan ne dediğimi bilmiyorum! Özür dilerim abi! Sen bu öfkeyi hak etmiyorsun."dedi son derece pişman çıkan sesiyle. "Yaptığım da işmi şimdi?!" Diyerek kendini azarlamaya başlamıştı.
O sırada evin aşağılarına doğru yol almış olan Burhan, gördüğü şeyle durdu. Ala elinde iki poşetle depo gibi bir yerden çıkıyordu. Üzerinde karanlıktan dolayı rengi pek seçilmeyen uzun bir naylona benzer kumaşı olan tuhaf birşey vardı. Bacaklarına kadar kapatıyor olaması onu karanlıkta süzülen siyah birer hayalete dönüştürmüştü.
Telefondan gelen ses dikkatini dağıtırken Agit'in, "Orda mısın dostum?"diyen sesiyle ana dönmesi gerektiği anımsadı.
"Seni sonra arayacağım."diyerek telefonu tek bir açıklamada dahi bulunmadan arkadaşının yüzüne kapatıp giden kıza verdi yeniden odağını. Telefonu cebine koydu az sonra lazım olacağını bilmeden.
Yine o gizemli kimliğine bürünen Ala akılda yine ve yeniden sorular yaratıyordu. Ne kadar kendisini ilgilendirmediğini düşünse de saat ve şartları göz önünde bulundurarak kendiyle çelişen hamlelerde bulunmuş gecenin bu saatinde ne yaptığını merak etmesiyle kendini onu takip ederken bulmuştu. Ala belli bir mesafe önde Burhan aralarındaki mesafeyi koruyacak şekilde arkasında yürüdüler. Karanlık bedenlerini içine hapsetmişti. Ormandan gelen garip sesler dışında nerdeyse yalnızlardı. Ahırın önüne gelene dek yürümeye devam ettiler. Ahıra gireceğini düşünürken yola devam edip ahırı da gerisinde bırakan kız onu şaşırtmıştı.
Topraktan olma yolda ilerleyen Ala bir müddet sonra çiftliği gerisinde bırakıp ağaçlık alanlara daldı. Bu Burhan'ın merakını daha da artırmıştı oysaki merak denen şey ömrü boyunca bir kere bile hissetmemiş biriydi o. Yaşadıklarına yaptıklarına hayretler etse de adımlara söz geçirmek o an için mümkün değildi.
Rüzgar esti. Sonbahara rağmen evlerini terk etmemeye yemin etmişcesine dallarda asılı duran yapraklar savruldu bir yana. Kimileri verdiği mücadelenin sonuna gelirken kimileri itina ile tutunmaya devam etti hayata . Yerdeki yapraklar ise çok daha vahim bir haldeydiler. Rüzgar nereye savurursa onlar da itaatkar bir köle gibi oraya savrulmak zorunda kalıyordular. Ne hazin ama hayatın küçük ve önmesiz bir özeti gibiydi o anlar.
İyiden iyiye derinlere dalan Ala, önüne çıkan çalıkları azarlayarak yer yer küfüler ederk yer yer tekmeleyerek gerisinde bırakıyordu. Karanlık olduğu için gözleri önündeki engelleri pek görmüyordu ve bu da ufak tefek sürtünmelere neden oluyordu. Bir ağaç dalına dahi düşmanmış gibi davranan kızın halinden hem korktu hem de gülerek eğlendi Burhan. Az sonra poşetlerinin biri dala takılıp yırtılınca yolun geri kalanını söylene söylene devam eden Ala, oldukça gülünç bir durumdaydı.
Nereye gidiyor olduklarıyla ilgilenen Burhan, şikayetlerini duymamaya başladı bir süre sonra. Etrafa bakarak nerede olduklarını anlamaya çalışıyordu. Bir zaman sonra baktı olacak gibi değil cebindeki telefonu çıkardı ve ışığını açtı. İşte tam o anda karşıda cılız sarı bir ışık fark etti. Çatılan kaşları ardından soruları daha da arttı. Biraz daha yürüdüklerinde ileride bir kulübe olduğunu fark etti Burhan. Yolun sonunun nereye vardığını anlamıştı anlamasına da burası da neresiydi böyle? Ala'nın kulübeye iyice yaklaştığını görünce olduğu yerde durdu ve bulduğu ilk ağacın arkasına geçip izlemeye başladı. Kapı olduğunu düşündüğü noktada hareketlerine son veren Ala ceplerini karıştırmaya başlamıştı. Aradığı şeyi (ki o şey anahtardı) bulması uzun sürmedi.
Biraz uğraş sonrasında önünde kara deliği andıran bir boşluk oluştu. Girmeden önce etrafına bakınan Ala sanki birşeylerden işkillenmiş gibi bir hali vardı. Ama bu mümkün değildi zira hiç olmadığı kadar sessiz ve bir ruhu andıracak kadar hissiz hareket etmişti Burhan, etrafa bakınma amacının da tamamen tedbir amaçlı olduğunu biliyordu.
Ala kara delikten içeri girdiği anda gözden kayboldu. Neyle karşı karşıya olduğunu öğrenmek için can atan Burhan adımlarının isteğine karşı koyamadı ve kulübeye yaklaştı. Yaklaştıkça duvarları aşınmış köhne bir yer olduğunu daha iyi anladı. Öyle ki çok eskilere ait resimler çiziyordu. Koca bir kayalığa bitişik yapılmıştı. Küçük ve tek pencere tek kapıdan oluşan bir yerdi. Üzerinde delikler olsa da kapıdan kendisine ekmek çıkmayacağı düşüncesi ile pencereye yanaşan Burhan şaşkınlığın bedenini ele geçirişine saniye saniye şahitlik etti. Zira karşısına mavi kocaman göze benzer bir çift ışık vardı. O kadar büyktü ki karanlığın içinde bir ay gibi parlıyordu. Ne olduğunu anlamak için biraz daha yanaştı pencereye. Hareket eden birşeydi bu. Kafasını cama iyice yanaştırdığında mavi şeylerle göz göze geldi.
İçini bir his kapladı. Daha önce hiç görmediği adını dahi koyamadığı delice bir his. Birşey olduğunu biliyordu. Gerçekliğin ötesinde birşey ama ne olduğunu bir türlü çözemiyordu. Ki çözemezdi de. Gördükleri ufak ve ona anlamasında yardımcı olmayan şeylerdi.
Açılan kapının gıcırtısıyla kafasını refleksle sesin geldiği yöne çevirdi. Ala silüete benzer görünüşüyle belirdi kapıda. İşi bitmiş dönüyordu. Onu zerre umursamayan Burhan o an için tüm algılarını ondan çalan mavi ışığın kaynağına döndü yeniden. Ne olduğunu anlamak için müthiş bir istek duyuyordu.
Derken tam o anda, "Senin burada ne işin var?"diyen Ala'nın sesi ilişti kullaklarına. Gözleri donup kalırken, geriye dönmesi mümkün değilmiş gibiydi.
Hadi şimdi gelde açıkla açıklayabilirisen...
Bölüm sonu...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |