26. Bölüm

Bölüm 25

Ceren Öztürk
biceruvar

Hellooooo... Sizlere, "Bitmiyor bölüm bitmiyor!", isyanında bulunacağınız uzunlukta bir bölümle ve eksik kaldığım tüm haftaları telafi edecek +3 bölümle geldim. Yani soluklanmak için zaman arayacağınız bununla beraber 4 bölüm aşacağız.

Bol love ve sıcak sahnelerin mevcut olduğu satırlarla baş etmenizi istiyorum. Onca yazdıklarım arasında favori çiftimin hep Vuslat ve Buğlem olduğunu düşünmüştüm ama ben bile bazen karakterler arasında (ki hepsi bebeklerim) seçim zorluğu yaşıyorum. Sanırım Şafak Sökerken'de olan bilinçli insan ilişkilerini sevsem de biraz başına buyruk, aklı uçabilen, uslu durmakla arası pek iyi olmayan karakterler gönül fetheden yerde olacak... Yine de Vuslat'ın aşkı bende başka bir yerdedir, söylemeden geçemeyeceğim.

Yeni bölüm sonunda burada. Öncelikle hepinizin bekletmemin tek geçerli sebebimin işlerimin yoğunluğu olmasını belirtmek isterim. Bilin ki sadece buraya değil en kısa sürede Butimar'a da bölüm atacağım.

Bu hikâyeyi yazarken çoğu zaman ben de karakterlerle birlikte yoruluyorum, kırılıyorum, bazen susuyorum. "Ölmeden Bir Dakika Önce" benim için sadece bir kurgu değil artık; içine duygularımı, korkularımı ve bazı sessiz düşüncelerimi bıraktığım bir yer gibi. Belki bu yüzden her bölüm benim için ayrı heyecanlı oluyor. Çünkü bazı sahneleri yazarken gerçekten durup uzun uzun düşündüğüm, boşluğa daldığım anlar oluyor.

Bu bölümde de karakterler için hiçbir şey kolay olmayacak. Bazıları ilk kez kendileriyle yüzleşecek, bazılarıysa kaçtıkları şeyin aslında hep içlerinde olduğunu fark edecek. Kimi zaman insanı en çok korkutan şey başkaları değil, kendi iç sesi oluyor. Ve bazen bir dakika... gerçekten her şeyi değiştirebiliyor. İşte tam olarak bunu beraber okuyacağız...

Şimdiden küçük bir uyarı vereyim; bu bölüm sakin başlamıyor. Duygular biraz daha yoğun, sessizlikler biraz daha ağır. Umarım okurken siz de onların hissettiklerini hissedebilirsiniz.

Ufak fakat uzun cümlelere sahip bölümde benden hepinize gelsin. Bugün devamı da gelecek muhakkak...

Şimdiden iyi okumalar... 🖤

(İletişim kurabilmemiz adına Instagram; BiCeruVar)

 

🌑🌒🌓🌔🌕🌖🌗🌘🌑

 

İçimdeki kıyılar açığa,

 

Hayal kırıkları canıma çarptı.

 

Anladım ki, sevmek için sebep değil,

 

Gerçek lazımdı...

Derler ki, Tanrıların en eski çağlarında, kalbi bir kez kırılıp da tekrar atan insanlara zambak fısıldanırmış. Her çiçekten farklıymış üstelik. Çünkü onu sevmek kolay değilmiş. Ne gülün cilvesi, ne papatyanın çocukluğu varmış. Zambak, suskunmuş. Gururlu, mesafeli, zarif ama aynı zamanda karanlık. İşi en garip yanı zambak seven insanların da böyle olduğuna inanılırmış.

Öyle ki zambak sevenlerin sıradan aşklara yüz çeviren, sevdiğinde dibine kadar seven, sevdikçe kendinden vazgeçenler olduğu düşünülürmüş. Onlar için aşk oyun değil, ibadetmiş. Kalplerinde hafiflik değil, yangın isterlermiş. Zambak sevilmekten çok, yakılmakmış. Zambak alan birisi, göz ucuyla dahi baksa her şeyi düşünmüş olduğuna inanılırmış. Seni, geçmişini, geleceğini, umutlarını, en sevmediğin yönünü bile sevip, sevmeyeceğini...

Çünkü zambağı sevenler, insanı severlerse bir ömür susar ama bir daha da unutmazmış. Bu yüzden de sana ellerinde onunla gelecek kadar zambak sevenlere dikkat et diye uyarırlarmış... Onlar sıradan bir gülüşe değil, içini paramparça eden suskunluğa aşık olurlar, derdi Gökmen abi...

Tam da burada, aklıma bu efsanenin gelmesi normal miydi bilmiyorum ama gözümün önünde tek bir şey vardı. Evlendikten sonra, işten eve gelirken arkasına gizlediği ilk çiçek buketi...

Zambak buketi...

Bembeyaz, siyah kağıdın ortasında inci gibi parlayan zambaklar...

Kalbimin gırtlağımda atması, dilimin resmen tutulmuş gibi kalması, aldığım nefesin böyle delicesine çaresiz kalışı tümüyle rahatsız etmişti bedenimi. Bu gece burada öleceksem, eğer sabah gözünü açtığında parmaklarında kanım olacaksa efsanenin gerçek olmamasını istiyordum. Yaşayamazdı Noyan.

Bu acıyla baş edemezdi...

Bununla yaşayamaz, hayatına devam edemezdi...

Henüz elinde bir koruma mekanizması dahi yokken annesini koruyamamış olmasına kahroluyordu. Bu, eğer yaşanırsa tüm bu olanlar suskunluktan daha ağır bedellere sebebiyet verirdi. Delirmek gibi...

Silahın metalik sesiyle irkildiğimde parmaklarım arasında kalan şeyin ezilmek üzere olduğunun farkındaydım ancak o gerginlikten bir anda sıyrılmamı sağlayan aslında sıktığımın Noyan'ın parmakları olduğunu anlamamdı. Kör karanlığın arasında uyanıp uyanmadığını anlamasam bile avucu avuç içime dönmüş, parmakları sıkıca elimi kavramıştı.

Henüz ne olduğunu algılayamadan elimi tutan ten bedenimi yatağın diğer tarafına savururken çekildiğimde göğsümün ortasındaki namlu ucunun serin hissiyatı da kayboldu. Titreyen ellerimle başucu lambasına dokunduğumda usulca aydınlanan odanın zemininde dümdüz yatan simsiyah giyinmiş birisi, onun üzerinde oturup az önce bana doğrulmuş silahı ensesine bastıran Noyan'la panikten kavrulan bedenimi yatakta geriye çektim. Ellerimde ruhum gibi titrerken Noyan'ın ardı ardına silahın arkasıyla indirdiği her darbede irkiliyordu vücudum. Adamın inleme sesi, her darbesinde zeminde çıkan çarpma sesi, dudaklarının arasında defalarca firar eden küfürler... Dudaklarımı araladığımda titreyen çenem bile bana ihanet edercesine tüm kelimeleri gırtlağıma diziyordu.

'Noyan...' daralan nefesimle, elimi az önce namlunun olduğu yere bastırdığımda sesimin fısıltıdan ibaret olduğunun farkındaydım.

'Noyan.' Bir kez daha tekrar ettim ancak Noyan milisaniye bile çevirmemişti gözlerini bana. Kasılan çenem, göğsümü zorlayan kalp atışımla titreyen elimi alelade pencereye yönelttikten sonra mandalı zorlukla açtım. Noyan'ın küfürlerinden arta kalan zamanda kesinlikle gürültü duymak istemeyen kulaklarımı kapattığımda içeri dolan buz gibi hava sayesinde az önce alamadığım soluklarım için çaba gösterdim.

'Deran. Güzelim...' Bedenimi saran bir çift kol ve genzime dolan çıra kokusuyla bir kez daha derince soluklanıp araladım göz kapaklarımı. Eğer ki bu kabussa kesinlikle ama kesinlikle bu sefer içten içe şikayet etmeyecektim. Yeter ki bitsindi. Son bulsun, kan ter içinde uyanayım, başka bir şey istemiyordum.

Birbirine yapıştırmak istercesine kapattığım gözlerimi araladım. Önce odanın ahşap kaplama duvarını buldum, ardından hafifçe çevirdiğim başımla göğsüne bedenimi basmış ateş mavisi parlamaları... Gerçek olmadığını düşünmek isteyen zihnimle Noyan'ın arkasında kalan yere baktım. Burnundan, açılan kaşından, hatta kulağından bile kan gelen bedeni fark ettiğimde yutkunmaya çalışsam da olmadı. Görüntü resmen allak bullak ediyordu midemi.

Bakışlarımı kaçırmak istiyordum. Bu görüntüye daha fazla zihnim de midem de tahammül etmeyecekti. Noyan göğsüne başımı çektiğinde boğazıma kadar dayanan o acı tada engel olamayacağımı da fark ettim. Yerdeki kan veya adam, az önce göğsümün ortasında duran silahın üzerine basıp geçmem zerre önem taşımazken kendimi banyoya attığımda ardımdan gelen ayak seslerine rağmen dizlerimin üzerine çöktüm.

Dakikası içerisinde bulunan saniyeleri bile idare edemeyen hayatımızda, saliseler böylesine deli edebiliyordu insanı işte. Birkaç saat önce Noyan'a o silahı yastığının altına almaması, yatağa sokmaması adına baskı uygularken işler tamamen istemediğim noktaya gelebiliyordu. Aklımdan geçen tüm bu lanet işleyişle daha çok bulanan mideme söz geçirmem de imkansız haldeydi.

'Zorlama kendini güzelim, şhhttt... Geçti...' kollarımı yasladığım klozetten Noyan'ın kendine çekmesiyle koptuğumda tekrar gırtlağımda hissettiğim acı tatla kaçmak istesem de ne mümkünatı vardı ne de benim kahvaltıda Noyan'ın zorla yedirdiği şeyler dışında çıkaracak bir şeyim kalmıştı midemde. Çalan telefonunun sesiyle göğsüne daha çok sokulsam da avucundaki telefonunu yanıtladı.

'Gizay, bulantı ilacı, çocuklardan iki kişi, bir de temizlik yapacak birini bul.' Noyan'ın yorgun sesiyle gözlerimi göğsünde kapattığımda derince nefeslendi.

'Birkaç hafta sonraya şaftına koyayım, hemen Gizay! Gecenin bir vakti acil olmasa niye söyleyeyim. Kalp grafiğim olağan sakinlikte de ben mi fark edemiyorum!' Başta sabredemediğini belli eden tonu kolumu okşarken sakinleştiğinde zeminde çıkan gürültülü sesle gözlerimi aralamıştım ki Noyan'ın telefonu fırlattığını parçalara ayrılmış ve beyaz fayansın köşesini çatlatmış cihazla anlayarak yutkundum. Boğazımın acısını hesaba katma niyetinde değildim, hiç ama hiç taraftarı değildim bu konunun. Aklımda zaten bir hengâme vardı, bu gece burada kalbimin tam üzerine yaslanan silah vardı, o silahın namlusunu bana doğrultmalarını isteyen Kubilay bey ile beraber.

Kubilay bey bu meseleyi böyle bir yöntemle halleder miydi sahiden? Hayır, zannetmiyordum. Bu kadar acısız halletmezdi eğer gerçekten karısını yaşarken ateşin arasında bıraktıysa... Hayır, pek Kubilay beyin planı gibi değildi. Olamazdı, olamazdı, çünkü acısızdı...

Fakat bu ölüm benim ödediğim bedel de olmazdı. Ben belki birkaç dakika acı çeker sonra koca bir karanlığa kapılırdım.

Peki ya oğlu?

Noyan... Kendi evladı, soyu, ailesi...

Kendinden bir parça olan adam, böyle bir durumda aklım başımda hatırlamadığım o silahın ucunda susturucu varsa ve eğer ki Noyan derin uyuyor olsa sabah kollarında ölmüş halde bulacaktı beni. O kadar derin uyumuyorsa da o dakika fark edecekti ama bir şey yapamayacaktı.

Bunu sahiden oğluna yapmayı planlamış mıydı yani?

Benden bu kadar nefret edebilmiş miydi?

Oğlunun acı çekmesine sebep olacak kadar olmamalı mıydım onun hayatında?

'Kubi-' az önceden beri olan kusma çabam ve gerilen vücudumla mırıldandığımda avucunu yanağıma yaslayıp başımın üzerine dudaklarını bastırdı.

'Babam değildi, ikimizin de babası değildi bunu yaptıran.' Sesi kısık çıksa da kendinden emince konuştuğunda neye dayandığını, neden bu kadar kesin konuştuğunu bilmek istedim. Madem babalarımız değildi o halde kim, ne düşünerek onun adını kullanmıştı ki? Aklımda dolaşan tilkiler iğne atsan yere düşmeyecek kadar çokken Noyan aldığı derin nefesle göğsünün hareketlenmesini sağladı.

'Babam dört gün önce mesaj attı.' Dedi düşüncelere dalmış sesiyle, 'Neden bilmiyorum fakat uyardı. Mesajında, koru, demişti sadece. Aradım cevap vermedi, mesaj yazdım yanıt alamadım. Kontrol ettiler, ona bir şey olmamış fakat... Eğer bildiği bir şey olmasa koru demez.'

'Belki de bu-'

'Babam her şey olabilir ama aptal değil güzelim. Hem bize bir şey yapacak olsa başkasını göndermez, kendisi gelir. Hele ki mahremimde, yatağımda asla kalkışmaz buna. Kuralları var kendince. O nasıl beni tanıyorsa bende onu tanıyorum.' Başımı onay verircesine sallarken tekrar gömüldük o sessizliğe, susmak istedik, belki de yok saymak ama zihinlerimiz aynı fikirde değildi anlaşılan.

'Bana hayatım boyunca unutamayacağım bir kötülük yaptı ama bu... Hayır. Bunu yapmaz, bu kadar kendini kaybetmedi.' Kelimelerini fark etmiş olacak ki kolları bedenimi daha çok sardı. Dudakları saçlarımın arasına gömülürken ılık nefesi değdi tenime.

'Aşk, kutsaldır onun için.' Dudakları saçlarımın arasından ayrılmadan devam etti konuşmaya, 'Yapmak isteyebilir, yapma ihtimali de var. Yine de yöntem onun değil. Eğer o böyle bir şey yapacak olsa, canımı parçalamak istese, bilincim yerindeyken, gözlerimin önünde yapar. Mahremime girmez. Kalleşçe oynamaz bu oyunu.' Kalbindeki gürültü hemen kulağımın altında şiddetlenirken parmaklarım önümden sırtıma doğru uzanan kolunu kavradı.

'Yapmadı Noyan. O değildi. Tanıyorsun sonuçta.' Fısıltılıydı sesim. Aklım ne kadar gürültülü olsa da sesim, yüzüm, var oluşum sakindi.

'Yapmadı...' başını yine kaldırmadı, dudakları sıcak nefesini saçlarımın arasından çekmedi. Kaç dakika kaldık öylece banyo zemininde bilmiyorum ama dışarıdan gelen araba sesleriyle Noyan harekete geçtiğinde bende el mecbur onunla ayağa kalktım. Tek kelime etmeden açık olan banyo kapısını örtüp lavaboya yaklaşmamız için yönlendirdiğinde yüzüme su çarpıp derin bir nefes aldım.

'Biraz bekle burada olur mu?' başımı onaylarcasına varla yok arası salladığımda klozet kapağını kapatıp oturmamı sağladıktan sonra çıktı banyodan. Ağzımdaki kötü tatla kalkıp lavaboya ulaşarak dişlerimi fırçaladıktan sonra tekrar döndüm klozetin üzerine. Bir dakika sonra gelen gürültülü sesle çıkmak istesem de dışarıdaki kanlı sahneyi tekrar görmek istediğimi sanmıyordum.

'Götürsünler o iti!' Noyan'ın sesi sağlam geldiğine göre bir süre daha banyoda kalmaya ve merakıma esir düşüp ortaya atılmamaya devam edebilirdim. Daha uzaktan olsa da Gizay'ın sesini de alelade duyduğumda Noyan'la arasındaki muhabbeti bilmek istemezcesine bacaklarımı yukarı çekip kollarımla sararak başımı dizlerime yasladım.

Ben bununla yıllardır beraber uyuyorum. Ben yıllardır uyku ne demek hatırlamıyorum. Gözüm kapansa zihnim açık kalıyor. İlk ve en büyük pişmanlığım sen olmamalısın. Aklım bana oyun oynar gibi Noyan'ın cümlelerini sürekli hatırlarken gözlerimi sıkıca kapattım. Gözüm kapansa zihnim açık kalıyor...

Söylediğini bire bir yaşayan bir adamın cümlesi insanın kalbine nasıl hançer saplarsa benim de öyle parçalanmamı sağlıyordu. Gözleri kapalıydı, duruşu uykudaydı fakat zihni açıktı. Silahı olmadığını bilip, saniyeler içerisinde plan yapacak kadar açıktı üstelik. Dudaklarımdan firar eden hıçkırığım duvarlara çarpıp yankılandığında daha sıkı sarıldım bacaklarıma. Dışarıdan gelen adım sesleri bir anlığına duraksadı, benim de hıçkırığım havada asılı kaldı.

'Ben yapmadım de!' Noyan'ın bağrışı yeri göğü inletirken titreyen kollarımı daha da sıkılaştırdım.

'Her haltı yaparım bunu aklımdan geçirmem de bana! Sorup durma ne olduğunu! İhtiyacım falan yok sana! Bana bu gece karımın infazını emretmediğini söyle!' boğazını yırtar gibi olan sesi daha da yükselirken anlık boşluklarda sadece sert nefes sesleri yükseldi. Kıpırdamadım, kıpırdayamadım. Tek istediğim bir an önce buradan çıkıp hava almaktı.

'Tek sözünü yemin sayıyorum. Eğer ki, iğne ucu kadar bu işin sana dokunan yanı olursa, isminin tek harfi geçerse, Allah şahidim, senin canını ben alacağım. Bir ihtimal herhangi bir ok seni işaret ederse, koynumdaki kadına, karıma yapmaya çalıştıkları gibi seni uykunda öldüreceğim, ellerimle. Tek dileğim lafının önceki kadar mert olması Kubilay bey, yoksa... Yoksa önce ellerimle seni parçalar, sonra kapısından geçmediğim yere teslim olurum.' Sanırım elindeki telefonu da fırlatmıştı ki çıkan gürültülü sesle beraber cam kırılmasının sesi ilişti kulaklarıma. Olduğum yerden sıçrasam da pozisyonumu bozmadım. Zihnimde hala Noyan'ın cümleleri vardı. Vardı ve benim cümlelerimle çarpışıyorlardı. Böyle olma ihtimali aklımın ucundan dahi geçmezdi oysa ki.

'Deran'ım...' aklımdaki savaştan çıkmama Noyan'ın sesi sebep olurken alnımı dizlerimden kaldırıp önümde çökmüş adamın harelerine baktım. Dakikalar önce delicesine bir öfkeyle adamın suratını alaşağı etmiş halinden eser yoktu. Saniyeler önce babasına bağıran sesindeki rahatsız edici tehditkar ton yoktu. Sadece şefkati, tedirginliği ve sevgisiyle bakmak dışında herhangi bir tepki bile yoktu puslu mavilerinde. Elini usulca kaldırıp yanağımı okşadığında gülümsemeye çabalasam da tamamen yalancı bir tebessüm olduğunu belli edecek şekildeydi.

'Burada kalmaya devam edelim mi, evimize mi gidelim?' kararsız halimin farkındaydı. Deli gibi korkuyor olsam da eve döndüğümüzde ruhumun kapanda hissedeceğini biliyordum. Yüzüne gülümsemesi dağılırken başını usulca salladığında az önce attığı hala kenarda duran telefonu alıp biraz uğraştan sonra kulağına götürdü. O telefonun açılması dahi mucizeydi oysa ancak açılmıştı.

'Buranın güvenliğini sağlamlaştırın. O karaktersiz de beni bekleyecek.' Telefonu cümlesi biter bitmez kapattığında hafifçe geriye çekilip dışarı baktı. Rahatladığı belli olan yüz hatlarıyla tekrar bana döndüğünde yüzümde olan parmakları bacaklarımı saran elime kayarak sıkıca kavradı.

'Uyumak ister misin?'

'Uyuyabileceğimi zannetmiyorum.' Başını onaylarcasına salladığında bende ayaklarımın yere temas etmesini sağlayarak tuttuğu elimi daha da sıkılaştırdım. Banyodan çıktığımızda odadan yükselen çamaşır suyu kokusuyla yüzümü buruştursam da o sahneyi tekrar görmüyor olmak içimi ferahlatmıştı. Noyan boğazını parçalarcasına öksürüp beni merdivenlere yönlendirdiğinde basamakları hızlıca inip verandaya çıkardı.

'Söylemedin mi çamaşır suyu kullanmayacaklarını!' verandadaki sandalyeye oturduğumda elimdeki ten kayarken bakışlarım da Noyan'ın kükrediği noktaya dönmüştü ki Gizay dikkatle ikimizi de süzdü. Onun gibi bende süzmeye başladığımda resmen yataktan kaldırıp getirdiğimizi de ancak fark edebiliyordum çünkü Gizay karşımızda ters giyilmiş bir tişört ve siyah kareli pijama ile duruyordu.

'Bağırma anasını satayım bağırma! Afyonum patlamamış, bir yerinize zarar geldi diye kıçıma don giydim mi fark etmeden çıktım evden! Çamaşır suyunu mu düşünecektim!'

'Diklenme bana Gizay! Kiminle konuştuğunun farkında ol!'

'Ahter!' yükselen sesiyle bir an duraksayıp gözleri bana döndüğünde sabır dilercesine dudaklarını ıslatıp Noyan'a baktı, 'Sende karşında kimin durduğunun farkında ol. Uzatma mevzuyu, başka türlü temizlenmezdi.' Sakinleşen sesine rağmen Noyan başını sağa sola sallasa da Gizay umursamadan gülümsemeye başladı.

'E uykumuzun da içine sıçtıklarına göre... Sabahlarız artık. Kahve?' bakışları bana dönerken ayağa kalkmak için hamlede bulunsam da elini havalandırdı anında.

'Rahatını bozma, en sevdiğinden yapacağımdan da emin ol.' Göz kırpıp açık mutfağa yöneldi, 'Gerçi kalp krizi için son yüzde onluk payı kafeine harcamalı mıyız emin değilim ama...' mırıldanmasıyla gülümsediğimde gözlerim bu kez tepemde dikilen Noyan'a dönmüştü. O da yarım bir gülümsemeyle omuzumu okşayıp başımın üzerine dudaklarını basarak salondaki koltuğa yöneldi. L koltuğun çıkıntısını kaldırıp içinden aldığı küçük battaniyeyle tekrar yanıma gelip omuzlarıma bıraktı.

'Miden bulanıyorsa Gizay ilaç getirdi.'

'İyi midem, sen-' omuzumdaki parmaklarını yakaladığım gibi bakışlarımı da okyanusa tekrar dönüş yapmış gözlerine diktim, 'Sen iyi misin?'

'Bomba gibiyim güzelim, saatli bir bomba... Patlayacağım zamanı da biliyorum merak etme.' Emin olmak istercesine bakışlar atarken yanımıza gelen Gizay önce bana, ardından Noyan'a kupaları uzatıp ortadaki yemek masasına bıraktığını da alarak sandalye çekti.

Derin bir nefesi kupanın içinden dolu dolu gelen kahveden alırken gözlerim de istemsizce kapanmıştı. Bu tür aksiyonlu olayların ardından gerçekten kahve mi içiyorlar bilmesem de benim için yeterli düzeyde motivasyon kaynağı olabilirdi.

Sabah, öğlen veya akşam, fark etmeksizin kahve kurtarıcımdı. Onu kurtarıcı yapan da aslında Simay'dı. Ne yaşamış olursak olalım elimizdeki birer fincan kahveyle beraber bahçeye, yatağa, koltuk takımına, kafeye veya parktaki banka oturup, olan bitenin kritiğini yapmak, çözüm bulamasak bile konuşabiliyor olmak hem içimi rahatlatır, hem de stresimi atmama yardımcı olurdu. Peki bu gece şahit olduğum aksiyona, aynı şekilde karşılık verebilir miydik? İşte ondan emin değildim. Muhtemelen Simay'la sadece ikimiz olsak kendimizi evin bir odasına kapatmış, hayatımızın sonuna kadar da oradan çıkmama kararı almış olurduk.

Bir soluğun içine sığabilecek bütün düşünceler aklımdan süzülürken fincandan aldığım yudumla sakinleşmiş veya sakinmiş gibi gözükmeye çalışan iki adamı süzdüm. Bizim vereceğimiz tepkilerin aksine tavırları gayet rahat görünüyordu. Sanki her gün aynı stresi yaşıyorlardı ve buna çözüm olarak, yansın dünya, demenin en kolay yol olduğunu düşünmüşlerdi. Sakinlikleri aklıma mantığıma uymayan bir durumdu ancak az önce boğazını patlatmak istercesine bağıran veya tahminlerimce adamı tek başına aşağı fırlatan Noyan'da pek mantıklı ve makul gelmiyordu.

'Kubilay bey beni çok sevmiş.' Cümlemle şaşkın bakışları bana döndüğünde kahkahamı gizlemek adına dudaklarımı sıkıca birbirine bastırdım. Tamam bu durgunluk sakinlikten değil gerginliktendi. Gözlerindeki karanlığın afallamaya dönmesinden dahi anlaşılıyordu. O yüzden en kolay olan yolu tercih edecektim.

Travmatik hayatımın orta yerine gül gibi açan komikliğimi...

Üstelik bozulan sinirlerimle bir araya geldiğinde tadından yenmezdi. Gerçekten de Noyan'ın dediği gibi Kubilay bey değilse dalga geçebilirdim öyle değil mi? Düşünüp kafayı yemektense gülmek ve konuşmak şu an en makul seçenekti. Muhtemelen sabahlayacağımız bir gecede saatlerce düşünecek kadar iyi değildi psikolojim.

'En azından gelini olduğumu kabul etmiş, bir de böyle bakmak lazım olaya.' Diyerek devam ettiğimde Gizay önce bana ardından Noyan'a sonra tekrar bana baktı.

'Nasıl yani?' tek kaşı havalanırken, Noyan gözlerini devirip hafif tebessümüyle sahile çarpan dalgalara tekrar döndü.

'O adam, Kubilay beyin siz gelinine selamı var dedi. Kubilay beyin size selamı var demiş olsaydı hala kabul etmemiş sayacaktım.' Dediğimde Noyan bir kez daha göz deviriyor olsa da Gizay mümkünmüş gibi kaşlarını daha çok çattı.

'Yapmaz o böyle bir şey.' Gizay sanki bizi değil de kendini ikna etmek hatta bu anda Noyan'dan da destek almak ister gibiydi, 'Yapmaz desene Noyan, yani Kubilay amcadan bahsediyoruz, tamam çok şey yapar ama karın koynundayken, mahreminde, yatak odanda-' nefesi kesilir gibi olduğunda başını sağa sola salladı. Gizay için bu aksiyonu almasından çok, Kubilay beyin birinin yatak odasına girme ihtimali gerginlikti. Muhtemelen aklında buna dair olan o büyük tabuyla anıları vardı.

'Öncelikle, ben karım olarak benimsemişim, o beni kocası olarak kabul etmiş, Kubilay bey kim ki düşündüğü önem taşısın.' Yüzündeki aşağılayıcı ifadeyle mırıldanmasına baktığımda Gizay kesik bir nefes alarak Noyan'a bakmaya devam etti, hala ufacık bir ihtimal var mı diye kendini onaylamasını bekliyordu.

'Yapmaz. Kubilay bey değildi bu işin altındaki.' İstediği cevabı almanın rahatlamasıyla sıkkınca nefesini bırakıp kahvesinden bir yudum daha aldı Gizay. Yeşilleri üzerimizden çekilse de katran karası siyaha bürünmüş denizde dolaştığında usulca kısıldı. Bu bakışını tanıyordum. Daha önce defalarca görmüştüm, özellikle de spor başlığı altında dertleşmelerimizden hemen bir saniye önce. Sıkıntı var, demekti. Yüzü istemsizce geriliyor, gözleri kısılıyor, alt dudağını dişleri arasında parçalamak ister gibi bir hale bürünüyordu.

'O zaman daha büyük bir problemimiz var.' Beklediğim o cümle geldiğinde kaşlarım havalandı usulca. Evet rahatlamıştı, bu saldırının sebebinin Kubilay bey olmaması ve Noyan'ın kendi düşüncesini desteklemesinden dolayı içi ferahlamıştı. Fakat yüzündeki sıkıntılı hal kelimeleriyle büyürken bunda ne tür bir problem olabileceğini düşündüm. Çünkü hali hazırda bunu yapabilecek çok insan vardı bence. İnsanlar sadece şirketler ihaleye girmesin diye ailelerini yok edebilirler, insanların üzerine kurşunlar yağdırırken gözlerini kırpmazlardı.

Bilirdim içinde olduğumuz dünyanın yasalarını. Ölümüne bir masumiyetle de yetişmemiştim, öldürecek şiddette nefretle de... Fakat bu kadardık, silahların, kuşanmaların arasında. Bazılarımız eline bıçak dahi almazdı, bazımız ise kan dolu kuyudan çıkmazdı. Başka bir kısmımız da ikisinin tam ortasında olurduk. Kan ile korkutulur, bıçakla kendimizi korurduk, üstelik kurşunlara karşı kullanırdık bıçakları. En acı ve aciz noktası da seni metrelerce öteden öldürecek bir şeye, bıçakla savunma göstermekti zaten.

Ben ortadaki kısımdaydım. Kalbimin de, vücudumun da her bir zerresinde korkuyla karışık bıçaklar taşıyordum. Bir tek kurşun hedefini bulsa canımdan olurdum ama o kanlı kuyuya düşmek istemiyordum. Benliğim, kişiliğim, hayata bakış açım ve hatta mesleğim dahi kendi ayaklarımla o kuyuya inmemi engellerdi.

Karşımdaki iki adam ise o kuyunun kendisiydi...

Kana bulanmamış, kanın kendisi olmuşlardı. Hayatları boyunca belki de bunun için yetişmişlerdi fark etmeden. Çünkü ufacık yaşlarında girdiklerini düşündüğüm bu kaos dolu dünyanın isteği olan gözü kara cesaret bir anda ruhlarında can bulamazdı. Bugün bu konumda ve durumdalarsa eğer, ateşi de görmüşlerdi, buzu da...

'Bende tam olarak o daha büyük problemi düşünüyorum.' Diyen Noyan'la Gizay'da olan gözlerim ona döndü. İkisi birbirine bakarken Noyan'ın çatılı kaşlarıyla beraber dikkat kesildim. Tamam çok yakınlardı ancak yanımda birbirlerine görünmez bir ağ ile bağlanıp bilgi aktarmaları şart mıydı gerçekten? Göğsünün ortasına silah dayanan insan bendim! Bilmem gerekmez miydi problemi?

'Daha büyük problem ne?' ellerimi ikisinin bakışları arasında sallayıp odaklarını çözmeye çalıştım. Noyan, o neler döndüğünden haberdar harelerini usulca kaçırıp sahile döndüğünde ben Gizay'a baktım. Sıkıntılıydı, sıkıntı var demekten daha büyük şekilde üstelik. Ondan beklemeyeceğim şekilde göz bebekleri titriyordu fakat bu korkudan, üzüntüden değildi. Deli bir adam gibi bakmaya başlamıştı Gizay. Yakacak, yaktığı kadar yanacak gibi. Zihnini kolaçan ederken, kontrol edemiyor gibi. Göz kapakları titreyerek kapanırken, kollarını bacaklarına yaslayarak öne doğru eğildi.

'İhanet.' Dudaklarından dökülen kelime fısıltı gibi olsa da kendini fark ettiren bir baskınlığa sahipti. Hayatı boyunca sadece bundan tiksiniyormuşçasına kahve fincanında olan gözlerini başını yana çevirerek bana dikti.

'Birisi veya birileri... Sizin evliliğinizin aile içinde nasıl bir kaos yarattığından haberdar olmuş. Hatta o kadar haberdar olmuş ki birbirimize silah doğrulttuğumuzu biliyorlar. Ve bugün birisi çıkıp Kubilay beyin ağzından sana selam getiriyor, o kadar eminler aranızın bozuk olduğundan.' Kaşlarım derinlemesine çatıldı. Çatıldı çünkü, benim normal diyerek baktığım açı yerle bir olmuş, dahası Gizay'ın ihanet demesi anlam kazanmıştı.

O ihanetin getirilerini düşündüm. Bundan sonra olacakların önüne geçilebilirdi fakat öncesinde ailenin içindeki her sırrın patlak vereceğine dair ilk sinyaller kendini gösteriyordu. Daha fazlası da vardı. Kişi veya kişilerin kim olduğu belli değildi. Çevremizde gördüğümüz onlarca insan, koruma veya çalışanlar açık bir dille sorgulanamazdı. Sorgulanmak korku ve panik yaratırdı. Sadık olanların ise nefretini kazanırdı. Hayatını Noyan'ın dudaklarından dökülecek tek emire adamış, öl dese ölebilecek bunca adamı suçlamak haksızlık olurdu. Fakat düşünceleri doğruysa içeride birisi vardı. Hayatımızı alt üst edecek birisi...

'Kapatalım bu meseleyi, halledilmeyecek bir şey değil.' Diyen Noyan'la bakışlarım Gizay'dan ona döndü. Harelerini son anda dudaklarım ve boynumdaki ince kolye zincirinde oyalanan parmaklarım üzerinde gezinirken yakaladığımda o ana kadar fark etmediğim ancak ne zaman gergin olsam bu hale geldiğimin bilincine vararak oturuşumu düzelttim. Benim de, Noyan'ın da dikkati biraz dağılmalıydı. Çünkü ben gerginliğini saklayabilen bir tip değildim, Noyan'da bunu fark etmeyecek kadar umursamaz bir adam değildi. Gizay ise hala az önce bıraktığımız noktadaydı. Hainde...

'Yarın, yani bugün, daha doğrusu bugünün gündüz ve makul bir saatinde, şirkete geçsek ya hep beraber.' Gizay'ın ne saçmaladığını algılamak istercesine ikimizin bakışları da ortamıza yöneldiğinde kaşlarını havalandırıp omuz silkti.

'Ne bakıyorsunuz öyle? Sabaha kadar olayı mı konuşacağız?' hızlı toparlanmıştı. Öyle hızlıydı ki saniyeler önce ihanet eden kim diye düşünürken gözlerindeki sisli perdeyi görebiliyordum. Şimdi o sisli perde yok olmuş, hatta neşeli adamı tekrar buyur etmişti.

'Ne konuşacağımızı düşünmeden önce git tişörtünü adam akıllı giy.' Noyan gülerek karşılık verdiğinde çatık kaşlarıyla ne demek istediğini anlamak istercesine üzerini kontrol etti.

'Hay bin... Maskara olduk millete ya.' Sıkıntıyla ayağa kalkıp fincanını sandalyeye bırakarak lavaboya yöneldiğinde Noyan gülerek tek kaşını kaldırıp indirdi.

'Maskara olduğu da gecenin bir vakti boş zamanlarında çay sigara içen iki, üç çocuk. Allah bilir nasıl aradı. Yüzüne bile bakma fırsatı bulamamışlardır, kıyafetine mi dikkat edecekler...' Dalga geçen sesine ben de gülümsediğimde gördüğümün dışında ilişkileri nasıl bilmek istemiştim bir an. Az önce sadece bakışarak ihanet ve hain algısını zihinlerine kazıyan, tek telefonlarıyla temizlik personelinden, korumasına kadar insanların akın etmesini sağlayan bu iki adam aslında nasıldı?

Çocuklukları beraber geçmişti... Ufacık yaşlarıyla yan yana durmuşlardı. Onların oyun oynayan, herhangi bir oyuncak için tartışan, belki de okulda olan bir kavgada aynı cephede yer alan hallerini merak ettim. Gizay'ın anlattığı kadarıyla beraber büyümüşlerdi ve birbirlerinin her hallerini de bilirlerdi. Ufak bir Noyan ve onun yanında Gizay güzel bir çocukluk geçirdi mi, ne yaşadılar, nasıl zaman geçirip, ne hakkında tartışıyorlardı bilmek hatta şahit olmak isterdim.

Noyan, kalbimin tam orta yerine gelip kurulmuş adam olarak bundan seneler önce nasıl bir çocuktu duymak istedim.

Gizay, sırlarımı paylaştığım, gizli saklı ama gerçek bir dost olarak her anlatışında yüzünde tebessüm olan kardeşiyle nasıldı görmek istedim.

Hayatımdaki değer verdiğim iki adamın çocukluğunda var olmak istedim. Şimdiki an epey gergin, çekilmez ve kaos dolu olsa da burayı unutup, yıllar öncesinde soluklanmak istiyordum.

'Hep böyle misin Gizay'la? Yani benim gördüğüm kadarıyla böylesin de...' dediğimde bakışlarını içeri, lavabonun kapısına çevirdi, 'Çocukluğunuzu anlatsana bana.' Diye devam ettim. Şu an bilmek istediğim ihanet, hain veya göğsüme silah doğrultanı kimin gönderdiği değildi. İnsan hayatında onu koruması gereken kişiden birçok darbe alınca, bu kadar büyük olaylar bünyesinde sadece ufak bir titreşim yaratıyordu. O yüzden travmam olamayacak o şeyi silip atmak, yerine sevdiğim adam ile onun beraber büyüdüğü dostunun zamanlarını dinlemek istedim.

'Çok dik kafalı, bazen gırtlağını sıktıracak duruma getirtiyor insanı.' dediğinde kaşlarımı havalandırarak baktım yüzüne. Meselenin sadece Gizay olmadığını biliyordu, problemli olan, dik kafalı o adam sadece Gizay değil kendiydi aynı zamanda. Bunun bilinciyle iç çektiğinde harelerini bana çevirdi.

'Çocukluktan beri kavga ederiz biz. Her konuda zıtlaşırız. Gizay eninde sonunda... Şanze ne ise, o da o. Kavgalarımız nedenli nedensiz olur. Kardeş mantığı. Var olmamız dahi birbirimizle kavga etmemiz için yeterli.' Kıkırdadığımda gözlerini bana yönlendirip dudaklarını ıslattı.

'Ama gerçekçi olmam gerekirse bana açık sözlü bir şekilde aklındakini daima söyleyen sadece Gizay olmuştur. Abimlerim bile bazen saklarlar aklındakileri ama Gizay öyle değil. Ne yapacaklarımdan, ne de yapacaklarından korkmaz o, gölgem gibidir. Gündüzleri güneşte, geceleri sokak lambasının yansımasında belirir. Bir adım arkamda veya önümde değildir mesela, hep bastığım yerde olur.' Gurur duyarcasına olan ses tonuna gülümsemesi de eklendiğinde dudaklarımı aralamıştım ki yandan gelen sesle susmak zorunda kaldım.

'İyi insan lafının üzerine gelirmiş.' Gizay kendini övmeyi de eksik etmeyerek az önce oturduğu sandalye bıraktığı fincanını alıp tekrar yerleştiğinde Noyan burun kıvırarak göz ucuyla süzdü.

'Yılanın istemediği ot, it an çomağı hazırla, bunlar da söylenmiş ya konu için Gizay. Hiç üzerine alınmıyorsun onları bakıyorum da.'

'Bende seni seviyorum dostum.' Oturduğu yerden dostça Noyan'ın omuzuna vurduğunda aralarındaki çekişmeye gülsem de Noyan bakışlarını tamamen Gizay'a çevirdi. Kısacık bir anda beni süzmekten kaçınmamıştı ama geriye yaslanıp kaşlarını çattığında dikkat kesildim.

'Niye buradasın sen hala?'

'Bir kovmadığın kalmıştı diyeceğim ama defalarca kovduğun için idmanlıyım. Böyle bir halttan sonra bırakıp gidecek miyim bir de? Çok beklersin.' Hafifçe omuz silkip umursamadığını belli eder gibi baktı fakat Noyan anlaşılan o ki uğraşmaya devam edecekti.

'Git. Ne işim olacak seninle ki?' gözlerim şaşkınlıkla büyürken bu duruma asla alışamayacağımı da bir kez daha anlamıştım. Bizim hayatımız sürekli aksiyon içerisinde geçecek, Gizay o aksiyonlar sırasında veya sonrasında yanımızda olacak, Noyan'da itina ile çekinip kalbi kırılır mı diye düşünmeden tangır tungur git diyecekti muhtemelen. Fakat Gizay'ın buna alındığını da, gücendiğini de, hatta git dediğini duyduğunu, daha doğrusu umursadığını da zannetmiyordum.

'Bazıları bugün vardır yarın bir ihtimal, ben sen doğduğundan beri varım Noyan.' Diyen Gizay'ın ciddiyetiyle yüzünü buruşturdu Noyan. Fakat takıldığım nokta eğer ki kamyon arkası yazısından nasiplenmemişsek cümlenin içeriğiydi.

'Sen Noyan'dan büyük müsün?' alakasız sorumla beraber ikisi de birbiriyle uğraşına kısa bir ara verip bana dönmüşlerdi.

'Aramızda 5 dakika var.' Diyen Gizay'la kaşlarım şaşkınlıkla havalandı.

'Nasıl yani?'

'Doğduğumdan beri yakamdan düşmedi arkadaş. Biz aynı gün, aynı ay ve aynı yıl doğduk, ben 12:46, bu vatandaş 12:51 de.' Sorumu yine Gizay yanıtlarken kaşlarımı havalandırdığımda ufak kıkırdamam da ortalığa dağılmıştı. İkisi de birbirinin kuması gibi davranıyordu fakat kim için veya ne için kuma oldukları da muammaydı. Yine de doğarken bile dakikalarla yarışıp birbirleriyle çekişmişlerdi. Sanki kaderleri bu, hayatları boyunca çekişeceklerini daha ilk dakikalardan belli eder gibi.

'Çok iyi...' serzeniş gibi çıkan sesime rağmen gülümsemem daha da büyüdüğünde Noyan başını umutsuz bir vakaya dert anlatır gibi sağa sola salladı.

'Sorma, çok iyi çok...'

'Noyan, duygularını frenlemek iyidir ancak bana olan sevgini frenlemeye kalkarsan takla atma ihtimali çok yüksek haberin olsun.' Dedi Gizay ciddiyetle. Bu gerçek halleri, şimdiye kadar rastlayıp karşılaşmadığım, cümlelerle anlatılmayacak samimiyet ve inat içindeydi.

'Ölüyorum sana olan aşkımdan Gizay.' Aralarındaki başa sarmış çocuksu gerilimi sandalyeye iyice gömülerek izlemeye başladığımda bacaklarımı da yukarı çekip kahvemden bir yudum daha aldım. Karşımda komedi filminin bir sahnesinden fırlamış iki adam vardı. Dışarıdan bakınca asla komik görünmüyorlardı fakat konuşmalarını dinledikçe keyifleniyor, kahkaha atmak için an kolluyordu insan. Hala dudaklarımda olan fincanı çekmeden gülüşümü gizleyerek bakışlarımı Gizay'a çevirdim.

'Duygularımız karşılıklı Noyan. Fakat ne kahrın çekiliyor, ne de senden vazgeçiliyor.' Biraz daha zorlarsa Gizay'ın kamyon arkasından da birkaç söz çalmak yerine bir kamyon filosu kuracağını tahmin etmek zor değildi. Aynı evde, aynı çevrede büyümüş bu iki adam birbirlerine görüntü olarak benzemeseler de huy olarak aşırı derecede benzerlikleri söz konusuydu. Mesela sevdikleri söz konusu olunca hassasiyetleri diğer insanlar mevzu bahis olunca toz bulutu gibi bir anda dağılıyordu. İkisinin de duyguları iyi veya kötü fark etmeksizin bir anda yükseldiği gibi aşağı da düşebiliyordu. Olması gereken yerde bütün duygularını saklıyorlardı ancak kendilerini konfor alanında hissettiklerinde açıkça dışa vuruyorlardı. Bakıldığı zaman birlikte büyümenin verdiği o dostluk kan bağı olmadan da kardeş olunabileceğini kanıtlıyordu bana.

'Gitsene sen.' Diye tekrar diretip kovmasıyla Gizay burnunu kırıştırarak göz kırptı.

'Tümden gelim tümevarım, senden gidim, kime varım.' Gizay'ın verdiği karşılıkla dudaklarımdan koca bir kahkaha firar etti. Daha fazla kendimi tutamamıştım. Özellikle Gizay ağız yapmaya çalıştığında ipin koptuğu noktadaydım.

'Bak gör işte, sorsan bundan eliti Kaliforniya'da.' Noyan'da gülüşü arasında konuştuğunda kahkaham daha da güçlendi. Dakikalar önce ölme ihtimalim olan gerçeği yok sayarak sabaha karşı buz gibi yüzümüze vuran sert deniz rüzgarını önemsemeden, üçümüzde gülüyorduk. Üstelik kahkahalarla. Bir sahil evinde dip dibe oturan üçümüzün bedeni de bu kadar gürültülü gülüşmelere alışkın değildi fakat tutamıyorduk.

Gerçek dünyadan uzaklaşmak şu dakikalarda bizim tercihimizdi. Yine de eninde sonunda o noktaya tekrar dönmemiz gerekecekti. Gerçekler yüzümüze belki tokat gibi vuracak, belki de biz ona sert bir yumruk geçirecektik. Ancak ne olursa olsun benim aklımda kalan, tüm kötü zamanlara rağmen bu kahkahalarımız olacaktı.

Çünkü beynim böyle işliyordu...

Lanetli ve yasaklılara meyilli gibi...

Öncesinde kötü bir zaman geçirmiş, kötü bir gün bitirmişsem eğer o zaman dilimi mıh gibi aklıma çakılırdı. Benim kontrolümde olan bir durum değildi kötü anları mimlemek. Hepsi izin almadan bunu kaydeden zihnimin marifetiydi. Sabaha karşı üşüdüğümüzü bile hissetmemizi engelleyen kahkahalarımızı öyle veya böyle anımsamak zorunda kalacaktı. Ve tüm kötü anları kayıt altında tutan zihnim, bana bir ilki yaşatarak umuyorum ki şu an olan mutlu anımızı da o kötü anların köşesine iliştirecekti.

Bir anda bedenimi saran kollarla gülüşümde yavaşladığında şakağımın yaslı olduğu göğüsten Gizay'la çakıştı harelerim. Sanki iyi bile dayandı dercesine olan haliyle yarım bir tebessüm gösterip elimdeki kahve fincanını alarak yanımızdan kaçarcasına uzaklaştığında bende sarıldım Noyan'a. Hatta öyle bir sarıldım ki yukarıda o adamın suratına indirdiği, etrafın kana boğulduğu anlar hiç yaşanmamış ve şu an gerçekten de huzurlu bir andaymış gibi.

'Allah'ım, gözüne yaş, ayağına taş, canına yas değdirme.' Saçlarımın arasına üst üste öpücüklerini bırakırken mırıldandığında usulca okşadım ensesine dökülen saçlarını. Aldığı nefesin ağır yükünü de, boğazından geçmeyen yutkunuşunun acısını da bilirdim. Onu kaybetmeme ufacık bir mesafe kalmışken benim de nefesim ve yutkunuşumun orta yerinde asılı kalmıştı canım. Bir insan başka bir insanı bu kadar hissedebilir miydi? Ben kollarının arasında ufacık bir serçe gibi kaldığım adamın kalbinin konuştuğuna dahi şahit oluyordum dudakları gibi.

'Geldim, gördüm, gideceğim, bir daha bunu yaşatma ya Rabbim...' tekrar mırıldanıp dudakları saçlarımın arasında yaslıyken sertçe yutkundum. Noyan tüm o sert görüntüsünün ardında acı çekiyordu. Bu acı onu kıvrandırıyor, can çekişmesini sağlıyordu. Fakat patladığı yer gülüşümdü.

Birbirimizden hem çok farklıydık, hem de çok benzerdik. Korkularımız, gerginliklerimizin arasında zaaflarımıza yer vermiyorduk. Onun yerine zihnimizin kuytularına çok güzel diye kaydedilecek bir anda gevşeyen bedenimiz acısını savuruluyordu ortalığa.

Hala göğsüne çektiği başımla beraber boynundaki parmaklarımı sırtına doğru kaydırdım. Oturduğum sandalyedeki ayaklarımı aşağı indirip usulca yaklaştım bedenine. İtiraz etmedi, bedenlerimizi ayırmadı, sadece sırtımı kavramış elleriyle beni dizlerine çekti.

Olduğum limanın konforlu alanını seven bir gemi gibi sindim göğsüne. Bütün var oluşu ve duygularıyla hissettim onu. Korku ve acıdan tüm ruhuyla zangır zangır titriyordu. Oysa bedeninde ufacık bir titreme dahi yoktu ama ben bunu hissedebiliyordum. Yaslı olduğum göğsündeki olmayan titremeye rağmen kalbindekini hissediyordum. Ses tonu sapasağlamdı ama ben titrediğini görebiliyordum, oradaydı, tam kalbinin orta yerinde... Saçlarımdaki dudaklarından dökülen o duaya rağmen etlerinin nasıl parçalandığını iliklerime kadar fark edebiliyordu vücudum... Dimdik duruyordu ama bütün kötü duyguları tenimde milyonlara ayrılıyordu. Böylesine dağılırken dahi yıkılmaz bir yapı gibiydi bedeni, ruhuna inat edercesine...

🌑🌒🌓🌔🌕🌖🌗🌘🌑

Uykusuzluktan ziyade psikolojik olarak yorgun olmaktan sarhoş gibi kalakalmıştık. Gizay'ın her yarım saatte bir kimseye güvenmeyip çıkıp etrafı kolaçan etmesi, Noyan'ın muhtemelen aklından geçenler yüzünden sıktığı dişleriyle bir şekilde sabahı bulabilmiştik. Yeni demlenmiş kahveden bir yudum alıp fincanı önümdeki ahşap korkuluğa bıraktığımda kollarımı havalandırarak gerindim.

Yüzüme çarpan sabah güneşi ve geceye oranla ılık sayılabilecek rüzgarla tebessüm ettiğimde belimin sarılmasıyla sığınırcasına sokuldum Noyan'a. Dudakları derince boynumda kendini hissettirirken görebileceğim kadar havalandırdığı eliyle sertçe yutkundum. O nefret kustuğum, bana buz gibi soğuk görünen, saatler önce göğsüme doğrultulmuş silah hemen önümüzdeydi. Güneşle birleşen gümüş grisi kaplaması yüzeyinin göz alıcı şekilde parlamasını sağlıyordu.

Daha önce hiçbir silaha bakmadığım kadar dikkatli baktım. Noyan'ın avucunda güvenli görünen köşelerine, yüzeyindeki pürüzsüz soğukluğa, namlusunun ucundaki siyah çıkıntıya odaklandım. Saatler önce göğsüme yaslı duran namlunun ucu bir daha beni asla bulmayacak gibi tam tersim yönündeydi. Noyan'ın parmakları arasında her hareket edişinde yüzeyi göz alıcı şekilde yansıdı.

Ölüm emrim, parıl parıldı, ışıltılı...

Noyan ise tepkimi beklemeden önce şarjörü çıkardı, ardından içindeki kurşunları çıkarıp birer birer avucunun içine aldı. Şarjörü tekrar yerleştirip yuvada olan kurşunu çıkarmak için sürgüyü çektiğinde diğer avucuna da onu düşürdü. Bir avuç kurşun ve tek bir kurşun... Parmakları arasına yüzeyi altın renginde parlayan, ufacık fakat etkisi büyük o kurşuna dikkatle baktı. Ben ise olabildiğince gözlerimi silah ve kurşunlardan kaçırıp Noyan'a çevirmeye çalıştım.

Artık bomboş bir metal parçası olan o soğukluğu kahvemin hemen yanına korkulukların üzerine bıraktı. Yuvasından çıkardığı kurşunu parmaklarının arasında çevirdi acelesi olmayan bir tavırla. Pürüzsüz yüzeyinde bir şey arar gibi dikkatle inceledi. Belki istediğini bulamadı, belki de yeterince düşündü zihninden geçenleri, önümden çekip sakince korkuluklara yerleştirdiğimiz kahvem ve silahın ortasına dimdik duracak şekilde bıraktı.

Sertçe yutkunup başımı çevirerek gözlerine bakmaya çalıştığımda hissettiğim şakağımdaki dudaklarının derin öpücüğüydü. Bedenimde yan dönerken omuzumu göğsüne yaslayarak süzdüm gözlerinin pusunu. Derindi, anlamlıydı, kargaşa içinde kalmıştı puslu mavileri. Her bir ayrıntı var gibiydi o derinlikte. Korku, tedirginlik, öfke, sabır, isyan, otorite ve aşk... Her biri dolaştı, dolaştı, dolaştı ve gözlerime değdiğinde sadece aşk kaldı.

'Bana güveniyor musun?' dediğinde başımı onay verir gibi salladım. O sırada belimden dolaşan elinde tuttuğu kurşunları parmaklarını aralayarak gösterdi. İçinden birini alıp havaya kaldırdığında maviye sarılmış göğün içinde parladı yüzey. Bir yay gibi geriye çektiği kolu sertçe o parlayan kurşunu savurduğunda berrak sularda bıraktığı minicik dalgayı takip ettim. Ardından bir diğeri, sonra bir tane daha, bir tane daha... Avucundaki on beş merminin dipsiz gibi gözüken denizin göğsüne sokulmasını seyrettim.

Hepsi dibe süzüldü usulca, göremedim ama bildim. Bir bir yok oldular maviliklerde. Sağ tarafımdaki puslu maviler özgürlüğüne kavuşturdu, sol tarafımdaki uzun mavilik ise göğsünde hapsetti onları.

Kıyamet gibi olan sesimle var olması gerektiğini kabul etmediğim, gözlerimin kıyısı ne zaman çarpsa ürkütücü gelen metali tekrar avucuna hapsedip üzerinde başparmağını gezdirdi.

'Bana güveniyor musun?' tekrar ettiği soruyla sertçe yutkunup elindeki metal parçasından yüzüne döndüm. Hafif tebessümü dudaklarında güvenle, gözleri elinde tuttuğu o metalden daha tehlikeli parıltılarla, vücudu ise kalkan gibi bedenimin çevresindeyken eğilip açık omuzuma iz bırakmak istercesine öpücüğünü iliştirdi.

'Dün gecenin tekrarı olmayacak güzelim, bu söylediğime de güven.' Sıcak nefesi omuzuma çarparak boynuma ve koluma doğru süzüldüğünde iç çektim.

'Güveniyorum.' Başımı tekrar sallarken az önce dibimde duran silahın soğuk yüzeyini uzaklaştırdı. Yaslı bedeni benden koparken ne yaptığını görmek istercesine hareketlerini takip ettiğimde orta sehpanın çekmecesini açarak içine bırakmış ardından tekrar yanıma gelerek tek başına kalmış mermiyi parmaklarının arasında sıkıştırıp cebine attı. Dudakları şakağıma derin bir öpücük bırakırken iç çekmekten de kaçınmadı. Öyle bir iç çekti ki sabaha kadar zihninde kurduğu tüm düşüncelerin ortaya dökülmesi gibiydi bu soluklanma.

'Bu kahve benim en, en, en sevdiğim biliyor musun?' içimizdeki kaosu yok etmek istediğim için belki de belimin sol tarafında birleşmiş parmaklarına rağmen korkuluklardaki fincanımı aldığımda hala şakağımda olan dudakları usulca kıvrıldı. Sonunda teni tenimden koparken karnımın üzerinden sarılan kolu harekete geçip derin bir nefes aldığım fincanı yakalayarak bir yudum aldı. Yüz ifadelerini incelediğim sırada kaşları havalanıp, yüzü memnuniyetle gerildi.

'Güzel tercih.' Başımı anında salladım.

'Mükemmel tercihler yaparım, dünya farkında.' Derken cilveyle bedenine sokulduğumda belimi kavrayan avucu kendine daha çok çekerek dudağımın kenarından kaçamak bir öpücük çaldı, geriye çekilirken aldığı öpücükle beraber dudaklarında flörtöz bir tebessümde kalmıştı, 'Her yerde cilve yapabilmen... Kesinlikle normal bir kadın değilsin güzelim.'

Zevkle gülümsedim. Değildim, olmayı da reddediyordum. Beni kendi halime bıraksalar bir ihtimal vardı ancak bu dünyada, düzende ve işleyişte ağlamak değil, direnmek vardı. Direnmekte gülümsemeden, aşık olmadan, deliye vurmadan olmuyordu. Kahvemden tekrar bir yudum almak istediğimde tenimle olan ufak bağlantısı da Noyan tarafından koparıldı.

'Fakat bu saatte kahveden daha iyi bir şey biliyorum.' dediğinde bakışlarım gözlerini bulurken kaşlarını havalandırıp indirdi. O tebessüm artık bir gülümsemeyken sol yanağında derinleşen o çukur benim de gülümsememe sebep oldu. Noyan'ın o derin gamzesi sanırım beni en çok mutlu eden detaylardan olabilirdi.

'Mesela kahvaltı.' Mutluluğum buraya kadardı anlaşılan o ki. Yüzüm anında buruşurken kaçışımın olmayacağını gösterircesine içeri çektiğinde bakışlarım Noyan'ın arkasında kalan masaya Gizay'ın doldurduğu çayları da bırakıp sandalyeye yerleşmesini buldu.

'Hiç istemiyor canım.'

'İster...' başımı sağa sola sallasam da tüm ayak diretmeme rağmen kendiyle sürükledi beni de. Sandalyeye yerleşip etrafa göz attığımda gördüğüm kavanozla asık suratım kendini toparlamaya başladı. Anında alıp kapağını açarak sandalyeden kalktığım gibi kendime tatlı kaşığı kaptığımda arkamda kalan iki bedenin şaşkınca beni izlediğinin farkındaydım. Ancak onların farkında olmadığı şey fıstık ezmesinin bence hayran olunması gereken yiyecek olduğunu düşünmemdi. Kavanoza daldırdığım kaşığı anında dudaklarımın arasına bıraktığımda tekrar sandalyeye yerleşerek tebessümümü gösterdim.

'Onu yedikten sonra kahvaltı yaptığını düşünmeyeceksin diye umuyorum...' Noyan gözlerini kısıp tepkimi ölçmek istercesine bakarken dudaklarımın arasındaki kaşığı çekip omuz silkerek bir kez daha daldırdım kavanoza. Fıstık ezmesine kalbimizi bırakabiliyor muyduk acaba? Veya kendisine bir ömür adayabilir miydik? Peki fıstık ezmesi bir bağımlılık olabilir miydi?

Aldığım ezmeyi yeniden mideme indirirken hissettiğim yanmayla duraksadığımda öyle kalakalmam dikkatlerini çekmiş olacak biri mavi diğeri yeşil iki çift gözün bakışları üzerimde gezindi. Fıstık ezmesi beni rahatsız etmezdi, asla ama asla rahatsız etmezdi. Ne depresyonlar arasında sarılmıştım ben ona Simay'la beraber. Kaç acı sığdırmıştır fıstık ezmesiyle beraberliğimize. Bana ihanet etmesi akıl karı olmazdı.

Fakat sabaha kadar kahve içip üzerine de fıstık ezmesi gömersem olacakları ben dahi tahmin edemezdim. Yanan mideme rağmen inatla hala elimde tuttuğum kaşığı da kavanozu da fırlatırcasına bıraktığımda yere devirdiğim sandalyeyi önemsemeden atağa kalkıştım.

'Deran-' Noyan'ın telaşlı tınısını duysam da umurumda değildi çünkü infilak etmek üzereydim.

'Dur abi ya, celallenme.' Gizay'ın onu durdurma çabasını işiterek kendimi banyoya attığımda arkamdan büyük bir gürültüyle kapıyı itmeyi eksik etmedim. Bu halime şahit olmasını isteyeceğim kimse yoktu açıkçası. Dün yeterince olunmuştu zaten.

'Bıraksana Gizay.'

'Ya otur Noyan. Kadın normal şeyler yaşamıyor, vücudu tepki gösteriyor işte. Hem belki rahat edemeyip kendini yoracak, beş dakika sonra gider, yardımcı olursun toparlanmasına. Hiçbirimiz normal zamanlar geçirmiyoruz. Hele Belgi, onunki daha ağır, emin ol. Babasıyla tartıştığında bile midem ağrıyor derdi, demek ki strese vücudu böyle tepki veriyor.' Dibimde konuştukları için olsa gerek söyledikleri her kelimeyi duyduğumda Gizay'a teşekkür etmeyi de aklıma not ettim.

Dün akşamın gerginliğinden başımıza gelenlere, yaşadıklarımıza adapte olamamıştım ancak şimdi Noyan'ın yanımda durması taraftarı değildim. Kusacaksam da tek başıma hallederdim. Dahası hem kusup hem zihnimdeki hengameyi ölçmem gerekiyordu. Gerçi yemediğim yemeği çıkarmam da pek mümkün değildi. Midem hala yansa da bir sonuca bağlayamayacağımın farkına vararak bedenimi dikleştirmeye çalıştım.

Kolay kolay hastalanan bir insan değildim ancak stresli zamanlardan sonra bir kadeh bile alkol alsam midem tepki verirdi. Bunu Gizay'da bilirdi çünkü ne zaman Zeren beyle ters düştükten sonra kendimi o spor salonuna atsam bir süreyi lavaboda geçirdiğim olurdu. Ben ise sanki yeterince gerilmemişim ve bu sonucu bilmiyormuşum gibi dün akşam alkol almış, sabaha kadar da durumu katlamak ister gibi kahve içmiştim. Vücudunu bilen birisi olarak dikkat etmem ve durdurmam gereken her detayın ipini kaçırmıştım adeta.

Bir kez daha bulanan midemle kendimi zorlasam da sonuca bağlayamayacağımı anlayıp bu çaba yüzünden ağrıyan kaslarıma elimi götürdüm. O kadar çaba sarf etmiştim ki bedenim kaskatı olmuşçasına gerilmişti. Dikleştiğim yerden sifona basarak destek alıp diz çöktüğüm yerden kalktım. Elimi yüzümü yıkarken kapının vurulma sesiyle beraber açılması da bir oldu. Aynadaki yansımadan endişeyle beni süzen mavi boncuktan hallice harelere baktığımda gülümsemeye çalıştım.

'Kireç gibi oldun, gel hadi uzan biraz. Zaten uyku da uyumadın, yemekte yemiyorsun. Hastanelik olacağız en son.' Sitem dolu sesine rağmen kaşlarımı çattım anında.

'Fırça atmak için mi geldin?' tek kaşımı kaldırıp süzdüğümde belimi saran koluyla derin bir nefes aldı.

'Haksız mıyım kızmakta? Dünde bir şey yememişsindir sen, tüm gece direttim uyu dinlen diye yok dışında kelime çıkmadı ağzından.' Çocuk gibi omuz silkip tebessüm ederek izlemeye devam ettim Noyan'ı. Sanki ilk kez görürcesine saçının bittiği noktadan başlayıp çenesine kadar uzunca incelediğimde az önce olan tedirgin gerginliği toz bulutu gibi dağılmaya başladı.

'Şirkete gideceğiz.' Onu uzunca izlememin, üstelik yorgunken bunu yapmamın şaşkınlığıyla durum bildirimine başımı sallayıp onay verdiğimde derince soluklandı.

'Beraber.' Dediğinde hafifçe omuz silktim.

'Gidin.' Mırıldanmamla derin bir nefes alarak süzdü.

'Sende, üçümüz yani.' Omuzlarım anında düşerken Noyan şakağıma bir öpücük daha bıraktı. Olduğumuz yerde bedenimin ağırlığı zaten ondaydı ancak bununla yetinmeyip kolunu bacaklarımın altından geçirdiğinde dengemi koruyabilmek adına boynuna sarıldım.

'Fazla uzun sürmez diye umuyorum, gitmem şart, seni de tek başına bırakamam.' Açıklaması ufak bir çocuk gibi dudaklarımın düşmesini sağladığında gülümseyerek bakıyordu.

'Ama şirket Noyan, şirket yani... Kulağıma gelirken dahi illet gibi tınısı oluyor...' Gözlerimi belerterek konuştuğumda dudaklarından ufak bir kahkaha firar etti bu kez. Halim komik miydi bilmiyorum ama buz gibi duvarları ve renksiz varlıklarıyla o koca plazalar bana uygun değildi. Kapan gibiydi orası. İnsanı içine çekiyor, zaman değerini yitiriyor ve içeriye bir kere adım atan tekrar çıkacağı kapıyı bulamıyordu.

Yanılsama gibi hayatlar yaşanıyordu o açık ofis sistemlerinde. Uzaktan bakılsa insanların yoğun, eğlenceli ve kariyer basamaklarını sakin adımlarla tırmandıkları hayatları var gibi görünürdü. Ancak işin aslının öyle olmadığını kısa bir zaman diliminde de, tüm hayatımı kaplayan davetlerde de görmüştüm. O dışarıdan bakıldığında camdan duvarlarla süslenmiş uzun binalar, insanın hayatını ekarte ederdi.

Hayat kalitesi artardı elbette, çünkü bir plaza çalışanı olmak, yetkinliklere değer veren ve işini kaliteli şekilde yaptırmak isteyen şirketlerden birindeysen eğer dolgun bir maaşla alacağın ekmeğin kalitesini dahi yükseltirdi. Ancak geriye kalanlar yok olurdu. Çoğu spora giderdi o çalışanların. Gün boyu masalarında kafaları patladığı için kendilerine o zamanı bir hediye olarak sunarlardı. Fakat zaman değil, daha dolu bir yaşam için yaparlardı. Çünkü çalışmak bütün damarlarında gezinen kan gibi çevrelerini sarmıştı. Sosyal hayatları toplantıları sayesinde ya yok olmuş ya da sürekli güncelleniyor olurdu. Spor için ayırdıkları vakit ise artık sosyal bir ağ haline gelirdi. Bir insanla iki laf edebilmek... Spor koçundan hareket hakkında bilgi almak dahi geçerli olurdu bu sosyalliğe...

Çünkü bir plaza çalışanının, çalıştığı ortamdaki arkadaşları asla dostları olmazdı...

'Kafana göre takılırsın, ben çalışacağım sen değil güzelim.' Zihnimde cirit atan düşüncelerden Noyan'ın sesiyle sıyrıldım. Mesele çalışmak değildi ki, bende severdim çalışmayı. Mesela ruhsuzluktu, çabanın insan olmanın önüne geçtiği noktaydı.

'Toplantın mı var?' anında başını sallayıp onay verdiğinde bende gülümsememi gösterdim. Diğer şirketlere oranla orayı daha çok sevmiştim basın toplantısı için gittiğimizde. İnsanlar yine koşturuyor, kendilerini kaybediyorlardı ancak o şirket binasının yaşayan bir ruhu vardı. Bu bir nebze içimi ferahlatıyordu.

'Ben girebilir miyim?' derdim iş aşkıyla yanıp tutuşmaktan ziyade Noyan'ı ağzı açık ayran budalası gibi tüm toplantı süresince izlemekti. Duruşu, konuşması, hitap edişi, mimikleri, hatta benim asla anlamadığım fakat Noyan'ı konunun dâhisi olduğunu düşünmeme neden olan herhangi bir projenin detaylarını anlatışını bile izlemek istiyordum.

'Şirket dediğim dakika yüzün asılıyor ama toplantıya girmek istiyorsun öyle mi?' garipsediğini hem sesinden hem mimiklerinden anlasam da gülümsemeye devam ettim.

'Evet, girebilir miyim?' diyerek hevesle başımı salladığımda gözlerinde anlam veremediğim bir ışıltı belirirken dudakları tebessümüyle kıvrıldı.

'Madem bu kadar çok istiyorsun, tabi.' Anlamayan ancak bir o kadar da bu heyecanımı merak eden bakışlarına rağmen kollarındaki bedenimle banyodan çıktığında kahvaltı masasını es geçerek merdivenleri hızlı adımlarla tırmanmaya başladı. Arkamızda kalan Gizay'a, Noyan'ın omuzunun üzerinden dudaklarımı sessizce kıpırdatarak teşekkür ettiğimde, göz kırpıp önüne döndü. Bu bir bakıma rica etmekti onun dilinde.

Yatağa yönelecek olsa da elimle giyinme odasını işaret ettiğimde ikilemde kalarak o tarafa yöneldi. Yukarı kata kadar bedenimi taşıdığı için bir güzellikte benden gelsin der gibi eğilip giyinme odasının kapısını açarak buradan bir iş çıkmayacağını tekrar anımsayıp Noyan'a döndüm.

'Şirkete gitmeden önce eve uğrayalım mı? Burada giyecek bir şey yok.'

'Spor gitsen de kimse bir tepki veremez nasılsa.' Noyan gözleriyle üzerimdeki tayt ve bol tişörtü işaret ettiğinde göz devirsem de yüzünde dalga geçen bir gülümseme belirdi.

'Ayıp ama bana. Deran hanım tıpkı Şanze gibi evden dışarı adım attığı dakika bir podyum çıkıyor önüne, bilmiyor muyum sanki? Bir karış etek giymezse yüreği rahat etmez onun.' Bende göz devirdiğimde eve gitme konusunda bir miktar kendisine mecbur olduğumu anımsayarak bedenimi yatağa bırakmasını bekledim. Benim yanıma da kendi otururken sırtına yaklaşıp kollarımı boynuna doladım.

'Gidecek miyiz eve?'

'Uğrarız güzelim, uğrarız...' bıkkın sesine gülümseyip yanağına dudaklarımı sıkıca bastırdığım gibi tekrar yatağa yerleşerek dirseklerimi arkaya yaslayıp başımı da hafifçe salladım omuzlarıma değen saçlarımdan kurtulmak için. Noyan'ın oturduğu yerden hafifçe üzerime eğilmesini izlediğimde dudakları dudaklarımı teğet geçip omuzuma kuş gibi konuverdi nefesi.

'Sanki kokunu alınca itiraz edebileceğim de bir de soruyorsun.' Mırıldanma gibi söylediklerine gizliden gizliye tebessüm etsem de gece yaşananlar, sabah ise yanan midemden sonra ikimizde iyi olduğuma kanaat getirmiştik. Sonuç olarak göğsümün ortasında bir namlu yoktu, midem artık yanmıyordu, aklımız bir nebze daha duruydu ve daha fazla kahve yerine bir iki parça yemeğe ihtiyacı olduğunun bilincindeydim. Noyan'ın iki yanıma zırh gibi sabitlenmiş sağ kolunu hafifçe parmaklarımla okşadığımda havalanan kaşlarıyla tırnaklarımın zedelemediği tenine baktı. Puslu mavileri alevler içinde tekrar gözlerimi bulduğunda dudaklarımda cilveli bir gülümsemeyle inceledim yüzünü.

'Sanat eseri gibisin...' dedi mırıldanmayla. Nefesi yüzüme çarptı, ruhum da ruhuna. Yüzünü yüzüme yaklaştırdığında dudaklarımızın sürtünmesini sağladı hafifçe sağa sola salladığı başı.

'İçinde yangınlar olan bir sanat eseri...' bir fısıltı ne kadar yakabilirse o kadar yakıp geçti tenimi. Ateş de, yangın da ben değildim. Aramızdaki o çekimi durmayan iplerdi. Ne kadar uzaklaşırsak o kadar kalınlaşan, ne kadar yakınlaşırsak o kadar birbirimize çeken ipler... Dudakları nazikçe tenimin üzerini kapattığında, dudaklarımı aralayıp ıslak diline izin verdim. İncecik elektrik çarpması gibi ürperen bedenim onun nefesiyle harman olurken tekrar ayırdı dudaklarımızı, bu kez alnını alnıma yaslayıp uzun kirpiklerini kapattı.

'Yakacağını bilerek ellerimi uzatmak istemem ne kadar olabilirse o kadar ironik ve delice...' hala kapalı olan gözlerini fırsat bilerek alnından alnımı çekip usulca süzülerek dudaklarımı boynuna bastırdım.

'Günahıma da, sevabıma da zar atıyorsun resmen.' Kasılmış ve boğuk sesi kıkırdamamı sağladığında bedenimi hafifçe dikleştirip yer açması için hamlede bulundum. İtirazsız geriye çekildiğinde ise hala kapalı gözleri fakat artık sabır dileyen haliyle bir kez de yanağını öpüp kaçar gibi kalktım yataktan.

Sabrı selamet sınırını aşmış Noyan'ın dizinden sarkan elini yakalayarak kendimle tekrar aşağı kata çekiştirdim. Daha doğrusu ben bir eylemde bulunmaya çalıştım Noyan ise koca cüssesiyle itirazsız eşlik etti.

Az önce depara kalktığım için devrilen sandalyemin düzeldiğini görerek oraya yeniden yerleştiğimde kenarda duran ekmekten bir parça alarak ısırdım. Noyan'ın bakışları ise sanki hayatı boyunca bana kahvaltı yaptıramayacağını fark eder gibiydi. Fakat fark etse bile de pes etmeyi düşünmediğini biliyordum.

🌑🌒🌓🌔🌕🌖🌗🌘🌑

Önce eve uğramış, Noyan'ın araya sıkıştırdığı yaklaşık otuz sitemli cümleden sonra çok şükür ki giydiğim siyah gömlek, gri kırçıllı etek ve ceketle çıkabilmiştim. Kıyafetime olan otuz sitemli cümlesinin yanı sıra hala nasıl üzerinde dengede kaldığımı çözemediği siyah dizkapağıma ulaşan topuklu çizmelerim içinde ayrı ayrı on cümle kurmuştu. Bunların çoğu da rahatsız göründükleri yönündeydi. Gizay bir süre sonra katlanamadığı için şirkette buluşuruz diyerek bizden ayrılmıştı fakat toplantıya girerken o da katılacağı için kendi tabirince bize maruz kalmıştı.

Tüm toplantı boyunca masadan destek alan dirseğimin yardımıyla yumruğumu çeneme yerleştirip ağzımın sularının akmasına engel olma çabasına girmiştim. Fakat toplantı odasında Noyan'a baktıkça libidosu arşa çıkan ben kadar kocam da aynı durumdaydı. Bir ara sunum yapılırken bakışlarım Noyan'a kaydığında asla fark etmediğim detayı da beraber fark etmiştik. Siyah gömleğimin düğmeleri açıktı, zaten o siyah gömleği neredeyse aksesuar gibi kullanmıştım, içimde olan siyah dantelli braletin sardığı göğüslerim ise çoğu insana göre gözler önünde olmasa da pek değerli eşim gözlerime bakarken yanlışlıkla harelerinin kaymasına engel olamayıp rahatsızca yerinde kıpırdandığında fark edebilmiştim bende olanları. Acaba kendimi kaybettim ve seks seks diye ortada mı dolaşıyorum diyecek olsam da Noyan'ın sabırsız ve rahatsız hali ikimizin de aynı konumda olduğunu kanıtlıyordu.

Delici bakışları bir kez daha göğüslerimden tekrar gözlerime döndüğünde fark ettiğimi anlamış olacak ki harelerini yansıyan ekrandaki görüntülere ve proje detaylarına çevirirken kollarını masaya yaslayıp elimi avucunun içine aldı.

Bu adamla bu şirket sınırları içinde kesinlikle sevişmeliydim. Hayır sapık ve sapkın biri değildim ama saatler önce biraz cilve yapayım diye çıktığım yolun tuzağına düşmüş bir kadın olarak Noyan'la bu şirketin herhangi bir yerinde sevişmek istiyordum. Dakikalarca onu öpmek, nefesini dudaklarımın arasında hissetmek, kalbimin gürültüsünün beynime kadar vurmasına müsaade etmek istiyordum.

Çıldırmak değildi derdim fakat sarınım çıldırıyordum. Herkes ekrana odaklı olsa da rahatsızca sağ bacağımı bacağımın üzerinden indirip bacaklarımı değiştirmek istediğimde çizmemin sivri ucunun Noyan'ın dizine sürtünmesi bir oldu. Bilinç dışı yaptığım hareket yüzünden pardon demek için dudaklarımı aralamıştım ama onun gözleri bunu özellikle yaptığımı düşünürcesine bakıyordu. Bir onu uyarmam eksikti onu da yapmıştım ama sevişmek isteyen bir kadın olarak sesimi çıkarıp yanlışlıkla olduğunu elbette söylemeyecektim.

Boşta olan elimle masadan tutup bedenimi daha çok yaklaştırdığımda ayağımı bir kez daha Noyan'ın bacağına değdirerek, hatta bu sefer sürterek tabiri daha doğru olur, gülümsedim. Sabah karşı bir vakitten beri kahve içtiğimiz için ağrıyan midemin acısı dahi kaybolurken Noyan'ın zor durumda olduğunu temizlediği boğazından anlıyordum. Bu yapma demek olabilirdi fakat gözleri tam aksini söyler gibi durunca dudaklarımı ıslatır gibi dilimi üzerinde gezdirdim. Bunu böyle profesyonel yaptığıma inanamıyordum. Kendime şu dakika asla inanamıyordum. Bu ben olamazdım, muhtemelen içime farklı biri kaçmıştı, ruhlarımız falan değişmişti! Elimde olmadan kalabalık bir toplantının ortasında resmen kocamı taciz ediyordum. Üstelik farkında olarak ve bundan haz alarak. Benim sınırlarımın epey dışındaydı bu ancak durmaya da niyetim yoktu. Kesinlikle şeytan tarafından dört tarafım kuşatılmış olmasa az önce ufak şekilde dokunan çizmemin ucu Noyan'ın bacağını tırmanıyor olmazdı.

İkimiz de aynı anda sertçe yutkunurken topuğumu bacaklarının arasına onun parmakları çekti. Tamam, şeytan sadece ben değil, ikimizi kuşatmıştı. Artık emindim. İş hayatına nasıl bir ciddiyetle yaklaştığını bildiğim kocam da zıvanadan çıkmıştı. Bakışlarım hala sunum yapan bedene döndüğünde cümlelerinin üzerini örteceği şekilde hareket eden Noyan'ın çizmemin fermuarındaki parmaklarını hissettim. Baldırıma dahi uzanmayan fermuarın açılması ile önce ufak bir esinti tenime ardından uzun parmaklarının sıcaklığı. Aklımı kaybetmediysem tam da şimdi hallolmuştu o iş. Dudaklarımı ıslatıp sunumdan usulca Noyan'a döndüğümde gözlerindeki ateş benimle buluşunca harlanıyor, anlatılanlara dönünce ise duruluyordu.

'Sizin düzeltmemizi istediğiniz bir yer var mı Noyan bey?' aramızdaki çekim ilk kez toplantıya katıldığımda ismini öğrendiğim kıvırcık saçlarının arasından gülümseyen Necati'nin sesiyle duraksadığında Noyan hafif ama iş ciddiyetinde tebessümüyle baktı ona. Bacağımı çekmeye hala niyetim olmasa da sorduğu fakat asla dinlemediğim bir soruyla beraber Necati yanıtlamaya başladığında, yine cümlelerin sessizlik yaratmamasını fırsat bilerek usulca fermuarı kapatıp bileğimden yakaladığı ayağımın yere inmesini sağladı. Bacağımı çekmeye asla niyetim yoktu ama Noyan boğazını temizleyip önündeki sudan bir yudum aldığında hala tenimin üzerinde olan baş parmağıyla elimi okşayarak tenimi bırakıp ayağa kalktı.

Gözlerim onda olduğu için belki de gerçekten zor durumda olduğunu fark ederek dudaklarımı ısırıp gülmemeye çabalarken Necati'nin yanına ulaştı. Elleri masaya yaslanırken millete had bildirecek gibi duruyordu ve bu insanları geriyordu ama amacı kesinlikle kimseye fırça atmak değildi, en azından bunu sadece ben biliyordum ve fazlaca haz alıyordum.

Kendini saklamaya, rezil bir duruma düşmeye engel olma çabası taktir edilesiydi. Duruşunun aksi olacak şekilde cümleler kurarken gözlerinin bana denk gelmemesi için mücadele verdiğinde içimde bir canavar taşırmış gibi iyice geriye yaslanıp sıcaklamışcasına gömleğimi silkeledim. Bana bakışları kaysa da o kadar profesyonel davranıyordu ki ne söyleyeceği cümle kesiliyor, ne de aklındakini unutuyordu. Sadece arada sırada boğazını temizliyor onda da kusura bakmayın diyerek su içiyordu.

'İyi misiniz Noyan bey?' Gizay çatık kaşlarıyla dikkat kesilirken mırıldandığında Noyan başını usulca onaylar gibi salladı.

'Toz var sanırım, havalandırmayı çalıştırır mısınız Serhat bey.' Adam Noyan'ın cümlesiyle anında harekete geçtiğinde onun gözleri yeninde beni buldu. Evet onu zorluyordum, evet sınırlar varsa eğer onları aşıyordum ve evet bu yaptığım hem terbiyesizce hem de yeri uygun olmayan bir eylemdi fakat bende ondan farksız değildim. En az Noyan kadar zor durumdaydım ve bu lanet olasıca östrojen hormonum neden halay çekiyordu anlam veremiyordum.

Bu benim suçum değildi. Kesinlikle şeytanın parmağı vardı bu işte. Cinsel istek söz konusu olunca ne tetikliyor bilemezdim fakat ilk kez olmuyordu. Daha önce adada online bir toplantı sırasındayken de libidom tavan yapmıştı Noyan'a karşı veya ilk kez bu şirkete gelip toplantıya girerek nasıl bir yönetici olduğunu görüp izleme merakım sırasında da... Buna ben karar vermiyordum sanırım. Çünkü, Noyan şu an zor durumda olan haliyle dahi fazlaca çekici görünüyordu gözüme.

'Biraz ara verelim ister misiniz? Toplantı salonu da havalanır en azından.' İsminin daha önceden Cüneyt olduğunu öğrendiğim esmer adamın sorusuyla Noyan başını onay verir gibi varla yok arası salladı. Hepsi onun harekete geçip çıkmasını beklediğinde o Serhat'ın elindeki ceketini hızlıca almış ardından koluna atarak kapıya yönelmişti ki uzattığı parmaklarıyla beni de sessizce çağırmaktan kaçınmadı. Kasıklarımdaki sızlamaya rağmen ayağa kalkıp yanına ilerlediğimde toplantı odasından çıkmıştık fakat Noyan'ın sağlığından endişe eden birini hesaba katmayı unutmuştum. Onu ateşlerken yanında bir adet panik atak anıtı gibi Gizay'ı unutmam dahi aklımı şeytanın çaldığına işaretti.

'İyi misin cidden? Doktor çağırayım mı?'

'Doktora gerek yok, aklıma bir şey takıldı o yüzden öksürdüm, bahane anlayacağın.' Evet aklına karısıyla cinsel hayatı takıldı Gizay ve şu an ilerlediğimiz yere bakılırsa bunu çözmek adına sevişmeye gidiyoruz, odasına. Mümkünse doktor da dahil olmak üzere herkes bizden de, odadan da bir süre uzak kalsın.

Asla sesim çıkmasa da bakışlarımı Gizay'a çevirdiğimde yalnız bırakıp bırakmamakta kararsız kalan haline başımı ben buradayım demek ister gibi sallayıp gözlerimi kapatıp açtım. Gizay yanımızdan ayrıldığı sırada bir adım gerimizde olan Yağmur hanım gözüme takıldığında Noyan derince soluklandı. Şirket sınırlarında anlaşılan yalnız kalabildiği an yoktu adamın. Gizay gidiyordu, Yağmur hanım geliyordu, o giderse kim gelir tahmin dahi edemiyordum.

'Ben bilgi verene kadar misafir kabul etmiyorum, telefonda bağlamayın Yağmur hanım.' Odaya beş adım kala konuşurken kadın anında başını sallayıp masasına geçtiğinde, ilerlemeye devam eden adımlarımız kapısı açık odasına daldı. İçeri girer girmez Noyan kapısını örtüp kilidi çevirdiğinde gülmemek için çaba sarf eden halimi süzdü.

'Gerçekten mi Deran...' teessüf edercesine olan haliyle kaşlarımı havalandırdığımda becerebildiğim kadarıyla şaşkın görünmeye çabalıyordum. Deli gibi Noyan'ı istiyordum fakat biraz onunla oynamakta beni eğlendirecekti açıkçası.

'Ne gerçekten mi?' bir şarkıda olan aldanma çocuksu masum yüzüne kısmı an itibariyle benim için geçerliydi. Şaşkın şaşkın baksam da Noyan'ın kıstığı gözlerinden bunu yemediğini anlayabiliyordum. Anlayabiliyor ancak içimdeki şeytanın dürtülerine baş kaldıramıyordum.

'Önce evde , sonra toplantının ortasında kocanı tahrik edip bir de şaşırmış gibi numara mı çekiyorsun? Pes doğrusu.' Elindeki ceketi siyah tek kişilik deri koltuğa fırlattığında hala parmaklarımı tutan eliyle beni kendine çekti. Başta nazik olan tenimdeki dokunuşu usulca belime kayarken sıkıca kavrayıp bedenine yaslanmamı sağladığında diğer eli saçlarımın arasına daldı. Bakışlarından dahi anlaşılan bir şey vardı.

Onu gerçekten zıvanadan çıkarmıştım.

Hareleri içinde şimşeklerin, alevlerin bulunduğu kaos ortamı gibi parlıyordu. Ve beni bu dibine düştüğüm ateş dolu kuyudan çekip çıkarabilecek kimsecikler yoktu. Dudaklarımın üzerini sertçe kapatan dudaklarından dahi anlayabiliyordum bunu. Sanki aylardır görüşmemiş, sevişmemiş gibi sert olan öpüşü tenimi hırpalarken adımlarımın arkaya doğru gitmesini sağladığında nefeslerimizi ayırmadan geriye doğru adımlar atmamı sağladı.

Sanırım yakalanma korkusuyla beraber Noyan'ı çıldırtmak için takındığım tavırlar bende yan etki yapmıştı. Kalbim göğsümden çıkacakmış gibi hızla atarken parmaklarım gömleğinin düğmelerini çözmeye başladı birer birer. Acelem var gibiydi. Vardı da. Ona kavuşmak istiyordum. Hem de sahildeki evde cilvelendiğim dakikadan beri istiyordum bunu.

Fakat tehlikeli olan bir başka detay daha vardı. Kapının hemen önünde olan Yağmur hanımın masası ve bizi birbirimizden ayıran açılmaya müsait kapı.

Peki ben ne yapıyordum? Burada kapı dışında bir engeli olmayan şirket ofisinde kocamla ön sevişme yaşıyordum. Kadın içeride şu dakika neler olduğunu tahmin edemese de belimdeki elin kalçama inmesi ve sıkılaşmasıyla birazdan anlayacağından emindim. Çünkü dudaklarımdan kaçan inlemem odanın duvarlarına çarpıp benim kulağımda yankılandı. Şimdiden sonra yapabileceğim umut etmekti, odanın ve kapının ses yalıtımı olmasına dair bir umut üstelik.

Hala kalçamda olan parmaklarıyla bedenimi dans eder gibi zarafetle yönlendirip yukarı çektiğinde bacaklarım dar eteğime rağmen beline dolandı. Kalçamdaki eli hakimiyetini sürdürürken diğer parmakları sırtımda bir pençe gibi gergince tutuyordu bedenimi, kendini iki kişilik deri koltuğa bıraktığında dudaklarımız birbirinden koptu fakat gözlerimiz çarpıştı.

Sırtımı kavrayan parmakları varlığını kaybetmezken cebinden çıkardığı telefonla olan ufak uğraşından sonra kilit sesi ilişti kulaklarıma. Kaşlarım şaşkınlıkla havalansa da Noyan dudaklarında yarım bir gülüşle telefonu ortadaki sehpaya fırlatır gibi bıraktı. Ufak bir durgunlaşma puslu mavilerinde dalgalansa da bacaklarımı belinden iki yanına yerleştirip kucağına oturduğumda ateş ve şimşek geri geldi. Az önceki adamın şiddetinden daha ağır şekilde...

Anı anını tutmayan bir adamdı Noyan. Çok nazik öpücükleri vardı fakat bunu bir anda fazlaca sert hale getirebiliyordu. Dudaklarımı hırpalayan dişleri bir darbe yemiş gibi kesiliyordu fakat gözlerinin alevi asla bitmediğini gösteriyordu. Onun da beni istediğini biliyordum, bunu görebiliyordum ancak sanki toplantı odasının bedelini ödetmek ister gibi sadece hareketlerime karşılık vermekle yetiniyordu.

Ne kadar öpersem, o kadar öpüyor. Ne denli kendimi ona bastırırsam kalçamdaki elleri benim aynam kadar sıkılaşıyordu. Bilmediği ise tüm bu girişimimin bilinç dışı olduğu ve onu ne zaman öpsem veya ona ne zaman dokunsam hissettiğim o garip duyguyla başımın dönmesiydi.

Onunla sevişmek başımı döndürüyordu.

Onunla seviştikten sonra hala onu istiyor olmak ise kaderin cilvesi gibiydi.

Eteğim yüzünden alanım dar olsa da Noyan'ın parmakları bacaklarımda gezinmeye başladığında bana alan açtı. Üzerimdeki ceketi benim onu öptüğüm şiddete göre çıkarsa da içimdeki dantelli kumaşı gösteren gömleğimi usul usul omuzlarımdan kaydırdığında artık onu hem istiyor hem de hissediyordum. Olabilecek en gerçek ve net şekilde kalçamın altındaydı varlığı...

Bu ateş bizi yakıyordu...

Bu ateş bizi parmak uçlarımızdan saç uçlarımıza kadar kavuruyordu...

Noyan'a dokunmak, onunla birleşmek, sevişmek, onu hissetmek kendimin farkına varmak gibiydi. Ne kadar arsızlaşabilirim, sınırları ne kadar yok sayıp olduğum ortamın farkına varabilirim bana hatırlatmak ister gibiydi.

Atladığı ufak bir detayla...

Onun karısı, sevdiği kadın Belgi Deran Visam, iradesine hükmedebiliyordu.

Şimdi kollarında olan, sevgi değil şehvet isteyen Deran ise sadece Noyan'ı istiyordu.

Az önce onun şirketinde ve çalışma odasında olduğumuzu düşünen benliğim artık yer, zaman ve mekan algısını kaybetmiş gibiydi. Noyan'ın, Deran'ım dediği kadın karnımdan kasıklarıma doğru bir kıvılcım gibi süzülmüştü. Hem kendimi kaybedip hem de nasıl farkıma varabilirdim bilmiyordum ama parmaklarının dokunduğu vücudumdaki her yerin varlığını tekrar hissediyordum. Onunla çok ama çok vardım. Bire bir ben olarak, biz olarak var olup yeniden doğuyordum.

Tek koluyla sardığı belimden sonra koltuktan kalkıp sırtımın soğuk deri yüzeyle buluşmasını sağladığında ikimizde farkındaydık ki bu ön sevişme kısmı haddini aşmıştı. Hızlıca aldığımız nefeslerle inip kalkan göğsümüz de bunun en büyük kanıtıydı. Sadece tek bir fark vardı ortada daha önceki sevişmelerimize nazaran, Noyan aynı bakmıyordu, muhtemelen ben de...

Düğmelerini açtığım gömleğini çıkarıp fırlattığında da, kemerini çıkardığında da, pantolonundan kurtulduğunda da aynı bakmıyordu. Puslu mavilerinin ardında olan o alev bir ormanı almıştı içine sanki ve o yangına rağmen gözleri artık daha karanlıktı.

Üzerime eğilirken ellerini başımın iki yanındaki boşluklara bastı, sıcak dudaklarını dudaklarımın üzerinde gezdirdi usulca. Öpmüyordu, onunla öpüşmeye ihtiyacım var gibi hissediyordum fakat Noyan asla ama asla öpmüyor sadece dudaklarımızın birbirine sürtünmesini sağlıyordu. Nefesi dudaklarımın üzerinden kayarken çeneme, çenemden de boynuma doğru yol aldı. Nefesinin yakıp geçtiği tenimin her milimi gözlerimde flaşların patlamasına neden oldu. Tırnaklarım omuzunda kendine yer edinirken dilinin ıslaklığı göğüs oluğumda cayır cayır bir his bıraktı.

Gömleğimden ve braletimden kurtulma ihtiyacı hissediyor olsam da kollarımı çektiğim sırada elleri engelledi beni. Onu belime kadar sıyrılmış eteğim sayesinde bacaklarımın arasında hissediyor deli gibi istiyordum. Kendini bana öyle bir bastırıyordu ki kafayı yemem an meselesiydi. Sakalları sol omzuma ve boynuma sürtünürken vücudumun karıncalandığını hissettim. Belim yay gibi kıvrılmıştı ama Noyan hala bir tepki vermiyordu ve bu beni daha çok çileden çıkarıyordu. Vücudunun sıcaklığını, ereksiyonunu hissetsem de hipnoz olmuş gibi beklemeye almıştım kendimi resmen. Körük gibi sertçe inip kalkan göğsüm ve kasıklarımdaki sancıyla kapatmaya çalıştığım bacaklarımla, öylece, aklımı kaybedecek bir durağanlıktaydım...

Başımın yanındaki sağ eli harekete geçtiğinde işaret parmağının tersi boynumdan göğsüme kadar yol çizdi. Siyah dantelin üzerinde hafifçe gezinen parmağı nasıl bir ateşe yürütüyordu beni bir fikri var mıydı acaba? Aksi gibi konuşamıyordum da. Aralanmış dudaklarım aldığım nefesler yüzünden kurumuştu.

Sağ göğsümün üzerindeki parmağının ucu yavaş yavaş ufak tomurcuğun çevresinde gezindi, görmedi fakat hissetti. En az benim kadar acılı bir hissetme olmasını diledim. Bütün bedenim alevler içinde yanıyor gibi hissederken onun böylesine güçlü durması akıl alır değildi.

Islak dili tekrar yaklaştığı göğüs oluğumda ince, ürpertici fakat çıldırtıcı bir serinlik bıraktı. Dantelin kenarından taşan tenime değdi dudakları, alev almasına sebep oldu her bir milimimin. Başını kaldırıp gözlerime odaklandığında işaret parmağının nazik dokunuşlarını milimi milimine ezberlemiş gibiydim. Dantelin kenarına takılıp usulca sıyırmasını da, dudaklarındaki çileden çıkaran gülümsemeyi de sabırla seyrettim. Gözleri tekrar gözlerimden koparken sesimin duvarlara çarpmasını sağlayan o şeyi yaptı, ıslak dili göğüs ucumda ufak bir yuvarlak çizdi, dudakları küçük tepeciği hapsetti.

Az önce dantele, onunla beraber de bana eziyet ettiği elinin dışı tenimi okşayarak kaydığında karnımda gezindi, belimin yan tarafını okşadı ve sonunda eteğimin altını buldu.

'Noyan...' kısık fakat ne istediğini bilen sesim yakarıştı bana göre. Ona yanmam ve onunla yok olma talebimdi. Ne bacaklarımı kapatıp kasıklarımdaki sancıyı dindirebiliyordum, ne de istediğimi alabiliyordum. Dilini tekrar hissettim. Yine, aynı yerde ve daha baskıcı. Başımı inleyerek geriye attığımda üstümdeki gibi siyah dantel olan çamaşırımın üzerinde gezindi parmağı aynı yavaşlıkta.

Nefes alacak zaman bırakmadığı gibi düşünecek akıl da bırakmamıştı. Sertçe yutkunurken dudakları göğsümden yukarı tırmandı. Her kayma bir öpücük, hepsi kıvılcımlı izler oldu. Sonunda omuzuma ulaşan dudaklarının kıvrıldığını hissettim, gülüyor muydu yani? Ben bir an önce onunla birleşmek isterken bu kıvranışımdan zevk mi alıyordu? Peki ya kendisi buna nasıl sabrediyordu?

Patlamaya hazır bir volkan gibiydim şu an. Noyan'da öyleydi, bundan bacağıma baskı uygulayan sertliği sayesinde emindim ama dayanıyordu, direnip, baş kaldırıyordu. Bu adam akıllıca gelmeyecek kadar sabırlıydı. Tüm bedenimde lavlar geziyor, dokunduğu her yer yanıp kül oluyordu fakat o... O sanki bir heykele dokunur gibi durağandı. Gözlerindeki patlamalar olmasa taştan bir heykel olduğumu düşündürecek kadar üstelik.

'Noyan...' daha fazla dayanamadım veya iç çamaşırımın üzerindeki parmağının biraz daha sert baskısıyla inlediğim için sayıkladım ismini. Uzun süre bir yerden kıpırdamamışım da sonra üst üste günlerce spor yapmışım gibi ağrıyordu bacaklarımın içi ve kasıklarım. Sanki sevişmiyorduk da ben sakatlanmıştım. Midemde birden fazla kramp varken geriye attığım başım sayesinde iyice açılan boynumda Noyan'ın ıslak dudaklarını hissettim.

'Deran...' Benim aksime fazlaca net olan sesi aldığı hazdan olsa gerek boğuk çıkıyordu.

'Bella mia...' kullandığı an sayesinde şaşıramadığım İtalyanca aksanıyla fark etmediğini düşündüğüm o bam telime dokundu usulca. Belim yay gibi gerildi, parmaklarım saçlarının arasında dolaştı. Dilinden dökülen İtalyanca kelimeler ilk duyduğum andaki gibi kalbimi ve vücudumu da yakıp geçti.

Onu ilişkimizin en başındayken konuştuğu bir telefon görüşmesi sırasında dinlemiştim. O zaman da aksanı içimde bir yerleri yıkmıştı. Acelesiz, nahif, yakıcıydı tınısı. Fakat fark ettiğini anlamamıştım. İçimde ona karşı yükselen çekimi gördüğünü bilememiştim. Yakaladığı bu ayrıntıyla ise benim kıvranışım ona resmen zevk veriyordu. İşin kötü tarafı bunun için kızamıyordum çünkü aldığı haz tek başına değildi. Dudakları hala boynumu omzumu ve arada kayarak siyah dantelden açıkta kalan göğüslerimi tarumar ederken bedenimi lavların ufak patlamaları yakıp geçiyordu.

'Mia moglie...' aklımı başımdan alan ses tonu İtalyancayla bir kez daha ruhumu ezip geçerken eziyeti artık kelimelerindeydi. Güzelim, diyordu. Benim karım... Sadece dudakları, ıslaklığı değil, kelimelerinin ahengi, onun ses tellerinden tenime çarpması kendimden geçiriyordu,

'La mia bellissima moglie...' ince sesim tekrar çarptı duvarlara, benim güzel karım, dediği her bir hece kısıkça işledi tenime.

Beni kendimden geçireceği noktanın sadece dudaklarından dökülenler olduğunu düşünmek için çok aceleci davranmıştım. İç çamaşırımın üzerindeki parmağı bir çengel gibi takıldığında belim daha çok kıvrıldı, Noyan ise benden gizlediği gözlerini gözlerime dikti. Mimiklerimi, tüm ifademi daha net görmek adına adeta göz kırpmadan yüzümü izliyordu. Parmaklarım saçlarının yumuşak dokusu arasındaydı, gözlerim kısıktı fakat bütün netliği ile görüyordum onu. Büyük bir tutkuyla bakıp, o tutkunun içinde kendisiyle erimemi görmek istiyordu.

Dudakları dudaklarıma yaklaştığında nefesi yüzümü mühürledi. Ufak bir öpücük dahi yeterli geldi aralık dudaklarımdan sızmasına. Tadı tüm damağıma işlerken ayrılmak istemedim. O da istemedi. Uzun kirpikleri benimkilerle beraber kapanırken dili dilimi kavradı. Kasıklarım daha çok zorlandı, dudaklarımın arasından ılıklık kalbime kadar sürüp yolunu buldu. Öpüşünü okşar gibi durdurduğunda ise teni asla tenimden kopmadı. Aralanmış kirpiklerinin arasında mavileri karanlık dehlizlere sürüklendi.

'Morirei per te...' dudaklarımın arasındaki fısıltısıyla vücudumun her hücresinde hissetmeye başladım onu. İstediğim noktadaydık. İçinde kaybolacağım kelimeleriyle derin bir karanlığın içine çekiyordu. Yaşadığım süreç boyunca yaşamasını dilediğim, tenini tenimde şehvetle hissettiğim adam ölümü vadediyordu. Benim için ölmeyi... Dakikalardır onu hissetmek için kıvrandığım noktada. Puslu mavilerinin karanlığında da görebiliyordum. Hissetmek için kıvranan ruhumun girdiği girdap onun gömülmesiyle nefesimi de yıkıp geçti. Daha öncekilerden çok daha yavaştı fakat çok daha fazla da hissedilir... İçimdeydi fakat benim tüm bedenim o yanardağın içine düşmüş gibiydi.

Gözlerindeki o siyah izlerin ardı parlarken belini tamamen ittiğinde iç çekerek baktım yüzüne fakat atik bir tavırla bacağımı diğer bacağımın yanına çevirerek karnıma sardığı koluyla dizlerimin üzerine çıkmamı sağladı. Hissettiğim dolgunluğu bedenimin boşluğa düşmesine neden olur gibi çekerek iç çamaşırımı aceleyle dizlerime indirdikten sonra tekrar istediğimi yavaş yavaş sundu. Az önce çıkarmamam adına ellerinin engel olduğu gömleğimi nazikçe sıyırıp sırtımı açarken dudakları bu kez de orada gezindi.

Ben nefes nefese aldığım haz yüzünden kısık tutmaya çalıştığım sesimle inlerken, karnıma sarılan kolu çekilip eli belime yerleşmiş, diğer eli ise canımı acıtmayacak şekilde saçlarımı kavramıştı. Bacaklarım titriyordu, sadece bacaklarım değil tüm vücudum titriyordu ama Noyan'ın boğuk hırıltısı da içimdeki dolgunluğu da ara vermiyordu. Hızlanmaya başlayan hareketleri arada durağanlık yaşatmak istercesine yavaşlarken kendimi kaybetmiş gibi hissediyordum. Onunla olan her haz bir öncekinden daha fazla, daha güçlü ve daha yakıcıydı.

Üzerime eğilirken belimde olan elini göğüslerime kadar uzatıp sardığında sırtımın teninin sıcaklığıyla bütünleşmesini sağladı, saçlarımın dolaştığı parmaklarını çekerek bu kez boynuma yerleştirdi elini. Başım geriye doğru omzuna düşerken aldığım haz gözlerimi karartıyordu. İçimdeki o volkan her an bana bir çığlık attıracak gibi hissetmemi sağlıyor, şehvetin bütün duraklarına teni bedenime çarpıyor, ikimizi de parçalıyor, bin bir parçayı ise kasıklarımıza dağıtıyordu.

Boynumdaki parmaklar çeneme doğru okşayarak kaydı. İlkelliğin en saf haliyle oluşan aramızda büyük bir suskunluk olmasına rağmen sessiz değildik. Dudaklarımızdan tek kelime çıkmamasına rağmen nefeslerimizin gürültüsü odayı dolduruyor, bedenlerimizin teması yankılanıyordu.

'Ancora... più veloce.' Soluklarım göğsümü sıkıştırsa da tıpkı onun gibi karşılık verdiğimde hareketleri başta sakinleşti. Devam et, dedim. Daha hızlı, dedim. Fakat bunun fırtına öncesi sessizlik olduğunu belimi mengene gibi kavrayan parmaklarından anladım. Direktif almış gibi bir an daha beklemedi aynı kelimeleri, istediğimi vermek adına daha hızlı hareket ederken tavana odaklı gözlerimin kaydığını hissediyordum.

'Puoi urlare quanto vuoi... Mia bellisima...' fısıltılı sesinin karanlığıyla dudakları kulağımın altına ıslak bir öpücük daha bıraktığında belimdeki parmakları sıkılaştı, dizlerim ise az önce titreme zannettiğim şeyin yerine şiddetle kasılmaya başladı. Fısıltısı anlam kazandı, boğuk sesine itaat edercesine yükseldi çığlığım. Dudaklarım şimdiye dek tuttuğu tüm haz dolu bağrışını, Sen istediğin kadar çığlık atabilirsin... Benim güzelim..., dediğinde bir zindandan kaçar gibi dudaklarımdan döktü.

Tüm bedenim kasılırken boğuk hırıltısı da kulağımın dibinde daha çok yükseldi. Kontrolünü kaybeden vücudum sarsılırken daha sıkı sardığında boynumdan çeneme doğru kayan parmakları dudaklarımın üzerini nazikçe okşadı...

Ritme girmeyen nefeslerimizle Noyan'da daha fazla direnemeyerek beraberliğimizi bozmadan koltuğa çekti bedenimi. Hareketi inlememi sağladığında belimdeki eli kayarak bacaklarımın arasına ulaştı. Dokunuşu bir elektrik çarpması gibi bedenimin gerilip titremesini sağladığında da durmadı. Ne yapmaya çalıştığına anlam veremesem de bunun hem zevk, hem de acı veriyor oluşuyla bacaklarımı kapatmaya çalıştım fakat dizleriyle engel oldu. Çünkü hali hazırda zaten çıktığım doruk noktasından sonra bacaklarımı ben değil Noyan'ın dizleri taşıyordu.

'Guardami...' Boğuk sesi bana bak, derken dahi emir verir gibiydi, bir mahkumun boyun eğmesine sağlayan tonuyla bakışlarım yüzüne döndüğünde bacaklarımın arasındaki parmakları hız kazanmış kasılmalarım ardı ardına kendini gösterir hale gelmişti. Sadece bakmamı değil, onu görmemi istiyordu. Sebep olduğum içindeki yangını, kaosu, tüm savaş alanını görmemi ve benim gözlerimde de seyretmek istiyordu. Onu durdurmak istiyordum fakat bir o kadar da istemiyordum. Beni resmen çıldırtacaktı! Elini yakaladığımda kurumuş dudaklarımı okşayan üflediği nefesi engel olmaya çalışan itirazımı bir yıkıcı güç gibi devirdi. Parmaklarımın arasına kenetlenen parmakları usulca alanından kovdu beni.

'Abbandonati a me... Tutto il resto non conta...' Sanki hala onu engellemek istediğimi bilir gibiydi, yakıyordu fakat söndürmeyi de biliyordu. Boğazından derin ve sertçe çıkan sesi bir emre itaat ne kadar boyun bükülebilir olursa o denli boyun eğmeme neden oluyordu. Karanlığın kendisiydi şu an...

Kendini bana bırak... Her nefesin benim...

İçinde, tam ortasında değil. Sesiyle, hükmüyle, bedenindeki her bir tepkiyle karanlığın vücut bulmuş haliydi. Teni nemden parlıyor, alnına düşmüş birkaç terli saç tutamı beni benden alıyordu. Direksiyonu ona bırakmama gibi bir ihtimali yok sayıyordu. Tek yaptığım hipnoz olmuşçasına kurumuş dudaklarımla kısılmış gözlerine bakıp parmaklarının yaşattığı hazla istediğini vermekti.

Bacaklarımın arasındaki kontrollü gücü çekildiğinde başımı hafifçe geriye attım, rahatlamış birkaç soluğun ardından hissettiğim ufak yanmayla kucağındaki bedenim kıvrandı. Sızı çekildi, yerine usulca bir istek kuruldu. Bir kez daha parmaklarının ucu sertçe tokat attı kadınlığıma, bu kez ne dilim, ne dudaklarım durdu.

'Noyan...' kollarının arasında tüm kontrolüm ondayken inlememle bacaklarım arasındaki ufak ateş soğuk havayla çarpıştı. Az önceden daha fazla sızlıyordum, daha çok istiyordum.

'Ahter... Tuo marito...' dudaklarıma doğru fısıldarken bir kez daha hissettiğim yakıcı vuruşuyla bacaklarımı kapatmaya çalıştım. Normalde olsa söylememden nefret edeceği o isim şimdi gücünü göstermek istercesine dudaklarındaydı.

Ahter... diyordu, Senin kocan... şehvetin tam ortasında avcı edasıyla bakan mavileri bir kez daha parmaklarının tenime çarpmasına neden oldu.

'Di il mio nome...' dudaklarıma doğru fısıldadı. İsmini istedi dilimden. Göğsüm yerinde durmak istemez gibi atarken bir kez daha o yakıcı tokadı hissetti en hassas noktam. Nefesi yüzümü yakıp geçerken kurumuş dudaklarımda dilimi dolaştırdım.

'Noyan...' inlemem gözlerinin ateş gibi parlamasını, dudaklarının hırsla gülümsemesine neden oldu.

'Mi chiamo, Deran... Mi chiamo...' öncekilerden daha sert ve yakıcı bir darbe vücudumun titremesini sağladı. İstediği ismi değildi, gücüydü. Hakimiyeti, ona boyun büken tüm itaat duygum ve ruhunu kendine sunmuş o kadın. Henüz kendiyle, bu yönüyle yeni tanışmış benden krallığını istiyordu. Herkesin uyardığı, benim tam olarak bilmediğim, tanımadığım Ahter, tüm vücuduma, ruhuma, tenime kendini işliyordu. Bir kez daha geldi o yakıcı tokat ve dudaklarım direnemedi.

'Ahter...' inlemem boğuk ve kendinden geçmişken az önce kavurduğu noktada yine hissettim parmak uçlarını. Nazik dokunuşu bu kadar cinsel dürtü ve ilkelliğin arasında şehvetten başka bir şey anımsatmıyordu. Orta ve yüzük parmağı kadınlığımın üzerinde yerleşirken ufak okşamaları sertçe yutkunmama sebep oldu. Ondan kaçan gözlerim parmaklarına dönmüştü ama hızlanan ritmi ve içimdeki dolgunluğu harekete geçtiğinde başımı geriye attım.

Kasıklarımdan boğazıma doğru ateş yükseliyordu, kıvranmak, bacaklarımı kapatmak, buna son vermek istiyordum ama yapamıyordum. Sırtımı bir duvar gibi karşılamış göğsünün sıcaklığından kalp atımları ne denli güçlü hissediyordum. Ona dair tüm detayları her bir hücreme kadar hissediyordum. Öyle ki aldığım bu haz ateşin ortasında dans eder gibi hissettiriyordu. Yanacağımı bilir ama bırakmak istemezcesine bir duyguydu.

Az önce engel olmaya çalışan parmaklarım itirazından vazgeçmişti. Bedenim tamamen onun idaresine ve insafına teslim olmuştu. Ufak elektrik çarpmaları oradaydı, yerli yerinde ve daha da yükseliyordu. Göğsüm şiddetle inip kalkıyor, gözlerimin önünde ufak parıltılar uçuşuyordu. Güç dahi bulamadığım kolumu yakalayıp boynuna çektiğinde engel dahi olamadım. Tamamen açılmış bacağımı tutup koltuğa çekti durduramadım. Sadece kalçamı onun sertliği içimdeyken oynattım. Hırıltılı nefesi bir savaş gibi burnundan firar ettiğinde kolu sıkıca belimi kavradı, dudakları ise sağ göğsüme, o çileden çıkardığı ufak tepeciğe yöneldi. Başımı hissettiğim hazla tamamen arkaya bıraktığımda her bir hareketi sertleşiyordu. Hassaslaşmış noktaya ulaşan parmakları ıslaklığımla karışıyor, içimin derin bir denize dönüşmesine sebep oluyordu.

Gözlerim bir kez daha kararırken o tarifi olmaz gerginlik tüm hücrelerimi kaplamaya başladı. Duvarlarımda bütün varlığının sert darbelerini hissediyordum. Seri, sert ve hırstan hem yakan hem haz veren darbeleri tüm bedenimi titretmeye başladı. O an hiç ama hiç beklemediğim, daha öncekilere asla benzemeyen bir şey oldu. Kendimi ona bıraktım. Bir uçurumdan yuvarlandım.

Sadece ben değil...

Son yıkıcı darbesiyle içime gömüldüğünde ikimizden de inlemeler dökülmeye başladı. Noyan'da benimle beraberken tepe taklak düştük yüksek herhangi bir yerden. İnfilak ettik beraber. Daha çok hissettim onu. Sadece içimdeki varlığını değil, her bir hareketini, kasıklarımdaki kalp atımı gibi vurgunlarını bütün varlığımla algıladım. Hassaslaşmış kadınlığımda gerildi, duvarlarım ıslaklığını karşıladı, ılıklığının ne kadar yakıcı olabileceğini eriyen ruhumla hissettim.

Tenimizdeki nem, alığımız hazzın ıslaklığı, nefeslerimiz hepsi birbirine karıştı. Dudakları iniltimi kesmek için dudaklarıma kapandı. Ben ona aktım, o bana aktı, tüm varlığımızla. Nefeslerimizde kaybolan isyan boğuk çıkan sesimizle parçalandı odaya.

İhtimal dahi vermeyeceğim bir zevkin karanlık kollarındaydım. Ahter'in... Nefesim hala onunla karışıyordu. Tenimde kalan izler, bana ait değildi artık.

Kapının ardındaki o dünya yerinde duruyordu belki... Fakat ben, bu odaya giren kadınla aynı kişi olarak çıkmayacaktım. Nefret edilen bir adamın sevdiği kadın olarak adım atacaktım dışarı. Henüz ilk kez baş başa tanıştığım Ahter'in karısının vücut bulmuş, ruhu zincirlerinden arınmış hali olarak...

Gözlerimdeki kararma kendine gelmeye başlarken Noyan belimi iki yanından kavrayarak çekilmek için kendine alan açmış ardından koltuğa uzanmamı sağlamıştı. Nefesim hala düzene girmemişti. Göğsüm her inip kalktığımda tenimde bıraktığı izler yeniden kendini hatırlatıyordu.

Ama asıl sorun bu değildi.

Asıl sorun az önceki adam olan Ahter'i gözlerimi kapattığım an hala tenimdeymiş gibi hissetmekti... Ve bundan rahatsız değildim...

İşte bu, tehlikeliydi. Hem de son derece, sınırlarını aşacak kadar tehlikeli.

Dışarıdaki o dünya düzenliydi, mantıklı ve kontrollüydü, o dünya Noyan'a aitti.

Ama ben az önce hissettiklerim ve yaşadıklarımdan sonra kapıyı açmak istemiyordum. Burada, az önceki sert, kontrolcü, şehvetin her bir damlasını dudaklarıma bırakan adamla kalmak istiyordum.

Kapıdaki gözlerim hareketlenmeyle Noyan'a döndüğünde dağılmış olan bedenimde gezdirdi gözlerini. Göğüslerimden dudaklarıma tırmanan yüzünde tebessüm vardı. Sonunda puslu mavileri gözlerimi bulduğunda ise baygınca bakışlar atan halime derin, kalbimi yakan gülümsemesini sundu.

Sanki bedenimi tamamen ona verdikten sonra iki ayrı kişi değil tek kişi olmuşçasına memnun, tatmin olmuş bir adam vardı karşımda. Gördüğü görüntüden haz duyuyordu. Yanıma tek dizinin üzerine eğilirken açık olan göğsüme dudaklarını bu kez nazikçe, şefkatle bastırdı, dantel kumaşı usulca çekerek tenimi örttü, fazladan açılmış gömleğimin birkaç düğmesini ilikleyip omzuma kadar çıkması adına sürükledikten sonra dağılmış ve yüzüme gelmiş saçlarımı okşayıp geriye çektiğinde alnıma dudaklarını yasladı.

'Sei mia con tutto me stesso.' Dudaklarım belirli belirsiz kıvrıldı. Her şeyimle benimsin... Haklıydı, her şeyiyle onundum. Karanlığıyla da, aydınlığıyla da... Savaşıyla da, barışıyla da... Çıkardığı isyanıyla da onundum, şehvetinin her kıvrımıyla da... Benim her şeyim, onun her şeyiyle kenetlenmişti.

Alnımdan nefesi uzaklaşırken etrafa dağılmış eşyalarını toplayarak odanın içindeki kapılardan birine girdi. Kısa süre sonra su sesi geldiğinde banyoda olduğunu anlayarak kapattım gözlerimi. Buradan kalkıp bir toplantıya daha katılırsam ve o toplantıda da libidom artarsa yaşam mücadelesi verirdim. Ki az önce başka bir yönü olan Ahter'in sert dürtüleriyle tanıştıktan sonra libidomun artmayacağını, ona susamayacağımı garanti edemiyordum. O yüzden şu an rahat gelen bu deri koltukta uyumak en mantıklısıydı.

Hafif olan esintiyle gözlerimi araladığımda Noyan'ın duştan çıkmış, üzerini giyinmiş ve tıpkı toplantıdan çıktığı gibi olan haliyle hazırlanmış olduğunu fark ettim. Üzerime örttüğü ince siyah örtünün altına daha çok sinip gözlerimi kapattığımda üzerime eğilip şakağıma dudaklarını bastırdı.

'Odadan çıkınca güvenliğin için kapıyı kilitleyeceğim.' Rahatsızca aralamaya çalıştım gözlerimi, bunun benim için iyi olmayacağını ezbere biliyordu, 'Tek bir mesajınla çıkmak istediğinde tekrar açacağım. Korkacak bir şey yok.' Başım rahatlıkla varla yok arası onaylarken bir kez daha şakağımı öptü. Daha fazla cümle kurmaya gerek görmemiş olacak ki odadan çıktığını da kapının sesi ve hemen ardından o elektronik kilitle anladım. Bünyem daha fazla direnemeyecekti ve kapalı olan gözlerimle uyku haline giren beynimi serbest bırakmamla beraber sessizliğe gömüldüm. Fazlaca huzurlu ve dingin bir sessizliğe.

🌑🌒🌓🌔🌕🌖🌗🌘🌑

Bir hafta... Kocaman bir hafta geçmesine rağmen hala tüm ruhumda aynı his geziniyordu. Ellerinin sıcaklığı bedenimde, dudaklarının izi ve şehvetle bıraktığı o sarsılmış duyguları hala hissedebiliyordum. Zaman geçmiş, ama bedenim de ruhumda o anın etkisinde kalmıştı. Bu süre içinde ne kadar birbirimize yaklaşsak da karşımdaki Noyan'dı, Ahter değil. Daha nazik, sakin, duygulara dokunmayı bilen kocamdı. Ahter'in hırçınlığını, sınırları her koşulda zorlayacağını hissettiren bakışlarını çok ama çok derinlere gömmüştü ve çıkaramıyordum.

Orada kaçtığı bir şey vardı. Evet, bundan emindim. Kesinlikle kaçtığı bir nokta vardı.

Benim ısrarcılığıma rağmen kaçtığı noktaya dönmemekte ısrarcı ve bir duvar kadar sabit duruşa sahipti. Kendimce gelip geçen bir haftayı kısaca özetlemem gerekirse eğer Noyan nereye Belgi Deran oraya diyebilirdim. Sadece kısıtlı zaman ve yerlerde bitişik değildik onda da muhtemelen görmemi istemediği yüzü ortaya çıkıyordu. Olaysız, sakin, dingin bir hafta olduğunun fazlaca farkındaydım. O kara güne kadar... Noyan'ın üç gece önce elinde bir dosyayla gelmiş, kendimi sayfaları arasında kaybettiğim anatomi kitabımı çekerek altı sayfa bırakmıştı. Ne olduğunu anlamak için suratına baksam da tek cümle dahi kurmamış ve dosyanın kapağını açıp başlığı işaret etmişti.

Tez konuları...

İnsan her detaya dikkat edebilir, korumak için adımını kaldırdığı yere adım atardı ancak Noyan henüz benim gölgemin geçmediği yere daha önceden basarak tüm ders başlıklarını önüme yığmıştı. Bir de yetmez gibi telefonu ve bilgisayarı alarak beni masaya oturtup başımda gözetmen öğretmen edasıyla kendime konu veya konular seçmem adına zorbalamıştı.

Evet, zorbalamıştı.

Şaşırtıcı şekilde iş ahlakının, akademik hayatıma da bu kadar diktatör yaklaşacağını düşünmemiştim. Fakat gayet ciddiydi. Bir tez yerine, birkaç tane yazabileceğimi, olmadığı durumda başa alabileceğim, fakat ne olursa olsun potansiyelimin seviyesine çıkmam gerektiği yönündeki konuşmaları şaşırtıcıydı.

Daha da dumur eden nokta, kaldırım mühendisi değil doktor olacağımı, ameliyata girdiğimde de baştan savma yapma ihtimalimi sorgulamasıydı. Keşke birazcık geniş perspektif kullanarak kağıtlara dökülecek tezle, ameliyattaki neşterin farkına da ikna olsaydı. Ama o sırada kendisi Nuh deyip Peygamber dememe üzerinde çalışmalarını devam ettirdiği için tez konuları ve neşter arasındaki farkı anlattığım bambaşka bir tez konumu çürütmek yerine yok saymıştı. Şimdi ise ben koltuğun bir köşesinde o diğer köşesinde oturmuş ve Noyan'ın belirlediği saatte olacak en verimli çalışma tempoma ayak uyduruyordum. Fakat yetmişti. TUS sınavına hazırlanırken dökmediğim teri dökmüştüm, biraz ara vermem şarttı. Gözlüğümü çıkarıp vücudumu dikleştirerek tam odakla çalışan Noyan'a çevirdim yönümü.

'Noyan.' Sakin sesimle her ne işle meşgulse tablette bir noktaya çizgi attı.

'Efendim güzelim?' tabletten gözlerini çekip bana döndüğünde tezden daha zor olan Noyan'ı ikna etme mücadelem için kıvrandığımın da bilincine vardı.

'Şimdi artık son tezim ya...'

'Kıyak falan geçmeyeceğim Deran, öğrenmen gerekiyor ve öğreneceksin. Ayrıca o tez konularını alırken hocalarına söz verdim, sözümü yemem ben.' Derken gözleri tekrar tabletini bulduğunda zaten ikna olmayacağını bildiğim için nefesimi sıkkınca bıraktım. Fakat tekrar bana dönen bakışlarıyla gülümsemeye çabaladım.

'Bu arada, son tezin değil. Doktorsun sen, akademik çalışmaların hayatın boyunca devam etmeli.' Dedi ve tekrar önüne döndü. Şaşkınlıkla ona baktığımı fark etmeden üstelik. Aralanmış dudaklarımla birkaç saniye onu izledikten sonra derin bir nefes aldım.

'Kıyak geçmeni istemiyorum zaten. Başka bir şey isteyeceğim.' Kaşları bir haftadır benim ikna çabalarımın son bulduğunu anlayarak şaşkınlıkla havalandığında yeniden bana dönmüştü ki gülümseyerek derin bir nefes aldım.

'Şuraya göz atsan da sonra Şanze'yle görüşsek?' dediğimde elimdeki kağıtları havada salladım. İşin komik tarafı mimar adama tıp tezini onaylatmaya çalışıyordum. Asıl ironik olan ise enteresan şekilde anlaması ve Latince terimlerin dahi hatalı olan kısımlarını görebilmesiydi.

'Gelsin bana neden soruyorsun ki bunu?' anlamazca bakarken elimdeki kağıtlara uzandığında kaşları da usul usul çatılmaya başladı. Fakat benim bir şey dememe gerek kalmadan devam etti konuşmasına, 'Dışarıda...' sanki adam öldüreyim demişim gibi olan gudubet tepkisine karşı derin bir nefes aldım. Evden çok sıkılmıştım. Hatta o kadar ki kazadan sonra asosyal olmak için üstün çaba sarf eden bir kadın olmama rağmen duvarlar beni sıktıkça sıkmış, bütün odağımı da kaybetmeye başlamıştım.

'Ama itiraz etmeden önce dinle bir.'

'Dinleyecekte itiraz edecekte bir şey olduğunu zannetmiyorum.' Bakışları umursamazca tekrar tablete döndüğünde başımı sağ omuzuma doğru hafifçe eğerek gözlerimi üzerine diktim. Rahatsız olmalıydı, olursa daha kolay bıkar ve tamam derdi.

'Bakma öyle, ihtimal dahilinde bile olamaz istediğin şey.' Kararlılığını da anlıyordum, bu kararının nedenini de fakat infilak etmem an meselesiydi. Koltukta dizlerimin üzerine çıkarak yaklaşmaya başladığımda dibine kadar gelip iç çektim.

'Çok sıkıldım, vallahi yıldım. Gidip saçımızı falan yaptırırız, alışveriş yaparız, dışarıdakilerden de alayım yanıma birkaç tane. İşin olmasa sen gel derim ama işin var.' Cümlemle anında gözlüğünü çıkarıp sehpaya bıraktığında elindeki tableti dizlerine indirerek gülümsemesini gösterdi.

'Şöyle yapalım. Şanze'yi ara, moda evindeki kıyafetleri getirmesini, alışveriş yapacağını söyle. Saç konusuna gelince mükemmel görünüyorsun ama illa ki istiyorsan aradığında Şanze'ye iyi bir kuaför bilip bilmediğini sor, o kendisi sürükler zaten. Muhabbetse dert şansa bak, yine Şanze var ve hatta Simay... Temiz hava için bahçeye, kafe ortamı istiyorsan kış bahçesine çıkabilirsiniz. Çok yıldın, stres atma taraftarıysan koridorun sonunda ufak çapta bir spor salonu olduğunu biliyorsundur muhakkak.' Gösterdiği yöne bakıp çatık kaşlarla tekrar ona döndüm. Fakat kavganın onu ikna etmeyeceğini biliyordum. Bu tavrının saldırı yüzünden olduğunu bildiğim gibi.

'İnsan görmek istiyorum...' mırıldanıp dudağımı büktüğümde dudaklarında ufak bir gülümseme oluşurken sol yanağı derince çöktü.

'Sen insan sevmiyorsun ki-' haklı yorumuna kıkırdamak istesem de devam etti konuşmasına, 'Fakat çok istiyorsan çağırıyım çocukları dikilsinler karşına.' Gerçekten de makul bir seçenek sunmuş gibi bakmaya başladığında derince soluklandım. Laftan anlamayacaktı. İş yoğunluğu yüzünden onu da sürükleyemiyordum, çünkü bir haftadır şirkete dahi gitmediğinin farkındaydım. O da tıpkı benim gibi evdeydi ve asla sıkılmıyordu. Her dakika bir uğraş buluyordu kendine.

Gözlerimi daha fazla bozmak için desteğini esirgemeyen tableti kenardan alıp kaldırarak gözüne sokar gibi salladım. Usulca onun hala elinde olan tabletinin üzerine bırakıp yukarı çektiğim bacaklarımı indirerek ayağa kalktım. Çalış çalış bir yere kadardı. Kusacak kadar terim girmişti aklıma. Tamam bölümümü seviyordum, benim için akılda tutmakta zor değildi ama devrelerim vardı canım. Bir haftadır o kadar çok konu başlığına maruz kalmıştım ki ufacık bir kıvılcımla bütün şalterlerimi attırabilirdi o devreler. Yine de tüm bu sıkılmışlığımın üzerinde bir etkisi olmayacağını bilerek merdivenlere ilerledim.

Kavga etmeyecektim, özellikle silah kavgasından sonra yaşananları göz önüne almam gerekirse itiraza da gerek yoktu. Fakat duvarların üzerime geldiği gerçeğini de es geçemezdim. Normal insanlar gibi dışarıda bir kahve içiyor olabilmenin özgürlüğünü kimseye açıklayamazdım doğrusu, insan yaşayınca, pardon yaşayamayınca kıymetini anlıyordu çünkü.

'Küs müyüz?' beni takip ederken önce yatak, ardından giyinme odasına girerek bakışlarımı kıyafetlerde gezdirdim.

'Değiliz.' Omuz silkip elbiselerin üzerinde parmaklarımı sürüklediğimde sıkkın nefesimi bırakmaktan da kaçınmadım.

'Sessiz kaldın ama?' derken omuzunu kirişe yaslayıp kollarını göğsünde birleştirdi. Gözlerimin önüne bir büst gibi seyir zevki sunan bedenini incelesem de usulca omuz silktim. Çıkması gerektiğini biliyordum. Eğer mecbur olmasa gitmeyeceğini de bildiğim gibi. İşi olmasa alışverişten de, kahve içmekten de daha kaliteli bir aktivitenin fırsatını kaçırmazdım.

'Kavga mı edeyim?' parmaklarım elbiselerden tamamen çekildiğinde bedenimi de Noyan'a çevirdim. Başını bunun olmasını istemediğini belli eder gibi sağa sola salladı anında.

'Kavga için değil ama itiraz nidaları atmadığın için öyle düşündüm diyelim.'

'Ne desem ikna olmuyorsun ki bu konuda. Sıkıldım, bir de bağırış çağırış kavga edip enerjimi daha fazla düşüremem. En son kıyameti kopardığımda olanı hatırlıyoruz sonuçta...' iç çekerek yüzümü buruşturduğumda derin bir nefes alarak bağladığı kollarını çözüp bir adım attı. O adım attı ben ona içsel olarak koştum.

'Bu aralar çok yoğunum, senin de evde sıkıldığının farkındayım. Emin ol istediğim bir şey değil bu olanlar. Sadece, bu ülke sınırlarında henüz tam olarak mimleyemediklerim varken sana bir şey olması için alan açamam. Beni anlıyorsun değil mi?' kolu usulca belime dolaşırken başımı onay verircesine salladım. Parmaklarım sert göğsüne yerleştiğinde avuç içlerime yayılan teninin sıcaklığı gülümsememi kolaylaştırdı.

Noyan, dipsiz bir çukurdu. Her düşündüğümde hücrelerimi titreten, kalbimi sadece göğsümde değil vücudumun her miliminde hissettiren, nefesimin kısalmasına, göğsümün sıkışmış gibi hızla hareket etmesine neden olan, içimden taşmak için an kollayan bir adamdı. Gözleri ne zaman gözlerime denk gelse içim hem eriyor, hem de bir kıvılcım gibi yanıyordu. Kollarındaki her bir kas bedenimi sardığında bütün dünyayı geride bırakmama neden oluyordu.

'Kaçıyorum o zaman ben.' Cümlesiyle beraber eğilip dudaklarını dudaklarımın köşesine dokundurdu. Sırtıma dolanan parmakları gevşerken aklıma gelen şey gülümsememe neden oldu. Zihnimin ücra köşelerinde böyle bir fikrin varlığından ben dahi haberdar değildim ama Noyan tek cümlesiyle müthiş bir fikir vermişti bana. Yaptığım büyük aptallık olacaktı muhtemelen ama mühim değildi.

Bu kez onun kurallarıyla bir yol çizecektim kendime ve bu sayede hayatımı da garanti altına almış olacaktım. Başımı hızlıca salladığımda şüpheyle beni süzse de gülüşümden de derin bir öpücük aldı. Sınırlarımı ve sınırlarını zorluyordu resmen.

'Hiç güven verici bir gülümseme değil yüzündeki.' O şüpheli, ben şehvetliydim. Biraz da aklımı kaybetmiş olabilirdim.

'Evdeyim, kapıda sayamadığım kadar çok koruma var, ne olabilir ki. Git hadi, belki erken gelirsin. Ve gelince...' derken tutunduğum göğsüyle parmak uçlarımda yükselerek subliminal mesaj içerecek yoğunlukta kapattım dudaklarının üzerini. Karşılığını sertçe kavradığı belimle alsam da aklımda daha büyük şeyler vardı. Biraz onu çıldırtıp, yatakta olan çizgilerinden de çıkarmak gibi mesela. Derin öpücüğümle aralanan dudaklarının arasından dilim sızsa da ufak bir dokunuşla beraber geri çekildim. Maviden siyaha dönmemesi mucize olan karanlık bakışları, sertçe yutkunmasıyla hareket eden adem elması istediğimi aldığımı çok net anlatıyordu.

'Şanze'yi ve Simay'ı arayacak mısın?' boğuk ve pürüzlü çıkan sesi tıpkı gözleri kadar derindi. Elimi göğsünde usulca okşayarak gezdirirken başımı sallayıp onay verdiğimde dudaklarımı ıslatarak derin bir nefes aldım.

'Sadece Şanze'yi ararım, Simay'ın da makale yazması gerekiyor diye biliyorum. Sende dışarıdaki soğuk nevalelere söylersin herhalde geleceğini ve gideceğini.' Yüzüm istemsizce buruşsa da bakışlarının kaydığı göğüs aramdan zorlukla kopardı harelerini.

'Söylerim.' Başımı tekrar salladığımda o an orada kalmak istediğini bilerek inceledim yüzünün detaylarını. Karanlık sadece harelerinde kalmamıştı, dağılmış bedenindeki kaslara kadar ulaşmıştı. Üzerime daha fazla eğilirken dudaklarımın üzerini açlıkla kapattığında başımı geriye çektim.

'Geç kalacaksın.' Ona dair can alıcı bir detay daha döküldü dilimden. Geç kalmazdı, zamanla ilgili keskin bir çizgisi vardı. Kendi geç kalmadığı gibi kimsenin de geç kalmasını hoş karşılamıyordu. Bunu eve kapanışımızın ikinci gününde gireceği toplantıya sadece elli saniye geç kalan bir firma sahibi için bir buçuk saat konuştuğunda çok net anlamıştım. Güçlükle bedenimizin kopmasını sağladıktan sonra odayı terk eder etmez arka cebime attığım telefonu çıkardım. Şanze'ye panik olacak bir durum olmadığını fakat hemen gelmesini yazdığım gibi Simay'a da makalenin son durumu için mesaj atıp üzerimdeki şort ve askılıdan kurtularak elbise giydikten sonra bende odadan çıkıp aşağı kata indim.

'Sevgilim, az önce konuştuk ama çıkman iyi olmaz.' Hala evden çıkmamış Noyan'la son üç basamak kala karşılaştığımda baştan ayağa süzüyordu bedenimi. Salağa yatmak... Ve bunun için beni eğitmiş Zeren bey... İşte bu halimin sorumlusu da, profesyonelliğimin baş kahramanı da oydu. Rol yapmak için bizim ailede sahne sanatları eğitimine gerek kalmazdı, Zeren bey istenileni yaşattığı yıkımlarla öğrenmeye mecbur bırakırdı. Kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken aramızda olan üç basamağı da adımladım.

'Ne çıkması?' sorumla üzerimdeki kıyafetleri işaret etti anında.

'Dışarı çıkmak için hazırlanmadın mı?' bu yeteneğimi Noyan'a karşı kullanmak bir nebze beni üzse de salağa yatabildiğimi böylelikle öğrenecekti.

'O yüzden söyledin... Alakası yok dışarı çıkmakla. Şanze'yi çağırdım, sıkıldığım için de farklılık olur belki diye biraz üzerimi toparladım.'

'İyi bakalım.' dudaklarımın üzerini bu kez nazik bir şekilde yumuşak doku örttüğünde sonunda evi de terk eden Noyan'la beraber kendimi koltuğa fırlatır gibi bırakıp bacak bacak üzerine attım. Henüz Zeren bey dahi kızının kim olduğunu bilmiyordu. Fakat bugünden sonra kocam, beni ciddiye artık alamayacağı şekilde öğrenecekti.

Vurulan kapıyla Kübra hanım ilerleyerek açtığında Şanze'nin gülümseyen yüzü de kendini gösterdi. Resmen bir ailenin canavar fertleri arasında kalmış iki ufak serçe gibiydik onunla. Aramızda ufak gibi görünen devasa farklar vardı. Onun tutulduğu kafes sevgi, incelik ve zarafetle bezeliydi. Kafesti, fakat kapısı açıktı. Çıkmak istediğinde engellenmiyordu. Benim geldiğim kafes ise zindan gibiydi. Küflü, nemli, mide bulandıran ve karanlık... Kapalı kapısını ufak kanatlarımı kırmayı umursamadan defalarca zorlamıştım. Ve tüm bunlar Şanze'ye huzurlu ve kendi isteğiyle yaşama lüksünü öğretirken; bana savaşmayı ve nasıl kaçılacağını öğretmişti.

Travmalarımdan vurulmam vücudumda artık eskisi gibi krizlerle karşılık bulmuyordu. Bunu bugün daha net anlamıştım. Çünkü bende Şanze'ninkine benzeyen bir kafesteydim artık. Zorla değil, korumak için var olan. Krizler yok olduğunda bana bir şey miras bırakacaktı ve bırakmıştı. Tepkilerim...

'Acil bir durum mu var?' hızlı adımlarla yanıma yaklaşıp bedenini koltuğa attığında büyüyen gözleriyle sırıtmasına devam etti, 'Yoksa hamilesin ve abime sürpriz yapmak için benimle iş birliği mi yapacaksın?' tahmini için olsa gerek kaşlarım çatılırken asıl meselenin bu olmadığını anlamış olacak ki yüzündeki gülümseme anında silindi.

'Var, sıkıldım. O yüzden de kaçacağız. Ayrıca hamile olsam abine sürpriz için değil, ben bayılıyorum ambulans çağır diye haber veririm sana.' Cümlelerim o kadar üst üste gelmişti ki Şanze dudaklarını aralasa da tekrar kapatıp kısık gözlerle yüzümü süzdü.

'Neden bayılacaksın ki? Kötü anlamda mı, iyi anlamda mı?' kendisi için en makul olan soruyu sorduğunda göz devirerek gülümsedim.

'Kötü anlamda çünkü mevcut halimizde çocuk doğurmayı düşünemem sanırım değil mi? Eminim Noyan'da bunu istemez.' Az önce kısık olan gözleri öylece kalsa da kaşlarını havalandırıp indirdiğinde aklında ne varsa vazgeçmiş olmalıydı. Kendi kendine mırıldansa da ne dediğini anlamayıp başımı sağa sola salladığımda hafifçe omuz silkti.

'Kaçtıktan sonra da enseleneceğiz herhalde?' konuyu tamamen değiştirirken yüzündeki o garip hali hala silememişti fakat şimdi biraz dalga geçiyor gibiydi. Ama onun atladığı bir nokta vardı ki ben ne kadar psikolojik ve fiziksel şiddete bire bir şahit olmuş bir kadın da olsam yaranın kabuğunu kavlatıp kanatmayı, istediğimi almayı alışkanlık haline getirmiştim. İşte o acılardan kalan da buydu, direnmek, baş kaldırmak, istediğini yapmak.

'O iş bende.' Göz kırpıp gülümsemeye başladığımda Şanze kuşkuyla süzse de bir sonuca varamaz gibiydi. Varamamakta sonuna kadar haklıydı çünkü Noyan az önce ben kaçtım demese benim aklımın ucundan dahi geçmezdi bu fikir. Evet bulunduğumuz sınırlarda dışarıda olmam problem yaratabilirdi, evet birileri bizi kovalıyor olabilirdi, hatta evet birileri beni öldürmeyi de aklına kazımış olabilirdi ancak kimse görmez ve bilmezse bir problem de olmazdı. Sorun olmazsa, çözüme de gerek yoktu.

Şanze'nin ellinci kez ne yapacağız sorusunu yanıtsız bıraktığımda rujumu sürerek aynadaki yansımalarımıza göz attım. Sadece dışarı çıkmak kalmışken Noyan evi gezdirdiği sırada verdiği ufacık sırla beraber telefonumu alıp Denker abiye kısa bir mesaj yazmaya başladım. Aklımdakini anlatsam beni Noyan'dan önce topa koyup atardı fakat doğruları anlatıyormuşum gibi olan yazdığım kısa mesaj daha makul geliyordu. Yazdığım destansı ve çok sinirli gibi olan sayfalarca mesajı ekrana dokunup gönderdiğim gibi telefonumu da çantama attım.

Şanze'nin elini yakalayıp önce odadan çıkardım, ardından da en alt kata bodruma indirdim. Garaja kadar uzanan tünelden ilerleyip tekrar demir basamakları çıktığımda sanki buranın varlığından haberdar değilmiş gibi şaşkınlıkla etrafı inceleyen Şanze'yi göz ucuyla süzdüm. Kenarda kiler kapısı gibi duran kapıyı açıp ilerlememizi sağladıktan sonra çıktığımız garajla bakışlarım tekrar Şanze'ye döndü.

'Garaja tünel mi varmış?' şaşkınlıkla karışık sesi biraz yüksek çıkarken gözlerimi büyüttüğümde yüzünü buruşturdu anında.

'Affedersin ama yengelerin balı... Acaba biraz abartmıyor muyuz? Ya başımıza bir şey gelirse. Geçen gece olanları biliyoruz sonuçta.' Dediğinde derin bir nefes aldım. Gelmezdi, gelmeyeceğini Noyan sayesinde biliyordum. Onun taktiklerini dinlemesem, neden rahat bir tavır takındığına dair fikrim olmasa buna bende kalkışmazdım fakat şu an başımıza bir şey gelmeyecekti. Noyan'la karşı karşıya kalana kadar en azından...

'Gelmez...' güven verircesine baktığımda arabanın arka kapısının açılmasını sağlayarak giyinme odasından çıkarken son anda aldığım kıyafet kılıfını da Şanze'nin göğsüne bastırdım.

'Bak şimdi, ben buraya saklanacağım. Sen tekrar yukarı çıkıp arabanı isteyeceksin. Sakinliğini koruman ve doğal davranman yeterli. Fakat arabaya bindikten sonra bir süre, havaalanına kadar durma en azından.'

'Havaalanı? Ne var senin aklında?' kocaman olmuş gözleriyle binmek üzere olsam da yakaladı kolumdan.

'Başımıza bir iş gelmesin diye uğraşıyorum. Anlaştık mı?' dediğimde omuzlarını düşürerek iç çekti.

'Belgi...' itiraz etmemesi için ağzımı açacak olsam da göğsüne bastırdığım gibi duran kılıfı arabanın üzerine bırakıp yeşillerini dikkatle yüzümde gezdirdi, 'Söylediğini yaptığımızda başımıza işten daha kötü bir şey gelecek, o da Noyan abim. Sinirlendiğinde nasıl olduğunu bilmiyorsun.' Omuz silkip anında iki koltuk arasına kıvrıldığımda Şanze tedirgince süzüp oflarken arabanın üzerine fırlattığı kıyafet kılıfını açmaya başladı.

'Belki de sinirlenmesini istiyorumdur...' diyerek gülümsediğimde desteklemediğini fakat yine de suç ortaklığını yapacak şekilde başını sağa sola sallayarak kumaşı üzerime savurduktan sonra kapıyı örttü.

İçimden yakalanmamak için yalvarırken sonunda garaj kapısının sesi yankılanırken iyice sindim yerime. İsmini asla hatırlayamadığım fakat arada bir denk geldiğim beden sürücü koltuğuna yerleşmek için kapıyı açtığında nefesimi tutup bekledim. Panik atak geçirmenin zamansız olacağını çok iyi anlıyordum. Beklemeye devam ederken harekete geçen araba garajdan çıkıp, taş yolda bekleyen Şanze'nin önünde durdu. Dakika bile sürmeden Şanze sürücü koltuğuna geçtiğinde sessiz kalmaya devam ediyordum fakat artık bir nebze kalp krizi sınırlarını aşmış bulunmaktaydım.

'Belgi, biz manyak mıyız? Ne yapacağız havaalanında? Hayır yani, başka enselenecek yer mi bulamadık? Spaya gidelim, en azından stres olmadan önce kaslarımızı gevşetiriz, olmaz mı?' endişeli sesi arabanın içini doldurdu. Olacaklardan habersizdi, tedirgindi, anlam veremiyordu ama onunla da henüz yeni tanışıyorduk. Eğer ki Simay'ın o can sıkıcı makalesi olmada şu an yanındaki koltukta oturup nasıl eğlendiğini görür ve aşırı derecede rahatlardı.

'Enselenmeyiz...' üzerimdeki kılıfı kenara savurup mırıldandığımda koca bir oflama duysam da güç bela sıkıştığım yerden çıkarak birbirine girmiş saçlarımı düzelttim. Kılıf yüzünden elektriklenmiş olmaları da ayrı bir dertken hala hareket eden aracın arka koltuğundan ön koltuğuna geçtiğimde Şanze kısa bir anlığına bana bakıp yüzünü buruşturdu.

'Torpidoda düzleştirici var.' kemerimi takıp ne dediğini anlamak istercesine şaşkınca döndüm ona. Bana manyak mıyız diyen kadın arabasında düzleştirici mi taşıyordu? Bu beni dahil etmemesi gereken bir soru olmalıydı kesinlikle. Ciddi olup olmadığını anlamak isteyerek torpidoyu açtığımda bizi azat edin dercesine kurtulmaya çalışan parçaları son anda yakaladım.

'Ruj...' elime ilk geleni havalandırıp kucağıma bıraktıktan sonra düzleştirici arama yolculuğuma da devam ettim. Far paleti, kapatıcı, tarak, tarak anlaşılabilirdi fakat fön fırçası? Onun arabada ne işi vardı ki? Pedikür pedi, oje, birkaç oje daha, bayağı bir fırça, allık, fondöten, rimel, tişört... Sıkışmış ufak bir kutuyu çekiştirdiğimde gülerek anında elimden alıp kapağını açtığı gibi içindeki çikolatadan ağzına atarak bana da uzattı.

'Arabada mı yaşıyorsun sen?' kutuyu alarak şaşkın halimle bende çikolatadan dudaklarımın arasına bıraktım.

'Bizimkilerin ne zaman arayıp nereye çağıracakları belli olmuyor.' omuz silktiğinde elime gelen kumaş parçasını çekmiştim ki bu kez tayt çıkınca kaşlarımı havalandırıp dikkatle baktım Şanze'ye.

'Ben genelde bir halt yerim, abimin duymayacağını düşüneceğim kadar sağlam plan kurarım, ama o hepsini duyar. Ders saatlerimi falan da bildiği için birden arayıp salona çağırır, daha önce tüm sporu topuklu ayakkabılarımla yaptırdığı için kendimi garanti altına alıyorum.' gözünü yoldan ayırmadan oturduğum koltuğun arkasına uzandığı gibi alttan çektiği spor ayakkabıları gösterip tekrar yerine bıraktı.

Artık düzleştiriciyi bulmama asla imkan yok diye düşünürken elime değen kabloyu çektiğimde sonunda ganimet bulmuş sevinci yaşasam yeriydi herhalde. Düzleştiriciyi koltuğun yanına bırakıp elimdekileri yerleştirmeye başladığımda Şanze'nin göz ucuyla beni izlediğini biliyordum.

'At gitsin, sen dizeceksin beş dakika sonra ben talan edeceğim zaten.'

'Emin misin?'

'Evet... Onların karman çorman olmak doğal yaşam formları.' kararsız gözlerle baksam da tekrar destek verircesine başını salladığında sıkıntıyla elimdekileri torpidoya tıkıştırdım. Düzleştirici seyahat tipi ve şarj edilebilir olduğu için açarken içten içe dalga geçen bir gülümsemeyle süzüyordu beni.

'Ne o, yengenle dalga mı geçeceksin?'

'Asla...' imalı tonu tüm hücrelerime kadar dokunsa bile ısınan cihazla saçımı başımı bir nebze düzenledim. Havaalanına giden yol boyunca kendimi toparlayacağımın bilincinde olarak hareket ediyordum fakat uçağa binmeden önce de bir detay halletmem gerektiği aklıma düştü.

Telefonumu çantadan çıkarıp Denker abinin verdiği cevaba karşı mesajına yanıt verdiğimde saniyeler sonra gelen onay mesajıyla beraber gülümsemem daha da büyüdü. Elimdeki telefonu ve işi biten düzleştiriciyi torpidoya diğerleri gibi bıraktıktan sonra sonunda istediğimiz yere ulaşmanın şevkiyle dikleştirdim omuzlarımı. Fakat Şanze arabayı park etmiş, ardından direksiyonun yan tarafında bir şeyler aramaya başlamıştı. Ne yaptığını anlamak için dikkat kesildiğimde önce ufak cüzdan gibi bir şey aldı oradan daha sonra da kemerini çıkarıp oturduğu koltuğun altına uzattı parmaklarını. Kısacık bir andan sonra çekildiğinde elindeki silahla karşı karşıya kaldım.

'Bu ne?' şaşkınlıkla aralanmış dudaklarımdan şok olmuş sesim çıkarken bakışları parmakları arasındaki silahta gezindikten sonra gülümsedi.

'Şu an beraber bazı aptallıklar yapıyor ve bundan çok zevk alıyor olabilirim. Ama işimi şansa bırakmayı sevmem Belgi.' İtiraz etmek adına dudaklarımı aralayacak olsam da Şanze silahı beline takıp o çıkardığı ufak cüzdanı da çantasına atarak indi aşağı. Bu kadar haşarı, umursamaz duran kız kardeşlerinin nasıl olup da böylesine kontrollü gittiğine anlam veremiyordum. Oysa benim için Şanze aklı havada, biraz hovarda bir kadındı. Neyse ki sadece o değildi kontrollü olan. O korumak için silahla bir plan yapmıştı, ben ise keyifle seyahat için.

'Nasıl oldu bu?!' tam karşımda yaşadığı şokla defalarca bindiği uçağı tarayan Şanze daha çok rahata ermemi sağlıyordu. Yıllarca gerçek hayatını kalıplar arasında yaşar gibi gösteren benim için çok basitti. Sadece ruhuma uymayan kısmı alttan alta tehdit etmiş olmaktı. Önümüze bırakılan iki şampanya kadehinin birini alarak Şanze'ye doğru havalandırdığımda gülümseyerek karşılık verip cam yüzeylerin çarpışmasını sağladı.

'Abim bizi parçalara ayıracak...' umutsuzca başını sallarken şampanyadan bir yudum aldığında tek kaşımı havalandırıp indirdim.

İnsanın aklına her fırsatta en son gözünün önündeki şeyler gelirdi ve ben bunu çok rahat bir biçimde yıllarca kullanmıştım. Son dönemlerde Zeren beye karşı bu kartımı kullanamamamın tek nedeni ise gözümün kararacağı kadar aşık olmaktı. Noyan'a aşık olmak, onun olmadık yerden darbe almasını engellemek için plan yapmayı dahi unutturmuştu bana. Ve tüm o eski hayatımdan miras kalan ana kural ise, bilmekti. Noyan'ın önemli toplantılarını bilmek, adamlarını nasıl susturacağımı bilmek, abisinin onu nasıl oyalayacağını bilmek. Bunları da kendisinden öğrenmiştim.

Evden dışarı çıkma meselesini ben çözerken işleri bitene kadar Noyan'ı oyalayacak kişi olarak da Denker abiye evde film izleyeceğimizi, kocama beni eve tıktığı için çok sinirli olduğumu, bu yüzden başıma bela olmaması gerektiğini, en azından akşama kadar beni rahat bırakıp bırakmaması konusunda yardımcı olup olmayacağını söylemiştim. Tabi bunu bayağı abartarak söylemiştim, Noyan şirkete gitmeden önce bağrış çağrış bir kavga ettiğimizi detaylara ekleyerek.

Denker abi durumu elbette makul karşılamıştı çünkü hem durumun tehlike arz ettiğini hem de evde sıkılmamın çok normal olduğunu düşünüyordu. Dahası erkek kardeşinin çıldırabileceğinden de emindi. Bize en kötü ihtimalle kazandırdığım 24 saat söz konusuyken tadını çıkaracaktım. Ulaşım konusunu ise Visam soyadını kullanarak sağlamıştım. Çünkü hali hazırda enteresandır ama çalışanlarına Belgi Deram Visam'ı mı soruluyorsunuz, dediğimde kilitlenip kalıyorlardı. Ki buraya kadar gelmiş olmam bile onlar için emir niteliği taşıyordu. Dahası telefonumda bu zamana kadar olan ve açıkça uçuş ekibinin görevlerinin dahi belirtildiği bir rehber vardı, telefon numaralarıyla beraber. Bu da tüm olan biteni ekstra kolaylaştırmıştı, sonuçta gerçekliği olmasa Noyan bey neden karısına uçuş ekibinin numarasını iletsindi ki... Bir de tabi ki Noyan'ın onayı olmasa evden çıkıp havaalanına gelemezdim. En azından onlar böyle düşünüyorlardı ve benim işime gelmişti.

Uçaktan tekneye, tekneden limana ve limandan da araca geçtiğimizde havada asılı kaldığımız saatlere hitaben üzerimize çöken yorgunluğu atmak adına yönümüz alışverişten sonra direkt olarak otele çevrildi. Yatağa uzandığım dakika uykuya daldığımdan ve neredeyse on saattir kesintisiz bu yola baş koyduğum için olsa gerek üzerimde enteresan bir insanüstü canlılık vardı. Yeni aldığım elbisenin eteklerini düzelterek aynadaki yansımama baktıktan sonra çantamı alarak basamakları indiğimde çoktan hazır olan Şanze gülümsemesiyle yaklaştı yanıma.

Başta tedirgin olan halinden eser kalmamıştı. Çünkü uçak yolculuğumuz süresince o birkaç korku dolu kriz geçirmiş, ben ise Noyan'ın en garanti ve takip edilemeyen yerin Monte Carlo olduğunu anlattığını, zaten onun şirketinin uçaklarından birinde olduğumuz için güvenliğimizin sağlamlığını, bütün bunların da Noyan'ı bir nebze sakinleştireceğini, dile getirmiştim. Anlattıklarım neticesinde ise Şanze haklı olduğumu ve daha önce Monte Carlo'da abisine dair ufacık bir ters harekette bulunulmadığını, hatta o kadar ki ona fazlaca saygı duyduklarını aktarmıştı. Fakat ben hala anlattıklarım kadar sakin olacağını düşünmüyordum.

'İçimden bir ses arabayla selektör yapar gibi uçağa da selektör atmalarını bekledi ama buraya kadar geldik. Hazır mısın?' diyerek ellerimi birbirine sürttüğümde kıkırdadı.

'Nasıl havaalanında enselenmedik anlamadım. Kaçıksın sen ama hazırım. En azından yiyeceğimiz azarın karşılığını alalım yengelerin bir tanesi.' Gülerek dışarı çıktıktan sonra çağırdığımız asansöre binip lobiye indik. Madem Türkiye'de herhangi bir yere gitmem tehlikeliydi ve Monte Carlo'da işler çok daha rahat oluyordu bende buranın bu rahat halini kullanabilirdim.

Odadan çıkarken lobiden talep ettiğim araba ise biz aşağı inene kadar ön kapıya gelmişti zaten. Sürücü koltuğuna yerleşip olabilecek en yavaş şekilde arabayı harekete geçirdiğimde göz ucuyla Şanze'ye baktım. İlk başta olan o tedirginliği uçup gitmişti. Çünkü burada hem birilerinden saklanmamızı gerektirecek tehlike yoktu, hem de şu saatten sonra Visam kardeşlerin arkasından iş çevirmemize gerek kalmayacaktı. Şu dakika nerede olduğumuzu fark etseler dahi gelmeleri ortalama bir günü bulurdu.

'Buralarda beğendiğin bir restoran var mı?'

'Limanda mükemmel bir Fransız restoranı var.' Şanze'ye gülümsememi büyütüp hay hay dercesine başımı salladığımda aslında vur patlasın, çal oynasın bir gecenin ilk durağına ilerliyorduk. Fakat enteresandır bütün Visam çocukları Fransız restoranlarına bayılıyorlardı anladığım kadarıyla. Halbuki bana kalsa kendi milletim birinci sırada olsa dahi ikinciliği kesinlikle İtalyanlara verirdim. Pizzası, makarnası, tatlıları, kahvesi ve şarapları çoğu mutfağı ezer geçerdi. Fransızlar da bu konuda fena değillerdi ancak gerçekçi olmam gerekirse fazla sofistikeydi ve ben daha çok sokak yemeği tarzında şeyler tüketirdim veya kolayca ısınıp yenilebilecek şeyler. Yine de Şanze'nin bu isteğini geri çevirmedim çünkü mutfağın nereden olduğundan ziyade zamanı nasıl değerlendireceğim önemliydi benim için.

Defalarca gelsem de ilgimi çekmeyen kumarhaneler, gece kulüpleri, eğlence mekanları ekstra alakadar ediyordu bu akşam beni. Zaten ufacık olan bir şehirde ne kadar aktivite varsa o kadarını kalan on dört saatimizde yapabilirdik. Ki Şanze'yi beş saat önce durumu fark ederek aramaya başlayan Noyan ve Denker abi ancak on dört saat sonra yanımıza ulaşabilirlerdi.

Geldiğimiz restoranla aracı valeye teslim ederek içeri girdik. Gösterilen masaya yerleştikten sonra siparişlerimizi verdiğimizde Şanze'nin bakışları üzerimde dolaştı kısaca.

'Ne oldu?' dediğimde derin bir nefes alarak sandalyeye tam anlamıyla yaslandı.

'Abimden hiç çekinmiyorsun.' Dudak büküp durumu tahlil eder gibi baktığında başımı usulca salladım, 'Ve bu seni müthiş çekici gösteriyor fakat bunun abimin sana olan zaafıyla alakalı olduğunu düşünmüyorum.' Kıstığı gözleriyle dikkat kesildiğinde gülümsedim.

'Abinden çekinmem saçma olur çünkü kendisi kocam. İnsan eşinden çekinmez, onu çileden çıkarır.' Yanıtım hoşuna gitmiş olacak ki koca bir kahkaha patlattığında yeni dolan şarabımdan bir yudum aldım, 'Fakat abinin zaafı olmamı da kullanmam, haksızlık etmiş olurum.'

'Peki neden buradayız? Böyle rahatça plan kurman, uygulaman, nasıl oluyor da cesaret edebileceğin bir şey haline geliyor?' şarabımdan bir yudum daha içerken gülümsemem yalancı bir tebessüm olarak kaldı çehremde.

'Cesaret de değil. İsyan Şanze...' hafifçe omuz silktiğimde artık anlamayan gözleri üzerimdeydi, ne demek istiyorsun der gibi bedenini dikleştirdi usulca, 'Yanındaki silah sana öğretilmiş bir mecburiyet değil mi? Yani, o olmalı ki güvende yaşamalısın.' Başını anında sallarken bende yavaş bir ritimle hareketine eşlik ettim.

'Bende yaşamalıydım.' Dediğimde dudaklarını ıslatıp tüm odağını bana verdi. Ben ise gülümsemeye çalıştım. Çalıştım çünkü o günler çok geride değildi.

'Görünmez duvarlar vardı etrafımda. Nefesimi daraltan duvarlar, üzerime üzerime gelenler... Elimi de uzatsam, kapıya omuz da atsam çıkacak kapım yoktu. Her adımım bir sınıra çarpıyordu.' Yüzüm memnuniyetsizce kasıldı, nefret iliklerime kadar işledi, 'Ben o duvarların arasında çoğunlukla yalnızdım. Sessiz olurdu orası, o kadar sessiz olurdu ki kulaklarımı parçalamak isterdim. Kendi kalbimin atışından, düşüncelerimin yankısından kurtulmak isterdim.' Zorlukla soluklandım. Dudaklarıma yasladığım kadehten bir yudum daha aldım.

'En kötüsü ne biliyor musun?' başını sağa sola salladı anında, gözlerinde neler yaşadığıma dair derin bir merakla süzdü harelerimi, 'Çaresizlik ve güvenlik. İkisi de oradaydı. Çaresizliğim sınırları güçlendiriyordu fakat o duvarları aşarsam neler olacağına dair fikrim yoktu. Çünkü o duvarlar bir tür güvenlik ağıydı. Dışarısı yoktu, tek gerçek kendimdim. Zarar yoktu, çünkü insan yoktu. Tek şey vardı, o görünmez mahkumiyetin yükü. Orada, zaman bile farklıydı...' Gözlerim karanlık sokakta dolaştı. İçimde bir yer bahsettiğim o duvarların gerçekliğiyle sızladı. İki mahkumiyeti de yaşamıştım. Görünmez duvarları olan ve küfle kaplı duvarların ardında kalan iki acı da göğsümün ortasında baskıydı. Harelerim dalıp gittiğim sokaktan çekilirken Şanze dudaklarını ıslatıp masaya yaklaştı.

'Sana bunu kim yaptı?' dolan gözlerime rağmen gülümsemeye çalıştım. Başardım da. Kocaman gülümsedim.

'Babam.' Cevabımla kirpikleri titredi, tıpkı göz bebekleri gibi. Dudaklarını araladı, bir şey söylemek istedi, bulamadı. Bulamazdı da, çünkü yoktu buna bir açıklama. Tek karşılık olurdu böyle şeylere, direnmek. Sonuna kadar, nefesin tükenip, kanın kuruyana kadar direnmek...

'İşi riske atmayalım bence. Eğlenelim ama genelde Noyan'ın elinin uzandığı yerler olsun. Daha korunaklı olur.' Diyerek anında konuyu değiştirip derin bir nefesle bedenimi toparladığımda yeşillerinde dolaşan ince sızıyı sımsıkı kapattığı kirpiklerinin ardına sakladı. Tekrar açıldığında ise o vardı, benim tanıdığım, bildiğim, aklı havada olan Şanze.

'Kesinlikle katılıyorum.' Diyerek başını salladığında dudaklarındaki gülüş dünyayla alay eder gibiydi. Az önce duydukları aile yapısına tersti. Acı vardı hayatlarında ancak bugün nefretle babasını anan Noyan dahi bir kez olsun Zeren beyin kendisine elinin uzanmadığının bilincindeydi. Kadehini parmakları arasına sıkıştırıp bana uzattığında iki camın birbirine çarpan tiz sesiyle bakışlarımı denize yansıyan kızıllığa diktim.

'Duvarlarının, surların olmasına...' dudaklarından dökülenlerle bende başımı salladım. Aşılmayan, korkutan surlar olsun istiyordum o küflü yerler. İçeride kalan benim için güven, dışarıda olanlar için ise ürkütücü ve aşılmaz engel...

Dengede duramayan halimize aldırış etmeden girdiğimiz kumarhanede boş bulduğumuz masaya yerleştiğimizde dağılan kartlarla beraber yeniden ve yeniden kadehler yanımızda yerini aldı. İşin ilginç tarafı ise iki kadın sarhoş kafayla içeri girmiştik. Yalancı sarhoşluğumuz fazla göze batıyordu. Normal şartlarda böylesine prestijli yerlerde kırk kimlik sorgulaması yapılır, hatta güvenlikler tip olarak beğenmezlerse insanı içeri almazlardı. Fakat ilginçtir sorgulamanın esamesi okunmadığı gibi kimlikte sorulmamıştı. Bu benim dikkatimi çektiğinde Şanze'ye alkolün verdiği yetkiye dayanarak sormuştum ancak o da kahkaha atıp Türkiye'de tanınmasa da burada Ahter'in kız kardeşini tanımama gibi bir paylarının olmayacağını ve Belgi Deran Visam ismini kimlikte görmeleri bir yana sadece duymalarının dahi yeteceğini açıklayarak yalancı sarhoşluğuma katılmıştı.

Kaçıncı olduğunu asla saymadığım kadehime kumar masasında bir kez daha yenisini eklerken net bir halde dağıtmaya geldiğimi benimsedim. Eğer ki sayarsam tek düze olmayacaktı ve beni fazlasıyla rahatsız edecekti. Kendime dur demek, frene basmak istemiyordum.

'Şeytanınız bol olsun kızlar.' Omuzumdaki ağırlıkla ve duyduğum sesle bakışlarım yanımda oturan Şanze'ye usulca döndüğünde netleştiremediğim görüntüsüne rağmen onun da bana baktığının farkına varabiliyordum. Aynı anda halüsinasyon duyuyor olabilir miydik? Tamam duyulmaz, görülürdü ama ya yaşıyorduysak bunu? İmkansız mıydı yani? Değildi. İşitsel halüsinasyon diye bir olgu mevcuttu.

Acaba duymamış gibi yapsam, hatta hiç burada değilmişim gibi davransam durumdan yırtabilir miydim? Gerçi Denker abinin dalga geçen bu ses tonunu ilk kez duyuyordum, dalga geçen halini ayırt edebiliyordum da aynı zamanda sinirli olmayı nasıl başarmıştı zerre fikrim yoktu. Bu kesinlikle zihnimin oynadığı bir oyun olmalıydı. Gözlerimi kısıp Şanze'den ufacık bir onay almak istediğimde büyümüş bakışlarıyla yüz yüze kaldım.

Hayır, halüsinasyon değildi... İşitsel veya görsel, fark etmez, değildi...

Sağ omuzumda olan el çekilmese de sol tarafımdan başka bir el uzandığına önce dikkatimi yüzük parmağındaki alyans çekti, parmağımda olanın eşi, tıpkısının benzeri. Ardından da kar beyaz gömleğin manşetindeki siyah kol düğmesi. Bu sabah aynı kol düğmesini kocam da takmıştı, üstelik şans bu ya yanımdaki elin sahibi her kimse alyanslarımız bile eşti. Şans ve şeytanın bacağı bize tatsız şeyler yaşatacaktı... Daha gelmesine saatler olduğundan emin olduğum kocama rağmen elimdeki kartlardan biri çekilmiş ve devir teslim töreni gibi benden uzaklaşmıştı. Bunu o alyanslı parmak ve aynısından kocamda da olan kol düğmeli elin sahibi yapmıştı...

Umarım ufak bir Elf işime karışıyordur, umarım Noyan bu kadar kısa sürede gelme imkanı bulmamıştır, umarım şu an otel odamda uyurken bir rüya görüyorumdur. Umarım ışınlanma icat edilmemiştir...

Kartımı benden uzaklaştıran el yanımdaki kadehi de aynı şekilde kendisine yakınlaştırdığında dudaklarımı ıslatıp başımı önce karşımdaki krupiye çevirdim. Neyse ki hala esmer kadın vardı, yani bu ikilinin yanında olması gereken Gizay yoktu ve bir ihtimal dahi olsa rüyada olabilirdim. Usulca yüzümü sol tarafıma doğru çevirdim. Noyan gayet rahat, sanki hiç sinirlenmemiş gibi elini cebine atmış, diğer elindeki viski kadehinden yudumlayarak elimdeki kartları gözleriyle işaret ediyordu. İçinden ne olduğuna dikkat etmeden birini çekip çıkardığımda çığlık atarak kaçmak isteyen ruhumun sakinleşmesini istiyordum. Çığlıklardı... Yarım çığlıkları... Hepsi!

Olduğum konum fiziken bir ölüm getirmezdi ama psikolojik olarak öleceğim, ruhani olarak da bol bol fırça yiyeceğim bir yerdi. Sol tarafımda Noyan'ın ateş gibi parlayan mavi hareleri, sağ tarafımda kendini kandırdığım için yüzünde benden çekeceğin var dercesine bakan Denker abi vardı. Bakışlarımı bu anın rüya olmasını dileyerek yeniden krupiyeye döndüğünde esmer kadının az önce oturduğu uzun tabureden ayaklandığını fark ettim. Ve işte tam da o anda bu muhteşem ikilinin yanında olması gereken üçüncü kişi de baktığım noktada belirdi. Esmer krupiyeye usulca sağ tarafını işaret edip az önce dolu olan tabureye Gizay yerleşti. Alt dudağını ısırıp kaşlarını havalandırarak başını usulca salladığında aslında kelime kelime bu bakışın ne tür bir cümle kurmak istediğinin farkındaydım.

Herkesin yeri vardır Belgi, sen bittiğin yerdesin...

Bu cümlenin girişi, gelişmesi, sonucu, dil bilgisi, imla kuralı, hatta diksiyon kuralı dahi cümlenin ana fikrinden daha çok çekiyordu dikkatimi. Alt dudağımı bükerek Gizay'a baksam da çabam amansız bir hastalıkla savaşmaya çalışırcasınaydı. Çünkü normal şartlarda bu tepkiyi versem Gizay beni kurtarırdı fakat şu dakika olduğum halden resmen zevk alıyordu. Bittiğim yer, başladığım yer olacaktı muhtemelen ve ben evden çıkmanın, Monte Carlo'ya gelmenin, güvenli bir alanda olmanın, hatta burada nasıl eğlenebileceğimizin planını kurmuş olsam da Noyan ile tekrar yüz yüze geldiğimde nasıl bir açıklama yapacağımı düşünmemiştim. Üstelik bu kadar kısa bir sürede...

İnsanlar genelde ölürken hayatlarının film şeridi gibi gözünün önünden geçtiğini düşünürler ama hayır, birisi diğer insanlara söylesin eşinizin arkasından iş çevirip enselendiğiniz o soğuk dakikalarda bütün yaşanmışlıkları zihniniz hatırlıyor ve size bir beyazperde de sunuyor. Öyle film şeridiyle falan değil, bayağı dev bir sinema perdesinde oluyor tüm bunlar üstelik. Yine de kadın olduğumu göze alırsak ki daha önce Zeren bey sayesinde yüzlerce idman yaptığımı da varsayarsak bence ben bu işin içinden de sıyrılabilirim. En azından buna inancım var ve kendime güveniyorum.

 

Bölüm : 17.06.2026 11:13 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...