77. Bölüm

77. BÖLÜM

Yazarimsibirileri
yazarimsibirileri

Selamlaaar 💕 Hepinize kucak dolusu sevgiler 💕

Bölümü atıyoruz ve bayram tatiline başlıyoruz, tatil sonrası ancak yazmaya başlayabiliriz 💖

Şimdiden hepinizin bayramını kutlarız, dualarınız, adaklarınız kabul olur inşallah 💕

Bölümün bir kısmı Deniz'den diğer kısmı çoğunlukla Mila&Sergei üzerinden oldu, keyifle okuyun 🥰

Plastik borunun içinden ağır ağır süzülen şeffaf damlalar Peri’nin solgun bileğine bağlı kelebek iğneye doğru ilerliyordu. Bir damla daha düştü. Sonra bir tane daha... Kulübün büyük, loş salonuna öyle bir sessizlik çökmüştü ki zamanın akışını sadece bu küçük damlaların ritminden takip edebiliyordum.

“Daha iyi misin?” diye fısıldadım, Peri’nin buz gibi olmuş elini iki elimin arasına alarak.

Cevap vermedi. Sadece yorgun göz kapaklarını hafifçe kırptı. Yüzünde tek bir renk kırıntısı bile kalmamıştı, midesinin bulanmasından dolayı dudaklarını sıkıca birbirine bastırmıştı. Localardan birindeydik ve başı kucağımdaydı. Serum torbasını duvardaki tablolardan birini çıkarıp onun yerine asmıştık. Peri buraya gelene kadar iyi götürmüştü, sorun olmadığını düşünmüştük ama güvenli alanımıza girdiğimiz anda birden dizleri çözülmüştü. Bu yüzden odasında değil de bir locada uzanarak serum alıyordu. Rahat değildi, belliydi ama Özgür onu odaya bırakmak istemiyor gibiydi. Şu anda hepimiz yan yana durmalıydık, ben de öyle hissediyordum.

Göğsüme ansızın oturan baskıyla arkaya doğru yaslanıp derin bir nefes almaya çalıştım ama boğazıma yine o tanıdık, zehir gibi yakan acı saplandı. Kesik kesik, peş peşe öksürdüm. Dakikalar geçmişti ama sanki genzimi kavuran, ciğerlerimi parçalayan duman hâlâ buralarda bir yerde, soluduğum havada saklanıyordu.

Öksürüğümün sesi alandaki sağır edici sessizliği bıçak gibi böldüğünde hemen sağ taraftaki diğer locanın başında dikilen Cesur’un gözleri bana döndü. Bakışlarında katı, sarsılmaz bir koruma içgüdüsü vardı ama ağzından tek kelime çıkmadı. Burnundan soluyordu. Ne kadar sakin görünse de tenine yapışmış olan gömleğinin altında sürekli kıpırdanan, gerilip gevşeyemeyen kaslarının dalgalanmalarını görebiliyordum.

Özgür de yan tarafımızdaki locadaydı. Cesur’un hemen karşısında dikiliyor ve orada elleri titremeden çalışan doktoru izliyordu. Tuna ise biraz önce yanımızdan ayrılmıştı. En azından o varken birkaç cümle kuran olmuştu ama şimdi kimseden çıt çıkmıyordu. Eğlencesiyle adından söz ettiren bu kulüp şimdi bir mezarlık kadar ıssız ve sessizdi.

Bakışlarımı yavaşça doktorun olduğu yere çevirdim. Akın, sırtını locanın koltuğuna yaslamış, gözlerini tavandaki bir noktaya dikmişti. Pantolonunun paçası dizinin üzerine kadar kesilmişti. Doktorun elindeki tentürdiyot damlatılmış pamuk, Akın’ın baldırındaki taze, hâlâ kan sızdıran yaraya her dokunuşunda içimden bir parça kopuyordu. Kurşunun bacağını sadece sıyırıp geçtiğini, ciddi bir şey olmadığını biliyorduk ama Akın’ın yüzündeki donuk, bomboş ifade bacağındaki yaradan çok daha ölümcüldü. Emindim, acıyı hissetmiyordu bile. Çünkü onun canı bambaşka bir yerden yanıyordu.

Öksürüğümün genzimi yakan sızısıyla gözlerimi yumduğumda, sadece birkaç saat öncesine ait o dehşet anları zihnimin karanlığında yeniden patladı.

Her şey saniyeler içinde olmuştu. Sanki başından beri oradaymış gibi duran sis bombaları bir anda patlamıştı. Etraf hızla yoğun, gri duman bulutlarıyla kaplanırken Eva’nın arkasından garson kıyafeti içerisinde, yüzü tamamen maskeli bir adam fırlamış ve Eva’nın elindeki silahı tuttuğu gibi Akın’a çevirmişti. Eva kendisine sıkmayı planlarken Akın’a sıkmıştı. Ama neyse ki namlu düzgün hedeflenmediği için ıskalamıştı. Daha sonra garson Eva’nın hâlâ silahı tutan elini yöneterek havaya kaldırmış ve tavandaki avizelere ateş açmıştı. Amacı kaos çıkarmak ve insanların kargaşaya neden olmasını sağlamaktı. Başarılı da olmuştu. İnsanlar sağa sola kaçışırken ona da Eva’yı alıp kaçabileceği fırsat doğmuştu. Görmüştüm, şokla Akın'dan başkasına bakamayan Eva’yı sürüklediği anları sis bulutlarının arasından izlemiştim. Ve Cesur onu vurmuştu. Ancak belli ki adam da ölümcül bir darbe almamıştı, çünkü kaçıp gitmeyi başarmıştı.

Akın’ın bacağındaki yaraya aldırmadan koşmaya çalıştığı anlar hâlâ zihnimdeki perdede ve ciğerleri dumanla dolup taşarken bile tüm salonu titretecek kadar kuvvetle karısının adını haykırması hâlâ kulaklarımdaydı.

İrkildim ve hızla gözlerim açıldı. Akın hâlâ aynı noktaya bakıyordu. Sanki ruhu o dumanın içinde Eva ile birlikte çekilip koparılmıştı da geriye sadece bu etten ve kemikten enkaz kalmıştı.

Herkes hâlâ o kadar sessizdi ki asansörün aşağıya indiğini belli eden hafif, minik ses kulaklarıma ulaştı. Çok geçmeden kapısı kayarak açıldı. Ağır adımların zeminde çıkardığı gıcırtı alanda yayıldı. Başımı yavaşça çevirdiğimde Tuna’nın çatık kaşları ve darmadağın olmuş saçlarıyla bize doğru yürüdüğünü gördüm. Ceketini çıkarmış, gömleğinin kollarını dirseklerine kadar katlamıştı. Yüzündeki ifade dışarıdan iyi haberlerle dönmediğinin en net kanıtıydı.

Onun ardındaysa abim ve Gökhan vardı. İkisinin de çehrelerinde ciddi ifadeleri asılıydı ve adımları yeri sarsacak kadar güçlüydü. Gökhan bana göz kırpıp herkesten biraz uzakta kalmayı tercih ettiği sırada Abim, Cesur’la karşı karşıya gelip ona kısa bir baş selamı verdi ve benzer karşılığı aldı. Ardından bakışlarını Cesur’un üzerinden çekip salonda yavaşça gezdirdi. Gözleri önce bana düştü, zarar görüp görmediğimden emin oldu. Sonra kucağımda solgun bir şekilde yatan Peri’ye, ardından da locada bir ölü gibi sessizce oturan Akın’a takıldı. Yüzündeki kaslar kasıldı. Derin bir soluk aldı ve burnuna kan kokusunun dolmuş olmasından memnun olmadığını belli etti.

“Nasıl oldu bu?” diye sordu. “Önlemleri almamış mıydınız? Herif nasıl silahla içeri girebilir?”

Cesur sinirli bir soluk aldı. Abimin ses tonu eğer biraz sorgulayıcı çıksaydı onu tersleyeceğinden emindim, ancak o merak ediyor görünüyordu. Niyeti onu sorgulamak ve başarısız kaldığını yüzüne vurmak değildi. Tuna herhangi bir gerilim oluşmasına zaman tanımadan boğazını temizleyerek söze karıştı. Zaten biz de onu bekliyorduk, detayları öğrenmeye gitmişti.

“Elbette tüm önlemleri aldık. Tek bir şüpheli şahsı bile içeri sokmadım. Eğlence sahibinin işine karıştım resmen, her şeyi ayarlamıştım. İçeride böyle bir şey yaşanması imkânsızdı.”

Özgür öfkeli bir nefes verdi. “Böyle bir şey yaşanması imkânsızsa bu yaşadıklarımız ne Tuna?” diye tısladı, ses tonunu Peri’yi sarsmamak için güçlükle alçaltarak. “Adam içeride sis bombaları patlattı! Eva’nın elinden silahı alıp havaya ateş açtı, herifi abim vurdu ama adam elini kolunu sallayarak Eva’yı da alıp gitti! Kapıdan kimse geçmediyse o maskeli şerefsiz garson gökten mi indi oraya?”

“İçerideydi zaten birader,” dedi Tuna dişlerinin arasından. Gözlerini kapatıp alnını ovdu. “Herif zaten içerideydi. Bizim korumaya çalıştığımız kapının ardında, içeriye girenleri didiklediğimiz mekânda, en başından beri oradaydı.”

Cesur’un gözleri tehlikeli bir karartıyla kısıldı. “Çıkar dilinin altındaki baklayı Tuna.”

“Bu eğlence gecesini üstlenen işletmeyi zaten tanıyoruz, bizimle rekabet içerisinde olanlardan biriydi. Patronları da oradaydı hatta. Onlar da eğlenmeye gelmişti, çünkü onların da haberi yoktu. İşletme birkaç hafta önce el değiştirmiş ama yönetim değiştirilmemiş, hiçbir şeye dokunulmamış ve her şey olduğu gibi bırakılmış.”

Cesur hemen anladı. “Arkadaki isim Sergei.”

Tuna kısaca kafasını salladığında zaten göğsümün üzerinde hissettiğim baskı tonlarca ağırlıkta bir kayaya dönüştü. Kulaklarım uğuldamaya başladı. Peri’nin buz gibi elini daha sıkı tuttum.

“Yani...” dedim yutkunarak. “Biz kendi ayaklarımızla onun kucağına mı gittik?”

Tuna yeniden kafasını sallarken, “Adam bizi kendi mekanında ağırlamış,” dedi sesindeki öfkeyi bastırmaya çalışarak. “Kendini tamamen gizlemiş. Kimliğini açık etmeden, kendi adamlarını, garson kılıklı tetikçileri çoktan içeriye, personelin arasına yerleştirmiş. Biz dışarıda kuş uçurtmazken o bizi içeriden vurdu. Güvenli sandığımız yer adamın kendi kalesiymiş. Sis bombaları da avizelere sıkılan kurşunlar da sadece o yaralı şerefsizin Eva’yı dışarıdaki arabaya ulaştırabilmesi için planlanmış.”

Abim düşünceli bir tavırla çenesini sıvazlarken, “Eva, Sergei’nin elinde demek,” dedi bu detay gerçekten canını sıkmış gibi. “Ve onu hangi düşünceyle sizin yanınıza gönderdi? Göstermek için mi?”

Cesur kor kadar yakıcı bir sertlikle açıkladı. “Bizden birini öldürmesi ve onlara olan sadakatini kanıtlaması için.”

“O da kocasını mı vurdu?” diye soran Gökhan oldu. Neredeyse duruma gülecek gibi duruyordu ve bunu yapmasa iyi olurdu, çünkü şu an kimsenin en ufak bir cıvıklığa tahammülü yoktu.

“Kendisini vurmaya kalktı, müdahale edilince hedef şaştı,” diye homurdandı Özgür biraz ters bir şekilde ve Gökhan şaşırdığını belli edercesine omuzlarını kaldırdı. Başka yorum yapmadı, şükürler olsun.

“Sergei’nin Eva’yı nerede sakladığını buldunuz mu?”

Abimin sorusu tüylerimi diken diken bir ağırlıkla havaya karıştığında Tuna kısaca kafasını iki yana sallayarak karşılık verdi. Bunun üzerine abim omzunun üzerinden Gökhan’a kısa bir bakış attı. “Bizim çocuklara ulaş. Yerini tespit etsinler. Kızı oradan en kısa sürede almamız lazım.”

Gökhan anında görev moduna girerek telefonunu çıkarıp bir köşeye çekildi. Onun birileriyle iletişime geçmesini dinlemeye çalışırken, “Acele etmemiz tabii ki iyi olur ama...” diye başladım, ancak nasıl devam edeceğimi bile bilemedim.

Abim elbette anladı. Bana doğru yaklaştığı sırada, “Neden acil durummuş gibi mi konuştum?” diye cümlemi tamamladı. Hızlı hızlı kafamı salladım. Bunun üzerine derin bir soluk aldı. “Belli ki Sergei en başından beri her şeyi planlamış ve ona göre hareket etmiş. Bu kadar teferruata girmesinin tek açıklaması olabilir; Eva’nın sadakat testini geçemeyeceğini zaten biliyordu. Planını ona göre kurup böyle hızlı müdahale etmesinin net açıklaması budur. Mila’nın, Mienla yanına geldikten sonra ona kimsenin karışmasına izin vermediğini duymuştum. Tahminimce Eva’yı da kollamaya çalışıyordur. Muhtemelen Sergei ona da kanıtlamak istemiştir. Şimdi Eva’yla istediğini yapabilecek. İşte bu gece bunun önünü açtı.”

Abimin bu buz gibi analizi salondaki ağır havayı neredeyse solunamaz bir raddeye getirdi. Kurduğu mantık o kadar kusursuz ve o kadar korkunçtu ki, kalbimin göğüs kafesimi zorladığını hissettim. Nefesim kesildi, kelimenin tam anlamıyla kesildi. Abim yanımdaki boşluğa otururken ona belli etmemek için elimden geleni yaptım ama ciğerlerim acı çekiyordu ve Sergei’nin Eva’ya neler yapabileceğini düşünmek bile beni mahvediyordu. Bakışlarım bu kez korkarak Akın’ın olduğu yere kaydı.

Doktor elindeki malzemeleri titreyen parmaklarıyla çantasına tıkıştırıp hızla geri çekildi. Çünkü Akın bacağındaki taze kurşun sıyrığının sızısını, sargının gerginliğini zerre umursamadan yavaşça ayağa kalkmıştı. Çehresinde hâlâ donuk, bomboş ifade vardı. Ama o boşluğun altında tüm şehri canlı canlı yakacak bir intikam canavarının uyandığını, gözlerinin derinliklerine yerleşen katran rengindeki parıltıdan görebiliyordum.

Kimseye bakmadan, kimseyle konuşmadan alandan çıkıp gittiğinde Cesur sıkkın bir soluk vererek Tuna’ya peşinden gitmesini belli edercesine kafasını salladı. Böylece Tuna da hızla gözden kayboldu ve doktor Peri’yi son kez kontrol edip bir köşeye çekildi.

Akın’ın ve ardından Tuna’nın sessizce gidişiyle hava yeniden o boğucu, ağır atmosfere teslim oldu. Abimin yanımda duran bedeni, bana her zaman güven veren varlığı bile içimdeki yangını söndürmeye yetmiyordu. Kalbim göğüs kafesimi dövüyor, zihnimde Sergei’nin o karanlık, acımasız gülüşüyle Eva’nın çaresiz bakışları birbirine çarpıyordu.

Abim sarsılan omuzlarımı fark etmiş gibi elini yavaşça omzuma koydu. “Nefes al, boncuk,” dedi şefkatle. “Nefes almayı unutuyorsun.”

“Nasıl alayım?” diye fısıldadım, gözlerimden bir damla yaş düştüğünde onu kimsenin görmesini istemiyormuş gibi hızla kuruladım. “Gözümüzün önünde... Onu koruyamadık. Akın... Akın bitti. Eğer Eva’ya bir şey olursa o bir daha asla toparlanamaz.”

“Eva’nın belirsiz bir yerde olmasındansa Sergei’nin elinde olması daha iyi. Artık seçeneklerimiz daha dar bir alanı kapsıyor ve yerini kolayca bulacağız, inan bana.”

“Nasıl?” dedim çaresizlik içerisinde. Nasıl böyle emin konuşabiliyordu?

“O piç kurusu önceden benim sahip olduğum şeylerin üzerine kondu, Deniz. Neyin nerede saklanacağını az çok tahmin edebiliyorum.”

Hatırlatması karşısında irkildim. Doğruydu. Bir zamanlar abimin yönettiği her şeyi şimdi Sergei ele almış olsa da hâlâ abimin bağlantıları vardı ve bu iyi bir şeydi. Gerçekten iyiydi. İçime ancak umut olmasını sağlamıştı.

“Ayrıca Mila onu koruyacaktır, biz alana kadar.”

İstemsizce yüzümü buruşturdum. “Onun birine değer verdiğine inanmak... zor.”

Bir süre sessiz kaldı. Hâlâ Mila konusunda içinde bir yara taşıyor muydu merak etmeden edemiyordum. Onu kendine uygun bulmuş, benimsemiş ve sevmişti. Kadın ise hiçbir duygu beslememiş, aralarında geçen her şeyi bir görev olarak nitelendirmişti. Düşününce canı acıyor olmalıydı. Ne kadar aksi şekilde görünüyor olsa da hiç sevilmediğini duymak onun derinlerde bir yerini kırmıştı.

“Zor, evet,” dedi sonra keyfi kaçmış gibi. “Ama dediğim gibi kulağıma Mienla’yı kolladığı çalındı. Zaten Eva’yı her yerde arıyordu, muhtemelen onu da kollayacaktır. Asıl amacı ne bilmiyorum ama kardeşlerini, kendi kadınından canından olanları koruyacağına inanıyorum. O kadar değerlerini yitirmiş olmamalı.”

Olmamalı, evet. Olmamalıydı. Mila’ya dair bir umut taşıyacağımı hiç düşünmezdim ama işte şimdi düşünüyordum. Eva’yı korumasını deli gibi umut ediyordum, çünkü Sergei’nin sağı solu asla belli olmazdı.

Cesur, “Onu odaya götür, Özgür, doğru dürüst dinlensin,” dedi kardeşinin omzuna hafifçe vurarak. Özgür hızlı hızlı kafasını salladı. Doktora bir işaret verdi ve adam gelip serumu çıkardı. Özgür, Peri’yi dikkatle kucaklayıp doktorla birlikte asansöre doğru yürüdü.

“Sen de biraz otur lütfen,” dedim Cesur’a yanımdaki boşalan yere elimi pat pat vurarak. Hâlâ ayaktaydı. Herkesi düşünüyor ama kendisini hiç düşünmüyordu. Neyse ki karşı çıkmadan bana doğru yürüyüp diğer yanıma oturdu ve ben bir an için nedensizce çok tuhaf hissettim. Bir yanımda kocam, bir yanımda abim vardı. İkisi birbirini hiç sevmiyordu ama ikisi benim için dünyayı yakardı.

“Sergei fazla kaşınmaya başladı,” dedi Cesur sıkılı dişlerinin arasından. “Onun tepesine binmemiz lazım.” Çene kaslarının kasılıp gevşemesinden zihninde kaç farklı ölüm planı kurduğunu tahmin edebiliyordum. Burnundan soluyor, tenine yapışmış gömleğinin altındaki gergin kas dalgalanmaları her geçen saniye daha da tehlikeli bir hâl alıyordu.

Abim, Cesur’un bu kelimelerinin ardından oturduğu yerde hafifçe dikleşti. “Piçin kendi canından başka değer verdiği kimse yok. İşlerini bozduk ama yeterli değil. Karşı hamlelerle sıra çevirmekten sıkıldım. Başını istiyorum.”

Ürperdim. İkisi de bunu fark etti. Cesur, “Sen odaya geç hadi,” dedi itiraz etmemi istemediğini belli ederek. İtiraz edecek havada hiç değildim. İkisi sabaha kadar Sergei’nin ölümünü konuşup planlayabilirdi. Buna dahil olmak istemiyordum. Tek istediğim onun leşini görmekti, geri kalan teferruatlar beni sadece boğacaktı.

Kısaca kafamı sallayarak ayaklandım. Locadaki masanın üzerinde duran küçük çantamı alıp gitmeden önce onlara doğru döndüm. İkisi neredeyse yan yana oturuyordu. Bu görüntü karşısında sessizce iç çektim. Kesinlikle fotoğrafı çekilmesi gereken bir sahneydi ve telefonum çantamdaydı, değil mi?

Orada biraz daha oyalanabilme bahanesiyle, “İkiniz birbirinizin yakasına yapışmadan sohbet edebileceğinize emin misiniz?” diye sordum. Cesur bir homurtu çıkardı ve abim de aynısını yaparak kollarını göğsünde bağladı.

Telefonumu çıkardığım sırada, “Bu bir cevap değildi,” diye söylenmekle meşguldüm. Sanki telefonda bakmam gereken önemli bir şey varmış gibi davranmam karşısında ikisinin de kaşları hafifçe havalandı. Pekâlâ, senkronize davrandıklarının acaba farkında mıydılar?

“Deniz,” dedi Cesur, sabırsızdı. “Odaya.”

Abim de onu desteklercesine kafasını salladı. Bu kez homurdanan ben oldum. Kamera simgesini bulmaya çalışırken ekrandaki bildirim dikkatimi çekti ve kaşlarım hafifçe çatıldı. İşte şimdi gerçekten bir şeyle ilgilendiğim belliydi. Kayıtlı olmayan numaradan gönderilen mesaja dokundum ve ekranda kendi fotoğrafım belirdi. Maskem ve koyu lacivert elbisemle, bu akşamdan bir kareydi. Peri’yle masada yalnız olduğumuz ve şampanya yudumladığım bir andı. Fotoğrafın altındaysa bir mesaj vardı.

“Çok güzel görünüyorsun. Gözlerimi senden alamadım. Bir dahaki karşılaşmamızda uzun uzun sohbet edebileceğiz, Nehir.”

Telefon parmaklarımın arasından kayıp düşecek gibi oldu. Aynı esnada Gökhan, “Sergei, amcamın yanındaymış abi. Mila ise Sarıyer’deki evde. Diğer kardeşi yanında. Gelen giden olursa haber edecekler,” diyerek söze girdi ve bunun hakkında konuşmaya başlamaları kulaklarımı uğuldattı. Sessizce yanlarından uzaklaştım. Sessiz ve hızlı adımlarla. Odama geçip kapıyı ardımdan kapattıktan sonra yatağın bir ucuna otururken mesajı yeniden açtım ve bir kez daha satırlarda gözleri gezdirdim. Buna benzer bir mesaj daha almıştım, balayımdayken.

Yiğit’ti.

Oydu, emindim ve bu demek oluyordu ki maskeli balodaki insanların arasında o da vardı. Onu abimin elinden Mila ve Sergei’nin kurtardığını biliyordum ve şimdi onlarla hareket ediyor olması olasıydı. Bir yanım ona karşı çok daha büyük bir öfkeyle dolarken diğer yanım onun için üzülüyordu. Aslında üzülmüyordum, acıyordum demek daha doğru olurdu. Hayatı mahvolmuştu. Toparlayamadığı gibi iyice batırmıştı. Sürekli birilerinin elinde maşa olmak dışında hiçbir halta yaradığı yoktu.

Eskiden tanıdığım adamken onu arkadaşım olarak seviyordum ama o bunu tamamen yıkmıştı. Bana dokunmaya çalıştığını ve bir sonraki karşılaşmamızda sırf Cesur’u sevdiğimi söyledim diye boğmaya çalıştığını unutmamıştım. Tamamen ipin ucunu kaçırmış, hırsları yüzünden çıldırmıştı. Attığı mesajlardan anladığım kadarıyla onda düzelen hiçbir şey yoktu. Saplantısı hâlâ aynıydı. Neden beni unutup hayatına devam edemiyordu? Ona hiç yüz vermemiştim, umut etmesin diye elimden geleni yapmıştım. İlişkimiz arkadaşlık sınırlarını hiç geçmemişti. Neyi yediremiyordu, onu seçmeyip Cesur’u seçmemi mi? Evet, belki de cevap buydu. Onu reddetmiş, kızmış, hayatımdan kovmuştum; çünkü yeraltıyla bağlantılıydı. Sonra da gidip yeraltının sahiplerinden biriyle birlikte olmuştum. İlk anda kulağa çok çirkin gelse de işler hiç de öyle basit ilerlememişti.

“Bir dahaki karşılaşmamızda uzun uzun sohbet edebileceğiz, Nehir.”

Bana hâlâ eski adımla hitap etmesi bile hâlâ o zamanlarda kaldığını netçe belli ediyordu. Israrı ve kendinden emin tavrı karşısında sinirle hareket ederek onu aradım. Aslında yapmam gereken şey attığı mesajı ve onun orada, bizim etrafımızda olduğunu Cesur’a, abime söylemekti biliyordum ama bir anlık öfkeme yenik düşerek hareket etmekten kendimi alamamıştım. Zaten açacağını da düşünmüyordum... çağrıyı açtı. Karşı taraftan gelen o derin nefes sesini duymak bile tüylerimi diken diken etmeye yetti.

“Nehir...” dedi Yiğit. Sesini pürüzsüz çıkarmaya çalışıyordu ama arkasındaki boğuk tınıyı gizleyememişti.

“Gerçekten sensin,” dedim emin olduğum hâlde şaşırarak.

Derin bir soluk daha aldı. “Sesini duymayı gerçekten çok özlemiştim.”

Boştaki elim yatağın kenarını kavrayıp sıkarken, “Yiğit,” dedim dilimde çamur tadı varmış gibi. “Neden kendine bu eziyeti yapıyorsun? Aylar oldu, artık vazgeç.”

“Senden nasıl vazgeçebilirim ki?” dedi bunu duyduğu için hayal kırıklığına uğramış gibi. “Orada tutsak şekilde yaşadığını bilirken... nasıl vazgeçebilirim?”

Neredeyse gülecektim ama bunu yapmadım. “Bu gece orada beni izledin, değil mi?”

“Sana uzaktan bakmakla yetinmek çok zordu.”

Yutkundum. “Peki nasıl görünüyordum söylesene?”

“Çok güzel,” dedi canı yanmış gibi boğukça çıkan bir sesle. Dişlerini sıktığını hissettim ve bu bana garip geldi. Yeniden konuştuğunda sesi biraz daha düzelmişti. “Mükemmel görünüyordun. Gerçekten gözlerimi senden alamadım, Nehir, bu doğru.”

Yatağın kenarını biraz daha kuvvetli sıktım. “Bir tutsak olamayacak kadar özgür olduğumu da görmüş olmalısın. Cesur’a nasıl sarıldığımı, ona nasıl baktığımı?”

Hırıltılı bir soluk aldı. “Gözünü boyuyor. Seni ben de süslü partilere, gösteriş ve paraya boğabilirim. Ona mecbur değilsin. Hiçbir zaman değildin.”

“Yiğit,” dedim göremese bile kafamı iki yana sallayarak. “Neden onu sevdiğime inanman bu kadar zor?”

“Onu sevmiyorsun! Sana zarar vermemesi için numara yapıyorsun!”

İnandığı şeyler gerçekten korkunçtu. “Kimse bana zarar vermiyor. Mutluyum. İnan ki hayatımın en mutlu zamanındaydım. Yiğit... bırak artık. Her şeye rağmen ben senin de toparlanmanı ve yoluna bakmanı istiyorum. Neden Sergei’nin tarafındasın? Senin ona ya da bir başkasına ihtiyacın yok. Kendi yolunuz çizebilirsin. Lütfen. Lütfen, kafandaki beni özgür bırak. Bu saatten sonra ben sana sadece ölüm getiririm.”

Telefonun diğer ucundan öyle bir ses yükseldi ki o an nefesim boğazımda tıkandı. Alaycı, hırıltılı ama aynı zamanda içindeki tüm kemikleri kırılıyormuş gibi derin, acı dolu bir inlemeydi bu. Arkadan gelen metal aletlerin birbirine çarpma sesi ve Yiğit’in derinden gelen boğuk küfrünü işittim. Acı çekiyordu. Bunu bastırmaya çalışıyordu ve bu fiziksel bir acıydı.

“Ölüm mü?” dedi dişlerinin arasından kaçan şiddetli bir tıslamayla nefesini geri toplamaya çalışırken. Sesi bu kez pürüzsüz olmaktan çok uzaktı, adeta can çekişiyordu. “Ben zaten... her gün ölüyorum Nehir. Ama haklısın, o çok sevdiğini söylemekten çekinmediğin şerefsiz kocan... Az kalsın bu gece işimi tamamen bitiriyordu.”

Kelimeleri zihnimde birer birer donarken gözlerimi rastgele odanın içerisinde gezdirip en son banyonun kapısına diktim. “Ne diyorsun sen?” diye fısıldadım.

“Diyorum ki...” dedi hırıldayarak. Hattın ucundan bir kumaşın yırtılma sesi geldi. “Ben zaten her gün ölüyorum. Pişmanlıklarımın ne kadar fazla olduğundan haberin var mı? Benim yüzümden başına gelmeyen kalmadı. Söz veriyorum, söz veriyorum her şeyi düzelteceğim.”

Hayır, hayır, konu bu değildi. Konu kesinlikle bu değildi. Benim duyduğum, zihnimde birer bomba gibi patlayan o kelimeler değildi.

“Kocan... az kalsın bu gece işimi tamamen bitiriyordu...”

Kanım çekildi. Parmaklarımın ucundan başlayarak tüm bedenimin buz kestiğini, unuttuğum o dehşet anının zihnimde yeniden patladığını hissettim.

Sis bombaları... Yoğun gri duman... Eva’nın arkasından fırlayan garson kıyafetli, maskeli adam... Eva’nın elindeki silahı tutup kaos çıkaran ve onu dumanların arasına doğru sürükleyen o adam... Cesur’un namlusunu doğrultup hiç düşünmeden vurduğu o garson...

O adam Sergei’nin sıradan bir tetikçisi değildi. Oydu. Yiğit’ti. Hepimizin gözleri önünde Eva’yı kaçıran adamın ta kendisiydi. Şok dalgası göğsüme bir balyoz gibi indiğinde, “Sendin,” dedim. “Eva’yı alan sendin! Nerede o? Nereye götürdün onu? İyi mi? Ona bir şey yaptın mı?”

Bir sessizlik oluştu. “İyi,” dedi daha sonra kestirip atar gibi. Birden tüm hevesi kaçmış, canı sıkılmış gibi konuşmasını umursamayacaktım ama o, “Kurşunu omzumdan kendim çıkarmak zorunda kaldım,” diye homurdanarak beklentide olduğunu belli etti.

Belli ki benden bir parça acıma, bir parça ilgi dileniyordu. İçimde ona dair tek bir acıma kırıntısı bile yoktu, tüm hücrelerim tiksintiden kavruluyordu. Yine de derin bir nefes aldım, sesimi çaresiz, sarsılmış bir tona büründürerek onun bu aciz gururunu beslemeye karar verdim.

“Yiğit... Ölebilirdin. Buna gerçekten değer miydi? Neden böyle şeyler yapıyorsun, neden Sergei’nin oyuncağı oluyorsun?”

“Ben onun oyuncağı falan değilim. Sadece onu kullanıyorum.”

“O da seni kullanıyor!”

“Umurumda değil. Alacağıma bakarım.”

“Umurunda değil mi? O beni öldürmek istiyor!” diye elimde olmadan bağırdım. “Sense hem onun tarafında durup hem de beni koruyamazsın.”

Keyifsiz şekilde güldü. “Neler yapabileceğimden haberin bile yok. Seni oradan çıkaracağım ve beni affedeceğini umarak, olan her şeyi telafi etmeye çalışarak hak ettiğin şekilde güzel bir hayat sunacağım. Sergei geri kalanını temizleyecek. Evet, seni de öldürmek istediğini biliyorum ama buna izin verecek değilim. O kendi planlarını kuruyor, ben de kendiminkileri. Bana güven, bir kere olsun güven. Seni tehlikeye atmayacağım.”

O delirmişti. Gerçeklik algısını tamamen yitirmişti ve şu an saniyeler bile Eva için hayati önem taşıyordu. Bozuntuya vermemeye devam edip onun bu yaralı halinden ve bana olan hastalıklı körlüğünden yararlanabilirdim. Deneyebilirdim. “Sana güvenmiyorum, Yiğit. Üzgünüm, beni çok yaraladın.”

Sıkıntılı, derin bir soluk verdi. “Biliyorum,” dedi kabullenişle. “Böyle olsun hiç istemezdim. Seni herkesten saklamak istemiştim, kendimden bile. Elime yüzüme bulaştırdım, mahvettim ama yemin ederim düzelteceğim.”

“Beni öldürmeyi amaçlayan üvey abime hizmet ederek mi bunu yapacaksın? İstemiyorum. Onun kuklasıyla benim işim olmaz.”

“Ben kimsenin kuklası değilim!” diye bağırdı birden. Sesi telefondan bile kulaklarımı tırmalayacak bir öfkeyle yükseldi, arkasından gelen hırıltılı nefesi acısının katlandığını fısıldıyordu.

“Kapatacağım. Bir daha beni sakın arayıp mesaj atma!”

“Nehir, dur, dur bir dinle,” dedi çılgınca bir hızla.

“Neyi?” diye bastırdım. “Sergei’nin kuklasısın. Onun dediklerini harfiyen yerine getiren bir oyuncaksın. Midemi bulandırıyorsun. Bu kadar aşağıya düşeceğini hiç düşünmezdim.”

Bir şeylerin sağa sola fırlatıldığını çıkan gürültüden anlamak mümkündü. “O piçi öldürüp leşini ayaklarının önüne bırakacağım. Kuklanın ben değil o olduğunu anlaman için bunu yapacağım.”

“Onun öyle kolay ölmesini istemiyorum,” dedim bu durum canımı sıkarmış gibi. Aslında bir şansım olsa tek kurşunu kafasına sokardım. “Elindeki tüm gücü kaybetmesini, rezil olmasını, itibarsızlaşmasını, alay edilmesini, işe yaramaz bir pisliğe dönmesini istiyorum.”

“Demek onun mahvolduğunu görmek istiyorsun,” dedi kısa bir sessizlikten sonra. Sesinde bastıramadığı karanlık, hastalıklı bir memnuniyet filizlenmişti. “Kimsenin köpeği olmadığımı, o adamı nasıl kendi oyununda boğabileceğimi kendi gözlerinle göreceksin Nehir.”

Yemin eder gibi ağzından dökülen sözleri duymadım bile. “Kanıtla o zaman,” derken ince bir ipin üzerinde yürüdüğümün farkındaydım. “Eva onun için önemli bir piyon. Onu kullanmayı ve Akın’a karşı oynamayı düşünüyor, eminim. Eva’nın elinden kaçmasına izin ver. Sergei’nin elindeki kozu kaybetmesini sağla. Bunu yapabilir misin? Sana biraz olsun güvenebilir miyim?”

Hattın diğer ucuna ani bir sessizlik çöktü.

Sadece birkaç dakika önce öfkeyle eşyaları fırlatan, yarası yüzünden inleyen o adam gitmiş, yerine buz gibi bir sessizlik kalmıştı. Yiğit aptal değildi. Yeraltının tekinsiz çarkları arasında hayatta kalmayı başarmış, ihaneti de sadakatsizliği de iyi bilen biriydi; öyle iki tatlı sözle, ani bir intikam vaadiyle kolayca tongaya düşmeyecek kadar uyanıktı. Yine de bir şansım olabileceğini düşünüyordum ama sessizlik gerginliğimi tırmandırıyordu. Sessizliğin korkunç yanı kulaklarımda büyürken yatağın örtüsünü sıkan parmaklarımın beyazlaştığını hissettim. Kalbim göğüs kafesimi delmek ister gibi çarpıyordu ama nefesimi bile düzene soktum, en ufak bir açık vermemek için kendimi kilitledim. Onun o şüpheci zihninin şu an kurduğu denklemleri tahmin edebiliyordum.

Neden birden onunla iş birliği yapmak istiyordum? Neden birden taraf değiştirmiş gibiydim? Neden biraz önce vazgeçmesini söylerken şimdi anlaşma yapmaktan bir adım ötede duruyordum?

“Eva’yı elinden kaçırmak...” dedi Yiğit, kelimeleri yavaşça, adeta çiğneyerek tartıyordu. Ağır, şüphe dolu bir soluk aldı. “Güzel plan. Sergei’in elini bozacak bir hamle, orası kesin. Ama sen...” Durdu, hırıltılı bir nefes vererek aklına asıl takılan noktaya değdi. “Sen o kızı Sergei’nin planlarını bozmak için mi istiyorsun yoksa onu önemsediğin, değer verdiğin için mi?”

“Ben Sergei’nin beni bir böcek gibi ezmesine seyirci kalmayacağımı söylüyorum!” diye çıkıştım, sesime tam zamanında eklediğim hırçın ve bencilce bir tonla. Şüphelerini başka bir yöne saptırmalıydım. “Eva’ya tabii ki değer veriyorum, o iyi biri ama benim için Sergei’nin elini bozmak çok daha önemli. Onu bana karşı kullanmasına izin vereceksen durma. Eminim Barut'un yaptığını yapar ve onunla beni değiştirmek ister. O zaman ne yapacağım biliyor musun sırf ona zarar vermesin diye kabul edeceğim ve o da beni öldürecek!”

Telefonda bir kez daha o hesapçı duraksama yaşandı. Yiğit, teklifimin arkasındaki tehlikenin farkında mıydı bilmiyordum. Eğer böyle bir şey yaparsa Sergei onu öldürürdü. Bunu hiç önemsemiyor olduğum için kötü hissetmiyordum. Şu anda konuştuğum adamda önceden tanıdığım adamdan eser bile kalmamıştı. Ölse üzülmezdim.

“Onun sana zarar vermesine izin vermeyeceğim, Nehir,” dedi bunu netçe anlamamı istiyormuş gibi altını çizerek.

Kalbim heyecanla, umutla alevlendi. Eva’dan bir adım uzaktaymış gibi hissetmekten kendimi alamadım. “Bu bana yardım edeceğin anlamına mı geliyor?”

“Sana yardım edeceğim,” dedi en sonunda. Sesine o ürkütücü, kararlı ve pazarlığa açık ton geri yerleşmişti. Bir çakmağın sesini duydum ve sigaradan içine çektiği dumanın cılız gürültüsünü. “Daha doğrusu... hem de bu sayede seni oradan çıkarmış olacağım. Bana çok güzel bir fikir verdin.”

Damarlarımda akan kan kademe kademe donmaya başladı. Yutkundum. Konuşacak gücü bile bulamadım.

“Eva’yı bırakacağım ve seni alacağım,” dedi, kaskatı kesildim.

Odamın içindeki hava bir anda buz kesti, aldığım nefes göğsüme iğne gibi battı. Kurduğum oyun saniyeler içinde kendi boynuma dolanan bir ilmeğe dönüşmüştü. Yiğit’in aptal olmadığı konusunda haklıydım; o benim Sergei’ye olan öfkemi, Eva’yı kurtarma çabamı kendi hastalıklı emelleri için kusursuz bir takasa çevirmişti.

Kaskatı kesilmiş bedenimi hareket ettiremedim. Yatağın örtüsünü sıkan parmaklarım artık uyuşmuştu. Konuşursam sesimin titremesinden, içine düştüğüm bu dehşetin açığa çıkmasından korktum. Bir sigara fırıldatması daha geldi hattın ucundan, ardından dumanı üflerken çıkardığı o hırıltılı ses. Tamamen kontrolü ele geçirmenin verdiği çiğ, küstah özgüvenle yeniden konuştu.

“Böylesi adil olur, öyle değil mi Nehir?” dedi, ürperdim. “Sen Sergei’nin rezil olmasını, elindeki kozu kaybetmesini istiyorsun. Ben de o kızı bırakarak bunu yapacağım. Sergei çıldıracak, planları mahvolacak. Öfkelenecek, hedefi olacağım. Hepsini göze alıyorum. Senin için her şeyi göze alırım. Benimle gelecek misin? Her şeyi düzeltmem için bana bir şans verecek misin?”

“Yiğit...” diyebildim sadece. Sesim bir fısıltıdan farksızdı, boğazım kurumuştu. Mantığımı acilen toparlamak, bu takas oyununu bozacak ya da zaman kazandıracak bir açık bulmak zorundaydım.

“Bu... bu delilik. Peşimi bırakmazlar.”

Güldü. Şeytani bir gülüştü. “Ben her şeyi çoktandır planladım. Tek eksik seni elde etmekti ve şimdi işte buradayız. Yeni kimliklerimizi, gideceğimiz ülkeyi ve kalacağımız evi... hepsini ayarladım. Kimse bizi bulamayacak, hepsi geride kalacak, Nehir. Tertemiz bir sayfa açacağız.”

Stresle alnımı ovalamaya başladım. “Bu kadar detayları düşünmüş olman... şahane.” Aslında midem bulanıyordu. “Ama Sergei’nin tamamen yok olduğunu görmeden buradan gitmek istemiyorum. O mahvolacak. İstediğim bu.”

“Olacak güzelim. Seni elinden kaçırdığında Oktay onu gözünü kırpmadan öldürür. Ona sırf senin için katlandığını söylüyorlar. Gittiğimiz yerde son gelişmelerin haberlerini alıp içini rahatlatırım, emin ol.”

Ne diyeceğimi şaşırdım. Eğer biraz daha bahane bulmaya çalışırsam bu işin elimde patlayacağını biliyordum. Planını çoktan kafasında kusursuz bir mimariyle kurmuştu ve benim her kelimem o mimarinin tuğlalarını yerine oturtuyordu.

“Tamam mı, Nehir? Bana gelecek misin?”

Yutkundum. “Tamam,” derken sesimi güçlü tutmak için elimden geleni yaptım. “Geleceğim.”

“Bu gece,” diye bastırdı.

Başımın dönmeye başladığını hissettim. “Ama-”

“Eva’yı teslim edeceğim. Onu yalnızca bu gece elimde tutabilirim. O yüzden bu gece, Nehir. Başka seçenek yok. Geleceğin adresi ayarlayıp sana mesaj atacağım. Yanına eşya almana gerek yok.” Güldü. “Kimliğine bile gerek yok. Sadece gel. Sadece bana gel.”

Durdu. Hattın diğer ucundan gelen o sert sessizlik bulunduğum odanın havasını daha da ağırlaştırdı. Bir tehdidin ayak sesleriydi bu, biliyordum.

“Ama seni uyarıyorum,” diye fısıldadı tehlikeli bir tavırla. “Yalnız geleceksin. Arkandan Çağlayanlardan ya da Seymenlerden herhangi birinin geldiğini görürsem... Eva’yı Sergei’ye kendi ellerimle teslim eder, gerçekten acı çekmesi için her şeyi yaparım. Anlaştık mı?”

Çaresizlik boğazıma oturdu. “Anlaştık,” diye fısıldadım.

Gülümseyen yüzü sanki gözlerimin önündeydi. “Beni çok bekletme güzelim.”

Telefon yüzüme kapandı.

Ekran karardığında odanın ortasında yapayalnız, nefes nefese kalmıştım. Akıl almaz, dönüşü olmayan bir tuzağın tam ortasındaydım. Eva’yı kurtarmanın tek yolu kendimi Yiğit’in hastalıklı ellerine teslim etmekti. Kendi ayaklarımla ona, yani cehenneme gitmemi istiyordu. Pislik her şeyi çoktan ayarladığını söylüyordu. Bu öyle korkunçtu ki... beni bir şekilde ele geçirdiğinde alıp götürebilir ve izleri silebilirdi ve bunun artık farkında olmak beni kelimenin tam anlamıyla dehşete düşürmüştü. Ortadan kaybolmanın, ardımda delirmiş bir adamın her yerde beni aradığını bilmenin boğucu hissi boynuma dolandı. Nefes alamadığımı hissederek göğsümü ovaladım. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki sanki can çekişiyordu. Düşünmemem gerektiğini biliyordum ama düşünüyordum; beni ele geçirirse olacak senaryolar aklımdan birer birer geçiyordu ve sadece düşünmek bile beni mahvetmişti.

Zihnim durma noktasına gelmişti. Zangır zangır titreyen ellerimle yüzümü ovalayıp onu kafamdan atmaya çalışırken kapının kulpu yavaşça çevrilip açıldı. Telefonu sanki bir alev topuymuş gibi kendimden uzağa savurdum. Yüzümdeki kireç gibi solgun ifadeyi silmeye, gözlerimdeki dehşeti gizlemeye vaktim bile olmadı, Cesur içeriye girip bakışlarını doğruca bana sapladı.

Üzerindeki gömleğin üst düğmeleri açılmıştı, kolları yukarı kıvrıktı ve tenine sinen duman kokusu, çıktığımız o cehennemin taze bir kanıtı gibi odaya yayıldı. Bakışları üzerimde kısaca dolaştı ve bir terslik olduğunu hemen anladı. Titreyen dizlerime hiç güvenemesem de yavaşça ayağa kalktım. Orada darmadağın bir halde dikildiğimi gördüğünde kaşları hızla çatıldı ve adımlarını büyük, korumacı bir aceleyle bana doğru yöneltti.

“Deniz?” dedi, adımı onun ağzından duymak bile beni rahatlattı. Yanıma ulaştığı gibi iri elleriyle yüzümü kavradı, başımı hafifçe yukarı kaldırarak gözlerimin içine baktı. “Neyin var? Ne bu hâlin? Nefes almakta mı zorlanıyorsun yoksa göğsün mü ağrıyor? Doktoru çağıracağım-”

“Yok...” diyebildim sesimin titremesini engelleyemeyerek. Ona dokunma ihtiyacıyla ellerimi göğsüne koydum. Güçlü, sarsılmaz, sıcak gövdesine tutunmak şu an bana iyi gelen tek şeydi. “Sadece... çok korktum Cesur. Akın’ın hali, Eva... Hepsi üst üste geldi.”

Yalan söylemiyordum, sadece gerçeğin en büyük parçasını yastığın altında saklıyordum.

Cesur derin, sıkıntılı bir nefes vererek beni kollarının arasına çekti. Çenesini başımın üzerine yaslarken kollarını belime öyle sıkı doladı ki kemiklerimin sızladığını hissettim. Beni dünyadaki tüm kötülüklerden korumak ister gibi sarılıyordu. “Geçti,” diye fısıldadı, sesi bir nebze olsun yumuşamıştı. “Buradasın, yanımdasın. Güvendesin. Akın da o şerefsizi bulup karısını geri alacak, Sergei’nin bu gece yaptığı her şey burnundan fitil fitil gelecek. Sen bunları düşünüp kendini hırpalama artık.”

Onun göğsüne yaslanmışken gözlerimi usulca yumdum. “Seni çok seviyorum,” diye fısıldadım. Başımın tepesine küçük bir öpücük bıraktı.

“Ben de seni çok seviyorum.”

“Duş alalım,” derken ona iyice sokuldum. “Duman kokuyoruz.”

“Sadece sana bakmak için uğradım fırtına. Barut’la konuşacaklarımız bitmedi.” Geri çekilip tek elini yanağıma koydu. “Ama kendini iyi hissetmiyorsan ona hemen şimdi def olmasını söylerim.”

Bunu duyduğumda kafamı hızlı hızlı iki yana sallayıp ondan güçlükle uzaklaşarak kollarımı kendime sardım. “Ben... o zaman ben hallederim,” derken boğazımda bir sızı vardı. Sesimin dışarıya sızan titremesini engellemek için tırnaklarımı etime bastırdım. “Üzerimdeki duman kokusu midemi bulandırıyor. Duş alıp sonra da yatarım.”

Cesur gözlerimin içine dikkatle, adeta ruhumun arkasını okumak ister gibi baktı. Bir şeylerin ters gittiğini, içimde kopan kıyameti seziyor gibiydi ama haklı olarak her şeyi bu geceki travmaya yoruyordu. “Tamam karım,” dedi, baş parmağıyla yanağımı yavaşça okşayarak. “Ben içerideyim, Barut’la bir plan kurup ona göre hareket edeceğiz. Her şey yoluna girecek, rahatla.”

Kısaca kafamı sallayıp bir adım geri çekildiğimde beni yeniden dikkatle süzdü ve gördüklerinden hoşnut olmadığını kaşlarını çatarak belli etse de başka bir şey söylemedi. Arkasını dönüp kapıya doğru bir adım attığı an içimde bir yerlerde bir köprü büyük bir gürültüyle çöktü. Bir kıyamet koptu. Bir sarsıntı oluştu, her şey birbirine karıştı. Bir anda kendimi yetimhanedeki küçük Deniz'in bedeninde buldum, o benden uzaklaşıyor, babasının arabasına doğru gidiyordu. Ondan ayrı kalamazdım. Kalamazdım. Bir kez daha yıllarca onu kaybedemezdim.

“Cesur,” diye seslendim nefesim kesilmiş bir şekilde. Neredeyse ağlayacaktım. Çaresizlik, kaybetme korkusu beni tamamen ele geçirmişti.

Adımları anında bıçak gibi kesildi. Omzunun üzerinden bana döndüğü sırada ona doğru koşup üzerine atladım. Beni yakalayıp düşmemi engellemek amacıyla kendisine bastırırken şaşkındı. Parmaklarım göğsündeki sert kasların üzerinde titrerken yüzümü gövdesine yasladım ve duman kokusuna karışmış o tanıdık, erkeksi kokusunu deli gibi içime çektim.

“Gitme,” diye yakardım, tenine doğru konuştuğum için sesim boğuktu. “Lütfen gitme.”

Cesur bu ani, acılı ve korkulu tavrım karşısında irkildi, gövdesi baştan aşağı kaskatı kesildi. Kafasının karıştığını duraksamasından anlıyordum. “Deniz?” dedi anlam veremediğini belli ederek. Elleri tereddütle belime dolandı ama sıkmadı. “Ne oldu fırtına? Ne bu hâlin?”

Başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım. O sırada kirpiklerimin arasından sızan bir damla yanağımdan kayıp gitti. Parmaklarımı gömleğinin kumaşına dolayıp onu daha da kendime çektim. “Gitme,” dedim acıyla. “Beni bırakma.”

“Tamam gitmiyorum,” derken kaşları daha çok çatıldı. “Buradayım, Deniz, neden ağlıyorsun?”

“Sarıl bana,” diye fısıldadım, sesim boğazıma yerleşmiş olan yumrunun arkasından zar zor sıyrılıp çıktı. “Lütfen... Şu an bana sarılmana ihtiyacım var. Seni hissetmeye, beni buralarda bir yerde tutmana ihtiyacım var.”

Cesur’un bakışları yüzümde, dudaklarımda ve ardından gözlerimdeki dipsiz, karanlık çaresizlikte gezindi. Kafası her saniye daha çok karışıyordu; bu ağlayışın, bu deli gibi sığınma isteğinin sadece birkaç saat önceki olaydan ya da korkudan ibaret olmadığını hissedecek kadar iyi tanıyordu beni. Bir şeylerin ağırlığı altında ezildiğimi, ruhumun parça parça döküldüğünü görüyordu ama altındaki asıl nedeni çözemiyordu.

Beni kolayca kaldırıp bacaklarımı beline sarmamı sağlarken, “Buradayım,” dedi kısık sesle, yatıştırmak ister gibi. Avuçları kalçalarımın altından destekleyip beni tamamen kendi gövdesine yapıştırarak yatağa doğru birkaç büyük adım atıp oturdu. Kucağında kalmama izin verdi ve bana daha sıkı sarıldı. Onun güçlü gövdesine sokulmak, kollarını etrafımda hissetmek dünyadaki tüm tehlikeleri, şu anda en çok da Yiğit’in hastalıklı tehditlerini dışarıda bırakacak kadar iyiydi.

Bakışları karanlıkta yönünü kaybetmiş bir geminin feneri arayışı gibi gözlerimin derinliklerinde gezinirken, “Buradayım,” dedi bir kez daha. “Gitmiyorum, tamam mı?”

Hızlı hareketlerle kafamı salladım. Onunla kalma fikri, yanından bir dakika bile ayrılmama fikri iyi hissettiriyordu. Sanki hep güvende olacakmışım gibi... Bu güvenli çemberin içerisinde kaç dakika öylece kaldığımı bilemedim ama uzun sürdüğünden emindim. Hiç sorun etmedi, beni tutmaya devam etti, yatışma evremi sabırla karşıladı. Sırtımı sıvazladı, saçlarımı sevdi ve bir zaman sonra zihnimdeki çılgınlık gerilemeye başladı. Mayıştım, kendimi tamamen salacak kadar mayıştım hatta.

Cesur eğilip yüzümü kontrol ettiğinde sessizce iç geçirdi. Sıcak dudaklarını yanağımda hissettim. Ardından beni bir kez daha sanki hiç ağırlığım yokmuş gibi kaldırıp yatağa yatırdı. Zihnimi ele geçirmiş olan uykunun arasından belli belirsiz sızlandım. Eli yeniden saçlarıma kaydı ve yatıştırırcasına onları okşadı.

“Uyu, fırtına. Ben buradayım,” dedi kısık sesle. İsteğine uymam çok kolaydı. Ondan aldığım güvenle beni ele geçirmiş olan uykuya dalıp gitmem ve tüm korkulardan uzakta deliksiz bir uyku çekmem gerçekten çok kolaydı. Tam da bu sırada ansızın çalmaya başlayan telefon beni irkiltti. Cesur hızlı davrandı. Birkaç hışırtının ardından benden uzaklaştığını hissettim. “Geliyorum,” dedi boğazını temizleyerek. “Bir sorun yok. O uyuyana kadar yanında kalmam gerekti.”

Diğerleri merak etmiş olmalıydı. Abimi düşündüğümde içimi huzursuzluk kapladı ve bu çehreme de yansıdı. Cesur’un yeniden yanıma geldiğini hissettim. Eğilip dudaklarını usulca dudaklarıma bastırdı. Yeniden saçlarımı okşadı. “Uyu,” diye fısıldadı örtüyü üzerime çekerken. “Uyanıp kendine gelmen kaç saat sürerse sürsün... bunu konuşmaktan kaçamayacaksın. Şimdi uyu bakalım Deniz.”

Bu sözler uykunun en korumasız eşiğinde duran zihnime bir mühür gibi basıldı. Sıcak nefesi tenimden uzaklaşırken doğrulduğunu çıkan hışırtılardan anladım. Sonraysa ağır adımlarla odadan çıkıp gitti. Korkuların beni yeniden ele geçirmesine izin vermekten kaçarcasına kendimi tamamen uykunun kollarına bırakmaya hazırlandım ve tam da o sırada bu kez kendi telefonumun sesini duydum. Mesaj sesiydi. Yiğit buluşacağımız konumu göndermiş olmalıydı.

Gözlerim birden açıldı ve dehşet yeniden kanıma karıştı.

×××

Gökyüzü kirli bir kurşunîden kan rengine dönmeye yüz tutmuşken, şehrin tekinsiz bir bölgesindeki terk edilmiş endüstriyel binaların sessizliği sadece adımlarımın altında ezilen çakıl taşlarıyla bozuluyordu. Sabaha karşıydı. Günün ilk ışıkları, paslı sac levhaların ve kırık pencerelerin ardındaki karanlığı henüz yırtamamış, sadece gri bir sis perdesi gibi etrafa yayılmıştı.

Geç kalmıştım, biliyordum ama her şeyi ancak ayarlayabilmiştim. Beni bırakıp kaçar gibi giden taksinin motor sesi kulaklarımda uğuldamaya devam ederken dişlerimi sıkarak daha hızlı yürümeye çalıştım. Yiğit’e geç kalacağımı, kulüptekileri atlatmanın zaman alacağını bildirmiştim. Vakit geçtikçe sabırsızlanıp huysuzlanmıştı, ancak mecburen anlayış göstermişti.

Depoya açılan büyük, paslı demir kapının önünde duraksadım. Korku boğazıma dolanmış yağlı bir urgan gibi nefesimi kesiyordu. İçeride beni neyin beklediğini, Yiğit’in tamamen raydan çıkmış hastalıklı zihninde ne tür senaryolar büyüttüğünü bilmiyordum. Korkuyordum, hem de ölümüne... Ama her adımda zihnimde yankılanan tek bir isim vardı; Eva. Onun o dumanların arasında sürüklenişi, o çaresiz bakışları gözümün önünden gitmiyordu. Onun için buradaydım.

Elim gayriihtiyari ceketimin altına, belimin arkasına kaydı. Soğuk metalin tenime değen hissi bu ürkütücü karanlığın içinde benim için bir dayanaktı. Silahım belimdeydi. İyiydim, iyi götürüyordum. Hâlâ her şey yolundaydı. İçeriye girmeden önce boş ve ıssız sokağı son bir kez kontrol edip kapının aralık duran kısmından kendimi içeriye doğru sızdırdım.

Deponun içi dışarıdaki soğuktan daha kaskatı bir havayla beni karşıladı. Rutubet, motor yağı ve küf kokusu genzimi yaktı. Gölgeler duvarlarda birer canavar gibi büyüyüp küçülürken etrafımı kontrol ede ede, her bir kolonun arkasını gözlerimle tarayarak ağır ağır ilerledim. Adımlarımın çıkardığı en ufak tıkırtı bile deponun yüksek tavanında yankılanıyor, kalbimin göğüs kafesimi döven ritmine karışıyordu.

İleride cılız sarı bir ışık görünüyordu.

Koridor benzeri dar, hurda yığınlarıyla dolu yoldan sıyrılıp deponun tam merkezindeki o devasa, uçsuz bucaksız boşluğa, ışın geldiği yere çıktım. Orası, tavanın tam ortasından sarkan tek bir çıplak sarı ampulle aydınlatılmıştı. Işık altındaki paslı sac masanın üzerine vuruyor, etrafındaki karanlığı daha da tekinsiz kılıyordu. Adımlarım masaya birkaç metre kala duraksadı. Tam o anda, o sağır edici ıssızlığın ortasında masanın üzerindeki telefon yırtıcı bir sesle çalmaya başladı.

İrkildim. Göğsüm hızla inip kalkarken tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. Titreyen adımlarla masaya yaklaştım. Ekranda kayıtlı olmayan başka bir numara vardı. Uzanıp telefonu aldım ve açıp kulağıma götürdüm.

“Nehir,” dedi hattın ucundaki ses, bir kez daha irkildim. “Nihâyet.”

“Yiğit...” dedim, sesimin titremesini engelleyemeyerek. “Neredesin?”

“Yakındayım.”

“Hâlâ gelmedin mi?”

“Saatlerdir seni bekliyordum, Nehir. Neden bu kadar uzun sürdü?”

“Oradan... oradan çıkmak kolay değil. Herkesin uyumasını bekledim. Üzgünüm, elimden gelenin en iyisi buydu.”

“Önemli olan gelmiş olman,” dedi yavaşça. Sesinden bir şey anlamak zordu ama en azından kızgın olmadığını anlayabiliyordum. “Yalnızsın, değil mi Nehir?” diye sordu birden. Sertçe yutkundum.

“Yalnızım.”

“Telefonun?”

“Orada bıraktım. Yanıma hiçbir şey almadım, dediğin gibi.”

Silahım hariç.

“Mükemmel.”

Gözlerimi karanlık köşelerde gezdirerek kendimi sakin kalmaya zorladım. “Ben sözümü tuttum, sen hâlâ neden burada değilsin? Eva nerede?”

“Yanımda,” dedi derin bir nefes alarak. Hemen ardından telefonun diğer ucundan boğuk, hırıltılı bir ses yükseldi. Bir kadının ağzındaki banda rağmen çaresizce bir şeyler söylemeye çalışan, çırpınan sesiydi bu. Eva’ydı.

“Onu duydun mu? Bir şeyler söylemek için can atıyor, çok geveze.”

“İyi mi? O iyi mi?”

Güldüğünü işittim. Nedense bana çok tekinsiz geldi. “Onu Hümeyra’nın yerine koyuyorsun, değil mi?”

Masanın kenarına bedenimi yaslayıp destek aldım, çünkü açtığı konu beni birden hazırlıksız yakalamıştı. “Evet, o benim için çok kıymetli. Zarar görmesini istemiyorum.”

“Öyle mi? Çok mu kıymetli? Birkaç aydır tanıdığın bir kadın o.”

“Önemli olan süre değil,” derken telefonu parmaklarımın arasında sıkıyordum. “Önemli olan ne hissettirdiği.”

“Hiç sahip olamadığın kız kardeş gibi hissettirmesi mi?”

“Evet. O benim hiç sahip olamadığım kız kardeşim. Hümeyra gibi.”

Yine güldü. “Onu ağlattın, Nehir. Gerçekten Hümeyra gibi, çok duygusal. Çok narin ve ne yazık ki tıpkı onun gibi acı çekecek.”

Damarlarımdaki kan çekildi. “N-ne demek bu? Sözünü tutmayacak mısın?”

“Sen beni aptal mı sanıyorsun?” diye tısladığında sesinde bariz şekilde belirgin olan hayal kırıklığını duymamak mümkün değildi. “Sana yalnız gel dememin nesini anlamadın da peşinde küçük bir ordu takarak geldin?”

Sarsıldım. “B-ben... bilmiyorum,” dedim telaşla. “Haberim bile yok Yiğit. Demek ki çıktığım fark edilmiş.”

“Haberin yok öyle mi?” Sesi telefonun ahizesinden sızıp deponun buz gibi duvarlarına çarptı, o çıplak sarı ampulün altında beni titretecek bir keskinlikle yankılandı. “Bana hâlâ yalan söylüyorsun, Nehir. Benimle alay eder gibi o şerefsiz kocanın sana öğrettiği oyunlarla beni kandırabileceğini sanıyorsun!”

“Yalan söylemiyorum!” diye bağırdım, sesim deponun yüksek tavanında çaresizce çınladı. Bacaklarımdaki dermansızlık, kalbimin göğüs kafesimi yırtmak ister gibi atışıyla birleştiğinde masaya daha sert yaslandım. “Onları ben çağırmadım, takip etmiş olmalılar-”

“Yalan!” diye kükredi birden. “Dışarıda etrafı kaç arabanın kuşattığını görmüyorum mu sanıyorsun? Çağlayanlar da orada siktiğimin Seymenleri de! Beni bir köşeye kıstırıp kafama sıkmaları için hepsini toplamışsın!”

Hattın arkasından Eva’nın daha şiddetli çırpınışları, boğuk çığlıkları yükseldi. Bir şeylerin yere devrilme sesini duydum, sanki Eva kaçmaya ya da çırpınmaya çalışıyor ama Yiğit onu sertçe yerine bastırıyordu. En sonunda sert, okkalı bir tokat sesi işittiğimde kanım dondu.

“Dur!” diye bağırdım neredeyse çığlık çığlığa. Bulunduğum alana giren kalabalık dikkatimde bile olmadı. Onlara arkamı dönüp endişelerimi kusmaya devam ettim. “Dur, lütfen. Lütfen ona zarar verme yalvarırım sana.” Gözlerimden akan çaresizlik dolu yaşlar yanaklarımı yıkarken hattın ucundan bir motorun kükreme sesi duyuldu. Arabadaydı. Kahrolası arabadaydı ve gitmeye hazırlanıyordu.

“Beni istiyordun, işte buradayım!” diye haykırdım. “Neredesin söyle bana oraya geleyim, onları atlatırım. Yaparım. Lütfen, Yiğit.”

Hırıltılı, düzensiz nefes sesleri kulaklığımı doldurdu. Yiğit acı çekiyordu, hem aldığı taze kurşun yarası yüzünden fiziksel olarak hem de zihnindeki o hastalıklı güvensizlik yüzünden.

“Çok geç,” dedi, sesi birden ürkütücü bir fısıltıya dönüştü. O yumuşaklık geri gelmişti ama bu kez içinde ölüm saklıydı. “Sana bir şans vermiştim, Nehir ve sen bunu kaybettin. Şimdi senin yüzünden küçük kız kardeşin acı çekecek.”

Telefon kapandı. Ayakta duracak gücü kaybettim. Düşmemek için iki elimle masaya yaslanırken Cesur hızla yanıma ulaşarak beni yakalayıp kendisine dayadı. “Size gelmeyin demiştim,” dedim acıyla. Sonra birden kendimi bağırırken buldum. “SİZE BANA BIRAKIN DEMİŞTİM! ŞİMDİ BENİM YÜZÜMDEN ZARAR GÖRECEK!”

Ne Cesur ne abim ne de diğerleri yorumda bulunmadı. Üzerimde dinleme cihazı vardı, zaten tüm konuşmaları duymuşlardı ve buna rağmen çehrelerinde hiçbir pişmanlık yoktu. Akın’ın bile... bana kızacağını düşünüyordum ama tek yaptığı bir yerleri yumruklayıp hırsını atmak oldu. Hepsi bu şekilde olmasının, beni yalnız bırakmamalarının doğru olduğunu düşünüyordu. Bense durumu onlara anlattığım için büyük bir pişmanlık yaşıyordum.

Eva elimi uzatacağım kadar yakınımdaydı ve sırf ben güvende olayım diye bozulan plan yüzünden şimdi tehlikedeydi.

×××

Malikanenin demir kapıları Yiğit’in arabası için açıldığında gökyüzü kirli bir sabaha uyanıyordu. Güneş bulutların arasından bir görünüp bir kaybolurken rüzgâr biraz şiddetliydi. Eva süs havuzunu dönerek duran arabadan indirilmeyi beklerken sahnenin benzerliği yüzünden içi buz gibiydi. Aslında bazı belirgin farklar vardı, mesela kapıda onu bekleyen sadece Mienla değildi, Mila da bu kez oradaydı. Ayrıca Yiğit bu kez nazik tarafından uyanmamıştı. Kapıyı açıp onu tuttuğu gibi aşağıya atmıştı. Resmen atmıştı. Eva acıyla inleyerek yerde top gibi kıvrıldı. Elleri ayakları bağlıydı, kahrolası ağzı bile bağlıydı ve bu şekilde yere atılmıştı.

Mienla, “Siktir git!” diye tersleyerek hızla merdivenlerden inip Yiğit’e çıkıştı. Yiğit’in buna karşılık tek yaptığı yere, Eva’nın biraz uzağına tükürmek oldu.

“Hak ettiği bu.”

“Sana dedim ki siktir git!”

Mienla çabucak ipleri çözdü ve kız kardeşinin yıpranmış, kızarmış bileklerini gördüğünde onun gece boyunca bu şekilde kaldığını anlayarak yeniden küfretti. Ardından uzanıp ağzındaki bağı da çıkardı ve onun ayağa kalkmasına yardım etti. Koluna girip yürümesine destek oldu.

Yiğit omzunu tutarak bu sahneyi izlerken, “Sergei nerede?” diye sordu.

Mila onu terslemekten çekinmedi. “Burada değil. Kulübene dönüp bekle.”

Yiğit dişlerini sıktı. Dilinin ucuna dizilen küfürleri yutmak için gerçekten çaba sarf etmek zorunda kaldı. Gözlerinde hırçın, kontrolsüz bir öfke dalgalanırken, “Sana teşekkür etmeyi öğretmediler mi? Hâlâ yaşıyorsa bu benim sayemde,” dedi tükürürcesine.

Mila kollarını göğsünün üzerinde bağlarken tek kaşı yavaşça havalandı ve merdivenlerin aşağısındaki adama tepeden, sanki tüm gücün sahibiymiş gibi baktı. “Hâlâ yaşıyorsan... bu benim sayemde.”

Bir tokat gibi yüzüne çarpan bu sert hatırlatmadan sonra Yiğit dişlerinin arasından okkalı bir küfür savurarak arkasını dönüp yaralı omzunu korumaya çalışarak arabasına bindi. Motorun gürültüsü ve lastiklerin mermer zeminde çıkardığı o tiz ses, bahçedeki süs havuzunun şırıltısını tamamen bastırarak malikanenin duvarlarında yankılandı. Araba ardında kirli bir duman bulutu bırakarak hızla uzaklaştı.

Mila daha sonra bakışlarını yavaşça kız kardeşine çevirdi. Eva’nın hırpalanmış haline tek bir acıma kırıntısı göstermeden baktı. Bakışları o kadar mesafeliydi ki Yiğit’e bile daha ılımlı tutum sergilediğini oradaki herkes düşünebilirdi.

“Onu bodruma indirin,” diye emretti. Sesindeki tını mermeri çatlatacak cinstendi. “Hemen.”

Adamlardan ikisi Eva’nın kollarına girip onu evin etrafını dönen yola doğru çekiştirdi. Mienla kargatulumba götürülen kız kardeşinin ardında afallamış hâlde kalırken, “Ne demek bodruma götürün?” diyerek ablasına çıkıştı. “Onun orada ne işi var tanrı aşkına?”

Mila merdivenlerinden bir yılan gibi süzülerek indi. “Hak ettiği yer orası,” dedi kestirip atan tavrıyla.

Mienla kollarını hırsla iki yana açarak ablasının yolunu kesti. “Hak ettiği yer orası değil. O bizim kardeşimiz, Mila! Ne kadar kötü hâlde olduğunu görmedin mi gerçekten?”

Mila durdu. Bakışları kız kardeşinin yüzünde öyle bir hızla kamçı gibi patladı ki Mienla gayriihtiyari bir adım geri çekilmek zorunda kaldı. “Bana siktiğimin kardeşliğinden bahsedip durma artık!” diye tersledi. Sanki yüzünde buzdan örülmüş, kırılmaz bir maske vardı ve bu onun yumuşamasına asla izin vermeyecekti. “O bodruma inen şey benim kardeşim değil. O, kendi kanına, kendi ailesine ihanet etmiş bir hain! Bir hain gibi muamele görecek. Görmek istemiyorsan defol git.”

Mienla’nın sarsılan çehresine ve hayal kırıklığıyla dolan gözlerine daha fazla bakacak tahammülü kalmamış gibi onu yolundan iterek bodruma doğru gitti. İçeri girdiğinde adamlar çoktan Eva’yı bir köşeye savurmuştu. Onlara dışarıya çıkmalarını emretti. Topuklu ayakkabılarını beton zemine gömer gibi vurarak kız kardeşine doğru yürüyüp onu kolundan tutarak yerden kaldırdı ve hiç beklemeden yüzüne tüm gücüyle bir tokat attı. Eva yeniden yere düştü, dudaklarından acılı bir inilti sızdı.

“Senden hâlâ bir Vane olduğunu kanıtlamanı beklemiştik, Eva,” dedi sıkılı dişlerinin arasından. “Ama sen herkese siktiğimin Çağlayan’ı olduğunu gösterdin!”

Eva ağzına dolan kanı biraz ötesine tükürdü. Ne olduğunu görünce koşarak yanına gelen Mienla’nın yardım uzatan ellerini sertçe itip kendi başına ayağa kalktı. Büyük ablasının karşısına dikildiğinde patlayan dudağından çenesine doğru hâlâ kan akıyordu ve göğsü şiddetle inip kalkıyordu. Elleri iki yanında yumruk şeklini alırken, “Evet, ben buyum işte,” dedi alçak ama net, baş kaldıran bir tavırla. “Ben. Artık. Siktiğimin. Çağlayan’ıyım.”

Mila duyduğu kelimelerin ağırlığıyla bir an duraksadı. Göz bebekleri öfkeyle titrerken Eva’nın yüzündeki dik başlı, meydan okuyan ifadeye baktı. Karşısında artık korkudan titreyen, merhamet dilenen küçük kız kardeşi yoktu; Çağlayan adını bir zırh gibi kuşanmış, bağlarını koparmaya hazır bir kadın vardı.

Mila’nın dudakları hırsla yukarı kıvrıldı ama bu bir gülümseme değil, saf bir tiksinme gösterisiydi. “Demek öylesin,” derken kız kardeşinin üzerine doğru bir adım attı. “Sana inanmak istemiştim,” dedi tükürürcesine. “Sergei bana senin bir hain olduğunu, o tetiği asla çekemeyeceğini söylediğinde onun karşısında durup seni savunmuştum! Seninse bu yaptığına bak! Gurur duyar gibi söylediğin lafa bak!”

“Ben,” dedi Eva, çenesini havaya dikti. “Bir Çağlayan’ım.”

Mila’nın eli yeniden havaya kalktı ama Mienla onu durdurmak için bu kez atik davrandı. “Küstah!” diye bağırdı Mila. “Bir daha bunu ağzından duyarsam canını yakarım!”

“Bana daha ne yapabilirsin?” dedi Eva kollarını iki yana açarak. “Dün akşam beni neyin içerisine ittiğinden haberin var mı? Sergei bir Çağlayan’ı öldürmemi istedi. Yapmazsam... yapmazsam annemi öldüreceğini söyledi. Annemizi! Ona beni böyle kullanabilmesinin fırsatını sen verdin abla. Ben de oyunu kendime çevirmeye çalıştım. Bunun için beni istediğin kadar suçlayabilirsin.”

Mienla’dan şok dolu bir nida çıktı. Belli ki annelerinin işin içine katıldığını bilmiyordu. Mila’nın da yeşil gözlerinde saniyelik bir sarsıntı yer edindi ama kaybolması fazla uzun sürmedi. “Senden kimse kahramanlık yapmanı beklememişti! Görevinin nesini anlamadın, birini vurup çıkacaktın ve seni rahat bırakacaktı.”

Eva ablasına hayretle baktı. Sonra ansızın güldü. Kafasını iki yana salladı. Kollarını kendisine sarıp biraz mesafeye ihtiyacı varmış gibi ondan uzaklaştı ve sanki ilk kez görüyormuş gibi iki ablasını da süzdü. Bakışları en çok Mila’daydı. “Hiç anlamıyorsun, değil mi?” dedi daha sonra yavaşça. Üzerine sinen yorgunluk sesine de yansımıştı. Bir kez daha kafasını iki yana salladı. “Ben kocamı seviyorum. Ona aşığım. Bunun için beni öldürecek misin? Durma. Ondan ayrı geçirdiğim her an zaten ölüm gibi.”

“Bunu... Bunu söylemedin!”

“Söyledim. Söylüyorum; ben Akın’a aşığım. Ondan asla boşanmayacağım, ayrılmayacağım. Eğer burada öleceksem onun soyadıyla öleceğim.” Güler gibi acı bir ses çıkardı. “Bana yine vurmak mı istiyorsun? Vur. Canımı yakmak için elinden geleni ardına koyma. Ben gerçekten yoruldum artık.” Pes ettiğini belli edercesine ablalarına ardını döndü ama içinde birikenlerin baskısı fazlaydı. Bu yüzden yeniden onlara, doğruca Mila’ya döndü.

“Senin yapman gereken şeyi başkalarının yapması canımı ne kadar yaktı hiç haberin var mı?” Gözleri doldu ama ağlamamak için kendisini kastı. “Deniz beni kurtarabilmek için kendisini tehlikeye attı, bir an için bile düşünmedi. Bir kez bile tereddüt etmedi. Ama sen... siz...” Bir damla kirpiklerinin arasından sızdığında onu hızla kuruladı. “Siz beni ölüme attınız, hem de kaç kez. Dün kendimi vuracaktım. Ölsem hiç üzülür müydün onu bile bilmiyorum. Beni oraya sen gönderdin. O iğrenç adamın beni kullanmasına sen izin verdin. Ne için? Sadakatimi görmek için. Sen benim ablamsın... senin beni koruman gerekmiyor muydu? Başkaları bunu yaparken... sen sadece görevimi yerine getirip getirmememle ilgilendin.”

Mila, Eva’nın son sözleriyle birlikte adeta buzdan bir heykele dönüştü. Havada asılı kalan ağır suçlamalar bodrumun soğuk duvarlarında yankılanırken Mila’nın yüzündeki sarsılmaz maske ilk kez milimetrik bir çatlak verdi. Göz bebekleri kısıldı, göğsü aldığı derin ve öfkeli nefesle kabardı.

“Ben seni korumak için elimden geleni yaptım-”

“Ne yaptın?” dedi Eva sertçe yutkunduğu sırada. “Sen beni tüm bu boktan dünyadan habersizken tutup onların içine attın. Her gün öleceğimi düşünerek uyandım. Adapte olana kadar günlerce ağladım, acı çektim. Sen neredeydin? Siz neredeydiniz? Gözlerimin önüne insanlar ölürken kusmamak için, bayılmamak için kendimi kaç kez çimdiklediğimi biliyor musunuz? Hayır. Biriniz sevgilisiyle kaçmıştı. Birinizse zaten çoktan birilerini öldüren katile dönüşmüştü. Beni umursamadınız. Hiçbir zaman umursamadınız. Mienla beni ağzımdan laf almak için arıyordu, artık farkındayım. Sense beni hiç aramadın bile. Barut’la karşı karşıya geldiğimiz kısacık anlarda seni görebildim. O anlarda bile sana özlemle bakmam hoşuna gitmiyordu. Niye? Yakalanırım diye. Fark ederler diye. Sen... seni sevmeme bile izin vermedin.”

Suçlamalar ağırlaştı, hava ağırlaştı. Mienla ellerini yüzüne örterek bodrumun başka bir köşesine çekilip sessizce kendi yüzleşmesini yaşadı. Mila ise yutkundu. Sadece bu, sadece bunu yaptı. Hâlâ omuzları dik, çehresi sertti. “Ben görevime göre hareket ediyordum. Olması gerektiği gibi. Senin yapamadığın işte bu. Onlar senin için bir görevdi, aile değil. Senin ailen biziz.”

Eva kafasını ağır ağır iki yana salladı. Yanaklarından boşalan yaşları yeniden sildi. “Ağladığımda, üzüldüğümde, hasta olduğumda yanımda yoktunuz. Güldüğüm, eğlendiğim, mutlu olduğum anlarımda yoktunuz. Görevden öncesinde de. Sadece annem vardı. Annemden sonraysa o beğenmediğin, nefret ettiğin Çağlayanlar benimle ilgilendi. Hasta oldum, üzerlerine bile kustum birisi bile bana kızmadı. Ağladım, bana sarıldılar. Onlara eğlenip güldüm.” Serçe burnunu çekti ama yaşadıklarına artık tahammülü kalmamış gibi çenesi titremeye başlamıştı. “Ya ben onların yanındayken bıçaklandım, sizin günler sonra haberiniz oldu. Yine yanımda onlar vardı, beni onlar iyileştirdi. Mienla sadece aradı. Sen onu bile yapmadın.”

Mila’nın çenesi bir insanın dayanabileceği en son sınıra kadar kasıldı. Eva’nın dudaklarından dökülen her kelime onun o zırhını delme konusunda artık çok daha sert darbelere dönüşmüştü ve bir çatlak oluşturması an meselesiydi ama o, buna izin vermeyecekti. Eva gibi aklını kaybetmiş değildi.

“Sen hep böyleydin, Eva,” dedi, sesi bodrumun soğuk duvarlarında yankılanırken alaycı bir tınıdaydı. “Çocukken de büyürken de... Hep fazla duygusaldın. Hep birilerinin gelip seni pohpohlamasını, saçını okşamasını bekleyen bir arayış içerisindeydin.”

Eva yumruklarını yeniden sıktı. “Çünkü benim hiç ailem olmadı,” dedi.

“Benim oldu mu?” diye çıkıştı Mila. “Sen benim huzur içerisinde yaşadığımı mı düşünüyorsun? Senden daha çok savaştım. Bugün, şu anki konumuma gelebilmek için tırnaklarımla kazıdım. Aptal,” dedi öfkeyle. “İki tatlı söze kanıp her şeyi unutacak kadar aptalsın. Akın seni öyle kolayca elde ettikten sonra sıkılıp atmadığı için bile şanslısın.”

Eva öfkeyle doldu. Yumruklarını sıkıp boğuk bir ses çıkardı. “Akın beni seviyor,” dedi bundan adı kadar emin şekilde. Hele de onun dizlerinin üzerine çöküp tetiği çekmemesi için yalvardığını gördükten sonra bundan asla şüphe etmezdi.

Mila bu cevaptan hiç hoşlanmamış şekilde kafasını hafifçe omzuna doğru eğip, “Sen onun için ölmeyi göze aldın ama o adam seni günlerce bir odaya kapatıp eziyet etti,” dedi zehirli, sinsi bir yılan gibi kız kardeşinin ruhuna sivri dişlerini sokarak. “İşte bu kadar aptalsın. Hâlâ onu sevdiğini söyleyebilecek kadar. Aşkmış! Aşk seni bu hâle getirdi işte! İşe yaramaz bir ayak bağısın!”

Mienla, “Mila!” diye bağırdı. Sesindeki uyarı netti ama Mila onu umursamadı.

“Sakın bana onu savunmaya kalkma! Şimdi bu haldeysek bu onun zayıflığı, yumuşak kalbi yüzünden.”

“Kardeşimiz aşık olmuş, Mila. Gerçekten bunu göremiyor musun?”

“İkiniz de aynısınız! Birini sevmek size sadece zayıflık getirir bunu asla anlamadınız. Bak şuna,” derken Eva’yı kolundan tutup sanki görmüyormuş gibi onu Mienla’ya doğru itti. “Şunun hâline bak. Bir adam için gözyaşı döküyor. Bir adam için kendisini öldürmeye kalkıyor. Ne kadar zayıf göründüğünüz hakkında bir fikriniz var mı? Aşk sizi iğrenç sümüklü böceklere dönüştürmüş!”

Mienla, Eva’yı kollarının arasına çekerken, “Peki senin kendini neye dönüştürdüğün hakkında bir fikrin var mı?” dedi ablasına mahvolmuş bir tabloya bakar gibi baktığı sırada. “Aynı onun gibi oldun. Babamız gibi. Sevgisiz, soğuk, uzak... onun annemi sevdiğini sanıyordum ama seven sadece annemdi. Babamsa... onu kullandı. Aslında sen en çok Oktay Seymen’e benziyorsun. Onun kızı olabilmek için tüm bu çaban. Beni kaçmakla, Eva'yı ise başarısızlıkla, ailemize ihanet ettiğini öne sürerek suçluyorsun ama ailemizi o adamın oyunlarına kurban eden de sensin.”

Mila sanki kamçılanmış gibi sırtını gerdi. Yine de yüzünde yıkım ya da pişmanlık ifadesi yoktu; aksine gözlerindeki o sadık, karanlık parıltı ortaya çıkmıştı. Oktay Seymen’in adını duymak onda bir utanç değil, neredeyse kutsal bir adanmışlığın gururunu tetiklemişti.

“Siz o adamın adını ağzınıza alırken bile durup düşüneceksiniz. Evet, Mienla, ben onun yanındayım. Onun en sadık, en has adamıyım ve bununla gurur duyuyorum! Babamız öldüğünde bizi annemizin gözyaşları kurtarmadı, o kurtardı. Ben bunu hiç unutmadım.”

Eva ablasının gözlerindeki kırılmaz sadakati görünce dehşetle sarsıldı. Mila’nın kendi iradesiyle, seve seve o acımasız adamın gölgesi olmayı seçtiğini netçe görmek içini üşütmüştü. “O bir canavar,” diye fısıldadı. “Deniz’i o daha küçücük bir çocukken öldürmeye kalkmış. Yakmış onu, Mila! Onu bir evin içerisinde canlı canlı yakmış. Şimdiyse yine peşinde ve sırf Barut onu koruyor diye kendi öz oğlunu bile kendisine düşman görüyor.”

“O bana bu hayatta nasıl ayakta kalacağımı öğretti!” dedi Mila, gözlerinden adeta ateş fışkırıyordu. “Deniz bir zayıflıktı, bir zavallıydı! Ama ben öyle değilim. Ben Oktay Seymen’in bu piyasadaki sağ koluyum. Sizin iğrenç, sümüklü aşklarınız o adamın gücünün tek bir tırnağı bile etmez. Siz burada Çağlayanların şefkatiyle avunurken ben o adamın arkasında dünyayı yönetiyorum!”

Eva karşısındaki kadına onu gerçekten hiç tanımadığını ancak anlamış gibi baktı. Ardından bir kez daha kafasını iki yana salladı. “Sen onun için hata yaptığı an harcanacak piyonlardan sadece birisin,” dedi ona acırcasına. “Kendi oğlunu öldürmek isteyen adam seni kayırır mı sanıyorsun? O bir canavar. Eğer onunla kalmaya devam edeceksen benim için sen de öylesin artık.”

Mila yumruklarını sıktı. “Beni istediğin kadar suçla ama seni ipin ucundan alacak olan benim, bir başkası değil. O zaman da bakalım böyle konuşabilecek misin?”

“Senden hiçbir şey yapmanı istemiyorum. Benim için o adamla konuşma bile. Gereksiz olacak. Çünkü beni bağışlamayacağını biliyorum. Benim için gerçekten bir şey yapmak istiyorsan bırak Akın’a gideyim.”

“Senin bir aptal olduğunu yeterince iyi anlatırsam anlayacaktır,” dedi kız kardeşini küçümseyen bir edayla. Ardından da çenesini sıktı. “Pisliğini temizlediğimde ikiniz de buradan def olup gideceksiniz. Türkiye’ye bir daha dönmeyeceksiniz bile. O yüzden bir daha ağzından Akın’ın adını duyarsam seni gerçekten mahvederim.”

Sonra da dönüp gitti. Mila’nın topuklu ayakkabılarının beton zeminde çıkardığı sert, ritmik sesler yavaşça uzaklaşıp nihayet bodrumun ağır demir kapısının kapanmasıyla son bulduğunda içerideki hava bir nebze olsun hafiflemiş gibiydi. Ancak geride kalan sessizlik az önce patlayan fırtınanın enkazını daha da belirginleştiriyordu.

Eva yanında kalan kardeşinden uzaklaşıp sırtını soğuk duvara yaslayarak yavaşça yere çöktü. Bedenindeki fiziksel acı ruhundaki kırılmanın yanında bir hiç gibi kalıyordu. Dudağından sızan kan çenesinde kurumaya başlamıştı. Boşluğa dönen ve ifadesizleşen gözleriyle belirsiz bir noktaya takılı kalmıştı.

Mienla dizlerinin üzerine çökerek hemen yanına yaklaştı. Elini yavaşça Eva’nın omzuna koydu, sanki onu dokunuşuyla iyileştirebilecekmiş gibi hırpalanmış saçlarını geriye doğru itti. Konuştuğunda ses tonu az önce Mila’ya karşı gösterdiği hırçın savunmanın aksine tamamen şefkatli ve üzgündü.

“Geçti, tamam mı? Söylediği hiçbir şeyi kafana takma. Sinirliydi, yoksa sana zarar gelmesine izin vermeyecek.”

Eva ablasının sesindeki şimdiye kadar pek duymadığı ve duymak için yanıp tutuştuğu şefkate rağmen başını kaldırmadı. Dudakları acıyla yukarı kıvrıldı ama bu kez yüzünde ne öfke vardı ne de az önceki dik başlılık hâli. Sadece derin, kabullenmiş bir yorgunluk taşıyordu.

“Beni önemsiyormuş gibi davranması komik duruyor.”

“Tanrının üzerine yemin ederim ki seni önemsiyor. Seni ve beni... bizi buradan neden çıkarmak istiyor sanıyorsun?”

Keyifsiz şekilde güldü. “Ona ayak bağı olduğumuz için?”

“Hayır, öyle değil. Bizi bir arada tutmaya çalışıyor. Bu işlerin dışında çok iyi olacağız. Söz veriyorum sana. Bundan sonra hep seninle ilgileneceğim. Bugüne kadar beklediğin, istediğin, bizden bulamayınca başkalarında aradığın tüm ilgiyi sana vereceğim. Seni nasıl mahvettiğimi artık çok daha iyi anlayabiliyorum ve... ve... bu canımı yakıyor. Seni böyle görmek...”

Eva, ablasının gözyaşlarından hiç etkilenmedi. Kalbi bile sızlamadı. Samimi olduğunu biliyordu ama hissedemiyordu. “Uğraşma, Mienla,” dedi sesi bodrumun zeminine dökülen toz taneleri kadar cansızdı. “Kendini de beni de kandırma artık. Yolun sonuna geldiğimi biliyorum.”

“Saçmalama!” diye çıkıştı Mienla, Eva’nın ellerini sıkıca kavrayarak. “Ne demek yolun sonu? Duymadın mı onu? Ne yapıp edip seni o adamın elinden alacağını söyledi. Mila ne kadar acımasız olursa olsun o adamın gözündeki yerini biliyorsun. Seni buradan çıkaracağız. Gerekirse onun dediğini yaparız, buradan, bu lanet ülkeden çok uzaklara gideriz. Yeni bir hayat kurarız, söz veriyorum.”

Eva yavaşça başını kaldırdı ve Mienla’nın umutla parlayan ama arkasındaki korkuyu gizleyemeyen gözlerine baktı. Kafasını ağır ağır iki yana salladı.

“Benim için bir kurtuluş yok abla,” dedi, kelimelerin üzerine basa basa. “Mila beni o adamın elinden alamaz. Oktay Seymen kendi oğlunu gözden çıkarmış bir adam. Benim gibi bir haini, artık işine yaramayacak casusu bağışlar mı sanıyorsun? Mila bir hiç için çabalıyor. Ben bir Çağlayan’ım. Oktay’ın düşmanıyım ve onun düşmanları ölür, bağışlanmaz.”

“Seni öldürmelerine izin vermem!” Mienla’nın sesi hıçkırıkla bölündü, Eva’nın ellerini daha da sıkı tuttu. “Duydun mu? Buna asla izin vermem.”

“Benim için gerçekten bir şey yapmak istiyorsan beni buradan çıkar. Bunu yapabilir misin?” Mienla’nın çehresi solup gözbebekleri endişeyle titreştiğinde Eva cevabı anlayarak kafasını salladı. “Sorun yok, o zaman öleceğim.”

“Ölmeyeceksin-”

“Beni yalnız bırakır mısın?” dedi onun sözlerini duymaya artık ihtiyacı yokmuş gibi. “Biraz dinlenmek istiyorum, çok yoruldum.”

Mienla, “Burada kalacağım,” diyerek iyice kardeşinin yanına yerleşti ve yere tamamen oturdu. O da sırtını duvara yasladı. “Başını omzuma koy ya da istersen kucağıma koy.”

Eva bu teklifi reddetmedi. Sanki ona az önce gitmesini söylememişti gibi kafasının ablasının omzuna düşmesine izin verdi. Derin bir soluk aldı ve gözlerini yumdu. Zaten orada duran damlalar yanaklarından süzülüp gitti.

“Ölürsem Akın’a onu çok sevdiğimi söyler misin? Ben çok söyledim ama... sanki hâlâ inanmıyormuş gibi geliyor.”

Mienla dişlerini sıktı. “Ölmeyeceksin dedim sana. Kapat artık şu konuyu.”

Ölecekti. Eva bundan emindi ama uzatmadı. Sessiz kalarak biraz olsun uyuyabilmek için çabaladı ama Akın’ı düşünmekten bunu da yapamıyordu. Yeniden ellerinin titremeye başladığını hissetti. Onu vurmuştu. Daha doğrusu Yiğit vurmuştu ama tetikte onun da parmağı vardı. Tehlikeli bir yerinden vurmadığını biliyordu ama yine de onu düşünmekten kendisini alamıyordu. Ne durumdaydı? Hastaneye gitmiş miydi? Gitmeyi reddettiğinden neredeyse emindi. Huysuzluk edip homurtular çıkararak, kontrol için gelen doktora kan kusturarak tedavisini tamamlamış olmalıydı. Ah, onu şimdiden çok özlemişti. Hele de dünden sonra... silahı bir kenara atıp kollarına koşmayı ve ona sarılmayı öylesine çok istemişti ki... Annesi tehlikede olmasaydı- ah!

“Annem iyi mi?” diye sordu.

“İyi, onunla birkaç saat önce konuştum ve her şey yolundaydı.” Burnundan öfkeli bir soluk verdi. “Piç kurusunun annemizi kullandığına inanamıyorum!”

“O... tehlikeli biri.”

“Merak etme çok yakında ondan kurtulacağız. Buradan def olup gittiğimizde dönüp kendi kıçını yalasın!” derken sesinin öfkeli ama aynı zamanda acı çekiyormuş gibi çıkmasına engel olamadı. Homurdanarak elini karnına bastırdı. “Kahrolası!”

“Ne oldu? Bir yerin mi ağrıyor?”

“Regl olacağım ve vücudum resmen dökülüyor. Bilirsin işte birkaç gün önceden kıvranmaya başlıyorum ve sonra kesinlikle hastanelik oluyorum. Ne dersin, belki bu regl siniriyle Sergei’in kıçını tekmelemeyi başarırım.”

Mienla keyifsiz şekilde gülerken Eva ise bilmediğini düşünüyordu. Onun rutinlerinden habersizdi. Onunla doğru dürüst zaman geçirmemişti ki... ablası, ablaları ona aslında epey yabancıydı. Regl zamanında bu denli sancı çektiğini belki de ilk kez duyuyordu. Kendisi pek sorun yaşamazdı. Sadece yorgun hissederdi. Hepsi bu-

Eva dehşetle yerinden fırladı ve ellerini yanaklarına örterek donakaldı. Mienla ise kardeşinin bir anda elektrik çarpmış gibi yerinden fırlamasıyla irkilerek duvara çarptı. Şaşkınlık ve korku dolu gözlerle Eva’ya bakarken elini refleks olarak sancıyan karnından çekip zemine bastırdı. Diğer eliyse duvara vurduğu başının arkasına gitti.

“Eva? Ne oldu, neyin var?” diye sordu endişeyle. “Beni korkuttun. Tanrım... ne oldu?”

Eva duymuyordu bile. Elleri yanaklarında, gözleri bodrumun boğucu duvarlarında vahşi bir hızla dönüyordu. Beyninin içindeki çarklar o kadar hızlı dönmeye başlamıştı ki kendisi bile yetişemiyordu. Saf bir panik hâlindeydi.

Regl rutinleri... Kaçırdığı günler...

Zihni hızla geriye, Akın’la geçirdiği o odadaki günlere, sonrasındaki kaosa, günlerin birbirini kovaladığı hırpalayıcı döneme gitti. Kendisinde hiçbir belirti olmamasının sebebini yorgunluğa, strese, her gün ölüm korkusuyla uyanmasına bağlamıştı. Vücudunun stresten düzensizleştiğini sanmıştı. Aslında hayır, hiçbir şeyi hiçbir şeye bağladığı yoktu. İşin aslı aklına bile gelmemişti. Kahrolası döngüsünü unutacak kadar dehşet dolu günler geçirdiği için öylece aklından çıkıp gitmişti.

İlacı bırakalı epey olmuştu ve o süre zarfında Akın’la kaç kez birlikte olduğunu tanrı bilirdi. Nefesi boğazında tıkandı. Kalbi göğüs kafesini delmek ister gibi vurmaya başladı. Yüzünden karnına doğru yavaşça inen elleri titriyordu. Hem de zangır zangır titriyordu.

Ölecekti. Az önce ölmeyi bir kurtuluş, Akın’ın soyadıyla biten asil bir son olarak hayal etmişti. Ama şimdi... Şimdi içeride sadece kendisi yoktu. Olabilir miydi? Bu ihtimalin ağırlığı boğazına ilmek ilmek dolandı. Eğer düşündüğü şey doğruysa, o tetiği dün gece şakağına dayadığında sadece kendi canını değil, Akın’dan kalan, onlara ait olan o küçücük mucizeyi de tehlikeye atmıştı.

“Oh, siktir,” dedi Mienla kız kardeşinin hâlini dehşetle izlerken. “Siktir gerçekten, Eva. Sen ne yaptın?”

“B-ben...”

Eva’nın dizlerinin bağı o anda çözüldü ve düşündüğü şeyin gerçek olabilme ihtimali onu öyle büyük bir şoka soktu ki zihni öylece kayıp gitti.

×××

Gece kulübünün basık tavanından sızan kırmızı ve mor ışıklar Didem’in terlemiş teninde ritmik dalgalar halinde kırılırken, bas ayak parmak uçlarından başlayıp doğrudan göğüs kafesine kadar vuruyordu. İçtiği birkaç kadehin verdiği hafif uyuşuklukla anın tadını çıkararak kalçasını arkasındaki adamın ritmine uyduruyordu. Adını bile bilmediği, daha doğrusu sorma gereksinimi duymadığı kirli sakallı, buram buram pahalı parfüm kokan adam, ellerini Didem’in belinin biraz altına yerleştirmiş, nefesini boynuna üfleyerek bir şeyler fısıldıyordu.

Didem normalde bu temastan tiksinirdi. Ama bu gece günlerdir içinde taşıdığı durulmayan öfkeyi ve sızıyı bastırmak için buradaydı. Kendisini öylece teslim ettiği ve kullandırdığı adamdan o geceden beri tek bir iz bile yoktu. Adam sanki Didem’in hayatından bir kasırga gibi geçmiş, alacağını almış ve arkasına bile bakmadan karanlığa karışmıştı. İncinen gururu, Akın’ın reddedişinden bile daha çiğ, daha aşağılayıcı bir sızı bırakmıştı içerisinde.

“Benden sonrakiler seni asla tatmin edemeyecek,” demişti o pislik.

Didem bunu aksini kanıtlamak istercesine arkasındaki adama biraz daha sürtündü, başını geriye doğru atıp adamın göğsüne yaslanırken yapmacık bir kahkaha patlattı. Gözlerini kulübün kalabalığında, loş köşelerinde gezdirdi. Sadece eğleniyordu. Kendisini avlamaya çalışan bu ucuz adamla oynuyordu işte.

Ve tam o anda, barın en karanlık, kuytu köşesinde duran o iri gölgeye takıldı gözleri.

Didem’in kalbi müziğin basını bile susturacak bir hızla tekledi.

Demon oradaydı. Yine simsiyah giyinmişti; gömleğinin üst düğmeleri açık, dövmeli göğsü loş ışıkta parlıyordu. Elindeki amber rengi içki kadehini dudaklarına götürürken masmavi gözleri doğrudan Didem’in üzerindeydi. Bakışlarındaki buz gibi karanlık genç kadının dizlerinin bağını çözmeye yetmişti.

Ama bir sorun vardı. Didem onun gözlerinde öfke, kıskançlık ya da sahiplenici bir hırs görmeyi bekliyordu. Kendisini başka bir adama bu denli cömertçe sunuşunun onu deliye döndüreceğini sanmıştı. Oysa Demon sanki sinemada eğlenceli bir film izliyormuş gibi, dudaklarının kenarına yerleşen yamuk, alaycı sırıtmaya engel bile olmuyordu. Keyif alıyordu. Didem’in bu ucuz çabasını, onu kıskandırmak için sergilediği bu acınası tiyatroyu saniye saniye okuyor ve bundan haz aldığını arsızca belli ediyordu.

Didem’in şu anda tutunduğu yapay cesaret anında saf bir hırsa ve öfkeye dönüştü. Demek umurunda değildi? Demek onu böyle izleyebiliyordu?

“Biraz daha içelim mi?” diye fısıldadı arkasındaki adam dudaklarını Didem’in kulak memesine değdirerek.

Didem gözlerini Demon’ın mavi gözlerinden ayırmadan arkasındaki adamın ensesini kavradı ve onu kendisine doğru çekti. Adamı neredeyse dudaklarından öpecek kadar yakınına getirdi, kalçasını adamın kasıklarına sertçe bastırırken gözlerini Demon’a dikti. Bak, diyordu bakışlarıyla. Benim ne kadar ileri gidebileceğimi izle.

Demon, Didem’in bu tehlikeli hamlesi karşısında kadehini hafifçe havaya kaldırdı. Sanki kadının bu meydan okuyuşuna şerefe diyordu. Gülüşü daha da genişledi, başını hafifçe yana eğerek genç kadının kıvrak hareketlerini, kasılan vücudunu büyük bir iştahla izlemeye devam etti. Gerilmedi, öfkelenmedi, harekete geçmedi. Didem’in umduğu hiçbir tepkiyi vermedi. Sanki orada, onca insanın içerisinde kendisini bu yabancı adama sunsa tek yapacağı şey izlemekmiş gibi orada öylece durmaya devam etti ve bu tavrı genç kadının tüm keyfini kaçırmaya yetti.

Didem adamın dudakları kendi dudaklarına değmek üzereyken ansızın hissettiği mide bulandırıcı tiksintiyle adamı göğsünden itti. Başaramamıştı. Demon’ın o rahat, kendinden emin ve pislik tavrını bozamamıştı.

“Ben... bir içki alacağım,” diyerek adamı pistte şaşkın halde bırakıp kalabalığı yara yara bara doğru yürüdü. Adımları öfkeyle titriyordu. Doğrudan Demon’ın durduğu köşeye değil onun birkaç adım uzağındaki boş alana geçerek bar tezgâhına yaslandı. Tezgaha elini sertçe vurarak barmene döndü. “Sert bir şey ver. Ne olduğu umurumda değil. Açılmamış kutuda olsun.”

Elbette, içkisine ilaç atılması ihtimaline dikkat edecek kadar aklı başındaydı. Bir daha o hataya asla düşmezdi. Gerçi... aslında bir daha bu kulübe de gelmezdi ama burası evine yakın sayılırdı. Evet, kesinlikle yeniden ve yeniden buraya gelmesinin tek nedeni buydu.

“İzlemek zevkliydi, neden adamı orada bıraktın, Milaya?”

Tanıdık, boğuk ve derin Rus aksanı hemen arkasından yükselmişti. Didem kaskatı kesilmemek için çok dikkat etti ve hızlı hızlı soluk almamaya çalıştı. Ona hissettiği hiçbir şeyi hissettirmek istemiyordu.

Demon biraz daha üzerine eğildi, sıcak nefesi doğrudan boynuna düştü. “Eminim siki pantolonunun içerisinde can çekişiyordur. Hiç acıman yok.”

“Seni ilgilendirdiğini sanmıyorum,” dedi dişlerinin arasından. “İstediğim adamla dans eder, istediğim adamı istediğim şekilde bırakırım.”

Demon hafifçe güldü. İri eli yavaşça Didem’in sırtındaki elbisenin kumaşı üzerinde yukarı doğru kaydı. Parmaklarının sıcaklığı Didem’in tüm vücudunu anında teslim alırken alaycı bir fısıltıyla konuştu.

“Yapabilirsin tabii tatlı kız. Ama o zavallı seni altına aldığında, sana hayatının hazzını yaşattığını düşünerek hareket ettiğinde, senin küçük amcığında sadece benim doldurabileceğim o boşluk sızlayacak. Dene. Sonucu tartışırız.”

Didem öfkeli bir nefes verdi. “Siktir git!”

Demon övgü almış gibi sırıttı. “Gerçekten o herifin seni tatmin edebileceğine inandın mı?” derken eli bu kez aşağıya kaydı ve genç kadının kalçasını kavrayıp kulağına doğru eğildi. “Yoksa sırf benim için mi bu sıkı kıçını o kadar salladın?”

Didem şahdamarına çarpan sıcak, zehirli nefesle birlikte tepeden tırnağa titrediğini hissetti ama bu kez canı yanan gururu arzusundan çok daha baskındı. Hızla başını çevirip masmavi gözlerinin tam içine baktı. Yüzündeki alaycı, her şeyi bildiğini iddia eden sırıtmaya o kadar çok vurmak istiyordu ki avucu kaşınıyordu. Filtreleyemediği ham bir öfkeyle çenesini dikleştirip, “Seni kendini beğenmiş pislik,” diye tısladı. Sesinin titremesini engellemeye çalışsa da gözlerindeki o kırılmış, kapana kısılmış çocuk fazlasıyla ortadaydı. “Kendini ne sanıyorsun sen? Dünyanın merkezi mi? Kimse senin için kıçını sallamadı. Ben sadece eğleniyordum. Sen ise... sen sadece arkada dikilip sapık gibi insanları dikizleyen acınası bir eziksin!”

Demon’ın yüzündeki sırıtma tek bir milim bile bozulmadı. Didem’in bu sivriliği, bu çocukça pençelerini geçirme çabası onu öfkelendirmek yerine ancak eğlendiriyordu. Kadehinden derin bir yudum aldı, amber rengi sıvıyı yavaşça yutarken gözlerini Didem’in titreyen dudaklarına indirdi.

“Çok konuşuyorsun, Milaya,” dedi boğuk, kadife gibi ama buzdan daha soğuk bir sesle. “Ve yalan söylerken sesin o kadar çok titriyor ki acemiliğini belli ediyorsun.”

Genç kadın, “Senden nefret ediyorum,” diye köpürdükten sonra gitmek istedi, ancak Demon için oyun yeni başlıyordu ve onun kurallarında avın erkenden masadan kalkması gibi bir seçenek yoktu.

Didem daha ne olduğunu bile anlayamadan sırtını adamın sert göğsüne yapışmış hâlde buldu. Adamın büyük avucu boynuna dolanıp uyarırcasına sıktığında bir an için nefesinin kesildiğini hissetti ve kulübün gürültülü müziği, yanıp sönen ışıkları ve etraftaki düzinelerce insan bir anda flulaştı.

“N-ne yapıyorsun?” dedi Didem panikle. Boğazına tehditkâr bir tavırla sarılmış olan eli oradan çekmeye çalıştı ama nafileydi. Hatta çabası karşılığında aldığı tek şey nefesinin biraz daha ondan alınması oldu.

“Sana buradaki patronun kim olduğunu göstermeme izin ver bebeğim. Unutmuş gibisin.”

“N-ne... ne yapacaksın-”

Demon’ın diğer eli aşağıya, baldırına kaydığında Didem’in gözleri kocaman açıldı. Elbisesi yukarıya doğru çekilirken ellerini aşağıya indirip ona engel olmaya çalıştı ama bir anda kendini kilitlenmiş hâlde buldu. Demon boynunu bırakıp sol koluyla bileklerini yakalayıp birleştirerek göğsüne bastırdı ve bu kez sağ eli, çok daha istediğini alacak bir tavırla aşağıya indi.

“Karşı koymaya devam et, Milaya,” diye arsızca teşvik etmeyi ihmal etmedi. “Benden kurtulmayı dene. Herkesin içerisinde kıçını tokatlamaktan çekinmem.”

Didem dehşetle donakaldı. Paniği katlandı. “D-dur... herkes görecek, bırak!” dedi etrafını kontrol etmeye çalıştığı sırada. Kimse elbisesinin altına sızan elle ilgilenmiyordu ama yine de onlarca gözün ortasında duruyordu.

“Seni hepsi izlerken de becerebilirim tatlım, bunu ister miydin?” dedi adam hiçbir sınırı olmadığını açıkça göstererek. “Eminim diğer kadınlar yerinde olmak isterdi. Erkeklerse... penis büyültücü haplara para yatırmaya başlardı.”

Onun bu küstah, kendini beğenmiş tavrı karşısında sinirden kıpkırmızı kesildiğini hissetti. Ancak parmaklarını iç çamaşırının hemen üzerinde hissettiğinde öfkenin yerini yeniden dehşet aldı.

“D-dur... lütfen dur,” dedi nefes nefese.

Demon burnunu boynuna bastırıp tenini kokladı. “Biraz cesur ol. Sen bundan daha fazlasısın.”

“Pislik! Beni böyle kandıramazsın.”

“Tamam, sana bir anlaşma sunacağım. Kabul mü?”

“Ne olduğunu bile söylemedin!” diye çemkirdiğinde ellerini kurtarmak için çabaladı ama başaramadı.

“Benim için bacaklarını aralayacaksın. Parmaklarımın içeri kaymasına izin vereceksin. Eğer seni ıslak bulursam... benimsin.”

“B-bulmazsan?”

Küçük, iç gıdıklayıcı bir kahkaha attı. “Tatlım buradan zevk kokunu bile alabiliyorum. Bence şansını fazla zorlama. Parmaklarım yerine sikimi de sokabilirim. İnan herkes izlemek için can atardı. Şimdi... bacaklarını arala.”

“Demon... ben... yapamam.”

“Yapabilirsin. Seni parmaklarımla nasıl kıvrandırdığımı herkese göster. Az önce sürtündüğün sokak köpeğine seni benim kadar ıslatamadığını göster, Milaya.”

Didem sakince nefes bile alamıyordu. Bileklerini kilitleyen el bir prangadan farksızdı. Kaçmak, bağırmak, bu herifi rezil etmek istiyordu ama adamın yaydığı mutlak otorite, sınırsızlık ve ne isterse elde edeceğinden emin tavrı, kulübün tüm gürültüsünü yutup onu dipsiz bir sessizliğe gömmüştü.

Demon, “Bacaklarını arala,” diye tekrarladı. Sesi bir ricadan ya da tekliften çok uzaktı; doğanın kaçınılmaz bir kanununu dikte eder gibi buz gibi ve pürüzsüzdü.

Didem eğer karşısında bir ayna olsaydı ve kendisini görebilseydi, gözlerini ele geçirmiş olan korkunun, endişenin hemen ardında; inkar edemediği, tenini cayır cayır yakan arzuyu görebilirdi. Bundan utanıyordu. Şu andan, bu adamdan, ona hak ettiği şekilde tepki gösterememekten gerçekten utanıyordu ve aynı zamanda kalçalarına değen sertliğini hissetmek onu cesaretlendiriyordu. Onun umurunda olmak istiyordu. Başka bir adamı yanına yaklaştırmasın, sadece kendisi için yer talep etsin istiyordu ve bu adam arzu ettiği şekilde değildi ama yine de onu itemiyordu.

Demon yeniden talep etmedi, bunun yerine bacağıyla genç kadının bacaklarını iki yana araladı ve elde ettiği açıklığı fırsat bilerek elini iç çamaşırının içerisine itip onu kabaca avuçladı. Didem’in dudaklarından kesik, hıçkırığa benzer bir inilti firar etti. Başını çaresizce geriye, adamın omzuna doğru yatırdı.

“Bakalım o ucuz herif seni gerçekten ıslatabilmiş mi, yoksa burası hâlâ benim adımı mı sayıklıyor?”

Adamın uzun, kaba parmakları kadının merkezine doğru kaydı. Didem adamın parmaklarının oradaki yoğun, cayır cayır yanan nemle buluştuğunu hissettiğinde utançtan ve hazdan hıçkırır gibi bir ses çıkardı. İnkâr edemiyordu; bu pislik ona sadece dokunduğunda bile vücudu ona ihanet ediyor, sel gibi akıyordu.

“Şuna bak, Milaya,” dedi Demon boğuk bir sesle gülerek. Parmaklarını hiç bekletmeden Didem’in sıkı duvarlarının içine itti. “Sırılsıklamsın. Benim için hazırsın tatlı kız. Tüm o tiyatroyu bu parmakları içine alabilmek için oynadın, değil mi?”

Didem daha fazla derine kaymaması için kendisini kasarak onu durdurmaya çalıştı ama parmaklarının içerideki ritmik, acımasız git gelleri beynini uyuşturmaya başlamıştı bile.

“D-dur... yalvarırım... herkes bize bakıyor...”

Adamın başparmağı Didem’in en hassas noktasına sert ve dairesel baskılar uygulamaya başladığında Didem’in dizlerinin bağı tamamen çözüldü. Düşmemek için tamamen ona yaslanmak zorunda kaldı. Demon etraftaki kalabalığı, yan masada içki içen insanları zerre umursamadan, tamamen onu yıkıma uğratmaya odaklanmıştı. Parmaklarını daha derine, daha acımasızca iterken dudaklarından dökülen edepsiz kelimeler Didem’in kulaklarında çınlıyordu.

“Herkes bakmıyor ama çığlık atmaya başladığında bakarlar.”

Sinirle çenesini sıktı. “Bana fahişe muamelesi yapamazsın!”

“Ahlaksız bir fahişe gibi parmaklarıma akarken bunu söylemen... komik.”

“Demon!”

“Evet, bebeğim, böyle adımı bağır,” dedi eğlenirmiş gibi ve iki parmağını içeriye itmeye devam ederken baş parmağıyla da onu ovdu. Islak sesleri müziğe rağmen duyar gibiydi ve kadının da bunun farkında olduğunu biliyordu. Ne kadar utanıyor olsa da vücudu bir yaprak gibi titriyordu ve birkaç küçük dokunuş daha yaparsa parmaklarına akacağını pekala biliyordu.

“Hâlâ bıraktığım kadar sıkısın. Buraya başka kimsenin girmesine izin vermedin, değil mi? Küçük amcığında sadece beni istiyorsun. Söyle.”

Didem dişlerini sıkarak inatla burnunu havaya kaldırdı. “Başka adamlarla da yattım,” dedi boğuk bir hırıltıyla. “Kendini özel hissetme. Sadece ilkimsin hepsi bu. Asla sonuncu olmayacaksın.”

Genç kadının hırçın tavrı onu yeniden güldürdü. “Onlar için de böyle aktın mı?”

“Evet,” diye tısladı. “Kendini beğenmiş bir domuz gibi davranmayı bırakırsan senin için değil az önceki adam için ıslandığımı anlardın!”

“O herif sana saatlerce dokunsa bile yine de kupkuru kalacağını ikimiz de biliyoruz. Üstelik toyluğuna rağmen...”

Didem tecrübesizliğine atılan taştan sonra öfkeden boynuna kadar kızardı. Eğer elleri serbest olsaydı onu kesinlikle tokatlardı. “Siktir git! Günlerdir ortada yoksun ve seni beklediğimi sanıyorsan yanılıyorsun. Birçok adamla takıldım, hepsi de senden daha iyiydi ve bir kadını nasıl tatmin edeceğini biliyorlardı. Kendini tek sanmayı kes artık.”

Demon bu kez kafasını arakaya atarak kahkaha attı ve birkaç kadının dikkatini anında üzerine çekti. Hatta yan tarafındakine göz kırpmayı bile ihmal etmedi ve sonra elinin altındaki kadına odaklandı. İki parmağını içine sertçe itip onun tepeden tırnağa titremesine neden oldu ve parmaklarını içeride bir milim bile kımıldatmadan en derinde sabit tuttuğunda Didem hissettiği o yakıcı dolulukla bir kez daha sarsıldı. Adamın göğsüne yaslı olan sırtı gerildi, aldığı soluklar boğazında düğümlendi. Demon başını eğip dudaklarını genç kadının kulağına, şah damarının tam üzerine bastırdı. Konuştuğunda sesi az önceki neşeli kahkahadan eser barındırmayan buz gibi, çiğ ve kibir dolu bir tınıya bürünmüştü.

“Yalan söylerken o kadar acınası görünüyorsun ki, Milaya,” diye fısıldadı, kelimeleri Didem’in tenini bir bıçak gibi kesti. “Birçok adamla takılmışmış... Hepsini benim kadar ıslak karşılamışmış... O küçük aklınla beni kıskandırabileceğini, bu uyduruk yalanlarla benim kudurmuş bir köpek gibi tepki vereceğimi sanıyorsan yanılıyorsun.”

İri parmaklarını tek bir acımasız hamleyle biraz daha derine bastırdı. Didem’in ağzından kopan hıçkırıklı iniltiyi doğrudan boynundan soludu.

“Diğer adamlar umurumda bile değil tatlı kız. İstediğinle yat, istediğinin altına gir... üzerindeki isimler değişse bile dilinde sadece benim adım olacak.”

Didem’in gözlerinden öfke ve utanç gözyaşları süzülürken, Demon kalçasını onun kalçasına daha kaba, daha hoyratça bastırdı.

“Ama şunu o küçük kafana çok iyi kazı,” diye devam etti, sesi daha da edepsizleşip sertleşerek. “Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin... Ben ne zaman canım sıkılıp da bu kulübe gelsem, ne zaman seni canımın istediği herhangi bir köşede kıstırsam, bu daracık, sıkı amcığın sadece benim için böyle sırılsıklam olacak. Benden başkasını ne vücudun kabul edecek ne de zihnin. Dönüp dolaşıp dizlerimin dibinde biteceksin çünkü seni benden başkasının doyuramayacağını biliyorsun.”

Didem bu sözlerin ağırlığı altında ezilirken ve kasıklarında biriken durdurulamaz orgazm dalgası tam sınır çizgisine ulaşıp onu patlatmak üzereyken... Demon ansızın parmaklarını tamamen dışarı çekti ve onu bıraktı. Genç kadın o kör edici zirveye bu kadar yaklaşmışken bir anda boşlukta bırakılmanın verdiği fiziksel acıyla tezgâha doğru kapaklandı. Vücudu kelimenin tam anlamıyla askıda kalmıştı; kasıkları tatmin edilmemiş korkunç yangınla zonkluyordu.

Demon tezgahın arkasına uzanıp aldığı mendille ıslak parmaklarını silerken, “Bu gecelik sana bu kadar ceza yeter, Milaya,” dedi o pis, sadist gülüşünü yeniden takınarak. “Şimdi tüm bacaklarına yayılmış olan o ıslaklıkla gidip kendine bir adam bul ve içine girerken ona kolaylık sağladığım için teşekkür olarak benim adımı haykır.”

İşini bitirip mendili bir köşeye savurdu. Ardından da elini cebine atıp çıkardığı birkaç yüz dolarlık banknotu Didem’in hemen önüne, bar tezgâhının üzerine fırlattı. Eğilip genç kadının omzuna zehirli, ıslak ve aşağılayıcı bir öpücük kondurdu.

“İçkilerin benden. Bir dahaki sefere daha uslu bir kız ol, çünkü seni tüm gece boyunca becereceğim.”

Ardından arkasını döndü. Ceketini düzeltti ve sanki az önce orada bir kadını darmadağın eden o değilmiş gibi kalabalığın arasında rahatça yürüyerek gecenin karanlığına karışıp gitti. Didem ise arkasında, parmakları barın kenarına tutunmuş halde, içindeki o devasa utanç ve engel olamadığı o korkunç arzuyla baş başa kaldı.

×××

Gecenin sessizliğini yola serilmiş olan çakıl taşlarını ezerek bahçeye giren lüks arabanın motor sesi böldü. Araba süs havuzunu döndükten sonra durdu. Sürücü kapısı açıldı ve Sergei her zamanki yırtıcı, umursamaz tavrıyla aşağıya indi. Ceketini kanca şekline getirdiği parmağının ucuna takarak omzuna attıktan sonra yaklaşan korumalardan birine arabasını yol ortasından çekmesi için anahtarı fırlattı. Eve tırmanan merdivenleri çıkarken keyifli şekilde ıslık çalmayı da ihmal etmiyordu.

Saatin kaç olduğunu kontrol etmemişti ama kapılar şahsı için iki yana açılmadığına göre herkesin çoktan uyumuş olduğunu anlaması zor değildi. İçeriye girip loş salona doğru yürüdü. Ceketini bir tarafa fırlatıp gömleğinin birkaç düğmesini daha açarak doğruca içkilerin bulunduğu adaya yürüdü. Keyfi fazlasıyla yerindeydi, çünkü Didem’le oynamaktan epey zevk almıştı. Toyluğunun verdiği dik kafalılık, gururu kırılınca hırçınlaşan halleriyle saatlerce uğraşabilirdi. Onunla eğlenmekten, sınırlarını zorlamaktan acayip keyif alıyordu. Çağlayanlar onunla böylesine oynadığını bilse acaba neler olurdu? Karanlık salona doğru gülümsedi. Didem onun ellerinde gerçekten de çok güzel, dilediği gibi oynayabileceği muazzam bir oyuncak olacaktı.

Bu tatmin olmuş düşüncelerin getirdiği arsız bir rahatlıkla tezgahtaki viski şişesini kavrayıp kadehine doldurdu. Kadehi tam dudaklarına götüreceği sırada ensesinde, saç diplerinin bittiği yerde ölümcül, buz bir soğukluk hissedince durdu.

Bu bir namlunun metalik soğukluğuydu.

Önündeki duvara sıra sıra dizilmiş içki şişelerine bakarken gözleri hafifçe kısıldı ama zerre korkmadı. Aksine dudaklarının kenarı alaycı bir sırıtmaya ev sahipliği yaptı. Kadehi yavaşça tezgaha bırakıp cesur bir tavırla yüzünü döndü ve Mila’yı gördüğünde tekinsiz sırıtışı biraz daha büyüdü.

"Gecenin bu saatinde beni böyle ateşli bir şekilde karşılayacağını bilseydim eve daha erken dönerdim," dedi o derin Rus aksanıyla.

Mila cevap olarak tüm gücüyle silahın kabzasını adamın yüzüne geçirdi. Etin ve kemiğin ezilme sesi salonda yankılanırken, “Seni lanet olası pislik,” diye tısladı.

Sergei darbenin şiddetiyle gerileyip ardındaki bar tezgahına tutunmak zorunda kaldı. Burnundan ve patlayan dudağından sızan sıcak kan sakalsız çehresinden aşağıya, gömleğinin yakasına doğru akmaya başlarken, “Bu ne içindi?” diye hırladı. Sesindeki tehlikeli ton tüyler ürpertecek kadar netti.

“Annem içindi seni piç kurusu!” dedi Mila dişlerinin arasından kelimeleri birer hançer gibi kusarak. “Bir daha annemi kullanmaya kalkarsan seni öldürürüm. Beni duydun mu? Kurşunu beyninin tam ortasında hissedersin!”

Sergei yüzüne bulaşan kanı elinin tersiyle sildi. Acıyı zerre umursamıyordu, daha önce de çok dayak yemişti ve bu hiçbir şeydi. Aslında sinirlenmiş bile değildi. “Demek küçük sürtük beni ispiyonladı. Üzücü. Onu yeterince iyi tembihlediğimi sanıyordum ama doğru. Onun görev bilinci pek yoktu, değil mi?”

“Kardeşim hakkında düzgün konuş,” derken aşağıya indirdiği silahın kabzasını tüm gücüyle sıkıyordu ve onu yeniden adamın yüzüne indirmemek için zor durduğu her hâlinden belli oluyordu.

Sergei yeniden yüzünü silip az önce bıraktığı kadehi alarak tümünü içti. “Yerinde olsaydım ondan kardeşim olarak bahsetmeyi bırakırdım,” diyerek zehirli tavsiyesini ortaya bıraktığında havadaki ağırlık tırmandı. Boş bardağı tezgâha vurduktan sonra Mila’nın üzerine yürüdü ve burunları birbirine değecek kadar ona yaklaştı. “Neden biliyor musun? Çünkü sana hiç yakışmıyor. Senin gibi kusursuz bir kadının onun gibi kusurlu bir kardeşi olamaz. Senin yerinde olsaydım bunu kendime hakaret sayardım.”

Mila burnunun ucuna kadar gelen kan ve keskin viski kokusuna rağmen tek bir milim bile geri adım atmadı. Sergei’nin gözlerindeki hastalıklı parıltı doğrudan yüzüne vururken çenesini daha da dikleştirdi. Adamın bu aşağılık manipülasyonu içindeki saf nefreti sadece daha da katılaştırmıştı. “Bitti mi zırvalığın?” diye tısladı. Sesi bir buz sarkıtı kadar pürüzsüz ve keskindi. “Senden tavsiye alacak kadar aklımı kaybetmedim.”

Sergei yaralı dudağını diliyle yalayıp kanın tadına baktıktan sonra alaycı bir şekilde başını salladı. “Ona değer veriyorsun, değil mi? O küçük sürtüğe gerçekten değer veriyorsun.”

“Tanrı aşkına, o benim kız kardeşim!”

“Benim de kız kardeşim var,” diye hatırlattı. “Ama çok yakında onu öldüreceğim.”

“İkimizin durumu aynı değil. Senin kız kardeşinin zaten hiç yaşamaması gerekiyordu. Benimki ise-”

“Seninki ise bize hainlik yaptı tatlım. En azından benimki bunu yapmadı.”

“İkisini kıyaslayamazsın!”

“Kız kardeşin ölecek,” dedi sıradan, basit bir şeyden bahsediyormuş gibi. “Yerinde olsaydım kendimi şimdiden buna hazırlardım.”

Mila’nın yeşil gözleri kısıldı, çenesi kaskatı kesildi. “Öyle bir şey olmayacak. Eva, Mienla ile buradan gidecek.”

“Ah, Mienla ancak ondan kalan külleri buradan götürebilir.”

“Kahrolası çeneni kapat. Senin bu konuda söz hakkın bile yok. Yarın Oktay babayla konuşacağım-”

“Emin ol orada ben de olacağım. Babalığı özledim.”

Mila boğuk, sinirli bir hırıltı çıkardı. “Eğer ağzını açıp onun hakkında tek kelime edecek olursan seni mahvederim!”

Sergei geriye çekilerek dudaklarının üzerine fermuar çekiyormuş gibi yaptı. “Tek kelime etmeyeceğim,” derken öyle alaycıydı ki beş yaşındaki bir çocuk bile ona inanmazdı.

“Yemin ederim Sergei! Yemin ederim ki eğer o masada tek bir pürüz çıkarırsan tüm pisliklerini ortaya sererim. Beni sakın sınama.”

Sergei kadının bu gözü dönmüş tehdidi karşısında başını hafifçe arkaya atarak boğuk bir kahkaha patlattı. Burnundan sızan kan dudaklarının kenarındaki narsist gülüşün kıvrımlarına doluyordu. “Yeminler, yeminler...” dedi bunu eğlenceli bulduğunu belli ederek. “Bu yırtıcı hâllerinin beni ne kadar etkilediğini sana söylemiş miydim? Sana iki seçenek sunacağım bebeğim, birini seç ki keyfimiz yerine gelsin.”

Mila sadece gözlerini kıstı. Sormaya bile tenezzül etmedi, çünkü gerek kalmadan Sergei, “Dizlerinin üzerine çök,” diye buyurdu. Birden değişen tavrı, çok karanlık, tehlikeli bir hâle bürünmüştü.

“Kemerimi aç, Mila.”

Mila kıvrak bir hareketle ona doğru yaklaştı ve bedenini hafifçe sürttü. Ardından hâlâ silahı tuttuğu elini adamın bacaklarının arasına yönlendirip namluyu tehditkâr bir tavırla ona bastırdı.

“İkincisi?”

Sergei şeytani şekilde sırıttı. Sırıtışı dudağındaki darbe izini zorlayıp kanı yeniden sızdırırken, “Eva’yı tamamen bana bırak,” dedi. Sesi bir pazarlıkçının rahatlığıyla, sıradan bir tonda çıkmıştı. “Ben de onun yaşamasını sağlayayım.”

Mila namluyu biraz daha yukarı, adamın canını yakacak kadar sertçe itti. “Üçüncüyü seçiyorum; kıçını yala!”

Sergei teslim oluyormuş gibi ellerini havaya kaldırıp geriye çekildi. “Seçim senin bebeğim. Yarın yanımda senin için mendil getireceğim, ihtiyacın olacak.”

“Sahte merhametine ihtiyacım yok. Yarın o masadan kimin hayal kırıklığıyla kalkacağını göreceğiz.”

Sergei tüm fırsatları sunduğunu belli edercesine omuzlarını kaldırıp indirdi. Mila’nın dik başlılığı, gururlu ve asil duruşu altında sakladığı çaresiz çırpınış onun için muazzam bir zevk kaynağıydı. Koltuğun üzerinde duran ceketini tek hamlede kapıp yine o umursamaz tavrıyla kanca şekline getirdiği parmağının ucuna takarak omzuna attı ve ıslık çalarak salondan çıkıp gitti.

Mila salonun ortasında hâlâ elinde duran silahla tek başına kalakaldı. Adamın merdivenlerde yankılanan o arsız ıslık sesi yavaş yavaş silinirken, salona çöken mutlak sessizlik Mila’nın üzerine tonlarca ağırlık fırlattı. Az önceki dik duruşu, çenesini yukarı kaldıran o asil kibri saniyeler içinde un ufak oldu. Omuzları çöktü. Silahı tutan eli öyle bir titremeye başladı ki, parmaklarının çözülmesine engel olamayarak silahı yanındaki koltuğun üzerine bıraktı. Buz gibi olmuş ellerini yüzüne kapattı. Dişlerini birbirine bastırarak derin ama titrek bir nefes almaya çalıştı; göğsü aldığı havayı kabul etmiyor, daralıyor, onu boğuyordu.

İçindeki tekinsiz, karanlık korku ilk defa bu kadar çıplak, bu kadar yakıcıydı. Sergei’in kız kardeşin ölecek deyişi beynine bir balyoz gibi vurup duruyordu. Ne yapacaktı? Yarın o masaya oturduğunda Oktay Seymen’e ne anlatacaktı? Yıllardır tırnaklarıyla kazıyarak elde ettiği birinci adamlık unvanı Eva’nın canını kurtarmaya yetecek miydi? Yoksa Sergei haklı mı çıkacaktı?

Bu cevapsız soruların yarattığı dehşetle adımları kendiliğinden üst kata, kız kardeşlerinin odasına doğru yöneldi. Mienla’nın Eva’yı bodrumdan çıkarıp odaya soktuğunu biliyordu. Normalde buna izin vermemesi gerekirdi ama kardeşi gerçekten berbat hâldeydi. Taviz verdiği için daha çok öfkelenmiş olsa da sesini çıkarmamıştı. İşte bu bir zayıflıktı ve Oktay Seymen böyle şeyleri hiç sevmedi.

Koridorun parkelerine basarken bile sanki ayaklarının altındaki zemin kayıyormuş gibi hissediyordu. Odanın kapısına geldiğinde durdu. Eli kapı kulpuna gitti ama açmaya cesaret edemedi. Alnını soğuk ahşaba yaslayıp gözlerini kapattı. Kalbi göğüs kafesini parçalamak ister gibi çarpıyordu. Bir süre sadece içerideki sessizliği dinledi, ardından kapıyı hiç ses çıkarmadan, bir hayalet gibi araladı.

Odanın içindeki loş ışıkta gördüğü manzara Mila’nın katılaşmış, her şeye göğüs gerebileceğini sandığı kalbine kor bir hançer gibi saplandı.

Mienla ve Eva aynı yatakta birbirlerine sığınarak uyuyorlardı. Mienla, Eva’ya sıkı sıkıya sarılmış, onu her şeyden korumak istercesine göğsüne bastırmıştı. Eva ise kendinden geçmiş gibi ablasının kollarının arasında büzüşmüştü.

Ne olursa olsun bu iki kadın onun kanıydı. Babası yanlış bir adam olabilirdi ama kızlarını seviyordu. Göstermiyor olsa da sevdiğini biliyordu. Ölmeden önce ailesini bir arada tutacağına dair söz vermesini istemişti ve Mila bunun için elinden geleni yapmıştı. Kendisini hiç düşünmeden babasının yerine feda etmişti ve günün birinde Oktay kardeşlerinden birini daha istediğinde kabul etmişti, çünkü o bir şey istediğinde reddetmek gibi bir seçeneği olmadığını biliyordu. Aslında kardeşlerinin bu işe bulaşmalarını hiç istememişti ama fikri sorulmadığı için planı uygulamıştı. Eva’nın sandığının aksine onu elinden geldiğince korumuş, Barut’un hedefinde olmadığından emin olmuştu. Çizilen sınırlar içerisinde elinden geleni yapmıştı. Tüm bunları oturup kardeşlerine açıklayacak değildi, kendisinin bilmesi yeterliydi ve bu yüzden vicdanı rahattı. Onlar tarafından nefret edilen abla olarak anılmak da pek umurunda değildi. Böylesinin onları uzak tutacağını, hedef tahtasından çekeceğini biliyordu.

Sıkkın bir soluk vererek dönüp gitmek üzereyken, “Mila,” diye seslenen Mienla onu durdurdu. Sesini kısık tutuyordu, Eva’yı uyandırmamaya çalıştığı ortadaydı.

“Bizi buradan çıkaracaksın, değil mi?”

“Evet,” dedi içinde taşıdığı tüm negatif düşüncelerden sıyrılarak. Omuzlarını yeniden kaldırdı.

“İyi.”

Dönüp gitmesi gerektiğini bildiği hâlde, “Endişelenme,” deme gereği duydu.

“Korumalar bile Eva’ya kötü gözlerle bakarken mi?” dedi bundan hoşlanmadığını belli edercesine. “Buradan gitmek istiyorum. Eğer...” Yutkundu. “Bunu sağlayamayacaksan onu ailesine bırakalım.”

Mila’nın omuzları anlık bir refleksle kaskatı kesildi. Karanlık odada, Mienla’nın yatakta hafifçe doğrulurken çıkardığı kumaş hışırtısı, zaten gerim gerim gerilmiş olan sinir uçlarına batıyordu. Gözlerini kısarak kardeşinin loş ışıkta zar zor seçilen yüzüne baktı. “Ailesi derken?” dedi sesini olabildiğince alçak tutmaya çalışarak ama içindeki o hırçın tonu gizleyemeden. “Eva’nın tek bir ailesi var, Mienla. O da şu an içinde bulunduğunuz bu lanet odada! Başka bir seçenek varmış gibi konuşmayı kes.”

Mienla uykusunda hafifçe kıpırdanan Eva’yı uyandırmamaya dikkat ederek sırtını yatak başlığına yasladı. “Kendini kandırmayı bırak artık. Biz onun ailesi falan değiliz,” dediğinde sesindeki acı odadaki havayı daha da ağırlaştırmıştı. “Bizimle mutlu değil. Olmayacak da.”

“Mutlu olup olmaması umurumda bile değil. Ben canlı kalıp kalmayacağıyla daha çok ilgileniyorum ve önemli olan da bu!”

“Umarım bunu sağlayabilirsin.”

“Benden şüphen mi var?”

“Senden değil... ama buradaki herkesten şüphem var.”

Mila yumruklarını sıktı. “Buradakiler benim emrimle nefes alan basit adamlardan fazlası değil. Sergei’den mi korkuyorsun? O bile bana bağlı.”

Mila bundan eminmiş gibi konuşsa da emin değildi ve Mienla buna zaten hiç inanmamıştı.

“Burayı nasıl evin olarak benimseyip kalmak istediğini anlayamıyorum, abla,” diye fısıldadı. “Kimsede aile sıcaklığı yok, görmüyor musun?”

Bu konudan hoşlanmamış gibi kollarını göğsünün üzerinde bağlarken homurdandı. “Burada kimsenin aile sıcaklığı aradığı falan yok zaten. Herkesin bir görevi var, herkes yerini biliyor ve kimse sınırı aşmıyor. Sen bu düzeni anlayamazsın.”

“Anlamak da istemem. Umarım... bizi elinin tersiyle ittiğin ve hizmet etmek için ömrünü harcadığın o adam seni hiç incitmez. Çünkü sana sunduğu şey senin de dediğin gibi görevden ibaret. Hata yaptığında gözden düşeceksin.”

Mila göğsüne doğru sert bir tekme misali inen bu darbeyle bir anlığına sarsılır gibi oldu ama bunu çehresine yansıtmadı. Mienla’nın dilinden dökülen zehirli cümleler az önce aşağıda Sergei’in kurduğu diğer zehirli cümlelerle birleşip zihninde devasa bir gürültü kopardı. Kardeşinin loş ışıkta parıldayan gözlerine baktı; Oktay Seymen’in karşısında aslında her an kırılmaya müsait bir cam üzerinde yürüdüğünü o da biliyordu, ancak o adam için öz oğlundan bile daha kıymetli olduğunu da biliyordu. İşte bu onun en kuvvetli desteğiydi.

“Beni kimsenin incittiği ya da incitebileceği yok, Mienla,” dedi sesini buz gibi bir otoritenin ardına gizleyerek. “Siz sıcak bir yatakta güven içinde uyuyun diye kimlerin karşısında, nasıl dik durduğumu bilmeden konuşuyorsun. Benim gözden düşmem demek, sizin bu evden cesetlerinizin çıkması demek. O yüzden o küçük beyninle benim konumumu tartmayı bırak.”

Mienla, ablasının sert ve duvar ören tavrı karşısında derin bir iç çekti. Tartışmanın hiçbir yere varmayacağını biliyordu. Tekrar yatağa doğru kayıp kollarını Eva’ya sardı ve sırtını ablasına döndü. Bu, aralarındaki o bitmeyen sessiz savaşın nihai kapanış hamlesiydi.

Mila, kardeşine daha fazla bakmayarak arkasını döndü. Omuzlarını yeniden asil, ödün vermeyen dikliğine geri kavuşturdu ve odadan bir hayalet gibi çıktı. Ağır ahşap kapıyı hiç ses çıkarmadan, milimetrik bir dikkatle kapattı.

Koridorun soğuk ve karanlık havası yüzüne çarptığında alnını bir kez daha duvara yaslama ihtiyacı hissetse de buna yenilmeyerek doğruca kendi odasına gitti. Soyunup, duş alıp uyuyacak ve sabah erkenden babasını yerine koyduğu adamın yanına giderek bu işi çözecekti. Planını şimdiden aklında kurduğu sırada yatağın üzerinde bıraktığı telefonunun bildirim ışığının belirli aralıklarla yanıp söndüğünü fark ederek ona yöneldi. Telefonu eline aldı ve cevapsız bir çağrı olduğunu gördü.

Barut... onu aramıştı.

×××

Gecenin tüm kan dondurucu ağırlığı yerini sabahın pürüzsüz, aldatıcı aydınlığına bırakmıştı. Mila vücudunu sımsıkı saran pantolon ve balıkçı yaka badinin içerisinde hem sade hem de şık görünüyordu. Uzun saçlarını arkasında at kuyruğu yapmıştı ve gözaltlarını ele geçirmiş olan morlukları kapatmak için de makyajla uğraşmak zorunda kalmıştı. Tüm geceyi uykusuz, hırçınlıkla yorganı tekmeleyerek geçirmiş olsa da işte burada, Oktay Seymen’in masasındaydı ve çehresine hiçbir yorgunluk belirtisinin sızmadığından emin olmuştu.

Yüksek tavandan sarkan kristal avize sabah güneşinin ışıklarını masanın üzerindeki kusursuz düzene kırarak yansıtıyordu. Ortada uzanan masif meşe masa milimetrik bir simetriyle dizayn edilmişti. Gümüş şamdanlar, ince porselen tabaklar ve her biri sıra sıra dizilmiş çatal bıçak takımları... Masadaki detaylar hiçbir kusura ev sahipliği yapmıyordu.

Oktay masanın başköşesinde bir imparator gibi oturuyordu. Yaşının getirdiği çizgiler çehresine zayıflık değil aksine mermerden kazınmış bir sertlik katmıştı. Hemen arkasında gölgesi gibi duran uşağı Hamza dikiliyordu. Hamza’nın elinde Oktay’ın hiçbir zaman yanından ayırmadığı o meşhur bastonu vardı. Bastonun baş kısmına işlenmiş olan Seymen ailenin simgesi kartal figürü, keskin gözleriyle masadaki herkesi gözetliyor gibiydi.

Çatal bıçak sesleri dışında masada ağır, çiğnenecek kadar katı bir sessizlik hüküm sürüyordu. Oktay’ın sol tarafında oturan Sergei, tabağındaki somon füme dilimlerini ve tereyağlı ekşi çavdar ekmeğini kibar bir beyefendi gibi, son derece zarif hareketlerle çatal bıçak kullanarak kesiyordu. Arada sırada kafasını kaldırıp attığı sinsi bakışlar ise Mila’ya onun yemeğini değil, sanki kendisini dilimlemek üzere olduğunu hissettiriyordu. Pislik herifin her hareketi bir ima barındırıyordu.

Mila ufak bir peynir dilimine batırdığı çatalını sıkarak gözlerini kısmaktan kendisini alamadı ve peyniri ağzına attığında onu çiğneyişi sanki karşısındaki adamı çiğnemek istediğini gösterir gibiydi. Sergei’nin umurunda mıydı? Hayır. Adam çatalını tabağına her vurduğunda çıkan o ince porselen sesi Mila’nın gerim gerim gerilen sinir uçlarına basıyordu. Ne zaman göz göze gelseler, ki karşılıklı oturdukları için bu sık sık oluyordu, Sergei’nin dudaklarının kenarında dün geceden kalan sinsi, alaycı tebessümü büyüyordu. Burnunun üzerindeki ve patlayan dudağındaki hafif morluk onu kötü göstermektense, tekinsiz, serseri havasını besliyordu.

Mila çenesini dik tutarak bu çiğ kışkırtmayı görmezden gelmeye çalışıyordu ama masanın altında ayağını stresle salladığını ondan başkası bilmiyordu.

Oktay önündeki tabakta kusursuzca dilimlenmiş yiyeceklere hiç dokunmadan ince belli bardaktaki demli çayından ağır bir yudum aldı. Bardağı porselen tabağın tam ortasına bırakırken çıkan o tok ses salondaki çatal bıçak tıkırtılarını anında bıçak gibi kesti. Yaşlı adamın gözleri masadakilerin üzerinde avını süzen bir kartal gibi usulca gezindi. Konuştuğunda ses tonu bir mahkeme salonundaki yargıç kadar duygusuz ve derindi.

“Yine kimden dayak yiyerek benim masama geldin?”

Mila’nın yeşil gözlerine karanlık bir haz sinerken Sergei hiç istifini bozmadan kendisi için bir dilim daha kesti. “Bana dayak atabilecek sayılı kişiler var, bilirsin. Bunaysa bir çeşit sevgi gösterisi diyebiliriz,” derken zehirli mavi gözlerini karşısındaki kadına dikip sinsi şekilde sırıttı.

“Bir daha karşımda dağılmış bir yüzle oturmayacaksın.”

Umarsızca eyvallah dercesine kafasını eğdi ve adeta zehir saçan mavi gözlerini bu kez doğrudan Oktay’a çevirdi. “Anladım babalık, sadece sen vurabilirsin.”

Mila, Sergei’in cüretkar ve her an patlamaya hazır bombaya benzeyen çıkışı üzerine gözlerini hafifçe kıstı. Masada oluşmaya başlayan gerilim yüzünden porselenlerin üzerindeki desenler bile çatlayacak gibiydi. Oktay Seymen’in arkasında duran Hamza’nın bastonu tutan parmaklarının kasıldığını görebiliyordu. Oktay’a babalık demek, onun otoritesinin altını oymaya çalışmaktan farksızdı ve bunu bu masada Sergei’den başka yapabilecek ikinci bir deli yoktu.

Oktay’ın çehresi milim oynamadı. Ne bir öfke belirtisi ne de ani bir refleks... Yaşlı adam, Sergei’in hadsizliğini sadece derin, dondurucu bir sessizlikle süzdü. “Senden ne zaman işe yarar bir hamle göreceğim?” dediğinde onu küçümseyişi adamın çenesini sıkmasına neden oldu.

“Bana adımlarımı daima planlı atıp sabırlı olmamı söyleyen sendin. Ne o, artık beklemek sıkıcı gelmeye mi başladı?”

“Senin tüm uyarılarım olmazsa üç günde mahvedeceğin işlere senin yaşın kadar sabrettiğimi ve beklediğimi unutuyorsun,” diye karşılık verdiğinde sesi o kadar sakindi ki sanki az önce havada uçuşan restleşmeler hiç yaşanmamıştı. “Ama senin sabır dediğin şey beceriksizliğini gizlemek için arkasına sığındığın bir bahaneden fazlası değil, Sergei.”

Sergei’nin mavi gözleri öfkeyle parıldadı, çatalı tutan parmak boğumları bembeyaz kesildi. Karşılık vereceği sıradaysa Oktay’ın onu görmezden gelerek Mila’ya dönmesi tüm sinirlerini germeye yetti. Onları izlerken burnundan biraz sonra yıkım getirecekmiş gibi sert bir soluk verdi.

“Gelen son mühimmat ve uzun namlulu silah sevkiyatının raporlarını inceledim, Mila,” dedi Oktay, tüm ilgisini sağ tarafındaki kadına yönelterek. “Polis ablukasına ve limandaki baskın tehlikesine rağmen malları tek bir gecede sorunsuz indirmişsin. Hiç aksatma oluşturmadan dağıtıma başlamansa... mükemmel.”

Mila çatalını kibar bir hareketle tabağının kenarına bırakırken yüzündeki tüm gerginliği yok etti ve omuzlarını dikleştirdi. “Senin çizdiğin rota dâhilinde hareket ettim, baba. Malın sahada kalmasına izin veremezdim.”

“Güzel,” dedi Oktay başını memnuniyetle hafifçe sallayarak. “Senin disiplinin ve sadakatin takdire şayan. Bunlar bizi bu hayatta ayakta tutan tek gerçektir. Bu piyasada herkes silah satabilir ama herkes disiplini ve otoriteyi sağlayamaz,” derken sesine bir ima kattı ve dönüp bakmasa bile geri kalan lafları doğrudan solunda kalan adamaymış gibi konuştu. “Düzenin olmadığı yerde en ölümcül silahlar bile sahibinin elinde patlar.”

Sergei önündeki çavdar ekmeğinden küçük bir parça kesip ağzına attı. Lokmasını ağır ağır çiğnerken gözlerini Mila’nın dik duruşuna kilitlemişti. Lokmasını yuttuktan sonra keten peçetesiyle dudağının kenarındaki morluğu hafifçe kuruladık. “Kasalar dolusu silahı yönetmek, sevkiyatları tıkır tıkır yürütmek harika bir başarı tabii,” dedi, yapay bir takdirle başını sallayarak. “Ama bazen insan dışarıya tırlar dolusu mal satarken, zaten en az on kez baştan sona planlanıp üzerinden geçilmiş sevkiyat işlerini hallederken o kadar körleşir ki kendi kapısının önündeki, kendi burnunun dibindeki sızıntıları gözden kaçırır. Hmm?”

Mila’nın masanın altında ritmik olarak sallanan ayağı anında kaskatı kesildi. Buraya geldiğinden beridir bastırmaya çalıştığı korku adamın doğrudan hedefe attığı taş yüzünden çığ gibi büyümeye başladı. Sergei ise bunu fark ederek kaybettiği keyfine yeniden kavuştu. Arkasına yaslandı, kollarını göğsünde bağlayarak sandalyesinde hafifçe sallandı. Oktay’ın az önce kendisini işe yaramaz ilan eden sözlerinin altında ezilmek bir yana, şimdi yemek yedikleri ahşap masanın üzerindeki tüm kartları yeniden dağıtacak bir kumarbazın cüretiyle gülümsüyordu.

“Açık konuş.”

Oktay’ın bu net emri üzerine, “Mila limandaki mallarla ilgilenirken ben kaçmaya çalışan küçük bir fare yakaladım,” dedi meydan okuyan bakışlarını karşısındaki kadının üzerinden hiç çekmeyerek. “Tabii manevi kızın çok yoğun, baba. Gözünden kaçtığı için onu suçlamıyorum. Eminim fark etseydi zaten kendisi hallederdi, değil mi?”

Mila göğsünün tam ortasına oturan o buz gibi soğukluğa rağmen bakışlarını Sergei’den ayırmadı. “Ben zaten halledeceğim, senin kendini yormana gerek yok,” dedi sağlam durmaya devam ederek. Fakat masanın altındaki tırnaklarını avucunun içine öyle bir bastırıyordu ki teninin kesildiğini hissedebiliyordu. Sergei çenesini hafifçe Mila’ya doğru uzattı, mavi gözleri vahşi bir hazla parıldıyordu.

“Mila’ya güvenim sonsuz,” dedi Oktay en ufak bir tereddüt kırıntısı dahi taşımadığını belli ederek.

“Eminim öyledir. İşini çok güzel yapıyor, kelimenin tam anlamıyla kusursuz. En gözden olmasına şaşmamalı, hep böyle bir kıza sahip olmak istediğini biliyorum.” Sergei genişçe gülümsedi. “Ama sonuçta onun da küçük bir kalbi var, değil mi?” derken sır verir gibiydi. Öne doğru eğilip dirseklerini ahşap masaya dayadı. “Arada sırada çalışan küçük, zayıf ve çizdiği kusursuz imaja asla yakışmayan bir kalp.”

Mila yutkunuşunu kimseye belli etmemek için elinden geleni yaptı. Korkularını ne kadar bastırırsa bastırsın Sergei’yi beslediğini biliyordu ve aşağılık adamın elinde oyuncak olmaya hiç niyeti yoktu. Bu yüzden hedef tahtasına doğrudan onu koydu. “Sergei, kız kardeşimin açığa çıkmasına neden oldu, baba,” dedi meydan okuyan bir tavırla. “Çağlayanlar onu hapsetti, ben de onu geri aldım.”

Sergei suçlamalar altında ezilmek bir yana bu sürtüşme hoşuna gitmiş gibi kafasını omzuna doğru eğerek, “Ufak bir hatırlatma geçeceğim tatlım. Çünkü o sür... ufaklığı bulan bendim,” diye bildiri geçti.

“Görevindi,” dedi Mila üsten bir bakışla. “Onu sırf onları içten karıştırmak için kontrolsüzce açığa çıkardıktan sonra tabii ki onun güvenliğini sağlayacaktın. Sana emrettiğim şekilde.”

Sergei duyduklarını komik bulmuş gibi boğuk bir ses çıkardı. “Sahi onun oradaki görevi tam olarak neydi? Akın Çağlayan’ın karısı olmak dışında?”

“Ona içlerinden birini elinde tutmasını ben söyledim,” dedi Mila hiç taviz vermeyerek. “Eva söylenileni yaptı. Adamı tamamen avucuna alıp kullandı.”

“Kesinlikle, eminim bunu konuşmuşsunuzdur. Eminim kız kardeşin aşkından eriyip bittiği için bunu yapmamıştır.” Sergei arkasına yaslanıp alaycı mavi gözlerini kısarak Mila’yı süzdü. “Büyük bir fedakarlık... Ama küçük bir pürüz var tatlım. Sevimli kardeşinin gözlerinde gördüğüm yıkım bir zaferden çok kocasını kaybetmiş bir kadının yasına benziyordu. Belki fark etmişsindir.”

Mila omuzlarını biraz daha gererek güçlü duruşunu sağlamlaştırdı. Adamla arasında dönen soğuk savaşta onun galip gelmesine asla göz yummayacaktı. “Önemli olan kız kardeşimin yaşadığı bunalım değil, Çağlayanların serseme dönmüş olması. Eva’nın gözyaşlarıyla bu kadar ilgilenmek yerine bozduğun düzenimizden sonra Çağlayanların zayıf hâlinden nasıl faydalanacağını düşünmeye ne dersin? Gerçekten, Sergei, sorun çıkarmayı bırakıp bir işe yara.”

“Ah, tabii, sen hep çok profesyonelsin,” diye karşılık verdi Sergei, sesindeki yırtıcı tını bu kez doğrudan bir tehdide dönüşmüştü. “Bu profesyonelliğini bize de göstermeni çok isterim. Mesela hain kardeşinin icabına bakarak bunu yapabilirsin.”

Mila, Sergei’nin bu ölümcül atağını soğukkanlılıkla yönetti. “Eva görevini gerektiği şekilde yerine getirdi ve bitti. Oktay babayla bunu en başında konuşmuştuk. Eva Çağlayanların arasından çıktıktan sonra burada daha fazla kalmayacak. Ülkeyi terk edecek ve izleri silinecek. Şimdi senin yüzünden bunu daha titizlikle yapmak zorundayız, çünkü kardeşimi tehlikeye atıp Çağlayanlara düşman olarak gösterdin. Bizim planımız daha farklıydı.”

“Kardeşin onların düşmanı falan değil tatlım, fahişesi.”

Yemek odasındaki kusursuz porselenlerin, gümüş şamdanların ve özenle dizilmiş yiyeceklerin yansıttığı tüm zarafet Sergei’nin ağzından dökülen kirli kelimenin gölgesinde kaldı. Mila’nın yeşil gözlerine saniyeler içinde zifiri, katran karası bir öfke çöktü. Parmakları tehlikeli bir ağırlıkla tabağının kenarındaki gümüş bıçağı kavrarken onu doğrudan Sergei’nin şeytani suratına saplamak istediği yüzünün her karesinden okunuyordu.

“Lafını derhal geri al,” dedi alçak ama tehditkâr bir tavırla.

Sergei’nin zehirli mavi harelerine sadist bir tatmin duygusu yayıldı. “Kız kardeşinin onuru sikimde bile değil Mila. O kahrolası bir hain. Küçük, kırılgan kalbin bunu kabul etmiyor olsa da gerçek bu ve seninle benim aramdaki fark işte tam burada. Ben onu çoktan öldürmüştüm.”

Mila hırsla karşılık vereceği sırada Oktay Seymen elini öyle hızlı ve sert şekilde masaya vurdu ki adeta bir silahın patlamasıyla eşdeğerdi. Sofrayı süsleyen gümüş şamdanlar sarsıldı, ince porselen tabaklar masanın üzerinde çınlayarak titredi. Masaya çöken dondurucu sessizliğin içinde Oktay Seymen yavaşça öne doğru eğildi. Arkasında dikilen Hamza, efendisinin göğsünden yükselen o hırıltılı, tehlikeli nefesi duyduğu an başını öne eğerek gelecek yıkımı bekledi. Oktay’ın çakır gözleri ne öfkeyle parlıyordu ne de çakmak çakmaktı; o gözlerde sadece muhataplarını diri diri gömebilecek kadar dondurucu, mutlak bir otorite vardı.

“Kesin sesinizi,” dedi. Sesi yüksek değildi ama odadaki her bir kristal parçayı titretmeye yetecek kadar güçlüydü. “Benim masamda, benim karşımda kedi köpek gibi dalaşmak sizin ne haddinize!”

Bakışlarını önce Sergei’e çevirdi. Yaşlı adamın gözlerindeki tiksinti Sergei’nin arsız, kumarbaz cüretini anında felç edecek cinstendi. Ardından da Mila’ya döndü ve ona sadece gözlerini kısarak bakması bile yetti.

“Sizi birbirinizle dalaşmanız için yanımda tutmuyorum. Bir daha böyle bir saygısızlık görürsem bedelini ödersiniz.”

Sergei cevap bile vermedi. Mila ise, “Bağışlayın,” diye boğazını temizleyerek mırıldandı. “Sınırı aşmasına göz yumamadım.”

Oktay, “Kardeşlerine bağlılığının ailemizin önüne geçmeyeceğinden emin misin?” diye sordu. Kan dondurucu bir soruydu. “Emrettiğimde Sergei’nin öldüremeyeceği kimse yok. Sen de hâlâ aynı konumda mısın, Mila?”

Genç kadın göğüs kafesinin tam ortasına saplanan bu soruyla birlikte saniyeler içinde buz kesti. Oktay’ın çakır gözlerindeki her şeyi gören bakış Mila’nın ruhuna doğrultulmuş açık bir namluydu. Sergei’nin yan profilden sinsice sırıttığını, avını köşeye sıkıştırmış bir sırtlan gibi keyiflendiğini hissedebiliyordu. Ancak bu masada duygulara, korkulara ya da sarsılmaya yer yoktu. Omuzlarını güçlü, kendine güvenen bir duruşla yeniden gerip çenesini yukarıya kaldırdı. Yeşil gözlerini doğrudan Oktay’ın mermersi çehresine sabitledi. Sesine yıllardır tırnaklarıyla kazıdığı sarsılmaz otoriteyi ve mutlak sadakati yükledi.

“Ben size olan bağlılığımı hiçbir zaman kan bağıyla ölçmedim, baba,” dedi kelimeleri birer mermi gibi tane tane ve pürüzsüz şekilde çıkararak. “Eva’nın bu aileye, Seymenlerin düzenine bir leke getirmesine asla izin vermem. Eğer ortada ceza kesilmesi gereken bir durum varsa... bunu kendi ellerimle yapmama izin ver.”

Durdu, derin bir nefes alarak Oktay’dan gelebilecek her türlü yıkımı göğüslemeye hazır bir tavırla devam etti.

“Yıllarca bu aileye hizmet eden babamın hatırına ve benim emeğime dayanarak... Eva’nın hesabını bana bırakmanı rica ediyorum. Sonu ne olursa olsun, onun cezasını verecek olan da izini bu şehirden silecek olan da benim. Henüz çok toy ve hata yapmaya müsait olduğunun farkındayım. İzin ver, baba, onu eğiteyim; tıpkı beni eğittiğin gibi. Neredeyse beş yıldır Çağlayanların içerisinde yaşadı ve onlara hiçbir şey sezdirmemeyi başardı. Birinci adamları oldu, kulübün ve diğer her şeyin yönetimini elinde tuttu. Hataları olabilir ama öylece harcanacak bir koz değil. Yıllar onu epey değerli hâle getirdi, arkasında bıraktığı yıkımdan bunu anlamak mümkündür.”

Oktay, Mila’nın ricasını dinlerken arkasına yaslandı. Gözlerinde ne bir yumuşama ne de ani bir öfke belirtisi vardı. Yaşlı adam, bilge ama bir o kadar da acımasız bir lider gibi parmaklarını masanın üzerinde birleştirdi. “Sadakat, Mila,” dedi sanki yeraltının yazılmamış kutsal kitabı önündeymiş ve en değerli kısmına değiniyormuş gibi yavaşça. “Herkesin taşıyabileceği bir yük değildir. İnsanlar sadakati sadece bir dosta, bir lidere ya da bir işe bağlılık sanırlar. Gerçek sadakat bu değildir,” derken elini hafifçe kaldırdı. Arkasında bir heykel gibi dikilen Hamza, onun niyetini milimetrik bir refleksle sezerek elindeki kartal başlı bastonu Oktay’ın uzanan parmaklarının altına yerleştirdi. Odanın lüks halısının üzerinde bastonun çıkardığı tok, kemikli ses yankılandı. Oktay bastona dayanarak yavaşça ayaklandı.

“Gerçek sadakat insanın kendi zaaflarına karşı açtığı en kanlı savaştır. Kendi etinden, kendi kanından vazgeçebildiğin an başlar.”

Mila gerginlikle ayaklandı. Sergei de sessizce onlara uydu. Oktay ikisinin üzerinde bakışlarını son bir kez gezdirdikten sonra arkasını dönüp balkona doğru yönelirken konuşmaya devam etti.

“Sen ve baban... Bu aileye canınızı, ömrünüzü verdiniz. Bunu asla göz ardı etmem,” dedi güven verircesine. Mila ancak tuttuğu soluğunu bırakabildi. Adamın peşinden giderken Sergei’ye hırslı bir bakış atmayı ihmal etmedi.

Hamza, Oktay’ın geçmesi için balkonun kapısı açtı. Bulutların arasından sızan cılız günışığının altına çıktıklarında, “Ancak unuttuğun bir şey var; bir yapının ayakta kalması temelindeki taşların sağlamlığına bağlıdır,” diye devam etti Oktay. Mila yeniden gerilmeye başladı. “İçerideki tek bir çürük taş tüm emeği tek bir gecede yerle bir eder. Aile dediğin şey sadece aynı kanı taşımak değildir. Aile, aynı sırrı korumak ve o sır uğruna gerekirse o kanı kurutmayı göze almaktır.”

Mila korkuluklara doğru adımlayan yaşlı adamın arkasından bakarken adımları bir anda ağırlaştı. Karadeniz’in bir yükselip bir durulan rüzgârı balkonu sık sık dövüyor, ince kıyafetlerini iyice tenine yapıştırıyordu ama içine dolan ani ürperti rüzgârdan değildi. Oktay Seymen’in sesinde saklı olan o ton, o güven verici başlangıcın ardından gelen tekinsiz felsefe bir şeylerin çoktan başladığının, hatta bittiğinin habercisiydi.

Oktay balkonda durdu. İki elini de kartal başlı bastonunun gövdesine dayayarak bakışlarını aşağıya, malikanenin sahile kadar uzanan devasa ön bahçesine doğru indirdi. Yüzünde hiçbir mimik oynamıyordu. “Ricanı işittim,” dedi hiç bozmadığı sakinliğini sürdürerek. “Ama sadakat sözle kanıtlanmaz, icraat ister.”

Mila göğüs kafesini sıkıştıran dondurucu baskıyla yaşlı adamın yanına ulaştı ve bakışlarını onun baktığı yere, beton avluya indirdi. O an zaman durdu. Mila’nın yeşil gözleri şokla irileşirken ciğerlerindeki tüm nefes boğazında düğümlendi.

Aşağıda takım elbiseli onlarca adam bir çember oluşturmuştu. Ortada ise elleri bağlanmış, dizlerinin üzerine itilmiş, saçları yüzüne dağılmış, üstü başı hırpalanmış bir kadın bulunuyordu. Eva’dan başkası değildi. Mienla da o çemberdeki adamlardan birisi tarafından tutuluyordu. Onun elleri bağlı değildi ve ayaktaydı. Çünkü tehlikede olan o değildi.

Mila, evinde, güvende ve kontrol altında sandığı kız kardeşlerinin aslında çoktan Oktay’ın adamları tarafından sökülüp alınmış ve buraya getirilmiş olduğunu gördüğünde hareket bile edemedi.

Sergei’den keyifli bir kıkırtı yükseldi. Mila güçlükle yutkunabildi. Az önce yemek masasında profesyonelce attığı zarlar, Eva’yı değerli bir koz olarak pazarlama çabası... Oktay’ın gözünde çoktan hükmü verilmiş bir tiyatrodan ibaretti. O zaten her şeyi biliyordu. Çoktan harekete geçmişti.

Aşağıdaki adamlardan biri yukarıda beliren gölgeleri fark ederek Eva’nın saçlarını hırsla geriye doğru çekti ve kızın bitkin yüzünü balkona doğru kaldırdı. Yanaklarındaki kırmızı izler onun tokatlandığını açıkça ortaya seriyordu. Yine dudağı kanıyordu ve olduğu yerde korkuyla titriyordu.

Oktay ona yukarıdan aşağıya ölümcül bir üstünlükle bakarken, “Göğsünü gere gere ben bir Çağlayan’ım dediğin kulağıma çalındı,” dedi bundan hiç ama hiç hoşlanmadığını saklamadan. “Kim olduğunu unutanların sonu bu denizin dibindeki isimsiz taşlar olur. Şimdi... bir kez daha söyle. Sen nesin?”

Mila’nın korkulukları kavrayan parmak boğumlarının bembeyaz kesildi, tırnakları mermeri kazımak istercesine gerildi. Kız kardeşine öyle sert, öyle uyaran bir bakış attı ki neredeyse aşağıya atlayıp onu sarsmamak için kendisini zor tuttuğu her hâlinden belliydi. Söyle şunu, diye emretti içinden. Bir kez olsun doğruyu yap, Eva.

“B-ben...”

Mila onun devam etmesini beklerken dişlerini sıkarak gözlerini yumdu.

“Ben... Vane’im...”

Sergei komik bir şey duymuş gibi boğuk bir gülüş çıkardı. Mila ise tuttuğu soluğunu ancak bırakabildi ve onun ağzından doğru bir söz duyabildiği için tanrıya içinden şükretti.

Oktay Seymen, Eva’nın titreyen dudaklarından dökülen soy ismi duymasına rağmen yüzündeki mermerimsi ifadede hiçbir değişiklik olmadı. Bakışlarını ağır ağır aşağıdan çekti ve Mila’nın kaskatı kesilmiş, adeta heykel gibi duran yüzüne sabitledi.

“O kim olduğunu yeniden hatırladı ve şimdi sen bana sadakatini bir kez daha kanıtla.”

Mila korkulukların üzerindeki ellerini yavaşça çözdü. Parmak boğumlarındaki beyazlık yerini yavaş yavaş geri gelen kanın sızısına bırakıyordu ama içi hâlâ bir ceset kadar soğuktu. Derin bir soluk alarak kendisini yatıştırmaya çalıştı. Bu bir sınavdı, biliyordu ve atlatacağına inanmaktan başka seçeneği yoktu.

“Sadakatim daima senindir, baba.”

Oktay memnun bir hareketle yanındaki Hamza’ya işaret verdi ve onun üzerinde tek bir çizik bile barındırmayan, Seymen imzalarından birinin bulunduğu silahı çıkarıp Mila’ya uzatmasını izledi. Kadının donakalmasını ama belli etmemeye çalışarak silahı almasını kısık gözlerinin ardından takip ederken, “Aşağıya in,” diye emretti. “O, bir Çağlayan’ı öldüremedi ama sen bir Vane’i öldüreceksin. Biz Çağlayanlar değiliz, ihaneti affetmeyiz. Kim olursa olsun cezası bellidir.”

Oktay Seymen’in bu hiçbir merhamet barındırmayan emri havada bir kırbaç gibi şakladı. Eva’yı eğitmeyi, yola getirmeyi, düzeltmeyi ve kullanmayı istemiyordu; o, Mila’nın mutlak sadakatini, kendi kanından vazgeçecek kadar buraya ait olduğunu göstermesini istiyordu.

Mila avucuna bırakılan ölümcül metal parçasının ağırlığı altında hareket kabiliyetini tamamen yitirmiş gibiydi. Zihni uğulduyor, denizden vuran hırçın rüzgâr yanaklarını tokatlayarak adeta onu kendine getirmeye çalışır gibi sert esiyordu.

Şoktaydı. Evet, ailenin kurallarını en iyi o biliyordu. Başka biri bu hatayı yapsaydı infaz emrini kendi elleriyle gözünü kırpmadan uygulardı. Ama kendisi için... Yıllarca bu aileye canını vermiş babası ve kendi kusursuz sadakati için bir tolerans olmalıydı. Eva onlara ihanet etmişti, bu bir gerçekti. Ama şu an en büyük ihaneti bizzat kendisi yaşıyordu. Baba dediği, uğruna her şeyi feda ettiği adam ondan kendi kardeşini öldürmesini, kendi kanını akıtmasını bekliyordu. Bağışlayabilirdi, başka bir sürgün cezası verebilirdi ama bilerek, isteyerek Mila’yı sınıyordu. Bunun farkındaydı. O anda bile, şokla düşünmeye çalışırken bile bunun net şekilde farkındaydı.

“Lafımı ikiletecek misin Mila?”

Genç kadın bu uyarıyla birlikte irkildi. Geriye doğru sarsak bir adım attı. Adamın ağır, merhametsiz bakışları bugüne kadar bildiği her şeyin tersine dönmesine neden olurken yavaşça döndü. Balkondan aşağıya inen kıvrımlı merdiveni nasıl indiğini bile bilemedi. Adımları tamamen mekanikti, sanki ruhu bedeninden ayrılmış da yukarıda kalarak kendi çöküşünü izliyor gibiydi.

Rüzgâr yüzünü kamçılamaya devam ederken korumaların oluşturduğu çember iki yana açıldı. Ortada, dizlerinin üzerinde titreyen Eva artık netçe karşısındaydı. Bağlı ellerini karnına bastırıyor, sessizce ağlıyordu. Yalvarmıyordu bile. Çünkü yıllarca yanlarında kaldığı aile ona da öğretmişti, ihanet bağışlanmazdı.

Ama onlar, Çağlayanlar, her şeye rağmen Eva’yı bağışlamaya hazırdı. Akın onu geri alabilmek için dünyaları yerinden oynatmaya hazırdı.

Mienla sinir krizi geçiriyormuş gibi, “Bunu gerçekten yapacak mısın Mila?” diye feryat etti. “Onun tek lafıyla kendi kardeşini öldürecek misin?”

Mila güçlükle yutkunabildi. Hâlâ karanlık, kötü bir kâbusun içerisinde hapsolmuş gibi hissediyordu ve hâlâ her şey gerçek değilmiş gibi geliyordu. Elindeki ağır silahı kaldırması ve doğrudan hedefe çevirmesi gerektiğini çok iyi biliyordu. Durduğu, namluyu havaya kaldırmadığı her saniye gücünün, konumunun un ufak olduğunu hissediyordu. Adamların şüphe dolu bakışları üzerindeydi. Yukarıda, balkondan bir tanrı gibi bakan Oktay’ın gözleri üzerindeydi.

Silahı tutan eli yavaşça hareketlendi, emri yerine getirmek adına içgüdüsel şekilde kaldırmak istedi. Mienla bunu gördüğünde tüm gücüyle bağırdı. “Bu mu senin aile dediğin insanlar? Hangi baba bunu yapar? Nasıl buna izin verebilirsin?”

Sözler bir tokat gibi Mila’ya çarptığında eli geriye düştü. Hatta duruşu bile sarsıldı. Mienla bağırmaya, kendisini tutan adamdan kurtulmaya çalışmaya ve oradaki herkese küfürler yağdırmaya devam etti ama onu duymuyordu. Yeşil gözleri sadece Eva’nın üzerindeydi. Karşısında yanakları tokat izleriyle kıpkırmızı olmuş, korkuyla kendisine bakan kız kardeşine bakarken aklında onun küçük bir kız çocuğuyken ki hâlleri canlanıyordu. Her zaman sevimli, neşeli, gülen ve eğlenen birisi olmuştu. Tam bir enerji kaynağıydı ve ondan şu anda bu enerjiyi kesip atması isteniyordu.

Mila bir adım geriye çekildi. Her şeyin bittiğini kabullendi ve profesyonel maskesini tamamen yitirdi. Pes edercesine Oktay’a döneceği ve sonuçlarına katlanmaya hazır olduğunu söyleyeceği anda arkasında bir gölge belirdi. Sergei’nin tanıdık iri göğsü sırtına çarptı. Silahı tutan ve hafifçe titreyen eli onun kemikli ve güçlü parmakları tarafından kavrandı.

“Küçük, acınası kalbinin nasıl attığını buradan bile hissedebiliyorum,” dedi Sergei kısık sesle. “Şimdi bağlardan neden nefret ettiğimi ve onlara neden hiç sahip olmadığımı anladın mı? Bir şeye sahip olmak seni başkaları tarafından kullanılır kılar.”

Mila ne olduğunu anlayamadan Sergei onun silahı tutan elini zorla yukarı kaldırdı ve doğrudan Eva’nın başına hedefledi.

“Tanrına dua et ki yine arkandayım. Bugün de senin sıkı kıçını ben kurtarıyorum.”

Sergei’nin parmağı Mila’nın tetiğin üzerindeki parmağını ezerek baskı uygulamaya başladı. Acıması ya da tereddüdü yoktu. Oktay’ın gözü önünde bu infazı gerçekleştirecek, suçu da tetiği çeken Mila’nın üzerine bırakarak bir taşla iki kuş vuracaktı.

“Yapma,” dedi Mila, sesi ona yakışmayacak kadar güçsüzdü.

“Babalığı duydun bir Vane’nin ölmesi gerekiyor. Onun yerini almak istemiyorsan çeneni kapat.”

“O daha... küçük...”

“Onu kullanmalarına izin vermeden önce keşke bu kadar duyarlı bir abla olsaydın,” dedi Sergei alayla. Ardından güçlü bir hareketle namluyu çevirdi ve tetiği ezerek mekanizmayı harekete geçirdi.

Kurşun doğruca Mienla’nın göğsüne saplandı.

“Ups,” dedi aynı zehirli alayla. “Iskaladım.”

Iskalamamıştı. Hedefi bilerek değiştirmiş, Mila’ya Eva’yı değil, Mienla’yı öldürtmüştü. Genç kadının cansız bedeni büyük bir pat sesiyle yere yığılıp kaldığında etrafa nihâyet sessizlik hâkimdi. Eva sanki bir kurşun da o yemiş gibi kendinden geçerek bayıldı ve Mila ise... kelimenin tam anlamıyla donmuştu.

Sergei arsızca eğilip kadının yanağına bir öpücük kondurdu. “İyi götürdün bebeğim, senin için getirdiğim mendile ihtiyacın bile yok,” diyerek onu bıraktığında kadın içi oyulmuş bir kabuk gibi yere yığıldı. Ellerini beton zemine dayayıp acıyla, boğuk hırıltılar çıkararak sarsılmaya başladı.

“İstediğin gibi bir Vane öldü,” dedi Sergei daha sonra, odağı Oktay’daydı. “Gerisi benim sorumluluğumda.”

Oktay memnuniyetsiz bakışlarını Mila’nın üzerinden çekmeden karşılık verdi. “Bana ondan daha iyisi olduğunu kanıtlaman için bu son şansın.”

×××

Bölümü nasıl buldunuz?

Sergei... çok fena bir karakter oldu. Şimdilik eğlenen tarafta ama sonrası bakalım ne olacak 🤫

Eva acaba gerçekten hamile mi? 😅

Bu hikayede yanan Mienla oldu 🥲

Peki Mila için düşünceleriniz neler?

Deniz yine tehlikeli işler peşindesin ama biz seni tehlikeye atamayız ki 🥰

Gelecek bölümde görüşelim, Allah'a emanet olun ♡♡♡

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 26.05.2026 22:11 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...