
Selam canlar...
İkinci telafi bölümüyle sahalardayız ama öncesinde...
Bir karakteri okurken en kolay şey onu yargılamaktır. Özellikle de yaptığı seçimler bizim yapacağımız seçimlere benzemiyorsa. Bazen dışarıdan baktığımızda bir davranış gereksiz görünür. "Bunu neden yaptı ki?", "Bu kadar uğraşmaya değer miydi?", "Başka türlü davranamaz mıydı?" diye düşünürüz. Fakat hayatın da insanların da garip bir yanı var; çoğu zaman gördüğümüz davranışın altında görünmeyen onlarca duygu yatıyor.
Korku, öfke, kırgınlık, özlem, yalnızlık... İnsanların aldığı kararları çoğu zaman mantıkları değil, o an en çok bastırmaya çalıştıkları duyguları şekillendiriyor. Bu yüzden bazen en yanlış görünen adım bile kişinin gözünde nefes alabilmek için atılmış tek adım olabiliyor.
Bu bölümü yazarken kendimi sık sık karakterlerin yerine koydum. Onun yaptıklarını tamamen doğru bulduğumu söyleyemem. Ama neden yaptığını anlayabiliyorum. Sanırım bir insanı anlamakla ona hak vermek arasındaki fark da tam burada başlıyor.
O yüzden sizden bu bölüm için küçük bir ricam var: Olaylara sadece sonuçlarıyla değil, nedenleriyle de bakmaya çalışın. Belki yine kızacaksınız, belki yine sinirleneceksiniz ama umarım bölümün sonunda karakterimizin içinden geçtiği yolu biraz daha net görebilirsiniz.
Ve kabul edelim, bazen hepimiz hayatımızın bir döneminde mantığımızın onaylamadığı şeyler yaptık. Sırf biraz nefes alabilmek, biraz uzaklaşabilmek ya da sadece kendimizi yeniden hissedebilmek için...
Sonuçta bazı şehirler insanı özgür hissettirir. Bazı geceler ise yenilmez. İnsan o an bunun bir hata mı yoksa hayatının dönüm noktası mı olduğunu anlayamaz. Çünkü en tehlikeli anlar, kendimizi en özgür hissettiğimiz anlardır. Kontrolünü kaybettiğini düşündüğün anlarda bile seni izleyen gözler olabilir. Ve bazen dünyanın en lüks şehri bile, yanlış kişiden saklanmak için yeterince büyük değildir.
Neyse, daha fazla konuşup sizi bekletmeyeyim. Yorumlarınızı okumayı her zamanki gibi sabırsızlıkla bekliyorum.
Yeni bölüm sizlerle. 🖤✨
(İletişim kurabilmemiz adına Instagram; BiCeruVar)
🌑🌒🌓🌔🌕🌖🌗🌘🌑
Bir çığlık kopar, patlar boğazında.
Bir yakarış alır içini, eder seni senden.
Bir imtihan çıkar karşına, dokunur göğsünün en yaralı yerine...
2016 yılında Harvard araştırmacıları verilere göre, panik atak ve rahatsız edici düşüncelere sahip dört yüz kişi incelemişti. Tek bir sözel müdahalenin, kaygı sarmallarının yüzde seksen üçünü, doksan saniye içinde durdurduğunu bulmuşlardı. O müdahale ise 'Şu anda kesin olarak ne biliyorum?' sorusuydu.
Bu yöntem sadece deneysel değil, büyük çapta sıkça kullanılıyordu. Psikolojiden, özel kuvvet askerlerine kadar insanı kendinde tutup, kendine getirecek bir gerçeklikti. 'Ya şöyle olursa' veya 'ne olabilir' değil, sadece gerçek olan...
Varsayımsaldan gerçeğe geçiş, beynin korku tepkisini hızla sakinleştiriyordu. Çünkü mekanizma nörolojikti. Kaygı, geleceğe dair tahminler ve hayali senaryolarla besleniyordu. Beyniniz 'ya başarısız olursam'ı, 'başarısız oluyorum' gibi algılardı. Ancak 'ne biliyorum?' diye sorduğunuzda, şimdiki zamana dönmek zorunda kalırdınız. Çünkü mecbur kalırdınız ve zihniniz aslında basit devreleri olan bir yerdi. Komut alır ve yapardı. Kısacası bilinçaltınızı yoldan saptırmanın en güzel taktiği o an olan halinizi anlamak, şimdiyi sorgulamaktı. Anı yaşamak dedikleri bu olsa gerekti...
Şimdi paniksel ataklarıma ket vurmak için aynı şeyi kullanmalıydım... Sinir sistemim, şimdiki zamanda olan gerçekleri güvenlik olarak algılamalıydı.
Burada oturduğumu biliyorum.
Nefes aldığımı biliyorum.
Şu anda kötü bir şey olmadığını biliyorum.
Hayır, kötü bir şey olduğundan emindim.
Bütün araştırmalara ve bilime rağmen diplomatik çevrelerde eski bir deyiş vardı:
Eğer masada değilseniz, o zaman menüdesiniz, derlerdi. Anlamı büyüktü, fakat herkes anlamazdı. Ben ne yazık ki anlıyordum. Çünkü şu an oturduğum koltuktan kalkacaktım ve masada oturmadığım için menü olmayı kabul edecektim. Eğer masadaysam da o sandalye değil, tam masanın üzerinde olurdum. Noyan'ın çiğ çiğ yiyeceği o menüde...
'Sen oynar mısın?' yüzümde olabildiğince sahte bir gülümsemeyle, ya da ben öyle zannediyordum gülümsemem de şaftım da kaymış olabilirdi, Noyan'a bakmak için döndüğümde elimdeki kartları ona doğru havalandırdım ancak başını sağa sola salladı. Tekrar önüme dönerken yine Gizay'la göz göze gelsem de saklamaya çalıştığı ama her halinden eğlendiği anlaşılan gülümsemesiyle karşımda oturuyordu ve omuzumda hissettiğim sıcak nefes tek başına kalmamış, bir de dudakları tenime temas etmişti Noyan'ın.
'Kumar oynamayı o kadar iyi bilsem karımın poker yüzünü ayırt edebilirdim.' İçime işleyen sesiyle irkilip elimdeki kartları masaya bıraktığım gibi oturduğum koltuktan kalktım. Tabi kaybolan dengemle bir yerlere tutunmaya çabalasam da elim boşlukta savruldu. Fakat son anda Noyan belimi yakaladı.
'Var mı oynamak istediğin masa?' bakışlarını odaklayabildiğim kadarıyla Noyan sinirli değildi, bu bakışları sinir diye küçümsemem saçmalık olurdu. Noyan cinnet geçirmek, ben de yalancı sarhoş halimden faydalanmak üzereydim. Peki, biraz çakır keyif olabilirdim ama açıkçası alkol zihnimi daha hızlı kullanmama neden oluyordu. Asla bilimsel bir açıklaması olmasa da daha şeytani olduğunu yadsıyamazdım.
'Slot!' parmağımla ilerdeki makineleri işaret ettiğimde başını onaylarcasına salladığı gibi bedenimi o tarafa yönlendirdi. Oturmam için önünde durduğu makineye baktığımda kaşlarım çatıldı. Ben kırmızı makineye oturmak istemiyordum, çok itici bir rengi vardı, koridor gibi olan alanın sonunda duran mor makinede oturacaktım.
'Bu değil...' mızırdanan halimle istediğim tarafı işaret ettim.
'Orada makine yok.' Bakışlarım koridorun sonundaki makineden Noyan'a döndüğünde anlamazca baksam da tekrar başımı çevirerek makinelere göz attım. Sadece makine değil insanlar da yoktu. Biz girdiğimiz esnada dolu olan mekanda servis elemanı dahi yoktu üstelik.
'Mor olanı istiyorum.' Derken dudaklarımı büküp, başımı boynuma düşürmek istedim fakat ayaklarım bedenimi dengede tutma yanlısı değildi...
'Pekala...' belimi yeniden sıkıca kavrayıp bu kez istediğim yere yaklaştırdığında oturduğum koltukla dirseğimi makineye yaslayıp ekrana baktım.
'Ben kolu çekmedim ama...' Kaşlarım çatılsa da gözüm hala hareket eden bloklar arasında dolaşıyordu. Dönüp duruyorlardı veya kayıp duruyor da olabilirlerdi. Bir şekilde ben dokunmadan hareket ediyorlardı.
'Bozuk bu makine.' Derken tüplü televizyon muamelesi yapıp Türk kanımı konuşturarak yanına iki tokat attım.
'Madem bozuk... Başka birine geçelim.' Diyen sabırlı sesiyle ve hala dönen başımla kıstığım gözlerimi Noyan'a diktim anında. Puslu mavileri çok güzel parlıyordu. Esmer teninde ufak ışıklar var gibi orada, öylece uzun kirpiklerinin altında, derin, içli ve aşık bakıyordu. Biraz da fırtına öncesi sessizlikle...
'Niye kızmıyorsun?' çatık kaşlarımla anlayışlı haline odaklandığımda Noyan diliyle dudaklarını ıslatıp derin bir nefes aldı.
'Burada değil Deran, burada olmaz.' Alt dudağını dişleri arasında ezerken iç çektim usulca.
'Benimle evlendiğine pişman mısın?' omuzlarım düşerken yüzüm de asıldı. Asılırdı tabi, tepkisiz Noyan görmek alışık olduğum bir detay değildi sonuçta. Dolan gözlerimi elimin tersiyle sildiğimde başımın iki yanındaki büyük avuçlardan sonra alnımdaki sıcak dudakları hissettim.
'Asla... Bugün, yarın veya elli yıl sonra, seninle evlendiğime pişman olmayacağım. Buna beni kimse pişman edemez, sen dahil.'
'O zaman...' başımı hala tutan ellerden destek alarak ayağa kalktığımda Noyan hızlıca belimi sarıp bedenini bedenime yapıştırdı, işaret parmağım havalandığında gülümsemem de yüzüme iyice dağılıyordu. 'Sen benden önce buraya geldiğinde ne yapıyordun onu göster bana.' Gülümsemem yüzümde donmaya başladığında alt dudağımı dişlerim arasında sıkıştırarak baktım Noyan'a.
'Beni sevmeyeceksin.' Cümlem onun kadar beni de şaşırtmıştı çünkü şu an aklımla düşünsem de dilim onunla ortak bir paydada buluşmuyordu. Mesela şu dakika hem çok suçlu hissediyordum hem de bir kumarhanenin ortasında Noyan'ı dakikalarca öpmek istiyordum. Fakat isteklerim bununla sınırlı değildi, biraz hıçkırarak ağlamakta iyi olabilirdi.
'Kimse sevmiyor zaten, sende sevme. Tamam tamam, sevme.' Kaşları şaşkınlıkla havalansa da kollarından kurtulmaya çabaladım. Tamamen boş bir çabaydı bu çünkü kurtuldum diye olan inancım ben omuzuna atılınca son bulmuştu.
'Noyan...' mırıldanmama rağmen duraksamadı bile ancak durmasına da gerek yoktu ki devam ettim konuşmaya, 'Halılar çok orijinal duruyor.'
'Noyan...' aklıma gelen detayla kaşlarım çatılsa da sarktığım yerden kıpırdamadan devam ettim, 'Jetinde mi var? Nasıl böyle hızlı geldin?' yine yanıt alamasam da bu kez dikkatle omuzundan indirilmiştim. Bakışlarım bulanık olan alanda gezindiğinde araba olduğuna kanaat getirerek başımı arkaya yasladım. Henüz tamamen çekilmemiş bedeniyle kemerimi taktığında harelerim dibimdeki yanağında gezindi. Yine konuşmaya başlayacağım esnada yumuşak dudakları sertçe dudaklarımın üzerini örtüp geri çekildi.
'Sarhoş olmadığını biliyorum güzelim.' Ve seri hareketle çekilip kapıyı kapattı. Donan bakışlarım usulca etrafta gezindi. Yememiş miydi? Saçma salak tavırlara girecek kadar sarhoş değildim elbette, ufacık çakır keyif olabilirdim ama elbette tamamen kendimi kaybetmemiştim. Fakat bu rolü iyi yapardım. Kaçmak için. Her zaman da tutardı. Özellikle Zeren bey beni ne zaman sarhoş görse kılıma dahi dokunmadan uzaklaşırdı. Onun için sarhoşluğum ise susmayan cümlelerim olurdu. Sarhoş rolü yapmak basitti, saçmalardın. Fakat Noyan, sarhoş olmadığımdan emindi, yutmamıştı...
Yanıma Noyan'ın yerleştiğini hissedince bacaklarımı çekip iyice sindim koltuğa. Fakat o koltuğa yerleşse de kapısını kapatmamıştı ki Gizay'ın sesi ilişti kulağıma.
'Nereye?' bulanık Gizay'ın bana baktığını fark ettiğimde Noyan'ın hareleri önce beni bulmuş ve ufak bir tebessümle tekrar dostuna dönmüştü.
'Karımın emirlerine amade olmaya.' Ben değil fakat kulaklarım sarhoş olabilirdi. Veya arabanın içini kaplayan kokusu... Çıra kokusu ciğerlerimi tarumar ederken yanlışlıkla kulaklarıma yan etkide bulunmuştu.
'Yaptıkları çok tehlikeliydi Noyan, bir de istediklerini mi yapacaksın? Şanze'nin kafası da bir dünya.'
'İkisi de sarhoş değil, oynuyorlar.' Dediğinde Gizay yüzünü görebileceğim kadar eğip beni inceledi, tekrar çekildiğinde ise konuşmasına fırsat kalmadı,
'Ne yapmamı istiyorsun?' ikisi de sakinlikle cümle kuruyorlardı ama yine ikisi de gergindi. Ve dış dünyaya karşı ikisi de gülümseyerek, 'Bir şey yok, bir şey yok!' imajı çiziyorlardı.
'Bilmiyorum ama ikisinin de ödüllendirilecek bir halt yaptığını sanmıyorum.'
'Yanımdaki çocuğum değil, karım. Ödül veya ceza söz konusu o ise benim için yoktur. Dahası, karımın lafını, karşısındaki ben olsam dahi çiğnemem Gizay. Kimseye de çiğnetmem. Şanze'ye gelince...' derin bir nefes aldığında gözlerimi kapattım. Cümleleri kalbime battı. Öyle battı ki tüm role girmem yerle bir oldu. Boğazıma oturan o yumru yutkunuşumla göğsümün ortasını yırttı. Karımın lafını, karşısındaki ben olsam dahi çiğnemem... Ne işim vardı burada? O böyle bir cümleyi kurarken ben ne yapmıştım? Onun lafını inadım yüzünden ezip geçmiştim, tereddüt dahi etmeden üstelik.
'Silahı yanındaydı, saldırın, tepki veremiyorsa otele götürün dinlensin, savunma yapabiliyorsa mekan değiştirin.' Sonunda kapıyı kapattığını işittiğimde iç çektim. Kapanan gözlerimi usulca araladığımda bakışlarım Noyan'ın yüzünü buldu.
'Ne yapmak istiyorsun?' sorusuna koca bir sessizlikle karşılık verdim. Cevapsız kalsa da usulca başını salladığında, nereye gidersek gidelim eğer şehir içerisindeyse beş dakikaya orada olacağımızı biliyordum. Hem saçmalıyor hem dibe batıyordum resmen. Tek bir cümlesi zihnimin duvarlarında yankı gibi dönüp duruyordu. İnat etmiştim, onu dinlememiştim. Bir inadım için millerce uçmuştu. Şimdi ise gayet sakin, anlayışlı bir adam olarak tepki dahi göstermiyordu. Keşke kelimesi defalarca döndü aklımın odalarında. Keşke onun gibi, o cümleyi kurabilseydim. Sözünü çiğnemeseydim.
Arabanın durduğunu hissettiğime gözlerim dışarı dönse de ara sokağa park ettiğini araçla etrafa göz attım. Dar bir sokaktı, sol tarafımız iki metreye yakın duvar, sağ tarafımız ise sıralı, ağır mimari detaylara sahip binalar. Önünde durduğumuz noktada iki basamakla içeri girilen, vitrininde karmaşık renklerin olduğu bir mağaza vardı.
'Burası neresi?' sorum havada kalırken usulca indi arabadan. Ben ise olduğum yerden izledim. Aracın çevresini dolaşıp kapımı açtığında sesini duydum.
'Gel hadi.' İtiraz etmeden uzattığı elini yakalayıp inerken belimi yeniden kavrayıp ilerletmeye başladı. İki basamağı olan bir mağazanın önünde dikilirken yazıları okumaya çalışsam da epey başarısızdı gözlerim. Sarhoş değildim fakat bu kadar ışıklı tabela arasında alkolün de ufak etkisiyle beraber zihnimi toparlayamıyordum.
Noyan'ın desteğiyle o iki basamağı çıkıp açtığı kapıdan içeri girdim. İlk baştan itibaren kendini gösteren çizimlere bakarken artık buranın bir dövme stüdyosu olduğu netleşmişti. Yönlendirmesiyle dövme yaptıranlar için olan koltuğa oturduktan sonra bakışlarım üzerindeki gömleği çıkaran bedeninde gezinmeye başladı. Bacaklarım iki yandan sarkarken sırtını dönüp oturduğunda yanımdan uzatılan dövme makinesine kaş çatarak baktım.
'Noyan... Sarhoş değilim ama-' sesim fısıltı gibiyken duraksadığımda iç çektim, 'Görüşüm net değil.'
'Dene.' Dövme makinesini uzatan adamdan alıp derince soluklandıktan sonra gözlerimi kısarak sırtındaki içi boş yıldız dövmesinin tek ucuna saniyeler içinde yapıştırdığı kağıdı çekerek çıkardığı şablonla makineyi veren adamın bıraktığı izi netleştirmeye çalıştım. Ufaktı, o kadar ufaktı ki izleri takip etsem de ayırt edemiyordum.
'Ben nasıl yapılıyor bilmiyorum ki.' omuz silkip makineyi az önce veren adama uzatsam da almadı.
'Dene Deran'ım, sadece mavi çizgiyi takip et.' Başımı onaylarcasına sallasam da destek alabilmek adına şakağımı Noyan'ın omuzuna doğru yasladığımda çalışan makine sesiyle yarım yamalak gördüğüm şablonun üzerinden geçmeye çalıştım.
Mücadelem sonuç verdiğinde yeni yeni kendime gelen halimle şakağımı çekip makineyi hala bekleyen adama verdim. Noyan önümden kalktıktan sonra yere çöktüğü gibi parmaklarımı avucunun içine almış, az önceki adam ise görevini tamamlamış gibi yanımızdan uzaklaşmıştı.
'Az önce vücuduma ne kazıdın farkında mısın?' sorusuyla kaşlarım havalanırken asla ama asla dikkat etmediğim, çok daha doğrusu dikkat edemediğim o ayrıntıyla başımı sağa sola salladım anında. Dudakları ufak bir tebessümle kıvrılırken yine o ufak çukur kendini gösterdiğinde yüzüne uzattığım elimi sakallarına yerleştirip gamzesini okşadım.
'Şu kafanla bile kendimi sana emanet edecek kadar seviyorum seni, tartışmaya açık bir konu olamaz bu. Sadece... Şu an söylediklerimi yarın ciddiye alacak kadar hatırlamayacaksın Deran ama ben yine de söyleyeceğim. Sen parlamama neden olan gecesin. Gidersin diye ödümün koptuğu gerçek, dokunurken kırk kere düşündüğüm yarasın. Sen ruhumdaki derin sızı, aklımdaki tek detaysın. O sırtımdaki yıldıza ismini yazdın az önce... İşte o yıldızın anlamı çok başka ve sen onun bile hayır diyemediği tek kişisin. Bir gün Ahter'i görürsün, korkarsın, kaçarsın, bıkar, tiksinirsin diye aklım yerinden oynuyor benim.' Açıklamasını hafifçe yana düşürdüğüm başım ve kısık gözlerimle dinledim. Bu nasıl bir açıklamaydı tam olarak netleştiremesem de Noyan az önce çıkardığı gömleği tekrar giyerken kafamda netleşen ve yankılanan cümleyle dondum olduğum yerde.
O sırtımdaki yıldıza ismini yazdın az önce...
Ensesinin hemen bitişinde duran o yıldıza kafam bir milyonken kendi ismimi mi kazımıştım? İyi ama hem kısa sürmüştü hem de o kadar çok harf yoktu. Tamam şablona bakmamıştım ama yine de benim ismim olamayacak kadar kısaydı.
'Ama çok kısa yazdığım, benim ismim olamaz ki...' diyerek omuz silksem de aklıma gelen şeyle çatıldı kaşlarım, 'Başka kadının adını mı yazdım ben! Aldatıyor musun beni! Kim o kadın!' sesimin desibelini ayarlayamasam da henüz önünü tamamen kapatmadığı gömleğiyle bana döndü puslu mavileri. Gözleri şaşkınlık ve bir nebze üzüntüyle bakıyordu. Neye şaşırıp üzüldüğünü bilmesem de hala şok olmuş şekilde bakarken büyük avucunu bana doğru uzattı.
'Kafan böyle bir ihtimalin olasılığını dahi aklına düşürecek kadar güzel değil. Bir daha aldatmak namına tek kelime duymak istemiyorum. Gecenin bir vakti buradayız, sana çok sinirli olmama rağmen kendini net şekilde ifade edemeyeceğini düşünerek kızıp bir şeyler sormuyorum. Bir gece, tek bir gece nefes almak için kaçtığını kendime tekrar edip duruyorum fakat sen de kendinle alakalı olan meselelerde benim sınırlarımı zorlama.' Sesinden akan ciddiyetle sertçe yutkunduğumda avucundaki parmaklarımı bırakıp açık olan iliklerini kapattı. Keza verdiği ayar kafamın biraz daha açılmasına neden olduğu için gözlerimin dolmasıyla beraber sessizliğimi korudum. Haklıydı fakat bende an itibariyle sarhoş duygusalıydım. Sarhoş duygusalı diye bir şey vardı canım. Oturur bağıra bağıra ağlardım ve nedenini ayırt dahi edemezdim. Dahası bilinçli ağlamaktı bu, öyle unutulacak türden değil...
'Bende yaptıracağım dövme.' Diyerek yüzümü saklamak istercesine hala oturduğum koltuğa yüz üstü uzandım.
'Bunun için yeteri kadar kendinde değilsin.' Sesi iç çeker gibi gelse de başımı yan çevirip yüzünü görmeye çalıştım.
'Sen varsın.' Sesim fısıltılıydı, dudaklarımda buruk bir tebessüm vardı ama kelimelerim gerçekti. O vardı. Kendimde olmadığım yerde o vardı. Hüzünlü olduğum, delirmek istediğim veya sarhoş olduğum yerde, hepsinde vardı o. Bir dağ gibi olan gücü oradaydı, sırtımda...
Yerimden kıpırdamasam da hala nemli olan gözlerime rağmen gülümsemem yüzüme dağıldığında bir yandan da onun çehresindeki sertleşmiş ifadenin dalga geçen bir gülümsemeye evrilişini izledim kaçak göçek. Sert yüz hatları ortadan kalkarken keyfim yerine geliyordu.
'Senin için ömrümün sonuna kadar varım... Emret, dünyayı sereyim ayaklarının önüne.' Usulca yaklaşıp şakağıma dudaklarını basarak geri çekildi, 'Fakat hala alkollüyken dövme yaptırman mantıklı değil.'
'Sarhoş karına dövme yaptırman çok mu mantıklı?' kaşlarım derinlemesine çatılırken başımı diğer tarafa çevirip yine sarhoş duygusallığına selam verip ortama buyur diyerek omuz silktim anında, 'Dövme yaptırmak istiyorum, mantıklı veya mantıksız fark etmez.'
'Ne yaptıracaksın peki?' az önce makineyi alan adam ortadan kaybolmuşken Noyan onun oturduğu koltuğu çekerek yerleştiği gibi önüme gelerek parmaklarımı avuçları arasına aldı bende tabi değişen duygu durumumla başımı onun olduğu tarafa yeniden yönlendirdim.
'E dövme yaptıracağım dedim ya.' Artık nasıl boş bakışlar attıysam gerçekten de Noyan şu halimi sarhoşluk değil de salaklık olarak ayırt ederse alınmazdım. Doğru cevaplar beynime dilim konuştuktan sonra düşüyordu ve ben asla ama asla düşünerek bir yanıt veremiyordum. Yüzündeki dalga geçen hali süzmeye devam etsem de sanki aklım başımdaymış gibi onay verdiğinde iç çekip omuzlarımı silktim. Evet dövme yaptıracaktım fakat ne olacağına dair fikrim yoktu.
'Birkaç gün sonra yaptıralım bence, ne dersin?'
'Şimdi istiyorum.' Omuz silkip kenardaki masada bekleyen makineye göz attığımda yanağımı okşayan başparmağı sayesinde okyanusa çalan harelerine döndüm.
'Çok alkollüsün, kanar ve canının acır.'
'Kanasın, hemen şimdi, sen yap, ne istiyorsan çünkü benim aklıma bir şey gelmiyor.' Ardı ardına kurduğum cümleler birbirine karışırken başını sağ omuzuna doğru hafifçe düşürdüğünde gülümsedim. Böyle bakmaya devam ederse dövme yaptırmak yerine onunla sevişebilirdim ama bunu şu an bilmesine gerek yoktu.
'Pişman olursan?' sorusuyla anında başımı sağa sola salladım.
'Senden pişman olmam.' Dudaklarındaki tebessüm artık gizlemeye çalıştığı gerginliğinden değildi. Samimi ve gerçekti. Biraz olsun kendime gelmiş olmam canımı sıktığında alt dudağımı ısırıp derin bir nefes çektim ciğerlerime.
'Ne oldu?'
'Ayıkıyorum.'
'Yani...' bunda dertlenecek ne var dercesine mırıldandığında kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatıp hafif bir tebessümle izledim yüzünü. Bana saniyesi saniyesini tutmayan bin bir çeşit duygu yaşatıyordu. Hepsi birbirinden o kadar bağımsızdı ki aslında sarhoş olmak değil bu karman çorman duygu geçişlerimi kaybetmek istemiyordum. Çünkü bazen avaz avaz ağlayıp dışıma kustuğum şeyler vardı, bazen mimik bile kıpırdatmadan içime attıklarım. Ve şu an olan çorbaya dönmüş ruh dengesizliğim içimdeki biriktirdiğim her ayrıntıya iyi geliyordu. Tabi bir de Noyan'dan yiyeceğim fırçanın zamanını erteliyordu.
'Sarhoş kalmaya devam edebilir miyim? Çok eğleniyordum.'
'Eğlenmiyordun, fırçadan kaçıyordun.'
'Neyse ne, eğlenceliydi.' Çocuk gibi mızırdanmam yüzünden kocam her an beni boşayabilirdi ve şu durumda kendimi savunacak bir gram haklılık payım yoktu. Yani adam bana evlilik kurumuna değer vermemek üzerine dava açacak olsa kesin kazanırdı. En azından ülkeden kaçar gibi çıktığım için, çalışanlarına Noyan'ın haberi var dedikten sonra arayıp onay alalım dediklerinde toplantıda olduğunu ve karısını sorgulamalarının onu çileden çıkaracağını bir tehdit unsuru gibi gösterdiğim için ve elbette Denker abiye kavga ettiğimizi, film izleyeceğiz maksimum aktivitemiz mısır patlatmak olur dedikten sonra filmi bizim çekeceğimizi açıklamadığım için.
'Hadi, dövme yap bana. Sırtındakinden veya senin istediğin herhangi bir şey.' Avucundaki elimi kurtarıp ensesine uzatarak az önce katlettiğim dövmesinin üzerinde işaret parmağımı hafifçe gezdirdiğimde başını onaylarcasına salladı.
'Kim söndürebilir Ahter'in ışığını, gecesi yanındaysa...' mırıldandığı cümleyi ayırt edemediğim halde sevinçle dudaklarının üzerini kapatıp uzandığım yerden olabildiğince boynuna sarıldım.
'Nereye yapacaksın? Alkol? Alkol almaya devam edecek miyim? Benimle gelmesen ne yapıyordun burada? Onu da göstereceksin değil mi? Lütfen göster! Merak ediyorum...' kolumu gevşetip hafifçe geriye çekildiğimde dengesiz halim yüzünden düşmemem adına eliyle sırtıma destek verirken şaşkınlıkla havalanmış kaşlarına rağmen tabureyi geriye doğru itip oturduğum koltuğun ayaklarımı yaslamam gereken yerini açtı. O ana kadar sadece sırt kısmı yatay olan koltuktan ayaklarımın aşağı sarktığının farkında dahi değildim.
'İlk dövmen o yüzden net ve sağlam şekilde ilerleyelim.' İki kere elini bedenimden boş kalan deri yüzeye vurduğunda kaşlarım havalansa da itiraz etmeden söylediği direktife uyum sağlar gibi başımı salladım. Gözleri önce yüzümde ardından omuzlarımda, kollarımda, sırtımda, hatta kalçam ve bacaklarımda gezindikten sonra derin bir nefes alarak sağ kolumun altındaki fermuarı yakalayıp açtı. Eğer hareket etmemi istese zaten söyler diye düşünerek öylece izlemeye devam ettiğimde fermuar yüzünden iki parçaya bölünmüş kumaşın bir tarafını çekip sırtımı ortaya çıkardığında parmak uçları usulca gezindi omurgamda. Tenimdeki ufak ateş kıvılcımlarını hissettim, tüylerimin ürperdiğini, hatta biraz içimin titrediğini. Parmaklarının uçlarındaki o elektrik kanıma işledi adeta. Kanımda olan alkol daha hızlı devridaim etti hücrelerimde. Gözleri bir noktaya takılı kalırken omurgamı tüy hafifliğindeki parmak uçlarıyla tekrar takip ederek belimin sağ tarafına doğru kaydı.
Sevişmek istiyordum ama bunu bilmeyecekti. Şimdi değil. Şu an kafam bir nebze güzeldi, tartışmadan kaçıyordum ve Noyan belli ki güvendiği için getirse de bir dövme stüdyosundaydık. Tüylerimi dahi ürperten dokunuşu olduğu noktada gezinirken hafifçe eğildiğinde dudakları sağ kalçamın üzerinde hemen hemen belimin hizasındaki bir noktaya iz bıraktı.
Tenimle elinin de dudaklarının da temasını kesip az önce onun teninde gezinen iğneyi sanki işi çok iyi bilir edayla değiştirip ayarladıktan sonra tek eline siyah eldiven giydiğinde gözlerim hala her hareketini dikkatle inceliyordu. Kapı sesi duyduğumda içeri giren sarışın bir adama bakışlarım kaydığında başını bir an önünden kaldırmamış, sanki sırtımın hatta belime kadar olan kısmın açıklığını bilir gibi dikkatle tıpkı diğer soğuk nevaleler gibi elindeki çantayı bırakmış ardından tek kelime etmeden geldiği hızda geri çıkmıştı.
Noyan makineden emin olunca diğer eline de eldiven giyip tekrar dokundu tenime, ne yapacağını görmek adına kendimi zorlasam da belimdeki nefesi dudaklarının tekrar eden temasıyla son buldu. Dövmenin acıması, kanaması değil de bu gece bu adamı istemek öldürecekti beni. Libidom yüzünden kalpten gönderecekti.
'Önce yapacağım, sonra neden buraya anlatacağım. Anlaştık mı?' başımı onaylarcasına salladığımda makinenin, boya ve muhtemelen solüsyonların olduğu yerden diğer tarafındaki masaya tabureyle sürüklendiğinde kısa bir uğraşa girmişti ki makine sesiyle yazıcıdan çıkan parçayı alıp tekrar yanıma kaydı. Büyük kağıdın sadece figür olan kısmını çıkaracak şekilde kenardan makas alıp kestiğinde bakışları da ufak kağıt parçasından bana döndü.
'Eminsin değil mi?' kelimelerle işim bitmiş sadece başımı sallayarak onay veriyordum. Daha önce hiç dövme yaptırmamış olmak bir miktar gerse de bu kafa güzelliğimle aya çıkar mısın, diye sorsalar şüphesiz evet, derdim. O yüzden hiç ama hiç fark etmezdi.
'Dön bakalım.' İç çekerek mırıldandığında bedenimi sırt üstü çevirdim. Üzerimdeki elbise kendinden geçerken toparlamaya çalışsam da Noyan'ın elleri engel oldu. Belli ki bu saatten sonra kimse olduğumuz yere gelmeyecekti. Tabure ve ufak metal masayı kendiyle çekerek diğer tarafıma sürüklendi. Gözleri çıplak tenimde gezindiğinde birkaç saniye siyah iç çamaşırımın ipinde oyalandı.
'Sen bana kafayı yedirirsin.' Gözlerini sıkıca kapatırken gülmemek için dudaklarımı sıkıca birbirine bastırdım. Ben de kafayı yiyordum, bilmesi gerekmezdi ama ayarlarım bozulmuştu. Fakat bu isyanına hak verebilirdim çünkü iç çamaşırım bir avuç kadar dahi değildi, dahası tamamen siyah danteldi. Kirpikleri aralanırken ince ipi aşağı kaydırdığında harelerimi üzerinden çekmedim.
Belimin sağ tarafından kasığıma doğru olan kısımda hissettiğim soğuklukla irkilsem de Noyan elindeki spreyi bırakıp o ufak kağıdı ıslaklığın, az önce dudaklarının dokunduğu yerin üzerine yerleştirdi. Birkaç saniye içerisinde az önce bıraktığı kağıdı yapıştırdığı yerden çıkarıp dövme makinesini de parmakları arasına alarak sehpanın üzerine şişe kapağı kadar küçük bir kap çıkarıp açtı. Makinenin ucunu o ufak kaba değdirip çalıştırdıktan sonra kenara fazla boyayı attığında duran makineden bakışlarını bana çevirdi.
'Hazır mısın? Başta birkaç dakika canın acır, sonra alışırsın. Durmamı istediğin zaman ani bir hareket yapma sadece söyle.' Bakışlarındaki derinlikle birkaç saniye sessiz kaldım. Yapmak istemiyordu, fakat bir o kadar da istiyordu. Ortamın loş hali dışında belime odaklandırdığı ışıkla daha da derinleşmişti mavileri. Puslu değildi artık, daha çok derin denizler gibiydi.
'Hazırım, tamam.' Onaylayan halimden sonra bu kez ayağa kalkıp yüzüme yaklaşarak şakağıma dudaklarını bastırdı. Tekrar tabureye yerleşip sağ kolunu bacağıma yaslamış, sol koluyla da karnımdan destek alarak makineyi yeniden çalıştırmıştı.
Bazı sızılar bırak katlanılmak hissedilmezdi bile. Bu da tıpkı öyleydi. Üzerimdeki bütün ağırlığa rağmen sızmıyordum fakat acısını da hissetmiyordum. Ufak sinek ısırıkları gibi olan hissiyat bedenimin sağ tarafında gezinirken ben bir an önce bitmesi ve geceye kaldığım yerden devam edebilme derdindeydim.
Belki de on veya yirmi dakika sonra, tam olarak hesap edememiştim ama makinenin o gergin sesi sustuğunda bacağım ve karnımdaki baskı hafifledi. İlk başta bedenimi esir alan serinlik tekrar tenime değdiğinde omuzlarımı gevşetip dirseklerimden destek alarak doğrulmaya çalıştım.
'Bitti mi?'
'Bitti güzelim.' Başını gülümseyerek sallayıp elindeki yara kapatmak içinmiş gibi duran şeyi dövmenin üzerine yapıştırdığında uzandığım yerden tamamen kalkarak etrafa göz gezdirdim. Aradığımı bularak aynaya yaklaştığımda Noyan'da eldivenlerden kurtulup yanıma ulaştı.
Belimin sağ tarafında, kasığımın hizasında, dudaklarının sevişme çağrısı yapar gibi dokunduğu yerde iç içe geçmiş elipsler vardı, yatarken belimin üzeri gibi düşünmüştüm ama hayır, kasık çizgimin üzerinde duruyordu. O elipslerin içlerinde gölgeler vardı ancak asıl detay üstünde bir anahtarın baş kısmı altında ise kilit kısmı silik şekilde çıkmıştı. O kadar güzel bir gölgelendirme vardı ki tenim kırmızı olsa da, hatta yer yer ufak kan damlaları birikmeye devam etse de Noyan'ın ensesinin biraz altında duran o çizimden çok daha hoş görünüyordu. Benimkinde onun dövmesinden epey büyük farklar vardı. Mesela o dövmede bu anahtar detayı yoktu. Veya sol tarafa doğru olan elips uçlarının ikincisinin ucunda ufak bir yıldız benimkinde vardı sadece. Gölgesi, varlığı, olduğu yer, birçok farklılık gösteriyordu ama omurga hizasında ensesinde olan basit bir çizimken bendeki öyle değildi. Bu daha çok bedeninin gölgesine sığınmış o dövmeye benziyordu. Minicik bir farkla o ufak yıldız çok minimal, nokta şeklindeydi ve o yıldız için emin olduğum en net şey Noyan'dakinde olmamasıydı. Eli arkamdan karnıma doğru dolaştığında az önce uğraştığı noktada parmak uçları usulca gezindi.
'Burada çünkü... Sen benim hayatımın bel kemiğisin.' Diyerek derin bir nefes alıp devam etti, 'Nerede, nasıl, kiminle olursan ol bunu unutma, sadece sen bil, sen gör diye....' Hala aynada olan gözlerim usulca Noyan'ın mavilerini bulduğunda kaşlarımı havalandırıp merakla süzdüm onu.
'Peki ne bu? Anlamı vardır illa ki, bir de seninkinde burada yıldız yoktu.' Görebildiğim kadarıyla incelemeye tekrar dönüp o nokta gibi duran yıldızı işaret ettiğimde Noyan bedenini uzaklaştırıp üzerindeki gömleğin yarım iliklenmiş düğmelerini çözerek ucundan çekip kaldırdıktan sonra sol tarafında kolunun gölgeleyeceği kalp hizasındaki dövmeyi gösterdi. Şimdiye kadar fark etsem dahi bu kadar incelememiştim ama bire bir belimdekiyle aynıydı. Yine tek farkla bendeki o minimal yıldız gibi soldan ikinci değil, sağdan dördüncü elipsin ucunda duruyordu.
'Anlamı var mı?' başını onaylarcasına salladığında şimdilik gizli kalmasını ister gibi sessizliğini koruduğundan olsa gerek gülümseyerek aynadaki yansımadan bakışlarımı Noyan'a çevirdim. Onun gözleri aynadaki yansımadan dövmeye odaklı dururken hızlıca dönüp kollarımı boynuna dolayıp sıkıca sarıldım.
'Teşekkür ederim.' Sesim fısıltı gibiydi fakat bunun tek nedeni yoktu. Buradaydık, henüz ağzını açıp kötü tek bir cümle kurmamıştı, yetmez gibi bana burada tek başınayken nasıl vakit geçiriyor onu gösteriyordu, bir de bu iç içe geçmiş elipslerin olduğu dövme vardı. Hem sırtında, hem kolunun gölgesinde olan, sessizliğini korumasına sebebiyet verecek kadar derin anlamları olan bir dövme... İçimde yükselen o ağlama hissiyatını durdurmak için kollarımı sıkılaştırdığımda sırtımı kavrayan parmakları okşadı çıplak tenimi. Tenime değen parmak uçlarıyla algılayabildim halimizi. Üzerimdeki elbise halter yaka olduğu için boynuma uzanıyor ve bu yüzden tamamen çıplak bırakmıyordu fakat az önce açtığı fermuar sayesinde incecik, yok diyebileceğim iç çamaşırımla alenen ortadaydı vücudum.
'Bende teşekkür ederim.' En az benim kadar duygu yüklü olan sesiyle kaşlarım havalanırken geriye çekildiğimde bu teşekkürün nedenini sorgulamak istesem de gülümseyerek omuzuma dudaklarını bastırdı. Sorma demekti bu, konuşmayalım, üzerinde durmayalım, belki de bu anda dram çıkarmayalım, demekti. Fakat gözleri mısralar dizecek kadar duyguyla harmanlanmıştı. Öyle derin bakıyordu ki gözlerime sadece gülümseyebildim. Başka türlüsü her şeye haksızlık olacak gibi geldi sanırım.
'Hadi çıkalım buradan.' Az önce kendi açtığı fermuarı bedenlerimizi uzaklaştırıp nazikçe yine kendisi kapattığında elimi büyük avucunun içine hapsetmesini seyrettim. Bazen insanın bir şey yapması gerekmezdi ve bundan zevk alınırdı, Noyan'la olduğumda öyle hissediyordum. Her şeyi yapabilirdim ama yapmak zorunda değildim.
Savaşabilir, kavga ve mücadele edebilir, bir kavanozun kapağını açabilir veya bir koltuk sırtlanabilir gibi güçlüydüm, onunlayken öyle hissediyordum ama gerek kalmıyordu bunları yapmama. Öylece oturmak istesem dahi Noyan bunu bile benim için kolaylaştırırdı.
Parmaklarımı elinin dışına doğru sarıp sıkılaştırdığımda ufak tebessümüyle sarışın adamın getirdiği çantayı alarak beni de beraberinde çıkışa ilerletti. İki basamağı inip arabaya yerleştiğimizde elindeki çantayı kucağıma bırakıp emniyet kemerimi çektikten sonra kendininkini de taktığı gibi aracı harekete geçirdiğinde dizlerimin üzerindeki çantayı işaret etti.
'Aç bakalım.' Elimi çantaya daldırıp ilk gelen şeyi çektiğimde çıkan şişeyle gülümsemem de kendini gösterdi. Bana ömrümüzün geri kalanında asla alkol tüketmeyeceksin demesini beklerken Noyan kollarıma bir şişe viski bırakmıştı. Çantanın ağırlığı devam ederken bir kez daha elimi attığımda çıkan ahşap kutuyu bacaklarıma bırakıp paketi ayaklarımın dibine attım. Attım diyorum çünkü şu an boştu ve ben bir çantadan alabileceğim en büyük verimi kendisinden almıştım.
'Senden önce Monte Carlo'da ne yaptığımı sormuştun...' Başımı onaylarcasına salladığım gibi söylediklerini dinliyor olsam da ahşap kutunun kapağını tutan ufak kancayı çıkararak araladım. İçindeki iki tane kristal işlemeli viski kadehini gözlerim bulduğunda havalanmış kaşlarımla ona dönsem de Noyan tebessümle yolu izlemeye devam ediyordu.
'Geceye böyle başlar. İki duble, birisi gece başlarken diğeri biterken. Kendi bardağı dışında bardak kullanmaz, gittiği mekanlar bu kuralını bilir. Kadehi ya kendisi teslim eder ya da Gizay, kadehin içi ne ile doldurulursa doldurulsun göz önünde hazırlanma mecburiyetindedir.' Düzelen yüz ifadem açıklamasıyla tekrar kaşlarımın havalanmasına neden olduğunda arabayı sağa çekip durdurdu. Bakışlarım bu kez Noyan'dan çevreye döndü. Sağa değil, bir uçuruma park etmişti. Olduğumuz nokta fazla yüksek olmasa da uçurum gibiydi ve önümüzde yakamoz vurmuş bir sahil vardı. Bakışlarım yakamoz, kadehler ve Noyan arasında gezinirken iç çekerek tamamen ona odaklandım.
'Yanında kadeh mi taşıyorsun yani?' bunu içimde tutamazdım, bana kalırsa biraz uçuktu. Evinden kilometrelerce ötede bir ahşap kutuda kadeh gezdiriyor olması mantıklı değildi. Kim yapardı ki bunu? Neden yapardı?
'Evet.' Başını onaylarcasına salladıktan sonra gözleriyle viskiyi ve bardakları işaret ettiğinde mesaj almış gibi anında bandrolü açıp kadehin birini doldurup Noyan'a uzattım.
'Diğeri senin.' Kaşlarımı havalandırsam da diğer kadehi de doldurduğumda Noyan'ın gözleri uçurum gibi duran yerden çarşafa benzeyen denize dönmüştü. Hava karanlıktı fakat o müthiş yakamoz denizi delicesine aydınlık gösteriyordu. Eğer ki evden kaçmış ve kilometrelerce uzakta bir ülkede kocama enselenmemiş olsam şimdinin mükemmel bir romantizm doruğu olduğunu iddia edebilirdim. Özellikle de Türkiye'de asla açmadığı ama burada yüksek sesle dinlediği parçanın müzikal tonu hafifçe arabanın içini doldurduğunda.
'Gergin, sakin, kaosa müsait veya planlanmış gibi giden her gece, böyle, burada, tek başımayken başlardı.' Dudaklarındaki tebessümle önce bir sigara yakıp bana uzattı, ardından kendine de bir tane tutuşturup kadehini hafifçe havalandırdığında elimdeki bardağı cam yüzeye çarpıp bir dikişte viskiyi midesine indirmesini izledim. Yüz hatlarında gram değişim olmazken bende aynısını yaptığımda suratım gırtlağımı yakan acı tatla buruştu. Boş kadehini hala dizlerimdeki ahşap kutuya bıraktığında başını da geriye doğru atarak nefeslendi.
'Senin kasığına doğru olan, benim de sol tarafımdaki dövme bir çiçek değil. Bu ailenin sırrı aslında. Şimdi anlatacaklarımdan çok daha derin bir sırrı elbette var fakat zamanı gelince onu da öğreneceksin.' Başımı onay verircesine salladığımda tüm odağım da artık Noyan'daydı. Berrak ama siyah su değerini yitirmiş, manzara yok olmuş, anın romantizmi koşarak uzaklaşmıştı.
'Annem ressamdı. Bunu sadece hobi olarak devam ettirse de, ikinci üniversite olarak güzel sanatlar okumuştu Kubilay beyle evlendikten sonra. Hayatta daima insanların ruh eşi-' derken duraksayarak göz devirip devam etti. '...pardon, ikiz alevi olduğunu düşünürdü ve ona göre Kubilay bey kendisinin ikiz alevi ve aynı zamanda ruh eşiydi.' Dudaklarındaki kırgın gülümseme kendini belli ettiğinde sertçe yutkunup diliyle dudaklarını ıslattı.
'Aynı dövme abimin sağ üst bacağında, Gizay'ın benimki gibi kolunun gölgesinde ancak sağ tarafında, Şanze'nin sol üst kolunun içinde var. Bu çizimi tasarlayan annemdi ve dövme meselesini ilk Kubilay bey gerçekleştirdi. Kalbinin hemen üzerine çizdirdi bu tasarımı. Daha sonra, yani babamdan sonra ikinci yaptıran da bendim. Her bir ucu aslında birini ve onun ikiz alevini temsil ediyor, bu yüzden de hangi uç kimi temsil ediyorsa orada yıldız var.' Tüm açıklamasına rağmen aklımda yine o soru yankılandı. Bir kadının çizimini vücuduna kazıtacak kadar seven bir adam nasıl olurdu da sevdiğini öldürebilirdi?
Kubilay bey o çizimi dövmeye dönüştürmek istediğinde aslında hayatı boyunca Yıldız hanımın bir eserinin asla kaybolmamasını istediği için yapmıştı bunu. Fakat ne olmuştu da sadece bir eseri kaybolmasın diye tenine kazıtan bu adam, sevdiği kadını yeryüzünden silebilmişti?
Bakışlarımı Noyan'dan kaçırırken tekrar düşen yakamozun izlerinde gezindi harelerim. Eğer bir fırsatım olsaydı o acı güne gidip olan biteni anı anına izlemek isterdim. Kubilay bey oğluna silah doğrultmuş bir adam dahi olsa işin içinde bir çıkmaz, eksik bir yan, tutmayan bir ayrıntı olduğunu biliyordum. Biliyordum ancak ispatlayacak herhangi bir verim yoktu. Dahası ispatlasam dahi neden böyle bir vahşeti üstlendiği de aklıma mantığıma asla yatmayacak kadar saçma bir sebep çıkacak diye çok korkuyordum. Bir insan neden çocuklarının kendinden nefret etmesini, üstelik böylesine bir vahşet yüzünden nefret etmesini isterdi ki?
'İçmeye devam edebilirsin istersen. Ben bugün sensiz nasıldım onu göstereceğim ve şoförün olacağım için daha fazla alkol almayacağım, tüm şişe senin.' Göz kırpıp kontağı tekrar çalıştırdığında park ettiği alandan çıkardığı araçla aslında uzaklaştığımız şehir merkezine çevirdi yönümüzü. Kadehime biraz daha viski doldurduğumda onun anlatmasını bekledim. Deli gibi merak ettiğim Noyan veya Ahter veya sadece kocam olan adamı dinlemek istiyordum.
Akıp giden yola inat bakışlarım Noyan'dan bir an kopmadığında dahi ağzından tek kelime dökülmemişti. Ben onu, o ise dikkatle yolu izlemiş, arada bacağımdaki parmağı hafifçe okşayarak odağının aslında bende olduğunu hissettirmişti. Ancak bu ülkede Noyan'a dair birçok fark vardı fakat en belirgini yorgunluğuydu. Omuzlarındaki ağırlık sanki sadece duygusal değil fiziksel gibiydi. Daha umursamazdı, vurdumduymazdı ama fazlaca gerçekti o yük.
Sonunda arabanın yavaşlamasıyla beraber benimde bakışlarım dışarıyı bulduğunda kocaman beyaz bir eve, ki bence ev diye düşünmem dahi aşağılayıcı ifade olurdu, saray yavrusuna ulaşmadan önce en az ev kadar heybetli beyaz bahçe kapısının açılmasını izledim. Kısa süren yavaşlamamız bahçeye girdikten sonra Noyan ortadaki belimde olan simgenin aynısı olan ufak göbeğin çevresini dolaşarak evin merdivenlerine denk gelecek şekilde durdurdu arabayı.
'Ardından buraya gelir.' Başıyla dışarıyı işaret ettiğinde açılan kapımla gözlerim Gizay'ı buldu. Dizimdeki ahşap kutuyu ve elimdeki kadehi aldıktan sonra parmaklarını yardım edercesine uzattığında yüzündeki resmiyete anlam verme çabasındaydım.
'Hoş geldiniz Belgi hanım.'
'Hanım?' arabadan inip fısıltıyla şaşkınlığımı dile getirdiğimde Gizay hafif bir tebessüm gösterip başını onay verircesine salladı.
'Tabi ki hemen gönderiyorum.' Ne gönderiyordu? Ne oluyordu? Yıllarca spor yaptığım adam bana neden hanım diyordu mesela? Ben ne istemiştim ki ondan?
'Hayatının her yerinde mesafe vardır, dört duvarı evi dışında. Dostuna, abisine, kız kardeşine, gerçek kendine bile çizgisi olur onun.' Sanki aklımdan geçenleri okur gibi yanıma gelerek belimi sardıktan sonra konuştuğunda saray yavrusuna uzanan basamakları çıkıp anında açılan kapıyla içeri girdik. Bakışlarım etrafta gezindiğinde bizi karşılayan büyük giriş alanına rağmen Noyan sağ tarafta kalan odaya yönlendirdi.
Belime elini yerleştirdiğinde bir an olsun çekmeyeceğinin de bilincinde olarak derince soluklanıp girdiğimiz alana baktım. Onlarca masa, üzerinde dönen onlarca oyun, o oyunların birinin ilerisinde durmuş, bedenini duvara yaslayıp kollarını göğsüne bağlamış ifadesiz Can ve odanın bir başka köşesinde aynı şekilde duran Denker abi.
Etrafı anlamlandırmaya çalışmadan Noyan'ın yine belimdeki elinin desteğiyle başka bir odaya geçtik. Girdiğimiz az öncekine nazaran daha küçük olan odanın dört köşesine dört tane masa yerleştirilmişti. Her birinde üç adam oturuyordu. Ve yine her bir masada üç tane para sayma makinesi, üç laptop.
'Parasını garanti altına alır, parası gibi kendini de garantiler. Mesela bu gece canı sağ köşede arkasında tablo asılı masadan başlamak istedi. Gelen nakit akışı oradan ikinci, sonra birinci ve ardından da dördüncü masaya teslim edilip sayılır.'
'Dört kez kontrolden mi geçiriyorsun?'
'Hayır, on iki kez kontrolden geçer.'
'Ama bu zaman kaybı?' başını onay verircesine salladıktan sonra oradan bir başka odaya geçtiğimizde iki duvarı tamamen kaplayan monitörlerde gezdirdim harelerimi. Ekranlarda yüzlerce görüntü vardı, hatta geçtiğimiz iki oda da buna dahildi. Sadece kumar oynanan masa değil, o masada oturan insanların telefonlarına kadar görülebilecek haldeydi sistem.
'Kendini hep garanti altına alır, para kaybetmeyi göze alsa da koz kazanmayı sever.' Bahsettiği kişi artık sadece Noyan değildi. Bu daha çok Ahter'in en ama en sakin günü gibiydi. Belimdeki elinin hafifçe okşamasıyla adımlarımı bu kez ilk başta girdiğimiz karşılaşma alanına yönlendirdim. Noyan az önce belimde olan elini çekip parmaklarımı kavradığında hali hazırda kapısı açık asansöre bindik. Bastığı düğmeden sonra ufak dijital ekrana şifre girdiğinde az önce ikinci kat gözüken yazı eksi bir olarak değişti. İndiğimiz katla beraber kapılar açıldığında kulakları sağır edecek yükseklikte müziğin içinde bulmuştum kendimi. Etrafta kendini kaybettiği belli olan ama yine de dans etmeye devam eden onlarca insan. Bol ve boş gürültülü kahkahalar, kendinde olmayan insanlar...
Önüme uzatılan kadehle bakışlarım Gizay'a döndüğünde alıp derince soluklandım. Noyan tekrar yönlendirmeye başladığında bu kez mutfağa benzer bir alana girmiş, daha sonra ilerideki kapıya yürümemizi sağlamıştı. Kenarda duran ve yine bizi bekleyen o dijitale şifre yazdığında açılan kapı kilidiyle içeri girmiştik. Fakat bir an keşke şifre hatası verse diye düşündüm.
Ortalık siyah duvar ve mobilyalarla, loş kırmızı ışıklarla aşırı boğucuydu. Masalar geçtiğimiz yollara inat tamamen kaybolmuş ve yerini rahat koltuklarla beraber ufak sehpalara bırakmıştı. Koltukların olduğu alanlar localar gibi hem bölünmüş hem de çevresini saran siyah tüllerle gizlenmişti ancak gizli olduğunu asla iddia edemezdim. Çünkü gözlerim etrafta gezinmeye devam etmek istemiyordu fakat elimde olmadan bakıyordum, bakıyordum ve ortamın ne kadar mide bulandırıcı olduğunu ancak fark edebiliyordum.
Leş gibi bir sigara kokusu sarıyordu etrafımı, keza sigara içen bana dahi kötü gelmişti bu koku. Diğer alanların çizgisi, duruşu vardı ama burası bir batakhane gibiydi. İnsanın henüz kapısından kafasını uzattığı dakika başına bir şey geleceğini anladığı bir batakhane üstelik. Noyan'ın varlığını fark edenler toparlanmaya başladıklarında açıklama ister gibi ona çevirdim bakışlarımı.
'Bu noktada Ahter var. Noyan bu alandan içeri girince ölüyor, çıkınca diriliyor.' Açıklaması son derece yeterliymiş gibi suskunluğunu koruduğunda elimdeki kadehi tepeme dikip derin bir nefes aldım. O yukarıya tezat şekilde rahat olan ortamda belki de en son görmek isteyeceğim hatta hiç istemeyeceğim gerçekle karşı karşıyaydım. İnsanlar durmaksızın yabancı madde kullanıyor, uluorta sevişiyordu. Üstelik sanki baş başalar gibi rahatlıkları vardı. Gözlerim sevişen çiftten kadının askılısının altına süzülen elle karşılaştığında irkilerek bakışlarımı çevirdim.
'Ahter'in ruhu yoktur mesela, tıpkı duygularının olmadığı gibi...'
'Bu...' Söyleyecek kelime bulamadığımda duraksasam da Noyan devamını getirecek gibiydi. Ancak benim için durumu asıl garip kılan yan o merak ettiğim Ahter'i dinleyemiyor olmamdı. Ona asla odaklanamıyordum, anlattıklarına istinaden fikir yürütebilecek aklı şu dakika kendimde bulamıyordum.
'Bu onlar için kirli bir son, Ahter için ise müthiş bir koz.' Derken ufak adımlarla ilerlemeye devam ettik. Fakat bitmiyordu alan, ilerledikçe daha da ağırlaşan koku ve çirkin eylemler artıyor, asla duraksama göstermiyordu.
'Hepsi izleniyor. O mesela...' bakışlarının döndüğü noktaya bende odaklandığımda uyuşturucu kullanan adamla yüzümü buruşturdum. Burnunda beyazlık vardı ancak o tozun beyazlığı yüzünün nasıl da kırmızı olduğunu gizlemiyordu, üstelik odanın ışıkları tamamen kırmızı olmasına rağmen alenen aldığı madde ve alkolden renk değiştirdiği belli oluyordu. Gözlerinin altında koyu halkalar, bakışlarında ise tiksindirici bir ifade vardı. Sanki açtı ama yemeğe, suya değil, o kullandığı maddeye açtı. Saniyeler önce kullanmasına rağmen öyle bir bağımlılıktı ki tekrar hummalı bir hazırlığa giriyordu.
'Yukarıda Ahter'in kaybettiği parayı o ödeyecek. Veya o...' bu kez gözlerim kaçtığım noktaya dönerken az önceki el kaymasını masum diye düşünebilirdim. Çünkü kadının üzerinde altından süzülebilecek bir askılı bile yoktu artık.
'Kadınlar, onları sen-' derken dahi midem bulandı. Gözlerimi sıkıca kapattığımda cümlemi tamamlayamayacağımı biliyordum. Cümlemi değil ama bu evliliği tam da burada tamamlayabilir, kilitli bir kutuda bir daha açılmamak üzere tozdan kendini kaybetmiş rafa tıkıştırarak unutabilirdim. Adımım bir anlığına Noyan'dan geriye kaçarken bakışlarımı yüzüne çevirdiğimde mimikleri değişmese de başını hızlıca sağa sola sallayıp kavradığı elimi baş parmağıyla okşadı usulca.
'Asla... Hepsi beraberinde gelen kadınlar, asla öyle bir şey yapmam. O durum en pis işten bile daha ahlaksızca, birinin bedeninin söz hakkına ben sahip olamam, kim olursam olayım.' Dediğinde sertçe yutkunup sevişen başka bir çiften kaçırdım gözlerimi. İçim rahatlamıştı, eğer ki minicik bir acaba bile olsa konu hakkında Noyan'ın yüzüne bakacağım bir konu da olmazdı, aşkımdan ölsem dahi.
'Burada hiç seviştin mi?' çekinerek mırıldandığımda Noyan başını yeniden sağa sola salladı. Gözlerinden gülümsediği belli olsa da yüzündeki buz soğukluğu silinmediği için derin bir nefes daha aldım. Noyan içimin daraldığını fark etmiş olacak ki belimden destek verip sözde eğlence alanında bulunan asansöre ilerleyerek açık kapıdan kabine geçmemizi sağladı.
Dışarıdan bembeyaz görünen bu evin kaç cehennemi ve o cehennemlere giden kaç asansörü vardı bilmiyordum fakat inip çıktığımız hakkında net bir bilgim olmamasına rağmen başka bir kata geldiğimize dair ses duyulduğunda diğer alanlara göre tıpkı evin dışı gibi beyaz olan odaya girdik.
Etrafta sadece bir tane kapı görünüyor, başka bir çıkış noktası yokmuş gibi hissettiriyordu. Tam ortada duran çalışma masası, o masanın sağ tarafında metal platforma sabitlenmiş altı ekran, boydan boya alkol şişeleriyle donatılmış demir rafların asılı olduğu duvar, tam karşısındaki duvarda duran yüzlerce kitap...
'Burası Ahter'in mezarı.' Duyduğum cümleyle beraber sol tarafımda ince bir sızı hissettiğimde kaşlarım çatıldı. Gözlerim ürkekçe Noyan'a dönse de o ilerlemeye devam ederken masanın çevresini dolaşmamızı sağlayıp beyaz çalışma koltuğuna oturmamı bekledi. Masanın üzerinde gömülü gibi duran kumandayı çıkarıp bir tuşa bastığında aydınlanan altı ekranla beraber derin bir nefes aldım. Kafamda onlarca soru dönerken asansör sesi duyduğumda içeri giren Gizay elindeki kadehle yanıma yaklaşıp masaya bıraktı.
'Sadece benden dinleme, Gizay'da anlatsın sana.' Sanki ilk kez tanışıyor gibi hissetmem doğal mıydı bilmiyorum ama Gizay'ın hareketleriyle daha önce fark etmediğim duvar dibindeki başka iki sandalyeyi masanın önüne sürüklemesini izledim. Olabildiğince sakin haliyle sandalyelerin birine oturduğunda Noyan elindeki kumandadan bazı ekranları yakınlaştırmaya ve incelemeye devam ediyordu.
'Ne anlatıyorum?'
'Noyan'ı.' Mırıldanıp omuz silkerek az önce bırakılan kadehimi aldığımda Gizay öyle bir iç çekmişti ki of dediği dakika yıkılacak dağları hesap bile edemezdim.
'Noyan... Güzel dosttur...' bakışları bir an tepemde dikilen bedene dönse de ufak tebessümüyle yeniden bana bakıp kendi için getirdiğini içmesinden anladığım kadehi tepesine dikti.
'Gizli, saklı, sırlıdır. Sen düşünmeden seni düşünür, emir kipiyle konuşur fakat rica eder ama anlayamazsın bazen. Gerçekten bir emir mi rica mı akıl sır erdirip ayırt edemezsin. Bazen ruhu alınmış gibidir, ki çoğunlukla öyledir... Bazen de o kadar pozitif enerjiyle dolu olur ve hissedersin ki gerçek mi sanrı mı ayıramazsın. Fakat hayat için sadece bir planı yoktur, ufacık bir durum için bile onlarca planı vardır.' Gözleri benden raflara döndüğünde sanki her bir kitabı inceler gibi usulca süzmeye başladı.
'Bir kütüphane dolusu kitap gibidir.' Derken kadehi tutan elinin işaret parmağı kitapları gösterdi, 'Bakarsın ve sadece bir kitap dersin ancak her birinin sayfasına bakmaya kalkarsan yüzlerce kişilik çıkar karşına.' Aklına bir şey gelmiş gibi gülmeye başlarken bana döndüğünde masaya doğru uzandı. Ne yaptığını anlamasam da kilit sesinin ardından masayla birleşik önünde bir dolap olduğunu fark ettiğimde çıkardığı şişeyle önce kendi kadehini sonra benim kadehimi tazeledi.
'Hani alkol için şişede durduğu gibi durmaz derler ya.' Başımı ona onay verircesine salladığımda beni taklit eder gibi o da başını salladı, 'İşte Noyan için doğru tabir bu. Göründüğü gibi durmaz.'
'Sağlamdır, kardeşliği, abiliği, dostluğu hatta evlatlığı bile çok sağlamdır. Kanayan yarası olsa ufak bir çizik der geçer, yıkılsa dizlerinin üzerine bir şeyi yere düşürdüğünü iddia eder. Hâlbuki Noyan burnu düşse, eğilip almaz.' gözleri Noyan'da olsa da onun hareleri ekrana odaklı olduğu için fark etmemişlerdi ancak bende enteresan şekilde kendi gözyaşlarımı yeni fark ediyordum. Birbirine değen kirpiklerim açıldığında görüntü bulanıklaşmasaydı eğer onu da fark etmezdim.
'Ağlıyor musun sen?' Gizay'ın şaşkın şekilde yönelttiği sorusuyla elimin tersiyle yanaklarımı panikle temizlesem de koltuğum arkaya doğru çekilmiş Noyan şok içinde yüzümü süzmüştü.
'Deran...' içi gider gibi olan ses tonuna rağmen gözyaşlarımı savuşturmaya çalıştığım elimin dizime yerleşmesini sağlayarak avuçlarının arasına aldı yüzümü, başparmağıyla akmaya devam eden damlaları temizlediğinde kaşlarının çatılması da eksik olmadı.
'İyiyim ben.' Göz hapsinden kurtulmak istesem de sanki bir bir her tuzlu taneyi kendisi silmek istercesine dudaklarını sağ yanağıma doğru akmak isteyen damlanın üzerine nahif bir öpücükle bastırdı.
'Ağlamayacak kadar iyi değilsen demek ki...' Gizay'ın mırıltısını duyduğumda bakışlarım Noyan'ın derin mavi harelerinden bir an ayrılmadı ancak omuz silktim.
'Sarhoş duygusallığı bu.' İç çekip inatla mırıldandığımda kime inat ettiğimi veya neden ağladığımı bilmiyordum. Fakat bu odaya girerken Noyan'ın mezarını tanıtması, üzerine Gizay'ın aslında bu mezarın sahibinden tamamen farklı birinden bahseder gibi konuşması, yetmez gibi benim zihnimde destursuz cirit atan ölü gibi yaşayan Noyan fikri derbeder olmama yetiyor, hatta artıyordu sanırım. Fazla kaçan alkolden dolayı da olabilirdi bu durum ancak ondan da, Noyan'la beraber olan Deran'dan da bu gece kopmaya niyetim yoktu. Dibine kadar içecek, ağlayacak, gülecek, dengemi kaybedecek ve yarın başım çatlarcasına ağrırken uyanacaktım.
'Ben müsaadenizi isteyeyim.' Gizay kaçar gibi giderken, daha doğrusu şu duygusal ortamdan gerçekten kaçarken benim bakışlarım hala Noyan'ın gözlerindeydi. Yüzünde ufak bir tebessüm oluşmaya başladığında ıslanmaya devam eden yanaklarımı temizleyip derin bir nefes aldı.
'Bu halini seviyorum.' Derken iç çekti. Ufak bir çocuk gibi başı omuzuna doğru düşerken gülümsemeye çabaladım.
'Ağlamamı mı...' bir çocuk gibi mızırdanırcasına konuşup kaşlarımı çattığımda başını sağa sola salladı anında. Gözlerinde öyle derin şeyler dolaşıyordu ki açıklamaya çalışsam tarifi yok, birine anlatmak için cümle kurmak istesem kelime bulamayacağım yerdeydim. Puslu mavileri odanın beyazlığıyla daha çok çarpıyordu içime, hemen dibimde yüzlerimiz karşılıklı dursun diye eğilmesine rağmen vücudu heykeli andırırcasına heybetliydi.
'Eskisi gibi içinde biriktirmeyip yaşadığın her duyguyu dışına vurmanı. Gerçekten Deran ne hissediyorsa saklamadan, sakınmadan onu göstermeni. Şeffaf bir camın ardından seni her zaman görebilmeyi...' Kaşlarım havalanırken bende tıpkı onun gibi gülümsemeye başladığımda Noyan başını hafifçe sağ omuzuna düşürüp süzdü yüzümü. Baş parmağı sağ gözümden süzülen bir damlayı daha nazikçe kuruttu.
'Nefretini, kızgınlığını, hüznünü, mutluluğunu, kahkahanı, huzurunu, hepsini bire bir gösteren halini seviyorum.' Eğildiği noktadan yüzümü kendine çekerek alnıma dudaklarını bastırdı usulca, 'En çok senin, sen olan halini seviyorum. Sana baktığımda aklından geçeni görebilecek kadar şeffaf olan halini mesela...'
'Ne geçiyor aklımdan?' sorumla dudaklarına ufak bir tebessüm yerleşirken dikkatle baktı. Öyle dikkatli baktı ki şu an aklımdan geçenleri değil daha sonra geçecek her şeyi tahlil edebilecek gibiydi hali.
'Noyan'a üzülüyorsun mesela...' kaşlarım cevabına karşı havalanırken dudaklarını ıslatıp derin bir soluk doldurdu ciğerlerine.
'Üzülme Noyan'a Deran. Çünkü o...' sert yutkunuşu adem elmasının dahi titremesine neden olduğunda dizimdeki elimi havalandırarak o noktada gezdirdim baş parmağımı usulca.
'O?' fısıltılı sesimle kaşlarımı havalandırıp dikkat kesildim gözlerine ama sanırım kaçması gerektiği noktada olduğunu hissetmişti, öyle yapması gerektiğini, bundan sonrasının Ahter olduğunu, nefret edeceğimi, asla bilmememin doğru olduğunu düşünmüştü. Belki biri belki de hepsiydi kaçışındaki neden ama çöktüğü yerden kalkıp alnıma dudaklarını yeniden basarak yanağımdaki ellerini çekip elimi avucunun içine aldı.
'Çünkü bahsi geçen Noyan değil ve inan bana o üzülmeni hak etmiyor, kimseninkini hak etmiyor.' Diye devam etti. Göğsümün ortasına bir hançer indirdiğini fark etmedi ama o hançer tüm göğsümü bir neşter gibi fakat anestezisiz açmaya başladı. Öyle ki tüm hücrelerim acıyla çığlık atmak istedi ama dudaklarım mıhlanmış gibi birbirine baskı kurdu. Hareketleri doğrultusunda bende ayağa kalktım. Takip ettiğim adımlarıyla asansör kabinine geçmeden duraksattım bedenimi. Ne olduğunu anlamak için yeniden gözlerime baktığında derin bir nefes aldım. Göğsüm şiddetle hareket etti.
'O yüzden mi bana Ahter gibi dokunmuyorsun? Üzülmem gibi bana dokunmanı da mı hak etmiyor?' gözlerimde ne gördü bilmiyordum fakat afallayan haliyle ilmek ilmek bir şey işler gibi baktı gözlerime. Dudakları dalga geçer gibi bir tebessümle kıvrıldı. Benimle değil, içindeki kendiyle dalga geçti.
'Her zerrem, her zerrene boyun eğer. Fakat asıl mesele bu değil.' Başını sağa sola sallarken tekrar adım atmak için hamlede bulunsa da çakılı ayaklarım nedeniyle yine duraksadı. Gözleri bu kez başka döndü bana. İçinde zapt etmekte güçlük çektiği bir cellat var gibi karanlık, dipsiz ve sınırsız bakıyordu. Parmakları usulca havalandığında yakaladığı çenemi nazikçe okşayıp dudaklarımın üzerini örttü. Savaş çığlığı gibi bir çığlık koptu içimde teninin sıcaklığıyla. Sadece öpücüğü bile merak ettiğim o adamın nefesinin nefesimde olduğunu kanıtlıyordu. Alnını alnıma yasladığında usulca kapandı gözlerim.
'Asıl mesele ne?' fısıltım çok derinlerdeydi. Gözlerindeki o karanlık kuyulara çoktan inmiş, bir daha da çıkmaz istemez gibi boğuktu.
'Rüzgar, bir tutam tozu tenine çarpsa kıyameti olurum.' Teni çenemden boynuma doğru kayarken iç çekti derince, 'Yara almamak için zırh taşısan, sana miras olan yorgunluğuna savaş açarım. Kendime yapacaklarımı ise tahmin bile edemezsin...'diye devam etti. Hayatımızda yer kaplayan en beyaz odada olabilirdik ancak aramızdaki o çekim, konuşma ve duygular, karanlıktı. Duvarların beyazlığını göremeyecek kadar koyu tonlardaydı. Bizi içine hapsedip, orada saklıyordu o karanlık.
'Bu yaşadığımız bir satranç turnuvası olsaydı eğer güzelim... Mat olmazdım-' dudaklarımın köşesine ufak bir buse daha bırakarak gözlerini gözlerime dikti, 'Sana yenilmeyi seçerdim. Varlığın, en sessiz fakat en kaçınılmaz şah benim için.' Kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken dudaklarımı araladığımda baş parmağı mühürlemek ister gibi üzerinde gezindi tenimin.
'Evet Deran. Sana yenilen sadece Noyan değil. Sadece Noyan yenilseydi, bu gece burada beraber olmazdık. Onu tanımak istediğini biliyorum, uzun zamandır üstelik.' Gözleri dudaklarıma kayıp tekrar gözlerime döndü, 'Bir başıma boyun eğip sana yenilmeyi her zerremle kabul etmeseydim eğer... Gizay ağzımdan, karımın lafını ezip geçmem, cümlesini duyamazdı.' Sertçe yutkunduğumda kaçtım ondan. Bakışlarındaki derinlikten sadece utandığım için kaçtım. Oysa utanabileceğimi düşünmezdim ama oldu. Tenimden kopmayan parmakları yine çeneme destek verdi, işaret parmağı başımı hafifçe kaldırdığında sol yanağında nokta gibi başlayıp derinleşen gamzesi göründü.
'Bu gece göreceğin her şey önümde diz çöker. Benim ise sadece senin karşında boynum kıldan daha ince.' Fethettiğim yer usulca kaldırıp parmaklarımı yerleştirdiğim sol göğsünün altındaydı. Orada durmaksızın çalışıyor, avucumun içine çarpıyordu. Kalbi... Ona ve Ahter'e ait olan yer. Bana yenilen nokta...
'Bizim ailenin tarihinin alışılmış yenilgisi bu. Ailenin erkekleri, aşık oldukları kadınlara köle olurlar. O yüzden utanıp eğme başını -' aramızdaki mesafeyi biraz daha açarken kaşlarını havalandırıp, yapacak bir şey olmadığını anlatmak istercesine dudaklarını büktü.
'Ben herkese, sen bana hükmedersin.' Durağanlığı sessizliğin çevresine bir duvar gibi örülürken önce asansör kabinine ardından son geçtiğimiz odaya ondan sonra da bir kez daha asansöre geçtik.
Duyduklarım duymak istediklerim miydi emin değildim. Fakat şimdiye dek duyduğum, bildiğim ne varsa yerle bir olmuştu. Karşımda Noyan'da olsa, başka birisi gibi bahsi geçen Ahter'de, bana karşı kimsenin anlattığı o kişi olmayacaktı. Emin olduğum en net gerçeklikte buydu.
Mimik dahi oynamayan yüzüne rağmen çenemi havalandırdım. Kardeşlerinin dahi tedirgin olduğu bu adam az önce gözlerime baka baka zırhını kenara atıp, kılıcını önüme sunmuştu. Teslimdi...
Neden ona üzülmemeliydim bilmiyordum mesela. Veya neden kendini bu kadar önemsiz görürken aynı zamanda çok önemli görüyordu tahmin dahi yürütemezdim. Olay örgüsünün veya Noyan'ın ne tarafından bakarsam bakayım sürekli çelişkili sonuçlar elde ediyordum. Belki de Şanze'nin dediği gibi ben açık ara farkla Noyan'a aşık bir kadınken Ahter'i ruhum zerre tanımamıştı. Ahter ve Noyan aynı kişiyken bu kadar farklı insanlar olması...
Acıtıyordu ruhumu.
Ruhumu acıttığı kadar az önce duyduklarımdan sonra hücrelerimde bir gücün patlamasına neden oluyordu. Evden dışarı çıkıp bıraktığımız gibi duran arabaya yönelen bedenlerimizle harelerim Gizay'la çarpıştı fakat kaçmadım. Basamakları olabildiğince yavaş indikten sonra koltuğa yerleşip yeniden yola çıkmak için yerine ilerleyen Noyan'la dışarıda her hareketimi ve mimiğimi takip eden yeşil gözlere baktım. Ayrıştırmaya çalıştığı neydi bilmiyordum ama gördüklerinden pek memnun olmadığı gibi şaşırmıştı da. Sadece benim fark edebileceğim kadar olumsuzca başını sallarken tek kaşımı havalandırıp gülümsedim.
Adımları kapıyı yakalayıp açmış Noyan'a ilerlediğinde onun da ilgisini çekmiş olacak ki binmeden duraksadı.
'Belgi ne kullandı?' sesinde şok vardı, şaşkınlık vardı ve daha çok dehşet vardı. Dişlerinin arasından gerginlikle çıkan soru Noyan'ın eğilip bana bakmasıyla cevabını bekledi.
'Ne kullanmış?' diyerek tekrar eğildiği noktadan dikleşen Noyan'la bu kez Gizay ön cama eğilip dikkat kesildi.
'Ciddiyim, ne kullandı?' telaşlı sesi aralarındaki kısık tonlardaki konuşmayla olsa da paniğini hissediyordum. Dahası hala ön camdan bakarken kolunu yakalayan Noyan'la dikleşmek zorunda kaldı.
'Salak salak konuşma Gizay. Benimle beraberdi, ne kullanacak?' yüzlerini artık göremesem de Gizay sıkkın bir nefes bıraktı.
'Sen-' artık Noyan'ın yüzü nasıl dehşet içeren bir mimikle kaplandıysa anında havada kaldı Gizay'ın sesi.
'Kendim ölsem kullanmam, karıma mı kullandıracağım? Kendine gel.' Sesinde olabilecek en gergin ton varken Gizay kapıyı kapatması için biraz daha itti fakat aralık olan cam dikkatini çekmemişti.
'Normal bakmıyor. Belgi gibi asla bakmıyor zaten ama bir şey var, ürkütücü bir şey. Sen yanından ayrıldın mı? Görmemesi gereken bir şeye şahit olabilir mi?'
'Güç.' Dedi Noyan. Halimi tek kelimeyle açıkladı. Dahası tek kelimeyle Gizay'ı da şaşırttı çünkü, ha, gibi bir anlamama efekti yükseldi dudaklarından.
'Olduğumuz yere bak. Dikkatli bak, neredeyiz biz?' sorusuyla ortama sessizlik çökerken parmaklarımı aracın gövdesindeki ekrana dokundurdum. Belli ki çekişmeleri uzayacaktı.
'Le Carcle Noir.' Üzerinde bir tabela dahi olmayan eve kaydı bakışlarım. Görünüşüne tezatlık oluşturacak ismiyle oradaydı. Siyah Çember... Tabelası olmayan bir yere davetli olmazsan elini kolunu sallayarak giremezdin. Burada müşteri olmak için mekan olması, mekan olması için de tabela gerekirdi. Kaşlarım yeni fark ettiğim detaylarla çatılırken kapımı açtım fakat Noyan ve Gizay'ın hararetleri onları arabaya yönlendirmişti.
Gizay arka koltuğa, Noyan ise direksiyonun başına yerleştiğinde vazgeçtiğim için tekrar kapattım kapıyı. Bakışlarım onları bulduğunda Noyan tek kelime etmeden arabayı çalıştırıp harekete geçirmiş ve büyük bahçeden çıkana kadar sessizliğini korumuştu. Bahçeden çıkar çıkmaz sağ tarafa sinyal verip döndüğünde ise çıkmaz bir sokak olmasıyla tekrar aracı durdurup bedenini arkaya doğru, yarım da olsa çevirdi.
'Az önce karım o mekandaydı Gizay. En alt katında, mezarlıkta. Bunun anlamını biliyorsun değil mi?'
'Bilmek istemiyorum.' Yüzü gerginlikle buruşup ekşirken dudaklarım kıvrıldı. Bu haline gülmek istiyordum ama ne yeri gibi duruyordu ne de zamanı...
'Teslim oldum.' Dedi Noyan. Bakışları bir an gözlerimi bulduğunda tekrar Gizay'a döndü, bende onun gibi yaptım ama dehşet ifadesi devam ediyordu arkadaki yeşil harelerin.
'Olmadın...' diyerek gözlerini kısıp başını sağa sola salladığında Noyan'da aşağı yukarı sağladı.
'Oldum.'
'Iıı... Hayır...'
'Evet.' Aralarındaki iletişim tam bir iletişim mi analiz edemesem de Noyan kararlı, Gizay ise fazlaca gergindi. Şirin gibi görünse, kelimelerini öyle ifade etse de gerginliğini iyi tanıyordum.
'Sizin aklınızı sikeyim!' küfrünü eder etmez kapıyı açıp dışarı çıktığında sert bir hamleyle tekrar örttü.
'Çenenin yayını kırayım!' arkasından bağırsa da Gizay köşeyi döndüğünde bakışlarımı usulca Noyan'a çevirdim. Gergin olduğunu asla iddia edemezdim. Hatta aksine rahattı. Az önce, Gizay'a laf anlatmaya çalışırken üzerinde olan o gergin hava yok olmuş, dudaklarındaki ufak bir tebessümle arabayı tekrar çalıştırmıştı.
'Hazır mıyız Deran hanım?' ne dediğini anlayabilmek adına bakmaya devam ederken o tebessüm gülümsemeye dönüştü. Ben gece burada noktalanır diye düşünüyordum ama öyle değildi anladığım kadarıyla. Çıkmaz sokaktan geriye doğru çıkardığı arabadan sonra ortalama şekilde hareket eden tekerlekler biraz daha hızlandığında gözlerim de yola döndü. Hızla akan şeritlerden harelerim yan aynayı bulduğunda peşimizdeki iki motor dikkatimi çekti fakat önemsemedim. Burası İstanbul değildi, anladığım kadarıyla burada kural da kaide de farklı işliyordu.
Geçtiğimiz sokakların çoğunda hızlı seyir halinde olsak da arada sırada olan yavaşlamamalarımızla daha çok odaklandım çevreye. İnceleme sürecimde az aldığım alkol zihnimi bulanıklaştırmaktan vazgeçmiş gibiydi. Keza buna şu an için sevinmiyorum dersem yalan söylerdim. Bu şehir hem akşam hem de daha neşeli bir adam haline dönüşmüş Noyan'la farklı görünmeye başlıyordu çünkü.
Direksiyondaki kontrol panelinden müziğin sesini biraz daha yükselttiğinde kulaklarıma dolan Fransızca sözlerin nazikliğiyle iç çekerek yeniden ona döndüm. Bakışları hala yoldaydı ancak şarkının her bir sözü onun da benim de içimizde yankılanıyordu. Özellikle de ikinci kısmı zihnimin duvarlarına çarpıyordu adeta.
Voilà, voilà, voilà, voilà qui je suis
Me voilà même si mise à nue, j'ai peur, oui
Me voilà dans le bruit et dans le silence
Buradaydık, açığa çıksak da... Evet korkuyorduk ama buradaydık işte hem seste hem de sessizlikte. Fakat en çok buradaydık, biz olan halimizle... Müziğin insanı çekiştirip farklı bir diyara sürükleyen zorbalığından, yavaşlayan arabayla sıyrıldım.
Çok geçmeden önünde durduğumuz büyük gece kulübünün dış cephesinde gözlerimi gezdirdim. Beş katlı bir binaydı. Binanın dışı eskitilmiş bir tasarımla kaplı, pencereleri klasik küçük pencerelerdendi, her birinden rengarenk ışıklar süzülüyordu ve açıkçası çok geniş bir bina olduğunu da söyleyemezdim. Cildinde olan o eskitmede, siyahlığını yansıtan ışığıyla büyük bir kol saati tasarımının yukarıdan aşağı doğru taşıdığı harfler vardı. Le Cadran...
Pencereleri dışında, çatısından da ışıklar kendini belli etse bile o tabela asla geri planda kalmıyordu. Bir mekan ne kadar ben buradayım derse, o kadar bağırıyordu ismi. İnsanların bu kez gerçek kahkahalarını duyduğumda yüksek sesli müzikte içime işledi. Ben arabada süzmeye devam ederken Noyan çoktan inmiş ve kapımı açarak elini uzatmıştı.
'Noyan için gece yeni başlıyor.' Hüzünlü veya kızgın hali ortada birazcık bile kalmadığında uzattığı elini yakalayıp bende indim arabadan. Birbirine kenetlediğimiz parmaklarımızla önümüzde uzanan üç basamağı çıktığımızda içeriden gelen kulakları sağır edici müziğe inat ufak bir koridora girmiş ve karşımızda beliren asansör kabinine adım atmıştık.
'Anlatılan kadar dramatik değil Noyan, en azından her zaman öyle değil.' Göz kırpıp gülümseyerek bakmaya devam ettiğinde bende kıkırdadım istemsizce. Nasıl ki onun modu benimle yükselip düşebiliyordu, aynı şeyler benim içinde geçerliydi. Asansörün cam kapısı sayesinde çıktığımız her katta olanlara şahittim. Burası normal, standart bir gece kulübüydü. Her katta bir bar alanı, ellerindeki kadehlerle dans eden veya arkadaşlarıyla muhabbet içindeyken kahkaha atan insanlar vardı. Az önce çıktığımız evdeki gibi usulsüz ve mide bulandırıcı sahne yoktu. Maksimum öpüşen çiftler vardı ki ulu orta sevişmedikleri için bana oldukça makul görünüyorlardı.
Ufak bir fark dışında garip gelen bir durum yoktu. Ufak bir fark...
Yukarı çıktıkça olan her kattaki statü farkı... Evet, katlardaki eğlence ve müzik aynıydı, insanların tepkileri de, davranışları da aynıydı ancak her bir kat yukarısı, altta kalan kata göre gerek giyim, gerek ortam olarak değişiklik gösteriyordu.
İncelemeye çalıştığım kısacık zamana rağmen geldiğimiz yerle kabin duraksayıp kapısı açıldığında yüzümü hafif bir meltem süpürdüğünde aşağıya oranla daha az insanın olduğu fakat yine de kulak uğuldatacak kadar müziğin hükmettiği terasa adım attık. İnsanlar belki de yirmi dakika önce gördüğüm ortama nazaran daha elit tavırlar sergiliyordu.
Alt katlarda olduğu gibi kimse bitişik şekilde dans etmiyordu burada veya öpüşen herhangi bir insan yoktu, aşağıda olduğu gibi iç içe bir eğlence değildi bu alandaki. Daha çok insanların statüsel bir çizgi koydukları yere benziyordu. Dahası gece kulübü gibi değildi, bir kokteyl varmış ve insanlar bu davetin ne kadar şık olduğunu düşünürmüş gibiydi. Birbirlerine karşı olan duruş, davranış ve yüz ifadelerinden dahi anlaşılıyordu.
Terasın tasarımı tamamen moderndi ve açık hava olduğu için belki de müzik sesi yüksek olsa da insanların çoğunun arkadaşlarıyla gerçekten kaliteli vakit geçirdiğini ayırt edebiliyordum. Kadınlar ve onlara eşlik eden adamlar dans etseler bile kendilerini kaybetmeden tamamen nazik bir şekilde vakit geçiriyorlardı. Üstelik gece kulübü olmasına rağmen buram buram bir kalite kokuyordu buradan. İnsanların da mekanın da kalitesi dışarıdan bakarak anlaşılıyordu.
'Çok alkol aldın mı?' Noyan'ın sorusuyla bakışlarım ona dönse de aslında benimle değil de ne ara dibimizde bittiğini anlamadığım Gizay'la konuştuğunu fark ettim. Yüzüne memnun bir gülümseme dağılırken başıyla işaret verdiği noktaya döndüğümde bire bir artık gölgemiz gibi hissettiğim Can'ı buldu gözlerim. O ise sadece bir işaretle neler olduğunu anlayıp harekete geçti. Odaklandığım noktadan elimden çekilmemle koptuğumda dans eden birçok insanın arasına girdiğimizi fark ettim. Parmaklarımız birbirinden koptuğu sırada Noyan'ın eli belime yerleştiğinde bedenlerimizde birbirine çarptı.
'Dünyada her yer bize şahitlik edecek derken şaka yapmıyordum.' Dudaklarımın sağ köşesine ufak ve nazik bir öpücük bırakıp geri çekildiğinde yanımıza yaklaşan Can'dan uzattığı kadehleri alıp tepemize diktik. Tekrar ona verdiğimizde Noyan göz kırpıp yeni bir işaret vermişti.
'En sevdiğin ülkeyi biliyorum ama şimdi orada olacağını bilsen Levertezzo'da mı olmak isterdin yoksa görmek istediğin başka bir ülke mi olurdu?'
'Levertezzo...' aklıma gelen ilk seçenek en sevdiğim yer olacaktı elbette, bu Noyan dile getirmese dahi öyle kalırdı. Dudaklarımdan beklemeden karşılığı döküldüğünde başını anında onaylarcasına salladı. Bir kez daha dudaklarımın sağ köşesine nazik öpücüğünü bırakıp alınlarımızın birbirine yaslanmasını sağlarken gülümsemesi hala yüzündeydi. Belimdeki eli koluma doğru kaydıktan sonra oradan bileğime, elime ve parmaklarıma sürüklendiğinde az önceki hareketli parçanın yerini sakin, enstrümantal tınılar esir aldığında başımı gülümseyerek omuzuna yasladım. Olduğumuz yerde dans etmekten ziyade ufak ufak sallanırken belimdeki eli usulca okşadığında başını eğip yanağıma derin bir öpücük bıraktı.
'Dünyanın her yerinde seninle dans edeceğimi söylemiştim değil mi?' sorusuna kendimi çekmeden olduğum yerde başımı sallayarak onay verdiğimde dudaklarım içten bir tebessümle kıvrıldı. Belimdeki elini sıkılaştırıp iyice vücutlarımızın yapışmasını sağladı.
'Yaptığım veya yapacağım hiçbir şey güç gösterisi değil. Benden Ahter'in kim olduğunu öğrenmek istedin, bende belirli sınırlar dahilinde sana gösteriyorum. Ancak şunu bilmeni istiyorum Deran.' Dediğinde başımı omuzundan kaldırıp çenemi göğsüne yaslayarak gözlerine baktığımda derin bir nefesle şişirdi yaslandığım göğsünü, 'Senin gördüklerin Ahter'in dünyasının sadece yüzde yirmisi olabilir, daha fazlası değil. En masum, en saf ve sakin haller... Benden nefret etmeni istemem ama işin özü bu.' Açıklamasına bir cevap vermek istemedim. Çenemi göğsünden çekip, şakağımı tekrar bedenine yasladığımda parmaklarımdaki elini de belime yerleştirdi.
Bugün mide bulandırıcı ve tiksindirici gelen her şey için en masumu demişti. Görsem kusacağım kadar kötüleri olduğunu ima etmişti. Keza o kırmızı ışıklarla bezeli oda dahi midemi allak bullak etmişken bunu diyordu.
Benim yanımda ılımlı, sakin, aklı başında ve sevecen bir adam gibi gördüğüm Noyan belki de bir gün karşılaşırsam neler hissedeceğimi kafamda tartıp biçmem için Ahter'in o derin sırlı kapılarını aralayıp içeriye birkaç saniye göz atmamı sağlamıştı. Fakat tüm bu itirafına ve açıklamasına rağmen ben hala görmek istiyordum. Kolları sıkıca belime dolaşmış, nefesi saçlarımın arasında olan, tanıdığım ve sevdiğim adamı kabul edip, diğer şeytanı görmem gerekiyordu. Onu tamamen duymak, görmek veya şahit olmak istiyordum. Fakat en azından şu romantik anlarda Ahter'i kaldır at rafının en ulaşılır yerine bırakabilirdim...
Müzik tekrar hareketli haline dönerken bedenlerimiz birbirinden ayrıldığında parmaklarını parmaklarıma kenetleyip sıkıca tuttu elimi. Henüz ne olduğunu anlayamasam da geldiğimiz yolda ilerletmeye başladığında buradaki süremizin sonuna geldiğini de anlayabiliyordum. Noyan bana sadece kendini anlatacak diye gelen kadehlerin her birini daha yavaş tüketmiş, hatta çoğunun tamamını içmemiştim. Bizi korkuluklara daha doğrusu insanların daha az olduğu kısma yaklaştırırken yeniden elimize tutuşturulan kadehle bakışlarım Gizay'ı buldu.
'Uçağı hazırlasınlar, sana bilgileri atarım.' Gizay'a seslendiği cümlenin farkındaydım ancak nereye gittiğimizi bilmiyordum. Bilmediğim gibi sorma ihtiyacı da hissetmeden takip ediyordum. Sanırım tüm zamanlar boyunca da aynı takibe devam edebilirdim. Gizay ufacık bir garipseme ifadesine bürünmeden yanımızdan ayrılırken bakışlarım tekrar Noyan'a döndü. Puslu mavileri gecenin siyahına göre hala aydınlıktı. Hatta ışıl ışıldı.
'Burada, yani Monte Carlo'da herkes zengindir. Kimse parasıyla, şaşalı hayatını bir başkasıyla yarıştırmaz, zahmet etmez buna. İki kesim vardır. Ya aristokrasi kokarlar ya da günahın en pahalı halini satın almak isterler. Ahter burada da güç olarak geçer, kimsenin eli yetmezken o içeridedir, kimse söz geçiremezken o son sözü söyler. Günahlarının en zengin hali Ahter'dedir... Noyan ise saygı, kaliteli zaman ve itibardır. Buradaki kimse aynı anda ikisini de göremez. Eğer Ahter'i tanıyıp bildilerse kumarhanede, Noyan'la tanıştılarsa gece kulübündedirler. Kafanı karıştırdığını biliyorum.' Kısık gözlerle izlediğimi ben yeni fark etsem de Noyan gülümsemeye başladı.
'Bunların hepsi sensin nasıl ayrılıyor, diyebilirsin. Veya ne saçmalıyor diye de düşünebilirsin ancak ikisi de aynı bedende, farklı kişiler. Sana anlatmamın tek nedeni ise merak ediyor olman.'
'Peki burada fark ne?' diyerek çatı katındaki insanlara göz gezdirdim.
'Burada olan çoğu insanın ailesini bilirim. Çocuklarını bir illetin içinde bulmak istemeyen kumarhanedeki insanlardır. Aileleri beni Ahter diye tanır, çocuklarına Noyan diye tanıtırlar. Hani Kubilay bey için kuralları var demiştim ya. Benim de var kurallarım. Mesela daha önce kumarhaneye girmemiş birisi girmeye kalkarsa önce araştırılır. O kumarhanede aile kaydı varsa ailesine bildirilir, içeri alınmaz. Onay gelene kadar...'
'Yoksa?'
'Yoksa kendi kazdığı kuyuya hoş geldin demekten başka çaremiz yok. Aile kaydı olmayan dahi bilinçli gelir kumarhaneye. Fakat gelmeleri asla tesadüf değildir.' Kaşlarım havalandığında dudaklarını ıslatıp belini korkuluklara yaslayarak iç çekti.
'Le Carcle Noir, kumarhanenin ismi. Tabelası yok, kimliği yok, bilinirliği ise bu şehirdeki her yerden daha çok. Seçilmiş insanlar girebilir, bir de ailesi kayıtlı olanlar. İlk kez gireceklere kırık bir halka iletilir. Kimsenin ismi de, statüsü de yoktur. O kırık halkayla geldiklerinde tek bir soru sorulur. Ne kadarını kaybetmeye hazırsın?' bakışlarım usulca Noyan'a döndü. Dudaklarındaki tebessüm artık gerçeklikten öteydi. Daha sinsi, dalga geçer ve bir yemin etmiş gibi karanlıktı.
'Yazılı değil mutlak kuralları vardır oranın. Kazanan konuşmaz, kaybeden ise unutmaz.' Konu daha çok dikkatimi çekerken bir adımla yaklaştığımda beli anında kolumu sardı.
'Tek kural değil sanırım?' sorum anında başını gülümseyerek fakat hafifçe sağa sola sallamasına neden oldu.
'Borç sadece para değildir. Masadan izinsiz kalkılması yasaktır. Aynı kişiyle iki kez oyun oynayamazsın. Eğer bir gece çok kazanırsan... Ertesi gece mutlaka çağrılırsın ve gitmeme lüksün yoktur.' Parmaklarım omuzunda yer edinirken yandan gördüğüm yüzünü iyice inceledim.
'Sadece üç oyun vardır orada. Standardın dışındadır Le Carcle Noir...'
'Hangi oyunlar?' sesimdeki o dürtüsel merakın içine karışmış karanlık tonu algıladı Noyan. Bakışları kalabalıktan usulca bana dönerken tek kaşı havalandı fakat yine de açıklamak için dudaklarını araladı.
'Rouge Silence. Rulete benzer fakat krupiye konuşmaz. Jeton kullanılmaz. Siyah taşlar vardır. Bu taşlar ya iyilik tohumları serper ya da borç. Ahter, ya iyiliğin anını bekler ya da borcunu tahsil eder...' gözleri hala gözlerimdeyken ne soracağımı bilir gibi başını sağa sola salladı. Bunca şey arasında borcu nasıl tahsil ettiğini öğrenmesem de olurdu.
'Başka?' dediğimde gülümseyerek kadehinden bir yudum daha alarak kalabalığa döndü tekrar.
'La Dernière Main ve Le Pacte. La Dernière Main, pokere benzer. Oyuna giren herkes ortaya kapalı zarflarla bir sırrını bırakır. Kaybeden, sırrını kaybetmez. Fakat o sır artık masanındır. Masa ise Ahter'dir.' Bakışları yeniden usulca mavilerimi buldu. Bu kez dudakları usulca omuzuma yaklaştığında iç çekerek bir öpücük aldı.
'Le Pacte... İşte o hiçbir oyuna benzemez. Çünkü onun masasına oturmak için davetli olman gerekir. Mekana davetten daha fazlasını ister. Kaybeden kendinden bir şey kaybetmez ancak kazanan da ne kazandığını bilmez.' Cümleleri omuzumdan boynuma sıcak nefesinin yayılmasını sağladığında usulca gerilemesiyle kaşlarımı çattım.
'Orada parayı kontrol altında tutmayı sevdiğini söylemiştin. Oyunlarda para olmadığını söylüyorsun...'
'İnsanların çoğu kendi sırlarını tekrar satın almak isterler güzelim. Dudak uçuklatacak rakamlarla üstelik. Kimse kaybetmek için masaya oturmaz zaten.'
'Onların sırlarına el koyup daha sonra tekrar onlara mı satıyorsun?' şaşkınlıktan açık kalan ağzımla gülümsemesi daha çok büyüdü.
'Bir de şöyle bakalım... En azından tekrar onlara satıyorum, başkalarına değil.' Gözleri puslu birer maviydi fakat bakışları zifiriydi. İçinde yatan bir şeytan ruhunu zorluyordu sanki. Tutsak edildiği yerden çıkmak, benliğine ve dahası Noyan'ın bedenine kavuşmak için.
'Daha fazlasını duymak ister misin yoksa burada kapatalım mı bu dosyayı?' istesem verecek, istemesem karanlığa sürükleyecekti. Hala aralık olan dudaklarıma rağmen ne yapmak istiyordum peki? Bilmek... Zeren beyin kanıma işlediği o duygu tüm damarlarımda cirit atıyordu. İnsanları yeterince tanırsan artık senin problemin olmaktan çıkarlar, derdi. Noyan benim için bir problem değildi fakat yapabileceklerinin sınırını biraz dahi olsa görmek istiyordum.
'Duymak isterim.' Kararlılıkla başımı salladığımda bakışları çaprazımda kalmış bir noktaya odaklandı. Bende baktığı yere göz gezdirirken Gizay'ın diken üzerinde ve aynı zamanda onaylamayan ifadesiyle karşılaştım.
'Neden anlatmanı istemiyor? Tehdit mi oluşturur senin için?' diyerek tekrar döndüğümde başını sağa sola salladı.
'Beni değil, seni korumaya çalışıyor.' Buruşan yüzümle aldığım cevabı tarttım. Beni, evlendiğim, aynı evde yaşadığım, aşık olduğum ve seviştiğim adamdan mı koruyordu? Şaka olmalıydı bu. Eğer ki böyle tedirginse evlenirken, itiraz ediyorum, nidaları koparmalıydı. Şu an olan tepkisi epey geç kalmışlık içeriyordu.
'Beni mi? Neden? Kimden?'
'Karanlıktan.' Dedi gözlerini Gizay'dan kaçırmadan. Hala anlamasam da bakışlarını oradan çekmedi.
'Çünkü çoğu insanın bildiğinin aksine karanlık yutmaz kimseyi. Karanlığın profesyonelce yaptığı şey içindeki gerçeği çıkarmaktır. O da seni görüyor. Tıpkı benim gördüğüm gibi...' sonunda hareleri beni bulduğunda gözlerini kolaçan ettim. Kadehi tutan eli havalandığında işaret parmağı usulca göğsümün sol tarafına dokundu.
'İçindeki karanlık...'
'Benim içimde karanlık mı var?' kendimi dahi garipserken Noyan sadece gülümsemekle yetindi. Orada, tam olarak parmağının dokunduğu noktanın altındaki kalbimin karanlıktan bile korktuğunu biliyordum. Bu denli korkarken, içinde onu taşıması bir hayli zordu.
'Neyse... Bir yer daha var Le Carcle Noir sınırları içerisinde. Özel kat, son bir masa. Le Trône için kurulmuş bir masa, kimliksizliğin içinde kimlik... Asansörler bana aittir o yapıda. Odalar, katlar... Hepsinin ulaşımı aslında farklıdır. O katta, bilgi, statü ve insanlarla oynanır. Saat yasaktır, çünkü zaman anlamını yitirir. Henüz kapıdayken bir içki ikram edilir. İçmezse bir daha davet edilmez fakat içerse... Artık sistem onu tanır. Tüm varoluşuyla tanır üstelik. Masanın kazananının son oyunudur. Artık oyun oynayamaz. Çünkü oyunu yönetenlerden biri haline gelir. O odadan çıkan herkes tek bir cümle duyar.' Daha da merakla kaplanan ruhum duyma ihtiyacı güderek bakmaya başladığında Noyan yaslandığı korkuluklardan ayrılıp kolunu omuzumun biraz daha altından sırtıma doğru dolaştırdı.
'Bu gece seni unutabiliriz. Ama sen burayı unutamazsın. Unutamazlar. Artık hayatları kırık bir çemberin içindedir.' Mekanın ismi gibi çevrelediği o insanları oyuncağı gibi gördüğüne bahse girerdim ancak kanıtlayamazdım. Bundan zevk alıyordu. Öyle bir alıyordu ki birisi durmasını söylese kahkaha atardı.
'Bu şehirde yüzlerce yer var. Bugün sizin gittiğiniz mekan mesela. Sadece öylesine kafa dağıtmak isteyenlerin gittiği yerler, klasmanlarını düşürmeyecek seviyedeki kumarhaneler, biraz eğlenelim diyebilecekleri ve gerçekten eğlenebilecekleri lokasyonlar...'
'Peki senin kumarhanene girenler, onlar ne istiyor?'
'Ya çözmeleri gereken problemleri olanlar ya da kire batmaya hevesliler gider oraya.' Alt dudağımı dişlerimle ezerken kaşlarımı havalandırdığımda iç çekip omuz silkti. Aslında Noyan'ın o omuz silkmeyle ne dediğini anlıyordum. Ortada zorlama yoktu. Birileri gelsin diye ayak diretmiyor, çaba harcamıyordu. Kendine ait olan yere adım atacakları dahi kendisi seçiyordu. Fakat gelen kimseye de acımıyordu.
'Burada dans ettin mi peki? Kumarhanede çoğu şeye yapmadım dedin.'
'Burada çok dağıttığım zamanlar oldu. Durmaksızın kahkaha atacak kadar içtiğim geceler, sabaha kadar dans ettiğim partiler, bir zamanlar olan dostlarımla geçirdiğim kaliteli zaman...'
'Bir zamanlar olan dostlarınla...' dostları, bir zamanlar var olan dostları... Benim ona dair tanıdığım tek dostu Gizay'dı, o da artık dost değil kardeşiydi. Geçmişte olan veya hala var ise bilmediğim birçok insan olmalıydı hayatında, belki de artık olmadıkları için ortalarda görünmüyorlardı... Bütün bu anlattıkları için yalnızlık biçilmiş bir kaftan gibiydi.
'Bu dünya pek dost kaldırmıyor. Daha doğrusu dostun olması koruma ağını genişletmek zorunda bırakıyor.' Kaşlarını havalandırıp indirdiğinde derince soluklanarak bedenine sokuldum. Biraz sarhoştum, bir miktar da Noyan'la bütünleşme enerjim vardı. Dibinde durmak, varlığını bilmek iyi hissettiriyordu daha doğrusu.
'Levent senden dostu gibi bahsetmişti.' Derken dahi konuşmasını bitirmesin diye mırıldandığımın bilincindeydim ancak onun hakkında sadece bu gece bilgi alabileceksem olan fırsatı değerlendirmem şarttı.
'Öyle zaten. Fakat dediğim gibi dostunu da artık dostun olarak gösteremezsin. Şimdi arayıp rica falan değil bak tek telefonla, desteğe ihtiyacım var, desin. İkiletmem, ne oldu demem, nedenini sormam. Yine de ihtiyaç hali son bulunca dostluğumuzda biter. O da bana aynısını yapar.' Başımı anlayışla sallasam da anlayamıyordum.
Evet, şu an arkadaşlarımla görüşmüyordum ancak Noyan gibi keskin ve sivri uçları olan sınırlar koyamazdım. İhtiyaç halinde dost, yokken ise düşman diyemezdim. Yorulurdum bir kere. Bu büyük bir yüktü ve en çok ağırlığı bana bindirirdi, tam omuzlarıma. Artık omuzlarımda o yükü istiyor muydum peki? Asla... Peki onlarla sık görüşecek miydim? O da bana kalırsa aslaydı. Fakat kötü oldukları, can yaktıkları için değil, yönlerimiz, yörelerimiz, yollarımız farklılaşıyor diyeydi bu tavrım.
Saçlarımı dağıtan rüzgarla beraber başımı Noyan'ın omuzuna doğru attığımda karnımı saran eline de parmaklarımı yasladım. Yüzüme soğuk hava çarpıyordu ama içimi üşütmek kenarda dursun, ürpertmiyordu dahi. Son yarım saattir yaptığım gibi sanki ses tellerimi yeni keşfetmişçesine şarkıya eşlik etmeye devam ettim.
'Bilmem kime gücendin! Hadi gel anlat bana! Değişmem gülüşünü! Tüm dünya benim olsa da!' Uçaktan indiğimiz anda pistte beliren arabaya bindiğim dakikadan beri bildiğim ne kadar Türkçe şarkı varsa Noyan'ın telefonunu bağlayıp deli gibi çığlıklar eşliğinde söylemiştim ki artık Gizay'ın kafasının dahi kaldırmadığını bıkmış yüz ifadesinden anlayabiliyordum. Fakat saatleri dahi aklımda tutamayacağım kadar mil yapmış olmamız resmen bir kaostu.
Arabanın içinde sadece Gizay, Noyan ve ben olsak da bulunduğumuz konumun İsviçre olması bana aşırı saçma geliyordu. Umurumda mıydı? Asla! Çünkü şu an Türkiye'ye dönüp dört duvarda kapana kısılmış gibi hissetmek istemiyordum.
'Dalgalara direndim! Bilmem neye güvendim! Bir damla su dökmem... Tüm dünya alev alsa da!' Noyan'ın dudaklarından olabilecek en içten şekilde bir gülüş döküldüğünde bende kahkahamla eşlik edip başımı geriye attım. Omuzuna dokunduğu Gizay sanki bire bir cümle kurmuş gibi arabayı kenara çektiğinde turkuaz renkteki nehre vuran güneşin kızıllığıyla beraber anında indik aşağı.
Nehre yaklaşmamıza rağmen kulaklarımıza ulaşan müzik devam ettiğinden olsa gerek Noyan'ın da biraz sarhoş olmasına istinaden ellerimiz bir arada olsa da aramızdaki mesafeyi açıp tekrar yakınlaştık. Kocaman bir kayanın üzerini adımladıktan sonra bedenimi kendisine çevirip yüzümü iki yanından yakaladığında başını hafifçe sağa sola sallayarak şarkıya daha kısık sesle eşlik etti.
'Her kimse seni üzüp üstüne ağlatırsa. Bir damla su vermem çöllerde kavrulsa da...' çıplak ayaklarımla bir anda değiştirdiğimiz ülkenin tam anlamıyla en sevdiğim yerinde, Verzasca nehrinin kenarındaki alanda dudaklarımız sessiz ancak içimiz avaz avaz bir şarkıya eşlik ediyorduk.
Hayatım boyunca kapılıp gittiğim en güzel detay Noyan olabilirdi. Doğru veya yanlış fark etmeden, o en güzel ayrıntımdı. Öyle de kalacaktı. Belki günün birinde kendime bu düşüncelerim için kızacak, hatta küsecektim ama kolları arasında nefesine böylesine yakınken hissettiğim mutluluğu asla unutmayacaktım.
Burada, tam karşımdaki adam Noyan'da değildi, Ahter'de. Elimi tutup hareketlerime uyum sağlayan, rahat bir şekilde tam anlamıyla kafayı bulmasa da çakır keyif olan aşık olduğum ve aşık olan adamdı. Üzerinde olan tek kimlik buydu, başka bir şey değil. Özgürlüğünden de, vurdumduymaz halinden de bunu anlayabiliyordum.
Bazı anlar gerçekten unutulmamalıydı, bazı gerçekler de öyle. Bu kafayla kahkahalar atışım gibi veya Noyan'ın da bana gülüşleriyle eşlik ettiği gibi... Olabilecek en duru ve çıplak halimizle oluşumuz gibi...
Dudaklarının alkollü tadını alıyor, gözlerindeki parlamalara şahit oluyordum. Fakat tüm bu sarhoşluk bittiğinde bunun da bir kavgası olacaktı. Beni kafam açıldığında kim kurtarırdı Noyan'dan bilmesem de asla umurumda değildi. Şu an hissettiklerimin sonrasında onlarca kez onunla tartışabilirdim. Sadece bir buçuk günde öyle rahat, kaygısız ve umursamazca zaman geçirmiştim ki stres altında olduğum hiçbir an bunun üzerini kapatıp yok saymama neden olamayacaktı.
Yorulana kadar dans edecek, ayaklarım aşınana kadar hareket halinde olacak ve çenem acıyla sızlayana kadar gülüp, şarkılara eşik edecektim. Tanıştığımız zamandan bugüne kadar sevdiğim adamın en rahat olduğu anı kaçırmayacaktım.
Belime dolanan kollarıyla beraber bende boynuna sarılıp dudaklarına derin bir buse bıraktım. Tenlerimiz ayrılırken harelerinde hasret vardı. Fakat bu bana olamazdı. Olamazdı değil mi? Hemen karşısındaydım, saatlerdir el ele göz gözeydik tabiri caizse, nefesini de teninin her hareketini de görmüştüm, o da görmüştü.
Sarmaş dolaş halimiz birbirinden uzaklaşırken olduğumuz kayanın üzerine oturduk. Gizay sanki o an bir hayalet gibi dibimize şişe bırakıp yine uzaklaştı. Kaçıncı şişeydi bu? Üç? Belki dört? Net olan şişe sayısı değildi ama yarın kesinlikle derin bir akşamdan kalma halin içinde olup kendimize gelemeyecektik.
Bakışlarım Noyan'a kaydığında bu kez o kendine özel bardaklardan aramadı. Şişeyi açtı, tepesine dikip büyük bir yudum içtikten sonra büyüyen gözlerime rağmen bana uzattı. Şaşkınlığım hızlıca kaybolurken ufak bir tebessümle alarak bende aynısı yaptığımda Gizay'ın şişe ile beraber bıraktığını fark etmediğim paketten iki dal sigara ateşledi, yine birini bana uzattı.
'Bunu uzun zamandır yapmıyordum.' Derken sesi durgun çıksa da sanırım normal bir zaman zarfına girdiğimizi fark eden Gizay'ın müziği kısmasıyla net duymuştum. Aksi takdirde bangır bangır çalan parçaya polislerin müdahale etmesi çok vakit almazdı.
'Tam olarak hangisini?' dumanı derince ciğerlerime doldurmadan hemen önce mırıldandığımda iç çekerek bir yudum daha aldı şişeden.
'Böyle kendimi bırakmayalı, sarhoş olacak kadar içmeyeli, yüksek sesli bir şarkıya sokak ortasında eşlik etmeyeli, çıplak ayaklarla insanların ulaşabileceği bir noktada olmayalı, böyle özgür hissetmeyeli uzun zaman oldu.' Başını kendine onay verircesine salladığında kaşlarımı havalandırıp dikkat kesildim. Benim gördüğüm Noyan bunları daha önce de yapmış olamazdı mesela ama o çok uzun zaman sonra yaptığını söylüyordu.
'Bunların hepsini yaptın mı?' şaşkınlıkla aralanan dudaklarım gülmesine neden olurken başını salladı.
'Yaptım elbette.'
'Nasıl yani sen sarhoş oldun, şu anın dışında herhangi bir zamanda.'
'Uzaylı mıyım ben Deran? Elbette oldum. Akla mantığa sığmayacak ergenlikler yaptım, içtim, dağıttım, birilerinin toparlamasına ihtiyaç duydum, karnım ağrıyana kadar güldüm...' dudaklarımdan bir kahkaha firar ettiğinde bu garipser halime o da güldü.
'Senin böyle aksiyonlarda bulunabileceğin aklımın ucundan dahi geçmezdi. Yani ne bileyim hep normalde olan Noyan nasılsa öylesin gibime gelmişti.' Dedikten sonra bir kez daha şişeyi dudaklarıma yasladım.
'Normalde nasıl biriyim ki?' garipser fakat bir o kadar da ne düşündüğümü merak ettiği için kısılan gözleriyle iç çekerek ıslattım dudaklarımı.
'Ağır başlı, ufacık bile çizgisinden kaymayan, ailesi dışında olan insanlara hep sabit ve biraz da sert yüz hatlarıyla bakan bir adamsın.' Başını usul usul sallarken kendine çektiği şişeden bir yudum daha alıp parmaklarımın arasına bıraktıktan sonra bedenimi kendine yasladı. Anında bacakları arasına sığınıp sırtımı göğsüne bir destek gibi bırakırken saçlarımın arasındaki nefesini hissettim.
'Tıpkı bu gece olduğu gibi seneler önce dünyayı umursamayan, istediği zaman istediği yerde olmayı zihninin en ücra köşesine sabitlemiş biriydim. Kendi hakkımı yiyemem, gerçekten eğlenmeyi biliyordum. Bu kadar terste, sertte değildi duruşum.'
'Peki neden öyle kalmadın?'
'Çünkü ikiye bölünmüş bir elmanın tüm hali gibi yaşadım sonrasında.' Olduğum yerden kıpırdamadım ama sessizliğim dahi cevap gibi olmuş olacak ki Noyan derin bir soluk aldı saçlarımın arasından.
'Bir yanım, diğer tarafıma düşmandı.' Diyecek söz bulamamaktan değil de bunun zaten böyle olduğunu bilmekten sanırım sessiz kalmak istedim. Fakat merak ettiğim tek bir detay vardı, şimdi de mi düşmandı diğer yanına?
'Peki şimdi?' derken omuzumdan karnıma doğru uzanmış kolunu okşayarak parmaklarına ulaştım.
'Sen varken kendime dahi düşman olamıyorum ki...' beklediğim o gülümseyen ses tonu dudaklarımın memnuniyetle kıvrılmasına neden oldu. Olduğum kolları arasında ağırlık çöküyordu üzerime, üstelik soğuk havaya rağmen ancak Noyan o ağırlığı fark etse de toparlanmam adına hamlede bulunmadı. Veya bulunacaktı da kafamın ne kadar güzel olduğunu fark ettiği için müdahale etmek istemedi.
🌑🌒🌓🌔🌕🌖🌗🌘🌑
Başımdaki sızıyla gözlerimi araladığımda göz kapaklarımı zorlayan gün ışığıyla inleyip diğer tarafa çevirdim bedenimi. Aralamaya çalıştığım gözlerim sanki yapıştırıcıyla birbirine sabitlenmişçesine benimle inatlaşırken bir kere daha zorladım kendimi. Görüşüm netleşmeye başlarken nerede olduğumu anlama çabasına girsem de çok zorlanmamıştım. Çünkü bu duvarlar, yatak ve odadaki derin çıra kokusu bana tek yeri hatırlatıyordu. Noyan'la odamızı...
Bedenimi tekrar çevirip bir de diğer tarafa göz attığımda gri berjerde oturan Noyan'la göz göze geldim. Ne ara buraya geldiğimizi hatırlamasam da göz göze kaldığımızı ayırt edebiliyorum. Yüzündeki gergin ve bir nebze sinirli ifadeyi de, benim kadar içmemiş olsa da en son sarhoş olduğunu fakat şimdi karşımda çok zinde göründüğünü de... Tüm bu görüntünün bir rüya olmasını istercesine gözlerimi kapatıp açtığımda hala aynıydı olduğum yer. Rüya değildi ve benim birden fazla cevap vermem gereken sorular olacaktı.
'Neredeyiz biz?' nerede olduğumuzu bilmeme rağmen onun sorgusundan kaçmak için atağa kalkıştığımda derin bir nefes aldı.
'İstanbul.' Yüzündeki gizlemeye çalıştığı tebessümle beraber mırıldandığında kaşlarımı çatıp dirseklerimden destek alarak doğruldum. Etrafa tekrar göz attığımda gerçekten de yatak odamızda olduğumuzun bilincine net bir şekilde varmıştım. Ama biz en son İsviçre'de değil miydik? Oradaydık, nehrin hemen kıyısındaki alanda...
Aldığım alkol yetmezmiş gibi orada da içmeye devam etmiştim, hatta Noyan'dan asla beklemediğim şekilde bana eşlik etmişti. O nehir kıyısına dair konuşulanlardan net şekilde hatırladığım tek şey elinde bir tane olan ve asla değişmeyen bira şişesiyle karşımızda saatler geçiren ve Noyan'ın, Bizi sen toparlayacaksın, diktesine sadece baş sallayıp onay veren Gizay'dı.
Arada hatırladığım anlar olsa da konuşmalarımız, muhabbetimiz namına sadece bir başka cümle daha zihnimde salınıyordu. Gizay'ın söylediği epey uzun fakat benim hepsini hatırlamadığım halde, On yıl sonra bunu hak ettin, dilediğin gibi dostum, demesiydi. Cümlenin öncesi vardı emindim ancak aralarında geçen o sohbet parça parça bile olsa bende yoktu. Yine de eğlendiğimiz tüm dakikalar hatta anımsayamadığım anlar dahi beni fırça yeme ihtimalime rağmen mutlu ediyordu.
Keşke bir mucize olsaydı da o anda kalmaya devam etseydik. Veya onca yol gitmişken orada kalsak ne olurdu ki? Kayak yapmayı severdim, orada kalıp kayak yapmak varken neden İstanbul'a dönüyorduk? Orada çıplak ayak geziyorduk, soğuğu dahi umursamadan umarsızca eğleniyorduk. Neden bu ülkeye dönmüştük ki? Şimdi her şey başa saracaktı ve mecburi esaretin arasında kısılıp kalacaktık.
'Rüya mıydı?' yüzümü buruşturduğumda Noyan dudaklarını birbirine bastırıp kaşlarını havalandırarak kaçırdı gözlerini.
'Değildi. Ve seninle biraz tartışmamız gereken konular var.' Başımı tekrar yastığa bıraktığım sırada kafamdaki bando ekibine isyan etmekten de geri kalmadım. Sanki bütün beyin hücrelerim, haydi eller havaya, der gibi kafamın içinde konser veriyor olsalar da Noyan'ın iç çekmesiyle bakışlarım yeniden ona döndü. Kaçamazdım, o kadar kaçamazdım ki sadece gözleri bile bana bunu anlatıyordu.
'İnsanlara yalan söyleyip, onları oyuna getirip kendi güvenliğini hiçe saydın. Buradan başlamalıyız sanırım...' Henüz yataktaydım. En kötü bir kahve içmek için fırsatım olmalıydı.
'Kendime geldikten sonra konuşsak? En azından bir kahve-' cümlem işaret ettiği başucumdaki konsolla yarım kalırken cam yüzeyin üzerindeki fincana bakıp iç çekerek doğruldum. Hemen yanında ufak bir ilaç kutusu ve iki bardak suda beni bekliyordu.
Gözlerim yeniden Noyan'ı bulsa da o oturduğu berjerden kalkıp yanıma yaklaşarak yatağın kenarına yerleştiğinde öncelikle ilaç kutusundan bir tablet alıp su dolu bardaklardan birine attı, ardından da ağrı kesici olduğunu tahmin ettiğim hapı dudaklarımın arasına sıkıştırdı. Bu da demek oluyordu ki, ne kadar hızlı toparlanırsan o kadar iyi... Diğer bardaktaki suyu alıp ilacı yutmak adına tepeme diktiğimde içindeki tablet erimiş olanı da uzattığında boş bardağı eline bırakıp onu da içtim.
Boş gözlerle etrafı süzüyordum. Süzüyordum çünkü ben üzerimde siyah bir gecelikle yataktaydım, Noyan'ın altında sadece şort vardı, üzeri çıplaktı ve dağınıklıkta oturamayacağını bilmeme rağmen kıyafetlerimiz odanın dört köşesine dağılmıştı. İç çamaşırımın herhangi bir parçası üzerimde yoktu.
'Seviştik mi biz?' yerdeki sütyenime kayan gözlerimi Noyan'a çevirdiğimde baktığım noktaya odaklanıp derin bir nefes alarak yeniden bana döndü.
'Hatırlamıyorum ama sanırım seviştik.'
'O kadar sarhoş mu oldun?' bunu da asla beklemiyordum. Çünkü o kontrollüydü, en kontrolsüz anında bile böyleydi. Özellikle de kumarhanede beni enselediği sırada o gerginliğini sakladıysa seviştiğimizi hatırlamayacak kadar içmez, kontrolü elden bırakmazdı.
'Parça parça görüntüler var fakat rüya da olabilir. Neyse bunu sorgulamaya gerek yok. Evliyiz en nihayetinde, sevişmişte olsak dehşete düşmeyiz Deran.' Olayı toparlayıp asıl gelmek istediği nokta için konuyu kapattığında başımı sallasam da yüzüm buruştu. Gerçekten kafamı kıpırdatmamam gerekiyordu. Yine de toparlanmamın şart olduğunu bilircesine üzerimdeki örtüyü ayaklarımla itip bacaklarımı yataktan sarkıttım.
'Yapmamız gereken o konuşma on dakika ertelenebilir mi?' kısık gözlerimin arasından mimiklerine baktığımda yanan midemle beraber yüzüm buruştuğunda başını sallar sallamaz ayağa kalkıp banyoya koştum. Midemde sadece Şanze ile yediğimiz akşam yemeği ve içtiğim tüm alkoller varken bulanmasa şaşırırdım zaten.
Abartmıştım, çok ama çok abartmıştım. Klozete ulaşsam da o bulantının basit bir yanma olduğunu anlayabiliyordum. Veya ben hatırlamadığım o ufak anların birinde kusmuştum ve bunu bilmediğim için şu an midemden bir şey çıkabilir sanıyordum. Yan taraftaki duşa uzanıp suyun akmasını sağladığımda üzerimdeki geceliğin askılarını düşürerek yere bırakıp kendimi soğuk suya teslim ettim. Kendime getirecekse bu çivi gibi olan su getirirdi.
Biraz daha toparlandığımı hissedecek kadar suyun altında kalıp daha sonra kenardaki bornozu aldığımda odaya tekrar girmiş ancak aklı başında konuşma yapacağımızı düşünerek giyinme odasına yönelip iç çamaşırlarımdan giymiştim. Çıplak kalsam belki Noyan'ın ilgisi daha kolay dağılabilirdi fakat eminim ki beni giyinik bulduğu ilk anda da tekrar odağı yerine gelirdi ve o konu konuşulurdu. O yüzden hızlı ve acısız olsun istiyordum.
İç çamaşırlarımın üzerine siyah bir tayt ve beyaz tişörtü de giydikten sonra odaya tekrar döndüğümde terastaki şezlonga oturmuş sigara içen Noyan'la kahvemi alıp ona yaklaştım. Suçlu bir çocuk gibi sessizce yanındaki boş alana iliştiğimde dizindeki paketten bir sigara alıp ucunu ateşledim. Başlayabilirdik, hazırdım.
'Herkesi oyuna getirip kaçmak ne demek Deran?' sesinde iliklerime kadar işleyen bir sitem vardı. Öyle ki hem kızgındı, hem üzgün, hem de korkmuş. Hepsinin duygusunu aynı anda nasıl veriyor bilmesem de sigaramın yanan ucundan bakışlarımı çekemiyordum.
'Zorunda bıraktın.' Hafifçe omuz silksem de bu konuda haklı olduğunu bildiğim için sesim kısık çıkıyordu. Şu an bağırsa, çağırsa kendimi savunacak hiçbir yanım yoktu. Çünkü olan tehlikeyi görmüş ve yaşamıştım. Dahası zorunda falan da bırakmamıştı, bu sadece belki kaçabilirim cümlesiydi, hayatımı garanti altına alma çabası yüzünden bu kez onu suçlayamazdım.
'Ben seni tüm ömrün boyunca eve mi kapatıyorum? Bir süre güvenliğin için evde kalmanı istedim. Anlıyorum sıkılıyorsun, bunalıyorsun ve evet son günlerde işlerim o kadar yoğundu ki beraber dahi dışarı çıkamadık fakat canın söz konusuyken nasıl vurdumduymaz davranırsın?' isyan dolu sesiyle sertçe yutkunsam da suçlu çocuklar gibi gözlerimi diktiğim sigaramdan derin bir nefes çekip tekrar başımı eğdim. Haklıydı ve kızabilirdi fakat göğsümün tam ortasından bir ağlama isteği yükseliyordu. Yani hızlıca kızar ve bitirirse eğer topluca tüm meseleye ağlayabilirdim.
'Çok uzatmayacağım fakat korktum. Bize ait uçakla da gidiyor olsanız, elimin ulaşacağı yerde dolaşsanız da ikiniz için endişelendim. Bir daha Deran, bak bir kez daha aynı durum ile karşılaşırsam tepkim inan bana böyle sakin olmaz ve emin ol ki o defa gelmem. Anlıyor musun beni?' gelmem demişti. Beni öylece bırakıp gelmeyeceğini söylemişti. Zaten hazırda bekleyen gözyaşlarım iki gözümden de süzülmeye başlarken iç çekerek başımı sallayıp hıçkırmamak için yutkundum.
'Ağlama, beni anladığını ve tekrar etmeyeceğini söyle yeterli fakat ağlama.' Diye devam ederken gözlerim ona dönmese de nereden çıktığını bilmediğim bir peçeteyle yanaklarımdaki ıslaklığı temizledi.
'Beni o kadar zorladın ki o gün, beni o kadar sınırda dolaştırdın ki...' mırıldanması sitemliydi, sitemli olduğu kadar sanki kendine hatırlatmak ister gibiydi. Burnumu çekip elinden alarak avucumda ufacık yaptığım peçeteyi kenara bıraktığımda bir yenisini uzatmıştı ki iç çektim.
'Eğer fark etmesem başına neler gelirdi biliyor musun?' gözleri direkt olarak uzun orman ve derin mavi denizde olsa da kaşlarımı havalandırarak inceledim yüzünü.
'Anlamadım...'
'Evden Şanze'nin koltuğunun arkasındaki ara boşlukta, üzerinde bir kıyafet kılıfı ile çıktın Deran. Ve sen bunu yaparken gösterdiğim tüneli kullandığın için uyarı geldi. Eğer fark etmesem, telefona bakmasam başına neler gelirdi tahmin edebiliyor musun?' gözlerimi şaşkınlıkla, bana bakmasa da yüzünden kaçırdığımda sertçe yutkundum. Evden çıktığımı bildiği halde durdurmamıştı. Çok daha önce davranabilirdi, peşimden Monte Carlo'ya gelmek zorunda kalmayabilirdi fakat bunun yerine beklemişti. Bu kadar hızlı nasıl yanımıza ulaştığını merak etmiştim ancak o hemen bir adım arkamdaydı.
'Neden daha önce durdurmadın peki?' hayret içindeki mırıldanmamdan sonra dudaklarında dalga geçen bir tebessüm oldu ancak bu benimle değil de daha çok sabrıyla dalga geçer gibiydi.
'Çünkü seni hapsetmek değil, korumak istiyorum.'
'Ama biz havaalanına giderken kimse takip etmiyordu, korumalar yoktu.' Cümlemle dudaklarından keyifsiz bir gülüş döküldüğünde sigarasından derince soluklanıp gri dumanı havaya üfledi.
'Hemen arka koltukta oturan birini hissetmemiş aptallara mı sizi emanet edeceğim. Ben takip ettiğim için fark etmediniz zaten.' Dediğinde karşıma odakladığım gözlerim bir kez daha şok içinde ona döndü.
'Buna ihtiyacın vardı. Abluka altındaydın, tez konusunda sana fazla yüklendim, sıkışmış hissediyordun, günlerdir yalnız bırakmıştım seni çünkü halletmem gerekenler vardı ve hapis gibiydin. Bu yaptığının açıklaması olamaz ama olağan durumlara karşı bir tepki olduğu ayırt edilebilir. Yine de.' Gülümsemek üzere olsam da son kelimesiyle gözleri bana döndüğünde başını sağa sola salladı, 'Haklı olduğun anlamına gelmez.' Aramıza sessizlik çökerken gözlerimi kucağımdaki fincana çevirdiğimde yanımda sigarasını içtiğinin farkındaydım ama verecek bir cevabım yoktu.
'Söz konusu sensen Deran, bana darılabilirsin, küsebilirsin, kızabilirsin fakat güvenliğin ve sağlığın için seni dahi karşıma alırım. Bunu acımasızca yaparım.' Gözlerim dolduğu için başımı kaldırmak istemiyordum. Bana değil ormana bakıyordu ancak yine de bir ihtimal dahi olsa göz göze gelmek istemiyordum. Kaçmam çocukçaydı. Kavga çıkarabilirdim, yükselebilirdim, hatta ona onu terk ettiğimi dahi söyleyebilirdim. Özgürlüğün bin bir türlü hali ve yolu vardı ancak etrafımızda güvenlik olmadan kaçmak aptallıktı. Yaparken de farkındaydım, sonrasında da. Sadece beni böyle bir taş bebek gibi camdan fanusta tutamayacağını anlamasını istiyordum.
Yaptığım anlasın diye bir çaba değildi. Her şeyin farkında olduğunun bilincindeydim ancak bir şeyler yapmam gerekiyordu, şu an canım için etrafımı çepeçevre saran ablukaya hiçbir zaman teslim olmayacağımı bilmesi gerekiyordu. Çünkü biliyordum, bir kez boyun eğmek, sonrasında olanların hepsini kabul etmekti. Bu fırsatta kendime göre başkaldırıydı.
'Şimdilik bu meseleyi kapatıyorum, açılmamak üzere. Neden ve sebeplerini anlıyorum ancak senin de beni anlamanı istiyorum. Güvenli alanda kalmanı kimse seni görmesin, sen kimseyi görme diye değil, sağlığın, canın için istiyorum. Bana bunun nereye kadar süreceğini sorabilirsin, olması gerektiği yere kadar sürecek bunu da bilmelisin. Sana dün anlattığım o adam hakkında bir şey daha söyleyeyim Deran.' İç çekip söylemesini isterce başımı salladığımda derin bir nefes aldı.
'Bunu ego, özgüvenimi tatmin etmek veya tehdit gibi algılama ama Ahter'in kuralları yok. Üzgünüm ama kuralı sadece ben, başka insanlar için koyabilirim. Her şey, yer veya kişi için geçerli bu söylediğim. Sen dışında.' Bakışlarım yüzüne döndüğünde dudaklarını ıslatıp bana döndü.
'Adamlarımı Belgi Deran Visam olarak ürkütebilirsin ancak benim nerede olduğunu bilmediğin adamlarım da var. Her yerde.' Açık açık neleri kast ettiğini söylemese de ben şeffaf bir şekilde havaalanında, belki emniyette, ufak ve büyük çaplı kuruluşlarda dahi birilerinin ona haber uçuracağını anlamıştım. Bu kadar imtiyaz neden Noyan'a sağlanıyordu veya onların ne tür çıkarları vardı da olan bitenden haberdar ediyorlardı bilmesem de kumarhanede olan sırlardan tahmin edebiliyordum.
Ağrısı geçmemiş başımı biraz arkaya bırakıp rahatlamak istesem de fazla kontrolsüz davrandığım için şezlonga çarpıp inlediğimde vurduğum yerde Noyan'ın parmaklarını hissederek gülümsemeye çabaladım ancak Noyan'ın telefonunun çalmasıyla parmak uçları saçlarımın arasından çekilmiş aramayı yanıtlamıştı. Ne olduğunu anlamak istercesine yüzünü süzsem de sadece sessiz kaldığı ve kaşları usulca çatılırken bedenini dikleştirdiği için daha da dikkat kesildim.
'Sakın bekletmeyin.' Duyduğum diktatör ve gerilen sesiyle oturduğu yerden hızlıca kalktığında ne olduğunu anlamasam da peşine düştüm. İçeri girip koltuğun kolunda duran tişörtünü başından aceleyle geçirdiğinde Noyan'ı ilk kez bu kadar tedirgin görüyordum.
'Ne oldu?'
'Gönül abla.' Aldığım cevap yüzünden kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Ne olduğuna anlam veremesem de Gönül ablanın kim olduğunu elbette bilerek bende arkasından hızlıca ilerledim. Noyan'la beraber koşar adım merdivenleri inmiştik ki duyduğumuz araba sesiyle açtık kapıyı.
Bakışlarım kırmızı bir cipin kapısını tutan Adel'e kayarken çatılmış kaşlarından bir fikir edinmeye çalışıyordum ancak daha önemli bir detay vardı. Daha önce ismini duyup fotoğrafını görmediğim kadın. Yüzünü görmesem de, Denker abinin tutulup kalmasını hak edecek zarafette bir duruşla oradaydı. Koyu kestane beline kadar uzanan saçları hafif rüzgârda savrulurken, omuzları dimdik duruyordu.
Bir filmin en can alıcı sahnesi nasıl yavaşlarsa Gönül ablanın bence öyle bir etkisi vardı hayata karşı. Hava adeta donmuş, ağır bir çekime girmiş gibiydi. Adel'e selam vermek için hafifçe dönen başından dahi parlayan haresini görebiliyordum. Bu kadar uzaktan baktığım halde Denker abiye hak verdiğim bir yerdeydim. Sadece yarısı görünen bembeyaz teni sayesinde yüzündeki masumiyet, samimiyet, büyük gözleri ve bir anda çıkıp gelmesinin hayır olmadığını düşünsem de ufak bir tebessümü misafir eden dolgun dudakları vardı.
Aşk bu ya. Denker abi hayatının her bir anında kıskanacağı bir kadına umutsuz bir aşkla bağlanmıştı. Garip diye adlandırılıp bir anda insanı kendi içinde bulduğu o duygu çepeçevre etrafını sardığında anlıyordun nasıl yandığını. Ve bence Denker abinin rastladığı bir yangından çok kasırgaydı. Hem sevdasıyla, hem kendiyle kasırga olabilecek bir kadın ancak bu kadar devirirdi Denker Visam gibi bir adamı.
Hangi yıl, kaç asır, ne kadar milat geçmeli sevmekten vazgeçmek için? Veya sevmekten vazgeçmek gibi bir tabir ne zaman kabul edilebilir olmuştur tüm yaşam boyunca? Birinin var olduğunu hissetmek dahi güç verirken, kilometrelerce ötede nefes aldığını bilirken insan sevmekten sahiden vazgeçebilir miydi?
Leyla ile Mecnun değil miydi mesela sahip olmayı değil, vazgeçmeyi reddeden? Romeo ve Juliet bilgeliği yok sayıp tutkuda yanmamış mıydı? Ferhat ile Şirin düşmanın kader değil başkalarının hilesi olmasına baş kaldırmamış mıydı? Trisan ve Isolde aşkın seçim olmadığı halde bedelini aşık olanların ödediğini kanıtlamamış mıydı? Orpheus ve Eurydice aşkın güven istediğine, şüphenin ise cehennemi dahi açtığına inandırmamış mıydı bizi? Peki ya Tac Mahal'in taşları arasında sakladığı sır değil miydi büyük aşkın, büyük yas bırakışı... Hepsinde ne olmuştu? Vazgeçmemişlerdi...
Benim için asıl konu aşta hiç korunaklı bir yer arayışımın olmamasıydı. Mahşer yerinin ortasına doğmuş bir kadın olarak daima savaşa alışkındım. Yıllarca o muharebe meydanının ortasında olmak da ürkütmemişti beni. Sindirmişti ancak korkutmamıştı. Şimdi olduğum yer, Noyan'ın yanı, koruma için sevdiğim yer değildi. Bir nefes çok sorunun cevabı oluyordu ve olduğum konum derin bir nefesti aslında. Devam etsin istediğim soluklanmaydı.
Peki Gönül abla için geçerli olan neydi?
Bize tamamen dönen yüzü sayesinde tutulan nutkum cevapların her birini yok etti. Böyle masum görünen bir kadının sol dudağında ve kaşında olan yaralar güzelliğine ufacık bir zarar ziyan getirmemişti ancak çok parça da söküp götürmüş gibi duruyordu.
Şaşkınlıkla aralanan dudaklarımla bakmaya devam ettiğim esnada Noyan'ın bir adım önümde duran bedeni koşarcasına dışarı yöneldi. Basamakları ikişer üçer indikten sonra anında Gönül ablayı tuttuğunda gittiğinden daha temkinli daha sakin adımlarla geri döndü. Şaşkınlığımı gizlemeye çalışsam da olmuyordu. Olmuyordu çünkü karşımda hayatım boyunca her haliyle güzel diyeceğim bir kadının paramparça olduğu belli olan ruhu vardı.
'Kim yaptı sana bunu?' bitirdikleri basamaklarla içeri girmek için hamlede bulunduklarında bende diğer tarafından destek sağladım. Kadının bakışları çekinerek bana dönse de tebessüm ettiğimde gözlerini kaçırarak bile olsa gülümsemesini gösterebilmişti.
Kırgın, üzgün, hatta ürkmüş dahi değildi. Kehribar rengi harelerinde ufacık kıpırdanma yoktu. Buraya biri onu kurtarsın diye gelmemişti. O kendini, kendisi kurtarırdı, bu duruşundan dahi belliydi ancak bir noktada kırılma yaşamak için alana ihtiyaç duyuyor gibiydi. Bu güçsüzlük diye de adlandırılamazdı, çok güçlü olduğu da iddia edilemezdi.
'Kübra!' salondaki koltuklara yerleştiğimizde seslenişim Gönül ablanın ufacık bir kıpırdanma olmayan kehribarlarının bana dönmesini sağlasa da koşarak yanımıza ulaşan Kübra'ya minnetle döndüm.
'İlk yardım çantası, su ve ağrı kesici.' bakışlarımı Noyan'a çevirdim, 'Serum falan var mı? Daha hızlı etki etsin diye.' devam edince Noyan başını sallayarak Kübra'ya döndü. Bir hapla ağrılarının hemen dinmesini bekleyemezdik fakat varsa serum bunun için en hızlı çözüm olurdu. Gerçi asla ağrısı var gibi bakmıyordu Gönül abla.
'Hemen Belgi hanım.' Kadın koşarak tekrar geldiği yere ilerlediğinde koltukta oturan fakat hala dimdik duran bedene rağmen Noyan ortada voltalar atıyordu. Bakışlarım uyarmak istercesine ona dönse de nevri dönmüş gibi olan hali yüzünden bir an bakmadı bana. Odak noktası daha çok Gönül ablanın taze ve açık olan yaralarındaydı. İçinde ufak bir çanta ve su olan tepsi altındaki siyah kutuyla kenara bırakıldığında Kübra tepsiyi kutunun üzerinden alıp sehpaya yerleştirdi.
Öncelikle suyu içip içemeyeceğini anlamak istercesine ellerini süzdüğümde milimlik bir titreme dahi olmadığını fark ettim. Yüzünün sol tarafı dağılmış, tek omuzlu kazağı sayesinde görünen kolunda yeni yeni morluklar oluşmaya başlamış ve beyaz tenindeki kızarıklıkların haddi hesabı olmayan birine göre fazla rahattı. Bardağı alıp uzattığımda ise kehribar rengi gözlerindeki teşekkür eden hal kalbimin ortasına hançer gibi indi. O kadar güzel bakışları vardı ki Denker abinin gönül davam diyerek anlatmaya kelimeleri yetiremeyeceği bir kadının böylesine destansı bakması, üstelik yeni gördüğü bana karşı bile böyle şefkat, özür ve teşekkür dolu olan hareleri sertçe yutkunmama neden oldu.
Aldığı birkaç yudumun ardından bardağı bıraktığında kutunun kapağını kaldırdım. Neredeyse bir ameliyat için gerekli tüm ekipmanlarda ve ilaçlarda bakışlarımı gezdirip Noyan'ı göz ucuyla süzsem de serum torbasına uzanıp kenardan ağrı kesici ampulü aldığımda benim bir şey dememe gerek kalmadan Gönül abla kolunu sıyırmış ve tek kolundan da yüzünden de daha fazlasının olduğunu görmemize neden olmuştu. Yüzünde minimal yaralar vardı, kendini belli ediyordu ancak maksimum birkaç gün içerisinde toparlardı, kollarındaki yaraların ise bazıları uzun süre önce olmuş, bazıları da tazeydi. Aslında yaradan daha çok morluk vardı, hatta parmak izleri.
Titreyen içimle nefes almaya çabalayarak görmemiş gibi davranmayı seçtim, zaten Noyan gergindi ve eminim ki soracaktı, belki de sadece bu yüzden turnike lastiğini sıkıştırıp damarını bularak taktığımda yanımızdan ayrıldığını dahi fark etmediğim Kübra elinde askıyla geri dönmüştü. Serum poşetini ona teslim ettiğimde ise Noyan'ın bağrışı sadece benim yerimden sıçramama neden oldu.
'Kim yaptı abla! Konuşsana!'
'Noyan...' sesimdeki sakin olmasını isteyen tınıyı fark etse de duracak gibi değildi. En azından öyle görünmüyordu.
'Abim yüzünden biri mi tehdit etti? Yolunu mu kestiler! Gönül abla bir şey söyle.'
'Tarık.' Mırıldanmasıyla kaşlarım havalandığında söylediği kişinin kim olduğunu bilmediğim için bakışlarım Noyan'a döndü. Ben bilmesem de o epey iyi tanıyordu anlaşılan. Tepside kalan çantayı açıp içinden malzemeleri çıkararak yaralarındaki kanı temizlemeye giriştiğimde Noyan orta sehpaya oturup dikkatle koyu kestane saçlarının arasında kaybolmuş yüze baktı. Dudaklarında ufak bir tebessüm ama ciddi olup olmadığını anlamak istercesine havalanmış kaşlarıyla ben bile ürkmüştüm, yine de Gönül ablada mimik oynamadı.
'Tarık mı yaptı sana bunu?' karşılık onaylayıcı bir baş sallamadan ibaretken Noyan anında oturduğu yerden hararetle kalktığında Gönül abla acısını hiçe sayıp kolunu yakaladı. Bende hala tedavi etmeye çalıştığım kolunu tuttum tabi ki. Birbirimize geçmiş bir zincirin halkaları gibiydik resmen.
'Noyan bir şey yapmayacaksın.' Böylesine darp görüp bir de üzerine hala dimdik durmasına mı şaşırmam gerekiyordu yoksa Noyan'ı durdurabilmiş olmasına mı emin değildim açıkçası. Ancak ne olursa olsun gördüğüm kadın kendinden emindi. Dimdik duruyor, Noyan'ı olayın dışında tutacağını bakışlarıyla dahi fark ettiriyordu.
'Bir şey yapmayacağım öyle mi! Sen aynada kendine baktın mı hiç! Nasıl yapar abla! Nasıl kıyar!'
'Noyan!' artık elimde pansuman yapılacak bir kol da kalmamıştı çünkü Noyan'ın hiddetiyle beraber ayağa kalkan Gönül abla tuttuğu kolu daha sıkı kavramıştı ve ben kanını temizlediğim kolunu değil, damarının patlamasını istemediğim kolunu tutuyordum. Ve pek tabi onlarla beraber ayağa kalkarak. Sanırım Visam'ların içinde gelişen bir olay için toplu koalisyon oluşturup harekete geçmeleri bana da bir hastalık gibi bulaşacaktı. Deve cüce oynar gibi bir ayağa kalkıp bir oturmamız biterse eğer pansumanım da son bulabilirdi. Ancak ikisinin de pek umurunda gibi durmuyordu halimiz.
'Bir şey yaparsan Denker şüphelenir, öldürür onu.' Yalvarırcasına konuştuğunda Noyan'ın yüzünde oluşmaya başlayan tebessüm cidden cinnet geçirdiğini gösterircesine dalga geçer gibiydi. Bu manyak tebessümü beni bir nebze ürkütürdü belki ama Gönül ablaya açıkça bir şey ifade etmiyordu anlaşılan.
'Abime bırakacak mıyım sanıyorsun?' koca bir kahkaha attığında bunun neşeden epey uzak olduğunun hepimiz farkındaydık, 'Ben o karaktersiz köpekle evlendiğin gece senin yanında ne uyarıda bulundum?' dişleri arasından bağırmamak için kendini zor tutan haliyle konuştuğunda Gönül abla derin bir nefes alıp başını sağa sola salladı.
'Yapmayacaksınız, yeter. Lütfen...' geldiğinden beri bir damla akmayan gözyaşları hala direnişini sürdürse de artık zorlandığını belli ediyordu.
Güvenli alandaydı. Kendi olabileceği o güvenli alanda...
Kehribar rengi harelerinin çevresi kızarmaya başlamış, sıktığı dişleri yüzünden çenesi epey gerilmişti. Noyan'ın kayıtsız kalışı beni şaşkına çevirecekti. Gönül abla karşısında kendiyle bir savaş içindeydi, bir kadın karşısında kendine karşı direniyordu ağlamamak için ve Noyan buna tamamen kayıtsız kalan bakışlarıyla, hareketleriyle öylece gözlerine bakıyordu. Tamamen ifadesizce. Ben ağlarken gözyaşımı silen, ağır yaralı olduğu halde ağlamamı istemeyen adam buzdan bir heykelden farksızdı.
'Sana bunu yapacak ve ben burada kılımı kıpırdatmadan oturacak mıyım? Cevap ver bana abla, o gece ben o karaktersiz ite ne dedim? Saçının tek teline zarar gelirse eğer, yerin yedi kat altına onu canlı canlı gömeceğimi söylemedim mi? Durumun illa birinin zarar vermesi olması şart değil, parmağını bıçak kesse o iti sorumlu tutacağımı, öyle bileceğimi söylemedim mi?'
'Yeter! Katlanamıyorum Noyan! Savaşınıza katlanamıyorum artık!' Gönül ablanın evi esir alan bağrışı yankı bulurken bedenini sertçe koltuğa bıraktığında en azından bir şekilde onu kurtarmak adına bu kez pansuman yaptığım daha doğrusu yarıda kalan kolunu sıkıca yakaladım.
'Savaş yok, tek galip benim. Hep olduğu gibi.' Karşımda dümdüz bakan bir adam vardı. Dış görünüşü Noyan'dı ancak ruhu, cümleleri Noyan değildi. Noyan bir kadının gözlerinin dolmasına, isyanına kayıtsız kalacak bir adam değildi fakat karşımızda duran kendinden emin adamın birilerini gördüğünden dahi emin değildim.
'Yapamıyorum artık... Bittim, tükendim... Bu şey yoruyor beni, lütfen... Sadece gidecek daha iyi bir yer yoktu, burada üzerini kapatırım diye geldim. Müdahil olmayacaksın.'
'Herif seni dövmüş! Ne müdahil olmamasından bahsediyorsun. Ağzın, yüzün paramparça! Şu kolunun haline bak! Daha ne kadar morluk var vücudunda!? Abim bileğini bir anda tuttu diye ben abime ne yaptım abla! Öz abime, kanıma, canıma ne yaptım ben! Şimdi dönmüş o ite dokunmayacağımı iddia mı ediyorsun! Sikerler böyle düzeni!' Noyan'ın böylesine kükrediğine ilk kez şahit olsam da sessizliğimi korumaya devam ederek Gönül ablanın kolundaki yarayı sonunda kapattım.
'Benim dayak yiyen! Karışmayacaksın!' bu kadar kolayca söylemesi dahi tüylerimi ürpertiyordu. Bende sessiz kalmıştım ve açıkçası Gönül ablanın durumu sadece bir dayak diyerek basitleştirdiğini sanmıyordum. Daha ötesiydi. Sanki bende olduğu gibi, içinde tehdit olan bir öte gibi...
'Nah karışmayacağım! Öyle bir dalacağım ki olaya o karaktersiz karman çorman olacak, kendimle beraber onun da sarpa sarmasını sağlayacağım.'
'Yapmayacaksın diyorum! Denker'in de haberi olmayacak! Sen hep ablan olduğumu söylemez misin?! Sözümü dinle biraz.' İsyanına, dik duruşuna, karşı çıkışına ben olsam tamam derdim ama Noyan hiçbir şekilde sözünü dinlemeyeceğini belli edercesine bakıyordu. Dudaklarını sinirle ıslatıp, kaşlarını havalandırdı uyarırcasına.
'Ablamın kılına dokunamazlar.' İşaret parmağını havalandırıp konuştuğunda Gönül abla başını sağa sola sallasa da Noyan yüzündeki tiksinir ifadeyi bir an silmedi.
'Yapmayacaksın diyorsam yapmayacaksın. Bu kadar basit.'
'Niye?' gözleri kısılırken bakışları direkt olarak sorunun cevabını istediği kişide, Gönül abladaydı, 'Niye yapmayacağım söyle! Beni tutacak ne var ortada!'
'Hamileyim.' Sanki olayın tam orta yerine kazık çakmak istercesine bir cümle oturduğunda Noyan'ın donup kalmasını beklesem de o anında kahkahasını savurmuştu.
'O piç hamile olduğunu bile bile vurdu sana öyle mi!'
'Yaralarım kapandı, ben gidiyorum ve sen hiç beni görmemiş gibi hayatına devam ediyorsun.' O devam etmesi gereken hayatın Noyan'a ait hayat için söylendiğini sanmıyordum. İşin aslı bu olayı Denker abiye duyurup onun hayatını karıştırmamaktı bence. Gönül abla bu durumda bile Denker abinin acısı olmak istemiyordu çünkü kendine karşı hassasiyetinden emindi. Ondan da aşkından da öyle emindi ki, kendisine dair tek bir cümle kulağına ulaşsın istemiyordu. Çünkü duyarsa Denker abi kıyamet olurdu. Sırf Tarık denilen o kişiye değil, tüm dünyaya azap çektirirdi. Bunu aşklarına şahit olmamış, sadece dinlemiş biri olarak ben bile biliyordum.
'Bu kez değil abla.' Başını sağa sola salladığında Gönül abla dudaklarını aralasa da Noyan işaret parmağını yeniden havalandırıp koltuğu gösterdi.
'Burada bekliyorsun, ben gidip o herifin hesabını kesiyorum. Daha sonra illa ki abimle karşılaşma niyetinde değilsen seni eve götürüyorum. Hamileliğine gelince...' bakışları birkaç saniye üzerinde gezindiğinde son olarak karnına odaklandı.
'Bana fark etmez, ablamın çocuğuna dayılık yaparım. Baba eksikliğini bilmez.' Dedikten sonra hala Gönül ablanın karnındaki gözlerini bakışlarına çevirdi, 'Hamileliğinin beni durduracağını düşünmen hata. Sadece bu bile onu parçalamam için yeterli.' Kapıya yöneldi sırada Gönül abla oturduğu yerden kalkamamıştı fakat sesi tüm evi ayağa kaldıracak kadar yüksekti.
'Noyan!' itiraz dolu sesiyle Noyan gittiği birkaç adımı geri dönüp işaret parmağını havalandırdı yeniden.
'O herif şu dakika itibariyle ölü. Bunu aklından çıkarma. Evde elektrik akımına kapıldı, duşta ayağı kayıp kafasını çarptı veya birden dengesini kaybetti balkondan aşağı düştü ve sağlık ekibi gelmeden öldü.' Söyledikleri beynimin uyuşmasını sağlasa da arkasını dönüp gittiğinde sarsılan Gönül ablanın sırtını anında sardım.
'Noyan bir pisliğe daha bulaşsın diye gelmedim ben.' çaresizdi, bende öyleydim ve şu an çare olarak birini öldürmeyi düşünen Noyan dışında bir çıkış yolu bulan yoktu.
'Denker'i arayacağım.' Elini cebine atıp telefonu çıkardığında anında kapıp çektim elinden. Bu daha da kötü yapardı her şeyi. Eğer Denker abinin gözlerinde o gece hala aşık olduğunu görmesem aramasını bende desteklerdim fakat aklı başında hareket edemez, kendini ateşe atardı. Evet Noyan şu an sakin değildi ama aynı zamanda Denker abi kadar mantıksız da davranmazdı, bunu tahmin edebiliyordum.
'Ne yapıyorsun?' şaşkınca bakışları bana dönerken başımı sağa sola salladım olumsuzca.
'Denker abiyi ararsan gözü döner, söz konusu sen isen hassas, bunu ikimiz de biliyoruz.' Bakışları bir anlığına şaşkınca yüzümde gezindi. Muhtemelen bunu benim nereden bildiğimi sorguluyordu ama güzel göründüğü kadar zeki de bir kadındı belli ki. Kehribar rengi hareleri nemlenmeye başlarken nefesini sıkıntılıca bıraktı.
'Noyan'ı sadece o durdurabilir.'
'Durdurmak ister mi sence?' kaşlarım havadayken yüzünü iyice umutsuzluk esir almıştı Gönül ablanın. Yüzüne düşen saç tutamlarını sırtına doğru savurduğumda göz ucuyla yeniden baktı bana.
'Hepsi benim suçum...' başımı anında olumsuzca sallayıp karşılık verirken sımsıkı kapattığı gözleriyle beraber derin bir nefes aldı.
'Benim yüzümden, her şey benim yüzümden başladı.' Kendi kendine konuşuyor gibiydi fakat bütün bunların suçlusu değil, en masumu olduğu alenen belliydi. İçinde yara yoktu, koca bir ateş vardı ve ben artık bu ateşin kocası diye adlandırılan bir heriften şiddet gördüğü için olduğunu düşünmüyordum. Bu ateş yıllar öncede kalan destansı bir hikayenin ağır darbeyle indirilen hançerindendi.
'Şiddet gören sensin, kendini suçlayıp durma.' itiraz ediyor olsam da Gönül ablanın kendisi için biçtiği rol çok farklıydı. Bunun bilincinde olduğum için yerlere kırk kelime döksem kifayetsiz olacaktı. Bir gün nişanlı olduğu adamı bırakıp gitmişti ve yıllar sonra başka bir adamla evlenmişti. Buraya kadar her şey olasılığı yüksek veya ihanet dahi içermiyor gibi görünse de işin aslının öyle olmadığını biliyordum.
Denker, derken dahi hareleri büyük bir hasretle yanıp tutuşuyordu, ismi sanki boğazına takılıyordu da canını acıtsa bile orada gizli kalsın istiyordu. Başka biriyle evliydi, başka birinin çocuğuna hamileydi ancak sevdiği adam çok farklı biriydi ve ne yazık ki diğerleri bunca zaman fark etti mi bilmesem de Gönül abla kalbinin en derin ve büyük yerinde hala Denker abiyi taşıyordu. Bu mesele sanıldığının aksine dipsiz bir kuyu gibiydi. Çok daha derindi, daha acı verici...
Elimdeki iki fincanla salona tekrar döndüğümde bakışları sehpanın üzerindeki telefona kilitlenmiş, daha doğrusu son yarım saattir aynı şekilde olan tavrına derin bir nefes çektim. Suçsuzken suçlu olduğunu düşünmesi dışında da problemlerimiz olabilirdi. Yaklaşıp fincanın birini uzattığımda irkilerek baktı yüzüme. Yer ve zaman kavramı yitip gitmiş gibi gözlerini kısaca etrafta gezdirdiğinde son odak noktası da dibinde duran fincandı.
'Teşekkür ederim.' hafifçe omuz silkip gülümseyerek bende yanına oturdum.
'Hastaneye gitmemiz gerek.'
'Neden?' kaşları çatılsa da bir sebep bulabilmek adına sargılarında gözlerini dolaştırsa da dudaklarımı ıslatıp kahvemden bir yudum aldım.
'Bebek...' kendi söylediğini anımsatmak adına mırıldansam da omuzlarımı hafifçe havalandırdım, 'Ve tabi senin sağlığın için.'
'Çıkamayız buradan, Noyan çoktan adamların elli, yüz tanesine falan haber vermiştir. Çıkacağımıza dair inancım olsa ilk işim sağlığını kontrol etmek değil, dünyaya gelmesini engellemek olur.' mimiklerinde ufacık bile acı çekme ibaresi yokken sertçe yutkundum.
'Aldıracak mısın?' beni ilgilendirmezdi, hatta bu konuda fikir beyan etmem bile mantıklı olmazdı. Bu konuda Gönül abla dışında kimse bir karar veremezdi zaten ancak bu kadar ruhsuzca söylemiş olması garip şekilde boğazımı bir el sıkıyor gibi hissetmemi sağlıyordu. Onun kaçırdığı gözleriyle kapının vurulma sesini duyduğumda anında yerimden kalkıp koşar adımlarla yaklaştığım kapıyı açtım. Noyan dibimden yıldırım hızıyla geçip merdivenleri tırmanmaya başladığında put gibi kalmış olsam da aslanın kükreme kısmı şuandı.
'Deran!' gözlerim bir üst kata çıkan basamaklarda bir de tedirginlikle ayağa kalkmış bekleyen Gönül ablada gezindiğinde onun git dercesine başını sallamasıyla bende Noyan'ı takip ettim. Kükremesi bana bağırmaktan çok çağırmak için olan bir girişimdi fakat sinirden ses tonunu ayarlayamadığı için beş dakika sonra birbirimize girecek çiftlerden biriymiş gibi hissediyordum, birazcık da ne ile karşılaşacağımı bilmediğim için olan gerginliklerden biriydi bu. Geldiğim kattan sonra parmağımı kapıdaki sisteme okutup odaya girdiğimde ortada voltalar atan haline dikkatle baktım.
'Rusya'ya gidiyorum, gelmek ister misin diyeceğim ama bir nebze gergin olacak ortam. Sadece Gönül ablayı misafir etmemizin senin için sakıncası var mı?'
'Rusya ne alaka?' kaşlarım çatıldığında Noyan dudaklarını ıslatıp sinirle soluğunu bıraktı. Tekrar tepesinde halay çekmeye başlayan sinirlerinin hırsını başucunda duran aydınlatmaya vurarak çıkarmaya çabaladığında gözlerini sıkıca kapattı. Şu an kendine telkinler verdiği o kadar belli oluyordu ki.
'Bildi onun için gideceğimi, kaçtı.' Dişlerinin arasında fısıldadığı cümleyle derin bir nefes aldım. Şu an odaklandığı nokta o herifin Gönül ablaya zarar vermesi olabilirdi ancak yine odaklanması, hatta öncelik sırasına bakarsak ilk adımda göreceği bir şey vardı, o da Gönül ablanın sağlığı.
'Noyan onu sonraya bıraksan? Daha önemli bir konu var ortada.'
'Bundan önemli ne var?' kaşları çatıldığında dahası olup olmadığını kontrol etmek istercesine beni süzdüğünde kollarımı göğsümde bileştirip dikkatle yüzünü inceledim.
'Gönül abla şiddet görmüş, hamile bir kadın ve siz bu sanki çok doğal bir durum gibi karşılıyorsunuz. Doktorun görmesi gerek, en azından ultrasona girmeli. Hem Denker abi bir anda çıkıp gelirse ne olacak? Kadına, istemiyorsan görmezsin dedin.' Az önce olan hararetli hali usulca yavaşladı, yavaşladı ve kayboldu. Bakışları arkamda kalan kapıda döndüğünde gözlerinden ufak kederli bir bulutun geçtiğini görebiliyordum.
'Abim acil bir durum olmazsa ben yokken gelmez.' kaşlarım çatılırken doğru duyup duymadığımı anlamak için birkaç saniye sessiz kaldım. Noyan ise başını onaylarcasına sallayarak desteklemişti cümlesini, 'Ama doktor konusunda haklısın. Önce doktora gidelim, sonra sizi eve bırakır havaalanına geçerim.'
'O söylediği, Tarık, kocası mı?'
'Cenaze, artık başka bir şey olamaz.' kararlı duruşunu takdir etmek istesem de bu saldım çayıra hali fazlaca garip geliyordu, 'Kocası, eski kocası.' sorumun cevabını gerçekten aldığımda giyinme odasına yönelerek kenardan elime geçen iki kapüşonlu ceketi ve çantamı alıp tekrar odaya yöneldim. Odadan çıkıp basamakları hızlıca indiğimizde Gönül ablanın telefonla süren bakışmasını bölmek adına ceketi uzatıp bitmek üzere olan serumu çıkararak damar yolunu kapatmadan üzerine bant yapıştırdım.
Ben tüm bunları yaparken gözleri telefondan hala ayrılmadığında az önce fark edemediğim ayrıntıyla, yani arama düşen telefon ekranındaki isim kaşlarımı havalandırmama neden oldu. Büyük harflerle yazılmış Denker ismine öyle bir bakıyordu ki gören evin salonunda değil de arafta zannedebilirdi.
'Abim mi arıyor?' duraksayan tavrımızdan sonra Noyan kendini hatırlatırcasına yanımıza yaklaşıp konuştuğunda Gönül ablanın telefondaki gözleri ikimize döndü.
'Aynı kabusu tekrar yaşamak istemiyorum.' Başını sağa sola sallayıp özür dilercesine Noyan'a baktığında sehpada hala can çekişir gibi titreyen telefonu almış, aramayı meşgule atar atmaz tamamen kapatmıştı.
'Hastaneye gidelim.' Noyan'ın yüzünde üzüldüğüne veya üzülmediğine dair ufak bir ibare olmazken beklemeden kapıya yöneldiğinde Gönül ablanın bana dönen bakışlarına gülümsemeye çabaladım. Denker abinin şu an kafayı yediği gerçeğini es geçemezdim ama kadıncağız yıkılmaya çeyrek kala gibi duruyordu. Sadece fiziken değil, psikolojik olarak da öyleydi...
'Huzurunuzu bozdum resmen.' Çekingen mırıltısıyla ayağa kalktığında çatılan kaşlarını iyice inceledim. Yüzündeki yaraları saymazsak ki sayacak olsak bile çok güzel kadındı Gönül abla, ama büyükler ne demişti yüzü değil, bahtı güzel olsun... Gözlerinin kehribarı, teninin beyazlığı, yalancı gülüşünden, kaş çatışına kadar farklı duruyordu.
'Huzurumuzu falan bozmadın, hadi gidelim bir an önce hastaneye.' Başımla kapıyı işaret etsem de parmakları kasığına doğru gittiğinde az önce kalktığı koltuğa yeniden yerleşti. Ne olduğunu anlamak için iki adımda iyice yaklaştım.
'İyi misin?' başını olumsuzca sallayarak yanıt verdiğinde iç çekişiyle beraber aklıma dolan onlarca ihtimali düşünmeyi bıraktım. Düşünmekten öte bir şey yapmam gerektiğinin bilincinde olarak ondakini de alarak elimdeki ceketleri kenara fırlatırcasına bırakıp kapıya koştum.
'Noyan!' arabanın sürücü koltuğuna yerleşmiş içeride kime kükrediğini bilmediğim kocam beni duymazken bakışlarımı kapının dibinde duran adama çevirdim.
'Çağırdığımı söyle! Hemen!' adamı yerinden kıpırdatamasam da iteklediğimde geldiğim hızda Gönül ablanın yanına dönmüştüm. Koltukta bıraktığım bedenini yerde dizleri üzerine çökmüş olarak bulduğumda bende yanına çöktüm.
'Bacaklarım, ağrı yüzünden, uyuşuk...'
'Abla!' bağrışıyla beraber ona dönecekken gözlerim koltuğa kaydığında hızlıca gözlerimi Noyan'a çevirdim. Onun baktığı da benimle aynı yerken engel olmamak adına çekildiğimde, kolunun birini sırtına sarıp diğerini de bacaklarının altından geçirerek kaldırdı. Ardından takip ederken yerleştiğimiz arabayla bende Gönül ablanın yanına oturdum.
'Çok kötü...' inlercesine çıkan sesiyle elini yakaladığımda ağlamaya hazır hareleri bana döndü.
'Geçecek, sakin olalım, geçecek.' Sadece bakışıyla bile güç isteyen halini dikkate alarak saçlarını okşadım. Arabanın içinde defalarca yankılanan melodi bir kez daha ses bulduğunda Noyan'ın kükremesi de gecikmedi.
'Sikerim yapacakları işi! Kes abi! İyi diyorum! İyi ya! Sal bir kadını! Sen o iti bul!' telefonu kapattığı gibi yan koltuğa fırlattığında derin bir nefes alıp gülümseme çabasıyla tekrar baktım Gönül ablaya. Canı yanıyordu, canı fazlasıyla yanıyordu ama daha fazla gerginlik çıkarmak istemez gibi içine atmayı seçiyordu. Alnında biriken ter damlaları bile ne kadar kendisini kastığını anlatmaya yeterliydi.
Dudaklarının arasından acı bir inleme çıkarken yakaladığım parmakları daha sert sıktı tenimi. Bir kadını, şiddet yüzünden böyle görmek... İnsanın akıl sağlığını kaybetmesine neden olurdu. Yüzündeki her bir mimik kaskatı olmuş, ifadesi artık donuktan da öte, buz gibiydi. O ilk arabadan indiği veya yüzünü gördüğüm an ile şu an olan kadın arasında milyon tane fark sayabilirdim. Benim odağım tamamen ondayken sert fren ve yolda çığlık gibi çıkan ses birbirini takip ettiğinde Noyan arabadan fırlar gibi çıktı.
'Yardım edin!' acile seslenişinden sonra arka kapıyı açtığında gelen seslerin ardından önlerinden çekilerek çalışmaları için alan açtı. Gönül ablayı aldıkları sedyeyle bende indiğimde kopan parmaklarımızın tekrar birleşmesi adına uzattığı elini tuttum.
'Hamile, kanaması var. Gönül-' bilmediğim soyadıyla sıkıntıyla başımı sağa sola salladım, 'Hamile işte sadece bunu biliyorum.' Bir yandan işlerini yapmaya çalışan, diğer taraftan da bilgi edinmek istediklerini bilsem de elimden gelen sadece bu kadar detaydı. Herhangi bir hastalığı var mı, kullandığı bir ilaç mevcut mu, hatta nabzı ne alemde hiçbirini bilmiyordum. Tek gördüğüm yakınım olan birinin sevdiği insanın acı çekiyor olmasıydı ve eğer bu anda benden tam performans beklerlerse hata etmiş olurlardı.
Kapısına yaklaştığımız operasyon odasıyla önüme engel konulmaya çalışsa da Noyan'a şu dakika tek bir şey için fazlaca dua edeceğimi biliyordum. Anlamsızca ve ne ara aldığımı bilmediğim çantamı açıp içeri alınan Gönül ablaya bakarak çalışana kartı gösterdiğimde itirazı dudaklarında asılı kaldı. Uzman hekim olmamın dışında bu hastanede çalışacak olmamın garip tesadüfü işime yarayacaktı. Çantayı boynumdan çıkarıp Noyan'ın göğsüne atar gibi bıraktıktan sona ilerleyen personele bende eşlik ettim.
Odaya girerken olan koşuşturmam üzerime binen yükle yavaşladığından olsa gerek üzerimdeki yeşil önlüğü çıkarıp kirli alana bırakarak başımdaki boneyi çekiştirdim. Omuzlarıma dökülen saçlarımın ardından aynadaki yansımama bakıp derin bir nefes alarak ellerimi temizlediğimde üzerimdeki tayt ve tişörte silip sözde kurulamayı da yaparak ağır adımlarla ilerledim kapıya.
Hayat her kapının açılmasını bir öncekinin kapanması üzerine bir plan kurmuştu. İlerlediğimiz koridorlarda belki de sadece bu yüzden gözümüze kestirdiğimiz kapıyı zorluyorduk. Çünkü emindik, açılacak ve arkada kalan o kapı büyük bir gürültüyle yüzümüze kapanacaktı. Sırf acaba bildiğim o kapıya mı dönsem diye düşünerek bize iki seçenek sunar gibi yapacaktı hayat fakat asla öyle olmayacaktı. Dediğim gibi ne zaman acaba diyerek oraya dönse gözlerimiz o vakit kulakları sağır edecek bir şiddetle çarpacaktı işte. Bu da tam olarak öyle bir durumdu.
Gönül abla sözde emin bir duruşla o ufaklığa dair kapının kapanmasını beklemek istememişti, kendisi çekip kapatmak niyetindeydi, peki şimdi? Henüz o kapıya uzanıp emin dahi olmadan bu yaşadığı da hayatın melodram dolu oyunu muydu yoksa evrenin seni duyuyorum mesajı mı?
Önüne geldiğim sensörlü kapıya göz atıp bir adım daha attığımda açılmasıyla bakışlarım direkt olarak Noyan'ın mavileriyle çarpıştı. Yüzümden düşen kaç parça vardı bilmiyordum ama üç adım daha atıp önünde durduğumda beni anında kendine çekip kollarının arasına bir zırh varmış gibi sardı.
'Bebeği kaybettik.' İçim eziliyordu ve sesim ağlamaklıydı. İçeride şiddet gördüğünü açıklamıştım, ağrılarını geçirmesi için verdiğim ilaç ismini söylemiştim, elimden geldiğince yardım etmiş ve ortalığı karıştırmamak için çaba göstermiştim. Tüm bunlar için direnmiştim ama Gönül abla tansiyon düşüklüğü ile bayıldığında, orta yaşlarda, doktor olduğu her halinden belli olan o adam kürtaja alınması için hazırlık yapmalarını söylediklerinde iki adım geri çekilip öylece yüzüne bakmıştım.
'Gönül ablanın durumu nasıl?' Noyan'ın fısıltılı sesiyle iç çektiğimde başımın üzerindeki nahif öpücüğünü hissettim.
'Kan takviyesi yapılması gerekiyor sadece, iyi o.' İlk kez girdiğim bu hastanede, ilk haberim böyle olmamalıydı. En azından bir kayıptan bahsetmemeliydim. Gönül ablanın ne yapacağı konusunda emin olmasam da bebeğini kaybetmiş bir kadına karşı nasıl tavır takınılırdı emin olamıyordum. Ancak hepsinin ötesinde bir bebek, henüz annesinin karnındayken şiddete maruz kalmıştı. Kollarımı Noyan'ın beline dolayıp daha çok sokularak derin bir nefes aldığımda ciğerlerimi dolduran çıra kokusuyla gözlerimi kapattım.
'Bebek öldü...' sesim fısıltıyla çıkıyor belki de sadece ben duyuyordum ama içimdeki kara delikte yankılanıyordu. Elini saçlarımın arasından geçirip yüzümü iyice göğsüne bastırdığında başımın üzerine de bir öpücük bıraktı. Bedenimi saran kollarının çekilmesini istemesem de gevşediğinde ellerini yanaklarıma yerleştirip, gözlerimin derin dipsiz kuyularına bakar gibi odaklanmasını sağladı.
'Profesyonel düşüneceksin Deran. Doğumlar kadar ölümlerde normaldir, bir doktor nasıl davranması gerekiyorsa öyle yapacaksın. Gönül ablayı sadece hastan olarak göreceksin. O yüzden...' başparmaklarıyla yanaklarımdaki ıslaklığı temizleyip derin bir nefes aldı, 'Ağlamayı bırakıyorsun, bebek değil cenin olarak düşünüyorsun ve işine odaklanıyorsun.'
'Henüz başlamadım bile.' Mızırdanan çocuklar gibiydi halim, biliyordum ama kayıp denilen şey söylenen kadar kolay yaşanmıyordu onun bilincindeydim. Hele ki seneler önce Gökmen abiye şahit olmuşken ne denli yıpratıcı olduğunu es geçemezdim. Keza şu an doktor değil, hasta yakınıydım ve bu işleri tamamen değiştirirdi.
'Başladım diye düşün o zaman.' Yüzündeki donuk soğukluk içime işlerken itiraz ettiğim her detaya bahane bulabileceğinin farkındaydım. Başımı onay verircesine sallarken alt dudağını ısırıp derin bir nefes daha aldı.
'Abimle konuşayım ben, gerçi ne konuşacağım bilmiyorum ama.' Kararsız kalışına rağmen başımı yeniden onaylarcasına salladığımda yüzümü kavrayan parmakları usulca çekildi. Dışarı yönlendirdiği bedeniyle bende tam birleşim noktasında olduğum iki koridora göz attım. Ne yapacağımı bilemediğim için ilerideki banklara yönelip bedenimi çuval gibi bıraktım.
🌑🌒🌓🌔🌕🌖🌗🌘🌑
Odadaki derin sessizlik bir süredir devam ediyordu. Boğucu, insanın gırtlağına çöken bir durum içerisindeydik. Noyan konuşmak için arabadaki telefonunu almaya gittiğinde karşısına bir anda dikilen Denker abiyle ona da gerek kalmamıştı. Yaklaşık iki saattir odadaki ölüm sessizliği içerisinde arada bir uyanan ve birkaç dakika sonra tekrar uyuyan Gönül ablaya gözlerini dikmiş Denker abiden kaçırdım bakışlarımı.
O sandalyeden kalkıp yaklaşmaya cesareti yokken, tedirginliği alenen ortadayken bile bakışları kopmamıştı Gönül abladan. Burada kendini hem yabancı hem de delicesine tanıdık hissediyordu fakat herhangi bir eylemde bulunamıyordu. Gönül abla yeniden gözlerini araladığında dudaklarından dökülen inlemeyle yerine mıhlanmış gibi duran Denker abi anında ayağa kalkıp yanına yaklaştı.
'Sırtım...' inleyişi muhtemelen acıyla kapattığı gözleri yüzünden başında benim olduğum düşüncesine yatkın olsa da Denker abi bir problem olur mu dercesine bana baktı elindeki yastıkla. Başımı sallayarak onay verdiğimde incitmekten çekinen sakinliğiyle Gönül ablanın sırtını kavrayıp yastığı yerleştirdi.
'Başka bir şeye ihtiyacın var mı?' sesindeki fısıltı o kadar derindi ki Gönül abla gözlerini araladığında bakışları kısaca üçümüzde dolaşmış ardından başını hayır dercesine sallamıştı.
'Gönül...' zaten küçücük kaldığı yatağın boş olan kenarına Denker abi oturduğunda alnına dökülen saçları da okşayarak geri çekti.
'Bebek-'
'İstemiyordum, aldıracaktım zaten.' Noyan'ın daha önce şahit olduğum buz gibi olan sesine rağmen şu an Gönül ablanın tınısı buz dağından insanın yüzüne doğru bir ayaz vurur gibi hissettirmişti. Denker abi nefes almaya çabaladıktan sonra başını onaylarcasına salladığında elini avucunun içerisine hapseder gibi kavradı.
'Konuşmak istersen, kötü hissedersen ben hep yakınındayım.' Ne derse desin çıkmazlar içinde kalmıştı iki beden ve durum alenen ortadaydı. Gönül abla parmaklarını usulca Denker abinin avucundan kurtarıp sırtını dönerek kıvrıldığında iletişim kurmak istemediğini daha net belli edemezdi sanırım. Bakışlarım ikisi arasında git gel yapsa da elimin kavranması dikkatimi dağıttığında sessizce ayağa kalkan Noyan'a eşlik ettim.
Denker abi ve Gönül ablayı bir yangın ortasında bırakmak ne kadar doğruydu bilmiyordum ancak olabildiğince sessiz ortamı terk ederek koridora çıktığımızda Noyan'ın yüzünü buruşturup zorlukla yutkunduğunu gördüm. Durum ağırdı, dahası fazlaca hassastı fakat hepimizin yapması gerekenler vardı. Özellikle de dışarıda dolaşan bir psikopat ve hemen birkaç adım ilerimizdeki Gönül ablanın kendine gelmesini bekleyen hastane polisi ile ilgili şeyler...
'Ben, müdahale edilirken şiddet gördüğünü söyledim.' Bu yaptığım doğru mu emin değildim. Normalde evet doğruydu ancak şu dakika hiçbir şey normal değildi ve bu da olmayabilirdi. Noyan'ın gözleri benden ileride bekleyen iki adama döndüğünde dudakları ufak bir tebessümle kıvrıldı.
'Karısı doktor olan bir adamın suç işlemesi bir hayli zor.' Bende gülümsemeye çabalarken, derin bir nefes alarak beni inceleyen harelerini süzdüm.
'Doğru bildiğini yaptığın şey için çekinmene gerek yok. Sen olması gerekeni yaptın, bende kendi yöntemlerimle çözüm bulacağım.' Başımı salladığımda alnıma dudaklarını basıp geri çekildi. Sanırım konuşma ve dahası kötü olan yanlardan bahsetme sırası ondaydı.
'Benim-' durumun fenalığından çok abisinin yıkılışını içinde hissediyordu belli ki, o yüzdendir cümle kurabilmek adına birkaç saniye sessiz kalıp aralık olan kapıdan önce Denker abiyi süzdükten sonra bedenini tamamen bana çevirerek devam etti konuşmasına, 'Halletmem gerekenler var, abimi de alıp gideceğim. Deran, güzelim çok oluyorum farkındayım ama Gönül abla benim için çok değerli, yalnız bırakmamanı istesem...'
'Ben buradayım.' Başımı sallayarak anında gelmek istediği noktaya vardığımda dudaklarındaki kırgın tebessümle başını onaylarcasına salladı.
'Gizay birazdan gelir, ihtiyacın, ihtiyacınız olan bir şey olursa halleder o. Telefonum birkaç saat kapalı olabilir, mesaj at o yüzden ulaşmak istediğinde.' Zoraki konuşmasını sonlandırmak istercesine kollarımı sıkıca boynuna doladığımda belimi sarıp başını boynuma gömdü. Aldığı derin nefeslerden sonra gitmesinden daha çok Denker abiyi götürmesi mantıklı geldiği için ayrıldım. Daha fazla durması güçte verebilirdi ancak o güç kadar zarar ve yara açabilme olasılığı da vardı.
'Hadi gidin siz. Eğer çıkarırlarsa eve geçeriz, müsait olunca ararsın.' Sağ eli havalanıp yanağıma yerleştiğinde başparmağıyla okşayıp derin bir öpücük bıraktı. Bu aşktan, sevgiden çok daha öte bir öpüştü. Belki minnettarlık, belki korku veya sakinleşme çabası dahi olabilirdi. Denker abinin şu an düşünemediği ileri veya geri her durumu Noyan düşünmek zorundaydı. Bunun ikimizde bilincindeydik ve bir yerde Noyan'ın abisini yavaşlatması hatta durdurması dahi gerekebilirdi.
'Abi, çıkalım.' kapıdan seslendiğinde Denker abinin gözleri bize dönmeden bir süre daha sırtı kendine dönük bedeni süzmüş ardından harekete geçerek çıkmıştı dışarı. Noyan'ın bire bir aynısı olan bakışları beni bulurken dudaklarını aralayıp tekrar kapattığında kolunu okşayıp gülümsemeye çalıştım.
'Buradayım, emanetin başım üzerine.'
'Sağ ol.' Hırıltıyla çıkan sesinden sonra Noyan'la yanımdan sıyrılıp geçtiklerinde derince soluklanarak baktım arkalarından. O hırıltılı olan ses biyolojik değil, psikolojikti. Boğazına o kadar çok kelime birikmiş, o kadar suskunluğuna sığınmıştı ki ses telleri dahi kavga ediyordu onunla. İnsan sustuklarıyla bozuyordu kendini. Vücudunu, günlük tepkilerini, var oluşunu yerle bir ediyordu.
Buradan bakınca vücutları benzeyen iki adamın sırtına diktiğim harelerimi koridorun köşesini dönmeleriyle hala aralık olan kapıya çevirerek girdim içeri. O sırt dönüşünün tekrar yüzünü dönmesi çok imkansız gibi hala olduğu gibi kalan Gönül ablaya yaklaşırken kenarda kalan sandalyeyi de alarak görebileceği yere çektiğim gibi oturdum. Tüm sessizliği arasında gözleri aralık olan Gönül ablanın bakışları boş duvardan bana döndüğünde yataktaki elinin üzerine hafifçe vurduktan sonra parmaklarını kavradım.
'Gitti. Su içmek ister misin?'
'İstemiyorum.' Gözlerim asılı seruma döndükten sonra tekrar Gönül ablayı bulduğunda iç çekerek baktım değerli bir taş gibi parlayan gözlerine. Ağlamamak için olan direnişi o kadar parlamasına neden oluyordu ki söyleyecek kelime bulamamıştım.
'Tarık'ı bulmaya mı gittiler?' sesi yorgunluktan çatlamış gibi çıkıyordu ama o kadar kısıktı ki tonu odaklanmayan birisi fark edemezdi.
'Büyük ihtimalle, sormadım.' Sormamıştım, ancak biliyordum. Onu bulmaya, buldukları dakika da düşünmek bile istemeyeceğim şeyler yapmaya gitmişlerdi. Bir hava alalım diyerek dışarı çıkmak gibi değildi bu. Kapana benziyordu, yabani bir hayvanı avlarcasına, ona söz dinletmeye çalışırcasına dünya denen kocaman ormanın içine dalmaya gidiyorlardı. Ne kadar hızlı olurlar veya ne zaman net bir geri dönüş yaparlar bilmiyordum ama Gönül ablanın dolan gözleri ve başını sallamasıyla hala tuttuğum elindeki parmaklarımı sıkılaştırdım.
'Gitmesinler Belgi...' sesindeki yalvarılırcasına olan tını kendini gösterdiğinde buruşan yüzüne rağmen sırt üstü dönüp kollarından destek alarak doğrulmaya çalıştı. Anında yardımcı olup yatağı biraz yükselttiğimde kaşlarımın çatılmasını engelleyememiştim.
'Noyan'la konuş, bulmasınlar, aramasınlar, lütfen.' Sesinde o garip şey vardı. Korku... İlk gördüğüm andan beri ne sesinde, ne duruşunda olmayan korku şimdi kendini gösteriyordu.
'Neden?'
'Tarık normal değil, son birkaç aydır hiç normal değil. İyi şeyler olmaz. Kaçtığı yerde kalsın. Bu öfke onlardan haklılıklarını çalar, suçlu bile yapar.' Belki haklıydı Gönül abla, belki de hepimizden daha mantıklı düşünüyordu fakat mesele de buydu ya işte, düşünüyordu. Başkalarını değil, kendini düşünmesi gereken zamanda olağan odağını belki kaçmak, belki de sığınmak için diğerlerine çeviriyordu.
'Şu an odağın kendin olabilir misin?'
'Hayır. Bak anlamıyorsun, Noyan'ı ve Denker'i bende tanıyorum, evet akıllı adamlar ama, aması var işte. Odakta ben olamam, düşünmek zorundayım, Denker, Noyan, Gizay, hepsi Tarık'ı çerez gibi görüyor, gitmesinler. Ne olur bir şey yap.' Az önce yüzünde zerre acı çeken ifade olmayan kadının şimdi hem panikle kavruluyor hem de içinde bir eziyet yaşıyor gibi olmasıyla kaşlarım havalansa da dudaklarımı ıslattım.
'Dinlemezler, sende biliyorsun.'
'Dinler, Denker Noyan'ı dinler, Noyan seni. Bakışlarını gördüm, Noyan'ı birisi durdurabilecekse o kişi sensin. Senden tek isteğim, durdur, lütfen.' Kararsız kalsam da komodin üzerinde duran çantama uzanıp içinden çıkardığım telefonla Noyan'ı aradım. Denerdim, en fazla dinlemezdi, keza bu sefer bende beni dinlemesini istediğimi sanmıyordum...
Tüm insani görülerime rağmen Tarık henüz tanımasam da benim için parçalanması gereken biriydi sadece, bu dünya üzerinde toz zerreciği olarak dahi kalmamalı, hatta hiç doğmamış olmalıydı. Aklımdan geçen vahşi fikirleri henüz ilk çalışı bitmeden açılan telefon bıçak gibi kestiğinde iliklerime kadar işleyen korkulu sesini duydum.
'İyi misin? Bir şey mi oldu?' gergin olan haline rağmen sesi telaşla kulağıma işlediğinde iç çekip sıkkınca bıraktım.
'İyiyim, sadece... Noyan, gitmeseniz.' Böyle ikna olmayacağını, sadece gitme dediğim için kalmayacağını biliyordum. Dürtülerinden çok göz önündeki gerçeklerle hareket eden bir kadındım. Eğer bir tehdit varsa ve bunu alenen görebiliyorsam kaç yada savaş taktiğini uygulardım. Fakat şu an o tehdit bana sadece yok olması gereken bir şey gibi geliyordu...
'Niye?' paniği yerini şaşkınlığa bırakırken bakışlarımı Gönül ablada gezdirip derince bir kez daha soluklandım. Sanki nefesim ciğerlerime sığmıyordu. Verecek cevabım neydi peki? Gönül abla normal olmadığını söyledi? İçim sıkılıyor bir şey olacak? Veya istemiyorum desem yeterli gelir miydi? Gelmeyecekti adım kadar emindim. Peki ben sahiden de yeterli gelmesini istiyor muydum? İşte buna verecek tek cevabım vardı. Böylesine güçlü bir kadını bu kadar ürküttüyse, parçalamalılardı onu. Gönül ablayı görmeseydim, unutalım şiddeti, elini havaya kaldırmış olduğunu duysam azaplar çeksin isterdim. Bu sadece Gönül abla için değildi, her kadın içindi. Ve evet, şiddete epey şiddetli bir karşılık vermeyi fazlaca doğru buluyordum.
Noyan'ın bahsettiği, Gizay'ın gördüğü o karanlığı damarlarımın içinde dolaşan bir yılan gibi hissediyordum şimdi. Evet, o karanlık kalbimin tam ortasında büyük bir leke gibi vardı ve gizlenmeyi iyi biliyordu.
'Bize bir şey olmayacak Deran.' Sanki olmayan iç sesimi duymuş gibi tekrar konuştuğunda saçlarımın arasına parmaklarımı daldırıp başımı kaşıdım.
'Gitmeyin yine de, lütfen.' İstekli çıkması için çabalasam da olmayan tonumla Noyan'ın iç çektiğini fark ettim.
'Abim sana terasta bir şey söylemişti hatırlıyor musun?' sorusuyla bakışlarım hala gözleri bende olan Gönül abladayken onaylayıcı bir mırıltı çıkardım.
'Öyle veya böyle güzelim, abimin gönlünü kırdılarsa ve ben engel olamadıysam eğer, şimdiden sonra yapmam gerekenler arşa da çıksa yaparım. Bazı pişmanlıklar bana göre dahi değil...'
'Bu abi kardeş şeyini sonra yapsanız, şimdi değil.'
'Deran'ım....' Sesinin tonu asla uyarıcı değildi, daha çok milyonlarca kez ismimi söylemek ister gibi zikrediyordu, 'Venüs kadar borcun var güzelim ve ben her alacağımı tahsil ederim. Döndüğümde, fazlaca öpmek zorunda kalacaksın beni, geri kalanları düşünme, sadece bunu hazırla kendini.' Aramızda oluşan sessizlik benim Gönül abladan bakışlarımı kaçırmama neden olurken Noyan'ın sesini tekrar duydum.
'Otuz yedi milyon dokuz yüz doksan dokuz bin altı yüz tane daha borcun var, bir bir hepsini nasıl alacağımı tasarlayacağım bu süreçte.' Gözlerim kendiliğinden kapanırken bu kez oksijenin yetersiz geldiğini düşündüğüm ciğerlerime havayı derince temas ettirdim. Sandalyeden kalkarak odadan dışarı yöneldikten sonra kapıyı kapattığım dakika boğazımı temizler gibi öksürdüm.
'Noyan.'
'Güzelim aklım kalır, yapma.' Cümlesi dudaklarımın kıvrılmasına neden oldu ama içimdeki o hudutsuz canavara yine de engel olmadı.
'Aklın kalmasın. O mahlukatı parçalara ayırın. Bulman için ne kadar zaman gerekiyorsa hiç fark etmez. Onun Gönül ablaya havalanmış her parmağını tek tek kırın.' Hattın ucunda derin bir sessizlik oldu cümlemle. Bakışlarım koridorun köşesindeki Afel'le çarpıştığında tebessüm etmeye devam ettim.
'Sen-Anlamadım.'
'Gönül abla rica ettiği için aradım. Mesleğime, yeminime ihanet olabilir ama acı çekmeli o. Eğer aklında öldürmek varsa, bunu yapma. Bu kadar acısız bir ölüm onun haysiyetsiz duruşuna az gelir.' Sesim kararlıydı, duruşum da ve tabi dilimden dökülen her söze karşı kalbim de. Ben, beni yetiştiren ailemin evinde, Gönül abla ise kendi seçtiği ailesinin evinde görmüştük o şiddeti. Biz kadınların zaten kendine ait pek bir şeyi olmazdı. Olduğumuz yüzyıl veya çağ fark etmezdi. Fakat eğer ki o evler o insanlara aitse ve kadın olarak o evlerde güvende değilsek, yıkılsındı başlarına.
'Benimle gelmek ister miydin?' kuşku dolu sesiyle bakışlarım koridorda gezindi ama tekrar Afel'e ve üzerindeki siyah ceketin kolundan sivri ucu görünen bileğindeki bıçağa döndüğünde içimdeki o durgun kadının yitip gittiğini hissettim.
'Hayır tabi ki.'
'Allah'ım çok şükür, Gizay'ı haklı çıkarmıyorum.' Yanıtına kıkırdarken dudaklarımı ıslattım. Buraya kadar yeterliydi. Gönül ablanın isteğini de yerine getirmiştim, asıl kalbimden geçenleri de söylemiştim. Ne yaşanacağını bilmememe rağmen henüz dün gece yüzünün sadece bir kısmı aydınlanan Ahter'i anlamıştım. Yaşanacaklar, Visam ailesinin başına gelenler değil, onların başkalarının başlarına getirdikleri olacaktı.
'Kendinize dikkat edin.'
'Edeceğiz, özellikle sen orada beni bekliyorsan dikkat edeceğimden emin olabilirsin.' Telefon konuşmamızın sonlandığında telefonu kulağımdan çekerken gözlerim tekrar koridorda dolaştı. İnsan yoktu, tedaviye gelmiş hasta yoktu.
Koridorun birleşim köşesinde Afel, diğer ucunda ise Adel vardı. Afel, onu ilk gördüğümdeki hırçın yırtıcılığı ile bakıyor. Adel ise daha çok hasta yakını gibi görünüyordu. Buraya bağlanan ara koridorun karşısındaki koltuklarda ise genç bir kadın oturuyordu. Kolu boynuna asılı, üzerinde spor kıyafetleri olsa da gösterişli, yeni bir spor kazasına kurban gitmiş gibi görünen... Fakat sadece görünenin bu olduğunu bilecek kadar anlaşılıyordu harelerindeki vahşilik. Belki de ben artık çevremde gördüklerimi hızlı ayırt edebiliyordum.
Derin bir nefesle beraber omuzlarımı düşürüp çıktığım kapıyı tekrar açarak içeri girdim. Sevdiğim adamı askere göndermemiştim ama harbe gönderiyordum. Onun için ne kadar basit olursa olsun Gönül ablanın uyarısı bana göre ciddiye alınması gereken ama hak edenin de hak ettiğini bulması gereken bir durumdu. Fakat birazcık bile olsa Noyan'ı tahlil edebilmişsem Gönül ablanın cümlelerini yalvararak dahi iletsem işin iyice inada bineceğini ve onun gözünü korkuttuğu için daha da alevleneceğinin bilincindeydim.
Adımlarım pencereye yönelirken dışarıdaki sarı sokak lambalarının esir aldığı düzene göz gezdirdim. İnsanlar hastanede telaşlı olurlardı, tıpkı burada olduğu gibi... Randevularına yetişmek, yakınlarını görmek, belki son kez veda edebilmek, bazen de mutlu haberlerini yakınlarıyla paylaşmak için. Her odanın duvarlarında farklı bir iz olurdu... Umudu da saklardı, hüznü de ancak insan en çokta burada yalnız hissederdi kendini.
Hastanenin otoparkına doğru bakan bankta oturup sigara yakmış kadın gibi veya ne yapacağını bilmeden öylece ağaca yaslanıp kalmış adam gibi...
Kalabalıktı belki çevreleri ama içleri yalnız olduklarını bağırıyordu. Başımı usulca arkaya çevirdiğimde Gönül ablayla göz göze geldim. Daha çok bana bakar gibi değil de düşünür gibiydi ama döndüğümü ayırt edebildiği dakika gülümseme çabasına girdi. Bu odada dahi iki kişiydik ama yalnızdık. Aklımdan geçen tam olarak buydu. Nasıl olur biter veya bir yerde yalnızlık tamamlanır mı bilmem ama ona destek olmaya çalışsam da yalnız hissedeceğini biliyordum.
'Denker abiye aşıksın...' dediğimde gözümün önünde Şanze belirdi. O elbiseleri denerken dediği gibi, abime aşıksın, o da sana aşık...
'O da sana aşık.' Devam ettiğimde gülüşüme engel olamadım. Neden güldüğümü bilmese dahi ters bir tepki vermedi, onaylamadı ama reddetmedi de. Usul adımlarla sandalyeye yaklaşıp yerleştim. Derin bir nefes aldığım sırada hareleri dikkatle üzerimde gezindi. Nereye varmak istediğimi anlamaya çalışıyordu ama açıkçası ben de bir yere varmak istiyor muydum bilmiyordum.
'Çok emin konuşuyorsun... Aşık olsam, başka biriyle evlenir miydim?' yüzündeki her mimiğe dikkat kesildiğimde sanki Gönül ablayla yeni tanışıyormuş gibi olan hissiyat ufacık bir hücremde dahi parlama göstermedi. Mimikleri, duruşu, tavır veya cümleleri fazla tanıdıktı. Yıllardır biliyormuşum, onun ne cevap vereceğini ezberlemişim, o denli samimiyetimiz varmış gibiydi...
'Her insanın aklına bu soru gelir değil mi? Aşık olsa neden başkasıyla evlensin ki...' hafifçe omuz silktiğimde dudaklarımdaki tebessüm büyüdü, başım hafifçe geriye düştü.
'Başka bir soru mu gelmeli?' duru sesiyle tavana kadar ulaşan gözlerim tekrar harelerini buldu. Derin bakıyordu fakat tepkisiz, olağan sakinliğiyle, yakalanmış gibi değil de bir kafede, normal bir günde arkadaşıyla kahve içip sohbet eder gibi. Tanıdıktı, tanıdık olmasının nedeni aslında daha önce bir çift kelime konuştuk diye de değildi, Visam'lar kadar tanıdıktı Gönül abla. Onlardan biriyle konuşuyor gibi hissettirecek kadar duygularını saklayabiliyor, kendini sakınabiliyor ve buzdan bir heykel gibi tavır takınabiliyordu.
'Neden insanların aklına bu soru gelir ki? Bence kendini kurtarmak istemiş olabilir mi diye dahi düşünebilmeli insanlar...' konuşmanın ilk cümlesinden beri durgun olan hali ufak bir toz bulutu gibi dağıldı. Yüzünde tek bir çizgi oynamasına izin vermeyen mimikleri bertaraf etti kendini, kaşları usulca çatıldı, az önce derin ama tepkisiz olan bakışları ne dediğimi anlamaya çalışır gibi kısıldı.
'Kendimi kurtarmak mı?' şaşırdığı ses tonundan dahi anlaşılırken başımı onay verircesine salladım. Visam'lar oyunu kendileri gibi oynayanlara tepki verirlerdi değil mi? İşte ben de tam o noktadaydım.
'Kendimi neden kurtarmak istemiş olabilirim ki?' saçmalama lütfen der gibi olan o umursamaz tavrıyla iç çektim. Aslında hiçbir şeyden fakat şu an her şeyden...
'Denker abiden, aşktan, ilişkideki sana zarar veren noktalardan, yaşantısından, ailesinden, her şeyden olabilir.' Hafifçe omuz silktiğimde gözlerimde umursamaz ama bir o kadar da gerçekten kaçtığını düşündüğüm ifade vardı. Kararlıydım, aklım da kalbim de bu tezin yalan olduğunu bildiği halde kararlıydım üstelik.
'Bunların gerçekten olabileceğini mi düşünüyorsun?' şaşkınlığı daha çok artarken yine silktim omuzumu.
'Neden düşünmeyeyim ki?'
'Çünkü ben Denker'le de ailesiyle de birkaç yıl içinde tanışmadım. Bizim ailelerimiz uzun zamandır birbirini tanır. Ondan kaçmak isteseydim, saydığın herhangi bir nedenden yani, hiç başlamazdı ilişkimiz.'
'Belki de gençliğin yaşattığı heyecandı, kapıldın, sonra ürktün. Yapma ama normal ürkmen, yargılamak için söylemiyorum.' Beni başkası falan seslendiriyor olabilir miydi acaba? Çünkü şu an aşırı derecede soğukkanlı konuşuyordum. Yani pek benlik değildi fakat baktığımda da Gönül ablanın zincirlerini ufak ufak parçaladığımın da farkındaydım.
'İnsan heyecanla seneler geçirmez veya heyecanla nişanlanıp evlilik kararı almaz. En azından mantıklı bir insan bunu yapmaz.'
'Peki neden terk ettin? Aşıktın, bu bir heyecan değildi, seneler geçirdin ve onun hayatına dair iyi, kötü her bir detaydan haberdardın. Sonra ne oldu?' gelmek istediğim noktayı fark etmiş gibi yüzündeki mimikler anında gevşedi, omuzlarında büyük bir rahatlama dahi oldu.
'Başka birine aşık oldum.' Söylerken fazla inandırıcıydı ancak belki yarım saat dahi olmamış bir vakit önce Denker abiyle göz göze geldiği andaki o acı gizlenecek gibi değildi. Fiziksel bir acı değildi o gördüğüm, bire bir özlemin getirdiği, engel vurduramadığı acıydı. O yüzden sırtını dönüp kaçmıştı. Sadece ve sadece Denker abiye yakalanmamak için.
'Yalan söylüyorsun ama neyse ki profesyonelsin.' Başımı aşağı yukarı hafifçe salladığımda dudaklarında ufak bir tebessüme rastladım.
'Noyan'a çok benziyorsun...' fısıltılıydı sesi ama bu gizlemek için değildi. Emin olmak adına izliyor ve dahası yeni fark ediyor gibiydi.
'Ne anlamda?' kaşlarımı havalandırıp baktığımda kurumuş dudaklarında dilini gezdirdi usulca.
'Her anlamda, Noyan veya başkası bunu fark etmedi mi? Ona ne kadar benzediğini yani. İnanılmaz, ben onun türünde bir kişinin daha olabileceğine inanmazdım.' Kafam daha çok karışsa da şimdilik önemli olan noktanın kocam ve benim benzerliklerimiz olduğunu sanmıyordum.
'Sen bayağı profesyonelsin... Konu değiştirmede de...'
'Ne öğrenmek istiyorsun?'
'Sordum ya, neden terk ettin?' derin bir nefes aldı sorumla. Bakışları benden kaçarken önce araladığım perdenin ardındaki göğe döndü, hemen sonra da karşısında kalan duvara. Sanki odayı yeni inceler gibi yirmi saniye boş şekilde krem rengi duvara baktı.
'Öyle gerekti diyelim mi?' daha fazla sorma der gibi olduğundan, belki de hüznünden o içime kaçan duygusuz kadının ağzını bantladım. Biraz daha zorbalasam belki açılırdı dili ama kalbimin cinsiyetime bağlı yanındaki kıpırdanmayla beraber sızı hissettim. Bu sadece Denker abi için değil, Gönül abla için de zordu, belki de bunu anladığım için freni kontrol ettim, neyse ki hala tutuyordu.
'Çok mu aşıksın-' gözlerinde ufak parlamalar dolaştığında iç çektim anında, 'Aşıktın yani.' Başını onay verircesine salladı anında. Hareleri tekrar arkamda kalan pencereyi buldu. Havada garip bir boğuculuk, aynı zamanda enteresan bir kasvet vardı.
'Mucize gibiydi ona aşık olmak...' uzun sessizliklerle dolu bir gece olacaktı belli ki. Sandalyeden kalkıp arkada kalan koltuğa yerleştim, bakışlarım hala Gönül abladaydı, onunki ise kasvetli gökte.
'Lao Tzu demiş ya hani; birisi tarafından derinden sevilmek size güç verirken, birini derinden sevmek size cesaret verir diye. Onu sevmek öyle bir şeydi. Hem deli gücü vardı her hücremde, hem de aklımı tarumar eden cesaret. O, kısacık bir anda uzun uzun kalmaktı, onunla yaşadığım her detayda olduğu gibi...' harelerim öylece kehribarlarına kilitliyken bakışları dışarıdan bana döndü.
'Noyan sık sık, burası iyi oynayanların dünyası, iyi olmak bir işe yaramaz derdi. Doğru söylüyormuş. Aşkında da, hayatında da çok iyi poz kesmen gerek.'
'Nasıldı ilişkiniz?'
'Hani kadınlar sevildiklerini hissedince bana prenses gibi davranıyor benzetmesi yapar ya...' başımı anında sallayarak onay verdim, 'Bende biraz daha farklıydı o. Denker, bana bir krallık kurmuştu, sağım solum, önüm arkam, dört bir yanım pembe duvarlarla süslüydü. Gözümdeki bir damla yaşı sakınırdı. Enerjim düşükse yalnız kalmak istiyorum cümlesini duymazdı... İstediğim yalnızlığın acıtacağını bilirdi. Bu herkes için böyle değildir ama beni acıtır yalnızlık... Ve o bunu dahi ezberlemişti. Olduğum yerde bedeni olmasa dahi arkamdaki varlığını hissettirirdi. İlişkide var olmak önemlidir ya... Olmadığı yerde dahi vardı ve bence hissetmek olmaktan daha yüce bir duyguydu.' Dudaklarındaki kırgın tebessüm kendini gösterirken derin bir iç çektim. Kırgınlığı kime veya neyeydi bilmiyorum ama bakışlarındaki öfke kendine aitti.
'Ben ise bütün bu hisleri canlı canlı bir ateşte yaktım. Acımadan, çığlıklarını duyduğum halde...' hafifçe omuz silktiğinde iç çekerek koltuktaki ufak yastığı alıp sıkıca sarıldım ona. İnsan bütün bunları duyunca sığınmaya ihtiyaç duyardı. Benim de ihtiyacım şu dakika o sığınmaktı.
'Anlattığın çok nazik bir adam.' Üzerime çöreklenen ağırlıkla sesim kısık çıksa da başını anında onaylarcasına salladı.
'Denker'de öyle zaten.' Mırıltısının üzerine bakışları baş ucundaki çantasını bulduğunda ufak bir hamleyle alıp içini karıştırmaya başladı. Aradığı neydi bilmiyorum ama kucağına döktüğü bir sürü anahtarlıkla dolu olan anahtarlar, cüzdan, makyaj çantası ve onun dışında olan makyaj malzemelerinden sonra ufak bir defteri bulunca kalan her şeyi tıkıştırırcasına geri attı içine. Defterin üzerindeki lastik şeridi açıp sayfaları çevirdiğinde içinden düşen beyaz karton çekti dikkatimi. Fakat daha fazla merak etmeme alan bırakmamak adına anında bana uzattı. Üzerimdeki ağırlığa rağmen bende uzanıp aldığımda ikisinin fotoğrafıyla karşılaştım.
Açık denizdelerdi sanırım veya bir limanda, emin değildim. Arkalarında alabildiğine mavi vardı. Noyan'la yeni tanıştığımız zaman bindiğimiz veya İzmir'deki olmadığından emin olduğum bir yattalardı. Denker abi üzerinde tek düğmesi tutan açık mavi yazlık, gömleğe benzer ama rahat bir kumaşa sahip üst ve krem renkte bir şortla korkuluklara yaslanmış, bacaklarının arasında, hemen önünde duran, pastel tonlarda pembe renkte uçuşan midi elbiseli Gönül ablanın belini koluyla sarmıştı. Güneş sayesinde kıstığı gözleriyle, hafifçe geriye çektiği başıyla yüzüne bakmaya çabalıyordu. Gönül ablanın bir eli Denker abinin yanağında, sakalları arasındaydı, diğeri ise omuzuna doğruydu, kocaman bir kahkaha attığı için kapalıydı gözleri. Saçlarının çoğu arkaya savruluyordu fakat bir tutamı çenesine doğru süzülmüştü.
Fotoğrafların hisleri vardı, işte tam da bu noktada iliklerime kadar hissediyordum. Aşık bir adam vardı bir karenin içinde. Gülüşüne, tavrına, duruşuna, hatta ufacık bir mimiğini kaçırmamaya yemin etmişçesine aşık bir adam... Bir de onun kolları arasındayken özgür, güçlü, mutlu, gerçek bir kadın. O nokta, o kadının hüküm sürdüğü sınırlardı ve o sınırlar, o aşık adamın kadın istediği sürece sınırsızca genişletebileceği bir yerdi. Gençlerdi, toylardı, henüz gözleri açılmamış denilebilecek kadar aşıklardı. Yüzlerindeki hatlar tam oturmamıştı ama kalplerindeki hatların net olduğu tek bir fotoğraf karesinden anlaşılabiliyordu.
'Lisedeydik, çocuktuk...'
'Güzel bir çocukluk.' Mırıldanmamla bakışlarım tekrar Gönül ablayı bulduğunda başını onay verircesine salladı.
'Hayal dahi edilemeyecek kadar güzel bir çocukluk. Bager'i tanıyor musun? Yani, anlattılar mı?' başımı onay verircesine salladığımda derin bir nefes aldı.
'Fotoğrafı o çekti. Haşarı ve bir o kadar da neşeli bir adamdı. Denker'le tanışmamızı sağlayan da Bager'di zaten.' Fotoğrafı tekrar verdiğimde kaşlarımı havalandırıp daha çok dikkat kesildim.
'O nasıl oldu?'
'Benim ailem genelde ayda bir dışarıda yemek düzenlerdi o zamanlar. O akşamların birindeyken Yıldız teyze ve Kubilay amcanın evlilik yıldönümü olduğu için onlar da aynı mekana gelmişlerdi. Biz kaça saklana bakışıyorduk. Sonra bir anda Bager dikildi önüme. Aşırı sosyal bir adam, öyleydi yani...' omuz silktiğinde gülümsememi genişleterek dinlemeye devam ettim.
'Sandalyemin sırtındaki şal düşmek üzereymiş, yani sözde, eli hızlı biriydi. Onu düzeltti. Kusura bakmayın falan dedi bizimkilere, sonra durdu ve sen kardeşimin okulundaki bölüm birincisi olan kızsın, ismin neydi dedi...'
'Gerçekten aynı okulda mıydınız?' başını anında sağa sola sallarken gülüşü daha da büyüdü Gönül ablanın.
'Bakıştığımızı fark ettiği dakika bizim masayı dinlemeye başlamış. Gerçekten bölüm birincisiydim ama farklı bir kolejde. Sonra bizimkilere tekrar kusura bakmayın falan dedi, lafı evirdi çevirdi nasıl yaptı hatırlayamıyorum dahi Denker'in de ikinci olduğunu söyledi. Ailem sıcakkanlıdır, Visam ailesi de doğru veya yanlış gözetmeksizin aile bireylerini her koşulda destekler. Kubilay amca geldi ardından, attığı palavraya ayak uydurdu, sonra Yıldız teyze geldi ve nasıl olduğunu anlayamadığım şekilde oturduğumuz restoranın terasına iki ailenin de oturabileceği bir masa açıldı.' Gözlerim şaşkınlıkla büyürken bir film izliyormuşçasına olan edamı tek bozan hala üzerimdeki ağırlıktı.
'Sana Visam ailesi hakkında bir ipucu daha, yalan söylemiş olmamak adına dillerinden döküleni gerçekleştirirler.'
'Nasıl yani?'
'O akşam restorandan ayrılırken en son ben çıktım, haliyle Kubilay amcanın Bager'e kızdığını duydum, yaptığı şey için değil, yalan söylediği için. Ve iki gün sonra okula gittiğimde dönem ortasında yeni birinin başladığı haberini duydum. Denker'di o birisi. Yetmedi, bununla sınırlı kalmadı, her akşam Bager aldı şoförle onu okuldan. Tabi arada iletişim kurduk ama arkadaşlarla ne zaman bir şey yapalım desek birine sözüm var der, katılmazdı. Sözü varmış, Kubilay amcaya ve Bager'e... Bir sonraki seviye sınavında ben yine birinciydim, Denker ise ikinci. Bager yalan söylediği için o yalanını doğruya çevirmek adına hem Kubilay amcadan destek alıp dönem ortasında okulunun değişmesini sağlamış, hem de seviye sınavında ikinci olması için her akşam ders çalıştırmış. Tabi Denker'de abisi yalancı çıkmasın diye sosyalliğini sıfıra indirip sabahlara kadar ders çalışmış.' Yüzüme yansıyan şaşkınlığımı asla gizleme niyetinde değildim. Aşırı derecede komplike davranıp bir de doğrucu Davut olmak adına böyle çaba harcamaları hem enteresan hem de güzeldi.
Gönül ablanın anlattığı bu hikayede doğruyu söylemek gerekirse aşırı bağlılıkları olan, birbirlerine değer veren ve gerektiği her anda desteklerini esirgemeyen bir aile vardı. Hala gözlerimin önünde olan o aile birbirine bağlıydı ama böyle değil. Ortalarda kol gezen ufak bir kırıklık, sancı dolaşıyordu. Bugün Gönül ablanın yaşadıkları yüzünden abisini ve onun sevdiği kadını yalnız bırakmak istemeyen Noyan'ın hali o aileydi mesela... Veya şirkete gidip babamla görüştükten sonra olan dalgın ve dağınık halime rağmen Noyan'a destek vermek isteyen Gizay, o ailenin her bir milimini kapsıyordu.
Visam'lar sadece dünya devi şirketleri, sayılamayacak kadar çok diye tabir edilen paraları ve göğüs kabartacak başarılarıyla değil, aile birliğine verdikleri önemle de enteresanlardı. Belki de sayılan ve dile dökülen onca galibiyet sadece aile birliğindendi. Çünkü birbirlerini tanıyorlardı. Sınırlarını, yapıp yapamayacakları şeyleri, duruşlarını hatta sinirlerinin ulaşabileceği son raddeyi dahi biliyorlardı. O gece ne kadar tedirgin ve korkmuş olsam da hatırlıyordum, Noyan babasının bu girişimde bulunmadığını söylerken oldukça emindi. Sormuştu ama sorarken dahi yapmadığını söylemesini istemişti. Ondan başka bir cevap duymayacağını bilir gibi... Sadece kendisine değil, aralarında böyle uçurum varken ismini ağzına almaktan kaçındığı babasına dahi güveniyordu.
Kulaklarıma ilişen boğuk seslerle beraber boynumdaki ağrıdan dolayı yüzümü buruşturarak düzelttim bedenimi. Önce Gönül ablanın olduğu noktaya yatağa baktığımda onun derin bir uykuda olduğunu görerek etrafı inceledim. Gizay buruşmuş yüzü, elindeki iki spor çantası ve kağıt bir çantayla bana baktığında saatin kaç olduğunu anlamak adına koltuğun kolunda duran telefonun ekranını aydınlattım. Neredeyse dokuz olmuştu ve ben delicesine uyumuştum. Gece iki veya üç iken tam hatırlamasam da koltuğa yerleştiğim andan sonrası bende yoktu. Özellikle Gönül ablanın anlattıkları bana birisi masal okuyormuş hissiyatı vermişti. Üzerimdeki battaniyeden anladığım kadarıyla odaya girip çıkanlar olmuş, hatta Gizay'ın kenarda duran ceketi de göz önüne alınırsa çok önceden gelmişti.
'Kusura bakma.' Uyandırdığı için sıkıntıyla buruşan yüzüne rağmen konuştuğunda, hissettiğim ürpermeyle battaniyeye daha çok sarıldım. Gizay ise elindeki çantaları kenara bırakarak anında odadaki aralık cama yöneldi.
'İçeri temiz hava girsin diye açtım ama şansa bugün serin.' Pencereyi kapatır kapatmaz hareleri benden Gönül ablaya döndüğünde boynumu açmaya çalışarak baktım yüzüne. Gönül ablanın yorgun olduğu sadece uyurken dahi belli oluyordu ve Gizay sanki bunu ona yakıştıramıyordu.
'Ne zaman geldin?' boğazımdaki derin acı sayesinde mırıldanır gibi çıkan sesimle tekrar bana döndüğünde dudak büktü.
'İki buçuktu sanırım, belki üç.' Başımı onaylarcasına salladığımda perdeyi kapatarak az önce bıraktığı kağıt çantaya doğru ilerleyip içinden çıkardığı kahve bardaklarıyla yaklaştı yanıma. Birini bana uzatınca alıp avuçlarım arasında sıkıca kavradım. Boynum bir nebze tutulmuş, zihnim ise henüz yerine gelememişti ancak elimdeki kahvenin içine dalmamı isteseler mantıklı veya değil diye ayırt edemeyecek kadar üşümüştüm. Gizay durumu bir kahveyle toparlayamayacağını anlar gibi çantalara tekrar yöneldiğinde birinin içinden kapüşonlu ceket çıkararak yanıma yaklaştı.
'Noyan'ın, bende olan kıyafetlerinden birkaç parça getirdim, gerçi eşofmanları olmaz ama idareten.' Dediği sırada ceketin fermuarını açıp omuzlarıma yerleştirdi, 'Hasta olmaya kalkma olur mu? Döndüğünde saatlerce fırçasını çekemem çünkü.'
'Teşekkür ederim.' Bardağı kenara bırakıp omuzuma bıraktığı ceketin kollarını da giydiğimde gülümsemem kendini gösterdi. Bana göre çok problemli olmayan bir adamdı Noyan ama Gizay'a sorsak hayatı boyunca uğraşabileceği en zor adamlardan birisi olduğunu iddia ederdi. Bakışlarım banyonun cam kapısına döndüğünde bulanık bir yansıma halinde olan silüetime baktım. Üst üste olan kıyafetler yüzünden kendimi lahana bebeğe benzetebilirdim herhalde. Çiller ve yeşil bir çift göz verirlerse eminim ki soğuktan kızarmış burnumla kimse ayırt edemezdi bizi. Muhtemelen hatta yüksek olasılıkla saçlarım karışmış, yüzüm de çökmüştü ancak bu lahana bebeklerden olmama engel değildi.
'Gönül abla nasıl?' dediğinde derin bir nefes alarak yansımadaki bakışlarımı tekrar yatağa çevirdim. Gizay ise hasta olmamam adına ant içmiş gibi ceketin kapüşonunu da kafama çekti.
'Akşam biraz konuştuk, Denker abi ile tanışmalarından falan ama genel olarak sessiz, eğer ki hep böyleydiyse normal.' Gözlerim hala ondayken iç çeksem de Gizay'ın sesini tekrar duydum.
'Asla normali sessizlik değil.' Hafif bir gülme sesiyle bakışlarım Gizay'a döndüğünde koltuğa iyice yerleşerek omuz silkip kahvesinden bir yudum içti, 'Çok konuşurdu normalde. Hiç susmayacak gibi gelirdi insana. Hatta inanır mısın, Şanze halt etmiş yanında, o bile bazen şoka girerdi.'
'Büyümüştür belki.' Tek omuzumu kaldırıp indirirken kırgın bir tebessüm belirdi mimiklerinde.
'O zaman... Hepimiz gerçekten büyümüşüz.' Odak noktası Gönül abla olsa da başını irkilir gibi sağa sola salladı, 'Hiçbirimiz bu kadar sessiz ve sakin insanlar değildik çünkü.' Buram buram insan özlem kokar mıydı? Sadece bir cümle ve bakışı üstelik. Gizay o susmayan insanları, insanın başını ağrıtacak kadar çok konuştukları zamanları özlüyordu. Yutkunurken olan yüzündeki hafif buruşma bile gösteriyordu bunu. İlmek ilmek işlenmiş sessizlik vardı sanki, her anını incecik detaylarla yapmışlar gibiydi ve o bunu hem seviyor hem de nefret edecek kadar geçmişi özlüyordu. Yayılır gibi oturduğu koltukta bedenini dikleştirip dirseklerini bacaklarına yasladığında derince soluklandı.
'Noyan bebek falan dedi, hiçbir halt anlamadım ne olup bittiği hakkında. Ne bu bebek meselesi?'
'Hamileydi. Aldırmak istediğini söyledi bana, Denker abiye de umurunda olmadığını ama emin değilim gerçekten bu kadar önemsiz mi onun için. Gönül abla birazcık anaç duruyor da...'
'Pandora'nın kutusu...' mırıldanması dikkatle bakmaya devam etmemi sağlarken kahvesinden bir yudum alıp iç çekti, 'Gönül ablanın zihni şimdilik Pandora'nın kutusu olabilir ancak.'
'Efsaneye göre içinde sadece umut kalmıştır.' Gizay'ın yüzünde olan o kırgın gülümseme benimde üzerime yerleşti. Gözlerim hala uyuyan Gönül ablaya dönerken derin bir nefes aldım. İçime sığmadı soluğum, belki de sığmak istemedi. Yıllarca bir efsane olarak dilden dile dolaşan Pandora'nın kutusu şimdi Gönül ablanın zihninde, kalbinde kalmıştı. Kilitli ve bulunmayacak, en dip köşe olan o yerde.
Derlermiş ki; tanrıların armağanı anlamına gelen Pandora, ilk kadınmış. Prometheus'un ateşi çalmasına misilleme olarak Zeus'un emriyle yaratılmış ve topal tanrı Hephaistos, Aphrodite'dan esinlenerek toprağa kadın şekli ve sesi vermiş. Bu sırada Athena Pandora'ya çeşitli el işleri, Aphrodite ise çeşitli büyüler öğretmiş. Son olarak ise Hermesias, Pandora'nın içine bir köpek yüreği, tilki kuyruğu koyup, Zeus'un açmaması için fazlaca uyardığı bir kutuyla dünyaya gönderilmiş. Kutuda bilumum kötülükler, hastalıklar saklıymış fakat merakına yenilen Pandora, Zeus'un uyarısını göz ardı ederek açmış kutuyu. Yaptığı hatayı anlar anlamaz kapatmış ancak kutunun içinde tek olan o iyi şey sonsuza kadar mahkum olarak oracıkta kısılıp kalmış. Yani umut...
Gizay'ın hatırlattığı efsane, aklıma Nietzsche'nin yorumunu getirmişti anında; Umut en büyük kötülüktür çünkü işkenceyi uzatır. Belki de Pandora'nın kutusunda ve Gönül ablanın ruhunda kapana kısılan umut gerçekten Nietzsche'nin yorumundaki gibiydi. İşkenceden başka bir durum değildi yani.
'Sen nerelerdeydin?' konuyu dağıtmak istercesine kahvemden bir yudum alıp Gizay'a döndüğümde bakışlarını diktiği Gönül abladan bana döndü.
'Acil halletmem gerekenler vardı.' Verdiği cevapla tek kaşımı havalandırdığımda dikkat kesildim mimiklerine. Yalan söylemiyordu fakat doğru söylemediği de yadsınamaz bir gerçekti.
'Kıyametler koptu, olayın içinde Noyan vardı ve senin acil halletmen gereken işlerin olduğu için onlarla ilgilenmeyi tercih ettin, üstelik Rusya'ya Noyan ve Denker abiyi yalnız gönderdin...' diyerek güldüğümde başımı da sağa sola salladım, 'Hiç inandırıcı değilsin Gizay. Ne haltlar karıştırıyorsun?'
'Kocanın öğrendiği dakika beni öldürmek isteyeceği haltlar, o yüzden sana söylemem.' Verdiği yanıt beni dumur ederken şaşkınlıkla baktım. Ayıptı bu söylediği. Biz hep birbirimizle konuşurduk fakat konuştuklarımızı kimseye anlatmazdık. Ne sanıyordu ki, gidip Noyan'a söylediklerini yetiştireceğimi mi?
'Şimdiye kadar hangi konuştuğumuzu kocama yetiştirdim.' Sessiz olmaya özen göstersem de kızdığımı belli edercesine konuştuğumda Gizay usulca omuz silkti.
'Bilmen seni de sıkıntıya sokar, öğrenirsin vakti gelince, kocana söyleyeceğin için değil yani.' Hafifçe omuz silkip gözlerini tekrar Gönül ablaya çevirdiğinde üzerine gitmek istesem de duraksadım. Çoğu zaman inatçı bir çocuk gibi tavrı olurdu Gizay'ın fakat anlatacaklarını veya anlatmayacaklarını birçok yönden değerlendirirdi.
Mesela bazen saatlerce konuşurdu, merak ettiğim her soruya eksiksiz cevap verirdi, bazen de sırrının onda gizli kalmasını ister, sessizleşirdi. Aklı başında bir adam diyerek etiket oluşturamazdım ama mantıksız da değildi. Durgun olamayacak kadar hareketli, aklını kaybetmiş diyemeyeceğim kadar kendini bilen, insana kendisini değerli hissettirip, birisinde olan değerini ise başkasının insafına bırakmayacak kadar duruşu sağlam insanlardandı.
Bizim arkadaşlığımız aslında bu düzleme bağlıydı. Anlatıyorsa dinler, anlatmıyorsa ısrar etmezdim. Böyleydi o. Eğer paylaşmak istese veya bunu gerçekten dert etmeyeceğimi düşünse henüz ben sormadan anlatırdı. Şimdi ısrar etmem ise aslında Noyan'ı tanımadan önce olan arkadaşlık ilişkimizin dinamiklerini bozmak olurdu. Ve ben o dinamiği bozmak, sırdaşımı kaybetmek istemiyordum. Çünkü sırdaşlar değerliydi. Sırrın onda olduğu için değil, o sırrı güvenerek teslim edebildiğin için. Gizay'ın sırdaşlığı ise paha biçilemez bir şeydi.
🌑🌒🌓🌔🌕🌖🌗🌘🌑
Direnç ve inat her zinciri kırar mıydı bilmiyordum ancak bir şekilde Gönül ablanın inadını kırmıştı. Noyan ve Denker abinin dönmediği ikinci günde hastaneden çıkmış olsak da ben ve Gizay birlik olarak eve gitmemiz hakkında direnirken, Gönül abla evime gideceğim diyerek isyan çıkarmaya çalışmıştı. Neyse ki isyan sürecinde haksız rekabetle ikimize karşı savaşsa da, öyle veya böyle galip çıktığımızda ise çekildiği odadan üç saattir bir ara duyulan duş sesi dışında ses soluk çıkmamıştı.
Korku gerçekten de başa belaydı. O üç saatte ben de, Gizay'da diken üzerindeydik çünkü Gönül ablanın psikolojisinden emin değildik. Fakat nihayetinde duyulan su sesinin sonlanmasıyla bir saat kadar daha odasının koridorunda öylece beklemiştik. O süreçte durumumuz içler acısıydı çünkü başta voltalar atarak koridoru bir hapishaneye çevirmiştik. Daha sonra ise sürekli yerlerimiz değişkenlik gösterse de sırtımızı duvara yaslayıp yerde oturmuştuk.
Artık bir bahane bulup kontrol etmemiz gerektiğini düşündüğümüz esnada da Kübra imdadımıza yetişerek yemek masasının hazır olduğunu söylemek için gelmişti. Kontrol ettiğimizi anlamasın istiyorduk, istiyorduk çünkü Gizay'la birlik olup eve gelmeye ikna edene kadar canımız çıkmış, en son itirazı arabanın hemen dibindeyken olduğunda Gizay bu kez karga tulumba arabaya binmesini sağlayıp inme şansı olmasın diye koltuğuna geçene kadar arabayı kilitlemişti. Şimdi de psikolojisinin üzerine gidersek evden kaçmayacağını iddia edemezdik. Neyse ki bahanemiz önümüze altın bir tepsiyle sunulduğu için odaya girip kısaca göz attığımda Gönül ablanın uyuyor olduğunu görmek içimi ferahlatmıştı.
Kocasından şiddet görmüş, eski nişanlısı da şimdiki kocasını parçalamak için gitmiş, aynı zamanda hamileliği sonlanmış bir kadın çok şey yapabilirdi sonuçta. Hastanenin ağırlığı yüzünden üzerime binen bitkinliğe dur demek için duşa girmiş olsam da sıcak su daha çok mayıştırdığından uzandım yatağa. Bomboş bir şekilde önce yeşilliklerin ardından maviliğin uzandığı alanı izlemeye başladığımda havadaki kasvetin hala dağılmamış olması bile vücudumun ürpermesine yetiyordu. İç çekerek Noyan'ın yastığını kollarımın arasına aldığımda vurulan kapıyla göz devirdim.
Hem üşüyordum, hem üzerimde uyku dışında bir ağırlık vardı, hem de hava kasvetliydi. Keza şu an vurulan kapının ardından pek iyi bir haber geleceğini de düşünmüyordum. Bence orada Kübra vardı ve yemek diyerek tutturacaktı. Fakat tok olduğumu dile getirdiğimde tıpkı Gizay gibi ısrar edecekti. Anlamadıkları nokta ise asla aç hissetmeyişimdi.
Zorlukla çıktığım yataktan sonra üzerimdeki Noyan'ın kazağının uçlarını düzelttim. Kocamın benim iki katım olmasının avantajlarından biri de buydu işte. Onun dolabından giydiğim her parça kıyafet bana elbise gibi oluyordu. Odanın kapısını aralarken karşımdaki Gizay'la kaşlarımı çattım anında.
'Bir şey olmadı değil mi?' ne olur olmadı der gibi baktığımdan herhalde gülerek elindeki telefonu uzattı anında.
'Bizim şu antin kuntin olan cihazdan adam akıllı seni görememiş Noyan bey.' Yüzümdeki korkulu ifade silinirken gülümsemem yerini aldığında anında kaptım uzattığı telefonu.
'İşim bitince getiririm.' Arkasını dönüp direkt olarak merdivenlere yönelen Gizay'a seslensem de başını sağa sola salladı.
'Senin o.'
'Teşekkürler!' basamaklarda kaybolmadan önce konuştuğunda kapıyı örtüp yeniden yatağa girdim. Telefonun ekranını açarak beklemeden kayıtta ilk sırada olan numaraya mesaj attım.
Sevgilim... önce çift tik ardından maviye dönmesiyle beklemeye başladığımda yazmadığını görünce kaşlarımı havalandırsam da ekrana düşen görüntülü aramayı anında yanıtladım.
'Güzelim...' hafif çökmüş gözaltları, ilk kez bu kadar düzensiz duran gömleğinin kaymış yakası, arka plandan anladığım kadarıyla uçakta oluşuyla iç çektim.
'İyi misin?' hali bir nebze zorlu zamanlardan geçtiğini belli ediyordu fakat bunu inatla göstermemeye çabalaması daha da hayran bırakıyordu. Tüm hislerimi açıkça gösterdiğim için beni tebrik etmeye kalkışan eşimin böylesine kendisiyle kaçak dövüşmesi de ironi olmalıydı.
'Çok iyiyim Deran'ım. Kaç uçuş yaptım sayamadım, başım ağrıyor biraz. Birkaç saate sana sarıldığımda daha iyi olacağım.'
'Dönüyor musunuz?' artık sesim ne kadar heyecanlı çıktıysa gülümseyerek başını sallayıp onay verdiğinde bir an dikkati daha çok ekrana toplandı.
'Sen iyi misin?' sesindeki tedirginliği iliklerime kadar gülümsemeye devam ettim.
'Hava soğuk sadece iyiyim yoksa.'
'İncecik giyinirsen tabi soğuk gelir hava.' Tam şu anda, tamam anne, desem ne yapabilirdi ki. Fakat bu ufak laf dokundurması içimi rahatlatmıştı açıkçası. Giderken gözünün pek bir şey görmediğini düşününce, şimdi olan halinin daha kendine gelmiş, bilincini ve zihnini toparlamış olduğunu fark edebiliyordum. Elimle kulaklık takılı mı dercesine bir şeyler yaptığımda gülümsemesi ufak bir kahkahaya dönüştü.
'Rahat olabilirsin.'
'Denker abi nasıl?'
'Gergin, can sıkıcı, biraz da huysuz.' Tüm bu söylediklerinin olması doğaldı, eğer öyle olmasa şaşırırdım zaten. Yükseklik fobisi olan bir adam uçakta ve üstelik cinayet işlemeye aşırı meyilliyken cinnet geçirmeye ramak kala olmazsa asıl şaşırdığım bu olurdu.
'Bulabildiniz mi peki onu?' sorumla yüzü işkence çeker gibi kasıldığında umutsuzca başını sağa sola salladı.
'Bir yerde kopukluk var. Şaşırtmıyor gerçi, iş yaptığı yer Rusya, karşısındakinin ben olduğumu söylemediyse onu gizleyecek çok insan var. Bürokratik sıkıntı yaşamamak, işlerimi baltalamamak için gelişi güzel insanları da suçlayamam en nihayetinde. Ama dört bir yandan haber verdim, maksimum iki gün sonra çıkar piyasaya.' Açıklamasıyla başımı onay verircesine salladım ancak iki günün hastane ağırlığı öyle çökmüştü ki gözlerim istemsizce kapanıyordu. Yine de Noyan'ı izlemek niyetindeydim. Çünkü hem özlemden deli olan hem de tüm koşuşturma arasında tükenen gözlerine baktıkça derin nefesler alıyordum. O ise sanki iki gün değil yıllardır ayrıymışız gibi gözlerini dikiyordu ekrana. İç çekmelerimiz eş zamanlı olurken yastığıma sarılıp gülümsedim.
'Kapat gözlerini güzelim, uyandığında yanında olacağım.' Sanki bir direktif bekliyormuşum gibi göz kapaklarım biraz daha ağırlaşırken yerime sinip telefonu Noyan'ın yastığına yasladım. Alelade görüş alanım varken orada öylece beni izlediğinin bilincindeydim. Ve şimdi uykunun derinliğine kendimi bırakırken fark ettiğim bir gerçek vardı. Kısa bir süre önce Noyan'ın kolları arasındayken göğsümün tam ortasını nişan almış o silahtan sonra kaç gece uyuyamamıştı acaba? Veya kaç kez oturup izlemiş, başucumda böylece durmuştu.
Saçlarımın arasında hissettiğim usul dokunuşlarla beraber gözlerimi araladığımda akşam karanlığına rağmen başucu aydınlatmalarının etkisiyle görebildiğim, karşımda uzanan Noyan'a kısık gözlerle gülümsedim. Onun yerinde sarıldığım yastığı usulca çekip kendini sürükleyerek bedenime yaklaştırdıktan sonra başımı göğsüne çektiğinde bir an itiraz etmeden sokuldum sıcacık vücuduna. Deli gibi özlediğim çıra kokusunu ciğerlerime doldururken bedenimi saran kollarını daha da sıkılaştırdı.
'Hiçbir şey yememişsin.' Sesindeki meraklı tınıyla başımı göğsünden kaldırmadan hafifçe arkaya doğru atıp yüzüne baktığımda kaşlarım çatıldı.
'Kübra, teorik olarak benimle de çalışmıyor mu?' uykulu halimden olsa gerek cümleme anında güldü. Şu an ben dahi beni ciddiye almıyordum açıkçası.
'Evet... Söylediğimle bunun ne alakası var?'
'Beni sana şikâyet etmesi bir alaka mesela.' Kaşlarımı daha derin çatarken gülümseyerek işaret parmağının tersiyle yanağımı okşadı.
'Gönül abla ve Gizay söyledi. Daha doğrusu kendi kendilerine didişiyorlardı üzerine denk geldim.' Yüzümü tekrar Noyan'ın göğsüne gömerken teninden kopan çıra kokusunu ciğerlerime doldurdum.
'Alacakları olsun onların.' Ne kadar sesim isyan eder gibi çıksa da etrafı esir alan kokusu, teninin sıcaklığı sarhoş ediyordu beni. Şimdilik Gönül ablaya veya Gizay'a kızacak kadar enerjim de yoktu, huzursuz halimde.
'Neden bir şey yemedin?' diyerek konunun başına tekrar döndüğünde işaret parmağı da saklandığım göğsünden kopmam adına çeneme destek verdi.
'Tokum çünkü, hem atıştırdım ben.' Gözleri şüpheyle yüzümde gezindiğinde hafifçe omuz silkip gülümsemeye çabaladım. Çabaladım çünkü gerçekten uyumak istiyordum. Bir türlü ısınamadığım için uykuya dahi Noyan'ı görünce kendimi bırakabilmiştim, hazır bulmuşken de feragat etmek en son isteğimdi.
'Yalan söylüyorsun.'
'Doğru söylüyorum.' Kendimi onaylarcasına başımı sallasam da Noyan inanmayan haline rağmen derin bir nefes alıp kollarını sıkılaştırdı.
'Neyse bakalım, yorgunsundur, dinlen sonra yersin.' Gözlerimi kapatmadan önce yeniden göğüs hizasından görünen manzaraya çevirdiğimde artık yeşil ve maviyi esir almış karanlıkla karşılaştım. İçim bedenimi sıkıca saran Noyan sayesinde rahat olsa da ruhum ve zihnim pek olumlu değildi.
'Noyan.'
'Deran...' içi gidercesine olan ses tonu yüzünden tansiyonlarımı düşürüyordu bu adam. Resmen eritiyordu tüm ruhumdaki buzları. Bedenimi çevreleyen kolları yüzünden ona bakamasam da derin bir iç çektim. Hücrelerime yaşattıklarını bilse kendi dahi şaşırırdı ama hala ne diyeceğimi merak ettiği için sertçe yutkundum.
'Gönül ablayı sen daha iyi tanıyorsun, sence iyi mi?'
'Değil güzelim.' Kesin cevabıyla başımı yeniden harekete geçirmeye çalışsam da alnıma denk gelen dudaklarıyla duraksadım, 'Ama iyi olacak. Düşünme bunları.'
'Noyan, bebeği kay-'
'Uyuyalım, olur mu, sadece uyuyalım Deran'ım.' Aklımdaki hengame havada kalırken zaten iki gündür epey efor sarf ettiğini düşündüğüm için sessiz kalmayı seçtim. Baktığım noktadaki karanlığı görmezden gelmek istercesine göz kapaklarımı örttüğümde derin nefesler alarak sadece Noyan ve onun çıra kokusuna odaklandım.
Milyonlarca yıl önce gibi gelen zamanlarda bu kokudan mahrum ve habersizken nasıl olmuştu da bir şekilde tutunabilmiştim hayata bilmiyordum. Sarıldığında, tenime değen tenine bilmeden bile hasret çekebilmem gerekiyordu sanki veya ben gerçekten de birazcık kafayı yiyecek gibi bağlanmıştım. İki gündür yokluğu fazlasıyla garip hissettirirken şimdi sadece sarılarak uzanması, yaşıyor gibi olmak dışında yaşatmıştı ruhumu, gibisi fazlaydı.
Sanırım hocamın bahsettiği aşkın bilimine dair iki hatırlatmanın gerçeklik payı yüksekti. Mesela ilki olan, aşkın diğer duygulardan, korku, nefret, acı, mutluluktan farklı bir biyolojiye sahip olmayışıydı. O diğer duygular gibi tamamen mekanik, hormonlara dayalı ve biyolojik bir olguydu, ayrıca doğaüstü sayılabilecek bir tarafı da bulunmuyordu. Benimde tamamen bu biyolojik olguya teslim oluşum Noyan'a her sarıldığımda dokunuşuyla, kokusuyla, bakışıyla yani duyularımızla tamamlanıyordu.
Burada böylece olmak, onun varlığını hissetmek ütopik bir eylemdi sanki ama aslında öyle değildi işte. Vardı fakat varlığı hissiyatların ötesinde bir dokunuştu. Herhangi cerrahi bir işleme gerek duymadan kalbime dokunabiliyor olması gibi... Huzurlu, sıcak, korunaklı, aile evi gibi, hatta direkt aile olarak buradaydı. Başımın yaslandığı göğüsten, sarıldığım tenine kadar uykuyu bedenime çekecek kadar gerçek ve çoktu varlığı. Nitekim öyle de oldu. İçime dert olan konular kendi köşelerini bulup saklandılar, üşüyen vücudum ısındı, kalbim ve nefesim normal ritmine girdi, bana ise ağırlaşan göz kapaklarım, genzimi dolduran çıra kokusu ve huzur kaldı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |