
Selamlaaar, keyifle okuyunn 💕💕
♧
Cesur akıllı ekranı kapatmak için kumandanın düğmesine dokundu ve oradaki sarsıntılı görüntü kayboldu ama öncesinde oraya yansımış olan görüntülerdeki tüm detaylar hâlâ zihninin gerisinde başa sarıp duruyordu. Yıllar boyunca bu kadınla asla anlaşamamış, onu hiç sevmemişti. Gençlik çağlarında pek uyumlu olamasa bile yetişkinlik dönemlerine eriştiğinde babası ve kardeşleri için onu görmezden gelerek yaşamıştı. Yaptığı tam anlamıyla buydu; görmezden gelmek, sanki o hiç yokmuş gibi yaşamak. Bu tavrının bile kadını delirttiğinin farkındaydı ama hiç umursamamış, onunla gerekmedikçe konuşmamıştı bile.
Hatta varlığından dolayı onun sinir krizleri geçirdiği, ağır ilaçlara yönelmek zorunda kaldığı için köşkü bile terk etmişti. Kadın en azından Akın ve Özgür’e düşkündü. Kocasını seviyordu. Tüm derdi onları elinde tutmaktı. Cesur aradan çekilmiş, hiçbir zaman ilişkilerine karışmamıştı. Ancak ne olursa olsun hainlik yapacağını da düşünmemişti.
Halide Çağlayan belirli sınırlarla büyümüş ve yaşamış bir kadındı. Dünyalarını çevreleyen çizgileri iyi bilir, adımlarını daima ona göre atardı. Onun gibi gözü açık bir kadın için hainlik etmemek gerektiğini bilmek doğuştan gelirdi. Onca yıl boyunca, özellikle de gençlik çağında ondan onlarca kez darbe yemiş, suçlanmış, dışlanmış olsa da bu kadar ileriye gidebileceğini hiç düşünmemişti. O, hırsları yüzünden tüm kötülükleri yapabilirdi ama kendi ailesine hainlik etmezdi. Etmemeliydi. Etmemesi gerektiğini en iyi o bilirdi.
“Demek seni karşımızda düşman olarak da görecektik,” dedi Akın. Buzdan tavrında en ufak bir çatlama bile yoktu.
Halide'nin bir an için omuzları düştü. “Oğlum... ben...” Sarsıldı, düşecek gibi oldu ama kimse ona doğru koşturmadı. Etrafını saran adamlar bile oralı olmadı.
“Bayıl hadi,” dedi Akın aynı soğuk sesle ve küçümseyerek. “Yap numaralarından birini yine.”
Halide’nin rengi kül gibi oldu. Dudakları titredi, elleri tek dayanağı olan çantasının sapını kavradı. Akın’ın ona bir yabancıya bakar gibi bakması ve sadece düşmanlarına gösterdiği gaddar çehresi, hırslarına yenildiğini zihninin derinliklerinde fısıldıyordu. Göğsünün içerisinde kalbi dehşetle atıyordu ve kemiklerinde titreme vardı.
“Bayılacak mısın, kalp krizi mi geçireceksin? Kararını ver,” dedi Akın, oturduğu sandalyeyi itip ayaklanırken. Gözlerindeki o büyük boşluk, herhangi bir öfkeden daha korkutucuydu. Deri ceketini kaldırıp elini içine uzattığında Halide kendisine dönecek namlunun dışarıya çıkmasını bekledi ama Akın’ın tek yaptığı sigara paketini çıkarmaktı. Bir dal çekip yaktıktan sonra iki koca adımla pencereye ulaşıp ciğerlerine doldurduğu dumanın gökyüzüne ulaşmasına izin verdi.
“Akın...” dedi kadın çaresizce ve oğlu dönüp bakma zahmetine bile girmedi. Bunun üzerine bakışlarını hızla diğer evladına çevirdi. “Özgür...”
“Adımı ağzına alma,” dedi nefretle. “Senin artık Özgür adında bir oğlun yok.”
Halide göğsüne bir ok saplanmış gibi eli kalbinin üzerine gitti. Özgür onun neşeli, Akın’a göre daha merhametli ve uyumlu oğluydu. Şimdi onun da yüzünde buz gibi bir ifade asılıydı, can yakıcıydı.
Özgür sandalyesini sanki aralarında koca bir uçurum açmaya ihtiyacı varmış gibi biraz daha geriye itti. “Karımı sevemedin, anlarım. İstemedin, anlarım. Ama henüz doğmamış bir bebeğe, benim bebeğime olan nefretin...” Kafasını ağır ağır iki yana salladı. “İnan, artık saatlerce konuşsam da anlamayacağını biliyorum, anne,” dedi ondan iğrendiğini açıkça belli ederek. “Kendi hırsların her zaman her şeyden daha önde oldu. Bu uğurda torununu bile gözden çıkarmış olmana aslında şaşırmamalıyım.”
“O benim torunum falan değil,” dedi Halide, bir anda gözü kararmış, mağdur rolünden sıyrılmıştı. Ayarsız davrandığının farkında bile değildi. “O kadının tek amacı seni elinde tutabilmek. Bir şekilde seni ağına düşürdü ve kaybetmemek için tüm yolları deniyor. Sen onun gibi bir pespayeye bakmazsın! Seni kandırıyor oğlum, ben senin annenim, anlarım. Eminim ki o bebek senin bile değil-”
Özgür’ün bakışları annesinin son cümlesiyle birlikte daha önce hiç görülmemiş bir karanlıkla karardı. “Yeter. Tek bir kelime daha edersen yemin ederim seni bu odadan sağ çıkarmam. Annem olman umurumda bile olmaz.”
Halide savunduğu düşünceye öylesine sıkı tutunuyordu ki sesini yükseltmekten kendini alamadı. “Gerçekler acıdır oğlum. O kadın senin sonun olacak, seni bizden kopardı. Ne olursa olsun buna izin vermeyeceğim.”
Akın sanki normal bir andaymış gibi, yaşamdan soyutlanmamış, karanlık bir ruh gibi ortalıkta dolanmıyormuş gibi ansızın kahkaha attı. Sesi havada yankılandığında kimse ona katılmadı ya da kimse daha rahat hissetmedi. Aksine alandaki havada çatırdamalar duyuldu.
“Hâlâ biz diyebiliyorsun. Hâlâ.bir.ailen.varmış.gibi.konuşabiliyorsun.”
Halide çantasının sapını daha sıkı kavrayıp beton dökülmüş gibi sabit duran ayaklarını iki adım daha ileriye taşıyabildi. Sesini duyurmak için çaresizlikle hareket ediyordu. “O nasıl söz oğlum? Siz benim her şeyimsiniz. Ömrüm boyunca en büyük çabam sizi korumaktı. Bunu ölünceye kadar da devam ettireceğim. Ben sizin annenizim. Sizin göremediğiniz şeyleri görürüm.”
Akın’ın bedenini tamamen çevirerek gözlerini annesine dikti. Bakışlarında ne bir evladın şefkati ne de tanıdık bir sevgi vardı. “Hadi Deniz’i istemedin tamam, Peri’yi ailemize yakıştıramadın ona da tamam... Eva sana ne yaptı?”
“Sana yaptıkları yeterli değil mi?” dedi kadın çenesini havaya dikerek. “Seni aldattı, sattı, sana hainlik etti.”
Akın başını usulca omzuna doğru eğdi. Annesinin detayları biliyor olmasına şaşırmış değildi. “Beni kime sattı peki?”
“Oktay’a,” dedi kadın, tek kaşı yavaşça havalandı.
“Yani az önce senin sohbet ettiğin, isteklerde bulunduğun adama, değil mi?” Çenesi kasıldı. “Beni aldatan, satan, hainlik eden bir diğer kadın da sensin.”
Halide’nin dudakları kibirle kıvrıldı. “Benim amacım seni ve kardeşini korumaktan ibaretti. Bunun için düşmanımla aynı masaya oturdum, evet. Sizin için her şeyi yaparım. O kadınlar sizi sessizce yiyip bitiren kanser hücreleriydi ve ben buna müdahale etmek zorundaydım.”
“Bu ailedeki tek kanser hücresi sensin,” dedi Cesur. Uzun zaman sonra doğrudan ona söylediği ilk cümle buydu. Artık kayıtsız kalamayacak kadar dolmuş hissediyordu.
Halide onun sesini duymaya bile tahammülü yokmuş gibi dişlerini sıktı. “Sen kimsin de benimle böyle konuşma cüretini bulabiliyorsun?”
Özgür cevap verecekti ama Cesur ona izin vermedi. “Ben bu ailenin lideriyim,” dedi, kadın öfke patlaması yaşıyormuş gibi boynuna kadar kıpkırmızı kesildi. “İhanet ettiğin, düşmanımıza sattığın bu ailenin lideri benim.”
Halide’nin boğazından hırıltılı bir ses çıktı. Cesur’un açıkça, arsızca liderliğini vurgulaması kadının zihninde yıllardır bastırdığı nefret tohumlarını bir anda devasa bir ormana dönüştürdü. Kibirli duruşu yerini kontrolsüz bir titremeye bırakırken, “Sen mi?” dedi, sesi tizleşmiş ve çatallaşmıştı. “Sen Sarp’ın bu aileye bıraktığı en büyük hatasın! Senin yerin hiçbir zaman bu masanın başı olmadı. Sen sadece oğullarımı zehirleyen, onları bana düşman eden bir yabancısın!”
“Kardeşlerimin bana düşman olmasını, kin beslemesini her şeyden çok arzuladığını biliyorum. Eğer onları biraz olsun kullanabilseydin benimle taht savaşına girmekte çekinmezdin. Ama kardeşlerim bana sadıktır. Bir gün bile bundan şüphe etmedim ama her gün senden şüphe etmelerine neden oldun.”
Özgür ellerini göğsünün üzerine bağladı ve annesiyle arasında bir duvar daha kurdu. “Babamın ailemize bıraktığı tek hata sensin, anne,” dedi yavaşça. Karşısındaki kadına artık acımıyor, onun için üzülmüyordu. Bunu çok önceden bırakmıştı. Annesiydi işte, tek değeri buydu ama bugünden sonra o değeri de kalmamıştı ve bunu göstermekten çekinmiyordu.
“Ö-özgür...”
“Hatta babamın en büyük hatası sensin. Keşke senin oyunlarına hiç kanmamış olsaydı. Şimdi bir leke gibi ailemizin ortasında duruyorsun.”
Halide bir an için sendeledi, sanki Özgür’ün her cümlesi fiziksel birer darbe olup göğsüne iniyordu. Acı damarlarındaydı, gezdiği her yeri yakarak ilerliyordu. Medet ararcasına çaresizce Akın’a döndüğünde onun sert çehresi, sözlerinden önce bir tokat gibi yüzüne çarptı.
“Abim bu ailenin gerçek sahibi. Sen kimi kimin yerinden kovmaya çalışıyorsun? Bu soyadı hiç hak etmemiştin, anne, hiç almaman gerekiyordu,” dedi ona anne derken neredeyse tükürür gibi.
Halide’nin kibirli, sarsılmaz maskesi ilk kez bu kadar net bir şekilde parçalandı. Dudakları bir şey söylemek için aralandı ama boğazından sadece hırıltılı, kesik bir nefes çıktı. Akın’ın anne derken kullandığı o nefret dolu ton hâlâ zihninde yankılanıyordu. “B-ben...” derken yere yığılmaktan bir adım uzaktaydı ki bakışları Cesur’a kaydı. Kalbinin derinliklerinde yanan öfke yeniden alevlendi. “Senin yüzünden! Hepsi senin yüzünden! ÇOCUKLARIMI BANA DÜŞMAN ETTİN!”
“Abimi suçlamadan önce biraz dönüp yaptıklarına bak. Karımı Oktay’ın önüne attın sen. Doğmamış bebeğimin ölüm emrini verdin. Silahıma davranmamak için zor duruyorum, benim daha fazla asabımı zorlama,” dedi Özgür.
Özgür’ün sesinde saklı olan öldürmeye hazır ton Halide’nin ciğerindeki havayı tamamen boşalttı. Kendi evladının gözlerinde gördüğü o saf nefret Cesur’un açıkça belirttiği liderlik bildirisinden çok daha yıkıcı bir darbeydi.
“Silah mı?” derken sesi titrek bir fısıltıya dönüşmüştü. “Bana... annene mi doğrultacaksın o silahı Özgür? Sırf seni kullanan, dosta düşmana rezil eden bir kadın için mi?”
Akın, “O küçümsediğin, yakıştıramadığın, öldürmeye kalktığın kadın Özgür’ün karısı ve bizim ailemizin bir parçası,” dediğinde Özgür’ün ve Tuna’nın hafif şaşkın bakışları ona döndü, çünkü şimdiye kadar Peri’yi kabul ettiğini asla belli etmemişti. “Karnında Özgür’ün bebeğini taşıyor, ona sadık. Senin gibi bir yüzkarası değil.”
Halide sanki hiç bilmediği bir dilde konuşuluyormuş gibi Akın’a bakıyordu. Aptala dönmüş hâldeydi. “B-beni yüzkarası olarak mı görüyorsun? Ben senin annenim, Akın!” dedi sona doğru bağırmaktan kendini alamayarak. “Babanızdan sonra tek amacım siz oldunuz. Her şeyin en iyisine sahip olmanızı istedim. O koltuk sizin hakkınızdı! Lider siz olacaktınız! Ama benim oğullarım dizginleri ele almak yerine boyun eğmeyi tercih etti,” derken sesi hiddetliydi. “Şimdi de onun davasına karıştınız, o soysuz kadını koruyacaksınız diye Oktay’ın karşısına geçmeye hazırlanıyorsunuz. BU.SİZİN.SAVAŞINIZ.DEĞİL.”
“Abimin savaşı benim savaşımdır. Deniz’i korumak için gerekirse ölürüm,” dedi Akın. Netti.
“Sen ne kadar bizi ayrı tutmaya çalışsan da biz bir aileyiz. Aileler birbirini korur. Belki de sen hiçbir zaman bu aileden olamadığın için bunu anlayamıyorsundur. Çünkü tek yaptığın şey bencilce istemek ve elde etmek için türlü oyunlar çevirmekti. Babamı ya da diğer aile büyüklerini bir şekilde kandırmış olabilirsin ama bizi asla kandıramayacaksın. Artık inanıyorum ki sen bizi de sevmiyorsun. Senin sevdiğin, taptığın şey elde tutma hissi, güç açlığı, yönetmekten başka bir şey değil,” dedi Özgür.
Halide göğsüne birkaç kurşun sıkılsa bu kadar acı duymazdı, emindi. “Bunu nasıl söyleyebilirsin? Sevgimden nasıl şüphe edebilirsin? Ben her şeyi sizin için yaptım!”
“Bizim için bir şey yapmana ihtiyacımız yoktu,” diye devam etti Özgür. “Sadece annelik yapsan yeterdi. Onu da bencil arzularına kurban ettin. Yıllarca sustum, annemsin diye. Görmezden geldim, yuttum ama buraya kadar. Senin gibi bir anneye sahip olduğum için utanıyorum.” Ellerini masaya dayayıp onlardan destek alarak kalktı. “Filiz annenin yerini çaldın, bari oraya yakışmak için çabalasaydın ama sen onu da yapmadın. Yazık.”
Filiz’in adını duyduğu anda Halide’nin gözleri döndü. Elindeki çantayı rastgele bir tarafa doğru fırlatıp boğazının derinliklerinden yükselen hırıltıyla konuştu. “Asıl o bana ait olan şeyleri çalmaya kalktı! Hırsız olan oydu! Hiç hakkı yokken Sarp’a yanaştı. Bizim dünyamızdan bile değildi, ezik, sünepenin tekiydi! Asla hak etmeyeceği şeyler istemeye başlayınca onun cezasını kestim! Ailesine yaptığı rezillikleri anlattığımda hiçbiri onun arkasında durmadı. NEDEN? Çünkü o soysuz, onursuz bir kadındı! Ailesi bile onu reddetti. Bana bir daha asla onu savunmayacaksın, Özgür! Bir daha onun adını ağzından duymayacağım! O, benim hayatımı mahvetti. Babanızı benden çalmaya kalkıştı. Sahip olduğum her şeyde gözü vardı.”
“Asıl sen annemin hayatını mahvettin,” dedi Cesur. O da ayaklandı ve asla yıkılmayacak bir dağ gibi kadının üzerine yürümeye başladı. “Ondan geriye boş bir kabuk bıraktın. Onun sahip olacağı her şeyi elinden aldın. Aşkını, ailesini, hayatını... Babamı da kullandın ama istediğin şekilde onu tamamen elde edememek zamanla seni delirtti. Tüm olanakların, şaşaanın, lüksün içerisinde acı çekerek yaşadın. Sen sadece annemin değil, babamın hayatını da mahvettin. Bu yüzden tadını hiç çıkaramadın, çıkaramayacaksın da.”
Halide hiç düşünmedi. Elini kaldırıp Cesur’a tokat atmaya niyetlendi ama Cesur bileğini hızla yakalayıp sıktı. “Senden olan tek iyi şey kardeşlerim,” dedi onun öfkeden kızarmış çehresine bakarken. “Onlar için dünyayı yakarım. Senin bile onlara zarar vermene izin vermem. Saltanatın buraya kadardı, Halide Çağlayan. Sahip olduğun ama aslında zaten hiç senin olmayan her şeyi elinden alacağım. Bundan sonra senin evin kimsenin yolunu, izini bilmediği bir yerdeki akıl hastanesi olacak. Kafana tek kurşunu hak etmiyorsun, annem gibi acı çekeceksin. Hastane köşelerinde, sana iyi davranmayan insanların elinde sürüneceksin. Konuşacak kimseyi bulamayacaksın. Kimse seni ziyarete gelmeyecek. Orada öleceksin, tıpkı sahipsiz, kimsesiz biri gibi. Bunu sağlayacağımdan şüphen olmasın.” Kadını bir bez parçasıymış gibi ardındaki adamlarına doğru itti. İtiraz etmek için açılan ağzından kelimelerin dökülmesine izin vermeden devam etti.
“Köşkte sana ait tek bir iğne bile kalmayacak. Orayı annem için hazırlayacağım. Kalan ömrünü, başından beri hakkı olan o evde tamamlayacak. Senin zorla, dalavereyle elde ettiğin ne varsa artık onun olacak. Soyadını değiştireceğim, senin de onun da. Ve günün birinde Filiz Çağlayan olarak öldüğünde onu babamın yanına gömeceğim. Ben ondan önce ölsem bile bunun yapılmasını sağlayacağım. Sense onlara bir daha asla yaklaşamayacaksın.”
Halide duyduklarının verdiği dehşetle kendi saçlarını yolmaya başlayıp çığlık attı. Acı haykırışlarını kimse umursamadı. Gözünün dönmesi, saldırmak için onu tutan adamlardan sıyrılmaya çalışması kimseyi endişelendirmedi. Cesur son sözü bunlarmış gibi oradan çıkıp gitti. Akın da peşinden giderken annesinin yanında kısa bir anlığına durdu.
“Sana, bana sen hâlâ sağken annem yok dedirtme demiştim,” dedi çok önceleri ona söylediği uyarıyı hatırlatarak. Ardından kafasını iki sana sallayıp o da gitti.
Özgür, “Karımı ve bebeğimi düşmanımıza sunduğun için ölmeliydin,” dedi merhametsiz duruşuyla. “İhanetinin bedeli buydu ama abim sana çok daha iyi bir ceza verdi. Tüm onca şeyden sonra tek kurşunla ölmeyi bile hak etmiyorsun. Yeni hayatının tadını çıkar, anne.”
Halide bu sonu kendisine, kendisi yazmıştı.
×××
Eva gözlerini kırpıştırarak açtığında bir arabada olduğunu hemen anladı. Hızla doğrulmak istese de kasları ona ihanet ettiği için tek yapabildiği hafifçe salınmak ve boğuk bir inilti çıkarmak oldu.
“Günaydın,” dedi yakınından gelen bir ses. “Ya da tünaydın daha uygun olur sanırım.”
Hafif alaylıydı. Eva hâlâ zihninde sis bulutları gezindiği için üzerinde düşünmeyi reddederek sadece kendisine odaklanmaya çalıştı. Bileklerinde ve ayaklarındaki bağlar yüzünden hareketleri sınırlıydı. Arabanın arka koltuğunda yatıyordu ve sürücü koltuğundaki adamı yan çehresinden hafifçe görebiliyordu. Yüzünü bir şapkanın altında gizlemişti. Ondan başka kimse yoktu. Nereye doğru gittiklerini pek anlayamıyordu ama bundan sonra hayatında iyi şeylerin olmayacağını zaten biliyordu. Emin olduğu tek şey bu adamın Akın’la herhangi bir bağlantısı olmadığıydı. Bunu kalbinin derinliklerinde hissedebiliyordu.
“Hâlâ kendine gelemedin mi? Sana o kadar ağır ilaç vermemiştim. Sürekli kaçmak ve diken üstünde olmak seni yormuş olmalı. İstediğin kadar keyfini çıkarabilirsin.”
“S-sen...” Boğazını temizleyip çatallı sesinden kurtulmaya çalıştı. “Sen kimsin?”
“Önemli olan kim olduğum mu yoksa seni kimden kurtardığım mı? Orada olmasaydım Akın seni çoktan yakalamıştı, kaçmana imkân yoktu. Rica ederim, biraz zorlandım doğrusu. Herif tüm yolları tutmuştu.”
Yüzünü buruşturmaktan kendini alamadı. Bir kez daha doğrulmayı denedi ama bedeni hâlâ kaskatıyken ve elleri ayakları bağlıyken bunu başarması biraz zordu. Bu yüzden pes ederek kendisini koltuğa bırakıp uzandı ve nefeslendi. “İyiliğimi düşünen biri beni bağlamazdı. Teşekkürü hak ediyormuş gibi değilsin.”
“Sadece ufak bir önlem olarak düşün güzelim. Çantanı biraz karıştırdım, silahın ve bıçakların hoşuma gitti. Göründüğün kadar çıtı pıtı bir kadın değilsin.”
Eva elbette buna şaşırmadı. Tek düşündüğü eşyalarının, özellikle de pasaportunun bir çöpe fırlatılmamış olmasıydı. Bir kez daha boğazını temizledi. “Seni tanıyor muyum?”
“Resmi olarak hiç tanışamamış olsak da tabii ki beni tanıyorsun.”
Düşünmeye başladı ama hayatında o kadar çok insan vardı ki hangisi olabileceğini kestirmesi imkânsızdı. Ayrıca ses tonunda tanıdık gelen ya da daha önceden tanıştığı biriyle eşleştirebileceği hiçbir benzerlik bulunmuyordu.
Adam havaya sinen sessizliğin üzerine belli belirsiz homurdandı. “Düşünmen ne kadar daha sürecek?”
“Belki de bana yardımcı olup konuşmayı deneyebilirsin, değil mi?”
Güldü. “Böylesi çok daha keyifli, Eva.”
“Beni ne kadar tanıyorsun?”
“Bir bakalım; Akın’ı kandırarak onunla evlendin. Onun gibi bir belaya diz çöktürüp kendine bağlamayı başardın, bu konuda seni takdir ediyorum, gerçekten. Aslında Oktay Seymen’in adamısın. O herifin her şeyi ince ince planlamış olması tüyler ürpertici. Mila ile kardeşsin. Bir tane daha var, onun adını bir türlü aklımda tutamadım. Çok somurtkan ve kimseyle konuşmak istemiyor. Sen bile ondan daha konuşkansın.”
Mienla.
Eva, Akın’la ilgili olan kısımları yeniden zihninden geçirirken boğazı sızladı, gözlerinin gerisinde yaşlar birikti. Adam biraz uzağındaydı, ona çok yaklaşmıştı ve sonraysa ondan çok uzağa götürülürken kendini bulmuştu. Bir yanı bunun için sızım sızım sızlıyordu.
“Beni onlara mı götürüyorsun?” dedi güçlükle yutkunduğu sırada.
“Kardeşlerini özlemişsindir.”
Özlememişti. Hem de hiç. “Bunu yapman için sana ne teklif edildi?”
Adam komik bir şey duymuş gibi yeniden güldü. “Bana özgürlüğümü verdiler, başka bir şey teklif etmelerine gerek yok. Mila beni kurtarana kadar orada burada saklanılarak bana vaat edilenin gerçekleşmesini bekliyorum,” derken sesi sertleşmişti. “Ama sadece kullanıldığımı ve zamanı gelince öldürüleceğimi çok sonradan anladım. Daha doğrusu ablan gözümü açtı.”
Eva zihnini daha çok düşünmeye zorladı. Adamın kim olduğunu bulmaya çok yakınmış gibi hissediyordu ama sanki cevapla önünde ince bir perde daha asılıydı. “Sen...” diye başlasa da cevaba erişememek onu durdurdu. Derken adam kafasını sağ omzuna doğru çevirip başındaki şapkayı çıkardı. Artık çok daha net görebildiği yüzüne bakarken dehşetin kanına doluştuğunu hissediyordu.
“Y-yiğit?”
“Ta kendisi.”
“Sen... nasıl? Bu nasıl olabilir?”
“Sana az önce ne anlattım? Ablan sayesinde özgürüm. Beni Barut’un kafesinden kurtardı. O herifin bana büyük bir sözü vardı ama tutmadı. Asla tutmayacağını da artık biliyorum.”
“D-deniz,” dedi Eva konunun asıl kaynağını hemen anlayarak. Barut ona Deniz’i vereceğini söylemişti, olayları az çok biliyordu. Dehşeti biraz daha katlandı.
Yiğit keyifsizce güldü. “İkisinin kardeş çıkması ne büyük sürpriz ama, değil mi?”
Her şeyi biliyordu. Şaşırmaması gerekirdi ama yine de şaşırmaktan kendisini alamadı. “Amacın ne? Neden bunu yapıyorsun?”
“Neyi? Henüz hiçbir şey yapmadım ki. Ablan seni geri istiyordu ben de ona minnetimi sunma niyetimle seni teslim edeceğim, hepsi bu.”
“Hepsi bu değil, eminim.”
“Beni tanıyormuş gibi konuşman gerçekten komik. Hakkımda başkalarının anlattığı dışında ne biliyorsun ki?”
Doğru, ne biliyordu ki? Adam Deniz’e takıntılıydı, bu takıntısından dolayı onu öldürmeye bile kalmıştı. Neden? Cesur’u seçtiği için. Bu derece kafayı sıyırmış birine asla güven olmazdı.
“Doğru,” dedi Eva sesindeki titremeyi bastırmaya çalışarak. “Senin hakkında bildiğim tek şey zehirli aşkının Deniz’i nasıl mahvettiği.”
Yiğit tüm sakinliğini o saniyede kaybederek elini direksiyona geçirip bağırdı. “Benim aşkım zehirli değildi! Asıl zehirli olan Cesur’un aşkı! Bunu bile göremiyorsun, değil mi? O herif delinin teki! Deniz’i zorla yanında tutmaktan başka hiçbir şey yapmadı!”
Eva, adamın ani değişiminden, çiğ öfkesinden ve ham nefretinden korksa bile dilini tutamadı. Belki de Akın’la birlikte olmak onun dilini biraz sivrileştirmiş olmalıydı, sözleri havaya karıştıktan sonra bundan emin olmuştu.
“Sen Deniz’i boğmaya kalktın. Hâlâ nasıl kendini savunabilirsin şaşırıyorum. Cesur abiyle kendini kıyaslamaya bile kalkma.”
“O piç herif kendisine ait olmayanı çalmakta usta. Deniz hiçbir zaman onun olmadı, sadece o öyle sandı. Gücüyle herkesi sindirebileceğini sanıyor ama asıl güç kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış bir adamın elindedir. Bunu ona göstereceğim!”
Direksiyonu sertçe kırıp sakin, etrafı sıra sıra ağaçlarla dolu bir yola saptı. Arabanın tekerlekleri altındaki pürüzsüz asfaltta yağ gibi kayıyordu.
“Hâlâ Deniz’i istiyorsun,” dedi Eva şaşkınlıkla. “Gerçekten mi? Bunca olan şeyden sonra bile mi?”
“Zaten bana ait olan bir şeyi geri istemenin neresi yanlış?”
“Ciddisin,” dedi daha büyük şaşkınlıkla.
Adam homurdandı. “Bu konuşma burada bitti. Şimdi seni teslim edene kadar sesini kes.”
Sert uyarıyı hiç duymamış gibi, “Beni Mila’ya teslim ettiğinde eline ne geçecek?” diye sordu hızla. “Her şeyi bildiğine göre ablamın oyunlarını da biliyor olmalısın. O da seni kullanıp bir kenara atacaklardan sadece birisi.”
Yiğit alay dolu yeşil gözlerini dikiz aynasına çevirdi. “Ablanla özlem giderecek olmak seni korkutuyor mu? Hele de onu silip attıktan sonra?”
Eva hırçın bir tavırla dudağını eğdi. “Beni silip atan ilk oydu.”
“Sana ufak bir tavsiye,” derken arabayı süs havuzunun etrafında çevirip durdurdu ve inmeden önce bedenini tamamen Eva’ya çevirdi. “Onu terslemek yerine af dile, yoksa tatlı canını hiç düşünmeden yakar.”
Adamın yeşil gözlerindeki ürpertici parıltı Eva’nın omurgasından aşağı soğuk bir ter boşalmasına neden oldu. Bu adamın içindeki o karanlık boşluk, Deniz’e olan hastalıklı tutkusuyla birleşince onu ne yapacağı tahmin edilemez birine dönüştürmüşe benziyordu.
Eva aldığı minik uyarının üzerine yorgun bir nefes verebildi. “Ablamı benden daha iyi tanıdığını sanman ne büyük yanılgı. Mila affetmeyi bilmez.”
“Söz konusu sen olduğunda daha merhametli. Yoksa seni buraya kadar getirmekle zahmete girmez kafana bir kurşun sıkardım, şimdi daha açıklayıcı oldu mu?”
Eva cevap vermeyi reddetti. Kız kardeşlerini görmek bile istemiyordu, başına ne geldiyse onlar yüzünden gelmişti. Ancak yine de nefretini içinde saklayarak Yiğit’in araçtan inip ayaklarındaki bağı çözmesini sabırla bekledi. Ellerindeki düğümden kurtulmayı umsa da Yiğit onu çözmek yerine kolundan tutarak asılıp bedenini kolayca arabadan çıkardı. Eva uyuşmuş bedeni yüzünden iki ayağının üzerinde dengesini sağlamaya çalıştığı sırada kapıdan çıkarak hızla yaklaşan kişiyi ancak o sarıldığında fark edebildi. Bu Mienla’ydı. Her zamanki gibiydi. Hatalarını sevgi göstererek kapatmaya çalışıyordu ve Eva artık ona kanmayacak kadar uyanmıştı.
“Tanrıya şükürler olsun. Senin için o kadar endişelendim ki. İyisin, değil mi? Tanrım! Onun ellerini neden bağladın?”
Yiğit’in tek yaptığı omuzlarını kaldırıp indirmek oldu. Mienla ona ters bakışlar atarak bileklerini saran sıkı ipleri çözdü ve yeniden kardeşini kucakladı. Eva ellerini güçlükle ona sarabildi.
“İyi misin, Eva?”
“Hâlâ biraz uyuşuk hissediyorum ama iyi olacağım.”
“Gel, senin dinlenmeni sağlayacağım. Sonra bu bok çukurundan siktirip gideceğiz, tamam mı? Bu boktan şey artık bitti.”
Eva bunu duyduğuna şaşırdı. Buraya neden getirildiğine dair binlerce teorisinin arasında ablaları tarafından verilmiş eski sözlerden birinin yerine getirileceğini hiç düşünmemişti. Bu da demek oluyordu ki her ne olursa olsun görevini yerine getirdiğine inanıyorlardı. İnanmıyorsalar bile onları inandırması gerektiğini düşündü, çünkü böylece yakasını kurtarabilirdi. Onların yardımıyla şehirden kolayca çıkıp gidebilirdi. Evet, bunu kullanabilirdi.
Mienla kız kardeşinin koluna girerek onu eve tırmanan merdivenlere yöneltti. Etrafta Mila’nın görünmüyor olması Eva’yı şaşırtmıyordu. Onunla karşılaşmayı istediği de söylenemezdi. Ablasını çok uzun zamandır görmemişti ve hiç merak etmiyordu. Ancak eve girdiklerinde elbette onu salonda, sanki gelişinden haberi yokmuş gibi dikilirken buldu. Pencerenin önündeydi, elinde sigarası vardı ve duruşu tıpkı yırtıcı bir kediye benziyordu. Bu hâliyle babalarının bir kopyası olduğundan acaba haberi var mıydı?
Mienla onu odaya yöneltmeden önce salona soktu. Peşlerinden gelen Yiğit sinirlerini bozuyordu. Adamdan akan sinsilik yüksek derecede rahatsız ediciydi. Sırıtan çehresi sahteydi. Yeşil gözlerinde aç, çiğ bir ifade vardı. Arzuları gün yüzüne çıkmak için en kolluyor gibiydi.
“Kız kardeşini getirdim patron,” dedi Yiğit keyifli keyifli.
“Sana zorluk çıkardı mı?”
Eva burnundan sert bir ses çıkardı. Mila ve Mienla birçok noktada aynıydı ama ikisinin arasında bariz bir sevgi ayrımı vardı. Mienla kucaklar, üzüldüğünü ya da sevindiğini belli ederdi. Mila ise bunu asla yapmazdı. Kalbinde sevgi adı altında ufak kırıntıların bulunduğundan bile şüpheliydi.
“Uslu bir kız gibiydi.”
Mila bunu duyduktan sonra dönüp ciğerlerine çektiğini zehirli dumanı havaya bırakırken kalan sigarasını da Yiğit’in eline tutuşturdu. Topuklu ayakkabılarını yere vura vura, kedi yürüyüşünün mimarıymış gibi süzülerek Eva’ya yaklaştı ve karşı karşıya geldikleri ilk anda hiç beklemeden ona tokat attı.
Mienla, “Tanrım, sen ne yapıyorsun?” diye çıkıştı.
“Ona terbiyesizliğinin karşılığını veriyorum.”
Eva gözlerinden adeta ateşlerin fırladığını hissederken savrulan kafasını kaldırıp ablasına çenesini sıkarak baktı. “Terbiyesizlik mi? Ben bana ne öğrettiyseniz onu yapıyordum!”
“Öyle mi seni küçük fare? Sana hangi zaman diliminde onlardan biriyle evlenmeni söylemiştim?”
“Gerekliydi,” dedi tükürerek. “Akın’ı elde tutmak kolay mıydı sanıyorsun?” Gözleri kısıldı. “Beni onun insafına bırakırken eminim vicdanın çok rahattı.”
Mila’nın da gözleri kısıldı, kardeşini süzüp tavrındaki delikleri bulmaya çalıştı. “Bize karşı onları seçtiğin için bunu hak etmiştin.”
“Mecburdum!”
“Değildin. Mienla’yla dönmeyi kabul etseydin şu anda Yunanistan’da tatil yapıyor olurdun.”
Eva gülecek gibi oldu. “Her şeyin bu kadar kolay olduğunu sanıyorsun, değil mi? Eğer bu kadar kolay olsaydı oradan çoktan kaçmıştım. Yıllardır nelerle uğraştığımdan haberin bile yok!”
“Orada seni el bebek gül bebek sakladılar, Eva. Sen beni aptal mı sanıyorsun?”
“Bunun için ne kadar çabaladım biliyor musun? Senin Barut’un yanında kalmandan on kat daha fazla uğraşmam gerekti. Güvenlerini kazanmak lanet bir barut fıçısının içerisinde kibritle oynamaya benziyordu. Bana hiçbir yardımın olmadığı gibi deşifre olmamı sağladın. Sonra bana neler yaptıklarından haberin var mı? Günlerce neler çekmek zorunda kaldığımı biliyor musun? Eğer oradan kaçacak şansı bulamasaydım belki de çoktan beni öldürmüşlerdi!”
Mila, Eva’nın çaresizlik dolu haykırışını bir süre sessizce izledi. Gözlerindeki buz tabakasında en ufak bir erime yoktu. Etkilenmemişe benziyordu. “Akın sana bir köpek yavrusu gibi âşık. Sana zarar verecek olsaydı çoktan öldürmüştü. Duygu sömürüsü yapmayı kes artık.”
“O bir canavar, Mila,” dedi Eva sesine nefretle karışık bir bıkkınlık ekleyerek. Yalan söylemek, aslında uğruna canını verebileceği adamı aşağılamak göğsünde bir bıçak varmış gibi acıtıyordu. “Onu içten içe bitirmem gerekiyordu, başka yolu yoktu. Kalbini ele geçirdim ve sonra da yok ettim. Şimdi ondan geriye sadece bir enkaz kaldı.”
Mila, elini yavaşça Eva’nın çenesine koyup başını yukarı kaldırdı. Tutuşu nazikti ama bir an sonra boğazına tırnaklarını geçirebileceğini de belli ediyordu. “Başarılı olduğun tek konu onu mahvetmiş olmak. Bunu da yapan benim, Eva. Küçük aklınla beni kandırabileceğini mi sanıyorsun? Oraya bıraktığım küçük kız kardeşimle şimdi yüzüne baktığım kadın arasında hiçbir benzerlik yok.”
Eva kafasını çekerek ablasının tutuşundan kurtardı ve ona öfkeyle baktı. “Senden daha başarılı olduğum için çıldırıyorsun, değil mi? Barut seni umursamadı bile, çünkü sen rolünü asla gerçekçi oynamadın. Sen gittin ve o hayatına kaldığı yerden devam edebiliyor. Bir de bana bak. Ben gittim ve Akın mahvoldu. Ben hiç değilse içlerinden birini yıkabildim. Peki sen ne yaptın? HİÇBİR ŞEY!”
Mila sanki komik bir şey söylenmiş gibi alayla dudaklarını yukarıya kıvırdı. Yeşil gözlerindeki bakış zehirli bir hâle döndü. Salondaki hava Eva’nın bu cüretkar çıkışıyla birlikte aniden ağırlaşmıştı. Mienla gerginliğin tırmanmasından rahatsızdı ama buna rağmen tek yaptığı sessizliğini korumaktı, çünkü o bu işlerden hep uzak durmuştu.
“Demek öyle?” dedi Mila, sesi bir bıçağın geride bırakacağı çizgi kadar ince ve keskin bir tınıya sahipti. “Bir adamı kendine âşık ettin ve şimdi kazandığını mı sanıyorsun? Sen bir stratejist değilsin. Sen, o kulübün koridorlarında yürürken her adımda kimliğini kaybeden küçük bir oyuncaksın. Akın bir canavar olabilir ama sen o canavarın köleleştirdiği bir evcil hayvansın. Seni elinden almadığına emin misin?”
Eva sızlanan kalbini görmezden gelerek, “Ona hiçbir zaman ait olmadım,” diye tısladı. “Her dokunuşu, her sözü, her vaadi oyunun parçasıydı. Onu kendi silahıyla, yani saplantılı sadakatiyle vurdum. Şu an gözü benden başkasını görmüyor. İster inan ister inanma, o adam artık benim elimdeki bir kukla.”
Mila kardeşinin yüzündeki sarsılmaz ifadeye dikkatle baktı. Eva, Akın’a karşı hissettiklerini gizlemek için o kadar derin bir nefret katmanı örmüştü ki, Mila bile bu sahteliğin sınırlarını çözmekte zorlanıyordu. Derken tam da bu sırada arkalarından bir yerden bir alkış sesi yükseldi. Üç kadının kafası da o tarafa döndüğünde kapının pervazına omzunu yaslamış, yayvan ama bir o kadar da şeytani sırıtışıyla orada duran adamı gördüler; Sergei’yi.
“Aile buluşmalarına bayılırım. Durmayın, siz devam edin. İzlemesi gerçekten keyifli oluyor.”
Mila bıkkınlıkla gözlerini devirdi. “Senin burada ne işin var?”
“Küçük Çağlayan sürtüğünü ziyaret etmek istemiştim. Hakkını vermeliyim ki çok iyi yalan konuşuyor. Onu sevdim.”
Eva yüzünü buruşturmak istese de korkudan bunu yapamadı. Pekâlâ, bu adamla karşı karşıya geleceğini, en azından bu kadar kısa sürede karşılaşacaklarını pek hesaba katmamış olabilirdi.
Mila ise dişlerini sıkıp, “Burada seni ilgilendiren hiçbir şey yok,” diye tersledi. “Dediğin gibi aile konuşması yapıyoruz ve sen aileden değilsin.”
“Tatlım, altımda inlerken yeterince içine girdiğimi düşünüyorum. Teknik olarak bu da beni sizden biri yapar. Çekinmeyin, istediğiniz gibi devam edin. Ben şurada birkaç kadeh içerek küçük böceğin yalanlarını dinlemeye devam edeceğim.”
Eva adamın bu küstah tavrı karşısında çenesinin yere değdiğini hissediyordu. Ablasının tek yaptığı homurdanmaktan ibaret olunca iyice sinirlerinin bozulduğunu fark ederek, “Burada istenmiyorsun,” diye ona karşı gelmekten çekinmedi.
“Bak sen,” dediği sırada oradaki koltuklardan birine yayvanca yerleşmiş, Yiğit’in hazırlayıp getirdiği içkiyi avucuna almıştı. “Benimle bu tonda konuşma cesaretini nereden bulduğunu merak ettim gerçekten.”
Eva, Sergei’nin gözlerindeki o tehditkar ışıltıyı gördüğünde yutkunuşunu herkesten saklamaya çalıştı. Bu adam gerçek bir canavardı ve kuralları ya da sınırları olmadığını çok iyi biliyordu. Ancak korkusunu belli ederse ablasının ve bu adamın gözünde yok edilebilir bir piyona dönüşeceğinin farkındaydı.
“Asıl sen benimle nasıl böyle konuşursun?” diyerek ona meydan okudu. “Yıllardır süren görevimi başarıyla tamamladım. Nasıldır bilirsiniz, Sezar’ın hakkı Sezar’a.”
“Başardığın tek şey bir Çağlayan olmak, bebeğim. Ben ortada başka bir başarı göremiyorum.”
Eva onunla daha fazla muhatap olmak bile istemiyormuş gibi yeniden tüm odağını Mila’ya çevirdi. “Bu aptal görev bittiyse ben gidiyorum. Bana bittiğinde bir daha bu işlere bulaşmayacağımı söylemiştin. Neredeyse beş yılımı bu uğurda kaybettim. Şimdi sözünü tut.”
Mienla onu yatıştırmak istercesine, “Uçuş biletlerimizi ayarlamaya koyulacağım, Eva. Birlikte buradan gideceğiz, artık endişelenmeni gerektirecek hiçbir şey yok,” diyerek söze karıştı.
Mila ortada hoşuna gitmeyen bazı şeyler olduğunu belli etse de kısaca kafasını salladı. “Gideceksiniz ama öncesinde o aptal soy isimden kurtulacaksın, Eva.”
Kalbine bir sızlama daha yayıldı ama bunu belli etmeyerek kısaca kafasını salladı. “Her ne gerekiyorsa.”
“Bu mu yani?” diye müdahale etti Sergei. Alaylı bakışları doğrudan Mila’aydı. “Onu istediğim gibi kullanabileceğime dair söz vermiştin.”
Eva afalladı. Bir kez daha hayal kırıklığına uğramış hissederken şaşkın bakışlarını ablasına dikti. Gerçekten de buna izin vermiş miydi?
Mila tek kaşını havaya kaldırdı. “Onu kurtarmış ve bana getirmiş olan sen olsaydın, evet ama bunu yapan sen değilsin. Bu yüzden şansına küs.”
Adamın çehresine tehlikeli bir ifade yerleşip mavi gözleri ruhundaki şeytani yanını yansıttı. “Pekâlâ, Çağlayan sürtüğünü bulduğumuzu ve onu amaçlarımız uğruna istediğimiz her şekilde kullanabilecekken kaçırır gibi gönderdiğini babalığa özellikle ileteceğim.”
Eva kalbinin göğüs kafesinin içerisinde adete çırpındığını hissetti. Mila alev alev tutuşan gözlerini tamamen adama çevirip üzerine doğru yürüdü. “Sen beni tehdit mi ediyorsun?”
Sergei gülümsedi. İnsan kılığında bir şeytandan farksızdı. “Babalığını hayal kırıklığına uğratmaman için çabalıyorum sadece. Bunu en son yaptığımda yerime seni geçirmişti. Bir kez daha konum değişikliği yaparsak, sevgilim, bu kadar kibar istemediğim için çok üzülürsün.”
Şimdi bile istediğini her türlü elde edeceğini belli ediyordu. Lafları sadece eğlenme amaçlıydı. Mila yumruklarını sıkarak, “Ne istiyorsun kahrolası?” diye tısladı. Detaylar üzerinde fazla düşünmesine bile gerek yoktu, çünkü adamın neyi arzuladığını ve amaçladığını zaten biliyordu.
Sergei keyifle ardına yaslanırken mavi gözlerini bir avcı gibi gerisin geri kaçmayı düşündüğü her hâlinden belli olan Eva’ya dikti. “Onu yalnızca bir şekilde bırakırım. Eğer gerçekten de başından beri bizim tarafımızda olduğunu kanıtlarsa istediği yere gidebilir.”
Eva içindeki tüm uğursuz hisleri bastırabilmek için canını dişine takarken, “Yeterince kanıt sunduğumu düşünüyorum. Bu işle daha fazla uğraşmayacağım,” diyerek kestirip attı.
Sergei komik bir şey duymuş gibi kahkaha attı. “Seninle oynamaktan gerçekten keyif alacağım tatlım. Hâlâ bir Vane misin yoksa Çağlayan tarafın mı daha ağır basacak görmek için sabırsızlanıyorum.”
×××
Saç kurutma makinasını kapatıp yerine bıraktıktan sonra aynanın karşısında saçlarımı elimle düzelttim. Bal rengindeki tutamlar göğüslerime kadar iniyordu. İlk fırsatta kırıklarını aldırmayı aklımın bir köşesine yazarken çekmecedeki tokalardan birini alarak onları toparlayıp tutturdum. Uzun ve kendimi şımartarak aldığım duştan sonra tek amacım giyinip yatmaktı. Saat gece yarısına doğru ilerliyordu ve kulüp kısmına geçmeye pek isteğim yoktu. Aklım Cesur’daydı ve dolayısıyla diğerlerinde. Öğlen vakti çıkıp gittiklerinden beridir hâlâ geri dönmemişlerdi. Mevzunun Halide Çağlayan ile ilgili olduğunu biliyordum, başka detay vermemişlerdi.
O kadının bir kez daha Cesur’un canını sıkmış olabileceğini düşünmek bile benim canımın sıkılması için yeterliydi. Kendimi daha iyi ve huzurlu hissetmek için aldığım duşun yatıştırıcı etkisinin tamamen kaybolduğunun farkındaydım. O zehirli kadını düşünmenin karşılığı işte buydu. Ağzımın içerisinde bir şeyler homurdanarak bedenime sardığım havluyu, sanki biraz sonra çıkarıp atmayacakmışım gibi bozup yeniden sardım. Ardından da banyodan çıktım. Beni tüm aydınlatmalarını açık bıraktığım oda değil, kızıl ışığın hüküm sürdüğü oda karşıladı. Gerginlik bedenimi hızla kucaklarken tedirginlikle havlumu tutup odayı taradım. Birisi girmiş olabilir miydi diye düşündüğüm sırada yatağın çaprazında kalan tekli koltukta oturan Cesur’u görünce ancak rahat bir soluk alabildim.
Gözleri kapalıydı. Kafasını geriye yaslamış, yayvanca oturuyordu. Gömleğinin tüm düğmeleri açıktı ve koltuğun koçağına dayadığı elinde kristal kesim bardaklardan biri bulunuyordu. Yanındaki sehpada duran kehribar rengindeki içki şişesini yeni açtığı belliydi. Kötü bir his usulca kanıma karıştı. Sanki bir şey olmuştu ve onu bunaltmışa benziyordu. Söz konusu Halide olduğunda şaşırmamam gerektiğini biliyordum ama yine de sıkıntıyla iç geçirmekten kendimi alamadım. Onu yine bozmuş, altüst etmişti.
Sessiz, yavaş birkaç adımla ona yaklaştım. Hâlâ gözleri kapalıydı ama elbette uyumuyordu. Zaten çok geçmeden konuşmaya başlayarak bunu netçe belli etti.
“Buraya benden başka kim girebilir, Deniz?”
Banyodan çıktığım ilk andaki tereddüdümü fark etmesine şaşırmadım. “Hiç kimse,” dedim kısık sesle.
“O zaman neden adımların tekledi?”
“Bir an boşluğuma geldi işte,” dedim sesimdeki gerginliği yumuşatmaya çalışarak. Bir adım daha yaklaştım. Beni engelleyen neydi bilmiyordum ama havada bir ağırlık vardı. Ona baktıkça, dağınık hâlini gördükçe karnımın aşağısında bir sıcaklık toplanıyordu ve aynı zamanda zihnimde sorular biriktikçe birikiyordu. Gömleğinin açık bıraktığı göğsünün yavaş ritimle hareket edişini izlemekten kendimi alamıyordum. Kızıl ışığın altında olduğundan çok daha enfes ve karanlık görünüyordu.
Alt dudağımı dişlerimin arasına alıp kıstırdığım sırada Cesur yavaşça gözlerini açtı. Bana baktı, uzun uzun baktı. Boğazımdaki kuruluk katlandıkça katlanırken, “Çıkar onu, Deniz,” dedi kalbimin heyecanla ve beklentiyle harekete geçmesine neden olarak. Her zamanki gibi beni ilk kez çıplak görüşü olmayacaktı ama yine de havlunun yere düşmesine izin verirken göğsüm şiddetle inip kalkıyordu. Kafasını iyice ardındaki koltuğa bastırırken koyu kahve hareleri tenimde ağır ağır gezintiye çıktı. Parmaklarının arasındaki kadehi dudaklarına taşıyıp yudumladı. Yutkunurken çıkan gürültülü ses, içime titrek bir soluk çekmeme neden oldu. Bu anda çok müstehcen bir şey vardı.
Cesur kadehi sehpaya bırakırken gözlerini bir an bile üzerimden ayırmadı. Kızıl ışık vücudumun kıvrımlarında oynaşırken kendimi hem bir kurban kadar savunmasız hem de bir tanrıça kadar güçlü hissediyordum.
“Buraya gel,” dedi. Sesi bir emirden ziyade ruhunun derinliklerinden gelen karanlık bir davet gibiydi.
Ayaklarımın altındaki yumuşak halı sanki bir kor parçasına dönüşmüştü. Bir adım, iki adım ve yanındaydım. Uzanıp elimi tutarak beni üzerine doğru çektiğinde ona uyarak, yüz yüze bakacağımız şekilde kucağına oturdum. Ellerim çıplak göğsünü buldu, tenine dokunmanın tadını çıkardım.
“Neler oldu?” diye fısıldadım, parmak uçlarım köprücük kemiklerinden aşağıya, kalbinin tam üzerine doğru süzülürken. “Anlat bana.”
Cesur saçlarımı tutan tokaya uzanarak onu aldı. Saçlarım havada süzülerek çıplak tenime döküldüğünde istemsizce derin bir soluk aldım. Ardından ellerinden birini belime yerleştirip beni kendine daha sertçe bastırdı. En mahrem yerimdeki kaba baskıyı hissetmemem imkânsızdı. Diğer eli çene çizgimde dolaştı, yanağımda gezindi. Bir kedi gidi avucunun sıcaklığına sokulmama neden olacak şekilde hareket etti.
“Bugün bir defter tamamen kapandı, Deniz,” dedi kısık sesle. Parmaklarının tersiyle şakağımın üzerinden geçti.
“Ama?” dedim bu cümlenin görünmeyen yüzünü de görmek istercesine.
“Ama kafamdaki gürültü bir türlü dinmiyor.”
Ellerimi göğsüne koydum, derisinin altındaki kalp atışını avuçlarımda hissetmek istiyordum. Kasları gerilmişti, damarlarındaki o öfke henüz tam olarak durulmamıştı. “Belki de hâlâ kapanmayan bir şeyler vardır. Olabilir mi?”
Başını boynuma gömüp derin bir nefes aldı. Nemli saçlarımdan yayılan şampuan kokusuyla karışık tenimin kokusunu içine çekerken, “Halide kalan ömrünü bir akıl hastanesinde geçirecek. Ondan Çağlayan soyadını aldım,” dedi. Dişlerini hafifçe boynumdaki hassas deriye geçirdiğinde kucağında kıvrılmaktan kendimi alamadım. Durup düşünmek, konuyu tartıp biçmek istiyordum ama buna izin vermeyecek şekilde bana dokunuyordu.
“Sonunda... sonunda hak ettiğini buldu,” diyebildim. “Son karşılaşmamızdan sonra yerinde duramayacağını anlamıştım. Ne yaptı?”
“Çok güzel kokuyorsun,” dedi beni tamamen duymazdan gelerek. Burnunu tenime bastırıp kokumu içine çektiğinde kafamı geriye atarak ses çıkarmamak için dudağımı ısırdım. Konuşacak şeyler vardı ve o beni uzak tutuyordu, farkındaydım. Kesinlikle hoşlanmayacağım şeyler olmuştu.
“Çok temiz,” diye devam etti. “Ne yazık... çünkü seni kirleteceğim.”
Vaadi sertçe yutkunmama neden oldu. Yine de konuya tutunmaya çalışarak, “Halide artık tamamen hayatımızdan çıktı mı?” diye sorabildim.
Geri çekildi. “Onu bir daha görmeyeceksin. Ölmüş say.”
Yanındaki sehpaya uzanıp şişedeki sıvıdan bardağa boca etti, olması gerekenden fazla doldurdu. “Ne yaptığını bana söyleyecek misin?” dedim merakla.
Doldurduğu bardağı dudaklarına taşıyıp yudumladı. Ardından da bana doğru yaklaştı. Önce dudaklarını dudaklarıma bastırdı, sonraysa ağzındaki içkiyi benim ağzıma itti. Keskin sıvıyı kabul ederken birazının çenemden kayıp gitmesine engel olamadım. Cesur ise tek damlasını bile israf etmek istemiyormuş gibi dudaklarını çeneme doğru indirerek ıslak izleri diliyle takip etti.
Sıvının yakıcı tadı genzimden aşağı süzülürken başım hafifçe döndü ama bu sadece alkolün etkisi değildi. Cesur’un tenimde bıraktığı ıslak, talepkâr izler vücudumun her noktasını uyuşturuyor, mantığımı devre dışı bırakıyordu. Çenemden aşağı süzülen damlaları diliyle toplarken sıcak nefesi ıslak derime her çarptığında omuzlarımın sarsılmasına engel olamıyordum.
“Cesur...” diye inledim, ellerim omuzlarından kayıp ensesindeki kısa saçları kavramaya çalıştı. “Soru sormamı engellemeye çalışıyorsun.”
Başını kaldırmadan, dudakları hala çenemle boynum arasındaki o hassas çizgideyken konuştu. Sesi boğuk, neredeyse bir hırıltı halindeydi. “Konuşmak istemiyorum. Bana seni ver.”
“Sadece söyle... Seni hâlâ rahatsız eden şeyi söyle bana.”
Belimdeki eli tırmanıp saçlarımı kavradı. Yüzü yüzümle yeniden aynı hizaya geldiğinde, “Onun elinden her şeyi aldım. Annemi köşke yerleştireceğim, başından beri hakkı olan her şeyi alacak ama tatmin hissetmekten çok uzağım,” dedi çenesini sıkarak. O an nedenini anladım. Her şey için iş işten geçmişti ve bundan sonra geri alınmış olması bir şeyi değiştirmiyordu. Sarp Çağlayan çoktan ölmüştü ve Filiz’in de bir ölüden farkı yoktu. Onu köşke yerleştirse dahi nerede olduğunun farkında bile olmayacaktı. Çok acıydı ama kadının hayatı öyle mahvolmuştu ki toparlamak artık imkânsızdı.
Uzanıp Cesur’un alkolle ıslanmış dudaklarına küçük bir öpücük bıraktım. Parmaklarım yatıştırmak istercesine teninde gezindi. “Anlıyorum,” diye fısıldadım alnımı alnına yaslayarak. “Geç gelen adalet, gidenleri geri getirmiyor, biliyorum. Annene hayat hiç adil davranmadı. Belki hayatında nelerin düzeldiğini bile anlamayacak ama sen onun için başından beri olması gereken şeyi sağladın. İyi bir evlatsın. Baban seninle gurur duyardı, eminim. Annen farkında olsaydı... sana dünyadaki tek ışık kaynağıymışsın gibi hayranlıkla, sevgiyle bakardı.”
Sözlerimle birlikte Cesur’un gözlerinin gerisine sinmiş olan o hırçın bakış yerini derin bir kederin enkazına bıraktı. “Bazen sadece her şeyi yakıp yıkmak istiyorum. Sanki küllerin arasından daha temiz bir şey çıkacakmış gibi...”
“Küllerin arasından biz çıktık,” dedim usulca. Ellerimi yüzüne çıkarıp sakallarının sertliğini avuçlarımda hissettim. “Adaletsizlikleri düşünmeyi bırak. Düzeltemeyeceğimiz şeyleri düşünmeyi bırak. Sen sana düşen her şeyi layığıyla yerine getirdin. Annenin artık o köşkte olması bile Halide’yi mahveder. Öleceği güne kadar kendi kendini yiyip bitirir. Annenin çektiklerine kıyasla hiçbir şey ama huzurlu bir ölümü hak etmiyordu. Geç de olsa karşılığını aldığı için artık bu konuda benim içim rahat.”
Cesur derin bir nefes aldı. Omuzlarındaki görünmez yükün ağırlığı bir nebze olsun hafiflemiş gibiydi. Bakışları yumuşadı, arzunun tehlikeli parıltısı tekrar harelerine yerleşti. “Sen olmasan,” dedi dudaklarını hafifçe dudaklarıma sürterek. “Bu öfke beni çoktan yutmuştu.”
“Biliyor musun? Senin gibi koca bir adamı yatıştırabilen kişi olduğumu görmek beni her defasında şaşkına çeviriyor.”
Güldü. İçime kıpır kıpır bir his yayılırken saçlarımdaki tutuşu sıkılaştığında ve bedenimi geriye çektiğinde heyecan yeniden beni ele geçirdi. Bir yere tutunma ihtiyacıyla ellerimi arkaya atıp dizlerine bastırarak ondan destek aldım. Beni yay gibi germişti. Göğüslerim öne çıkmış ona enfes bir manzara sunuyordu.
“Beni yatıştırdığın doğru ama daha çok yaptığın bir şey daha var; tutuşturmak.”
Sesinin karanlık tonu tüylerimin ürpermesine neden oldu. Onu tutuşturmakla kendimi yakmak aslında aynı şeydi. Gözleri göğüslerimin iniş kalkışında, tenimin kızıl ışıkla yıkanan her bir santiminde ağır ağır gezindi. O an sadece bir kadın değildim; onun dünyasındaki tüm gürültüyü susturan, tüm karanlığı dağıtan tek ateşim.
“Tutuşturmak mı?” diye nefes nefese fısıldadım. “Eğer sonuç bu olacaksa seni her gün yakmaya razıyım.”
Cesur başını biraz daha yaklaştırıp burnunu göğüslerimin arasındaki vadiye sürttü. Sıcak nefesi tenimi yalayıp geçerken vücudumun kontrolsüzce sarsılmasına engel olamadım. Dudakları, kalbimin tam üzerinde; her atışımı hissetmek istiyormuş gibi sert ve sahiplenici bir iz bıraktı.
“Senin bu cesaretin...” dedi, sesi artık bir fısıltıdan ziyade bir hırıltıydı. “Sana adını unutturmak istememe neden oluyor, Deniz. Seni saatlerce kıvrandırmak istememe, günlerce sızısını hissedeceğin şekilde sana sahip olmak istememe neden oluyor.”
[bu kısmın tamamını wattpad ve inkspired de bulabilirsiniz]
×××
Özgür koridorda bir hayalet kadar sessiz şekilde yürüyerek kendine ait yatak odasına ulaştı. Kapının kolunu çevirirken gürültü çıkarmamaya dikkat etti, çünkü saat epey geçti ve karısı çoktan uyuyor olmalıydı. Bir yanı uyumasın, gelmesini beklesin istese de daha baskın diğer yanı ona kıyamıyordu. Belirsiz düzenle yaşayan bir adamdı ve bu belirsizliğin onu da altüst etmesini istemiyordu.
Odaya girdiğinde ışığın en düşük seviyede de olsa açık olduğunu gördü. Peri uyumamış, beklemişti. Bu hissin verdiği garip hisle derin bir soluk alarak kapıyı ardından kapattı. Biri tarafından beklenilmek daha sorumlu, daha aklı başında davranması gerektiğini ona dayatıyordu. Artık bu dayatmalardan hoşlanmaya başlamıştı. Sorumluluklar gözünü korkutmuyordu. Kendisini sorumluluklarına, karısına ve kızına adamaya başlamış olmak ona iğrenç gelmiyordu. Aksine hayatının artık bir nedeni varmış gibi hissediyordu.
Odaya uzanan küçük koridoru ardında bırakıp yatak kısmına ulaştığında gördüğü manzara karşısında nefesinin kesildiğini hissetti. Peri, bembeyaz geceliklerinden birini giymişti. Dantelli ve cüretkâr bir parçaydı. Kalçalarını zar zor kapatıyordu. Göğüslerini saran askılardan birisi düşmüş olmalıydı, öyle gevşemişti ki her an arkasında sakladığı teni ortaya serebilirdi. Dizlerine kadar uzanan sabahlığı da üzerindeydi, ancak bağladığı kuşağı açılmıştı ve geceliğin sardığı mükemmel bedenini açık seçik ortaya seriyordu.
Özgür gürültüyle yutkundu. Ona ne söylediğini iyi hatırlıyordu. Eğer odaya geldiğinde onu kendisi için hazırlanmış şekilde bulursa bunu bir davet olarak alacaktı. Karısı bu gece onun için hazırlanmıştı. Siktir, makyaj bile yapmıştı. Sanki ihtiyacı varmış gibi... bir kez daha yutkundu. Gözlerini karısının güzel çehresinde uzun uzun gezdirirken dudaklarında küçük bir kıvrım oluştu ve arzudan ziyade merhamet hissi onu kuşattı.
Çünkü karısı uyuyakalmıştı.
Ceketinden kurtulurken gözlerinin yeniden bedeninde gezinmesine izin vermedi. Yatağın kenarında sızıp gitmiş hâlini hiç bozmayarak örtüyü çekip onun üzerini örttü. Ardından da ışığı kapattı. Bu gece hiçbir aydınlık istemiyordu. Sessiz adımlarla yatakta kendi tarafına geçti. Üzerini çıkarmak bile düşünebileceği detaylardan değildi. Öylece örtünün altına girip yattı. Ellerini kafasının altına yerleştirerek gözlerini tavana dikti. Bu sırada Peri yavaşça kıpırdandı. Yatakta dönüp ona doğru kaydı ve sık sık yaptığı şekilde kafasını göğsüne koyarak uyumaya devam etti.
Kadın için bir liman olmaktan gittikçe daha çok hoşlanması deliceydi. Sertçe yutkundu. Bugün olan hiçbir şeyden haberi bile yoktu. Annesi onu kurban olarak vermişti. Bebeklerini bile gözden çıkarmıştı. Peri ondan zaten korkuyordu ve bugün olanları öğrenirse dağılırdı. Bu yüzden öğrenmeyecekti. Annesinin gittiğini bilmesini sağlayacaktı ama onun Oktay’la neyin pazarlığını yaptığını öğrenmesine izin vermeyecekti.
Özgür dikkatli olmasalardı neyi kaybetmekle yüz yüze olduğunu, kadın koynuna sokulmuşken çok daha net anlamıştı. İçinde yeşeren ağaçtan olacaktı. Kendisini büyük bir adammış, büyük şeyler başarmış gibi hissetmesine neden olan kızından olacaktı.
Özgür göğsündeki karısının ritmik, düzenli nefes alışverişlerini dinledikçe içinde kor gibi yanan öfkenin yerini buz gibi bir kararlılığa bıraktığını fark etti. Peri’nin saçlarından yayılan tanıdık şampuan kokusu, tüm gün boyunca yaşadığı şeyleri, en çok da annesinin ihanetini aklından silip atıyordu sanki. Yavaşça elini indirip karısının omzuna dökülen saç tutamlarını geriye doğru itti. Parmak uçları bilinçsizce kadının çıplak boynuna değdiğinde istemsizce ürperdi.
Peri, onun için hazırlanmıştı ama bunun tadını bile çıkaramayacak kadar karanlık düşüncelerin içerisindeydi.
Annesi, onu yok etmek için düşmanıyla plan yapmıştı.
Annesi, karısını yok etmek istemişti.
Annesi, bebeğini bile önemsememişti.
Annesi... ölmeliydi.
Günün birinde bunu isteyebileceğini hiç sanmazdı ama işte arzuladığı buydu. Ondan artık öyle nefret ediyordu ki görmeye, sesini duymaya tahammülü yoktu. Başka bir yerde sefil bir hayat yaşamasını dahi istemiyordu. Ölse ancak rahatlayacak, sanki içindeki ateş ancak sönecekti.
Bugün Halide Çağlayan sadece kendi sonunu hazırlamamıştı, Özgür’ün zihnindeki anne kavramını da tamamen baltalamıştı.
“Karnında Özgür’ün bebeğini taşıyor, ona sadık. Senin gibi bir yüzkarası değil.”
Akın’ın o gaddar ses tonuyla Peri’yi ilk kez bu aileden biri olarak kabul edişi, hâlâ kulaklarında yankılanıp duruyordu. Akın bile... Her şeye mesafeli duran, duygularını sert bir zırhın arkasına gizleyen ikizi bile Peri’nin ve doğmamış bebeğinin hakkını savunmuştu.
Peri uykusunun en derin yerinde hafifçe mırıltılar çıkararak başını Özgür’ün göğsüne biraz daha bastırdı. Eli adamın gömleğinin kumaşını sıkıca kavradı, sanki rüyalar âlemindeyken bile dışarıda olan tersliği hissetmişti. Özgür, karısının bu savunmasız hareketine karşılık iç çekerek kolunu onun beline doladı ve onu gövdesine iyice yasladı.
“Seni koruyacağım,” diye fısıldadı karanlığa doğru. Bu bir yemindi. “Sana ya da kızımıza kimsenin zarar vermesine izin vermeyeceğim. Huzurla uyu.” Eğilip kadının saçlarına ufak bir öpücük bıraktı. “Dışarıda olan hiçbir şey sana dokunamaz.”
×××
Pat. Pat. Pat.
Akın ellerini saran sargıların altından sızan kanı umursamadan tüm gücüyle kum torbasına saldırıyordu. Şakaklarından ve çıplak göğsünden süzülen ter damlaları ayaklarının atlındaki zemine damlıyor ya da sert hareketleri doğrultusunda etrafa uçuşuyordu. Göğsü her nefes alışında delice körükleniyordu. Eva’nın yokluğu geçen her saatle birlikte göğsünün ortasında büyüyen bir kara deliğe dönüşmüştü. Onu hâlâ bulamamış olmak elindeki tüm imkanlara, sokaklardaki yüzlerce adamına rağmen işe yarar tek bir iz bile yakalayamamış olmak onu içten içe kemiriyor, delirtiyordu. Kendini bildi bileli her durumu kontrol altında tutmaya alışkınken hayatında ilk kez böylesine büyük bir acizlik duvarına çarpmıştı.
Sağ kroşe, sol direkt. Kum torbası zincirlerinden gelen metalik çatırtılarla geriye doğru savruldu ama Akın ona durma şansı tanımadan gövdesiyle karşılayıp sert bir aparkat daha indirdi.
“Neredesin, Eva?” dedi hırsla. Yumruklarını peş peşe indirdi. “Hangi deliktesin? Yemin ederim,” dedi sıkılı dişlerinin arasından hırıltıyla. “Yemin ederim seni bulduğumda çok fena olacak. Benden ömrün boyunca kaçamayacaksın.”
Pat. Pat. Pat.
Kum torbası Akın’ın her darbesiyle sanki bir parça daha eziliyor, zincirler loş salonun yüksek tavanında kulak tırmalayıcı bir gürültüyle çınlıyordu. Eva neredeydi, ne hâldeydi, tüm yolları kapattığı hâlde bu kahrolası şehirden çıkmayı başarabilmiş miydi? Zihnindeki bu devasa, ucu bucağı olmayan karanlık bilinmezlik yumruklarına binen ağırlığı daha da katlıyordu.
“Beni delirtmek mi amacın?” diye hırladı, boşa çıkan bir sol direktin ardından torbayı iki eliyle birden yakalayıp kendine çekerken. Alnını soğuk deriye yasladı. “Başardın. Duymak istediğin buysa, başardın Eva. Aklımı oynatmak üzereyim.”
Akın uzun bir süre öylece kaldı. Şiddetli solukları salonda yankılanıyordu. Elleri titriyordu; yorgunluktan değil, karısını hâlâ bulamadığı için, onsuzken tamamen karanlık tarafta hapsolduğu için. Perişandı. Gözlerinin gerisinde, günlerdir doğru dürüst uyumamanın getirdiği alev alev yanan bir sızı vardı. Sırtı yatak yüzü bile görmemişti, orada burada sızmışken kendini bulmuştu. Bu gece de onlardan biri olacaktı. Yorgunluktan buraya yığılıp kendini kaybedene kadar durmayacaktı.
Kum torbasının elinin altından kaymasına izin verdi ve yeniden harekete geçti. Göğsündeki o boşluğu sert darbe sesleriyle bastırmaya çalıştı. Adımlarını parkede hızla kaydırarak bu kez sol kroşeyle girdi. Ardından gövdesini döndürerek sağ direkti torbanın tam merkezine çaktı.
Durmadı, duramadı.
×××
Göz kapaklarım birbirine yapışmıştı, emindim. Her bir kirpiğimin üzerinde birer ton ağırlık asılıymış gibi onları oynatamıyordum. Zihnim hâlâ geçirdiğim gecenin pusunu taşıyordu. Derin bir nefes almak için ciğerlerimi zorladığımda boğazımdaki kurulukla birlikte göğüs kafesimden aşağıya doğru yayılan tatlı sızı kendisini hatırlattı. Bedenim sanki saatlerce amansız bir fırtınaya karşı savaşmış, hırpalanmış ve sonra da o fırtınanın kucağında eriyip gitmiş gibi kendisini salmıştı.
Kımıldamaya çalıştım. Hafifçe kalçamı oynatmak istediğimde bacaklarımın arasından yukarıya, rahmimin en derinlerine doğru vuran keskin bir sızlama iniltimin ağzımın içinde ezilmesine neden oldu. Cesur’un dün geceki hoyrat, insafsız ve dizginlerini tamamen koparmış darbelerinin bıraktığı izler vücudumun her bir hücresine işlemişti. İç duvarlarım hâlâ onu içeride tutuyormuş gibi sızlıyor, hatırladığım her dokunuşu tenimi karıncalandırıyordu.
Yüzümü yastığın yumuşak kumaşına biraz daha gömdüm; çarşaflara, tenime, odanın havasına sinmiş olan içkinin ve terimizin karışımı olan koku, zihnimin gerisinde dün gece halının üzerinde başlayan ve yatakta son bulan o vahşi sahneleri bir film şeridi gibi yeniden başa sardı. Gerçekten de yürümeyi beceremeyecek kadar bitkin hissediyordum. Bir ara uyanmış ve tuvalete bile zor gitmiştim. Aslında nasıl gittiğimi ve nasıl geri döndüğümü dahi bilmiyordum. Cesur yatakta değildi ve nerede olduğunu bile düşünemeyerek yeniden sızmış olmalıydım.
Saat kaçtı, ne kadar zamandır yatıyordum habersizdim. Sadece uyumak istiyordum. Yumuşak yataktan, beni kucaklayan yumuşacık örtülerden sıyrılmaya hiç niyetim yoktu. Yeniden zihnimi uykunun tatlı çağrısına teslim etmek üzereydim ki belimden karnıma doğru kayarak beni sıkıca tutan büyük eli hissettim.
Cesur arkamdaydı. Sıcak avucu dün gece parmak uçlarımı sürterek onu delirttiğim çıplak karnımın üzerine kapandı ve hiç acele etmeden kalçalarımı kendi sert gövdesine yapıştıracak şekilde beni geriye doğru çekti. Sırtım göğsüne yaslandığında ilk fark ettiğim giyinik olduğuydu.
Dudaklarının sıcaklığını omuz çizgimde, dün gece sık sık öpüp morarttığı tenimde hissederken, “Uyan artık karım,” diye fısıldadı kulağıma doğru. Sesi hatırladığım şekilde hırıltılı, kaba ve boğuk olmaktan ziyade her zamanki dinginliğini kuşanmıştı.
Uyanmak istemediğimi belirten birkaç mırıltı çıkardım ve bu onu güldürdü.
“Neredeyse akşam olacak.”
“Biraz daha...” diye fısıldadım. “Birkaç saat daha...”
“Hmm... insanlara ne diyeyim? Gün boyu ortada görünmediğin için herkes seni merak etti,” derken dudakları boynumun girintilerinde hafif temaslar bırakarak geziniyordu.
“Onlara...” dedikten sonra yutkunmaktan kendimi alamadım. Çünkü eli usul usul karnımdan aşağıya doğru kaymaya başlamıştı. Aklımı hâlâ başıma alamamıştım ve o beni böyle tutmaya kararlı gibiydi. Derin bir soluk aldım, göğsüm epey yukarıya kalktı ve örtüden tamamen sıyrıldığımı hissettim.
Cesur, “Onlara?” diyerek devamını beklediğini belli etti. Parmakları göbek deliğimin hemen altında minik daireler çiziyordu.
“Onlara kocamla muhteşem bir gece geçirdiğimi söyle.”
Burnunu saçlarıma gömerek kısa bir kahkaha attı. “Başka?”
“Ve yataktan çıkamayacak kadar bitkin olduğumu da.”
“Hmm...”
“Hı hı... Kocam beni epey yordu ama tatlı bir yorgunluk,” diye ekledim hızla. Gerilmesini, kendine kızmasını hiç istemiyordum. Kalçalarımı hafifçe ona sürttüğümde bacaklarımın arasında peyda olan sızlama yüzünden boğuk bir inilti çıkardım. “Her hareketimde oradasın, Cesur.”
“Seni uyarmıştım.”
Dinlemiş miydim, hayır. Şaşırtıcı mıydı, ona da hayır.
“Ve bir de onlara de ki... ilk fırsatta yanlarına uğrayacağım... şey... yeniden yürüyebildiğimde.”
Cesur yeniden güldü. “Canavarı öyle büyük bir arzuyla dışarıya çağırırsan...”
Beni böyle tüketmesi normaldi. “Canavarı seviyorum,” diye mırıldandım belli belirsiz dudaklarım kıvrılırken.
Sırtıma yaslı olan geniş göğsünün hafifçe sarsıldığını, burnundan derin, keyifli bir soluk verdiğini hissettim. Karnımdaki elini çekmedi ama parmaklarını kasıklarıma doğru indirmek yerine beni tamamen kafeslemek ister gibi yukarıya tırmandırıp göğsümün hemen altına bastırarak aramızda hiçbir boşluk kalmasına izin vermeyecek şekilde beni kendine çekti.
“Yine de sana başka türlü dokunamayacak kadar beni yoldan çıkarma, Deniz. Beden gücümüz çok orantısız. Seni böyle bitkin düşürmüş olmak hayvani yanımı besliyor ama olur da farkında olmadan sana ciddi bir zarar verirsem-”
“Vermezsin,” diyerek sözünü kestim. “Bu konuşmayı yapmak istemiyorum. Sanki kendini kaybettiğin için pişman olmuşsun gibi-”
Göğsümün altındaki eli hızla çenemi bulup yüzümü kendisine çevirdi, ancak gözlerimi açabilecek gücü bulabildim. “Ne pişmanlığı fırtına? Çoktan seni yeniden ele geçireceğim anların planını kurmaya başladım,” derken kalçasını hafifçe bana doğru itip uyanmaya başladığını hissetmemi sağladı.
Sözleri beni anında etkisi altına aldı. Dudağımı ısırdım, soluklarım hızlandı, göğsüm belirgin şekilde hareket etmeye başladı. Cesur beni daha net görmeye ihtiyacı varmış gibi üzerimden kaymış olan örtüyü tamamen çekip attı.
“Baştan çıkarıcısın,” diye fısıldadı.
Baldırlarımı kasarak uyanmaya başlayan arzuyu bastırmaya çalıştım ama bunu yapmak bana daha büyük bir sancı verdi. Dudağımı kanatacak kadar ısırarak acılı bir inilti koyuvermemek için çabaladım. Çenemdeki eli biraz daha yukarıya kaydı ve baş parmağını dudağımın üzerine bastırarak onu dişlerimin baskısından kurtardı.
“Seni yatağımda hep böyle çıplak bulursam bu odadan ne sen çıkabilirsin ne de ben.”
“Bunu not ettim.”
“Deniz... üzerinde çok iz bırakmışım,” derken parmakları yeniden aşağıya kaydı ve boynumun çevresinde dolaştı. “Bunları kapatacak bir kıyafet seçmen gerekecek.”
Önemi yokmuşçasına hafifçe omuz silktim. “Bugün bu yataktan çıkmayı düşünmüyorum.”
Tek kaşı yavaşça havalandı. Eli biraz daha aşağıya kayıp sanki gündelik yaptığı bir şeymiş gibi göğsümü avuçladı, baş parmağı tepemin etrafında ağır ağır daire çizmeye başladı. Kesik bir soluk aldım.
“Günü zaten yatakta bitirdin fırtına. Şimdi kalkacaksın ve her şeyden önce yemek yiyeceksin.”
Burnumu kırıştırdım. “Aç değilim.” Bu bir yalandı. Lafı açıldığı anda midem kazınmaya başlamıştı ama yine de yataktan çıkmak istemiyordum.
“Sana aç olup olmadığını sordum mu?”
Çenem hafifçe havalanırken, “Beni zorla yediremezsin ya?” diye homurdandım.
“Bence yapabilirim,” derken göğsümdeki parmağının baskısı arttı. Gözlerimi kapatıp iç çektim. Elimde olmadan dudaklarım hafifçe aralandı. Nefeslerim daha da sıkıştı.
“Bu akşam eğlence merkezlerini bir araya toplayan bir kutlamaya katılacağız.”
“Hmm...”
“Hazırlanmak için fazla vaktin kalmadı.”
Parmağı tepemin üzerinde bir tur daha attı. Çoktan belirginleşmiş, sivrileşmiştim. “Beni dışarıya mı çıkaracaksın yoksa yatakta tutmaya devam mı edeceksin anlayamıyorum.”
Gülerek omuz başıma küçük, sakin bir öpücük bıraktı. Ardından beni kollarının arasına aldı. Bir eli sırtımı kavrarken diğeri dizlerimin arkasına kaydı ve beni sanki dünyanın en hafif, en kıymetli yüküymüşüm gibi tek bir hamlede yataktan havalandırdı. Gecenin yorgunluğuyla başım hafifçe döndüğü için kollarımı refleksle onun boynuna dolayıp yüzümü boyun girintisine gizledim.
Yatak odasından geçip banyoya doğru adımladığında kapının aralığından içeriye süzülen yoğun ve sıcak buhar yüzüme çarptı. İçerideki havaya lavanta ve okaliptüs kokulu yağların rahatlatıcı esansı sinmişti. Cesur’un banyoyu çoktan hazırlamış olduğunu, küvetin kenarından taşan bembeyaz köpükleri gördüğümde ve suyun davetkar şırıltısını duyduğumda anladım.
“Cesur...” diye mırıldandım, sesim minnettar bir fısıltıdan farksızdı.
“Bu seni rahatlatacak. Yeniden yürüyebileceksin,” derken sesindeki ima sertçe yutkunmama neden oldu. Beni sıcak suyla ağzına kadar dolmuş olan geniş küvetin kenarına yaklaştırdı. Bedenimi yavaşça, canımı yakmaktan korkar gibi titizlikle suyun içine bıraktı.
Sıcak su tenimle buluştuğu anda bacaklarımın arasındaki keskin sızı saniyeler içinde yumuşadı, kaslarımın gerginliği sıcaklığın etkisiyle gevşemeye başladı. Küvetin arkasına yaslanıp başımı geriye attığımda gözlerimi kapatarak rahat bir soluk aldım. Cesur ise gitmedi. Küvetin kenarına, tam başımın ucuna diz çöktü. Dün gece kalçalarımı ezen, parmaklarını içimde vahşice gezdiren elleri şimdi çok başka bir zarafetle hareket ederek kenardaki süngerlerden birine uzandı. Onu köpüklü suya daldırıp omuzlarımdan başlayarak göğüslerimin üzerine doğru yavaş yavaş ovaladı. Gözlerimi açıp ona baktığımda koyu kahve harelerinde dün geceki o karanlık, tehlikeli yırtıcıdan eser kalmadığını gördüm. Sadece bana ait, sadece beni korumak isteyen adam oradaydı.
Süngeri gerdanımda usulca gezdirirken, “Daha iyi misin?” diye sordu, bakışları tenimde bıraktığı hafif kızarıklıklarda ve morluklarda dolanıyordu. Kendine kızıp kızmadığını anlamaya çalışır gibi yüzünü inceledim ama o sadece benim rahatlamama odaklanmıştı.
“Çok daha iyiyim,” dedim mırıltıyla. Küvete iyice yerleştim. Sıcak suyun ve rahatlatıcı yağların yarattığı mahmurluk bedenimi gevşetmişti.
“Kutlamadan daha önce hiç bahsetmemiştin. Tam olarak nedir bu?”
“Şehirdeki eğlence merkezleri arasında bunu her sene yaparız. Bir parti verilir, her seferinde bir başkası ev sahipliği yapar ve geceyi düzenler. Bu kez maske temasını seçmişler. Aslında bu yıl katılmaya pek niyetim yoktu ama sektörde başı çekenlerden biri olunca biraz mecburiyet oluyor.”
“Maske mi takacağız?” dedim merakla. Sesimin hevesli çıkmasına engel olamamıştım.
Kolunu suyun içerisine sokarak süngeri sırtıma doğru kaydırdı. Daha rahat ulaşabilmesi için hafifçe doğruldum. “Evet.”
“Keşke beni daha erken uyandırsaydın,” dedim iç çekerek. “Maskeyi ve kıyafeti seçmek için ne kadar vaktim var?”
“Birkaç dakika,” dedi.
Kaşlarım havalandı. “Ne demek birkaç dakika?”
“Senin için birkaç seçenek çoktan ayarlattım fırtına. Bakıp birini seçmen birkaç dakikanı alır.”
Ona gözlerimden akan sevgiyle bakmaktan kendimi alamadım. “Benim için her şeyi düşünmüş olmana bayılıyorum.”
“Karım için her şeyin en iyisi neyse o,” diyerek burnumun ucuna ufak bir fiske attı ve köpük bulaştırdı.
Kıkırdadım. “Seni çok seviyorum, Cesur.”
“Seni çok seviyorum, Deniz,” diye karşılık verdi ve bunu ilk kez duyuyormuşum gibi nefesimin kesildiğini hissettim. O beni yıkamaya devam ederken ona parlayan, ışıl ışıl gözlerle bakıyor ve engel olamadığım şekilde sırıtıyordum. Tavrıma karşılık bir kez daha burnuma fiske attı.
“Neye gülüyorsun?”
İç çektim. “Dün gece beni kirleteceğini söylemiştin. Şimdi de yıkıyorsun.”
“Yarın yine kirleteceğim ve sonra yine yıkarım. Ne ilk ne de son.”
Sırıtışım büyüdü. “Böyle giderse hâlâ ilaç kullanıyorken bile hamile kalabilirim.”
Bir an için durdu. Gerileceğini, konuyu kapatacağını sandım ve dilimi tutamadığım için içimden kendime kızmaya başladım. O ise kahkaha atmaya başladı. Hayran olduğum gülüşü banyonun duvarlarında yankılanırken şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. Ben verdiğim bu anlık potun endişesiyle büzüşmüşken onun bu kadar rahat bir tepki vermesi içimdeki tüm gerginliği bir anda eritip yok etti.
“Demek o kadar iddialı buluyorsun beni?” derken eğildi ve yüzünü yüzüme öyle bir yaklaştırdı ki gözlerindeki muzip ama bir o kadar da tehlikeli parıltıyı çok yakından gördüm. “İlaçları bile alt edebileceğime inanacak kadar?”
Yanaklarımın suyun sıcaklığından değil bu kez utançtan alev alev yandığını hissettim. Lafı buraya getireceğini bilsem kesinlikle susardım. Bakışlarımı kaçırmaya çalışarak, “Ben sadece... yani biyolojik olarak... bu kadar yoğun bir... lafın gelişi, lafın gelişi söylemiştim,” diye geveledim ama kelimeler ağzımda birbirine dolandı.
Cesur ıslak parmaklarını çeneme yerleştirip başımı hafifçe kaldırdı, kaçmama izin vermedi. Dudakları kenara doğru cüretkar şekilde kıvrılmıştı. Yoğun bakışları doğrudan benim utangaç halimde, kızaran tenimde oyalandı ve bu durum keyfini daha da katladı. Konuyu kendi içindeki derin, sancılı bebek meselesine çekmeye hiç niyeti yoktu; hazır beni böyle köşeye sıkıştırmışken belli ki tadını çıkarmak istiyordu.
“Bu büyük bir iddia, Deniz,” dedi hâlâ belli belirsiz gülerek. “İstersen doktora daha etkili bir ilaç var mı diye sorarız. Neden değiştirmek istediğimizi merak ederse de ona kocam beni öyle bir kendimden geçiriyor ki bu ilacın yetersiz geleceğini düşünüyorum dersin.”
“Cesur!” diyerek göğsüne doğru su sıçrattım ve yüzümü ellerimle kapattım. Yeniden kahkaha attı. Sonra ben de gülmeye başladım.
×××
Keman sesleri, kristal kadehlerden taşan şampanyalar, tavandan sarkan devasa avizeler ve yüzlerinde ihtişamlı maskelerle gecenin tadını çıkaran onlarca insanın arasındaydım. Gece sakin, hafif tempoda ilerliyordu ama kısa süre sonra ün yapmış bir DJ gelecek ve atmosferi zirveye taşıyacaktı. Boğaza karşı, göz alıcı bir mekândaydık. Her yer ışıl ışıldı.
Peri kıyafetinin rengine uyumlu minik pembe kuvars taşlarla süslenmiş maskesini düzeltirken geldiğimiz andan itibaren gözlerini sahneden çekemiyordu. Bir köşeye konumlandırılmış enstrümanlar arasından baktığı tek şey piyanoydu. Kaç kez sessizce iç çektiğini yakalamıştım. Özlem dolu görünüyordu. Onun çocuksu, saf hevesinin farkındaydım. Ürkek ama tutkuluydu.
Hafifçe ona doğru eğilip, “Çok güzel değil mi?” diye sordum.
Peri irkilerek bana döndü. Maskesinin altından parıldayan gözlerinde yakalanmış olmanın verdiği hafif bir mahcubiyet vardı. “Çok büyük...” diye mırıldandı, sesi geri plandaki müziğin arasında kaybolup gitmesin diye bana doğru yaklaşarak.
“Ne kadar süredir çalmıyorsun?”
“Neredeyse bir yıldır,” derken parmakları kaşınıyormuş gibi onları açıp kapadı. Onları piyanonun siyah beyaz tuşlarında kaydırmayı arzuladığı belliydi.
“Epey uzun bir zaman.”
“Ne zamanı?” dedi Tuna konuşmamıza kulak misafiri olduğunu belli ederek. Peri konuyu açmamı istemiyormuş gibi baktığında ricasını kırmadım. Tuna’ya dönüp, “Seni evlendirme zamanı,” diyerek sırıttım.
“Deniz?” dedi şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırarak. “Sen misin yoksa içine babaannemin ruhu falan mı kaçtı? Böyle etkinliklerde kız avına çıktığını duymamış gibi yapacağım.”
Peri kıkırdadı. “Ama senin için uygun birini bulmuştuk,” diye devam etti.
“Hani? Kim? Hangisi? Nerede?”
Kahkaha attım. “Evlenmek mi istiyorsun?”
“Hayır ama eğlenmeyi isterim, ne var? Hangisi Deniz? Bana da gösterin.”
Hevesli hâline karşılık etrafımda kısaca göz gezdirip rastgele bir kadını işaret ettim. “Tam sana göre.”
Kadına baktı, baktı ve kollarını göğsünün üzerinde kavuşturarak homurdandı. “Siz başka bir şey konuşuyordunuz ve ben duyunca konuyu değiştirdiniz, değil mi?”
Yalandan kaşlarım havalandı. “Bunu da nereden çıkardın şimdi?”
“O kadın evli, Deniz.”
“Ups,” diye mırıldandı Peri. “O değildi aslında, yanındakiydi.”
“O da iki gün önce dördüncü kocasını diğer tarafa yolladı.”
Peri’nin şaşkın çehresine bakmak bile kahkaha atmam için yeterliydi. “Dördüncü kocasını mı? İki gün önce mi!? Peki burada ne işi var?”
“Ne işi olacak, beşinci adayı bulmak için!”
“Ah... senin için sanırım daha uygun birine bakmalıyız.”
“Sağ olun, gerçekten!” diye homurdanmaya devam etti. “Beni böyle kurban etmemiş olmanıza minnettarım.”
Bu şakalaşma içimdeki keyifli havayı daha da katlamıştı. Tuna’nın her zamanki profesyonel imajını bizimle şakalaşarak, cıvık davranarak örttüğünün farkındaydım. Gözleri sürekli etraftaydı. Herkesi tarıyor, gözden geçiriyordu. Bunu bir sorun çıkmasını beklediği için değil onun için artık bir alışkanlığa dönmüş olmasından dolayı yapıyordu.
İstemsizce ben de etrafta gözlerimi gezdirmeye başladım ve en uç köşedeki Akın’ı gördüm. Maske falan takmıyordu. Bir sandalyeye tünemiş içiyordu. Bizi, diğer eğlenen insanları netçe görebilecek konumdaydı ama ne çalan müzik ne de kalabalık onun dikkatini çekiyordu. Cesur onu bizimle getirmişti, çünkü onu gözetimi dışında bırakmak istememişti. Hâli gün geçtikçe daha da kötüye gidiyordu ve onun için çok endişeleniyordum.
“Tuna,” dedim boğazımı temizledikten hemen sonra. Ses tonuma sinen durgunluktan ciddi bir konuya değineceğimi hemen anlayarak sorgulayan bakışlarını üzerime dikti. “Eva’dan hâlâ hiç haber yok mu?”
Sıkıntıyla iç geçirirken ensesini sıvazladı. “O otelde bir yerde olduğundan çok emindim ama her köşesini arasam da bulamadım. Her gittiği yerde ne kadar örtmeye çalışsa da ardında izler bırakıyordu, buluyordum ama şimdi hiçbir şey yok. Kanatlanıp uçtu sanki.”
“Onu gerçekten kaybetmiş olabilir miyiz?”
Düşünmek için kendisine birkaç saniye verdi. Ardından da kafasını kısaca iki yana salladı. “Hâlâ bu şehirde bir yerde. Deneyebileceği her yolu tuttum, haberim olmadan şehirden çıkamaz.” Hiç değilse bunu bilmek bir nebze rahatlatıcıydı. Tuna bir kez daha sıkıntıyla iç geçirdi. “Ben Akın’ı bir kontrol edeyim. Siz keyfinize bakın.”
Yalnız kaldığımız ilk anda, “Bu eğlence tam ona göreydi,” dedi Peri. Eva’yı ne kadar özlediğini netçe hissediyordum.
Derin bir soluk aldım. “Evet, öyleydi. Günler öncesinden hazırlıklara başlardı ve bizi de hazırlardı.”
Şimdiyse profesyonel bir ekip bizi hazırlamıştı. Duştan çıktıktan sonra yemek yemiş ve odaya giren kalabalık ekiple baş başa kalmıştım. Benim için beş farklı kıyafet seçeneği hazırlanmıştı. Aralarından seçtiğim elbise koyu lacivert renginde olandı. Yürüdükçe ya da ışık vurdukça kumaşı lacivertten siyaha dönen gölgeler oluşturuyor, adeta karanlık bir okyanus gibi akıyordu. Bunu seçmiştim, çünkü yüksek yakalı ve uzun kolluydu. Boynumdaki izleri makyajla gizlemek yerine kumaşla örtmek daha kolayıma gelmişti. Ancak önünün aksine sırtı, bel kıvrımımın bittiği yere, kalçamın hemen üzerine kadar inen derin ve keskin bir dekolteye sahipti. Görevlilerden beni hazırladıkları sırada sırtımda herhangi bir iz olup olmadığını kontrol etmelerini rica ederken utanmıyormuş gibi davransam da hatırladıkça yanaklarım ısınıyordu. Beni hazırlamak için orada olan her kadın, kocamın bana neler yaptığını az çok anlamıştı. Bana hiçbir şey belli etmeseler de arkamdan konuşacaklarını bildiğim için bu konuda çok keyifsizdim.
Eh, o hâlimi Eva’nın görmesindense bir daha yüzlerini görmeyeceğim kadınların görmesi sanırım daha iyiydi. Hazırlanıp odadan çıktığımda Peri’nin endişeli tavrına karşı ciddi durmak ve biraz hâlsizmiş numarası yapmak da zorlayıcı olmuştu. Hâlsizdim, hâlâ öyleydim, evet ama nedeni kesinlikle soğuk algınlığı değildi ve bunu belli etmemek için resmen savaş vermiştim.
Peri yüzüme doğru uzanıp maskemdeki tüylerden birini düzelttiğinde irkilerek ana geri döndüm. Asimetrik bir maskeydi, yüzümün sadece sağ tarafını sarıyor, kulağımın arkasından ve alnımdan saçlarıma karışarak çizgileri bitiyordu. Safir taşların ve kuş tüylerinin maskeye verdiği hava hoştu. Esrarengiz ve tehlikeli göründüğünden emindim.
Benim aksime Peri ise tıpkı Eva’nın yapacağı gibi masallardan fırlamış prenseslere benziyordu. Gül kurusu elbisesi ve gamzelerini açıkta bırakan maskesiyle mükemmeldi. Mekâna ilk girdiğimiz anda herkesi maskeyle görünce kulağıma eğilip, “Ben maskeli baloların sadece filmlerde olduğunu sanıyordum,” diye fısıldaması hâlâ aklımdaydı. Sanırım görene kadar ona pek inandırıcı gelmemişti.
O anı hatırlamak dudaklarımın kıvrılmasına neden oldu ve aynı sırada çıplak belimi saran sıcak avucu hissettiğimde gülümsemem biraz daha büyüdü. Bedenimi Cesur’a doğru yaslayarak, “Hiç geri gelmeyeceksin sandım,” demekten kendimi alamadım. Mekâna adımızı attığımız ilk anda birileri onu benden kapmıştı. Özgür de çok geçmeden ona katılmıştı ve şimdi nihâyet ikisi de geri gelmişti.
“Seni bu kalabalığın arasında öylece bırakmak yapacağım en son şey bile olamaz,” dedi Cesur, tek bir kelimesiyle salondaki herkesi hizaya getirebilecek şekilde güçlü, sahiplenici tavrıyla. Başını hafifçe bana doğru eğdiğinde sıcak dudakları lacivert elbisemin yüksek yakasının hemen bitimindeki tenime, kulak arkama gizlice değip geçti. Tepeden tırnağa ürperdim. Siyah, klasik bir maskenin ona bu kadar cezbedici bir hava katması haksızlıktı. Sadece ona bakmak bile nefesimi kesiyordu.
“Tuna nereye kayboldu?” diye sordu Özgür masadaki içki bardaklarından birine uzandığı sırada. O da siyah bir maske takıyordu ama daha parlak bir deriye sahipti.
Peri, “Akın...” diye başladı ama ona dümdüz adıyla hitap etmeyi doğru bulmamış olacak ki hızla ekledi. “Abiye... bakmaya gitti.”
“Ona abi demene gerek yok.”
“Ama benden büyük,” dedi temiz, masum bir tavırla.
Belli belirsiz homurdandı. “Biliyorum, benimle aynı yaş sonuçta.”
“Bu yüzden ona abi demem daha doğru olmaz mı?”
“Deme,” dedi huysuzca. “Yaşlı hisseder kendini. Deme sen.”
Gülümseyişimi bastırmaya çalışırken, “O mu yoksa sen mi?” diyerek laf atmadan edemedim.
Peri ancak durumu anlayabildi. Dudaklarına utangaç bir gülümseme yerleştiği sırada, “Sadece saygıdan dolayı. Bana böyle öğrettiler, aksi hâlde çok garip hissediyorum,” diyerek durumu açıklamaya çalıştı. Yorgun bir nefes verdim.
“Ona sadece Deniz dedirtene kadar çok uğraşmıştım.”
“Hâlâ bazen ayıp ediyormuşum gibi hissediyorum,” dedi itiraf edercesine.
Elimi rastgele havada savurdum. “Hiç de ayıp etmiyorsun, ben böyle istiyorum. Kapattık biz bu konuyu, yeniden açmayacağız da.”
Özgür de şimdilik konuyu kapattığını belli edercesine gürültüyle iç geçirip bana döndü. “Mimar seni aramış ama ulaşamamış, beni aradı. Yarın için uygun olduğunu iletmemi istedi.”
Masanın üzerinde duran küçük el çantama uzandım ve telefonumu titreşimde unuttuğumu fark ederek dudaklarımı birbirine bastırdım. Kadın saati ve yeri bildiren mesaj atmayı da ihmal etmemişti ve yer, yeni dairelerimiz değildi; köşktü. Kaşlarım yavaşça havalanırken, “Neden köşkte buluşacağız?” diye sordum.
“Oranın yeniden dekore edilmesi gerekiyor,” dedi Özgür, çenesini sıktığını fark ettim. Bakışlarım yavaşça Cesur’a kaydı. Belimdeki eli yatıştırıcı bir ritimle kıpırdandı.
“Yapı değişmeyecek ama içerisindeki tüm eşyalar değişecek. Nasıl dekore etmek istiyorsanız size kalmış.”
“B-ben...” dedi Peri istemsizce bir adım geriye çekildiği sırada. Elleri elbisesinin eteğini sıkıca kavrayıp ezdi. Birkaç kez yutkundu. “Ben ilgilenmesem... sorun olur mu?”
Özgür onu tutup kendisine doğru çekti ve yatıştıran bir edayla kolunu beline doladı. “Annem artık orada yaşamıyor,” dedi kısaca. “Onu bir daha görmeyeceksin. Bu şehirden gitti.”
Bir şeyler olmuştu ve hiçbiri bize bunu açıklamak istemiyordu. Halide’yi öylece göndermelerinin ardındaki nedeni gerçekten merak ediyordum ama Cesur ısrarla söylemediğine göre kesinlikle altında beni gerecek bir detay vardı.
Peri bir nebze rahatlamış göründü. Onu yadırgamıyordum, kadın onu öldürmeye kalkmıştı. Özgür, “Yine de ilgilenmek istemezsen sorun değil,” dedi ve Peri hızlı hızlı kafasını salladı. Bu da demek oluyordu ki tüm iş bana kalmıştı. Sorun etmiyordum, vakit geçirmek için iyi olabilirdi.
Bu sırada kalabalığın arasından sıyrılarak masaya geri dönen Tuna, “Beşinci kocayı arayan manyaktan paçamı zor kurtardım,” diyerek soluk soluğa kalmış gibi içki bardaklarının arasında gözlerini gezdirdi ama masamızda dolu bardak kalmamıştı. Bunun üzerine elini kaldırıp işaret verdi ve ter içerisinde kalmış gibi gömleğinin yakasını çekiştirdi. “Yakışıklı olmak bu devirde büyük bir dert.”
Onun havayı ısıtmaya çalışan tavrına odaklanamadım, çünkü gözlerim oturduğu uzak noktayı terk ederek masamıza doğru ağır adımlarla gelen Akın’daydı. Öyle bir bakışı vardı ki yolunun üzerindeki kalabalığı sağa sola dağıtmaya yetiyordu. Korkutucu görünüyordu. İnsanlar onu burada istemiyordu, belliydi.
Özgür, “Kıçıma kaş göz çizsem senden daha çok iş yapar,” diyerek Tuna’ya takılmayı ihmal etmedi.
“Birader benimle uğraşmaman gerektiğini hâlâ öğrenemedin, değil mi? Mastır yaptım lan sana beddua etmekten, kaşınma daha fazla, millet uhrevi yeteneklerim var sanacak.”
“Numaranı fal sitelerine atacağım, uğraşır durursun, tam senlik.”
Tuna buna kızmak yerine resmen bunu düşündüğünü belli etti. Yüzündeki sırıtış büyüdü. “İyi para kazanırım lan. Yap şunu da bir faydan dokunsun bana.”
“Abi şu herifin ne dediğini duydun, değil mi? Sanki onu aç bırakıyoruz, doyumsuz it.”
Tuna işte şimdi telaşlandı. “Ulan mızıkçı çocuklar gibi ne diye ispiyonluyorsun? Derdin bana dayak yedirmek mi?”
“Evet,” dedi Özgür şeytani bir gülüşle. Peri kıkırdadı.
“Bakıyorum da kocanın üzerimdeki ölümcül şakaları çok hoşuna gitti Peri,” dedi Tuna yeni hedefine Peri’yi aldığını belli ederek. “Durma, gülmeye devam et. Senin için beşiz, altız, hatta yediz dualarıma şimdiden başlayacağım.”
Peri dehşetle öksürmeye başladı. “Bu kadar kötü olamazsın!”
“Oldum bile. Kocan beni ispiyonlamasaydı.”
“O yaptı, ben ne yaptım ki?” diye sızlandığında Özgür ona yapay bir şaşkınlıkla baktı.
“Ne yani bana mı beddua etseydi?”
Peri’nin güzel dudakları birkaç kez açılıp kapandı, çoğul gebeliğin ürkütücü düşüncesi yüzünden şaşkına dönmüş hâli gerçekten komik görünüyordu. “Ama bana etti... ben o kadar bebeği taşıyamam ki.”
“Ben mi taşıyayım, Peri?”
“Sen de taşıyamazsın ki,” dedi sesindeki o saf ve ciddi tonla kocasına bakarken. “Ne yapacağız?”
“Tuna’nın ağzını yüzünü yamultursak sorun çözülür,” dedi Özgür tehlikeli bir bakışla Tuna’ya döndüğü sırada. Çehresinde serseri bir sırıtış asılıydı.
Tuna teslim olur gibi ellerini havaya kaldırdı. “Tamam, birader, susuyorum. Aman karını üzerime salma, onun geçmişteki vukuatlarını unutmadım. Adamlarım hâlâ ondan korkuyor.”
Peri utançla bir ses çıkararak zaten maskenin altında olan yüzü yeterince örtülü değilmiş gibi bizden kaçırarak Özgür’ün göğsüne gömdü. Bunun üzerine Özgür kısa bir kahkaha attı.
“Karım şimdi utanıyor olabilir ama onu biraz daha kızdırırsan yandın.”
Peri’den boğuk bir homurtu yükseldi ve bizim kahkahalarımıza karışarak kayboldu. Gözlerim istemsizce kayıp Akın’ı bulduğunda onun orta yerde durduğunu görünce gülümsemem yavaşça soldu. Bakışları bizim taraftaydı ama bizde değildi. Biraz uzağımızdaydı. Onu takip ettiğimde masamızın birkaç adım gerisinde durarak doğrudan bize bakan kadın garsonu gördüm. Üzerinde mekanın personeline ait resmi kıyafet vardı. Yüzünü ise simsiyah, kadife bir maske tamamen örtüyordu. Elindeki gümüş tepside taze şampanya kadehleri taşıyordu ama duruşunda garip, neredeyse titrek bir ağırlık vardı. Onu fark ettiğimi anladığında orada dikilmeyi bırakarak bize doğru yürümeye başladı. Adımları ritmini kaybetmiş gibiydi.
Gözlerimi ondan ayırmadan izledim. Masanın kenarına kadar gelip kadehleri yenilemek için öne doğru eğildiğinde elindeki gümüş tepsi hafifçe sarsıldı. Kadehler birbirine çarparak ince, tiz bir ses çıkardı. Garsonun duruşundaki gerginlik, üzerindeki kıyafetin altında gizleyemediği o net titreme içimdeki tüm neşeli havayı bir anda bıçak gibi kesti. Bir gariplik vardı. Bu kadar elit bir mekanda çalışan bir personelin bu derece amatörce davranması, kadehleri masaya bırakırken parmaklarının titremesi normal değildi. Bakışlarım kadının maskeli yüzüne kilitlendi, bizden biriyle göz göze gelmemek için kafasını eğik tutmaya özen gösteriyordu. Siyah saçları kafasının arkasında sıkı bir topuz yapılmıştı. Tıpkı diğer garsonlar gibiydi ama hayır, onda farklı olan bir şeyler vardı.
Diğerlerine baktım, hepsi ona dikkat kesilmişti. Elindeki tepsiyi tutan parmaklarının nasıl delicesine titrediğini, kadehlerin birbirine vurarak hafifçe çınladığını herkes görüyordu.
“Hey,” dedi Tuna yavaşça. Elinin ceketinin altındaki silaha kaydığını gördüm.
Garson kadın bir adım geri çekildi, Akın’ın kalabalığı adeta yararak bize doğru yaklaştığını gördüm. Günler sonra gözlerinde bir ışık belirtisi vardı. O kadar mesafeden bile çok vahşi görünüyordu ama kendini belli ediyordu.
“Orada dur,” diye emretti Cesur. Beni tutup gerisine doğru çekti. Aynı şeyi Özgür de Peri’ye yaptı. Kadın geriye doğru titrek bir adım daha attı. Yüzü hâlâ yerdeydi.
“Eğer kaçmaya kalkarsan seni vurmaktan çekinmem,” diye uyardı Tuna. Yapardı, emindim. “Çıkar şu maskeyi hemen.”
Kadının tepsiyi tutan elleri bembeyaz kesildi. Sanki ayakta bile zor duruyordu. Sanki burada olmak onun için büyük bir işkenceydi.
Özgür, “Sana bir şey söylendi,” dedi omuzlarını gerip karısını iyice arkasında sakladığı sırada.
Garson kadın kafasını hafifçe iki yana sallayabildi. Geriye doğru bir adım daha atmak için ayağını kaldırdığı sırada Akın insanları iterek yanımıza geldi ve hepimizin önüne geçerek, “Eva,” dedi birden. Sanki göğsünden sökülüp gelen, günlerin birikmiş deliliğiyle hırpalanmış, fısıltıdan farksız ama bir o kadar da gür bir sesti bu.
Havaya karışan isim salondaki tüm müziği, kahkahaları ve kadehlerin birbirlerine çarpan seslerini zihnimde dondurdu. Akın'ın yan profilini görüyordum. Maskesiz yüzündeki tüm hatlar dehşet verici bir gerginlikle kasılmıştı. Günlerdir üzerine sinmiş olan ölü toprak gitmiş, yerini cayır cayır yanan vahşi bir kor almıştı.
“Eva,” dedi bir kez daha. Sesine sinmiş olan karanlık ton beni bile irkiltti.
Karşımızda bir yaprak gibi titreyen garson kadının bedeni kaskatı kesildi. Gümüş tepsi parmaklarının arasından büyük bir gürültüyle kayıp yere düştü. Kristal kadehler mermer zeminde tuzla buz olurken, şampanya köpükleri Akın’ın rugan ayakkabılarına doğru saçıldı. Etraftan birkaç anlamsız şaşkınlık nidaları yükseldi ama bizden kimsenin umurunda bile değildi.
Garson yavaşça kafasını kaldırdı ve bizden sakladığı zümrüt yeşili gözleri odağımıza girdi. Eva maskenin altından kesik, hıçkırık benzeri yaralı bir nefes koyuverdi. Yakalanmıştı. Gitmekle kalmak, kaçmakla Akın’ın kollarına kendini bırakmak arasında can çekiştiğini sadece gözlerine bakarak anladım. Zümrüt harelerindeki yoğun, her şeyi yakıp yıkacak güçteki hasret, salondaki tüm spot ışıklarından daha parlaktı. Akın’a bakıyordu. Günlerdir onu tüketen, delirmenin eşiğine getiren kadının ta kendisi, bir garson önlüğü ve sahte siyah saçların arkasında duruyor ve özlemle kocasına bakıyordu.
Akın yerdeki cam kırıklarının üzerine basarak ona doğru büyük bir adım attı. Ayakkabısının altından gelen cam çatırtıları salondaki uğultunun arasında yankılandı. Eva geriye doğru senkronize bir adım attı. Akın’ın yumruklarını sıktığını gördüm. Ayağını yeniden kaldırdı ama Eva birden, “Gelme,” deyince durdu. “Yalvarırım gelme, etrafta gözcüler var.”
Akın’ın nihâyet karısına ulaştığı için elde ettiği minik rahatlamanın yerini yeniden gerilime bıraktığı anın her saniyesini izledim. “Kim?” dedi şu anda burada olan herkesi öldürmekten sadece bir adım ötede durduğunu belli ederek.
Eva hıçkırdı. Gözlerini kaçırmamak için kendisini zorladı. “S-sergei...”
Cesur küfretti. Beni iyice arkasına itmeye çalıştı. Bedeni devleşip önümde bir duvar gibi büyüdü. Tuna ise, “Burası benim kontrolümde,” dedi kendinden emin şekilde.
Eva kısaca kafasını iki yana salladı. “İçeride adamları var. B-baksana bana... biri de benim.”
Akın’ın yutkunuşunu müziğe rağmen duydum. “Sen... artık... onun adamı mısın?” dedi her kelime güçlükle ağzından çıkıyormuş gibi.
Eva yüzündeki maskeyi çıkarıp yere attı ve soluk renkli çehresini bize sundu. Yanaklarından süzülen yeni bir damla çenesine doğru inerek aşağıya düştü. “Beni buraya o gönderdi,” dedi cılız, ruhunun her bir parçasının kırıldığını belli eden bir fısıltıyla. Eli beline doğru kaydı. “Ö-özür dilerim.”
Gün yüzüne çıkardığı silahı gördüğümde donakaldım. Henüz kimse fark etmemişti sanırım, çığlık atan yoktu. Akın geri adım atmak yerine ona doğru bir adım daha attı. “Bize mi sıkacaksın?” diye sordu. Sesi bir buz parçasından farksızdı ve hayal kırıklığı her yanından dökülüyordu.
Eva geriye doğru bir adım atarak kafasını iki yana salladı. Yanaklarından iki damla daha döküldü. “Birini...” dedi kısık sesle. “Ç-çağlayanlardan herhangi birini vurmamı istedi.” Silahı yan tarafında tutuyordu. İçimizden birini hedeflememişti, ucu yere bakıyordu.
Şimdilik.
Büyük bir dehşet ve afallayışla, “Eva...” diye fısıldadım, sesim Cesur’un heybetli bedeninin arkasında kayboldu, duyulmadı bile. İçim parçalanıyordu. Onun bu salona bizden birini vurmak için geldiğine inanmıyordum, inanamıyordum. Gözlerinin derinliklerinden taşan hasret ve çaresizlik, elinde duran silahla büyük bir çelişki içerisindeydi.
Cesur’un sırtındaki kasların gerildiğini, beni tamamen kendi gövdesinin arkasına saklama dürtüsüyle kolumdaki tutuşunun artırdığını hissettim. Diğer yanda Özgür, Peri’nin bu sahneyi ve olma ihtimali olan diğer korkunç sahneleri izlemesini istemiyormuş gibi onu göğsüne bastırmıştı. Bir kolu karısına dolanmışken diğer kolu belindeki silahtaydı ve en ufak bir atak görürse onu kullanacağını belli ediyordu. Tuna ise gözlerini bir an bile Eva’dan ve çevredeki kalabalıktan ayırmıyor, Sergei’nin gizli gözcülerini avlamak için her bir yüzü milim milim tarıyordu.
Ama en yıkıcı olanı Akın’dı.
Akın silahı gördüğü hâlde bir milim bile geri adım atmadı, onun karşısında dimdik bir şekilde durmaya devam etti. Gözlerinde sadece öfke yoktu; günlerin acısıyla bilenmiş, deliliğin sınırına gelmiş bir adamın net bir meydan okuması vardı. Gözleri karısının parmakları arasında sarsılan silaha kilitlenmişti ama bakışlarında kendi canına dair en ufak bir korku kırıntısı bile yoktu. Akın sanki o namludan çıkacak bir mermiyle değil, Eva’nın varlığıyla, onun bu salonda elinde bir silahla duruyor olmasıyla çoktan vurulmuş gibiydi.
“E-eğer...” dedi Eva. Çenesi titriyor, konuşmakta güçlük çekiyordu. “Yapmazsam... Eğer bu gece bu salondan birisi ölmeden çıkarsam... ona kanıtlayamam.”
Akın'ın çehresinde zehirli, yaralı bir alaycılık belirdi. “Kanıtlayamayacağın şey ne? Sadakatin mi?”
Silah Eva’nın elindeydi ama kurşunu göğsüne yiyen de oydu sanki. Dudaklarının arasından acılı bir ses çıktı. “Evet,” dedi. Şoka girdim. Bir şeyler söylemek, söze karışmak istedim ama kelimeleri bulamadım. “Ona sadakatimi kanıtlamak zorundayım. Sizi... sizi sevmediğimi görmeli. Sizi... sadece kullandığımı göstermek zorundayım.”
“Öyleyse bana sık,” dedi Akın. Ona doğru bir adım daha attı, aynı şekilde Eva geri kaçtı. Sanki aralarındaki o mesafeyi korumaları gerekiyordu, yoksa Eva yelkenleri indirecekti.
“Vur beni, Eva.” Yumruğunu kaldırıp göğsüne öyle bir güçle indirdi ki benim bile canım yandı. “Tam buradan vur!”
Eva'nın ıslak gözleri dehşetle büyüdü, silahı tutan parmakları öyle bir kasıldı ki kemikleri derisinin altından sayılacak raddeye geldi. “Yapma...” diye fısıldadı. Sanki canı canından sökülüyordu.
“Beni zaten öldürdün. BENİ. ZATEN. ÖLDÜRDÜN. SEN. Sık şunu. Başladığın işi bitir.”
Bu sözler bir insanın bir başkasının ruhuna bırakabileceği en ağır, en kanlı mirastı. Akın’ın yüzündeki buz gibi intihar arzusu içimi titretti. O merminin namludan çıkmasına gerek yoktu; Akın zaten Eva’nın gidişiyle, onun sessiz vedasıyla yaşarken ölmüştü. Şimdi ise sadece bedeninin bu infazı tamamlamasını istiyordu.
İleriye doğru sert, korkusuz bir adım atıp, “Gözlerimin içine bak,” diye buyurdu. Kadın irkilerek geriye kaçtı. “Çek şu tetiği, Eva. Neden titriyorsun? Her şeyin, her çabanın, her çırpınışının yalandan ibaret olduğunu göster bana.”
Eva bir an için yere yıkılacakmış gibi göründü ama bir şekilde bükülen, gücünü kaybeden dizlerine sözünü geçirebildi. Göğsünde açılan görünmez derin yaraları görüyordum. Kıyafeti kupkuruydu ama sanki kanla parlıyordu.
“Yalan değildi,” dedi acıyla. Kafasını şiddetle iki yana salladı. “Yemin ederim yalan değildi.”
“O ZAMAN SİKTİĞİMİN SİLAHI NEDEN ELİNDE? BEN SENİ HER SİKTİĞİMİN DELİĞİNDE YANA YAKILA ARARKEN SENİN O PİÇİN YANINDA İŞİN NE? SENİN, EVA, SENİN... O PİÇİN SADAKATİNİN PEŞİNDE KOŞMAN NİYE LAN!?”
Akın’ın gür sesi boğazın hırçın rüzgârını bile bastıracak bir hiddetle salonda yankılandığında yerimde sıçramaktan kendimi alamadım. Etrafımızdaki kalabalığın fısıltıları bıçak gibi kesildi, dikkatler Akın’ın üzerine döndü. Boynu kabarmış, yumrukları sıkı sıkıydı. Bu öfke kusmak değildi, ondan daha fazlasıydı. İçindeki devasa kırgınlığı, terk edilmişliğin verdiği o korkunç deliliği kadının üzerine boca ediyordu. Dilinden dökülen her cümlenin Eva’ya bir tokat şiddetinde çarptığının ve onda derin yaralar açtığının farkında bile değildi.
Eva hiç beklemediğim bir anda, “MECBURUM!” diye feryat etti. Sesi ilk kez bu kadar yüksek, ilk kez bu kadar can havliyle çıktı. Göğsü aldığı düzensiz nefeslerle hızla inip kalkarken, yaşlar yanaklarından aşağı süzülmeye devam ediyordu. “Mecburum,” diye tekrarladı, bu kez sesi dipteydi, can çekişiyordu. “A-annem... Akın. Annem elinde.”
Tuna küfür savurarak kulağındaki kulaklığa dokunup emirler yağdırmaya başladı. Eva’nın annesini kurtarabilirler miydi? Duyduğum şeyin verdiği afallamayla Eva’ya bakarken yeterli zaman olmadığını anlayabiliyordum. Tuna’nın çaresiz girişimi karşısında kafasını hafifçe iki yana salladı. Kalbimi bir panik kuşattı. Buraya tüm detayları düşünerek gelmişti. Her şeyi zaten hesaplamış, tartmış olmalıydı.
“Eğer bu gece burada bir Çağlayan ölmezse...” Yutkunuşu hâlâ çalan müziğe ve olayı anlamaya çalışarak birbirleri arasında fısıldaşıp duran kalabalığın sesine rağmen tüm salonda yankılanmış kadar yüksek çıktı. “Annemi öldürecek. O... o, bunu hak etmiyor. Ona bunu yapmasına izin veremem. Yapamam. Hiçbir şeyden haberi bile yok.” Kafasını kısaca iki yana salladı. “Yapamam.” Anlamasını umarcasına Akın’a ve sonra da bize baktı. Islak gözlerini her birimizin üzerinde gezdirdi. “Ailemden beni gerçekten seven tek kişi o. Hiçbir günahı yok. Y-yapamam. Ona bunu yapamam.”
Bu kan dondurucu itiraf sonrası salondaki hava bir anda buz kesti. Duyduklarımla nefesim boğazımda tıkandı, arkasında durduğum Cesur’un sırtındaki tüm kasların taş gibi sertleştiğini hissettim. Sergei iblisi Eva’yı tam kalbinden, en savunmasız yerinden; annesiyle vurmuştu. Onu bu şekilde kullanmayı başararak eline bir silah vermiş ve bize yollamıştı. Amacı bizi mahvetmekti.
Akın sanki sert bir darbe almış gibi bir adım geri sarsıldı. İhanete hazırdı, öfkeye hazırdı, nefrete hazırdı ama buna hazır değildi, anlamıştım. O an salondaki tüm kalabalığın ve karmaşanın içerisinde yüzünün nasıl beyaza döndüğüne, gözlerindeki karanlığın nasıl dağılıp yerini dehşete bıraktığına şahit oldum. Anlamıştı. Hepimiz anlamıştık. Sergei, Eva’yı tehdit ediyordu. Karşımızda duran kadın hiçbir zaman bir hain olmamıştı, o hâlâ sadece kurbandı.
“Eva...” dedi Akın. Sesi bu kez ne öfkeliydi ne de bağırıyordu. Sadece kırık, darmadağın olmuş bir fısıltıydı bu. Ona doğru bir adım atmak istiyor ama nasıl yürüyeceğini bile unutmuş görünüyordu. Kelimenin tam anlamıyla afallamıştı.
“Anneni onun elinden alırız, Eva,” dedi Cesur. İmkânsız gibi bir şeydi ama tavrında öyle güçlü güven vardı ki ikna ediciydi. Bu gecenin kanla bitmemesi için hamle yaptığının farkındaydım. “Ona ya da sana zarar vermesine izin vermem. Bize çevrede kaç adamı olduğunu söyle yeter. Sonrasını bize bırak. At o silahı, yanımıza gel. Hadi kızım.”
Eva hâlâ yaşların boşaldığı gözlerine anlık şekilde yerleşen bir parlamayla Cesur’a baktı ama sonra bu hemen sönüp gitti. O da biliyordu. Yeterli zaman olmadığını ve istenilen görevi yerine getirmediğinde henüz bu salondan bile çıkmamışken annesinden olacağını o da biliyordu. Silahı tutan eli hafifçe hareketlendiğinde kalbim göğsümü öyle hızlı dövmeye başladı ki bayılacağımı sandım. Yapacaktı. Gözlerinde görüyordum. Bu gece bir Çağlayan ölecekti.
“Abi... ben size kıyamam ki zaten,” diye fısıldadı. “Ben Deniz’e, Peri’ye, Özgür’e ya da Tuna’ya... kıyamam. Size zarar veremem ki. Sizi canımdan çok seviyorum.”
Sözleri hiçbirimizi rahatlatmadı. Çünkü silahı kaldırdı. Pürüzsüz ve hızlı bir hareketle namluyu kendi şakağına dayadı.
Ve o salise içinde zaman tamamen durdu.
“Bana Çağlayanlardan birini öldür dedi, belli bir isim söylemedi,” dedi güçlü durmaya çabalayarak. “Ben... hâlâ senin karınım Akın.” Yanağından süzülen yaşları elinin tersiyle sert bir hareketle kurulayıp burnunu çekti. “Benim soyadım da Çağlayan. Feda edilebileceğim tek kişi... benim.”
Akın'ın boğazından boğuk, acılı bir hırıltı yükseldi. İleriye atılmakla sabit kalmak arasında bir uçurumdaydı. Az önce gerçeği öğrenmenin şokuyla sarsılmışken şimdi mutlak bir deliliğin ve çaresizliğin kıyısına gelmişti. Gözleri dehşetle, saf bir acıyla açıldı. Dudakları titredi, elleri havada asılı kaldı; karısına doğru tek bir hamle yaparsa o tetiğin çekileceğini biliyordu. Hayatında ilk kez, tüm o gücüne ve heybetine rağmen elleri kolları bağlanmış bir şekilde, ruhunun tek sahibinin ölümün kıyısında duruşunu izlerken saf bir çaresizlikle kalakalmıştı.
“Eva...”
Fısıltısı bir haykırıştan farksızdı. Silahı görünce çığlık çığlığa kaçanların seslerinden bile güçlüydü.
“Y-yemin ederim... yemin ederim seni çok sevdim,” dedi kadın güçlükle. “Biliyorum artık duymak istemiyorsun ama ben seni çok sevdim, Akın.”
Sözleri birer kurşun gibi Akın’ın göğsüne düştü. Acıyı hazmetmeye ihtiyacı varmış gibi göz kapaklarını yumdu ve sonra geri açtığında gözleri kıpkırmızıydı.
“Hepinizi çok sevdim,” dedi Eva inanmamızı istercesine umutla üzerimizde gözlerini gezdirerek. “Bunu mahvetmeyi hiç istemezdim. Ne olur... ne olur, benden nefret etmeyin. Buraya size zarar vermem için beni gönderdiler, onlardan biri olduğumu göstermem için.” Gürültüyle yutkundu. “Ben hiç onlardan biri olmadım. Benim ailem sizsiniz. Size zarar vermektense...”
Cümlenin sonu havada kaldı ama şakağına dayağı olan silah zaten cevabı ortaya seriyordu. Akın ilk kez korkuyu tattı, hatta o kadar sert tattı ki bunu dışarıya belli etti. Dudakları çaresizce aralandı.
“Eva... tek yol bu değil-”
“Tek yolu bu,” dedi hızla. “Benim yüzümden annemin ölmesini istemiyorum. Sizden birinin zarar görmesini istemiyorum. Artık kullanılmaktan bıktım. Beni istedikleri şekilde kullanıyor olmalarından bıktım. Beceremedim hayatımın iplerini elimde tutmayı. Tüm kuralların, çizgilerin arasında yapabildiğim tek şey seni sevmekti. Yaşamaya değecek biri değilim. Hepinizi hayal kırıklığına uğrattım. En çok da seni. Özür dilerim. Çok özür dilerim.”
Sesi o kadar teslimiyet ve o kadar yorgunlukla doluydu ki, o an ölümün soğuk nefesinin aramızdan geçerek doğrudan ona doğru yöneldiğini hissettim. Zaman bir kum saati gibi akmayı bırakmış, şakağına dayadığı silahın namlusunda kilitlenip kalmıştı.
Akın’ın gözlerinde adeta bir dünya yıkılıyordu. Elleri titriyordu. Yumruk yapıp sıksa da titriyordu. Karısının şakağına dayalı olan metale bakarken gerekirse ölüm meleğiyle karısının canı yerine kendi canı için hesap yapmaya hazır gibi görünüyordu.
“Eva, bak bana... Gözlerimin içine bak,” dedi. Sesi kırık döküktü, adeta parça parça dökülüyordu. İleriye doğru yarım bir adım atmaya yeltendi ama Eva’nın parmağının tetiğin üzerinde milimlik kasılışını görünce o tek adımı havada asılı kaldı, ayağını mermere geri bastı. Çaresizlik onu oraya çivilemişti.
“Yalvarırım yapma... Kurban olayım yapma. Bana.bunu.yapma. Benden nefret ettiğini söyle, kullandığını söyle, hiç sevmediğini söyle ama bunu yapma.”
Salondaki maskeli kalabalık, namlunun bir kadının şakağına dayandığını gördüğü an can havliyle geriye doğru kaçışmaya başladı. Çığlıklar, devrilen sandalyelerin gürültüsü ve topuk tıkırtıları birbirine karışıyordu ama benim dünyam tamamen sessizliğe gömülmüştü. Nefes bile alamıyordum.
“Seni çok seviyorum,” dedi Eva tereddüt etmeden. “Sana zarar verdiğim için, üzdüğüm için, kırdığım için kendimden nefret ediyorum. Bunu hak ettim, Akın. Ben bunu en başında hak etmiştim. Sen çok haklıydın... benim fazla pembe hayallerim var ve... bizim için mutlu son olmayacağını çok geç anladım.”
“Mutlu son olmasın lan! Olmasın! Cehennem olacaksa da seninle olsun! Bırak o silahı... Bırak, kurban olayım bırak...”
“Y-yapamam. Anlamıyor musun? Yapamam!”
Akın hiç beklemediğim bir anda, hiç beklemediğim bir çaresizlikle dizlerinin üzerine yığıldı. “O zaman önce beni vur,” dedi tüm kudretini kaybetmiş, yıkılmış bir tavırla. “O zaman önce beni vur, Eva. Senin olmadığın bir dünyada yaşamaktansa cehennemde yanmayı tercih ederim.”
Eva’nın silahı tutan eli sarsıldı. Neredeyse onu düşürecekti. Güzel zümrüt yeşili gözleri dehşetle açıldı. Böyle bir sahneyi aklının ucundan bile geçirmediği ortadaydı. “Akın... ayağa kalk. Kalk lütfen,” dedi onu böyle görmeye dayanamıyormuş gibi.
“Eğer o tetiği çekeceksen o kurşun önce benim kafamdan geçecek. Seni bir kez kaybettim, bir daha o deliğe girmem ben. Önce bana sık, hadi yap.”
Eva kafasını hızlı hızlı, küçük hareketlerle iki yana salladı ve istemsizce bir adım daha geri çekildi. “B-ben buraya sana veda etmek için geldim,” dedi aslında tüm bunlara sebebiyet vermiş olmayı hiç istemediğini belli ederek. “Sana son bir kez daha seni sevdiğimi söylemek istemiştim.”
Akın bunu kabul etmediğini belli edercesine kafasını iki yana salladı. “Eva,” dedi yakarır gibi. “Bana bunu yapma.”
Eva yanağından akan yaşları bir kez daha kuruladı. “Seninle yaşadığım hiçbir şeyden pişman değilim, biliyor musun? Eğer bir kez daha dünyaya gelecek olsam ve seçme şansım olsa yine seni seçerdim.”
Akın’ın omuzları yıkıldı. Kolları cansız şekilde iki yanına düştü. “Bana bunu yapma,” dedi yeniden. Sesindeki yakarış çiğ bir hâl aldı.
“Ömrümün en güzel yıllarını seninle yaşadım. Benim kaba, huysuz, koca ayım,” derken dudaklarında bir kıvrım oluştu, küçük ama iç yakıcıydı. “Kedime iyi bak lütfen. Geceleri yatağın ayakucunda yatmasına izin verirsen seni hiç uyandırmaz. Günde birkaç kez başını okşasan yeter ona.”
Akın takılı kalmış bir plak gibi tekrarladı. “Bana bunu yapma.”
“Kendini suçlamanı istemiyorum,” diye devam etti Eva, sanki onu hiç duymuyordu. “Canın yanacak biliyorum ama sonra geçecek. İyi olacaksın. Huzura ereceksin. Seni çok yaraladım zaten. Bu son olacak, söz veriyorum.”
Akın aynı cümleyi tekrarladı. Bu kez çok daha zorlanarak bunu yaptı ve yanaklarından kayan damlaları görmek içimi dağladı. “Bana... bunu... yapma...”
Eva boştaki elini kaldırıp kalbinin üzerine koydu. “Nereye gidersem gideyim her zaman burada benimle olacaksın. Pembe hayallerimin ve kalbimin tek sahibi sensin.” Gülümsedi. “Akın... seni çok seviyorum.”
Akın dayanamıyormuş gibi gözlerini yumdu. Yeni damlalar yanaklarından kaydı. “Yapma...” dedi. O kadar yalvarırcasına bunu söyledi ki boğazım düğümlendi.
Eva, “Beni affet,” diye fısıldadı ve bu son sözü oldu. O da gözlerini yumdu ve tetikteki parmağının oynamasına izin verdi.
×××
Buyrun, mendil uzatıyoruz 🥺
Eva...
Halide Çağlayan defteri kapanmıştır, herkes rahat bir soluk alabilir 😅
Sizce bir sonraki bölüm neler olacak?
Görüşmek üzereee 💕
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 80.07k Okunma |
4.87k Oy |
0 Takip |
77 Bölümlü Kitap |