
Selam canlar... 🖤
Son telafi bölümüyle de geldik... Bölümden önce hep olduğu gibi biraz konuşmak istedim.
Hayatta bazı kelimeler vardır; söyleyen kişi için birkaç harften ibarettir ama duyan kişinin içinde yıllardır kapanmayan bir yarayı açabilir. Özellikle de o yaranın sahibiyseniz.
İnsanların yaşadıkları şeyleri isimlendirme biçimleri birbirinden çok farklıdır. Birinin hata dediğine diğeri kayıp der. Birinin geride bıraktığını, bir başkası her gün içinde taşımaya devam eder. Bu yüzden bazen asıl mesele ne yaşandığı değil, yaşanan şeye hangi gözle bakıldığıdır.
Bu bölüm biraz da bununla ilgili.
Geçmişin peşimizi bırakmadığı, bazı acıların yıllar geçse de aynı yerde durduğu ve sevdiğimiz insanlara kızsak bile onlardan tamamen vazgeçemediğimiz anlarla...
Çünkü bazen insanın kalbinde aynı anda iki duygu yaşayabilir: Kırgınlık ve sevgi. Öfke ve bağlılık. Gitmek istemek ve kalmak istemek.
Bu bölümde karakterlerimizi yargılamadan önce onların taşıdığı yükleri hatırlamanızı istiyorum. Her yara aynı görünmez. Her insan da acısını aynı şekilde taşımaz.
Şimdiden keyifli okumalar. Yorumlarda buluşalım. 🤍
(İletişim kurabilmemiz adına Instagram; BiCeruVar)
🌑🌒🌓🌔🌕🌖🌗🌘🌑
İnandıkların ışıktı sana,
Kazancı değmeyecek savaşa girişin ise,
Mağlubiyet...
Sonlar daima bir başlangıcın habercisidir. Ki inanılması gereken bir gerçekte ardımızda bıraktığımız kapı kapanmadan yenisi açılırsa cereyan yapacağıdır. Babaannem sık sık gerçek pencere ve kapılar için bunu söyleyerek, 'Belgi! Cereyanda kalıyorsun! Hastalanıp yataklara düşeceksin!' yakarışlarıyla iyice aklıma kazımış olsa da sadece gerçek hayatta değil, misalde de geçerli bir konuydu bence cereyanda kalmak. Bundadır belki de tıp fakültesine başlamak ideallerimin alt üst edilmeye çalışılmasına dair büyük bir sondu.
O cereyan yapan kapılar uzun süre bizi beklemezdi, ben o saatler süren ve hayatımızı belirleyen sınavdan çıktıktan sonra mezuna kalmanın kapısını hiç beklemeden kendim çekmiştim. Çünkü cereyanda kalırsak felce kadar giderdi sonu. Aman Allah korusundu. Üniversite sınavının kapısını hızlı çekmiş olacağım ki, tıp fakültesinin kapısı bir hayli hızlı açılmıştı. Hatta öyle ki insanlar yoğunluktan dolayı siteye giremezken ben ilk denememde başarmıştım. Ekranda gördüğüm o Cerrahpaşa yazısından sonrası ise benim için önemini yitirmişti.
Çünkü hali hazırda Zeren bey yurt dışı da dahil olmak üzere İstanbul sınırları dışında hiçbir yere tercih yapmamam konusunda diktede bulunduğu gibi, bölümümün de kesinlikle kendi işine yarayacak bir alan olmasını istemişti. En azından daha fazla kıyamet kopmasın, en azından başka şehir veya ülkeden alıkoyularak okulumdan da olmayayım diye düşünerek tek tercih yapmıştım.
İddialıydım, kendimi ve puanımı biliyordum ve şans bu ya eğer ki olmayacak olsa en azından başka istediği tuttu diye de sevinmek falan da istememiştim. Yürekten istediğim bir şeyi bu kefeye koymak içime sinmemişti. Tıp fakültesi serüvenimin kapısını da kapattığım internet sekmesinden sonra eğitime başlamamla kapıyı çekmişim gibi hızlı ilerlemişti her şey. Önce ufak tefek başlamış, görmem gereken teorik uygulamaları alarak geçmişti zaman. Evdeki sürekli yükselen psikolojik ve yer yer fiziksel şiddet dahi bu yoldan çevirmemişti beni.
Hemen ardından pratisyen hekimlik ve yine büyük çapta kıyametler... O gürültülü döneme sığdırdığım TUS sınavı ile beraber de uzmanlığın kapısını açıp, Noyan'la firar ederken pratisyen hekimliğin de kapısını sertçe çekmiştim. Neyse ki o gün sertçe çektiğim kapının ardından, Noyan'la evliliğim için açtığım kapı ve uzman hekimliğimin kapısının aynı kapı olması tüm cereyana karşı da zırh kuşanmama yardımcı olmuştu. Fakat bir kapı, iki farklı olay yoktu, kapılar ikiye çıkmış, olaylar ise o cereyana sebebiyet vermek isteyen bir pencere gibi bebek gündemi açıldığında iyice zora sokmuştu beni.
Yani evet, bir evin içinde veya kendi içinizde birden fazla kapı pencere açıksa cereyan yapıyor, yapacaktı. Yine de hasta olmasak bari diyerek geçiştirme yanlısıydım. En azından bugün öyle olmak zorundaydım.
Hastanenin olabildiğince gerisinde duran araba yığınıyla, ki şaka falan değildi, olduğumuz arabanın önünde ve arkasında dörder, toplam sekiz araba daha vardı, derin bir nefes aldım. Noyan'ın bunu düşünmesi hoşuma gitmişti. Hiçbir uzman doktorun, koruma ordusuyla yeni başladığı hastaneye gireceğini zannetmiyordum çünkü. Benim için böyle olması gerekse dahi hoşuma gitmezdi öyle bir ambiyans.
Ön koltuktan inen Adel sürgülü otomatik kapıyı açtığı sırada derin bir nefes alıp Noyan'a tekrar baktığımda atik bir tavırla benden önce arabadan indi. Ne olduğunu anlamak istediğim için ben de uzattığı parmaklarını yakalayıp takip ettim. Bakışlarım bir hastanede bir de Noyan'da dolaştı ancak onun odaklandığı nokta arkadaki arabayla bizim indiğimiz arabanın arasına park edilen mat turuncu renkteki cipteydi. Parmaklarımızın birbirine kenetlenmesini sağlayıp beni de kendisiyle beraber o araca yönelttiğinde sessizce takip ettim adımlarını. Fakat Noyan sağ koltuğa oturmam adına bir hamle yapmadığı gibi sürücü koltuğundan inen Can'dan anahtarı almış ve geçmemi istercesine önümü açmıştı.
'Ne oluyor?' şaşkınca araba ve Noyan'ın arasında kaldığım noktadan gözlerini incelediğimde Can sanki sessizliğinin ne anlama geldiğini açıkça bilir gibi yanımızdan uzaklaşırken, göz kırptı Noyan. Puslu mavileriyle sürücü koltuğunu işaret ettiğinde hala olduğum yerde kalma taraftarıydım.
'Akşam geleceğim almaya seni fakat...' diyerek bakışlarını kaçırıp önce işlek caddede ardından tekrar arabada gezdirdiğinde sanki suçlu bir çocuk gibi alt dudağını ısırdı.
'Araba senin.' Cümlesiyle bu kez benim bakışlarım arabada gezindi. Arabam vardı. Üstelik ufak ve çok sevdiğim koyu yeşil bir arabam vardı. Şaşkınlıkla aralanan dudaklarımı birbirine bastığımda tepki vermem gerektiğini fark ettim.
'Ne?' gerçekten tepki miydi bu şimdi? Hemen yanımda turuncu bir cip vardı, kocam yetmiyor ve ben sürekli araba kullanıyormuşum gibi bunun da benim olduğunu söylüyordu. Sanki her şey tamammış da ben algılayamamışım gibi takım elbisesinin ceketinin iç cebinden defter çıkarıp bana uzattığında ruhsatla yüz yüze kaldım. Bütün kimlik bilgilerim ve araç bilgileri yazan bunun da dışında turuncu bir kılıfı olan ruhsat.
'Noyan buna gerek yoktu ki.' Dediğimde bakışları üzerimdeki elbisede dolaştıktan sonra hafifçe omuz silkti.
'Turuncu sana yakışıyor.'
'Bana yakışan her renkten bir arabam olması gerekmiyor ama... Üstelik ihtiyacım yok.'
'İhtiyacın olmasına gerek yok ki. Hem bence olmalı fakat yakışan her renkten değil, bütün renklerden arabaların olmalı. Şahsi kanaatim sana yakışmayan renk bence yok.' Şaka yapıyor olmalıydı. Evden dışarıya sadece Noyan'la çıkıyordum. Onda da zaten kendi arabaları vardı ve benim bu durum için gerekliliğim yoktu. İlla ki araba kullanacaksam garajdaki onca arabadan birini alırdım veya kocamınkileri kullanırdım. Ki Şanze'yle Monte Carlo'ya kaçma kararını verip uygulamaya geçtiğimizde o garajda ne kadar çok araba var görmüştüm.
'Buna gerek yok Noyan.' Başımı sağa sola sallasam da koltuğa yerleşmemi ister gibi eliyle içeriyi gösterdiğinde derin bir nefes alıp oturdum.
'Normal çiftlerin yapabileceği çoğu eylemi yapamıyoruz. Gerek aileler, gerek benim yüzümden. Mesela biz tanıştığımızdan beri sadece üç kez baş başa yemek yedik. Bunlardan sadece biri dışarıdaydı. Arkadaşlarımızla toplanıp kafamıza esen herhangi bir mekânda kahve içemedik. Sarhoş olup deliler gibi sadece bir kez dans ettik. İnsan kalabalığının olduğu bir sahilde güneşlenemedik. Halka açık bir alanda öylesine el ele yürümedik. Ailelerimizin tanışma yemeği olmadı. Bir nişan organizasyonumuz, partimiz, hatta nikah için kutlamamız dahi olmadı.' Söyledikleri zorlukla yutkunmamı sağladığında yine hafifçe omuz silkti.
'Ve biliyor musun üzerine giydiğin her parçanın renginde sana bir araba alsam dahi bu yaşanmamış, eksik kalmış şeyleri karşılamayacak. Çünkü arabalardan, herhangi bir mücevherden daha pahalı bu söylediklerim. Hatta o kadar pahalı ki bir bedel dahi söylenmez. O yüzden bırak da ihtiyacın olmasa dahi senin için bir şeyler yaptığımı hissedeyim.'
'Noyan...' mırıldansam da gözlerim dolduğu için görüşüm net değildi fakat yanağımda hissettiğim dudaklarıyla burnumu çektim, 'Hamileyim ben ama ya. Böyle duygusal duygusal konuşamazsın.'
'Seni seviyorum Deran. Sana yaşatamadığım şeyler içimde ukde olarak kalacak kadar çok seviyorum seni.' Dudakları tekrar yanağıma derin bir öpücük bırakırken kollarımı boynuna sardım. Aklı bazen çok farklı çalışıyordu ancak zihninden geçenler o kadar derin yerlere dokunuyordu ki dışarıdan bakan herhangi bir insan parayla kandırılan bir kadın veya parayla kandırmaya çalışan bir adam olarak görebilirdi ikimizi. Ancak aslı öyle değildi. O kadar ki açıklamasını duymadan ben bile aşırılık olduğunu düşünürken dudaklarımdan dökülecek her kelime ters yöne kendini fırlatıp yok olmuştu bile.
Kollarımı boynundan çözdüğüm sırada derin fakat içli bir soluk alıp geriye çekilerek kapattı kapımı. Hızlı adımlarla arabanın diğer tarafını dolaşarak sağ koltuğa oturduğunda kıkırdamadan edemedim. Az önce indiğimiz siyah araba çıkabileceğimiz kadar öne çekilirken sinyal verip park edilen yerden çıktım. Zaten maksimum beş dakika yürüme mesafesi olduğu için park alanından çıkar çıkmaz ilerideki dönüş için sinyal verdiğimde göz ucuyla Noyan'a baktığımda bir an bile benden ayrılmayan harelerini fark ettim. Bu anın sürmesi için belki de bir araba ile gidilebilecek en düşük hızda ilerlemeye devam ederken Noyan koltukta yayılıp kollarını göğsüne bağlayarak başını da geriye attı.
'İçinde olduğum aracı genelde sınırlı kişiler kullanır ve biliyor musun ehliyet aldığım günden bu zamana kadar arabasına bindiğim ikinci kadınsın.' Dediğinde kaşlarım havalanırken başını kendini tasdiklercesine salladı.
'İlk kimdi?'
'Şanze. Arada kızarım, kükrerim, araba kullanması hakkında yüzlerce yorum yaparım, çünkü Ahu Şanze'nin abisi olmak böyle bir ayrıcalık gerektiriyor fakat sağlam kullanır.'
'Kurstan mı öğrendi araba kullanmayı?'
'Hepimize Kubilay bey öğretti.' Sesi kısılırken park alanındaki boş yere girerek kontağı kapattığımda aklındakileri tartar gibi kıstı gözlerini.
'Biz, yani abim, Şanze ve ben 15 yaşında öğrendik. Gizay 14 yaşında öğrendi. Araba kullanmamız yasaktı, trafiğe çıkamazdık ancak herhangi acil bir durumda kullanmamız adına tüm araçların anahtarları nerede belliydi.'
'Neden Gizay 14 yaşında öğrendi?'
'Yazı tura... Kubilay bey bir işe tam odakta kalmayı sever. Parçalara bölmez. İkimizin de aynı sene öğrenmesi gerektiğini düşünse de tam odağını veremeyeceği için yazı tura attı. Gizay kazandı. Tabi Kubilay beyin hala haberi yok ama annem eşit olmalı diye düşündüğü için o şirketteyken aynı sene bana öğretti. Diyorum ya Gizay'la ikiz gibiydik. Ne onun ne de benim bir eksiğim olmazdı. Her şeyimiz aynıydı ve bu çoğu zaman bizi tartışmaktan alıkoyardı. 15 yaşıma geldiğimde ise sanki bir şey bilmiyormuşum gibi Kubilay bey tekrar anlattı.'
'Peki... Aranızda en iyi sürücü kim?'
'Burnu büyüklük olarak algılamanı istemem ama benim. Çünkü annem Kubilay beyden daha iyi sürücüydü.' Gülümsemem büyürken hafifçe omuz silktiğinde dikiz aynasından hemen arkamızda duran siyah arabaya bakarak derince soluklandım. Noyan nereye baktığımı fark etmiş olacak ki ona döndüğümde hastaneye göz atıyordu. Bende onun odaklandığı noktaya, hastanenin tabelasına döndüm.
STA Vakıf Hastanesi...
Noyan'ın gereğinden fazla oyalandığı tabelaya dikkat kesilirken ST kısmının normal harflerle yazıldığını ancak A harfinin yerinde güzel bir yıldız şekli bulunduğunu ancak fark edebilmiştim. Zaten Noyan'ın puslu mavileri de genel tabeladan ziyade ilk başta takılı kalmıştı.
'Hastane ile bir alakan var mı?' gözlerimi kısıp Noyan'a döndüğümde gülümsemesini tutmaya çalışsa da çoktan gamzesi gelip sol yanağına yer etmişti.
'Annemin vasiyeti üzerine kurulan vakfın hastanesi.'
'Yani senin...' göz devirsem de o başını sağa sola salladı. Başvururken, görüşürken veya kabul görürken asla dikkat etmemiştim ve böyle bir bilgiye ulaşmamıştım fakat şimdi görüyordum ki tıp hakkında yaptığım araştırmalar kadar çevrem adına da araştırma yapmam şarttı. Çünkü kafamı çevirdiğim her bir noktadan Visam ailesi çıkıyordu.
'S.T.A. ne demek peki?'
'S.T.A. değil, Sta. Sierra Leone'de kullanılan Krio dilinde Yıldız demek.' Bakışları tam anlamıyla gözlerimi bulurken bedenini dikleştirip dudaklarıma ufak bir buse bıraktı.
'İyi mesailer güzelim.'
'İyi çalışmalar sevgilim.' İkimizde arabadan inerken o bekleyen araca yerleşmiş, ben ise koşuşturmayla geçeceğine inandığım hastaneye doğru ilerlemeye başlamıştım.
🌑🌒🌓🌔🌕🌖🌗🌘🌑
Başımın dönebileceği kadar hızlı toparlanıp bir an önce ortama adapte olmaya çalışırken elimdeki sekreteryayla beraber danışmaya kaçıncı kez uğradığımı sayamamıştım. Düşüp bayılma ihtimalimi göz önüne aldığım için daha kolları sıvadığım dakika danışmada en sempatik gelen Pınar hanıma, Noyan'ın ne ara çantama attığını bilmediğim çubuk krakerimi emanet ettiğimden olsa gerek burası hem yoruyor hem işime yarıyordu.
Pınar hanım gördüğüm kadarıyla kırklarında, beyazlarını güzel bir kestane rengi boyayla kapatmış, mimik çizgilerinden anladığım kadarıyla güldüğü kadar ağlamış, fakat dünyaya başka bir perdeden kocaman bir gülümsemeyle bakan kadınlardandı. Otuzuncu defa gelmeme rağmen arasının limoni olduğu birine denk gelmemiştim ve ne söylerse söylesin insanlar onun cümlelerine alınganlık yapmazmış gibi görünüyordu. Önüme mavi bir dosya bıraktıktan sonra kurtarıcı emanetimden uzattığında yorgun gülümsememle içinden bir tane çektim çubuk krakerin.
'Kemal hocaya götürür müsünüz bunu, 445 numaralı odaya geçecek birazdan, kulağınızı dört açıp dinlemelisiniz bana kalırsa. Kemal hoca hastanemizin başhekimidir, bugün özellikle sizinle beraber olmayı talep etti. Bilgi dağarcığı mükemmeldir. Söylediklerini dinlerseniz size çok şey katar, hastaneye tam anlamıyla adapte olmanızı sağlar. Onun sayesinde çoğu insanı tanır, kime ne danışacağınızı bilirsiniz.' Sağ koridoru işaret ettiğinde başımı onaylarcasına sallayıp mırıldandım.
'İyi ki varsınız...' göz kırparak karşılık verdiğinde dosyayı kaptığım gibi işaret ettiği yöne ilerlemeye başladım. Elime ne zaman aldığımı bilmediğim birkaç parçayı da hızlıca tüketip yutkunduktan sonra önüne geldiğim odanın kapısını vurup içeri girdim.
Bugün bir miktar benim için hazırlanmış komplodan ibaret olabilirdi. Odamı sadece eşyalarımı bırakırken görmüş, hasta kabul etmemiştim. İlk gün hasta kabul etmeyeceğimi biliyordum çünkü bu hastane ve personelleriyle yeni tanışıyordum. Ancak yine de alanım asla kadın doğum değilken burada olmak hayatın kazığıydı. Her yerde doğuracak insanlar mevcutken iç açıcı gelmese de gözlerim karnının ortasında kahverengi bir çizgi olan, ayrıca makineye bağlı esmer kadında gezindi. Durumu bir kez daha göz ardı etmeye çabalayıp Kemal hocaya yaklaştığımda elimdeki dosyayı teslim etmekte de gecikmedim.
Genel cerrah olmak istediği için TUS sınavına kendini adayan, ihtisasa yerleştikten sonra göreve başladığım hastanede ilk günümde kadın doğumda kendimi bulmam hayatın dalga geçme şekli olmalıydı. Asıl anlamadığım nokta, beni neden bugün herkes doğum katına yönlendiriyordu? Kimin yanına ulaşsam, işe el atsam kendimi buraya sürüklenmiş buluyordum. Hastanenin başhekimi mesela beni neden yanında isterdi?
'Notların kadar pratiğinde iyi mi?' sancı çeken kadından gözlerimi çekmediğim için yanımda fısıldayan Kemal hocayla irkildiğimde bakışlarım anında adamcağıza döndü. O ise muhtemelen içimde yaşadığım kaosu bilmeden şaşkın duruşuma dalga geçercesine gülüyordu. Koridor boyunca öylece göz gezdirdiğim kağıdı anımsamaya çalışıp dudaklarımı ıslattım.
'30 yaşındaki hasta, gebeliğin 36–37. haftasında izlenmekte. Amniyon sıvısında azalma izlenmiş olmakla birlikte fetal iyilik hali normal. NST reaktif ve stabil. Enfeksiyon bulgusu ve fetal distres saptanmamış.' Kemal hoca elindeki dosyayla ilgilense de bana başını sallayarak onay verip dinlediğini belli ettiriyordu.
'Hastada 22:00 itibarıyla düzenli olmayan uterin kontraksiyonlar başlamış olup takip edilmektedir. Son değerlendirmede fetus başı doğum kanalına yerleşmiş. Kontraksiyonların yetersiz olması nedeniyle yaklaşık 2 saattir oksitosin infüzyonu uygulanmakta.' Doğruluğu konusunda ben emindim fakat genel cerrahide uzman olan beni kadın doğuma peşinden sürükleyen başhekimden de emin olmak için gözlerimi Kemal hocaya çevirdiğimde gülümseyerek başını salladı yeniden. Beni, onaylaması değil, kıvranan kadın ilgilendirirken bakışlarımı ondan olabildiğince uzağa kaçırmaya çalışsam da pek mümkün değildi anlaşılan.
'Bir de buradaki doğumhaneyle selamlaşmak ister misin?' kadın doğum falan istemiyordum ki ben! Ne doğumhanesinden bahsediyordu. Hamile kadına, doğuran kadın gösterilir miydi hiç? Psikolojik bir suç sayılmalıydı bu!
'Ne?' donuk halim anında adamın yüzüne odaklandığında gülerek başını sağa sola salladı. Kaçtığım yerden nasıl vurulurum hiç anlam veremiyordum ancak kendimi toparlamam gerektiğini bilerek gülümseme çabasına girip derin bir nefes aldım. Henüz ilk günden başhekimle zıtlaşmayacaktım. Nihayetinde tüm bölümleri tanımam için yapıyor olabilirdi. Yaşına ve duruşuna bakılırsa da nedeni bu olmalıydı. İnsanları evinde iyi ağırlamayı seviyor ve iş yerini evi gibi görüyor olabilirdi.
'Tabi, isterim, sizin için de uygunsa eğer...' dedim. Dedim fakat Kemal hoca hastaya arkasını dönüp kapıya ilerlemek üzereyken dibimde duraksayıp hafifçe eğildi.
'Ağır sancıyla gelen hamile bir hastamızın operasyonuna katılmak için uzman kimliğini kullandığına göre çok merak etmiş olmalısın, geç kalma.' Yanımdan geçip gitmeden önce ne zaman olacağını bilmediğim doğum ve içimde çığlık atan Belgi'yle burun buruna bıraktı beni. İçimdeki çığlık resmen 'O zaman hamile olduğumu bilmiyordum!' diye bağırırken ardından ağzı açık ayran budalası gibi baktığım adamla bende odadan çıktım. Hocanın bundan nasıl bilgisi olabilirdi ki? Ayrıca hadi oldu diyelim, ben olduğumu nereden biliyordu ve bir dosyayla bu odaya geleceğimden nasıl emindi?
Bugün tüm hastane halkının beni evirip çevirip kadın doğuma yönlendirmesi sadece bu yüzden miydi yani? Kemal hoca daha önce yediğim haltı biliyordu ve bana ders mi vermek istiyordu? Çok ama çok sabır çekmem gerekse de koşar adımlarla Pınar hanıma doğru ilerlerken panik atağı acaba koridorda mı yoksa doğumhanede mi geçirsem aşırı kararsız kalmıştım.
'Pınar hanım! Pınar hanım!' elimde olmadan yükselen sesimle birkaç göz bana dönse de tutunduğum bankoyla kadıncağız şaşkınlıkla ve neredeyse sıçrar gibi ayağa kalktı.
'Ne oldu Belgi hanım?' kadını da nasıl korkuttuysam bana şaşkınlıkla bakan diğer personelleri göz önüne alarak gülümsemeye çalıştım.
'445 numaradaki Firuze hanım kısmetse ne zaman doğurur dersiniz?' sorum normal değildi, şu an bende normal değildim. Aldığım eğitimlerin hepsi bir yerlere dağılmıştı. Bence bu hastanedeki kimsecikler normal değildi. Sabah Noyan hastanenin kendi ailesine ait olduğunu söylediğinde bunu anlamalıydım fakat ben bir kere inat etmiştim.
'Bunu bilmem mümkün değil sizde takdir edersiniz ki. Hem Kemal hoca böyle bir soru sormaz, nereden çıktı?' sesindeki anaçlığa rağmen omuzlarımı düşürerek baktım çevreye.
'Doğumhaneyle beni tanıştıracakmış da, geç kalma dedi, bilmediğim bir zamana nasıl geç kalmam?' kadının yüzünde enteresan ve garipser hal varken bu cevabı bir tek benim bilmiyor olmayışımın kanıtıydı. Sorum koca bir cevapsızlıktan ibaretti çünkü.
'Kemal hoca ilk günden doğuma mı girmenizi istedi, oryantasyon sürecinde ve alanınız değilken üstelik?' başımı onaylarcasına salladığımda kısılmış gözleriyle dikkatle bana bakarak devam etti konuşmasına, 'Yanlış bir cümle mi kurdunuz? Veya onu kızdıracak bir soru?'
'Hayır. Kesinlikle yapmadım öyle bir şey. Sadece notların kadar pratiğinde iyi mi dedi, bende dosyada okuduklarımı ve aklımda kalan bilgiyi aktardım. Sonra...' gözlerim yuvalarından fırlayacak raddeye geldiğinde Pınar hanım merakla söyleyeceklerimi bekler gibiydi.
'Sonra?' hayatım boyunca tıkır tıkır çalışan aklımın bugün arada şalterleri iniyordu. Söylediği cümleyi daha iki dakika önce ölçüp biçmiştim ve Pınar hanıma dert anlattığım esnada unutmuş, şimdi yeniden anımsayıp, aynı paniğe tekrar sürüklenmiştim.
'Bunu genelde lise öğrencileri söyler ama bende pas geçmeyeyim, hoca bana taktı. Şey, ben birkaç gün önce acil bir durumla gelen yakınımın operasyonuna o gün elime geçmiş kartımla daldım biraz. Sizce Kemal hoca buna birazcık içerlenmiş olabilir mi?' işaret ve baş parmağım arasındaki ufak boşluğa göz attığında gülümsemeye çabalıyordum. Ancak Pınar abla o parmaklarım arasındaki boşluğa minimal bir dokunuş yaparak büyütme taraftarı oldu.
'Ne yaptınız?' kahkaha atmamak için dudaklarını sıkıca birbirine bastırırken omuzlarımı düşürerek derin bir nefes aldım.
'Kemal hoca bu konuda çok hassastır. Hastanesinde düzen ister. Ve tabi ki herkesin kendi işine odaklanmasını. Burada, eğer ki talep edilmezse, kimse kimsenin işine müdahale etmez. Ana kuralıdır.' Açıklaması sertçe yutkunmamı sağlarken iç çektim.
Lise zamanlarıma kucak dolusu sevgiler gönderip o dönemdeki anılarıma oldukları yerde kalmaları için ısrar etmek istiyordum. Eğer ki hoca bana taktı cümlesi böylelikle evrendeki koca bir kara deliğe doğru gidecekse yalvarabilirdim dahi. Hala havada olan elim usulca omuzlarım gibi düşerken iç çektim. Onunla tansiyonumun düşmesini, bayılıp Firuze hanımın doğumu bitene kadar uyanmamayı o kadar isterdim ki... Bıkkınlıkla bankoya yaslanmak üzereyken kollarım nazik bir hamleyle itildi.
'Doğumhaneye koşun Belgi hanım. Bu, Kemal hoca tarafından mimlenmemeniz için bir fırsat.' Düşmüş moduma rağmen Pınar hanımın sesini duyduğumda ne dediğini algılayamasam da o koridorun sağ tarafını başıyla işaret etti. Oradaydı, Firuze hanım tekerlekli sandalyesiyle odasından çıkıyor, hemen dibindeki kocasının elini morartacak kadar sıkıyordu. Anlaşılan o ki önce doğumhaneye, sonra da ameliyathaneye gidecektik. Sonuçta bebek beklemezdi fakat Firuze hanımın eşinin kangren olan parmakları sonra da ampute edilebilirdi.
'Hayat kurtaran bir oksijen, iki defibrilatör, üç sizsiniz.' Adımlarımı ilerletirken Pınar hanıma seslenmekten geri kalmadığımda Firuze hanımın o sancıyla fark etmemesini umut ederek yanından uçarcasına sıyrılıp asansörü de pas geçerek yangın merdivenlerine ulaştım.
Firuze hanım doğurabilirdi fakat ben bu koşuşturma arasına gerçekten doğurmaya zaman bulur muydum emin olamıyordum. Daha önce de pratisyen olarak hastanede bulunmuştum fakat hiçbiri burası gibi değildi. Ya Zeren bey tüm o yerlere el atıp benim işimin pratiğini kavrayamamam için müdahalede bulunmuştu ya da şu an duvarlarının arasında olduğum Visam ailesinin yönetimindeki vakıf hastanesi fazlaca diktatör ve kesin çizgileri olan kurumlardandı. Keza bence ikincisi mantıklıydı çünkü Zeren bey duruma el atmış olsaydı eğer pratisyenlik sürecim başarıdan çok rezilliğe dönüşürdü.
Paldır küldür daldığım doğumhaneyle etrafa bakındığımda kenarda bekleyen personele gülümseyerek yaklaştım. Ben kendimi o kattan diğerine savurduğum için insanları inceleme fırsatım olmasa da ameliyathane personeli gayet detaylıca baştan sona beni inceliyordu. Öyle ki ayağımdaki ayakkabılarda da uzun süre gözleri takılı kalmıştı. Hiç mi topuklu ayakkabıyla daha konforlu olan insan görmemişti acaba? Gözleri sonunda ayaklarımdan yüzüme tırmandığında hala yüzümü esir almış gibi duran tebessümümle genç adama dikkat kesildim.
'Kemal hoca hangi salonda doğuma girecek bilginiz var mı acaba?'
'Burada.' Başıyla arkasında kalan odayı işaret ettiğinde gülümsemem yüzüme rahatlarcasına dağılmıştı ki yaklaşan bedenle anında kendimi toparladım. Kemal hocanın yüzünde beni burada beklemediğine dair ufacık bir şaşkınlık olsa da ellerini yıkamaya başladığında bende yanındaki lavaboya ulaştım.
'Firuze hanımla gelirsiniz zannetmiştim ama erkencisiniz.'
'Geç kalmamamı söylemiştiniz.' Hafifçe omuz silktiğimde yüzünde tebessüm oluşsa da anında başını çevirip steril eldivenleri giydirmelerini bekledi. Az önce salonu sorduğum adam bir bana bir Kemal hocaya baksa da ne olduğunu fark etmediğim bir anda sanki hocadan onay almış gibi bana yönelip gülümsediğinde karşılıksız bırakmadım.
'Tarık bey, Scrub hemşiremiz.' Başımı hafifçe selam verir gibi salladığımda devam etti Kemal hoca, 'Belgi hanım, yeni genel cerrahi asistanımız.' Başta bunun burada ne işi var gibi bir cümleyi kapsayan yüz hatları şu an kırk yıllık tanıdıkmışız gibi rahatladığında, üzerine fazladan bir saygı eklenmişti. O fazlaca ciddiyetin ve sorgulayan halin bu hastaneye özel olduğundan artık emindim.
Pratisyenlik yaparken başta insanlar yine garip bakmıştı ancak o zaman olan göz süzmeler yargılayıcı değil daha çok vah vah çeken türdendi. Şimdi, tam da burada, başladığım dakika itibariyle her bir personelle karşılaşmamda ise sen kimsin bakışı hissediyordum.
Firuze hanımın acı çekmesi esnasında tırnaklarımı avucumun içine geçirmek üzere yumruklarımı kaçıncı sıkışımdı bilmiyorum. İçimden kopup gelen destek olma arzusunu durdurarak duruma müdahale etmek istemesem de gerçekten üzümün üzüme bakarak karardığını kanıtlar bir ruh halindeydim.
Daha önce hastanede defalarca görev almam gerekmişti fakat şimdiye kadar hiçbir üst kıdemlim, pratisyeni veya hali hazırda uzman olan beni ameliyata bu kadar hızlı bir şekilde almamıştı. Üstelik alanım dahi değilken... Bunun için epey zaman, bilgi ve bazı yeterlilikler gerekirdi. Burada ilk günden olmamı unutalım, genel süreçte olabilmem saçmalıktı üstelik. Kemal hoca ise hamile olduğumu bilmediği için, en azından ben öyle umut ediyordum belki de bilse bile çağırırdı, beni doğumhaneye sürüklemişti, ilk günümde üstelik asla aklımdan geçmeyen bir alanda...
Her halta müdahil olan Noyan'ın karısı olmak sanırım bunu gerektiriyordu. Dahası kadın gerçekten de acı çekiyordu. Benimde zamanı gelince çekeceğim acıyı... Elinin biri yatağın kenarını, diğeri kocasının kolunu sıkarken doğumhaneden kovulabilme ihtimalimi göze alarak anında parmaklarını avucuma aldım. Firuze hanımın şaşkın ve acı çeken gözleri beni bulsa da durumu önemseyecek halde olmadığından ilgisi anında dağılmıştı.
'Doğurmayacağım ben Kemal bey! Vazgeçtim!' kadının isyanına gülmek istesem de içimde sakladığımda Kemal hocanın yaparsın sen koçum adlı bir başlıkta konuşması daha komik geliyordu. Kadın acı çekiyordu ve Kemal hoca hayatında hiç doğurmamasına rağmen geçecek, başarabilirsin deyip duruyordu. Gerçekten de kadınları anlamayanlar doğurtmamalıydı çünkü ben Firuze hanımın yerinde olsam net bir şekilde sen ne anlarsın diyerek carlardım.
'Geçmiyor! Yapamayacağım!' Kemal hoca bütün profesyonelliğine rağmen kadının pes edişinin farkındayken bakışlarını sinyal alması gereken kişilerde dolaştırdığında tüm doğumhane ekibi de her an olabileceklere karşı hazırlığa koyulmuşlardı bile.
'Bana bak.' Niye böyle bir giriş yapıyordum ben Allah aşkına. Daha ilk dakikadan dan diye hastaya bana bak denir miydi? Resmen kadınla şahsi bir meselem varmışta kavga çıkarıyormuşum gibi görünüyordu durum.
'Kimsin sen? Firuze Dalgakıran. Koskoca Firuze Dalgakıran vaz mı geçecek, pes mi edecek?'
'Ne diyorsun sen ya?!' kadının şaşkınlığı doğumhane ekibinde de varken ilgisini çekmiş olmak iyi mi kötü mü hesap edemiyordum ama ben gazı almıştım ve önümde pek durulacağını sanmıyordum şu an.
'Diyorum ki kim bilir hayatında ne zorluklar gördün sen. Nelerle uğraştın, kimlerle karşı karşıya kaldın...' kadının arada bir ağzından kaçan acı inlemeye rağmen durmadım. Durmadım ama durmam gerektiğinin de farkındaydım.
'Ceza hukuku alanında yoğunlaşmış avukatım ben onlarca manyak gördüm! Tartışılmaz bile bu konu!'
'Bende onu diyorum. Avukatmışsın sen. Katili, manyağı, psikopatı, boşanması şunu bunu, sen onlarla baş etmiş kadınsın. Kendi çocuğunla mı baş edemeyeceksin. Allah bilir hiçbir davada pes etmemişsindir, şimdi pes mi edeceksin?' yüzündeki acı çeken ifadeyle alnından öpüp minik kuşum diyesim gelse de duruşumu bozmadığımda kadının gözleri kısılmış, kaşları ise çatılmıştı.
'Etmem! Pes falan etmem! Ben ceza avukatı Firuze Dalgakıran'ım!'
'Etmeyeceksin tabi ki! Çocuk doğurmak neymiş canım! Sen o kadar davanın seyrini, kararını değiştirmişsin savunmanla, şimdi çocuk doğurmak mı korkutacak seni!' ne yapıyordum ben, birisi benim ağzımı bantlayıp köşeye kaldırabilir miydi? Firuze hanımın gözleri benden Kemal hocaya döndüğünde sanki o doğurma demiş gibi bir sinirle bakıyordu adamcağıza.
'Doğuracağım ben! Pes falan etmiyorum Kemal bey! Önce çocuğu doğuracağım sonra da seni boşayacağım!' sinirinin yönü Kemal hocadan kocasına sektiğinde şaşkınca adama baksam da o gülerek başını sallıyordu. Tabi Firuze hanımın gergin bakışlarından kurtulduğunda ise bana sanırım teşekkür edercesine baktı. Yani umarım teşekkür ettiğini anlatan bir bakıştı bu... Gerçekten de bu doğumhaneden normal şekilde çıkmayacaktık. Daha doğrusu sadece ben normal çıkacaktım. Uzman doktor olarak değil normal, dümdüz Belgi Deran olarak. Bir de Firuze hanımın avukatlığımı yapması gerektiği bir noktada bulabilirdim kendimi.
Firuze hanımın son kükreyişi veya çığlığı, hatta ikisinin birden ortalığı ayağa kaldırışından sonra Kemal hocanın parmakları arasındaki ufacık ayakları gördüğümde gözlerim büyüdü. Az önce elini tuttuğum ve parmaklarımı kırmak isteyen Firuze hanımın da durulduğunu fark edince içeriyi esir alan ağlama sesi sertçe yutkunmamı sağladı.
Görevlilerin alıp, temizleyip, kontrollerini sağlayarak kadıncağıza yaklaştırdıkları ufaklıkla kenara çekildiğimde bakışlarım bir an ufak kırmızı ten ve Firuze hanımdan ayrılmıyordu. Doğuran bir kadına psikolojik baskı yapmak ne kadar makuldü bir fikrim olmasa da karşımda gördüğüm iki buçuk kişilik tablo boğazıma düğüm atılmasına sebebiyet verdi.
İki nefes arasına bir hayat sıkışabiliyordu işte. Bir kadın iki nefesi arasına bir dünya sığdırıp sonra ona sıkı sıkıya sarılmasına neden oluyordu. Az önce kaosla yaşam mücadelesi sunan ortam şimdi duygusallıktan hıçkırarak ağlanacak seviyedeydi. Bebek avaz avaz ağlarken odadaki herkes rahat bir nefes aldı. Ben ise nefesimi tuttum. Firuze hanımın bir şey olacak korkusuyla dokunmaya kıyamadığı minicik şey göğsündeyken gürültülü ağlaması kesik kesik hale gelip daha sonra sakinleşti usulca.
Yeni doğan bir bebeğin ilk ağlayışı, dünyanın en küçük sesi olmalıydı belki de; ama o an kulaklarımda yankılanan en güçlü şeydi. Parmakları henüz bir çiçeğin tomurcuğu kadar narin, nefesi buğulanmış bir camdaki iz kadar tazeydi. Bir kuşun kanat çırpışı gibi kırılgan, ama fırtınalara meydan okuyacak kadar kararlıydı o ses.
Bir yaşam daha dünyaya buradayım diyordu. O küçücük beden, hayatın bütün inatçılığını taşıyormuş gibi ciğerlerini doldurup ağlarken, ben elimin istemsizce karnıma gittiğini fark ettim. İçimde büyüyen sır, birkaç haftalık sessiz bir kalp atışından ibaretti belki; ama birdenbire ağırlık kazandı.
Karşımda yeni başlamış bir hayat dururken, kendi hayatımın da geri dönülmez bir eşiğe geldiğini hissettim. İçimdeki hayat henüz kimsenin duymadığı bir fısıltıydı. Ailemden görmediğim şefkati, yıllardır peşinden koştuğum mesleği, kendi ellerimle kurmaya çalıştığım hayatı düşündüm. Bir bebeğin doğumu herkes için bir başlangıçtı. Benim içinse aynı anda hem başlangıç hem de hesaplaşmaydı. Çünkü bazı kadınlar bir çocuğu sevgiyle karşılardı, bazıları korkuyla. Ben ikisini de aynı anda hissediyordum. Ve bu, öğrendiğim hiçbir tıp kitabında anlatılmıyordu.
İnsan başkalarının doğumlarına yıllarca tanıklık edebilir, kanı, acıyı, sevinci ezberleyebilirdi. Ama konu kendi içine düştüğünde, en bilgili doktor bile karanlıkta yolunu arayan biri kadar savunmasız kalıyordu.
Durumdan anladığım kadarıyla kocasını boşamazdı Firuze hanım fakat beni dava edebilirdi. Dava ederse gücenmezdim çünkü bilinçli bir tavır takınmamıştım. Fakat yeni bir hayat doğmuştu. Nefes, can, kan, yeni bir zaman vardı artık.
🌑🌒🌓🌔🌕🌖🌗🌘🌑
'Dosyasında mı gördün mesleğini?' ilerlediğimiz koridorda Kemal hocanın sesiyle dalgın bakışlarımı toparlayıp başımı sağa sola salladım. Nasıl yani der gibi bakan haline tebessüm ederek iç çektim.
'Gaz verdim, yani, işe yarayacağını düşündüm. Bilinçsizce yaptığım bir şeydi, eğer gitmemi isterseniz-'
'İyi ki yaptın fakat...' olduğum yerde kalakalırken bakışlarım Kemal hocanın yüzünde dolaştı, 'Herkese aynı taktik işlemez, o yüzden ayırt edici ol, hastaları tanı, onlarla iletişim kur, anlamaya çalış.' Başımı onaylarcasına salladığımda gülümseyip omuzuma hafifçe vurdu.
'Ve bir daha elindeki kartı kendi faydana kullanma. İsmin veya soyismin değildir mühim olan. Her şeyden önce iyi bir hekim olmalısın, dosyandan anladığım kadarıyla jinekolog olmayı aklından dahi geçirmemişsin fakat hayatının çoğu anında kendi faydandan önce hastalarının faydası gelecek. Tekrarı olmayacak bir meslek grubundayız. Çıkmadan önce Firuze hanımın yanına da uğra, onlar sadece hastamız olmuyor, bir süre sonra anlayacaksın beni.' Başımı tekrar salladığımda usulca havalandırdığı eline şaşkınlıkla baktım fakat bu kez de patavatsız bir tavırda bulunmamak adına anında sıktım.
'Hastanemiz oryantasyon sürecine ihtiyaç duymaz, yönetimden ufak bir ricada bulundum sadece. Bundan sonraki süreçte, dilediğin zaman dilediğin insana danışabilirsin. Benim elimden kurtulduysan zevkle yanıtlarlar merak ettiklerini. Aramıza hoş geldin.' Dudaklarındaki gülümsemeyle bende elimde olmadan tebessüm ettim.
'Teşekkür ederim. Sizinle çalışmaktan memnuniyet duyacağımdan emin olabilirsiniz.' Başını usulca salladıktan sonra beni olduğum yerde bırakıp ilerlemeye devam etti. Utandırmış ve güzel bir ders almamı sağlamıştı. Kemal hocaya karşı bir mahcubiyetim vardı. Benim için bu görev kötüye asla kullanılmayacak bir alandı ama ben bayağı mesleğimi kötüye kullanmış gibi hissediyordum. Dahası Kemal hoca kimdir, necidir öğrenmeden bir daha karşısına çıkmayacağıma dair yeminler verebilirdim kendime.
Gözlerim koridorda dolaşırken odama çok uzak olmadığımı fark ederek ilerledim. Ulaştığım kapıyı açmadan kapıdaki plakada dolaştı harelerim. Normal şartlarda asistan odasında olmam gerekse de henüz bir kıdem yazılmamış bir çok plakaya denk gelmiştim bu koridorda. Sadece hastalarına değil, çalışanlarına da özen gösteren bir hastaneydi. Yoksa bilirdim ki asistan odaları mahremiyetten uzak, kolay kullanılabilecek alan oluşturulmuş, giren çıkan asistanların hızına yetişilemeyen o yerdi. Parmaklarım plakaya uzandığında pürüzsüz yüzeyde gezindi tenim.
Belgi Deran VİSAM
Genel Cerrahi
Şeffaf plakada kalın puntolarla yazılmış o unvan kendimi bildim bileli çabaladığım yegane şeydi. Evet, fotografik hafızam çok yardımcı olmuştu, evet söz konusu mesleğimse kalpten inanarak sarılmıştım derslerime ve yine evet notlarım ortalamanın çok üzerindeydi.
Fakültesini birincilikle bitirmiş bir hekim olarak bununla gurur duyuyordum. Ancak her zaman toz pembe değildi bu dönemde yaşadıklarım. Bu plakada vasfım, statüm, kimliğim böyle yazsın diye canımın acımasına göz yummuştum. Ağladığım, canımın fiziken acıdığı, psikolojik olarak yok olmak istediğim günlerin arasından çıkıp gelmiştim buraya. Hayatımda hiçbir şey için bu kadar savaşmamıştım ama doktorluk için kan kussam da kızılcık şerbeti demiştim. Şimdi ise buradaydım. Geldiğim dakikadan itibaren koşturmaktan bilincine varamadığım o yerdeydim.
Dudaklarımda asılı kalan gülümsemeyle kapı kulpuna bastıktan sonra içeri doğru bir adım attım aralanan kapıdan. Sakin tonlarda ufak bir oda karşıladı beni. Duvarlarda olabildiğince açık gri boya, büyük pencerenin önüne konumlandırılmış beyaz bir masa, hemen arkasındaki yine beyaz koltuk. Pencerenin iki yanında olan demir kitaplıklar ve kişiselleşmediği belli olan raflarındaki birkaç obje...
Tüm eğitim hayatımı kapsayan görüntü tam karşımdaydı. Biraz daha ilerleyip kapıyı kapattığımda bakışlarım masamın köşesinde duran vazonun içindeki turuncu gülleri buldu. Dudaklarım benden bağımsızca gerildiğinde daha fazla yaklaşarak üzerine bırakılmış zarfı parmaklarımın arasına aldım. Bugün turuncu takıntısı olan sevgilim anlaşılan o ki şaşmayacaktı bu odağından. Çünkü turuncu güllerin arasındaki zarf dahi yumuşak bir tonda turunculuk içeriyordu.
Hemen güllerin yanında bir kutu peçete, ki bunu da Noyan'ın düşündüğünü tahmin edebiliyordum, bir de masamın önündeki isimlik. Ağır, siyah yansımalı bir camın üzerine gümüş harflerle işlenmiş bu hastanedeki yerim... Zarfı açıp içindeki ikiye katlanmış kağıdı çıkardığımda derin bir nefes alarak özenle yazılmış kelimelerde dolaştırdım harelerimi.
Bugün seni hastanenin merdivenlerinden çıkarken izlediğimde içimde tuhaf bir sessizlik vardı. Sanki dünya duruyor ve ben sadece seni izliyordum. İçinde büyüyen o küçük kalple birlikte, sen de başka birine dönüşüyordun. Daha güçlü, daha derin... Daha sen.
Hayat bazen insana aynı anda iki mucize vermez derler ama ben buna inanmıyorum. Çünkü bugün, hem sevdiğim kadının hayallerine yürüdüğünü gördüm, hem de o kadının içinde yeni bir hayatın filizlendiğini...
Sen yürürken, ben senden geride kalmadım aslında. Sadece biraz daha hayran olmak için durdum, oradan seyrettim seni. Belki de kimsenin fark etmeyeceği şekilde baktım sana... Ama biliyorum...
Bugün attığın her adım, sadece bir işin başlangıcı değil, bizim hikâyemizin en güçlü sayfalarından biri. Ve bir gün... O karnında taşıdığın küçük kalp büyüdüğünde, senin için şunu söyleyecek: "Annem, en zor zamanında bile hayattan vazgeçmeyen bir kadındı."
İşte ben bu hikâyeye âşığım. Ve en çok da sana. İlk günün kutlu olsun sevgilim... İlk olacak nice günlerin gibi kutlu olsun.
Ben her zaman, tam burada olacağım.
Parmaklarım arasındaki ufak yaprağın üzerine düşen damlayla iç çektim. Burada, bir şekilde değerli hissettirdiği yerdeydim. Unutmuyor, sabah onunla geldim diyerek umursamaz bir tavır takınmıyor, varlığını her daim hissettiriyordu. Varlığı ile beraber daha güçlü kılıyordu. İlk baştan beri saklamadığı, korkmadığı duyguları etrafımı bir zırh gibi çevreliyordu. Kimsenin olmayışını fayda bilerek kendimi masanın arkasındaki koltuğuma bıraktığımda ciğerlerime az geldiğini hissettiğim oksijeni çekerek cebimden çıkardığım telefonun ekranını aydınlatıp Noyan'ın ismini bulduktan sonra üzerine dokundum.
'Deran...' henüz çalmamıştı bile telefon, elinde hazır mı bekliyordu acaba? Gel beni buradan kurtar, deli bunlar falan diye arayacağımı mı düşünmüştü? Tüm gün yaşadıklarım düşünülürse haklı da olabilirdi.
'Elinde telefon hazır kıta aramamı mı bekliyordun?' sesimdeki şaşkınlık ona ulaşmış olacak ki ufak bir kahkaha attı.
'Aklım sende kalmıştı, toplantıdan da yeni çıktım, arasam mı aramasam mı derken sen aradın. Nasıl geçiyor veya...' bir anlığına sustuğunda saatini kontrol ettiğini tahmin etmem de imkansız değildi, 'Geçti?'
'İyiydi... Senin nasıl geçti günün?'
'Yoğun. Sesin durgun geliyor, biraz da ağlamış gibi. İyi misin sen?' meraklı tınısıyla derin bir nefes aldım.
'İyiyim. Çiçeklerini yeni gördüm, notu da şimdi okudum. Biraz şey oldu... Duygulandım.' Burnumu çekerken derin bir sessizlik olduğunda vazonun yanındaki karton kutuyu açıp içinden peçete çektim. Yüzümü temizlemeye çalıştım.
'Sen, odana girmeye yeni mi fırsat buldun?' hıhı mırıldanmalarım arasında bir kere daha iç çekerken kağıdın üzerindeki küçük kalp kısmında dolaştı baş parmağım.
'Noyan...' ufak bir çocuk gibi mırıldandığımda göğsüme sıkışan ağlama isteği yükseldikçe yükseldi. Zorladı orayı. Henüz dakikalar önce gördüğüm doğum sahnesi korku filmi gibi olsa da ardından o yoğun duygularla çevrelenmiş doğumhane tüm direncimi yıkıyordu.
'Emret güzelim.'
Sadece...' buna ben hazır mıydım bilmiyordum fakat elimin çoktan karnıma ulaştığını fark edince iç çekip bakışlarımı karşımda duran kapıda dolaştırdım.
'Sadece ne güzelim? İyi hissetmiyor musun? Birisi ters bir tavır mı sergiledi? Bir yerine bir şey mi oldu?'
'Noyan, Noyan, dur. Sakin ol, hiçbir şey olduğu yok.' Paniğinin önünü kestiğimde hala merakla beklediğinin hatta bir miktar sabır dilediğinin de farkındaydım.
'Çeyrek vatandaş için-' sabah olan uyarısı aklıma geldiğinden duraksadıktan sonra devam ettim, 'Yani bebek için doktora gidelim mi? Sadece orada, daha doğrusu burada, karnımda olduğunu biliyoruz.'
'Deran aklımı kaybetmem için üstün bir çaba harcıyorsun... Bu muydu dert yani, gideriz tabi, sen hazırsan çok isterim.'
'Gebelik testi, kan testi, sabah bulantısı, uykular, gözyaşları...' kısa bir anlığına duraksasam da dram daha çok dram dememek için direnerek iç çektim, 'Hepsi inatla kanıtlama çabasında, yani doktorun evet orada demesi çok şaşırtmaz bizi, hazır olamayacak bir şey yoktur herhalde.' Aslında korkularıma soracak olursak hazır değillerdi, en azından gerçek ağızdan bunları duymaya hazır değillerdi. Fakat bugün Firuze hanım ve onun inatla direnen oğlunu gördükten sonra korkularımın düşünceleri önem taşımıyordu.
'Toparlanıp çıkıyorum, hastaneyi arayıp randevu alırım, senin de on dakikan var zaten.' Derken ufak tefek toparlandığına dair sesler gelse de iç çektim.
'Hangi hastane?' sorumun fazlaca saçma olduğunu da biliyordum, panik içerdiğini de fakat bir ihtimal Norveç'te bir hastaneye gideceğimizi dillendirse asla itiraz etmezdim.
'Olduğun hastane güzelim.' Sesinde garipsediğini belli eden bir ton vardı fakat benim aşırı gergin sinirlerime işlemiyordu. Aslında sinirlerim gergin değildi, az önce çiçek buketi, not ve Noyan'ın sesiyle kalmamıştı hiçbiri fakat Kemal hocanın karşısında başhekimi olduğu hastaneye yeni başlayan bir doktor olarak hamile çıkmam... Şahsen kabul edilebilir olmazdı.
'Mümkünse Kemal hoca dışında birinden randevu alır mısın?' havalandırdığım kaşlarımla gözlerimi kapının hemen yanındaki büyük manzara tablosuna diktim.
'Neden?' kuşkulu sesiyle derince soluklanıp resmen kayarak uzanır hale geldiğim koltuktan doğruldum.
'Geldiğinde anlatırım ama endişe edecek bir olay yok. Yani ters bir durum falan yok.' O tabloda kocaman bir deniz vardı. Bu odada zaten hasta kabul etmek için değil de adeta rahatlamam için tasarlanmış gibiydi. Manzarayı fark ettiğim dakika ise sahildeki ev aklıma düşmüştü.
'Pekala... Görüşürüz.'
'Görüşürüz.' Koltuktan tamamen kalkıp telefonu kapatıp başımı omuzuma düşürerek dikkat kesildim yeniden o görüntüye. İncelikle işlenmiş bir yağlıboya tablosuydu. Güzeldi, ferahtı ve huzurluydu. Kızıl bir gün batımı kucaklamıştı denizi fakat deniz inadına dalgalanmıştı bu dinginliğe rağmen. Noyan'la olduğum ve ona sarıldığım andaki ben gibiydi. Hala hırçındım ama içsel olarak daha dingindim. Kalbimin ortasında direnişe geçmek isteyen yan başkaldırıyordu, bir yandan da teslim olmak istiyordu, ışığa, tam parmaklarımın altında olan o ufak ışığa...
İç çekerek harelerimi müthiş manzaradan çekip etrafa yeniden göz gezdirdim. Odanın içindeki kapıya yaklaşıp araladığımda ufak bir lavabo olduğunu görerek dudaklarımı ıslattım. Geldiğim dakika üzerimdeki elbiseyi kapıyı kilitleyerek odada değiştirmiş, bir anlık dahi vakit bulamadan çantama tıkıştırıp masanın en altındaki geniş çekmeceye fırlatmıştım. Haliyle ne odayı, ne lavaboyu görme fırsatım olmamıştı. Araladığım kapıyı tekrar kapatarak masanın çekmecesine ilerleyip tıkıştırır gibi yerleştirdiğim çantamı aldım. Banyoya girme zahmetinde bulunmadan yine kapıyı kilitleyip üzerimi değiştirdiğimde elimdeki beyaz üniformaya da ciddiyetle bakıyordum. Belki de o bana ciddiyetle bakıyordu.
Sabah içimde pantolona dair olan o gergin hissiyatı bu saate kadar hissetmemiştim çünkü bunu önemseyecek tek zaman dilimim öğle yemeğimdi ve ben deli gibi açtım. Aramızda görünmez bir anlaşma varmış gibi o da sağ olsun bana pek kendini anımsatma ihtiyacı hissetmemişti. Üniformayı kenardaki ince uzun ve asıl amacı eşyalarımı gizlemek olan dolaba asıp giydiğim elbisenin üzerine askıdaki ceketi de geçirdikten sonra çantamı da alarak adımlarımı dışarı yönlendirdim.
Kemal hocanın uyarısını ciddiye alarak Firuze hanımın yanına uğrayıp hem tebrik, hem de bir durum olduğunda nöbetçiler vasıtasıyla bana ulaşabileceğini dile getirdikten sonra bugün defalarca geçtiğim koridordan ilerledim.
Hastanenin dışına adım atar atmaz yüzüme çarpan serin havayla kollarımı bedenime sardığımda bütün oksijeni sadece benimmiş gibi ciğerlerime çektim. Resmen yaz gelmek nedir bilmiyordu ve ben Noyan'ın tabiriyle bir karış etek giyiyordum. Ceketin cebindeki telefonumu alıp rehberde istediğim ismi bulduğumda hastane duvarına yaslanıp çalmasını dinledim.
'Belgi, iyi misin?'
'Hayati bey... İyiyim tabi, siz nasılsınız?' sesim neşeliydi ama içimdeki o tedirginlik bir türlü peşimi bırakmıyordu. Yine de yıllardır öğrendiğim o en büyük ders, kan kusup kızılcık şerbeti içtim demenin vücut bulmuş haliydim.
'İyiyim, hayırdır, sıkıntılı bir durum mu var?'
'Yok, Zümrüt sultanla konuşmak istiyorum.' Akıl alabileceğim bir tek o vardı şu an görünürde. Fikir verir, belki içimi rahatlatırdı, en kötü sevinirdi, sevincini görürdüm, bende onun sevinciyle beraber daha cesur hissederdim.
'Yanımda değil maalesef, önemli bir şey söyleyeceksen eğer-' derince iç çekmem cümlelerinin havada sallanmasına neden oldu. Babaanneme böylesine zor ulaşmak içimi fazlaca huzursuz ederdi fakat daha öncekilere oranla artık derin bir sancı da bırakıyordu. Hormonlarımın vücudumda sağa sola çarpıp beynimi ele geçirmelerinden belki de, haksızlığa uğruyor gibi hissediyordum. Oysa hep böyleydi Zümrüt sultan. Şimdi değişen bir şey yoktu.
'Yanına gittiğinde arar mısın veya onu görmem gerektiğini söyler misin?'
'Görmen gerektiği?' tepkisine göz devirdim anında. Babaannemi de görmem gerekiyor dediğimde görebiliyordum. Ağır bir aile travma vakasıydık biz.
'Hayati abi... Acil bir durum değil fakat babaannemle konuşmam gerekenler var, önemli ve lütfen.' Baskın çıkan sesimle konuştuğumda gözlerim bahçedeki insanlarda gezindi. Şifa bulmaya gelenler, müjde duymayı isteyenler, yaşama tutunmak tek amaçları olanlar veya sadece hapşırıp illa ki antibiyotik diye tutturanlar...
'Peki, söylerim.'
'Teşekkürler, görüşürüz abi.'
'Görüşürüz ufaklık.' Derince soluklanıp kulağımdan çektiğim telefonu kapattığımda daha da dikkat kesildim çevreme. Hastane ortamlarında hastayken ürperen fakat mesleğini de buradan çıkmadan yapabilecek bir alan seçmem fazla mantıklı görünmüyordu. Ancak benim sevdiğim ortam değildi, histi. İnsanlara umut olabilmekti. Çaresizce aman aranırken iyi bir haberde ışıldayan gözlerini görmekti. Bütün pratisyenlik dönemimde hocalarımın yanında gördüğüm vakalar vardı. Fakat tıpkı Kemal hoca gibi onlar da aynı şeyi söylemişti, benimseme ama empati yap. Tanı onları...
Ameliyattan çıktığımızda o hocalarım iyi haber verirken boynuna düşünmeden atılan insanlar olmuştu, birbirine sarılanlar, sevinçten hüngür hüngür ağlayanlar, hatta ellerini öpmeye çalışanlar. Bir de ilk ameliyatımda yitip giden bir can vardı. İnsan böyle bir durumla ilk kez ameliyata girdiğinde karşı karşıya kalınca tutukluk yaşıyordu. Umut olmanın zıt anlamlısı haline gelebileceğini anlıyordun. Acı ve zulüm olmak. Fakat kaçış olmadığını da tam olarak öyle bir zaman diliminde anlıyordun.
O gün hem umut hem de zulüm olabileceğimi öğrenmiştim. Acı bir şekilde üstelik. Fakat bugün, yine bir hastane sınırlarında öğrendiğim, gördüğüm, ayırt ettiğim farklı bir şey vardı. Daima arkamda olduğunu düşündüğüm Zümrüt sultan... Sadece ararsam veya başkaları tarafından aranırsa vardı. Kızıyla tehdit edilmiş amcamın direnişinin aksine o zarar ziyan bitince ortaya çıkardı. Şimdiye kadar görmek istediğim belki de işime geldiği için arkamda olduğuydu. Çünkü zarar görmüş olsam da bana birkaç gün bile olsa sağlıklı bir ortam yaratırdı. Görmüş olsam bile... Görmeden önce değil. Görürken değil... Çoktan o zararın içine düşüp kan kaybetmişken...
Otoparka giren aracı gördüğümde ne zaman dudaklarımla uğraştığını bilmediğim parmaklarım tenimden koptu. Tırnağımın ucunda ufak bir deri parçası kalırken iç çektim. Nikotin istediğimde yapardım bunu, sigaraya o an ulaşamıyorsam, Zeren beyin azarını yiyorsam, olduğum yerden çekip gidemiyor ve bir dal sigara yakamıyorsam kanatana kadar dudaklarımdaki kavlamış deriyle oynardım. Dudaklarımı dilimle yokladığımda bu kez imdadıma kanatmadan Noyan'ın yetiştiğini fark ederek yaslandığım duvardan ayrıldım. Arabasını park ettikten sonra olağan sakinliğiyle inip yanıma yaklaşmaya başladığında tıpkı onun yüzünde olan gülümsenenin aynısı benimde dudaklarıma mühürlendi.
Aklımdaki hengame ve düşünceler gerçekti. Gerçek olduğu kadar da doğruluk taşıyordu ancak bunun zamanı değildi. Zaten göğüs kafesimin altına gizlenmiş organ da Noyan'ı görünce dert pompalamayı bırakıyordu. İstemsiz oluşuyordu işte o tebessüm.
Tüm gün yoğun olmasına rağmen duruşundan zerre bir şey kaybetmemişti, enteresan olsa da gömleğinin ütüsü bile bozulmamıştı. Bir insanın nasıl gömleğinin ütüsü bozulmazdı ki? Bana daha çok yaklaşırken aklımdaki saçma soruyu def etmek istercesine başımı hafifçe salladım. Sonunda dibime kadar ulaşmış avucunu sağ yanağıma yaslayıp başparmağıyla okşadıktan sonra diğer yanağımı da derince öpüp çekildiğinde uzun uzun gözlerime baktı.
'Çok yorgun görünüyorsun.' Gözleri kısılırken sakladığı puslu mavileri iyice kolaçan etti harelerimi.
'İyiyim, gerçekten.' Parmak uçarımda yükselip bende onun yanağını öptüğümde tek kolunu belime sarıp içeri yönelmemizi sağladı.
'Düşüncelisinde...' az önce aklımdan geçenler tek cümlesi ile toz bulutuna dönüşüp dağıldı dört bir yana. Bittikten sonra değil, başlamamışken buradaydı Noyan. Algılayamadığım o evliliğe, bebeğe rağmen aileydi. Bunu öyle güzel yönetiyordu ki en iyi yapabildiğim şey olan o rollenmeme rağmen kanmıyordu.
'Biraz ama kötü değil düşüncelerim merak etme.' Başını usulca sallarken koridorda ilerlemeye devam ettik. Bize dönen usul bakışların veya kaçamak gözlerin farkındaydım. Bunun eninde sonunda olacağını da biliyordum. Kurucularının oğlu ve henüz bugün çalışmaya başlamış asistanları dip dibe hastane koridorunda olunca insanlar elbette dikkat edeceklerdi.
'Doktor bekliyor, sen söyle bakalım neden Kemal hocadan randevu almıyoruz.'
'Bugün beraber doğuma girdik.' Kaşlarımı havalandırarak mırıldandığımda başını normal olduğunu onaylayan halde salladı.
'Hastasına gaz verdim.' Cümlemle şüpheli gözleri yandan yandan baktı.
'Metan gazı falan değildir sanırım?'
'Saçmalama...' omuzlarımı düşürsem de gülümsemesi genişlediğinde devam etmem için hem yürüyor hem izliyordu, 'Doğurabilirsin başlığı altında gaz verdim. Bir de Gönül ablanın durumunda personel kartımı kullandığımı biliyormuş.'
'İlk dakikadan görevi kendi özel ihtiyacına göre kullanmaktan enselendin yani...' dudaklarını birbirine bastırırken ince bir şeklinde kalsa da yanağındaki belediye çukuru içten içe güldüğünü belli ediyordu.
'Pekala. Verdiğin gaza göre değerlendirirsek doğurdu mu? Verdiğin gaz işe yaradı mı?' başımı anında onaylarcasına salladığımda az önce sakladığı kahkahası gururlu bir baba edasıyla olan gülümsemeye dönüşmüştü. Bugün fazlaca bulunduğum kadın doğum bölümüne girdiğimizde ise henüz yeni fark edenler de odaklarını sağ olsunlar eksik etmediler. Fakat diğer alanlardan daha şaşkın ifadeleri vardı. Muhtemelen diğerleri tam olarak beni tanımadıkları için Noyan bey ve karısı olarak bakıyordu.
Buradakiler ise kendi hastanelerindeki asistan Belgi ve kurucunun oğlu Noyan bey olarak... Yine de diğerlerine göre daha direktlerdi, kaçaklık yoktu burada. Ufak bir şaşkınlık, afallama ve büyüyen gözler vardı. Tek kişi dışında. Pınar hanım... Kocaman gülümsemesiyle zarifçe bankonun arkasından ayağa kalktı, gözlerini bize dikti ve kocaman üç mavi klasörü önündeki yükseltiye bıraktı.
'Pınar hanım...' Noyan iç çekerek sıkıntılıca üç klasöre göz attığında dudaklarındaki tebessüm de samimiydi.
'Noyan bey... Uzun zaman oldu, sizi buradan dosyasız göndereceğimi zannetmiyordunuz değil mi?' belli ki birbirlerini uzun zamandır tanıyorlardı ve yine uzun zamandır dosyalarla birbirlerinin başlarını belaya sokuyorlardı. Noyan önüne bırakılan dosyalardan ilkinin kapağını araladığında tek kaşı havalanmış gözleri tekrar Pınar hanımı bulmuştu.
'Yönetim kurulunda sadece benim olduğumu düşünmenizi nasıl sağlamış olduğum yıllardır cevaplamaya çalıştığım yegane sorudur.' Bu durumdan bıkmış gibi davransa da Pınar hanıma takılmayı sevdiğini anlayabiliyordum Noyan'ın. Fakat kadında buna alınıp gücenmiyordu. Hatta biraz da o yönetim kurulundaki adamın ufacık yaşlarını bilir gibi merhametle bakıyordu.
'Başkalarından size gelecek dosyaları başta size getiriyorum diye beni suçlamanız haksızlık ama Noyan bey.'
'İşini hızlı halletmek için her şeyi yaparsın.' Kıstığı gözlerine rağmen Pınar hanım heves ve memnuniyetle başını salladı. Sanki tüyo verecek gibi bankoya yaklaştığında ise Noyan'da aynı şekilde karşılık verdi.
'Günlük yüzlerce ziyaretçisi olan bu hastanenin işlerini hızlı halletmesem Kemal hocamla başım nasıl bir derde girer biliyor musunuz?'
'Bilmem mi...' geri çekilirken konuştuğunda üç dosyayı da hafifçe Pınar hanıma itti Noyan.
'Dönüşte alacağım, imza atacağım bir şey var mı?'
'Olmaz mı...' anında çıkardığı kağıtlarla beraber Noyan belimdeki kolunu çözerek iç cebinden kalem çıkardı. Tam odakla okuduğu birkaç sayfaya imzalarını sıraladıktan sonra tekrar kalemi cebine yerleştirdiğinde fark edilmesi güç bir tebessümle göz kırptı.
'Asayiş?'
'Berkemal.'
'Dönüşte uğrarım.' Başını sallarken tekrar eli belime yaslandığında koridoru adımlamaya devam ettik. Fakat Pınar hanım ile olan tanışıklığını da içten içe merak ediyordum.
'Pınar hanımı uzun zamandır mı tanıyorsun?'
'Hastanenin başhemşiresi. Aynı zamanda annemin yakın arkadaşlarındandı. Elinde büyüdüm diyebilirim.' Kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken geldiğimiz odanın önünde duraksadık. Daha çok bilgi isterdim fakat içimde tutmam gerektiğini Noyan kapıya vurup aralayınca anladım. İçeriden komut beklemeden girdiğinde ise tam ortada kalan beyaz masadaki bugün sadece bir kez rastladığım otuzlarının ortalarındaki kadını bakışlarım bulurken çoktan yanına yaklaşmıştık. Kadın ayağa kalkarken iki gün sonra başka pot kırmamak için masada yazan isme diktim gözlerimi. Seda hanım, Seda hanım, Seda hanım...
'Hoş geldiniz Noyan bey.' Noyan'ın elini sıkıp bıraktıktan sonra bana yöneldiğinde havadaki parmaklarını yakalayıp usulca sıktım, 'Sizde hoş geldiniz.'
'Hoş bulduk Seda hanım.'
'Bir şey ikram edelim dilerseniz?' bu alakanın nedenini merak etsem de bulunduğum ortama rezil olmak istemeyişim susmamı sağlıyordu. Noyan'ın gözleri sorgularcasına beni bulduğunda anında başımı sağa sola salladım.
'Gerek yok Seda hanım. Aslında sebebi ziyaretimiz şunun için, konuyu çok uzatmayalım. Eşim, Belgi, yaptırdığımız testlerin sonucuna göre hamile. Fakat biz konu hakkında bunun dışında bir bilgiye sahip değiliz, hiçte kontrole gitmedik.' Noyan'ın dudaklarından ilk ismimi duymak garip hissetmemi sağlasa da çocuk gibi, bana ne sadece ben Deran diyeceğim, mızırdanması yaşama ihtimalini düşünmek zorundaydım sanırım.
'Belgi hanım, sizi tanıyor olabilir miyim?'
'Magazin ve ekonomi haberleri dışında soruyorsanız hastanenizde cerrahi asistan olarak bugün görev almaya başladım.' Kadının kaşları şaşkınlıkla havalandığında zoruna mı gitti demek istesem de içimde tutmayı tercih ettim. Saçmalıyordum, şu an normal şekilde davranan bir kadına gereksiz yere laf sokmak istiyordum. Hormonlarımın gazabına ne ben, ne de başka insanlar uğramamalıydı. Karşımdaki kadın olabilecek en samimi ve iyi niyetli şekilde davranıyordu.
'Aramıza hoş geldiniz o halde. Önce ultrasona alalım dilerseniz, daha sonra detayları konuşalım.' İkimizde başımızı sallayıp onay verdiğimizde harekete geçen Seda hanımla odanın içindeki beyaz kapıya yöneldik. Ufacık odanın sağ duvarına yaslı sedye, onun hemen yanı başında duran cihaz ve o cihazın önündeki sandalyede gözlerimi gezdirmeye başladıktan sonra göz ucuyla Noyan'a baktığımda hareketlerimi tahlil etmek istercesine beni izlediğini fark ettim.
Seda hanım hazırlanmam için odadan çıkmıştı fakat ben bu hazırlığın bir asır sürebileceğini düşünüyordum. Sanırım o sedyeye yatması gereken bendim ve şu an odanın ortasında durmuş öylece bekliyordum. Derin bir nefes alıp omuzlarımı gevşetmek için hareketlendirsem de Noyan'ın dudaklarını saçlarımın arasında hissettim.
'Hazır değilsen eğer-'
'Problem yok... Problem yok... Gerildim. Hepsi bu, gerildim ancak problem yok.' Kendimi ikna etme çabamla sedyeye yaklaşıp oturduktan sonra göğüs kafesimin koruduğu o ufak ancak çok işlevli organ sınırlarını zorlamaya başlamıştı bile. Başka biri olsa yerimde tansiyonu düşer miydi acaba? Çünkü ben düşüyor, hatta yerlerde sürünüyor gibi hissediyordum. Vakit fazla geçmeden içeri tekrar gelen Seda hanımın dizlerimi örttüğü örtüyle beraber bir kez daha derince soluklandım.
'İyi misiniz Belgi hanım?' sorusuyla beraber aklımda sürekli tekrar ettiğim kelimeler yeniden gündeme geldi. Problem yok Belgi, hiçbir problem yok... Sakinsin... Kadın seni öldürmeyecek, sadece kontrol...
'İyiyim, ufak bir gerginlik hepsi bu.' Anlayışla gülümseyip başını salladığında benim bakışlarım Noyan'ı bulmuştu. En azından odadaki tek yüksek voltajlı elektrik panosu ben değildim. Bu da bir artıydı. Noyan dişlediği alt dudağı, nereye koyacağına net bir karar veremediği elleri, bir de hemen yanındaki dikili perdeyle hesap kitaba girmesini göz önüne aldığımızda benden daha fena olduğu gerçeğiyle yüzleşiyordum.
'İlk kontrolde gergin olmanız çok doğal. Yeni bir adım, yeni bir yol sonuçta, dilerseniz biraz nefeslenmeniz adına zaman tanıyalım sizlere...' Seda hanımın sesi ona dönmemi sağladığında kadının elindeki jelle bir bana bir Noyan'a bakışına kahkaha atmak istedim. Fakat bunun bir an önce olması gerektiğini bilerek başımı sağa sola sallamıştım ki odaklanmam çok kısa sürmek zorunda kalmıştı çünkü Noyan önce sağ tarafında duran seyyar perdeyi arkaya doğru çekmiş ardından ne yaptığını anlamlandıramadığım bir zaman diliminde sedyeye göz atarak dudaklarını ıslatmıştı.
'Çok affedersiniz...' Seda hanıma yönelik mırıldanmasının ardından hala ne olduğunu anlamasam da düşmemem adına çaba göstererek duruşundan bile ağır olduğunu düşündüğüm kontrol koltuğunun duvarla arasına bir boşluk girmesini sağlayacak şekilde ittiğinde elbisemin kumaşını sıkan elimi de avucunun içine aldı.
'Şimdi başlayalım.' Boşta kalan kolu başımın üzerindeki boş alandan destek alırken sakağımdaki birkaç saç telimi, elimi tutan başparmağı ise durmaksızın usulca tenimi okşuyordu. İkimiz bir olmuş resmen kilitlenmiştik. Karnıma değen jelin soğuk hissiyatıyla bedenimi bir ürperti kaplasa da dudaklarımı ıslatıp gözlerimi ultrason ekranına diktim. Cihaz gezdikçe oluşan o tuhaf ürperti bir süre daha devam etti fakat bu benim gerginliğimden dolayı da olabilirdi. Şakağımda hissettiğim dudaklarla bakışlarım Noyan'a döndüğünde gülümsemem gerçeklikten olabildiğince uzaktı.
'Evet...' birbirine odaklanmış gözlerimiz duyduğumuz sesle Seda hanımın varlığını anımsayarak birbirinden koptuğunda ekrandaki işaret ettiği noktaya döndü harelerim.
'Kese burada.' Aklımdaki bütün bilgi ve birikimim havaya karışıyordu. Kese neydi, embriyo neydi, hamilelik neydi, hatta bu kadın kim diye bağırasım bile vardı. Sertçe yutkunup gösterdiği noktaya odaklı kalsam da ekranı gösteren parmağını çektiğinde beklentiyle baktım kadının yüzüne.
'Henüz çok küçük, şu an kalp atışını duyabilme imkânınız maalesef yok. Bir veya iki hafta sonra bu imkânımız olur muhtemelen sizler de bilirsiniz bu bir korku nedeni olmamalı. Eğer dilerseniz vajinal ultrasonla da dinleyebiliriz kalp atımını.'
'Bu kese mi beni deli bir kadın haline getirdi yani?' gözlerim şaşkınlıkla açılsa da sorduğum soruyu kulağımın duymadığı gerçekti. Kalp atışı yoktu, bebek falan tam anlamıyla yoktu ama ben sabahları mütemadiyen kusuyor, günün herhangi bir zaman diliminde keyfime göre atarlanıyor, bazen bilinçsizce ağlıyordum dahi. Ve bu sadece gösterdiği kese yüzünden mi oluyordu?
'Tahminlerimce beşinci hafta veya altıncı haftanın başındasınız Belgi hanım. Hormonlarınız bedeniniz kadar ruhunuzu da hazırlıyor, siniriniz, üzüntünüz, mutluluğunuz bu yüzden çok doğal.'
'Kendimi sorgulatıyor o kese bana.' Şoktaki halimle Seda hanım gülümsemesini gösterdiğinde bakışlarım direkt olarak Noyan'a döndü.
'Henüz kalp atışı duyulmazken bile senin çocuğun olduğu belli. Kafasına göre duygularıma yön veriyor. Sende öylesin, kafana göre aşık ettin kendine.' İsyanıma karşılık Noyan'ın şaşkın bakışları beni bulduğunda çattığım kaşlarıma rağmen gülümsedi. Öyle bir gülümsedi ve derin bir nefes aldı ki hayatımın herhangi bir anında bu bakışlarını unutabileceğimi asla düşünmüyordum. İçtendi, samimiydi, dahası anlayış doluydu. Puslu mavileri kalbimin orta yerine bir taht atıp oturmasına olanak tanıyordu.
Birbirimize nasıl baktıysak Seda hanım da bizi yalnız bırakmak istemiş olacak ki toparlanmam adına odadan çıktığında olduğum yerde doğrulup sedyeden indim fakat Noyan'ın gözleri hala gözlerimdeydi. Sinirliydim, asabiydim, hormonlarım trambolinde zıplar gibi duygularımın sıçramasına yol açıyordu fakat o sanki ufacık bir tepkim yokmuşçasına şefkat doluydu. İçimdeki korkuyu görüyordu ama asıl nedenini bilmiyordu, belki de kendine göre yorumluyordu, muhtemelen öyleydi. İç çekerek bakışlarımı kaçırıp karnımdaki jeli temizlemeye başlasam da sinirden gözüm bir şey görmüyor gibi hissediyordum.
Elimdeki peçeteyi avucumda buruşturup sinirle çöpe bıraktığımda odada yalnız oluşumuzu değerlendirmiyorum desem büyük yalancı olurdum. Üzerime çöreklenen bütün gerginliğe rağmen Seda hanımın kese diye tabir ettiği şey bana bir anlam ifade etmiyordu. İşin kötü tarafı sadece kese dediğinde, kalp atışı alamayız henüz dediğinde üzüldüğümü hissetmiştim. Kalbimde ince bir sızı oluşmuş, baştan beri korkum orada olmasıyken bir atımın eksikliğinin bilmeden ne derece sarsıcı olabileceğini hissetmiştim.
Öğrendiğimde korkudan istemiyorum diye çığlık atmak istediğim bebeğin kalp atışını duyamamak üzmüştü beni. Ne zaman adapte olmuştum da bu konu kalbimi kırabiliyordu ki? Üstelik hala içten içe delicesine bir koruyamama korkum varken. Belki de bu bebeğin kalp atışını şimdi almadığımız gibi hiç alamayacaktık ve ben korumak konusunda telaşta kalmak zorunda olmayacaktım. Ne saçmalıyordum ben? O kalp atışını duymak istiyordum!
'Çıldıracağım...' Sitemle birbirine bastırdığım dişlerimin arasında konuşurken elbisemin eteklerini düzeltmeye çabaladığımda sanki o bile bana karşı çıkıyordu. Ucu kıvrılıp takılırken düzeltmek adına sertçe silkelediğimde tekrar takılması çığlık atmama çeyrek kala bir duruma sevk ediyordu beni. Aynadaki yansımadan kıvrık etek ucuma sitemle bakıp gözlerimi sıkıca kapattım.
Derin bir nefes alacak, daha sonra da sakinleşmiş olarak gözlerimi açacaktım. Evet, hepsi buydu, bu kadardı. Başarabilirdim. Kollarımı kavrayan büyük elleri hissederek daha tamamlayamadığım nefesimi bırakıp araladım gözlerimi. Noyan yüzümü kendine dönmemi sağladıktan sonra hafifçe eğilip eteğimin ucunu düzelttiğinde gırtlağıma dayanan o bağırma hissiyatını bir yutkunmayla geçirmeye çabaladım.
'Seda hanımı dinleyelim, sonra sahildeki eve geçeriz ve sen istediğin kadar bağırırsın. Olur mu?' dışarıdan o kadar belli ediyor muydum sahiden asabiyetimi yoksa bu Noyan'a özgü bir anlayış çeşidi miydi? Başımı sallayıp onay verdikten sonra odadan çıktığımızda masanın önündeki koltuklara tekrar yerleştik.
'Planlı bir hamilelik değil anladığım kadarıyla.'
'Cerrahi asistan olarak işin başına geçtiğim dönemde çocuk yapmayı planlamış olsaydım emin olun yönetime ben bir aptalım o yüzden derhal bu çalışma protokolünü sonlandırın derdim.' Dudaklarımdan dökülenler Seda hanımın gülümsemesini genişletmesine neden olduğunda iç çekip birbirine kenetlediğim parmaklarımı sıkılaştırdım.
'Affedersiniz, ben biraz gerginim. Saygısızlık etmek istememiştim.' Mırıldanmamdan sonra Seda hanımın anlayışlı gülümsemesine göz atsam da bebeğin bebek değil kese olduğu düşüncesi zihnimi terk etmezken anlattığı detaylara odaklanamıyordum bile. Neyse ki Noyan buradaydı ve garip hissetmeyecek olsa not dahi tutardı bu konuda. Birbirine kenetlediğim ellerimin üzerine büyük avucunu yerleştirip kavradığında Seda hanımın söylediği her kelimeyi zihnine kaydediyordu.
'Haşhaş tohumu ne kadar ki?' kaşlarını çatıp bana döndüğünde dudak bükerek bilmiyorum demeye çalıştım. Fakat Noyan karşısında oturan doktorun varlığını bir anlığına durdurup teknoloji nimetlerine sarılarak çoktan kontrol etmişti bile. Devam eden bilgilendirme kuşağına odaklanma çabam sadece arada duyduğum düşük muhabbetinden ibaret olduğunda onun da nedeni tenini parmaklarımın üzerinden çekip sonra şaşkınlıkla tekrar tutan kocam sayesindeydi. Noyan'ı kimse şu an olduğu kadar odaklanmış göremezdi herhalde.
Her zamanki gibi kusursuz görünen yüzü ilk kez çatlamış gibiydi. Düşük ihtimalinden söz edildiği anda çenesinin gerildiğini, birbirine kenetlenen parmaklarının beyazlaştığını gördüm. Toplantı masalarında milyonlarca liralık kararlar veren, insanların sesini yükseltmeye cesaret edemediği o adam, şimdi tek bir kalp atışının ihtimali karşısında sessizce savaş veriyordu.
Seda hanımın ağzından çıkan her kelimeyi dikkatle dinliyor, hiçbir detayı kaçırmamak istercesine sorular soruyordu. Kontrol etme isteği, hayatı boyunca ona güç vermişti belki; ama ilk kez kontrol edemeyeceği bir şeyle karşı karşıyaydı. Ve buna rağmen kaçmıyor, gözünü bile kırpmadan korkusunun tam ortasında duruyordu.
İçimde garip bir sıcaklık yayıldı. Çünkü o an karşımda gördüğüm şey güçlü bir adam değildi. Güçlü olmaktan yorulmuş ama yine de sevdikleri için ayakta duran bir adamdı. İnsan bazen birine onun sevgisini duyduğu anda değil, korkularını gördüğü anda âşık oluyordu bence. Ben de galiba tam bu anda, ona bir kez daha âşık oldum.
🌑🌒🌓🌔🌕🌖🌗🌘🌑
Arabanın kapısı kapanır kapanmaz içerideki sessizlik daha ağırlaştı. Anahtarı çevirdiğinde bile hareketi acele değildi, dikkatliydi; her şey yanlış bir titreşimle bozulacakmış gibi. Anlaşılan o ki sancılı bir düşünme sürecine girmişti. Motor çalışıyordu ama o sanki hâlâ muayene odasındaydı; doktorun söylediği her kelime camın buğusunda asılı kalmış gibiydi. Normal standartlarda olan gebeliğin başlangıcındaki düşük riskin anlatıldığı cümleler bile onu rahatlatmamıştı, tam tersine zihninde ihtimallerin kapısını aralamıştı.
'Deran.' Yerleştiğim koltukla kemerimi taktıktan sonra bakışlarımı Noyan'a çevirdiğimde kafasında tarttıklarını bir düzene koymasını bitirsin diye beklemeye başladım. Direksiyonu kavramaya çalıştı ama elleri bir anlığına yerini bulamadı; sanki kontrolü sadece yola değil, hayata da vermesi gerekiyormuş gibi gerilmişti. Dikiz aynasına baktığında dışarıdan her şeyin normal göründüğünün farkındaydım. Lüks bir araba, kusursuz bir adam, düzenli bir dünya. Ama içindeki o düzen çatlamıştı. Arabayı çalıştırsa dahi park alanından çıkarmazken puslu mavileri benden birkaç saniye kaçtı, tekrar beni buldu ve iç çekerek bakmaya devam etti.
O an, onun gücünü en net gördüğüm yer arabasının içi oldu; çünkü ilk kez kontrol edemediği bir ihtimal, bütün planlarını susturmuştu. Ve ben, o tedirginliğin içinde bile beni düşünmeye devam ettiğini hissettiğimde, onun korkusunun bile bana dokunduğunu fark ettim.
'İşe biraz ara vermeni istesem bencillik etmiş olur muyum? Hemen itiraz etme, sadece bu sene için. Sonra elli tane yardımcı bulurum, sabahtan akşama kadar hastaneye gidersin.'
'Bu biraz abartı olmaz mı?' kaşlarımı şaşkınlıkla havalandırdığımda alt dudağını dişleri arasında ezip sağ elini boynunun sol tarafına götürerek sıktı. Noyan'a dair bir listem olsa bu hareketini de eklerdim kesinlikle. Gergin olduğu zamanlarda kulağını tersten tutmak gibi sağ eliyle boynunun sol tarafına ya masaj yapıyordu ya da kaşıyordu. Ki durumu bana kalırsa üç şekilde açıklanabilirdi. Gerginlikten kaskatı kesildiği için, tüyleri ürperdiği ve kaşındığı için ya da farkında dahi olmadan yapıyor olabilirdi...
'Seda hanımın söylediklerini sende duydun, düşük olasılığı genellikle ilk 13 haftada oluyormuş. Güzelim, gel inat etme.' Bedenini hafifçe bana doğru çevirip başını omuzuna doğru düşürdüğünde dudaklarımı birkaç kez açıp kapatsam da diyecek tek kelime bulamamıştım, 'Hem dengeli beslenmen, yorulmaman, ağır şeyler kaldırmaman gerekiyormuş.' Konuşmasına devam ederken göz devirip güldüğümde iç çekmekle yetindi.
'Neyse ki inşaat ustası değilim.' Dalga geçiyor gibi görünsem de asla geçmiyordum. Fakat Noyan beni bu gidişle bir yatağa bağlayacak ve asla ama asla kalkmamam için üstün bir çaba gösterecekti.
'Deran'ım...' parmakları usulca saçlarıma yaklaşıp okşadığında yüzündeki lütfen diye çığlık atan ifadeyi dikkatle inceledim. Zaten hali hazırda aklımda bir hengame vardı ve bu savaşın tam ortasında bir de iç savaş yaşamak istemiyordum.
'Birkaç saat konuyu tamamen yok sayabilir miyiz?' irkilerek mırıldandığımda içime sığmayan oksijeni derince çektim. Noyan'ın başını sallayıp onay vermesi bile aslında üzerime gelmek istemediğini anlatır gibiydi ancak onun birkaç saat sonra aynı durgunluk ve olgunlukta kalacağını zannetmiyordum.
'Sahildeki eve gidelim mi?' sonunda harekete geçirdiği araçla kendi emniyet kemerini de taktıktan sonra mırıldandığında başımı sağa sola salladım.
'Farklı bir yere gidebilir miyiz?'
'Farklı?' başımı salladığımda düşünmeye başladığını fark etsem de dudaklarımı ıslattım.
'Durdursana arabayı.'
'Miden mi bulandı?'
'Yok, durdur sen.' Dedim ve dediğime birden duran araba yüzünden pişman oldum. Henüz yeni çıktığımız anayolda trafik alaşağı olmuş, onlarca korna çalmış, arkamızdan tüm sülalemizi içeren küfürler edilmişti, üstelik saniyeler içinde. Noyan için bütün bunlar önem taşımazken az önce yolun ortasında duraksattığı arabayı kenara çektiğinde kapımı açtım.
'Ben kullanabilir miyim?' yüzündeki şaşkın ifade ne olduğunu anlamadığını belli etse de o da kapısını açıp kemerini çıkararak indi aşağı. Bende onun gibi yapıp diğer tarafı dolaştıktan sonra sürücü koltuğuna yerleştim.
'Zamanın var mı?' harekete geçirdiğim arabadan sonra mırıldandığımda bakışlarım direkt yola odaklı olsa bile Noyan'ın garipseyen tavrını iliklerime kadar hissediyordum.
'O nasıl soru Deran, tüm vaktim senin.' İçimdeki bitmek tükenmek bilmeyen o sıkıntı Noyan'ın her kelimesinde bir bulut gibi dağılıyor fakat devreye zihnim girince yeniden bir araya gelip şimşekler çakmasını sağlıyordu. Sessizliğin içinde arada kontrol ettiğim dikiz aynasından arkadaki dört arabayı fark ettiğimde derin bir nefes aldım.
'Arkadakiler seninkilerden mi?'
'Evet...' endişe gerektirmeyeceğini düşündüğümden olsa gerek gövdedeki ekrana dokunup kısık sesteki müziği de ortaya bıraktığımda dirseğimi kapıya yaslayıp yumruk yaptığım elime de şakağımı yasladım. Yorgun değildim, sadece halsiz ve dengesizdim. Bu da hem anlaşılır, hem de katlanılır bir şeydi benim için.
'Psikiyatrın yazdığı ilaçları kullanabilecek miyim dersin?' resmen boş muhabbet olsun da ne olursa olsun tavrındaydım. Daha yarım saat önce birkaç saat kapatalım dediğim konuyu kendim açıyordum.
'Öğrenmemi ister misin?'
'Olur...' akıp giden yol, yaptığım sollamalar veya beni sollayanlar, sırası üzerine dizili ve artık yaprakları yeşillenmiş ağaçlar, bazen tarlalar, şehirlerarası yolculukta ne olursa ona rastlıyor olmak... İhtiyaç duyduğum koca bir boşlukken bu gerçekten de Kandıra'ya kadar uzanmak zorunda mıydı emin değildim. Fakat bu uzun yolculukları seviyordum. Sakinliğini, dümdüz ve düşünmeksizin olmasını. Rota nereden geçerse geçsin hep en son konuma ulaşılması bir nebze planların içinden sıyrılmamı sağlıyordu. Tabi şehir değiştirdiğimizi fark etmesine rağmen umursamayan Noyan'ın varlığı da buna ekstra bir değer katıyordu.
Ne zaman düşünmeye ihtiyacım olsa kilometrelerce yol yapmak isterdim. Bu ehliyeti aldığım günden beri böyleydi, daha öncesinde ise Arıkan'ın veya Levent'in başına bela olur, onları kendimle sürüklerdim. Yolda kulağımıza değen o düşük sesli müzikle günlerce zaman geçse umursamazdım. Şimdi ise Arıkan artık bu dünyada değilken, yanımda Noyan'la ve karnımda bir bebekle, pardon keseyle yolculuk yapıyordum.
Park ettiğim arabayla beraber bakışlarım Noyan'a döndüğünde onun dikkatle çevreyi incelediğini fark ettim. Gözleri ağaçlarda gezindikten sonra bana yöneldiğinde gülümseyip başımla dışarıyı işaret ettim. İndikten sonra arabayı kilitleyip yürümeye başladığımda parmaklarıma kenetlenen parmaklarla dikkatli olmaya çabalayarak kayalıkları indiğimde her seferinde gözüme kestirdiğim noktaya yönlendirdim Noyan'ı. Büyük iki kayanın arasındaki hafif yükseltiye oturup bacaklarımı sarkıttıktan sonra Noyan'ın elindeki yolda alelade bir benzinlikten aldığımız kahveleri alıp onun da yanıma yerleşmesini bekledim.
Güneş batmak üzereydi, etrafı bir kızıllık kaplamıştı ancak hepsinin ötesinde hala çevrede sakinlik mevcuttu. Tıpkı hastanedeki dinlenme odasının duvarında asılı yağlı boya tablo gibiydi. Sadece daha gerçekti. Yüzümü yalayıp geçen rüzgarla gülümsediğimde çantadan çıkardığım bardağın birini Noyan'a verip diğerden de bir yudum aldım. Kabul etmem gerek ki kahve nefret edilecek kadar kötü durumdaydı. Hayatımda tattığım en kötü kahve dahi olabilirdi.
'Çok güzelmiş burası.' Yorumuyla kahvenin kalitesizliğini düşünen zihnim kendine geldiğinde yeniden etrafta dolaştırdım harelerimi. Güzeldi. Ilık yaz akşamı hissiyatı vardı bu manzarada. Biraz boş vermişlik, ergenlik, bir nebze gerçeklikten kaçmışlık ve fazlaca huzur sarıyordu dört bir yanımızı.
'Gelmedin mi daha önce Kerpe kayalıklarına?' başını olumsuzca sallarken gülümsemem daha da genişledi.
'Sen sık mı gelirdin?'
'Arıkan'ın veya Levent'in başına bela olurdum gelmek için.' Omuz silkip kahvemden bir yudum daha aldığımda havalanmış kaşlarıyla beni izlediğini fark ederek kıkırdadım, 'Yakın arkadaşım, Atakan'ın ikiziydi.'
'Geçmiş zaman...' başımı sallarken dudaklarımı ıslatmayı da ihmal etmedim.
'Benim yüzümden öldü. Yani, benim kullandığım arabada.' Yüzümü buruştursam da şu an aklımı daha fazla dramın meşgul etmesini istemiyordum. Kendime gelmek için olsa gerek başımı sağa sola salladığımda az önce olan tebessümüm tekrar yüzüme yerleşti.
'Çok neşeliydi, hayat dolu, biraz deli, genellikle problemleri basitleştirirdi. Yani probleme çözüm bulmazdı, küçük görürdü. Birisi Arıkan'a kolum koptu dese, diğerini kullan o zaman diyecek seviyede bir gamsızlığı vardı. Bir kere Atakan'a sapanla kağıt parçası attı, o da gözüne gelmişti, Atakan kör bırakacaksın diye kıyameti koparırken o neyse ki iki tane var demişti.' Tebessümüm kıkırdamaya dönüşürken izlediğim kızıllaşmış denizden Noyan'a döndüm. Resmen gözlerini kırpmadan izleyip dinliyordu.
'Peki Arıkan şimdi burada olsaydı, duruma tepkisi ne olurdu?'
'Dünyanın sonu gelmiş gibi dram yaratma Belgi, doğurup sonra hayat kurtarırsın...' tonunu kalın tutmaya çalıştığım sesimle yanıtladığımda yüzümde de tıpkı onun o boş vermiş ve umursamaz ifadesi vardı.
'Tanımadan sevdim Arıkan'ı.' Kıkırdamam devam ederken kahvemden bir yudum daha aldım.
'Çarpıştığımız gün.' Aklıma gelen şeyle gülümsemem yüzüme takılı kaldığında bakışlarımı tekrar uçsuz bucaksız maviliğe diktim, 'Yanında biri vardı demiştin ya, o Arıkan'dı işte.'
'Yakışıklı adamdı, o gün bir miktar damarıma basıp geçti.' Kaşlarımı havalandırsam da içimin biraz daha ferahladığının farkındaydım. Zaman yavaş yavaş ilerliyordu ve burada böylece otururken kendimi aşırı derecede huzurlu hissediyordum. Noyan'la sohbet etmeyi, ona kendime dair bir şeyler anlatmayı, bomboş bile olsa konuşup gülmeyi seviyordum.
'Pekala... Sen bu Arıkan beyin söylediklerini ciddiye alır mıydın?' yüzündeki ifade birazcık umursamayacağımı düşünür gibi tebessüm halinde olsa da başımı onay verircesine salladım.
'Genellikle evet...'
'O zaman söyle bakalım, şu an burada olsa ve hamile olduğunu öğrense ne tepki verirdi?'
'Önce uzun bir süre gülerdi, sonra da ciddi olduğumu anlayınca...' bakışlarımı etrafta gezdirip yüzümü buruşturarak Noyan'a döndüm, 'Dünya bir seni daha kaldıramaz, babasına çeksin mümkünse derdi.' Cevabım onu da güldürdüğünde dudaklarımı ıslatıp derin bir nefes daha çektim yosunlu tuzlu suyun kokusundan.
'Hangi takımlısın?'
'Tarafsızım ben güzelim.'
'Kesin favori baba adayı sen olurdun o zaman. Seninle bu çocuk Beşiktaş'lı olacak diye kavga etmek zorunda kalmazdı çünkü. Muhtemelen gıcık olacağın tek girişimi olurdu o da haber verme zahmetine girmeden kutlama ayarladığı için.'
'Haber vermesi daha iyi olurdu elbette.'
'O zaman sürpriz olmaz diye bir açıklama dinlerdin.' Derken omuz silktiğimde ufak bir kahkaha attı.
'Haklılık payını es geçmeyeceğim... Peki.' İç çekip omuzlarını dikleştirdiğinde gelecek yeni soruyu beklemeye başladım.
'İşe ara verme düşüncesi hakkında fikri ne olurdu?'
'Senin yanındayken çocukta yaparsın kariyerde derdi.'
'Benim yanımda değilken?'
'Aptal saptal iş yapma Belgi, bir seneyi can kurtarmak değil dünyaya bir can getirmek için erteleyeceksin, bence mesleğin kadar mükemmel bir şey bu, dinle şu adamın lafını derdi.'
'Arıkan en hit biraderim olabilirmiş.' Cümlesi kahkaha atmamı sağlarken bedenimi sardığında başımı omuzuna bıraktım.
'Korkuyorum.' Az önceki kahkahalarımdan sonra bu kelime ne derece akıllıcaydı bilmiyordum fakat unutmaya çalıştığım detaylar gün gibi ortadaydı. Zeren beyin tehdidini Noyan'a anlatmak konusunda kaldığım ikilem durumu içler acısı hale getirirken bir de hiçbir bilgi birikimim olmayan bu hamilelik meselesi alaşağı etmişti beni.
'Farkındayım ama korkacak bir şey yok güzelim.'
'Noyan.' Başımı omuzundan kaldırıp gözlerine odaklandığımda asıl denizin önümde değil solumda olduğunu da yeniden hissediyordum. Ne diyeceğimi merak etse de sabırla bekleyen tavrı yüzünde yine o ikilem denizinde boğulmaya başladım.
'Sana bir şey söyleyeceğim ama kızmayacaksın.' Gözleri kısılmaya başladığında kaşlarımı havalandırıp işaret parmağımı aramızda yükselttim, 'Hamileyim ben kızamazsın zaten, sinir stres yok bana.'
'İşe ara vermeyeceğim diyeceksen pek şaşırıp kızacağım bir durum değil bu, beklerim senden.' Dudaklarım keyifle kıvrılsa da göz devirdim anında.
'Alakası yok onunla, yani var ama yok. Olabilir de olmayabilir de... Boş ver hastaneyi şimdi.' Karton bardağı kenara bırakıp bacağımın tekini yukarı çekerek bedenimi ona çevirdiğimde daha da kısılmış gözleriyle dudaklarımı ıslattım.
'Babam.' Başını devam etmemi istercesine salladığında iç çekip alt dudağımı dişledim, 'Beni bu bebek konusunda tehdit etmiş olabilir.'
'Olabilir?' anlamasa da durumu algılama çabası takdir edilesiydi, 'Etti mi etmedi mi? Ayrıca dur orada, öğrendiğimden beri dibinden ayrılmadım, ne ara söyledin de tehdit etti? Sen oradayken hastaneye de giremez, nasıl oldu o?' garipser gibi olsa da son cümlesi gözlerimin kısılmasını sağladı anında. Ben hastanedeyken içeri giremez miydi?
'Hastaneye giremez mi?' şaşkın sesime bir an beklemeden başını sallayarak karşılık verdiğinde ciddi misin sen der gibi baktım fakat önemli olan şimdilik bu değildi. Hormon gazabım sırasında bu konuyla daraltmak istediğim için zihnime not ettim.
'Henüz yokken tehdit etti.' Elimden geldiğince sevimli olmaya çabalıyordum, hatta o kadar ki yüzümde üç yaşında bir çocuğun vazo kırdıktan sonra olan ifadesi bile can bulmuş olabilirdi.
'Şöyle ki... Benim güzellik salonundan çıkıp şirkete gittiğim günü biliyorsun.' Başını sallayıp onay verdiğinde dudaklarımı ıslattım, 'O gün bana bir gün senden öyle bir şey alacağım ki pişman olacaksın dedi.'
'Sende bunu bir bebeğe bağladın?'
'Sayılır, öyle diyelim biz.' Gözlerinden geçen kuşkunun farkındaydım ancak o kuşku hızlıca kaybolup yerini alenen rahatlığa bıraktığında omuz silkmesi üzerine tuz biber ekmişti.
'Bunu kafana mı taktın sen? O yüzden mi korkuyorum diyorsun?' rahatlığını garipsesem de başımı onaylarcasına salladığımda gülümsemesi kendini gösterdi.
'Doğmadan veya doğduktan sonra, zaman fark etmez, yürek yemiş olsa yapamazlar. Size zarar vermeleri için beni paramparça etmeleri gerek. Ne Zeren bey, ne Kubilay bey...' başını sağa sola sallarken az önce rahat olan gülümsemesine kin bulaşmaya başlamıştı, 'Yapamazlar.'
Bakışları da duruşu da kararlıydı ancak verdiği güvenin dışında bir ayrıntı vardı. Yakınımızda olmasalar da ikimizin de biyolojik ailelerinden bahsediyorduk. Bunu yapmak için bir hamleleri olur mu emin değildim fakat ne olursa olsun bence bir miktar ciddiye almamız şarttı. Üstelik Noyan o kadar rahattı ki Kubilay bey ve Zeren bey hakkında ben hem ikisini hem de geri kalanları düşünmek zorundaymışım gibi hissediyordum. Dikkat etmemiz gerekenler sadece ikisiyle sınırlı değildi bundan emindim. Dahası da vardı, hep var olacaktı ve bile bile Noyan'ın en başından beri yanında durmayı seçmiştim. Üstelik korkmadan ve ufacık bir tedirginlik hissetmeden.
🌑🌒🌓🌔🌕🌖🌗🌘🌑
Adım attığımız evin sessizliğiyle gözlerim salonda ve verandada gezindiğinde koca bir boşlukla karşılaştım. Zaten güç bela durdurduğumuz Denker abinin yokluğu garip değildi fakat Gönül ablanın nerede olduğunu sorgulamadan edemeyecektim.
'Gönül abla!' seslenmeme rağmen tepki alamadığımda ardımdan içeri yeni giren Noyan'a çevirdim gözlerimi.
'Gönül abla gitmiş mi?' hem şaşkındım hem de Noyan'ın bundan haberi olup olmadığından emin değildim fakat kendisi usulca baş salladı önce.
'Anadoluhisarı'ndaki eve geçti o.'
'Neden?' kaşlarım şaşkınlıkla havalansa da Noyan anında göz devirdi.
'Rahatsızlar işte, abim o var rahat etsin diye gelmiyor, Gönül abla da kardeşinin evine benim yüzümden gelemiyor diye kaygılara kalıyordu, eve gideceğim diye tutturdu, bende her ihtimale karşı oradaki eve gönderdim.'
'Noyan psikolojisi normal miydi ki kadını tek başına gönderdin?'
'Tek değil, Şanze'yi başına sardım. İki günde mecburen kendine gelir.' Basamakları tırmanırken kıkırdadığımda odanın önüne kadar geldik. İçeri girdikten sonra önce bedenimi duşa attım, fakat üzerimdeki ağırlığa karşı savaşım suyla bitmemişti, saçlarımı taradıktan sonra üstün körü uzandığım yatakta gözlerimin kapanmasından anlayabiliyordum bunu. Bir yandan duşa giren Noyan sayesinde kulağıma değen su sesi, diğer taraftan gidip gelmemizle toplamda dört saat süren yol derken tümüyle bünyem uykuya kucak açıyordu. Son anımsadığım an Noyan'ın bedenimi kolları arasına hapsetmesiyken elleri hazır kıtaya geçip yerlerini aldığında göz kapaklarıma açtığım savaştan da mağlup çıktım.
Yüzümdeki kaşıntıyla gözlerimi aralarken dirseğiyle yataktan destek alan eline başını yaslamış tebessüm eden Noyan'la göz göze geldim. Olduğum ortamdan kopmak istemez halimle hafifçe yaklaşıp göğsüne saklandığımda göğsünün hareketlerinden güldüğünü hissettiğimde sırtımı saran koluyla başımın üzerine öpücük bıraktığında sesindeki tebessümü kaybetmeden mırıldandı.
'Yeter bu kadar uyku ama...' kırk yılın başı bir saat fazla uyuyasım vardı ancak Noyan'ın buna pek müsaadesi yoktu anlaşılan.
'Beş dakika daha...' boğuk sesime rağmen konuştuğumda sırtımdaki eli hafifçe okşamaya başladı.
'Bu altıncı kez beş dakika daha talep edişin. Öğlen oldu bitmedi beş dakikan.' Başımı geriye çekip ciddiyetini ölçmek için yüzünü süzsem de gayet net olan bakışları yüzünden kaşlarım çatıldı.
'Ne öğleni ya... Dalga mı geçiyorsun benimle?' harelerim dışarıya döndüğünde olabildiğince kasvetli hava sayesinde zaman algım tamamen yok olmuştu.
'Saat iki.'
'Gece iki de insan uyandırılır mı diye yaygara koparasım var ama...' gözlerim odada gezinirken iki seçeneğim vardı, ya sabaha karşı bir zaman dilimindeydik ve o yüzden henüz alacakaranlık göğü rahat bırakmamıştı ya da buz gibi soğuk ve kasvetli bir gündeydik, ki bu kulağıma değen yağmur ve şimşek sesleri sayesinde daha olasıydı hangisi olursa olsun bedenimde hissettiğim ağırlık paniklememi engellerken sesli şekilde bıraktım nefesimi.
'Nasıl uyudum ben bu saate kadar. Of...' dirseklerimden aldığım destekle doğrulurken dışarının kasvetiyle yeniden yüz yüze geldim. Hafif aralık olan sürgülü kapı sayesinde sağanak yağışın sesi de gök gürültüsü de içeriyi dolduruyordu, dışarıda kıyamet koparcasına bir kaos olsa da odaya temiz hava dolmuştu fakat enerjim, işte o tam olarak bana yapmam gerekeni söylüyordu, uyumaya devam etmek... Dediğine de itaat ettim, tekrar yastığa bıraktım başımı.
'Şu iş meselesi, senin dediğin gibi olsun.' Ciddiyetimi ölçmek adına dikkatle bana baktığını fark ettiğimde gülümsemem genişledi.
'Anladığım kadarıyla uyanamayacağım ben, daha başlamadan işten kovulmaktansa seneye başlayayım.' Başını onaylarcasına sallayıp o da uzandıktan sonra komodindeki telefonunu alıp uğraşmaya başlamıştı. Bir dakika sürmeden telefonu tekrar bırakıp bana döndüğünde gülümsemesi genişledi.
'Hallettim.'
'Fırsatçısın.' Umursamadan alnıma dudaklarını bastırdığında burun kıvırsam da gülerek yataktan kalktı. Hazır ol halinde bekliyordu anlaşılan, çünkü bunun başka bir açıklaması olamazdı.
Kendimi toparladığım, daha doğrusu yatakta geçirdiğim yirmi beş dakika sonrasında kahvaltı masasında bedenimi bulduğumda aslında bunun bir miktar akşam yemeği pozisyonunda olduğunun farkındaydım. Noyan elindeki telefondan gözlerini ayırmadan hem bir şeyler atıştırıyor hem işini çözüyor hem de nasıl bir başarıysa benim yediğim lokmalara daha doğrusu yemek istemediklerime dahi karışıyordu. Düşürdüğüm omuzlarımla yeni gelecek direktifi dinlemeyi beklerken uzattığı çatalın ucundaki peynire ve Noyan'a göz gezdirdim.
'Anlıyorum ellerinle beslersin beni ama sence de biraz fazla abartmıyor musun?'
'Kalsiyum...' bakışları bana dönmese de mırıldandıktan sonra tekrar çatalı yaklaştırdığında göz devirip peyniri aldım. Elinde uğraştığı telefonun melodisi duyulduğunda ise sonunda gözleri ekrandan kopmuştu.
'Efendim abi?' Denker abiden ne dinliyorsa artık tam anlamıyla odaklandığını hissedip kaçma girişiminde bulunsam da yakaladığı bileğimle sandalyeye tekrar oturup koca bir of çektim. Az önce peynir müdahalesinden sonra şimdi de zeytinle bağımı güçlendirmek isteyişi takdir edilesiydi.
'Yeter ama... Tatlı yemek istiyorum.'
'Bir dakika abi.' Telefonu kulağından uzaklaştırmadan gözlerini üzerime diktiğinde gülümsemem genişledi.
'Reçel?'
'Çikolata...' sondaki a harfini uzatarak göz süzdüğümde başı anında sağa sola sallandı. Bu adamın söz konusu beslenme ise böyle katı kuralları olmasını asla anlamıyordum. Madem böylesine katıydı alkol ve sigarayı neden kullanıyordu? Dikkat etmekse mesela, öyle de etsindi.
'Reçelin içinde ne olduğunu biliyoruz ama çikolata öyle değil Deran.'
'Çikolatanın içinde çikolata var. Kübra hanım ne güzel getirmişti, niye geri gönderdin ki.' Konuşmaya devam edecek olsam da başını yeniden sağa sola salladı.
'Katkı maddesi çok onlarda.' Gözlerimi kıssam da tekrar telefona döndüğünde ona göre kapanmış olan mesele benim için hala açık ve netti. Sandalyeden kalkıp içeri ilerledikten sonra dış kapıya ulaşıp açtım. Bekleyen adamda gözlerimi gezdirdiğimde beni fark edip ceketini iliklemesi bir olmuştu.
'Çikolata ve jelibon istiyorum.' Kararlı tavrıma karşın anlık bir ikileme düşse de arkamda kalmış masadaki Noyan'ı hareleri bulduğunda anında gözlerini yere çevirdi.
'Noyan beyin kesin emri var ama Belgi hanım.' Aldığım karşılık şaşırtıcı mıydı? Asla... Peki karşımdaki henüz ismini dahi öğrenmediğim adamın benim hormon durumum ve cinnet seviyemden haberi var mıydı? Bence bunun da yanıtı aslaydı.
'Noyan beyin karısının da gergin sinirleri var.' İki dakika sonra kavga çıkarmaya meyilli olduğumu, fark dahi etmeden belimin iki yanına yerleştirdiğim ellerimden anlıyordum.
'Ama Belgi hanım.' Dirayetli duruşunu bozmayacağını anladığım için gözlerim tekrar içeriye döndü. Oturduğu sandalyeden ne yapmaya çalıştığımı anlayan Noyan'a kaşlarımı çattığımda dikkati tamamen üzerimdeydi.
'İstediklerimi almazsa küp şeker yerim!' pes edişi sıkıntıyla kapanan gözlerinden belliydi. İnsan kocasını böyle tehdit etmezdi biliyordum, biliyordum fakat evde onu tehdit edebileceğim tek unsur oydu. Ne deseydim, fazla elma yerim falan mı? Tabi ye der geçerdi.
'Belgi hanım ne istiyorsa alın! Sadece bu seferlik!' gülümseyerek az önce dirayetiyle bekleyen adama baktığımda başını anında salladı.
'Özellikle istediğiniz bir şey var mı?' mimiklerinde ufacık bir değişiklik olmasa dahi gözlerinin içindeki kahkaha atan ifadeyi görebiliyordum. Nihayetinde yıllardır evine abur cubur girdirmemiş bir adamdı Noyan ve açıkçası en başta karşımdakinin de bunu kabullendirebileceğimi düşünmediğinin bilincindeydim.
'Jelibon ayıcıklı olsun, çikolata fark etmez.'
'Çikolata bitter olacak! Jelibonun içeriğini de adam akıllı kontrol et Asaf!' Noyan'ın buraya kadar laf yetiştirmesiyle göz devirsem de adam başını hafifçe indirip kaldırdı.
'Hemen hallediyorum Belgi hanım.' Basamakları koşar adım indiğinde bende içeri döndüm. Birileri demediyse eğer sözüm tarihe geçmeliydi, daha kötüsüyle korkutursan istediğini alırdın... Bizim jelibon ve çikolata meselemiz küp şeker sayesinde onaydan geçip vize almıştı resmen. Daha önce defalarca kendimi atarım tehdidim ve bunun akabinde Zeren beyin böyle bir haberle gündeme gelmek istemeyişinden dolayı kazandığım Tıp fakültesine kayıt yaptırmışlığım vardı benim.
Üzerime çektiğim battaniye ve koltuğa bağdaş kurmuş halimle kutunun içinden aldığım bir ayıcığı daha karnından sıkıştırarak dikkatle inceledim. Jelatin ve şeker ayrı ayrı çok güzel olmayabilirdi ancak beraber muhteşemlerdi. İşin en komik yanı ise Asaf kendine veya Noyan'a göre en temiz içerikli jelibonu bulamamış, onun yerine jelatin, silikon kalıp ve aroma alıp gelmişti. Aromalar da standart değildi, düz meyveydi. Kübra ise mutfakta o kadar başarılıydı ki mükemmel ayıcıklı jelibonlar yapmıştı.
Parmaklarım arasından kurtulmak için yalvardığını hissettiğim jelibonu ağzıma atıp Denker abinin daha önceden bulduğu çizgi filme gözlerimi diktiğimde dibimde oluşan ağırlık ve kutunun içine dalan usulsüz parmaklarla beraber kaşlarımı çatıp Noyan'ın elinin üzerine vurdum.
'Benim onlar.' Kumandayı alıp çizgi filmi dondurduktan sonra kıstığım gözlerimle ona döndüğümde ciddiyetimi ölçmek istercesine inceliyordu. Ciddi olduğumdan son derece emin bünyemle beraber süzmeye devam ettiğimde Noyan umursamadan pakete yeni bir hamlede bulunduğunda bir darbeyle daha uyardım.
'Benim dedim...' gözleri şaşkınlık ve afallama arasında gidip gelse de sağlıklı beslenme savsatası vardı, ne olmuştu ona?
'Şaka değil miydi?'
'Güç bela kabullendirmişim, iki dakikalık jelibon ve çizgi film keyfim var, bence bu şaka gibi. Hani sağlıklı değil vaazların, hani şeker sevmeyen halin? Şimdi mi sevesin geldi.'
'Sen yiyorsun, yani sen yiyor olunca benim yemiyor oluşum pek önemli bir çizgi değil. Ne yani benimle paylaşmayacak mısın?' dik dik bakan haline rağmen omuz silkip çıkardığım ayıcıkta gözlerimi gezdirdikten sonra mücadelemin haklı zaferini paylaşmak bir miktar içime otursa da dudaklarının arasına tepiştirir gibi bıraktım.
'Bu kadar paylaşabilirim sadece, daha fazlasını isteme.'
'Sen yine mi o iğrenç şeyi yiyorsun?' Noyan'la bakışmamızı Gizay'ın sesi ve ona döndüğümde defalarca görmeme rağmen beni güldüren iğrenir yüzüne bakıp nispet yaparcasına paketten bir tane daha ayıcık uğurladım.
'Sensin iğrenç.'
'Allah bilir içine ne koyuyorlar, gerçekten mide bulandırıcı Belgi. Hadi seni biliyoruz da, sen nasıl izin verdin buna?' Gizay'ın gözleri sorgularcasına Noyan'a döndüğünde iç çekip omuz silkti.
'Küp şeker yemekle tehdit etti. Hazır değil, Kübra hanım hazırladı zaten.'
'At mısın sen! Küp şeker yemek ne demek?' sorusu garipsercesine bana olsa da göz devirip ortamın benim için gerginliğinden kalkmak istercesine üzerimdeki battaniyeyi savurdum. Ev botlarını ayağıma geçirdikten sonra yerimden kalktığımda adımlarım direkt mutfağa yönlenmişti.
'Kahve içer misiniz?!' ilerlesem de seslenmeyi ihmal etmediğimde onların onaylayan halleriyle beraber içeri girmiştim ki Kübra'nın dikkatle okuduğu kağıt çarptı gözüme. Öyle odaklanmıştı ki geldiğimden bir haber, arada sırada çatılan kaşları ve buruşan yüzüyle orada kalmaya devam ediyordu. Yaklaşıp tezgahın önündeki bar taburesine çıktığımda ancak fark edip anında yasladığı dirseklerini çekti.
'Özel değilse neye böyle odaklandığını öğrenebilir miyim?' içerideki oluşturduğum kaos ortamından kaçmıştım ama buradaki odaklanmada yüksek seviyedeydi. İnsan ne ise çevresindekiler de zamanla ona benziyordu anlaşılan.
'Beslenme programı Belgi hanım.'
'Noyan'ın mı?' sorum kaşlarının şaşkınlıkla havalanmasını sağladığında başını da usulca sağa sola salladı.
'Sizin...'
'Benim beslenme programım mı varmış?' ne kadar şaşkın olsa da Kübra karşılık vermekte gecikmiyordu. İfadesini bozmadan başını sallayarak onay verdiği halinden sonra tezgaha bıraktığı kağıdı kendime çektiğimde kaçıracaklar gibi göğsüme bastırdığım paketi de kenara bıraktım.
'Noyan ve Gizay'a kahve götürebilir misin?'
'Tabi, hemen.' Arkasını dönmüş kahveyle ilgilendiği sırada saati saatine planlanmış beslenme çizelgem epey şaşırtıcıydı. Gözlerim etrafta gezinirken kenarda duran kalemi bulduğunda alıp odaklandım.
'Chia? Hayır...' üzerini karaladıktan sonra yüzüm istemsizce buruştu. Onun o jelimsi kıvamını normalde kabullenemezken bir de iç işleri karışık olan midem şimdi hiç kabul edemezdi. Listeye göz atmaya devam ettiğimde fındıkla başımı sağa sola salladım bu kez.
'Ceviz bizimle ama fındık, sen bizimle diyilsin...' onun da üzerini karaladığımda fındık yüzünden boğulmasına ramak kalmış on bir yaşındaki Belgi geldi gözümün önüne. Gidip geri gelmiştim resmen. O gün bugündür de tekrar ağzıma sürmemiştim. Halbuki boğulma girişimimden önce çok severdim fındığı ama hayatın bana sevdiğim şeyler üzerinden kazık atmasını belli ki o yaşlarda kabullenmem zor olmamıştı.
Bu kez sıradaki balık fikriyken derin bir nefes aldığımda buruştu yüzüm. Bildiğim kadarıyla gün içerisinde evde balık pişmemiş, hatta salatada dahi kullanılmamış, kelime olarak bile ağzımızdan dökülmemişti fakat anlaşılan o ki evin kokusu bundan haberdar değildi. Bulanmaya başlayan midemle yüzümü ekşiterek ayağa kalktığım gibi sürgülü pencereyi sonuna kadar açtım. Hamilelik biraz şov gibiydi sanırım. Cismi yok, kendisi yok ama olmayan kokusunu var gibi hisseden bir burna sahip oluveriyordunuz bir anda. Sonra da o burun başınıza türlü türlü dertler açıyordu.
'İsmi bile midemi bulandırıyor.' Mırıldanırken tekrar tabureye çıktığımda diğer ikisine davrandığım kadar nazik olmayacak şekilde kalemi bastırıp karaladım kelimeyi ve ardından yanıma dönmüş Kübra'nın önüme bıraktığı bir bardak su ve birkaç tane hapa göz attım.
'Takviyeler Belgi hanım.' Ufak açıklamasına istinaden iç çektiğimde bunların kullanılmasının su götürmez bir gerçek olduğunun farkındaydım. Beden, ruh ve çeyrek vatandaşın sağlığı için şarttı başta.
'Noyan'la hayat zor mu?' ufak tabaktaki hapları aldıktan sonra mırıldanıp ağzıma attığım gibi bardağı da tepeme diktim. Kübra'nın gözlerinden geçenlerle dilinden dökülenler asla aynı olmayacaktı anlaşılan. Keza ona da hak veriyordum. Patronunun karısıyla patronunun dedikodusunu yapmak çoğu çalışana akıllıca bir eylem olarak görünmezdi. Fakat ben sevgili kocamın yeterince farkındaydım. Disiplinli ve dakik bir adamdı, her şeyin ötesinde düzenliydi. Tamam Noyan odasıyla kendisi ilgileniyor olabilirdi ancak bütün ev göz önüne alınacak olursa Kübra'nın standart bir mesai saatinde canının çıkması gerekiyordu.
'Planlı yaşaması biraz işime geliyor aslında.' İlk yorumuyla kaşlarımı havalandırdım. Ben yokken, yani henüz evlenmemişken Kübra için bir değerlendirme yapmam gerekirse sabah çıkıp akşam gelen bir adamın ev düzeniyle rahatça ve kafasına göre ilgileniyor diyebilirdim. Şu an olan yorumuna ise geriye çekilip baktığımda diken üzerinde duruyor olması muhtemeldi.
'Çok sıkıcı ama plan meselesi...' diyerek hafifçe omuz silktiğimde tebessümü dudaklarında yerini aldı.
'Belki öyledir fakat ben ne zaman ne yapacağımı dakikası dakikasına biliyorum. Bu yüzden işim aksamıyor ve yetişebilecek miyim tedirginliğim olmuyor.' Kesinlikle diken üzerinde çalışıyordu. Noyan kendisi ne kadar dakik, disiplinli ve düzenliyse, Kübra'nın da aynı sisteme ayak uydurmasını isteyen bir patrondu. Ben olsam muhtemelen cinnet geçirirdim ama o gülümsüyordu, sanki bunda bir sıkıntı yok gibi...
'Tek başına evi nasıl toparlıyorsun peki?'
'Temizlik meselesine ben fazla el atmıyorum, haftanın belirli günlerinde ekip gelir, temizler ve o esnada kontrol ederim. Sadece yemek hazırlamak veya istediklerinizi servis etmek zor değil anlayacağınız.' Başımı onay verircesine sallarken kaşlarımın havalanmasına da engel olamadım. Demek ki sadece kendisinin bin beş yüz tane asistanı yoktu, aynı standartları çevresinde rahat etmesi adına çalışanlara da sağlıyordu. Keza bunun için tebrik etmeliydim. Sonuçta eve yardım etmesi için alınan bir çalışanın da hayat kalitesine dikkat etmek her işverenin harcı değildi. Hala parmaklarım arasındaki kalemi tezgaha bırakıp derin bir nefes aldım.
'Bana yemek yapmayı öğretecektin en son?'
'Dilerseniz yardımcı olurum elbette ama hassas bir dönemden geçerken yapmak istediğinize emin misiniz?' yumurta kokusuna, balığın da ismine bile bulanan midemi hatırlatsa da omuz silktim. En fazla koşarak lavaboya kaçardım ki bu şimdiki zamanda benim için enteresan bir durum olmazdı. Ufak bir ihtimal, tamam, peki... Yüksek bir ihtimal bir yerlerimi kesebilirdim fakat bunlar da ölümcül olmazdı. Bakışlarımda nasıl bir ifade var bilmesem de Kübra kararlı olduğumu fark ederek gülümsediğinde hazırladığı malzemeleri önüme getirdi.
'Bana bir gününü anlatır mısın çalışırken?' aslında Kübra'nın ne yaptığını değil daha çok Noyan'ın normalde hangi saatler arasında ev ile bağlantıda kaldığını anlamak istiyordum. Ezbere yapacaklarını bilmek, bu kadar katı kurallarına rağmen onları kendisinin ezip geçmiş olma ihtimali ruhumda kanat çırpan kuş misali merak duygumu körüklüyordu. Mesela daha önce olan Noyan'la, şimdi evlendiğim adamın arasında fark var mıydı? Kuralları değişmiş, saat düzeni alaşağı olmuş muydu?
'Genelde sabah altıda başlarım çalışmaya. Noyan bey yedi gibi aşağı iner, o inene kadar kahvaltıyı ve kahvesini hazırlamış olmam gerekir. Zaman konusunda biraz hassas kendisi... Saat ona kadar evde çalışmaya devam eder, dokuz buçukta Türk kahvesi vardır. Sonra kendisi çıktığında etrafı ve masayı toparlarım. Çevrede kimsenin olmasını istemediğini duydum birkaç kez, kırıcı bir dille bana bir şey söylemedi fakat çocuklar bu konuda oldukça ince çizgileri olduğunu söylediler. Masadan sonra etrafı düzenlerim, sonra ikinci öğün için hazırlığa başladım. Bir buçukta Noyan bey gelir, yarım saatte yemeğini yer tekrar çıkar.' O anlatırken Kübra'nın kullandıklarından daha küçük bir bıçakla, bu muhtemelen kendimi kesmemem için böyleydi, salatalık doğramaya başladım. Doğramaktan ziyade katlediyordum ama olsun, en azından bir noktadan başlamıştım, üstelik gözetmen ve öğretmen eşliğinde.
'Her gün bir buçukta mı?' başını onay verircesine salladığında devam etmesi adına sessizliğimi korumaya çabaladım.
'Akşamki programına göre kalan zamanı değerlendiririm. Genel temizliği yapmam ama ev düzenini gözden geçiririm her gün. Çalışma ve yatak odası dışında. Denker bey, Şanze hanım veya Gizay bey kaldılarsa onların odaları, spor odası... Eğer akşam daveti yoksa yemek faslına tekrar dönerim. Davet varsa kuru temizlemeden gelecek şeyleri kontrol eder ona göre yol çizerim.' Yaptığı işi böyle bir düzenle yapıyor olmaktan memnundu anlaşılan. Çünkü anlattığında bu standartların ona konforlu bir çalışma alanı sunduğunu rahat tavrı ve hep tebessüm halindeki yüzünden ayırt edebiliyordum. Fakat bir yandan da incelediğimde sürekli yemek yaptığı ortaya çıkıyordu. Benim mutfağa uzaklığım fakat Kübra'nın böyle mutfaktan çıkmayışı ölümüne kapışır iki kural gibiydi.
'Sen tüm gün yemek yapıyorsun resmen...' beceremediğimden olsa gerek yüzüm buruşsa da Kübra tebessümünü gülümsemeye çevirdi, 'Her öğün farklı şeyler çok zor olmuyor mu? Üstelik boşa israf.' Hayatı kaymış salatalıkları tezgaha çıkardığı bir kaseye attıktan sonra ikiye böldüğü havuçlara göz attığımda yarısını önüme bıraktı. Ben ise salatalıklara olduğu gibi havuca da azap olmayayım diye önce onun nasıl kestiğini inceledim. Ortadan ikiye bölünmüş havucu önce üç ince uzun parçaya bölüyor sonra ufak ufak doğruyordu. Yapardım, yani anatomi değildi ya, altı üstü bir havuçtu.
'Noyan bey israf konusunda çok despottur. Bire bir ölçülerle ne kadar yiyeceğine kadar detaylarla hazırlar programı zaten. Yedirip içirmeyi sever, yani ben yüz kişilik yemek hazırlasam gözüne görünmez fakat hazırladığım bitmezse problem olur. Kendisi davet verdiğinde kalanları da anlaştığı firmayı uyarıp ayrıştırmalarını söyler.' İlgimi çeken bir başka konu, daha doğrusu Noyan'la alakalı farklı bir bilgi geleceğini anladığımda derin bir nefes aldım. Kübra karşımda mutfak hazırlığını sürdürürken, ki evde fazla konuşabileceği insan da yoktu tıpkı benim gibi, onunla sohbet etmeyi sevmiştim. Çekingen hali usulca kaybolmaya başlamış, aslında sıcakkanlı, işini severek yapan bir kadın olduğunu anlamaya başlamıştım.
'Ne yapıyorlar kalanı peki?' derken havuçları özenli olmaya çabalayarak doğrarken dudakları hafifçe büküldü.
'Barınaklara götürüyorlar diye biliyorum ama emin değilim.'
'Aaaa...' gözlerim hatırladığım detayla büyüdüğünde tabureden inip doğradığım havucu ve bıçağı bırakmıştım ki Kübra'nın panikleyen yüzüyle gülümsedim.
'Kesmedim bir yerimi, sen devam et geliyorum ben.' Havucu bırakmam en çok onun işine yarardı sanırım. Çünkü yardım etmiyor da işkence ediyor gibiydim, üstelik elimdeki bıçak ne zaman havucun üzerine sert bir darbe gibi yerleşse hızlı doğradığı parçaların üzerinde tuttuğu bıçağı duraksıyordu fakat şimdilik bunu umursamayacaktım. Hızlı adımlarla salona döndüğümde kafa kafaya vermiş Noyan ve Gizay'a yaklaştım. Önlerindeki sehpaya yerleştiğimde ellerinde tutukları kırmızı dosyadan bana dönebilmişlerdi.
'Köpek nerede?' dediğimde şaşkınlıkla bakmalarına rağmen Noyan bir şey olmamasının rahatlığıyla derin bir nefes aldı. Benimle evlendiyse ani çıkışlarıma, koşarak bir anda karşısında belirmeme, bir de pek tabi histerik hallerime de alışacaktı.
'Veterinerde hala...'
'İyi mi?' derken başımı hafifçe sağ omuzuma düşürdüm. Masum, biraz da yağmurda kalmış bir kedi gibi görünmeye çalışıyor olabilirdim, tamam birazcık falan değildi.
'Operasyon geçirdi ama toparlamak üzere.' Başımı bu kez sol omuzuma düşürüp bakmaya başladığımda az çok söyleyeceklerimi tahmin edip anında onaylamaz halini göstermişti. Henüz ağzımı açmamışken derin bir nefes alıp dosyayı tamamen Gizay'ın eline bıraktığında dirseklerini de bacaklarına yaslayıp parmaklarımı yakaladı.
'Daha önce de söyledim şimdi tekrar ediyorum, hayır Deran, bizimle kalamaz.' Puslu mavilerinde anlayış vardı ancak bir o kadar da kararlı bakıyordu. Hala omuzuma düşürdüğüm başımla bakmaya devam ederken alt dudağımı sarkıttım. Amcamda ve Gökmen abide işe yarıyordu, bence şimdi de yarayabilirdi.
'Ama iyileşiyor dedin...'
'Zaten iyileşmesi için veterinere götürdüm güzelim.'
'Lütfen...' parmaklarımı tutan büyük ellerini kavradığımda bir miktar daha yağmur altında kalmış kedi olmaya çabalasam da yiyecek gibi durmuyordu. Zeki bir adamdı, üstelik duygusal manipülasyonları yemeyecek kadar ve bu biraz can sıkıcıydı.
'Olmaz. Bu konuda oldukça netim.'
'Yazık ama bir başına sokaklarda ne yapacak. Hem baksana-' çektiğim elimle dışarıyı gösterip tekrar Noyan'a baktım, 'Yağmur yağıyor, sonra kış gelecek ve kar olacak. Yazık değil mi ona...' üç yaşında çocuğa anlatır gibi mevsim anlattığıma inanamıyordum ama elimde olan bütün imkanlarımı kullanmalıydım. Gerekirse mevsimleri, ayları, hatta henüz düşmesine vakit olan cemreleri anlatırdım. Yeter ki ufak bir ışık olsundu.
'Dram yok, lütfen... Ayrıca mevsim ilkbahar, kışa henüz bayağı zaman var. Standart hayatına dönecek.' Ağır derecede saçmalıyordu. Kurt muydu yoksa ayı mı? Hangi standart hayattan bahsediyordu? Ufak bir yavru köpeğin sokakta standart değil korku dolu bir hayatı olurdu fakat şu an kıyamet koparmam için doğru bir zaman değildi. En azından henüz yaygara koparamazdım. Şansımı biraz daha zorlamalıydım.
'Belki de standart hayatı bizimle olmasıdır?'
'Deran, lütfen.'
'Noyan...' dudak büksem de başını tekrar sağa sola salladı. Ufacık bir köpeğin ne zararı olurdu ki bu derece geriliyordu. Yankılanan melodi sesiyle önce dibimde sehpanın üzerinde duran telefonunu almış ardından alnıma dudaklarını bastırıp kaşlarını havalandırıp indirerek konunun kapandığını da belli ederek verandaya doğru ilerlemişti. Düşürdüğüm omuzlarımla arkasından baksam da gözlerim dalga geçer gibi olan yüz hatlarıyla beni seyreden Gizay'a döndüğünde koca bir of çektim.
'Bence Noyan'ı değil, kendini ikna etmen daha kolay olur.' Yorumunu anlamayarak boş bakışlarıma devam ettiğimde gülümsemesi de dudaklarına yerleşti.
'Noyan'ı eve bir tüy topağı almaya ikna etmen çok zor olur ancak kendini bu fikirden vazgeçirebilirsin.'
'Karın ne düşünüyor konu hakkında Gizay?' sorumla bir anlığına aklı karışsa da kaşlarını çatıp ne demek istediğimi anlamaya çabaladı.
'Olmayan karım...'
'Olmadığını biliyorsan neden bana fikir veriyorsun?' omuz silkip sehpadan kalktığımda ardımdan isyankar bir şekilde o ne demek adlı konuşmasına başlayan Gizay'ı dinleme zahmetine dahi girmemiştim. Kübra'nın az önce üzerine yıktığım doğrama işini tekrar devir alırken sırası gelen kabaklara göz gezdirdim. Ne kadar düzenli doğramaya çalışırsam çalışayım, Kübra'nın hazırladıklarının yanında benimkiler bahçeden daha yeni koparılmış gibi duracaktı. Dahası o ufaklık gözümün önüne geldikçe gerilecek, gerildikçe daha biçimsiz doğrayacak ve bıçakla aramdaki ilişkiyi yüksek gerilim hattı taşıyan bir trafoya dönüştürecektim. Karşımdaki Kübra'ya bakınca kalp krizi geçirmemesi adına bunun mantıksız ve akıllıca olmadığını görebiliyordum. Düşer bayılırdı kızcağız.
Tüm gerginliğim, sinirim, daha doğrusu bunlara neden olan hüznüm bitirdiğim işimle beraber daha da sakinleşmişken tabureden kalkıp tezgahın çevresini dolaşarak biraz da ocak başında takılma kararı aldığımda aklımda dolaşıp kuyrukları temas etmeyen kırk tilkiyle bir savaş içerisindeydim. Tatlı konusunda kısıtlamalar vardı, o ufak köpek hakkında kesin ve net şekilde bir bariyer, adım atacağım yerlere izbandut gibi benimle gelecek Noyan, bir de inat etmek için kıvranan ancak durdurmaya çalıştığım ruhum. Bünyem o kadar yap denilenin tam tersini yapmaya alışmıştı ki bu baş kaldırıyı engelleyemiyordum bir türlü.
Bu bir çeşit oyun gibi geliyordu bana. Çünkü Zeren İmerler öyle öğretmişti. O dokunmamam gereken bir şey söylerdi, ben ona dokunur bedelini öderdim. O gitmemem gereken yeri kesin bir dille belirtirdi, ben muhakkak giderdim ve sonuçlarına katlanırdım. O davranışlarımın nasıl olması gerektiği hakkında sayfalarca metin okur gibi konuşurdu, ben sanki hiç konuşmamış gibi tam tersini yapardım ve yine her seferinde olduğu gibi faturasını öderdim. Çünkü sonunda ucu bana acı verici bir şekilde dokunsa da kendi istediği gibi davranmak, ki daha çok onun istemediği gibi davranmak, işime gelirdi.
'Bu eve en son ne zaman tatlı girdi?' sorumla beraber Kübra'nın gözleri tezgahtaki pakete dönse de onu kast etmediğimi anlayarak kısa bir düşünceye daldı. Fakat çok uzun zamanını almamıştı. Çorbayı karıştırmaya devam ederken kalçamı tezgaha yasladığımda kısık gözleri düzelmiş, dudakları ise umutsuz bir vakadan bahsedecek gibi çizgi haline gelmişti.
'Hiç.' Aldığım cevap dumur olmamı sağlarken kaşlarım çatıldığında Kübra ocağın altını kapatıp ne olacağı hakkında ufacık bilgim olmayan doğranmış malzemeleri aldı.
'Yani sen buradayken hiç tatlı gelmedi mi?'
'Gelmedi, tüketilmedi de. Bildiğim kadarıyla Noyan beyler çocukluğunda da tüketmemişler, bende alışkanlık diye yorumladım durumu.' Başımı onaylarcasına sallasam da bana enteresan geliyordu. Noyan regl dönemimde bir poşet dolusu getirdiği çikolatadan bir ısırık dahi almamıştı, jelibondan ise bir tane yemişti ve daha fazlasını istememişti, Gizay'ın zaten şekere karşı olan tutumu ortadaydı ancak alışkanlık olsa hepsinde olurdu. Denker abinin havaalanına geçmeden önce İzmir bombası diye tutturduğu anı ve adada Şanze'den çikolata istemesini net şekilde hatırlıyor ve Şanze'nin şekerli şeylere olan aşkını sadece kahvesine bile kaşık kaşık atmasından ayırt edebiliyordum.
'Deran! Simay arıyor!' yaklaşan seslenmeyle salona doğru yöneldiğimde Noyan elindeki telefonu gülümseyerek uzattı. Alttan alta belli olacak fakat daha çok tripli gibi görünecek şekilde gülümsediğim gibi aldığımda tekrar mutfağa yöneldim.
'Tatlım, tatlım, tatlım...'
'Sensin tatlım.' Amcamın sesiyle görmeyeceğini bilsem dahi olduğum yerde kalıp gözlerimi büyüttüğümde tebessümüm artık bir gülümsemeydi.
'Amca...'
'Hafızanı kaybetmemişsin Belgi hanım...' sitemli sesi iliklerime işliyordu. Deli gibi özlemiştim onu. Alelade bir tavırla rahatlığımızı, saatlerce konuşmayı, mutlu olmamı istediğini her saniye anlatan gözlerine bakarken Simay'la kahkaha atmayı, bire bir amcamın yakın mesafemde hep var olmasını özlemiştim.
'Çok özledim seni.' İç çekip dolan gözlerimi saklamak istercesine Kübra'nın yanından pencereye doğru ilerledim. Beklemeden açıp derince nefeslendiğimde sitemli sesi yeniden yankılanmıştı kulağımda.
'Özleyen insan ulaşırdı Belgi, öyle değil mi kızım? Özleyen insan özlemesine gerek kalmasın diye kocaya kaçarken haber verirdi, nikahına çağırırdı, en kötü telefon açıp evleniyorum amca haberin olsun derdi.' Bu yiyeceğim fırçanın sadece bir kısmı olsa da azar işitmeyi dahi özlemiştim ondan. Belki de bu yüzden gözyaşlarım yanaklarıma süzülürken kahkaha attım.
'Korktum, ne yapayım...'
'Ben hariç herkese ulaşmışsın ama? Babaannen, Simay, hatta Evren'e bile haber vermişsin.' Sesi sitem doluydu. Öyle ki içime işleyen ve ona her zaman haksızlık yaptığımı hissettiren anlarda haksızlığımı kanıtlar bir sitemdi. Şu dakika burada olmasını, ona sarılmayı, bir babanın şefkatiyle hırçınlığımı göğsünde nasıl yumuşattığını görmeyi öyle çok isterdim ki. Fakat bu sitemi haklı da olsa onlar içindi, amcam ve Simay'yın başının Zeren İmerler ile belaya girmemesi adınaydı.
'Kestiremedim nerede olduğunu, bir de babam fark ederse başına bela açarım diye düşündüm.' Başımı pencerenin pervazına yaslayıp dudak büktüğümde iç çektiğini fark ettim.
'Belgi, işkolik, aile ilişkileri düzgün olmayan, açıkçası baban gibi bir adamla evlendiğinin farkında mısın kızım?' sorusuyla siteminin aslında sadece dilinde oluşuna gülümsedim. Kalbini kırmıştım fakat o hala beni düşünüyordu, üstelik önyargısız bir kişiliği olmasına rağmen her baba gibi evleneceğimiz veya evlendiğimiz adamları yargılayacak bir yapıya bürünüyordu. Dudaklarımda istem dışı bir tebessümle bahçeye göz atarken derince soluklandım.
'İşini seven, benimle olan aile ilişkisi gayet güzel, babamla zerre alakası olmayan, kesinlikle alkolik olmayan biriyle evlendim amcacım.'
'Seni görmek istiyorum.' Sesindeki şüpheli hali fark etmeyecek kadar uzak değildim amcama. İçindeki kuşku bire bir Noyan'ın baskı yapma ihtimalinden endişe ediyordu, bu yüzden de sizi değil, seni diyordu. Noyan olmadığında eğer ki bir tehdit varsa daha rahat öğrenebileceğinden emindi muhtemelen. Bakışlarım arkaya döndüğünde Kübra'nın hala yemekle uğraştığını görerek derin bir nefes aldım.
'Evime davet edeyim seni?' sesimi olabildiğince sempatik tutmaya çabalasam da bu onun başlı başına şüphesini alevlendirecek bir detaydı. Ve evet, amcam gayet makul, aklı başında, özverili bir adam da olsa sinirlendiği zaman gözlerinden ışınlar çıkarabilecek potansiyeli olabiliyordu.
'Zorla yanında tutuyor seni, tahmin etmiştim.' Sesindeki gergin tını kenara atılabilirdi ama harekete geçtiğini anladığım birkaç hışırtı ve ardından yankılanan kapı sesleri onu durdurmam gerektiğini de anlatıyordu.
'Amca!' anında isyan dolu sesim yükselirken omuzlarımı da düşürdüğümde açık pencereye sırtımı dönüp pervaza yaslanarak mutfağa göz attım. Kübra ocağın başında değildi, yemeğin altı kısıktı ve neden yakarır gibi sesimin çıktığını anlamaya çalışan kaşları havalanmış Gizay elindeki bardağa su doldurmakla doldurmamak arasında kalmıştı.
'Alaşağı edeceğim o evi! Yağmurdan kaçıp doluya tutuluyorsun sen de her seferinde!' ortamı kolaçan ederken kükremeye başlamış ve gözlerindeki ışınları savuran amcam aklıma geldiğinde sıkkınca nefesimi bıraktım bu kez.
'Sakin olur musun biraz? Ev basmak için kendi evinden çıkmıyor, makul davranıyorsun! Zorla alıkoymak yok, tehdit yok, evi alaşağı etmek yok, sadece aile büyüklerimiz kaos canavarı olduğu için evden dışarı çıkmam pek makul gelmiyor. Ben sana ne zaman yalan söyledim amca?' sona doğru sesim daha sakin çıktığında adım sesleri duraksamış ve derin bir nefes almıştı.
'Simay'la beraber olanlar da dahil mi? Saymamı ister misin?' hala sitemkar olan sesiyle gülümsediğimde Gizay ne olduğunu sorgulamak istercesine göz kırpıp başını hafifçe salladı.
'Bir dakika bekle.' Telefonu kulağımdan uzaklaştırmadan bana doğru gelen Gizay'a tamamen odaklandım.
'Amcam, Noyan'ın zorla nikah masasına oturttuğunu ve beni eve hapsettiğini ayrıca alıkoyduğunu düşünüyor birazcık...' elimi havalandırıp baş ve işaret parmağım arasında küçük bir boşluk bıraktığımda sonunda karar verip doldurduğu suyu tepesine dikti.
'Eve davet et? Tanışmış olurlar?'
'Evdeyken de tehdit edilebileceğimi düşünüyor...' kaşlarım havalansa da açıklamalarımın her birine amcamdan evet, aynen öyle gibi desteklemeler geliyordu fakat neyse ki evini yıkmak ister gibi yürümekten ve kapıları çarpmaktan vazgeçmişti.
'Güvenli olarak düşündüğünüz bir yer varsa orası olsun, Noyan böyle bir şeye karşı çıkmaz, çıkamaz zaten, ailen onlar...' cevabı ne kadar hoşuma giderse gitsin kaşlarımı havalandırıp emin misin dercesine karnımı işaret ettiğimde sıkıntı yok der gibi omuz silkmişti.
'Belgi, soracağın elli yüz kişi daha var mı kızım? Hayır varsa söyle bende bu sırada halletmem gereken bürokratik işleri yapayım, seninkinden kısa sürer.'
'Sormuyorum, danışıyorum. Dışarıda birisi abin olmak üzere iki tane manyak var amca, ne yapmamı bekliyorsun ki? Çantamı alıp elimi kolumu sallayarak ortada dolaşırken üzerimdeki kırmızı lazer ışığına doğru büyük bir memnuniyetle gülümsememi mi?'
'Diğer herifi bilmem ama babanı oyalayacak bir şeyler ayarlarım.' Sıkkınca savurduğu nefesini anlayabiliyordum, Zeren beyle uğraşmak onu yoruyordu, haklıydı da... Yorulmayacak gibi değildi mücadelesi.
'Evde.' Az önce bahsettiğim evden çok farklı olduğunu anlamasını ister gibi mırıldandığımda iç çekmişti anında.
'Evde... O kocana da evin adresini falan söyleme, dünya halinin ne getireceği belli olmaz.'
'Bela.' Dudaklarımdan dökülen kıkırtı dolu kelimeyle afallamış olmalıydı.
'Ne?'
'Dünya hali, bela getiriyor, belli aslında.' Açıklamama rağmen bir kapı sesi daha duydum ancak bu kez sakin adımlarla. Çıkış kapısında yakalamıştım belli ki. İçeri tekrar dönmüştü ve arkadan Simay'ın ne olduğunu anlamaya çalışan sesiyle beraber ayakkabısını giymeye çalıştığına dair bahse girebileceğim tıkırtılar çıkıyordu.
'Görüşürüz kızım, umarım saçının tek telinde dahi yıpranma görmemiş olurum.' Dudaklarımı araladığımda saçlarımın yeterince yıpranmış olduğunu dile getirecektim ama vazgeçtim. Hali hazırda bir de Noyan değil, saçlarımın inceliği yüzünden yıprandığını kırk cümleyle anlatamayacaktım.
'Görüşürüz amcacım.' Telefonu kapattığımda sıkıntıyla soluğumu bırakıp Gizay'da gezdirdim gözlerimi. Bunun mantıklı olup olmadığından emin değildim. Evet amcam benim ailemdi ve derdi iyi olduğumu görmekti fakat kaosun içerisinde yüzen hayatımız yüzünden Noyan bu durumu kabullenir miydi emin olamıyordum.
'Bu evde değil tabi ki...' başımı onay verircesine sallarken mutfağa giren Noyan'la ikimizin de bakışları onu buldu.
'Karadeniz'de batan gemilerinize müdahale edemem ama şirketime batmaması için müdahale edebilirim. Bir bardak su almak kaç asır hesabı yaparak havuz problemi zamanına dönmek ister misin Gizay?' sorusunu, birazcık laf sokmasını umursamayarak Gizay'ın gözleri üzerime yöneldiğinde emin olmadığımı anlayarak iç çekip bardağın dibindeki son yudumları da içti.
'Belgi'nin amcası görüşmek istiyor, fakat senin zorla alıkoyduğunu düşündüğü için tek başına ve burası dışında bir evde. Belgi de bu konuda aşırı diktatör davranacağını düşünüyor.' Bir anda kurduğu cümlelerle dudaklarım şaşkınlıkla aralandı. Gizay genelde sır saklayabilen veya yardımcı olan bir adamdı ama şu an pata küte meseleyi direkt cümlelerle Noyan'a açıklamıştı. Üstelik daha önce olduğu gibi hiç müsaade ister gibi bir bakışta atmamıştı.
'Bahsettiğin evde mi?' Noyan'ın sorusuyla aralanmış dudaklarımı düzeltip gülümseyerek başımı salladım.
'Olur.'
'Hı?' şaşkınlığım iliklerime kadar işlemiş olsa da ağzımdan böyle bir seslenme çıkacağını ummazdım, benimle beraber onlarda beklemiyor olacak ki kaşları çatıldığında başımı anında sağa sola salladım.
'Ciddi misin?'
'Elbette ciddiyim, amcan sonuçta.'
'İtiraz?'
'Ne itirazı?' tek kaşı havalandığında başımı hafifçe omuzuma doğru yatırıp dikkatle süzdüm Noyan'ı. Kafasına ne düşmüştü bu adamın Allah aşkına?
'Bu kadar olay varken tek başına mı gideceksin... Olmaz... Asla olamaz böyle bir şey... Buraya gelsin... Beraber gidelim...' aklıma gelen ihtimali yüksek cümleleri sıralarken Noyan başını usulca sağa sola sallayıp cebinden telefonunu çıkararak Gizay'a döndü.
'Gelecek misin artık. Halledelim de evine git.'
'Kovulmak için ne kadar muhteşem bir gün, öyle değil mi Belgi?' Gizay'ın alaylı haliyle Noyan'ı takip etmesi bir olduğunda bir anda ortadan kaybolan Kübra sahalara tekrar döndü. Yarım kalan işini hızlandırmak için ocağın derecesini yükselttikten sonra benim insafıma bırakmayacağı belli olan birkaç şeyle daha uğraşa girdiğinde bende salona yöneldim. Noyan'ın böylesine rahat olması bile benim mutfağa bahane bulmam için yeterli sebepti. Özellikle yıllardır bu işi yapan bir kadın varken böylesine berbat olduğum konuda daha fazla direnç göstermeyecektim. Arada bir inat edebilirdim fakat bu çokta uzun sürmezdi.
Sarıldığım battaniyeye daha çok sokulup yer edinme çabasındayken bir türlü rahat edemeyişimin hırsıyla doğruldum. Başımın altındaki yastığı kucağıma çekip birkaç darbe vurarak tekrar yerine bıraktığımda çatık kaşlarla etrafta gözlerimi gezdirmiştim ki beni şaşkınlıkla izleyen Noyan ve Gizay görüş alanıma girdi.
'Ne bakıyorsunuz?' ne yaptığımı anlamak isteyen halleri anında ellerindeki destelerce olan kağıtlara ve tablet ekranına döndüğünde ayaklarımın ucunda kalan yastığı bir çırpıda alıp tekrar uzandım. Yastığa da sarıldığımda ekrandaki bu kez tür değiştirmiş tarih belgeseline odaklandım. Bazen bazı şeyleri sadece izlemek için izleyebiliyordum. Bomboş baktığım ise tamamen kapalı sesinden anlaşılabilirdi. Alt yazılar asla anlamayacağım şekilde Korece'ydi ve onu neden öyle yaptığım hakkında da fikrim yoktu. Düşünmekte istemiyordum.
Aklımı kurcalayan onlarca nokta varken an itibariyle hangisini düşünmeye başlasam diye kendimi sorgulamakla meşguldüm. Mesela Noyan'ın bu kadar rahat şekilde tek başıma amcamla görüşmeye göndermesinden mi? Veya Zeren beyin tehdidinden mi? Belki de bir an önce babaannemle görüşüp hamilelik ve bebekler hakkında bilgi edinmem gerektiğini düşünmeliydim. Simay'a söylediğimde inme inebilme olasılığını hesaplayıp, başka bir pencereden amcam öğrendiğinde olduğu yerde donup kalırsa eğer nasıl çözebilirim diye kafa yormam da makuldü. Fakat ben hepsini bir kenara bırakarak asla alakası olmayan bir detayı düşünmeye karar kılmıştım.
'Browni.' Kelimemle beraber uzandığım yerden kalkmadan başımı iki adama çevirdiğimde onların anlamadıklarını alenen belli eden bakışlarıyla iç çektim.
'Browni istiyorum.'
'Jelibonun üzerine?' Noyan şaşkınlıkla kaşlarını havalandırdığında daha yeni rahat edebildiğim koltuğu umursamadan doğrulup bağdaş kurarak başımı onaylarcasına salladım. Birkaç kez dudaklarını aralayıp itiraz edecek gibi olsa da kıstığım gözlerimle karnımı gösterdiğimde Gizay, Noyan'ın ne yapacağını net şekilde görmek için ona odaklanmıştı.
'Browni...' mırıldanmasıyla başımı tekrar salladığımda derince soluklandı, 'Biraz fazla şeker tüketmiyor musun sence?'
'Bilmem farkında mısın ama eve şeker sokmama konusunda direniyorsun, köpeği de kabullenmiyorsun, yakında beni de içine sindiremezsin sen.' Çatık kaşlarım ve gereksiz atarımla beraber koltuktan kalktığımda Noyan'ın yüzünden okunan şaşkınlığından bakışlarımı kaçırıp merdivenlere yöneldim. Browni o kadar derdine düşeceğim bir konu değildi, birazcık istemiş olabilirdim ancak bu tamamen boş kaldığım için yemek yeme isteğimden kaynaklıydı. Maalesef bu gibi anlarda sağlıklı besinler benim için dünyadan siliniyordu. Yani durum atlatılırdı ancak beynime atan kan akışım sayesinde hayat memat meselesi gibi davranabiliyordum.
Ulaştığım yatak odasıyla beraber aslında rahat yer bulma arzumun beni sürüklediğini anlayarak yatağa girdiğimde yorganı başıma kadar çekmeyi ihmal etmedim. Noyan'ın yastığını da aradan çekip sarıldığımda az önce browni uğruna atar yapan Belgi çoktan o detayları unutmuş, sadece derin bir uykunun derdine düşmüştü.
Kapının elektronik kilit sesini duyduğumda yorganın altından başımı çıkarıp dikkatli olmaya çalışarak içeri giren Noyan'ı süzdüm. Bakışları beni bulduğunda yüzünde garipser bir ifade olsa da anında dağılmış ve yanağında belediye çukuru gibi olan gamzesini göstermek istercesine tebessüm gelivermişti.
'Kızgın mısın bana?' yatağa yaklaşıp kenara oturarak tek kolunu başımın yanına yasladığında rahat ve sıcak yatağımın etkisiyle gülümsedim. Birazcık Noyan'ın gülümsemesi de etki etmiş olabilirdi elbette.
'Neden kızgın olacağım ki?'
'Bilmem, yukarı epey gergin çıktın da.'
'Yo...' başımı sağa sola salladığımda gülümsemem daha da büyüdü, 'Değilim.'
'Eminsin değil mi? Kaçmazsın yani?'
'Niye kaçayım Noyan?'
'En son bana böyle sakin cevaplar verdiğinde seni başka bir ülkede, kumarhanede, kafan güzelken buldum hatırlarsan...'
'Bir daha aynı numarayı yemeyecek kadar zekisin, ayrıca yüksek olasılıkla çalışan insanlara öyle azaplar çektirmişsindir ki kükreyerek hakkımda senin haberim var dediklerine dahi birkaç kez emin misiniz derler, üstelik bu kez bana değil, sana...' gerçekler acıydı fakat en azından net sonuçları oluyordu. Bu durumda benim için acı ancak gerçek tabiri içerisinde yer almaktaydı. Aynı plan tutmazdı fakat bu yeni planlar olmayacağı anlamına da gelmezdi. Sadece şu an kaçasım yok, aksine uyuyasım vardı, kış uykusuna yatarcasına hem de.
'Fotografik hafızan var, muhtemelen bahçedeki her adamımın yerini ezbere biliyor, ev hakkında anlattıklarımı mıh gibi aklında tutuyorsun. Senin için yeni plan zor değil.' Başını kendini onaylarcasına salladığında doğru olduğunu bilerek kıkırdadım, 'Ve evet sevgilim sen çok zeki bir kadınsın fakat bende küçümsenemem.'
'Uykum var.'
'Güzel kaçış planı.' Kıkırdamam cümlesiyle devam ettiğinde yanağıma derince bir öpücük bıraktı.
'Noyan...' ne olduğunu anlamak istercesine baktığında alt dudağımı büküp iç çektim, 'Henüz bir kesem olduğu için kendimi kanguru gibi hissediyorum ve fil gibi uykum var. Bu durum can sıkıcı, sürekli uyumak istiyorum, uyumadığım zamanlarda da kusmak veya yemek yemek. Her şey karmakarışık.' Açıklamam meraklı ifadesini yok ederken yorganın kenarını kaldırdığında yatağın ortasına doğru bedenimi sürüklemiştim ki yanıma uzanıp kollarını bedenime sardı.
'Normalmiş. Kendini psikolojik ve fiziksel olarak hazırlamadın, o kese demeye devam ettiğin bebek enerjini büyümek adına emiyor, enerjin bittikçe yeme ihtiyacı duyuyorsun ve kendini adapte etmeye çalışan bünyen normalde bu kadar yemek görmediğinden olsa gerek isyan bayrağı çekiyor.'
'Aynı zamanda kocam bir kadın doğum uzmanı oluyor...' göğsümün üzerinden dolaşan kollarına sarılıp güldüğümde saçlarımın arasına dudaklarını basarak derince kokumu içine çekti.
'Araştırıyorum, soruyorum, bir şeyler öğrenmeye çabalıyorum sadece.' Benimle inatlaşan gözlerim kapanmaya çaba harcarken daha çok sokulduğum bedeniyle iç çektim, 'Deran...'
'Hımm...' konuşmak için bile enerjim kalmamıştı ki Noyan hala saçlarımın arasında gömülü olan yüzüyle tekrar kokumu ciğerlerine doldurdu. Bir istila, Noyan kalbime böylesine saldırırken güzel gelebilirdi herhalde. Öyle duru, öylesine sıcak bir saldırıydı ki ortada kırk millet olsa benim gözlerim şaşırmadan yine Noyan'ın derin puslu mavilerini bulur, burnum adresini şaşırmadan çıra kokusunun o isli tonuna takılır kalırdı.
'Bir gün, bütün bu korkular, acılar geçecek, aklından çıkarma olur mu?' uyumak üzere olsam da kulaklarımdan sol tarafıma doğru akan kelimelerin gücüyle başımı hafifçe eğip dudaklarıma denk gelen kolunu öptüm. Noyan bu olasılığı söylememiş olsa bile, içinden geçirdiğini biliyordum. Bunları bilmek ise tüm hücrelerimde inanamama dahi yetiyordu. Ben sadece olan veya olmayan şeylere değil, Noyan'a güveniyordum. Belki kıyamet kopabilirdi, hatta yer yerinden oynar, dünya ikimizi kabullenmez ve galaksiye bizi tükürebilirdi. Bize inat tam tersine de dönebilirdi ancak Noyan tüm bunları eski haline getirmek için çabalar ve çabaları esnasında bana sımsıkı sarılmaktan kaçınmazdı.
Saçlarımın arasında dolaşan parmaklarla beraber gözlerimi araladığımda hala sırtıma yaslı göğsüyle Noyan'ın orada olduğunu fark edebilmiştim. Uykuma geri dönmek istesem de yanağıma büyük bir öpücük misafir olduğunda gülümseyerek başımı çevirdim.
'Babaannen aradı, uğramak istediğini söyledi ve muhtemelen birkaç saate burada olur.' Ses tonu olabildiğince kısıkken başımı onu görebilmek adına çevirdiğimde yüzündeki gülümsemeye bende karşılık verdim. Bedenimi tamamen yatağın içerisinde yuvarladıktan sonra alnımı göğsüne yasladığımda işaret parmağı sırtımda ufak daireler çizmeye başlamıştı.
'Sence Zümrüt sultan bebeğe ne tepki verir?' nefesim Noyan'ın göğsüne çarpıp tekrar yüzüme dönerken yarattığı sıcak hava dalgasıyla hafifçe geriye çekildiğimde o omuz silkmekle yetindi önce.
'Onu tanıyan sensin, kestiremiyorum doğrusu.' Aklında yaptığı kısa sorgulamadan bu sonucu çıkarmış olacak ki iç çekip dirseğimi yastığa yaslayıp yumruk yaptığım elimle de şakağıma destek verdim.
'Çok erken ve eğitimim hakkında onlarca makale yazabilir bence.' Yüzünde tebessümde olsa gülümseme de olsa bir anlığına silinirken aramızdaki bakışma artık kuşkulu bir hale gelmişti. Sırtımda olan eli çekilirken yüzüme düşen saç tutamımı okşarcasına çekip kulağımın arkasına sıkıştırdığında bu kez derin nefes sırası ondaydı.
'Bu kadar önemli mi?'
'Ne bu kadar önemli mi?' sorusunun yüzlerce cevap kapısı olabilirdi ve ben hangisinin makul olduğu konusunda emin değildim. Lafı uzatmaktansa sormak istediği noktaya kestirmeden gitmek en makul seçenekti.
'Ne tepki verecekleri, nasıl karşılayacakları...' maviler hala üzerimde olsa da sırt üstü döndüğünde aslında sorunun cevabını merak ettiği kadar duymakta istemiyor gibiydi. Uzanan halimden hızlıca kopup resmen tepesine çıkar gibi bacaklarımı iki yanına sarkıtarak karnına oturduğumda az önceki düşünceli olan hali yerini gerçek bir gülümsemeye bırakırken dizlerini de yukarı çekip yaslanabileceğim bir alan oluşturdu.
'Bilmiyorum, sence önemli değil mi?' başını kuşkusuzca sağa sola sallarken göğsüne yasladığım elimin birini yakalayıp sakalları arasına çekmeden önce avucuma dudaklarına bastırdı.
'Benim için hiçbir zaman insanların ne düşündükleri, duruma ne tepki verecekleri önemli olmadı.'
'Yani biri tarafından onaylanmak istemedin mi hiç?'
'İstemedim. Bu benim hayatım çünkü. Küçük yaşlarda Şanze deli gibi annemin övgü cümlelerini duymak adına ödevlerini gösterirdi. Hâlbuki benim kendime göre doğrularım vardı, çoğu insana göre yanlış olsa da.'
'Bu ödevlerden çok daha farklı.'
'Değil.' Başını tebessümüyle sağa sola sallarken kaşlarım havalansa da göğsünü şişirecek sertlikte bir nefes alıp dudaklarını ıslatarak devam etti cümlesine, 'O zaman yanlış da olsa, doğru da olsa öğretmen benimle muhatap olacaktı, kendi başarılarımla, yaptıklarımla veya yanlışlarımla kendimi kabul ediyordum. Eğer annem yanlışlarımı söyleyip düzeltmemi sağlasa ve aslında benim bildiğim doğru olsaydı bir başkasının kararları yüzünden yanlış yapmış olacaktım. Bu durum da tam olarak öyle.' Anlamazca kaşlarım havada onu dinlemeye devam ederken bedenimi tek koluyla sıkıca kavrayıp yatakta kayarak sırtını ahşap başlığa yasladı.
'Bu bebeği biz istedik Deran, onu kabul ettik ve şimdi kim ne tepki verirse versin bundan aylar sonra o bebeğin gece ağlamalarına biz şahit olacağız. Tıpkı gerçek kahkahalarına da bizim şahit olacağımız gibi. Şimdi kızan, küsen, bizimle beraber sevinen onlarca insan olacak ama altı kirlendiği için ortalığı ayağa kaldırdığında biz ilgileneceğiz. Bırak insanlar düşünsünler veya istedikleri tepkileri versinler.' Elinin tersiyle karnımı okşadığında yüzündeki tebessümün canlılığını hayranlıkla izliyordum, 'O bizim değişmeyecek tek doğrumuz.'
'Benimle evlenmeni doğru bulmayışına kızmalı mıyım, yoksa onu hayatının doğrusu ilan ettiğin için sana aşık aşık bakmalı mıyım karar veremiyorum.'
'Seninle olan evliliğimi doğru bulmuyorum demedim ben.'
'Tek doğrun olduğunu söyledin, bebek için.' Kaşlarım havalanırken gülmekten kaçınmıyordum da. Ayan beyan belliydi dalga geçtiğim ama Noyan bu gerçek bir irdeleme gibi hem gülüyor hem açıklama yapıyordu.
'Değişmeyecek tek doğrumuz dedim. Bir gün benden nefret edebilirsin, küsebilir, yüzümü dahi görmek istemeyebilirsin. Peki bu ufaklık hayatımıza girdiğinde? Bana dair negatif duyguların olsa da sadece benimde çocuğum olduğu için ondan uzaklaşabilir misin?'
'Senden de uzaklaşabileceğimi zannetmiyorum. İki farklı kutup noktasıyız sanki. Birbirimizi sürekli çekiyoruz sanki.'
'Olacak demiyorum sadece mesela diyorum. Kaldı ki senden uzak kalabilme ihtimalim...' gözlerini odada gezdirdiğinde tavana değen bakışları gülümseyerek bana döndü, '...ancak 38 milyon öpücük sözünü tamamladığında gerçekleşir.' Hafifçe eğilip dirseklerimi yastığa yasladıktan sonra dudaklarının üzerini kapattım. Noyan'ı 38 milyon kere öpmem demek nefes aldığım son güne ulaşmaktı muhtemelen. Yani ölsem bile borçlu kalıp diğer tarafta da bu tahsilatı yapardı.
Nefesimi nefesinden koparırken artık tepesinden inmem gerektiğini düşünerek çıktım yataktan. Aklıma gelen düşünce duraksamamı sağlarken Noyan'a iyice odaklandığımda derin bir nefes alarak gözlerimi kıstım. Yüzündeki ne oldu diyen bakışları sayesinde dudaklarımı ıslattığımda acabalar arasında kalsam da kendimi biliyordum, bir şeyi merak ediyorsam öyle veya böyle çenemi tutamaz sorardım.
'Ahter, beni seviyor mu?' sorumla yüzü allak bullak bir hal alırken bu meselenin nereden çıktığını anlamak ister gibiydi. Gözlerinden geçen karanlık bir bulut etrafta dolaşmaya başladığında Şanze'yi ele verme yanlısı asla değildim. Adada konuştuklarımızdan haberi olmasına gerek yoktu ve vereceği cevabı da bu değiştirmezdi.
'Sana her zerrem aşık Deran.' Gülümsemeye başlarken başımı da sallayıp tekrar harekete geçsem de anında yakalanan ellerimle olduğum yerde kaldım, 'Fakat, Ahter sana aşık olsa da tahammülü sıfırdır.'
'Neden Ahter var Noyan?' oturmuş aslında bire bir kendisi olan kocamla beraber üçüncü tekil şahıstan bahseder gibi konuşuyorduk. Saçma olsa da sanki böyle kalması çok daha makulmüş gibi iç rahatlatıcı geliyordu tavrımız.
'Sevdiklerimi alamasınlar diye var.'
'Sevdiklerin seni seviyorsa Ahter olsun veya olmasın, kimse alamaz.' Başımı sağa sola sallarken Noyan sanki bir aynaya bakıyormuşum gibi hissetmeme neden olmuştu. Yüzündeki dağ kadar olumsuzluk hareketlerinde de mevcutken derin bir nefes aldığında aslında konunun ve üçüncü tekil şahsımızın çok daha derin bir hikayesi olduğunu görebiliyordum.
'Alırlar. Ahter olmazsa, emin ol ki alırlar.'
'Peki nasıl basına yansımıyor, nasıl emniyete gitmiyor konu?'
'Başımın nasıl belaya girmediğini mi soruyorsun?' gözleri kısılsa da anında başımı sallayıp onay verdiğimde şükür ki gülümseyebilmişti.
'Çünkü Ahter dünyanın diğer ucunda yaşıyor, benimle tanışmıyor, irtibata geçmiyor, kimse onun yüzünü bilmiyor fakat beni çocuğu gibi görüyor.'
'Ne?' kafam karıştığından olsa gerek kaşlarımda çatıldığında Noyan'ın üzerindeki gerilim zil sesiyle dağılmıştı.
'Babaannen geldi muhtemelen.' Göz kırpıp kendiyle beraber beni de harekete geçirdiğinde itiraz edecek olsam da odadan çıkarmıştı. Konunun daha fazla üzerine gitmek saçmalıktan ibaret olacakken şimdilik sessizliğimi koruyarak onu takip etmek zorunda kalmıştım. Noyan kapıyı açmak yerine salona yönelirken Kübra'nın uzattığı tepsideki fincanı alan Zümrüt sultanla göz göze geldim. Tabi ayakta dikilen Hayati abiyle de bir süre sonra bakışmıştım. Suçlu bir çocuk edasıyla gözlerimi kaçırırken aslında bir hata yapmadığımı biliyordum. Yine de birilerinin bunu hata olarak algılaması ihtimali tüylerimin ürpermesine neden oluyordu.
Gergin geçen on dakikadan sonra Noyan yalnız bırakmak istemediğini gözleriyle açıklama çabasına girse de bir şekilde bunu baş başa yapmam gerektiğini de kaşımla gözümle anlatarak üst kata çıkmasına neden oldum. Gözlerim hala ayakta dikilen Hayati abiye döndüğünde göz devirme isteğimi geri çevirme yanlısıydım.
'Hayati, hadi dışarıda sigara iç sen.' Zümrüt sultan da baş başa konuşma taraftarı olunca o da istemeyerek dışarıya çıkmıştı ki derin bir nefes alıp omuzlarımı dikleştirmeye çalıştım.
'Neymiş benimle konuşacağın önemli hatta çok önemli konu bakalım.'
'Nasıl anne olunur?' müjde büyük babaanne oluyorsun cümlesinden daha makul gelen şekilde konuştuğumda ismi gibi olan gözleri yüzüm ve karnım arasında mekik dokudu. Bir cevap vermeyeceğini daha doğrusu ne diyeceğini bulamayan halini fark edince omuzlarımı rahatsızca oynatıp dudaklarımı ıslattım.
'Korkuyorum, senden başka soracak kimsem yok. Nasıl anne olunur? Ne yapmam gerekiyor?' gözleri sıkıntıyla kapanırken iç çeken hali benim içime dert oluyordu.
'Hazır bile değilsin buna Belgi...' sesinde yargılamak yoktu, tamamen içindeki şefkatle beraber beni koruma güdüsü konuşuyor ve karşısında nasıl bir imaj çiziyorsam artık bire bir deli divane durumdan tırstığımı anlayabiliyordu. Ya da ben sadece böyle görmek istiyordum.
'Hazır veya değil, gerçekleri konuşalım. Babaanne, soruma biraz dahi olsa cevap istiyorum sadece.'
'Nasıl anne olunması gerektiğini kimse bilemez fakat nasıl olmamalısın bunu sende biliyorsun.' Kaşları ve omuzları düşmüş, Zümrüt sultan dik duruşunu kaybetmişti. Yıllar içinde belki de hiç rastlamadığım şekilde gözlerinde acı bir tat vardı ve bire bir bana bakıyordu. Beni yargılamıyordu fakat bu bebeğin doğmasını da desteklemiyordu.
'Çocuğunu terk eden bir anne olmamalıyım mesela değil mi?'
'Belgi...' oturduğu yerden kalkıp yanıma gelerek yerleştiğinde ellerimi avuçları arasına almıştı ki omuz silktim anında.
'Bir ormanın ortasında korkarak kriz geçirirken onu bırakıp sırtımı dönüp gitmemeliyim. Severek evlendiğim adamın canavar gibi davranacağını bilerek çocuğumu ardımda bırakmamalıyım. Kavga edeceksem, sesimi ayarlamalıyım. Yıllarca onu aramamak gibi bir hataya düşmemeliyim. Sanırım bunları yapmadığımda problem olmaz... Olmaz değil mi?' dolan gözlerimle bakışlarımı Zümrüt kadına diktiğimde kolları anında bedenimi sarmış başımı omuzuna çekmişti.
'Nerede o?' dudaklarımın arasından hıçkırıklarımla içimdeki soru firar ettiğinde daha da sıkılaştırdı kollarını babaannem. Bana herkesten daha çok anne olan kadın, şimdi tüm tedirginliklerimi görüyor, korkularımı benimle beraber hissediyordu.
O kadar yoktu Zümrüt sultan hayatımda fakat bir o kadar da vardı. Gerçekçi olmam gerekirse yalnız kaldığım anlarda onu çok isterdim, bu genelde evin içinde fırtınalar koparken olurdu fakat o gök gürültüsü, sağanak yağış ve etrafı yıkıp geçen rüzgar durulduğunda gelirdi. Bu da yeterdi bana. Çünkü bilirdim, o fırtına tekrar edecek, o kadarla kalmayacak ancak her çocukluk anım başka bir fırtınayla daha kirlenip, karalanırdı.
'Ona ihtiyacım var ve o yine yok.' Gözyaşı musluklarım açılmışken aklımı ve kalbimi tarumar edenler de bir bir ortalığa saçılma derdindeydi. İçimdeki enteresan şekilde kızgınlıkla karışık özlem boyumu aşıyordu, kalbimi bir mengeneyle sıkıştırıyorlar gibi hissediyor ve bu sancı asla geçmeyecekmiş gibi geliyordu.
'Annem yokken nasıl anne olacağım ben!' sesim yüksek olmasa da yakarışım epey yüksekti. Yaslanıp ağladığım omuz bile kısıtlı zaman dilimlerinde yanımda olmuşken aile olgusundan kilometrelerce uzakta hissediyordum kendimi. Hâlbuki ailem tam olarak ya en üst katta yatak odasında ya da çalışma odasındaydı. Fakat bazen, bazı şeyler yeterli cevaplara ulaşmamı engelliyordu.
Belki hıçkırarak ağladığım için, belki de biraz olsun aklımdakileri dilime döktüğümden kendimi daha iyi hissediyordum. İçimde tuttuğum o garip ve saçma hissiyatlar cümlelere döküldüğü zaman tamamen yok olmasalar da bir süre etkisini yitirebiliyordu. Avucumda sıkıştırdığım peçetenin yeterli gelmediğini anlayıp iç çekerek ayaklandığımda babaannemin bakışları üzerimde olduğu için gülümsemeye çabaladım.
'Elimi yüzümü yıkayayım, sonra yemek yeriz.' Başını onaylarcasına sallayınca lavaboya yönelmiştim ki merdivenlerden geçerken fark ettiğim karartıyla duraksadım. Karartıdan çok son basamağa oturmuş, iki kolu da dizine yaslı, yumruk yaptığı elinin birisi dudaklarının üzerinde, diğeri ise hafifçe aşağı sarkmış ve telefonu tutan Noyan'dı. Burnumu çekip gözlerimin altını elimin tersiyle temizlemeye kalktığımda ilk basamağa adım atmıştım ki daldığı o derin kuyudan çıkarak anında yumruk yaptığı elini açıp şakağına masaj yaparcasına başında dolaştırdı.
'Ben, dinlemek istememiştim aslında.' Zorlukla açıklama yapmaya çabalarken elinin bir kez daha ovdu şakağını. Basamakları tırmanıp yanına oturduğumda tek kelime etmeden şakağımı omuzuna yaslayıp derince nefeslendim. Konumunu bozmasa da telefonu diğer eline alarak avucunu yanağıma yasladığı gibi saçlarımın dibine derince bastırdı dudaklarını. Ben buradayım, kimse olmasa da buradayım, der gibi.
'Korktuğunu gördüğümü sanmıştım ama bu yönünü hiç düşünmemiştim. Eğer seni böyle zorluyorsa, bu kadar yıpratıyorsa, Deran belki de-'
'Belki gibi bir ihtimal yok.' Yanağımdaki elini yakalayıp parmaklarının arasından parmaklarımı geçirerek sıkıca tuttum, 'İhtimaller konulara dahil değil.' Diye devam ettim. İhtimallerin yok olduğunu Seda hanımın odasında anlamıştım. Henüz kalp atışı alamayız dediğinde içim o kadar sıkılmış ve acımıştı ki sanki bana bebeğimin kalbinin durduğunu söylemiş gibi hissetmiştim. O zamandan şimdiye kadar aklımdan bu ihtimal bir kez olsun geçmemişti, geçmeyecekti de. Evet onu koruyamamak beni korkutuyor hatta delirtiyordu fakat yine de başka bir ihtimali duymak, görmek istemiyordum.
'Emin misin? Gerçekten, bütün samimiyetimle söylüyorum eğer bu derece tedirginsen-' parmak uçlarım anında dudaklarının üzerinde yer edinirken başımı omuzundan kaldırarak gözlerine baktım. Derin deniz harelerine, kızarmış gözlerinin beyazlarına, acabalarla dolu bakışlarına, zorlukla alır gibi olan nefesinin kuruttuğu dudaklarına... Kapılıp gittiğim Noyan'a baktım. Tüm hayatım boyunca tanıyormuşum gibi hissettiğim Noyan'a.
'İçimde yaşamamam konusunda beni uyarmıştın ve sözünü tuttum. Bu bebeğimizi istemediğim anlamına gelmiyor. Sadece korkuyorum...' hafifçe omuz silkerken gözlerimi dip köşe incelercesine izledi. Sanki sadece bana bakmıyor, içimdeki ufak Belgi'ye de göz atıp onunla tanışmaya çalışıyor gibiydi. Onunla karşılaşmak ve ona birkaç kelime söyleyerek destek olmak istiyordu fakat nasıl yapacağı konusunda da emin olabilmiş değildi.
'Senin üzülmenden nefret ediyorum.' Başını sağa sola sallarken derin bir nefes almaya çabaladığında parmaklarım arasındaki kenetli elini tutmaya devam ederek kalktım merdivenlerden. Bir an itiraz etmeden veya duraksamama izin vermeden benimle harekete geçtiğinde kalan basamakları da tırmanarak yatak odasına ulaştık. Koca bir ev vardı tepemizde, içerisinde onlarca insan sığabilirdi fakat biz iki kişi içimizin darlığından bir türlü sığamıyor gibiydik.
İçeri girer girmez kollarımı boynuna doladığımda elleri sırtımda yerini aldı. Ben nasıl ki sıkıca sarılıyorsam o da öyleydi ve birbirimizi göğüs kafeslerimizin altına hapsetme isteğimiz ortadaydı.
'Hayatım boyunca tüm acı çektiğim zamanlarda kendime tek bir soru sordum.' başımın üzerine yasladığı çenesiyle mırıldandığında hafifçe çekilip az önce destek aldığı yere saçlarımın arasına dudaklarını bastırarak kollarını daha çok sıkılaştırdı, 'Ya şu an yaşadığım her şey beni istediğim şeye hazırlıyorsa? Ya gerçekten böyleydiyse Deran, ya benim istediğim ve hayatın beni hazırladığı o şey sensen ve senin istediğin, hayatın seni hazırladığı o şey bu bebekse? Ve hayat bizi hazırladığı için bunu yapmak adına kimseye ihtiyacımız yoksa...'
'Belki de öyledir.' Dedim fısıltıyla. Aslında içimde biriken gözyaşları hıçkırıklarımla beraber gırtlağıma kadar tırmanmıştı ancak ben mırıldanmayı tercih etmiştim. Bedenimi bir zırh gibi saran kolları gevşerken iç çekerek gülümseyip gözlerime baktı.
'Rahat olalım olur mu? Bence biz tüm bunları hem aşarız hem de yaşarız.' Kıkırdayıp yaşlı gözlerle başımı salladığımda bakışları banyoyu işaret etti. İkimizin de dudaklarında korkak ve yarım bir gülümseme, yine ikimizin de aklımızın tam ortasında birbirimize dair olan inancımızla rahat olma kararı alıyorduk.
Ruhumda dinginleştiremediğim garip bir hissiyat vardı. Aslında birkaç hissiyat. Belki de bu yüzden dengesiz tavırlar sergiliyor, yıllar sonra bir kadının ardından üzülüyor, yokluğunu hissediyordum. O kadar iç içe geçmiş duygu durumum vardı ki ben hangisinin daha baskın olduğuna karar veremeden alakasız bir noktaya yönlenmekle yükümlü gibiydim.
Aşıktım, beynim, varlığım, tüm hücrelerimle Noyan'a aşıktım. Korkuyordum, varoluşum, geçmişim, geleceğimle beraber korkuyordum. Mutluydum, olduğum konum, sarıldığım adam, ilk kez bu kadar dik duran halimle deli gibi mutluydum. Özlüyordum, yitip gidenleri, olmayan ailemi, aklımın ermeyişini... Tüm bunlar arasında dönüp anneme kızmaktan başka bir çare bulamamakta talihsiz bir seçimdi herhalde. Oysa yıllarca süren uzaklık ve kayıp hiç bu derece dilime dökülmemişti.
Toparlandığımı hissettiğimde Noyan kısa bir müsaade isteyerek aşağı inmemi sağlamıştı. Muhtemelen kızaran gözlerinin biraz olsun toparlanmasını beklemek ve Zümrüt sultana güçlü bir duruş sergilemek istiyordu. Keza aklındaki hengame her seferinde gözlerinin derinlerine ve beyazlarına yansıyordu. Ne zaman gerilse, üzülse veya bir şeyi çok düşünse o vakit gözlerinin beyazlarına kan oturuyordu, bu da Noyan'a dair fark ettiğim bir başka şeydi. Geri döndüğünde tıpkı aramızdan ayrıldığı haliyle onu görmekte bu düşüncemi kanıtlamıştı.
Yemeği yedikten sonra masadan hiç kalkmadan önümüze Türk kahveleri bırakıldığında Noyan'ın bakışları arka taraftaki sigarayı bulsa da vazgeçmesi pek zamanını almadığında babaannemin konuşacağını belli edercesine boğazını temizlemesiyle odağı tamamen ona dönmüştü, tıpkı benim gibi.
'Sen ne düşünüyorsun bu konuda Noyan?'
'Bu konu?' kaşlarını havalandırıp anlamamış gibi davransa da aslında bal gibi de bilincinde olduğunu görebiliyordum. Sadece Zümrüt sultanın bebekten bu konu diyerek bahsetmesi rahatsız olmasını sağlamıştı ve onun da durumun gerçekliğiyle yüzleşmesini istiyordu, 'Bebeğimiz hakkında mı?' havalanmış kaşları düzelirken gülümseyerek konuştuğunda babaannem başını salladı.
'Çabuk kabullenmişsin.'
'Elbette kabulleneceğim Zümrüt hanım, başka bir seçeneğin olduğunu dahi düşünmedim.'
'Bu kadar gerginliğin arasında, böylesine karışık bir pozisyonda sence-'
'Bence tam zamanı.' Noyan'ın genellikle sakin, olumlu ve makul tarafını görmüş birisi olarak şu an açık ara baskın çıkan halini izliyordum. Cümlesi veya kelimeleri ufacık bir sapma yapmadan olduğunca kararlıyken, duruşuna mimikleri de destek veriyordu.
'Bence biraz erken, ikiniz için de. Özellikle Belgi'nin kariyeri göz önüne alınırsa. Eğer ki fikrimi soracak olursanız doğru bir zaman değil.' Noyan kadar babaannemde baskın çıkmaya çalışsa bile açık ara kazanacak kişi belliydi. Puslu mavileri usulca bana döndüğünde birkaç saniye süzmüş, ardından ufak bir tebessümle, ki bu tebessüm aşırı dalga geçercesineydi, tekrar babaanneme yönelmişti.
'Fikrinizi almak değil, sizinle mutluluğumuzu paylaşmak istedik. Hepsi bu.' Noyan'ın hassas noktalarına Ahter konusu, işi ve benden sonra bir kalem daha eklemem gerekiyordu. Bebek. Kesinlikle damarına basacak konulardan birisi de buydu. Karşısındaki insana saygı duyduğu gerçeği asla sapmıyordu fakat bu saygıya rağmen açıkça fikirlerini önemsemediğini de söyleyebiliyordu. Zümrüt sultanın da sırt çevirebilme ihtimalini göze alarak.
'Evliliğiniz de bir anda oldu, şimdi bir bebeği bu kadar erken zamanda kaldırabileceğinizi nasıl düşünüyorsun anlam veremiyorum. Hayati telefondan bahsettiğinde tahmin etmiştim ama daha mantıklı kararlar içinde olduğunuzu düşünmüştüm. Henüz birbirinize alışmamışken üstelik...' aralarındaki o seviyeli atışma duyduğum cümlelerle vücudumu karıncalanmaya başladı. Buraya tahmin ederek gelmişti, biliyordu... Bilmesinin ötesinde buraya bana destek olmak için gelmişti fakat kararlarıma değil, onun alacağımı düşündüğü kararlarıma hitaben.
'Durun bir dakika.' Noyan cevap vermek için dudaklarını aralasa da elimi olduğu gibi kelimelerini yutmasını istercesine havalandırıp gözlerimi babaanneme diktim. Her zaman arkamı kollamaya, korumaya çalışmıştı. Şimdi olan hali ise destek verici asla ama asla değildi. Çatılan kaşlarımla beraber dirseklerimi masaya yasladığımda dudaklarımı ıslattım.
'Doğmaması gerektiğini mi düşünüyorsun? Buna karar verdiğimizi sanarak mı geldin buraya?' yüzümdeki ifade sorgulayıcıydı ancak iç işlerim bundan daha karışıktı. Öfke, hüzün, umduğunu bulamamak... Neden şaşırıyordum ki, ne zaman ondan istediğini yap dediğini duymuştum? Hiç... O sadece gelir, kaçırır ve geri dönmem gerektiğinde sakin kalmamı söylerdi. Bir şey olursa ara bile demezdi. Bende her zaman yaşlı olduğu için hastalanacağını düşünür acımı içimde yaşardım, ta ki ona Gökmen abi haber verene kadar...
'Çok erken olduğunu söylüyorum sadece Belgi. Birbirinizi tanımadan, üstelik aileleriniz bile bu evliliği sindirememişken bir çocuk dünyaya getirmek oldukça tehlikeli. Tek başınıza olacaksınız, ikinizde bir şey bilmezken üstelik.' Olduğu gibi kalan kaşlarım aldığım cevapla daha çok havalandığında dudaklarım kırgın bir gülümsemeye ev sahipliği yaptı. Tek başınıza olacaksınız...
Noyan'ın tek başınalığı kardeşleri ve kardeşi gibi gördüğü Gizay sayesinde yok sayılabilirdi fakat ben zaten tek başımaydım. Beni tüm koruma çabasına rağmen o cehennem gibi olan evde yalnız başıma, Zeren İmerler'le senelerim geçmişti. Şimdi mi yalnız olmam bir problem teşkil ediyordu yani? Madem beni bu denli önemsemişti neden o evi terk ettiğim anda yanımda olmamıştı? Bana giderken söylediği seni tehdit eder cümleleri ben o evi, kendi hapishanemi terk ederken geçerliliğini kaybetmişti. Fakat bütün pozitif bakış açıma, bunu aklıma getirmek istemeyişime rağmen şimdi açıkça yokum diyordu.
Zümrüt sultandan bu vakte kadar adam akıllı hiçbir şey istememiştim. Babaannem beni kurtarmak istediği zamanlarda kurtarmıştı babamdan fakat onun dışında fiziken veya psikolojik olan hiçbir şiddette kendisini aramamıştım. Şimdi de ondan bir beklentim yoktu fakat açık açık olmadığını dile getirmesi, işte bu çok ama çok damarıma basıyordu.
'Kimseye bir şey kabullendirmeyi istemiyorum. Kimse bizi bağrına bassın istemiyorum. Çünkü istesem de olmayacak, biliyorum. Ve babaanne, ben hep tek başımaydım. Yaz tatilleri, arada gelip kavgaların ardından kaçırman dışında, her zaman babamla yalnızdım.' Başımı sallarken konuştuğumda itiraz etmek adına dudaklarını aralasa da histerik gülüşüm tüm kelimelerin intihar etmesini sağlamıştı.
'Benim bir ailem var.' Usulca Noyan'ı işaret ederken derin bir nefes alıp sandalyemi hafifçe geriye ittim, 'Seninle bunun hakkında fikir sahibi olmak için konuşmak istemiştim ancak geri kalan konuları meslektaşlarımdan öğrenmem sanırım en doğrusu olacak.' İttiğim sandalyeden kalkıp dudaklarımı sıkıca birbirine bastırdıktan sonra iç çekip gülümsemeye çalıştım.
'Seni yorduğum için kusura bakma.' Arkamı dönüp ilerlediğimde seslenmesini duysam da dinlemek istemedim. Evet kürtaj olmanı istiyorum diyerek bire bir dillendirmemiş olsa da aynı kapıya çıkacak cümleler içinde boğulmuştu. Aileleriniz dediği kişiler üzerinden asırlar geçse evliliğimizi zaten sindiremeyeceklerdi. Kubilay beyi bu düşünceye sahip olacak kadar görmüş, Zeren beyle de yıllarımı geçirmiştim. Noyan'ın söylediği gibi onların onayına ihtiyacım yoktu, bu bir hataysa benim hatamdı ve bedelini öderdim, doğruysa benim doğrumdu mükafatını alırdım.
Önümdeki kitabın bir sayfasını daha değiştirdiğim sırada açılan kapıyla bakışlarım o tarafa döndü. Noyan garipser şekilde dikkatle ne yaptığımı incelemeye çalışırken içeri girmiş, ardından sakin adımlarla yanıma yaklaşıp önümdeki açık anatomi kitabına göz atmıştı.
'Neden burada çalışıyorsun?' bakışları odada gezindikten sonra yeniden bana döndüğünde gülümseyerek omuz silktim.
'Çalışma masası var diye.' Başkalarına olan sinirimi ondan çıkarmayacaktım elbette fakat sorusuna rağmen hala garip bir şekilde kitaba bakıyordu. Keza bir cerrahi asistan olarak neden bu kitabı incelediğimi bilmiyordu ve haklıydı. Anlaşılan o ki gergin zamanlarımda genelde gerginliğimi bu kitabın alması onun da enteresan bulacağı bir detay olacaktı.
'Bir çalışma odamız da var.' Derken puslu mavileri harelerimi bulduğunda dudaklarında ufak bir tebessüm oluştu.
'Oraya girilmesi hoşuna gitmiyor.' Hafifçe tekrar omuz silksem de başını onay verircesine salladı başta.
'Oraya karım dışında birilerinin girmesi hoşuma gitmiyor. Demek seni anatomi sakinleştiriyor.' Cümlemi düzeltirken yeniden omuz silksem de derin bir nefes alarak sonraki cümlesine başımı sallayarak onay verdim.
'İnsan vücudu beni hep şaşırtıyor, algılarımın bir noktaya odaklanmasını sağlıyor. Peki o, gitti mi?'
'Gitti ve bence senin yanında olmak istemediği gibi yanlış bir algıya kapıldın. Senin için iyi olanı yapmaya çalışıyor gibi geldi bana.'
'Yani... Benim için iyi olan bu bebeği aldırmak mı?' tek kaşım havalanırken gözlerim de kısıldığında yüzümde ufak bir gülümseme vardı. Ne demek istediğini anlamamazlıktan geliyor, sadece biraz olsun Noyan'la uğraşmak istiyordum. Sandalyeyi hafifçe geriye itip ayağa kalktığımda Noyan'ın öyle demek istemediğimi biliyorsun dercesine olan gülümsemesi ve baş sallamasıyla belime ellerini yerleştirmesi bir oldu.
'Torununu hiç tanımadığı damattan korumak istiyor olabilir.' Dudaklarında oluşmaya başlayan tebessüm daha öncekilere oranla tehlikeliydi. Zümrüt sultanın kendini araştırdığından ve bulduklarının, belki de bulamadıklarının pek hoşuna gitmediğinden yana olan bir tehlikeydi bu. Kendinden emindi fakat araştırıldığını biliyordu. Bildiği kadar hakkında pek bilgiye ulaşamadığından emin olduğu gibi... Fakat konu tanımadığı damat veya torununu korumak değildi. Konu tamamen bir var olup bir yok olmasıydı. Ben bugün nasıl ki kendi çeyrek vatandaşımı sahipleniyorsam o da elbette aynısını yapacaktı. Yine de onun sahiplendiği benimkine oranla epey zalimdi ve bana tavırlarına bakacak olursak Noyan yanında melek kalırdı.
'Çok tanıdığı oğlundan korumaya çalışması daha fazla işime yarar.' Ufak bir çocuk edasıyla ellerimi göğsüne yerleştirip omuz silkerek gülümsediğimde Noyan derin öpücüğünü alnıma bırakıp geri çekildi.
'Kimseden korumasına gerek yok, ben gerekeni yaparım.' Gülümsemem büyüse de araya bir reklam almamız gerektiğini belli eden telefon melodisiyle belimdeki elinin birini çekip cebine attı. Gözlerini devirerek ekranda gördüğü isme cevap verdiğinde bakışları da gözlerimi yeniden bulmuştu.
'Ölüm kalım meselesi var mı?' gülümseyip göz kırptıktan sonra karşıdan aldığı yanıtı bilmesem de burnumun ucuna dudaklarını basıp bedenlerimizin ayrılmasını sağladı.
'Aklımdan çıkmış tamamen. Sen buraya gel.'
'Uzatma, bekliyorum.' Konuşmayı kendince sonlandırdığında telefon cebinde yerini almıştı ki masanın üzerindeki kitabımı alarak odadan çıkmamız için elinin birini belime yaslayıp yönlendirdi.
'Benim biraz işim olacak, gelene kadar da Gizay evde olacak.' Dediğinde koridora çıkmıştık.
'Akşam akşam beni bırakıp gideceksin yani.' Burun kıvırarak mırıldanırken geldiğimiz merdivenleri de olabildiğince yavaş indik. Tabiri caizse sallana sallana hareket ediyorduk.
'İçime sinmiyor ama bir miktar mecburiyetler.'
'Sen, bir konuya mecbursun... Hiç inandırıcı değil.' Gülümsemem kahkahaya dönüşürken salondaki koltuğa bedenimi atıp Noyan'ın yanıma oturmasını izledim.
'Böyle söylediğimde bana da garip geliyor ama elimde değil güzelim.'
'Nereye peki?'
'Orası bana kalsın olmaz mı?'
'Olmaz desem cevap alabilecek miyim?' umutsuzca sağa sola salladığı başıyla derin bir nefes çekip önce vurulan ardından da açılan kapıya çevirdim gözlerimi. Gizay içeri girerken elindeki karton çantayı bana doğru salladığında anlam veremesem de bir sus payı olarak algılamak istiyordum. Dizlerimin üzerine çantayı bırakınca içine baktığımda büyümüş gözlerle tekrar Gizay'a döndüm.
'Ciddi olamazsın...'
'Ben değilim ama kocan çok ciddi.' Bize umutsuz bir vaka gibi bakarken gözlerim bu kez Noyan'a döndüğünde göz kırpan haliyle yanağına sulu bir öpücük bırakıp çantanın içindeki şeffaf paketi çıkardım. Browni için mükemmel zamanlama olabilirdi. Hatta şimdiden daha mükemmel bir zaman olacağını düşünmüyordum. Alenen soru sormamam adına bir rüşvetti bu fakat o da umurumda değildi.
'Teşekkür ederim...' çantanın içindeki plastik çatalı da çıkardığım gibi kapağını açarken konuştuğumda Noyan yanımdan kalktı.
'Buralar ve karım sana emanet.' Gözlerini Gizay'a çevirdiğinde onun göz devirmesini zevkle izledim. Gizay'a dair bildiğim en gerçek bilgi Noyan'ın gölgesi gibi olmasıydı. Geniş bir çapta bakarsam tanıştığımız zamandan Noyan'la tanışana kadar olan o aralıkta gölgesi olduğu kişiyi bilmiyordum fakat birçok defa gitmesi gerektiğini söylediği saniyelik anlara, acil bir işi çıktığına dair mesajlara, telefondaki hiddetli ve bazen isyankar olan konuşmalarına şahit olmuştum. O zaman ismini duyduğum ama aklımda tutmak adına çaba harcamadığım Ahter, bugün salonun ortasında dikiliyordu ve onun yanında olamamak Gizay'ı hissedilir şekilde rahatsız ediyordu.
'Tabi, Gizay karına browni almak ve sen evde değilken çocuk bakıcılığı yapmak için var zaten Noyan.'
'Sensin çocuk.' Çatalımı gözüme şaheser gibi görünen parçaya batırırken laf yetiştirmeyi de ihmal etmemiştim. Ayırdığım koca parçayı ağzıma atıp büyük bir tebessümle Noyan'a baktığımda saçlarımın arasına öpücük bırakıp derince kokumu çekerek kapıya yöneldi.
'Üzerine dökerken bana çocuk demen gerçekten de yersiz bir laf dokundurma sanatı.' Çantadan çıkarmak aklıma gelmeyen peçeteyi uzattığında şu dakika Gizay ne keyfimi kaçırabilirdi ne de kollarımdaki tatlıyı bırakıp onunla savaşmama neden olabilirdi. Peçeteyi alıp ufak çikolata parçasını temizledikten sonra yemeye devam ettiğimde üzerimdeki gözlerinin de farkındaydım.
'Ayıp ama, insan nezaketen ikram eder.' Noyan ulaştığı kapıdan dışarı bedenini atarken harelerimi kısa bir anlığına Gizay'a çevirdim fakat vazgeçtim. Çünkü bakışları o ikram etmemi istediği şeyden tiksinir gibiydi.
'İstesen bana alırken kendine de alırdın. Tatlı kırmızı çizgim Gizay. Kimseyle paylaşamam.'
'Böyle tatlıları gömmeye devam edersen hamileliğinin daha yarısına gelmeden yüz kilo olursun sen. O zaman da bana dönüp Noyan beni seviyor değil mi diye sorma.' Ağzıma atıp yutmaya çalıştığım lokma boğazımda takılı kalırken gözlerim yavaşça ona dönmüştü. Zorlukla yutkunduktan sonra kaşlarım çatıldığında umursamazca eline kumandayı alan haliyle soluğumu sertçe bıraktım.
'Ne demek istedin sen?'
'Böyle tatlı gömmeye devam edersen duba gibi olacağını söyledim. Noyan'ın sana yakın teması ilk spor salonunda oldu, bunu atlamayalım. Kendini parçalamak için spor yaptığından baklavaların yoktu ama Noyan sana mekik çektirirken olan kaslarını hatırlıyorum, o yakın teması bence Noyan'da hatırlıyor.'
'Seni öldürürüm!' evet elimdeki plastik çatalla Gizay'a saldırmaya çalışıyordum. Onu öldüreceğimi söylediğim suç aleti birkaç kez daha tatlıya batırdığımda kırılacak çataldı. Fakat sinirlerim kesinlikle çatalın kırılmasını umursamıyor, aksine kırıldığı yerden keskin kalan kısmını Gizay'ın gözlerini oymak için kullanmaya teşvik ediyordu.
'Sensin duba!' kucağımdaki paketi sehpaya bırakıp dizlerimin üzerinde koltuğa çıkarak elimdeki çatalı Gizay'ın burnunun ucuna doğrulttuğumda attığı kahkaha daha çok damarıma bastı.
'Ben şeker almıyorum ki duba olayım. Ayrıca Noyan beni zaten beğenmesin.'
'Aptal!' sertçe koluna birkaç darbe vurduğumda kahkahası daha da yükselse bile bir yandan başıma iş gelmemesi adına tutmaya diğer taraftan da kendini korumaya çabalıyordu.
'Düşeceksin bak! Sonra aptal kim göreceğiz!' birkaç darbeyi daha gelişi güzel atarken koltuktan kayan dizimle Gizay son anda bedenimi yakaladığında büyümüş gözlerimle beraber kaldım olduğum yerde. İki koluma, herhangi bir zarar görmememe rağmen Gizay'ın da gerildiğini belli eden yüz hatlarıyla kaçma çabasına giren tavrını ciddiyetiyle değiştirdi.
'İyi misin?' başımı onaylarcasına sallayıp sorusunu yanıtladığımda koltuğa doğru düzgün oturmamı sağlayarak hala tuttuğum çatalı elimden aldı. Gözlerim önce sehpanın kenarında daha sonra da elimi yerleştirdiğim karnımda gezindiğinde irkilip başımı sağa sola salladım.
'Korkacak bir şey yok... Sakiniz. Ben sana su getireyim bekle.' Koşar adımlarla mutfağa yöneldiğinde bazen çok abarttığımı aklıma not etmem gerekiyordu. Gizay giderken olduğu gibi bu kez elindeki bardakla yine koşarak yanıma yaklaştığında uzattığı suyu bir dikişte bitirdim.
'Bana bak. İyisin değil mi?'
'İyiyim.' Başımı sallasam da, sözlü bir yanıt versem de anlık bir şaşkınlıkla paniklemiştim. İyiydim fakat ne kadar iyiydim tartışılırdı.
'Belgi.' Az önce çarpmak üzere olduğum sehpaya oturduğunda gözlerim ona odaklandı bu kez, 'Noyan, Denker abi, ben, biz üçümüzden biri yanındayken sana da ona da bir şey olmaz. Aklından çıkarma bunu olur mu?' başımı tekrar salladığımda zorla gülümsediği belli olsa bile göz kırptı.
'Bak ne diyeceğim sana, bu ufaklığın nasılsa amcası var, halası da var. E Simay'ı göz önüne alınca teyzesi de var. Sadece bir şeyi eksik.'
'Neyi eksik?'
'Dayısı.' Kaşlarım havalandığında Gizay gülümsemesini bir an silmiyordu ki devam etti konuşmaya, 'Yüksek müsaadenle dayısı olabilir miyim?' yıllardır süren dostluğuna, bir bakışla onlarca cümle kurduğu kardeşi gördüğü insana rağmen bir nebze destek olma çabasına giriyordu. Onunla dosttuk, yakındık, paylaşırdık ama ikiz gibi büyüdüğü bir adamdı Noyan ve her zaman dip dibeydi. Yani birimizden birimizi seçmesi gerekse ve ben onun yerinde olsam kesinlikle Noyan'ı seçerdim. Gülmeye çabalarken anında iki eli de havalandı.
'Fakat öyle standart dayılardan olamam ben. Kaçık dayı olacağım. Yürümeye başladığında veya ne yürümesi, emeklemeye başladığında spor salona götürürüm, şeker kesinlikle yedirmem, hatta sen yedirirsen seni kötülerim, alemlere de ufaklığı kaçırır onunla akarım.'
'Kız tavlayacaksın çocuğum sayesinde... Kullanacak mısın onu sen! Noyan duyarsa kemiklerini kırar eline verir!' çemkirmem veya hafifçe yükselen sesim aslında onu da rahatlatmak içindi. Aklımdan geçenleri biliyordu Gizay. Az önce koltuktan kaydığımda muhtemelen kolumu falan çarpardım sehpaya ama şok halim sanki direkt ağız üstü kapaklanacak ve o sivri köşe karnıma gelecek gibi hissetmemdendi. Görüyordu o tedirginliğimi, korumak isteyişimi, korkumu, ne yapacağımı bilmeyişimi görüyordu. Çünkü zamanında ona artık evlenip çoluk çocuğa karışmasını, aksi takdirde asla büyümeyeceğini söylemiştim.
O anda yüzünün nasıl solduğunu, dudaklarındaki gülümsemenin silindiğini anımsıyordum. Olmaz demişti, olmazdı çünkü ona göre anne ve baba gibi gördüğü, ona ailesi gibi davranan insanlardan öğrendiği çok şey olsa da baba kavramını kafasında oturtamazdı. Her zaman gururla bahsettiği o aile tablosunun kenarında, köşesinde değil tam olarak ortasındaydı, hep öyle hissetmişti ve aksini kimse sezdirmemişti ona ancak büyüyememişti, büyümesi için bir zaman tanınmamıştı.
'Duyamaz ki.' Omuz silkerken yine o haylaz çocuk tavrına büründüğünde kıstım gözlerimi.
'Ben söylersem duyar.'
'Söyleyemezsin, çünkü dayısı olacaksam senin abin olacağım. İnsan abisini kocasına şikayet eder mi?'
'Gizay, biz aynı yaşta sayılırız, ne abisi?'
'Belgi... Senden dört yıl büyüğüm, kocandan da beş dakika... Sen bu ufaklık sayesinde beş yaşında gibisin abicim.' Gözlerim sinirle kısılsa da aklımı dağıtma çabası işe yaramıştı. Dokundurduğu lafa cevap bulamamışken ceketinin iç cebine elini attığında çıkardığı deri kolyeyi bana uzattı.
'Şanze ilk hediyesi ondan olacak sanıyor. Muhtemelen Noyan kendisinden önce davrandığımı duyarsa beni lime lime eder ama bu ufaklığın ilk hediyesi kabul edersen.' Uzattığı deri kolyeyi aldığımda ucundan sarkan siyah ince tellerle birleştirilmiş taşı avucuma doğru sürükledim.
'Noyan'ın annesi, yani kayınvaliden on üçüncü doğum günümde vermişti bunu. Düşündüm de yıllarca ne zaman aklım karışsa, yanlışa yönelsem, hata yapmaya kalkışsam ve yapsam hep parmaklarımın arasında buldum bunu. Çoğu zaman yanlıştı yaptığım ama orada bir anne olarak beni affedeceğini biliyordum ve bu içimi rahatlatıyordu. Şimdi, sen çocuğuna verirsen o da bunu bilir. Hata yapsa da, kötü şeyler çevirse de affedeceğinden emin olur. Benim sana verdiğimi bilmesi şart değil, dayısı olarak bu gizliliği koruyabilirim.'
'Ama senin için çok değerli.' Dolan gözlerim ona bir an bile dönmeden siyah taşta takılıydı. İç çektiğini hissettiğimde bende kirpiklerimi hızlıca kırpıştırdım.
'Eğer hayatta olsaydı, onun için de bu ufaklık çok değerli olurdu. Belgi, çoğu zaman arkadaştık ancak uzaktık. Kimsenin bilmeyeceği kadar yakın bir uzaklık. Noyan'ın sana ne zamandan beri takılı kaldığını biliyorsundur fakat ben Noyan için seninle arkadaş olmadım. Sen benim gerçekten dostumsun, sırdaşımsın. İsimleri bilmesen de sana hayatıma dair her detayı anlattım, sende bana anlattın. Noyan, o benim için çok başka bir noktada. Öl dese canımı veririm ama sana sırt dönmemi istese bunu yapamam. Çünkü o ne kadar kardeşimse, sen de o kadar dostumsun. Ailem beni terk ettiğinde bir şey hatırlamayacak yaştaydım ve onlar bana hatırlamadığımı unutturacak kadar iyi geldiler. Şimdi, bu ufaklık belki ihanet gibi hissetmeme neden oluyor ama onun amcası gibi değil, dayısı gibi hissetmeme neden oluyor. O yüzden, benim için en önemli, öncelikle bu beş para etmese de milyonlara değer kolye ufaklığın olacak. İster şimdi sen al, istersen ben aklı erdiğinde vereyim ona.' Gözlerim kolyeden sonunda koparken gülümsemeye çabalayarak başımı salladım. Deri ipin üzerindeki düğümleri gevşeterek başımdan geçirdiğimde tişörtün içine saklamayı da ihmal etmedim.
'Teşekkür ederiz.' Boynumu büküp mırıldandığımda büyük gülümsemesi bir an yüzünden kopmadan göz kırptı. Gizay ile uzun zamandır olan bir hukukumuz vardı, bu süre içerisinde tahminlerimce Noyan'ın bir telefonuyla dersi yarıda bırakıp beni arkasından bağırttığını, bir sonraki derste ise hiçbir şey olmamış gibi davrandığını dün gibi anımsıyordum. Üstelik tüm bu hızlı ve çevik tavrı yüzünden defalarca kıskançlık damarım kendini göstermişti. Spor salonunda minderin üzerinde otururken muhabbet ettiğim arkadaşımın bir anda uçarak ortadan kaybolması haliyle sinirlendirirdi beni.
'Sizin bu şekere karşı olan tutumunuz neden?' dediğimde Gizay sehpadan kalkıp koltuğa bedenini bırakmıştı ki gülümsemesi büyüdü.
'Yağmur teyze.' Kaşlarım havalanırken açıklama ihtiyacı duymuş olacak ki iç çekip ayağa kalkarak televizyon ünitesinin altından bir şişe çıkardı tekrar yerine dönerken mutfağa doğru başını çevirerek 'Kübra! Bir tane kadeh getirir misin!' diye seslendiğinde hala Yağmur teyze konusunu açıklamasını bekliyordum.
'Noyan'ın teyzesi Yağmur teyze. Uzunca bir süre şekerle savaşmış. İnsülin, şeker sayesinde yaralarının geç iyileşmesi, baygınlık geçirmesi falan filan.' Yüzünü buruşturup başını sağa sola salladığı sırada Kübra kadehi sehpaya bırakıp, elinde tuttuğu kupayı da bana uzattı. Gülümseyip alarak ılık sütten bir yudum içtiğimde Gizay'da şişede duracağına midemde dursun felsefesiyle kadehine viski doldurarak arkasına yaslandı eline aldığı bardakla.
'On dokuz, belki de yirmi yaşlarındayken şeker yüzünden komaya girip vefat etmiş. Tabi Yıldız teyzenin an be an aklında kalmış o zamanlar. O zamanlar Yıldız teyze...' duraksayıp dikkatle yüzüme baktığında iç çekip gülümsedi, 'Noyan'ın annesi yani, ikizini öyle görmüş. İkizini kaybetmek her insana olacağı gibi kötü hissettirdiğinden şeker konusunda tavizi yoktu. Ayda bir kez, o da sadece nefsimizi köreltmek için. Zaman içerisinde ben ve Noyan bunu alışkanlık haline getirdik. Hayat düzenimiz gibi oldu fakat Şanze onunla beraber Gönül ablaya kıyamayan Denker abi uçsuz bucaksız çikolata çıkmazına sürüklendi.' Omuz silkerken kısa bir kahkaha attığında elimdeki kupayı kadehine hafifçe çarptım.
'Hadi bana hep bir arada olduğunuz zamanları anlat. Hep yapardın, o zamanlar sadece isim ve kişileri bilmezdim.' Kadehini cümlemle tepesine dikip yeniledikten sonra gözlerini etrafta gezdirmeye başladığında bende uslu kız çocuğu gibi sessizliğimi korumuştum.
'Bakalım hafızamızda neler var...' gözleri baktığı bitkiyle kısıldıktan sonra yeniden beni buldu, 'Yıldız teyze bitkileri çok severdi. Hatta mutfakta dahil olmak üzere evin uyuma alanları dışında her yerde canlı bitki olurdu. Mutfakta neme ihtiyacı olanlar, bahçede mevsim değişikliklerine dayanıklılar, salonda güneşi sevenler, çalışma odasında güneş ışınını direkt olarak sevmeyenler, balkon kenarlarında mevsimlikler... Hepsine kendi bakardı.' Bakışlarım pencere önünde dışarı tarafta duran saksıyı bulurken gülümsemem büyüdü.
'Bir gün Noyan'la kapıştık. O büyüklük tasladı her zaman olduğu gibi, bende boyuma bakmadan baş kaldırdım. Ancak evde şöyle bir düzen vardı, kim olduğu fark etmeksizin oturulur iki taraftan da konu dinlenir ve haklının kim olduğuna oy birliğiyle karar verilirdi. Bu yüzden de hep Bager abi, Denker abi ve Noyan erkek kardeşlerim, Şanze kız kardeşim gibi geldi. Hiç farklılığı hissettirmediler. Allah yukarıda şahit, hakkını yiyemem, Kubilay amca da aynı tavırdaydı.'
'Nasıl bu hale geldi peki?'
'Oraya sonra geliriz.' Göz kırpıp iç çektiğinde başımı onaylarcasına sallayarak devam etmesini bekledim.
'Biz okulda olan tartışmamıza evde de devam etme kararı aldık. Ki, bir başka ev kuralı da buydu ve bu kuralda Kubilay amca tarafından konulmuştu. Başka insanların yanında birbirimizden nefrette etsek bunu belli etmeyecek, eve geldiğimizde hesaplaşacaktık. Tam olarak kurala uyduk, kavgamıza evde devam ettik. İtişirken Noyan benim üzerime düştü, bende Yıldız teyzenin mor menekşesi olan saksının üzerine.' Yüzünü buruşturduğu esnada aslında o andan hala nefret ettiğin, üzüldüğünü görebiliyordum. Kadehinden bir yudum daha alırken yarım ağız gülümsediğinde sanki bire bir yaşarcasına gözleri televizyonun arkasındaki duvara odaklanmıştı.
'Yıldız teyze ilk önce yaramız var mı diye bizi kontrol etti. Sonra menekşeyi fark etti. Toprağını bir poşete topladı, kil vazonun parçalarını çöpe attı, menekşenin kökleri üzerinde olan gövdesini de alarak bahçeye çıktı. Bizi de arkasından çağırdı elbette. Garajdan bir başka saksı getirdi. Öncekinin aksine beyaz değildi, hatta tasarımı bile aynı değildi. Noyan'la ikimizi karşı karşıya oturttu çimenlere. Tam ortamıza da siyah saksıyı yerleştirdi ve toprak dolu poşeti açarak doldurmamızı istedi. Yaptık. Bir ben, bir Noyan, sonra yine bir ben bir Noyan, yarısına kadar toprak ekledik saksıya.' Sanki o baktığı duvarda iki çocuk silueti vardı. Birisi kendisi, diğeri Noyan. Kimi söylese yerleştirdiği hayaline göre başını o tarafa çevirirken iç çekip bir yudum daha içti alkolden.
'Yarısına geldiğimizde ikimizin de elini tuttu. Kökleri duran mor menekşeyi almamızı sağladı, sonra da o toprağın üzerine getirip boştaki ellerimizle toprak eklemeye devam etmemizi... İşimiz bittiğinde üniformalarımız toz toprak, hatta çamurdu. Bakın bakalım önceki gibi mi dedi bize. Mor menekşenin birkaç yaprağı ezilmiş, daha önce evdeki hiçbir çiçekte görmediğim kadar soluktu. Bazı şeyleri tamir edersiniz, birbirinize karşı olan kırgınlıklarınızı alıp başka bir ruh haline dönüştürürsünüz fakat bu saksı gibi öncekiyle aynı renkte ve bu çiçek gibi önceki kadar ihtişamlı durmaz. O yüzden birbirinizi kırmadan önce defalarca düşünün dedi.'
'Düzeldi mi mor menekşe?' sorum yüzünde kırgın bir gülümseme oluştururken başını sağa sola salladı.
'Önce soldu yavaş yavaş sonra öldü... Bir hafta sürmedi zaten çürümesi, Yıldız teyze artık düzelmeyeceğini anlayınca ağlamıştı. Gizli saklı, bize göstermeme çabasında ağlamıştı üstelik. Fakat biliyor musun öldüğü halde atmadı çöpe. Bir sonraki gün okuldan geldiğimizde bir sürü çiçekleri olan, eskisi gibi başka mor menekşe vardı yerinde. Noyan ağladığını görmediği için iyileştiğini düşündü ama ben Yıldız teyzenin dostluğumuzu kaybetmekten korkmayalım diye onu atıp yenisini aldığını çok iyi biliyordum.' Dudaklarında o minnet dolu gülümsemeyle bana döndüğünde kaşlarımı havalandırarak inceledim yüzünü.
'Baştan ayağa dövme kaplısın, bunun olmaması çok enteresan...' biraz olsun aklını dağıtmak istesem de gömleğinin sol yakasını hafifçe çekiştirdiğinde püskürtme gibi duran mor boyanın ortasındaki tek menekşeyle kaşlarımı havalandırdım.
'İlk dövmem buydu biliyor musun? Hayatım boyunca Yıldız teyzenin varlığını, düşüncelerini, bize beni ayırt etmeden annelik yapmasını bir iz olarak taşımak istedim.' Kadehindeki son yudumu içtiği gibi yeniden tazelediğinde başıyla verandayı işaret etmekten de kaçınmadı. Şu an geçmişteki iyi veya kötü anıları dinlemek adına soğuk verandaya bile sürüklenebilirdim ki öyle de oldu.
Koltuğun sırtındaki katlı battaniyeyi alıp ilerlediğinde ufak adımlarla peşine düştüm. Çıkar çıkmaz battaniyeyi uzatırken alıp sarılarak koltuğa yerleştiğimde ortada duran sehpanın çekmecesinden kumanda çıkarmış, ardından bir uğraşa girerek kenarlardaki ısıtıcıları çalıştırmıştı. Kendisi de şezlong gibi olan koltuğa yerleşip cebindeki sigara paketini çıkarıp, kül tablasını aldığında bir dal yakarak derince nefeslendi.
'Bana çok kızabilirsin, hatta söyleyeceğim çok saçma gelebilir ama Kubilay amca hep böyle değildi.' Kaşlarım havalanırken sigarasından derin bir nefes çekip gri dumanı azat edercesine havaya bıraktı.
'Noyan yaptıklarından sonra hep kötü zamanlarını hatırladı onun. Hâlbuki iyi günleri de vardı. Mesela çok neşeliydi, Yıldız teyze diktatör gibi ödevler diye tepemize dikildiğinde esprileri havada uçuşurdu. Belgi, neden, nasıl, o gün ne oldu bilmiyorum ama Kubilay amca Yıldız teyzeye deli gibi aşıktı. Ona baktığında içi erir gibi olurdu. Noyan'ın o yaptı isyanlarına inanmayanlardan birisi de bendim.' Cümleleri alt dudağıma dişlerimle eziyet etmeme neden olurken Gizay içi titrer gibi bir nefes aldı.
'Evet enteresan kavgaları olurdu, çok saçma nedenlerden tartışırlardı fakat sonunda Kubilay amca hep Yıldız teyzenin gönlünü almaya çalışırdı. O yangına kadar bir kez elini kaldırmadı. Hatta o kadar ki parmağı kesilse eli ayağı titrerdi. Bir kere parmağının ucu sıcak tavaya değdiğinde ambulans çağırın diye bağırdı evde.' Son cümlesine güldüğünde daldığı dipsiz kuyuya rağmen bende kıkırdadım. Gizay'ın kalbinde soru işaretleri öyle çoktu ki ne atlatabiliyordu yaşananları, ne de Kubilay beye kondurabiliyordu yaptığını. Noyan suçlamak için Kubilay beyi bulmuş ve buna tutunmuştu fakat Gizay onu dahi yapamıyordu.
'Anlam veremiyorum, bu yaşıma geldim hala anlam veremiyorum ben o vicdansızlığına. Görüp görebileceğin en iyi eş ve babaydı Kubilay amca. İşi gücü bırakıp gelerek kitap okuduğu çok gece var, sınav notlarımız düşük olunca başımızı okşamaları, size güveniyorum demişliği var. Yaptığını hafifletmez elbette, çok kızgınım ama aklım almıyor. Alıyor aslında da, acıtıyor...' Bu durumdan kurtulmak istercesine başını sağa sola salladığı gibi oturuşunu dikleştirerek iç çekti.
'Emin misin? Yani Noyan-'
'Noyan o kadar kapattı ki bakış açısını geçirdikleri tek iyi anı hatırlamıyor.'
'Annemi öldüren bir herifin benimle iyi anısı olamaz.' Duyduğum sesle beraber irkilerek kapıya çevirdim bakışlarımı. Noyan kaşları çatık, buz gibi bakan gözleriyle Gizay'a odaklıydı.
'Noyan ben yaptığı hata değildi demiyorum.'
'Hata öyle mi?' derken histerik gülüşünü de gösterdiğinde tüylerimin ürperdiğini hissettim, 'Hata Gizay! Öyle mi!' çenesinin gerginliğinden bile dişlerini sıktığı belli olurken birkaç adım atarak arkada kalan kapıyı işaret etti.
'Siktir git.' Bakışları ürkütücülüğün de ötesindeydi. Sanki her an cinnet geçirecek gibi...
'Noyan.' Diyerek ayağa kalktığımda bakışları bana dönmese de başını iki yana olumsuzca salladı.
'Sen karışma buna. Siktir. Git. Kötü olmayalım, git Gizay.'
'Sezar'ın hakkı-'
'Sezar'ın hakkını sikerim! Sana git diyorum.' İnatla kapıyı göstermeye devam ettiğinde Gizay oturduğu yerden sıkıntıyla kalkıp birkaç adım atmıştı ki Noyan'ın yanında durup tekrar dudaklarını araladığında onun işaret parmağının kesin hükmüyle başını sağa sola sallayarak ilerleyişine devam etti.
'Hataymış...' duyduğumuz kapı sesiyle Noyan sonunda konuşmuştu fakat bu normal bir tonun dışında daha çok dalga geçer gibiydi. Dudağının sol tarafı hafifçe kıvrılırken başını sağa sola umutsuzca salladığında yanımdaki boş alana bedenini bıraktı. Belki de şu an olan sinirine hiç pozitif etki yaratmayacaktı ancak kollarımı ona dolayıp çenemi omuzuna yasladığımda göğsündeki elimi tutarak sertçe yutkundu.
'Annemin cinayetinden hata diye bahsediyor adam ya. Yerdeki karıncaya bile kıyamayan kadının infaz gibi olan ölümünden evimde hata diye bahsediyor.'
'Noyan... Gizay düşündüğün gibi basitleştirmedi. Üstelik suçu yok, ben sordum.'
'Sor veya sorma Deran.' Çatık kaşlarıyla yüzünü hafifçe bana doğru çevirdiğinde derince nefeslenme çabasına girdi, 'Annem, Gizay'ı oğlum diye severdi. Bakma şimdi teyze meyze dediğine, evde Yıldız anne diye bağırırdı bu it. Ulan insan anne dediği kadının cinayetine hata diyebilir mi? Böyle hata mı olur? Yere batsın o kelime. Yanlışlıkla söyleyecek olsam kırk gün yüzümü yerden kaldıramam ben. Hala Sezar diyor, hak diyor. Haksa o şerefsiz niye girip içeri bir saat bile olsa yatmadı ya. Niye hala yaşıyor?' isyan eden halini durultma çabasına girerken dilini dişleri üzerinde gezdirdi. Bakışları bahçenin karanlığında dolaşsa da içinin bahçeden daha gece olduğunun bilincindeydim.
'Hepsini dinlemedin ama, sen gelmeden önce bunun vicdansızlık olduğunu da, aklının almadığını da söyledi Gizay. Hem insan kardeşine siktir git der mi? Mor menekşeyi bile anlattı bana. Annen öyle sizi bir arada tutmaya çaba harcamışken yapılır mı bu?' Noyan için şu an Gizay'ın, hata demesi, sanki bir muhasebe kaleminden, yanlış atılmış bir imzadan ya da geri alınabilecek bir karardan bahseder gibi geliyordu. Anlayabiliyordum. Öyle demek istemediğini bildiğinden emin olmama rağmen anlayabiliyordum.
Çünkü bir kelime onun on sekiz yaşında toprağa verdiği şeyin yalnızca annesi olmayışını daha çok belli ediyordu. Bir evdi, bir çocukluktu, bir insanın dünyaya güvenebilme ihtimaliydi. Babasının elleriyle açtığı o yaranın üzerinden yıllar geçmişti ama bazı acılar zamanla küçülmüyordu; yalnızca insanın içine daha derine yerleşiyordu.
'Emin ol Gizay'ı sadece bu yüzden kovdum. O kelimeyi Gizay değil başka biri kullansa, ölümü hakkında, bir saniye daha nefes alamazdı. Abim o herife çok düşkündü Deran. Ölürdü ya, bakma şimdi acısı ağır basıyor ama hala ölür. Abim böyle deli divaneyken hata demedi. Gizay, anneme sarılıp anne diye ağlayan adam nasıl der, nasıl aklından böyle bir kelimenin telaffuzu geçer...' başını sağa sola yeniden salladığında zorla yutkunmasıyla çenemi çekip şakağımı yasladım omuzuna. İçinden o kadar çok küfrü sansürlüyordu ki bunu boğazındaki o ufak çıkıntının takılıp kalmasından dahi anlayabiliyordum.
'Yapma, bana iyi olan şeylerden bahsetmek istedi. Ben bahsetmesini istedim. Yoksa-'
'Hala kabusları olan o güne hata diyemez. Ben kaç gece o herifin çığlığı ile uyandım biliyor musun?' geri çekildiğinde bakışlarım puslu mavilerine kaydı anında.
'Annemin ölümünü kenara bırakıp kaç gece kabus görmesin diye başında nöbet tuttum biliyor musun?' hareleri titriyor, Gizay'ın çıktığı kapıyı işaret eden parmağı gerginlikten kasılıyordu.
'Kaç gece sabaha vardı önünde akıl has-' gözlerini sıkıca kapatırken dişlerini daha çok bastırdı birbirine. Gizay'ın herhangi bir klinikte tedavi gördüğünü bilmiyordum fakat sadece şu an olan inmiş gardı sayesinde o kliniğin önünde neler yaşadığını, ne kadar zorlandığını görebiliyordum.
Saliseler saniyeleri, saniyeler dakikaları, dakikalar saatleri kovaladığı sırada Noyan'ın arada iç çekmeleriyle beraber öylece oturup kalmıştık verandada. Sakin isyanının ardından tek kelime etmeden, belki de aklındaki hengamede onun savaşmasına müsaade ederek tüm cümlelerimi yuttum.
'Bu bir hata değildi,' dedi sonunda, sesi beklenmedik şekilde sakindi. 'Hatalar düzeltilir. Ben annemin mezarına bile gidemiyorum.' Fısıltı gibi döküldü dudaklarından acısı.
Noyan'ı teselli etmek bir işe yaramazdı, Gizay'ı konu hakkında savunmakta. Çünkü bu durumda bir teselli olmazdı ve Noyan, Gizay'ı kendi içinde savunacak kadar kardeş görüyordu. İç muharebesini iliklerime kadar hissetsem de yaşayamıyordum. Bildiğim tek gerçek bu akşam evinden siktir git diyerek kovduğu Gizay yarın yine aynı yerinde, tam olarak yanında, eli omuzuna destekken var olacaktı.
Bu durum tıpkı Şanze'nin uyarıları gibiydi. Deli gibi kavga etseler de, iki adım ötede birbirlerine sarılırdı onlar, en azından bu düşüncemin gerçek olduğuna inanmak istiyordum. Aynı sofrada büyümüşlerdi. Aynı koridorlarda koşmuş, aynı sessizliklerin içinde yaşamışlardı. Belki de bu yüzden öfkelenmek istiyor ama beceremiyor, daha çok sinirleniyordu. Çünkü insan, en büyük yarasını yanlışlıkla kanatan kişiyi affetmeyebilirdi; fakat çocukluğunu paylaştığı kişiyi kolay kolay hayatından söküp atamazdı.
Boğazında yıllardır taşımaktan yorulduğu bir ağırlık vardı. Buna rağmen gitmek istediği tek şey o kelimeydi. Çünkü bazen birini kaybetmekten korkmak, ona duyduğun kırgınlıktan daha güçlüydü. Ve Noyan, annesini bir kez kaybetmişti. Aynı evin çocuklarından birini daha kaybetmeye niyeti yoktu.
Hayat bize hep adil oyunların piyonu olma şansı vermiyordu. Bazen bir mehter ekibi gibi iki ileri bir geri adımlar atmamızı sağlıyor, bazen de koşarak ateşe yürümemize sebebiyet veriyordu. Kendi yangınımızın ortasındaki çıra gibi yanmayan insanlara huzurlu bir ortam sağlayabiliyorduk ancak kıyamet tamamen içimizde vardı. Bir deprem, bir toprak kayması gibi avuçlarımızdaki her şey içimizdeki yangında kayboluyor, derinlere gömülüyor fakat bir o kadar da ruhumuza bıçak gibi batıyordu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |