28. Bölüm

Bölüm 27

Ceren Öztürk
biceruvar

Selam canlarım... 🖤

Geldik üçüncü telafi bölümüne... Bu bölüm hakkında uzun uzun konuşmadan önce size bir soru bırakmak istiyorum:

İnsan aynı anda iki hayalin peşinden koşabilir mi?

Çünkü bazen hayat, insanın önüne öyle zamanlar çıkarır ki seçim yapmak zorunda kalacağını düşünürsün. Bir tarafta yıllarca emek verdiğin hedefler, diğer tarafta kalbinin en hassas yerinde taşıdığın şeyler vardır. Ve ne kadar güçlü olursan ol, bazı dönemlerde attığın her adım biraz daha dikkatli, biraz daha temkinli olur.

Bu bölümü yazarken en çok hoşuma giden şeylerden biri de buydu aslında. Güçlü insanların her zaman korkusuz olmadığını görmek. Bazen en cesur insanlar bile korkar. Sadece korkularının onları durdurmasına izin vermezler.

Bir de işin diğer tarafı var. Birini sevmek bazen onun için savaşmak demektir; bazen de sürekli tetikte olmak. Sürekli ihtimalleri düşünmek. Sürekli bir şeylerin ters gitmesinden korkmak. Dışarıdan bakıldığında kontrol etme isteği gibi görünen bazı davranışların altında aslında kaybetme korkusu yatabilir.

Bu yüzden bu bölümde karakterlerimizin yalnızca söylediklerine değil, söyleyemediklerine de dikkat edin derim. Çünkü bazen asıl hikâye cümlelerin arasında saklıdır.

Her zamanki gibi yorumlarınızı okumayı dört gözle bekliyorum. Bakalım bu bölüm sonunda kimi anlayacak, kime kızacak ve kimin tarafında olacaksınız?

Ve unutmayın; bazı dönemler insanın hayatını değiştiren büyük olaylarla değil, attığı küçük adımlarla başlar... 🖤

(İletişim kurabilmemiz adına Instagram; BiCeruVar)

 

🌑🌒🌓🌔🌕🌖🌗🌘🌑

 

Acının sonu, pişmanlığın yükü ağırdır.

 

Sen güzel kızım,

 

Kırıklarını toparlamamak için, yıkılmamayı öğrenmen şart.

Kuzgun, insanlığın kolektif hafızasında keskin zekanın ve eşiği geçme cesaretinin sembolüdür. Ölümle ve bilinmeyenle bağdaşır. Sürü hayvanı zannedilse de yalnız izleyicidir. İskandinav anlatılarında Odin'in düşünce ve hafızayı temsil eden yoldaşı, Kelt mitlerinde kaderin ve savaşın habercisi, Kuzey Amerika yerli hikayelerinde dünyaya ışığı getiren kurnaz bir yaratıcı, Antik Yunan'da ise Apollo ile ilişkilendirilen sezgiyi kucaklayan bir kehanet figürüdür.

Karanlığı değil, karanlığın içindeki bilgeliği görebildiği için gücü vardır... Bitişleri asla son olarak yazılmaz. Bilinçli bir dönüşümdür o. Fakat bu dövmeye sahip olan kişi genellikle şunu düşünerek vücudunda taşır:

Ben karanlık tarafımı bastırmıyorum...

Saçlarımın nemini havluyla alırken Noyan'ın bileğindeki kuzgun dövmesi bile bana bunu açıklıyordu. Karanlığından korkmuyor, onu sakınıp gizleme ihtiyacı hissetmiyordu. Oradaydı. Karanlığıyla ve aydınlığıyla. Geçmişiyle ve dönüşmüşlüğüyle...

Yaklaşıp dizlerimin üzerinde çıktım yatağa. Derin uyku halinde bedenine yaklaşıp dirseklerimden destek alarak uzandığımda işaret parmağım bileğindeki kuzgunda gezindi. Harelerim tekrar yüzüne ilişirken aralanmış puslu mavileri kendini güne teslim etmiş ne yaptığımı inceliyordu.

'Kuzgun...' dedim fısıltılı sesimle, ufak bir baş sallamayla karşılık alırken iç çektim, 'Dövmelerinin bir anlamı var mı?' diye devam ederken tekrar başını salladı.

'Anlamları vücudumda taşımaya yetecek kadar derin olmalıydı. Yoksa kendime neden bunu yapayım...' yatağa serbestçe bıraktığı kolu belime doğru dolaştı usulca. Kolumun birini göğsüne yasladığımda ise az önce derin uyuyor diye düşünmeme başkaldırır şekilde kendindeydi gözleri. Yüzünde ufak bir tebessüm oluşurken yüzümü boynuna bırakıp derince öptüğümde sırtım yatakla buluşmuş, Noyan ise tepemde bitmişti. Derin uyuyordu değil mi? Hatta derini geçelim, uyuyordu... Bakışları, gülüşü, duruşu asla öyle değildi halbuki.

Benim yaptığım gibi yüzünü boynuma gömdüğünde önce ufak bir dokunuş olan öpüşü ikincide biraz daha, üçüncüde daha da fazla derinleşti. Biyolojim, kimyam olabildiğince Noyan'a teslim olma taraftarı iken vücudumun buna karşı koymasını beklemiyordum. İç çamaşırımın üzerine giydiğim sabahlığın belindeki kuşağı açıp elini çıplak tenimde gezdirdiğinde dudakları da boynumdan ayrılıp gerdanıma doğru aktı usulca. Hala belimde olan parmakları uyarmak ister gibi tenimi hafifçe sıkıp bırakırken elimi omuzuna oradan da ensesine doğru sürükledim.

'Hayatımdaki her detayın bir anlamı olsun isterim.' Dudakları yakıcı soluğunu dudaklarıma bırakırken nahif bir öpücükle gerilediğinde kaşlarımı havalandırdım.

'Ben nasıl bir anlam taşıyorum peki?' herhangi bir film repliğinde, kitapta veya olağan bir ortamda bu cümleyi kuran kişiye kahkaha atardım. Peki biz şimdi neyiz, gibi hissiyatı vardı. Ve çoğu zaman o filmlerde, kitaplarda sorunun yöneldiği kişi kaçak oynardı.

'Kırk yorgunluktan sonra görebileceğim en güzel manzara olman dışında mı?' Dudakları tenimin üzerine yakar gibi nefesini bir kez daha bıraktığında kuruyan dudaklarımı dilimle ıslattım.

'Manzaram, kırk yorgunluğu bahar bahçe gösteriyor sevgilim...' belimdeki eli usulca kalçama oradan da bacağıma kaydığında bedenini daha çok üzerime taşıyarak gülümsedi. Dudakları omuzumda gezinirken her hücrem yanıyordu nefesiyle. Sanki doğmak sadece bir kez değil sevip sevilince binlerce kere olabiliyormuş gibi. Vücudumu milimi milimine ezberlemek istercesine olan haline karşı çıkma gibi bir düşüncem yoktu. Birbirimiz için keşfedilmesi gereken binlerce rotaydık ve asla ama asla o rotalardan sadece birisi diyerek kapatamazdık bu konuyu.

Onu hissetmek onunla kaybolmaktan ibaretti benim için. Kapkara bir gecede veya cayır cayır yakıp aydınlatan güneşe esir günde, Noyan'la bir olmak nasıl istersem öyle yok olmaktı. Geçmiş ve gelecekten kaçarak sadece onu hissedebilmekten ibaretti. Dudaklarımızdan dökülmeyen kelimeler aslında birbirimize her dokunuşumuzda avaz avaz sinir uçlarımızdan temas ediyordu vücudumuza. Bu da anlaşılması güç bir iletişimdi. Onun bedeninin yanında ufacık kalan bünyemle koca bir dev gibi hissetmek, o devin boyuna bakmadan dünyayı titretmesini hayal etmekti. Onlarca yanan gemi arasında koca bir okyanusa dalıp kavrulurken donmaktı Noyan. Ve ben, her seferinde çevremdeki koca yangınlara gülümseyerek, okyanusun ortasında anlamsız bir çabayla boy veriyordum.

Sadece iki günde onu öyle özlemiştim ki tarifi olmaz bir tutku vardı içimde Noyan'a karşı. Parmak uçlarının gezindiği tenim alev alıyor, nefesim nefesine karışırken kesiliyordu fakat bir an alevler arasında kalmaktan kaçmıyordum. Tenimden akıp giden nefesi ona olan isteğimi daha çok körüklerken parmaklarım tıpkı onunkiler gibi teninde, göğüs ve karın kaslarında geziniyordu. Her hücremiz bir gerginlik içindeydi, hayatımızın etrafını çepeçevre kaos sarmıştı ama buradaydık. Birbirimizde... Ait olduğumuz ve hissettiğimiz yerde.

Noyan nemli saçlarımı parmaklarıyla arkaya doğru okşarken belimi sıkıca kavradığında ayağa kalkma hamlesi bacaklarımı beline dolamama neden oldu. Dudaklarımı harap etmek ister gibi öpüşleri sertleştiğinde tenime değen nem ile az önce çıktığım banyoya girdiğimizi de ancak fark edebildim.

Parmakları tenimde sürüklenircesine yolunu bulduğunda iç çamaşırımın kopçasına geldikten saniyeler sonra rahatlama hissettim. Her kadın bilirdi bu rahatlamayı ama şimdiki bana göre kavrulmayla karışık bir hava durumuna sebebiyet veriyordu. İç çamaşırımı aramızdan çekip kenara attığında nereye gittiğini takip edemesem de suyu açarak kendini gard etti bedenime karşı. Beline sıkıca dolanmış bacaklarımı gevşeterek üzerimdeki son parçadan da kurtulduğumda desteğiyle zıplayıp bir kez daha sardım bacaklarımı beline.

Onu bu aralar haddinden fazla hissetmek istiyordum. Her gün, her saat onu bir şekilde tenimde, vücudumda, sıcaklığımda hissetmek zorunda gibi isyan çıkarıyordu vücudum. Göğüslerimiz birbirine çarparken henüz yeni havluyla nemini aldığım saçlarım tekrar ıslanmaya başladı. Saçları arasından kendi özgürlüğüne kavuşmuş her bir damlanın teninden süzülüşünü izleyecek olsam da dudakları çeneme ufak öpücükler bırakmaya başladı. Bedenlerimizin üzerinden akıp giden ılık suyla sırtım duvara temas ettiğinde boynumdaki nazik diş darbesini hissettim ve yine, yeniden, tekrar sıcaklığını...

Ona kavuşmak, bu dünyadan kaçmak gibiydi. Her şey geride kalıyor, dünyanın sesi kısılıyor ve aramıza sadece sakinleştirici birkaç nota giriyordu. Hiçbir yere ait değilmişim gibi geliyordu ve aynı zamanda her yere aitmişim gibi...

İç çekerek başımı duvardan çekerken dudaklarımızın buluşmasını sağladığımda hareketleri de ilk başta olan o nazik adamın yok oluşunu işledi içime. Artık dudaklarımı parçalamak istercesine hararetle öpüyor, hatta verdiğim karşılıkla durmayı aklından dahi geçirmiyordu. Nefeslerimiz buluştuğu dakika içimizde sanki bir yangın başlıyordu ve bunun sadece sevişerek son bulacağını düşünüyorduk. Ama öyle değildi. Son bulmuyor, aksine körükleniyordu.

Boynuna sarılan tek kolum ve ensesine yerleştirdiğim elimin tırnakları derisine gömülürken bir anda öpüşmemize son vererek alınlarımızın birbirine yaslanmasını sağladı. Puslu mavileri deli bir ışıltıyla parlarken, tepemizden akan su yüzünden saçları alnına süzüldü. Her damla usulca yüzünden kayıp boynuna, omuzlarına veya birleşmiş göğüslerimizin üzerine iz bıraktığında nefeslerimiz havada çarpışıyordu. İkimiz de nefes nefeseydik, ikimizin de göğsü şiddetle inip kalkıyordu ama aldığımız haz hepsinin bir adım daha önündeydi. Benim dudaklarımdan dökülen inlemeleri, Noyan'ın gırtlağından çıkan o erkeksi hırıltılı sesi baskılıyordu.

Dünya susuyor, biz ise sevişiyorduk. Hepsi buydu. Cümlede sade ve ince dursa bile şiddeti ile harareti tartışılmaz bir başkaldırı gibiydi. Bir kıvılcımdı göz göze gelmemiz, ufak bir parlamaydı. Süzülen incecik kızıllık çemberin içine almıştı tüm varoluşumuzla. Zaten hissedilen bütün dürtüsel duygular da böyle değil miydi? Ufacık başlayıp, önü alınamaz yangınlar gibi...

Belimi kavrayan elinin biri kalçama inerken sıktığında onun hırıltısını da baskılayacak şiddette inledim aldığım zevkle. Duvarla Noyan arasına sıkışan bedenim aldığım hazla yay gibi gerilirken belimdeki diğer elini de çekerek göğsümü sıktığında kasıklarımdaki gerilim fazlaca artmış, Noyan'da başını geriye doğru bırakmıştı. Kapattığı gözleri, kirpiklerindeki nem, gergin çene çizgisi, aralık dudaklarıyla nasıl göründüğü hakkında bir fikri var mıydı? Sevişiyorduk, bir aksiyon içindeydik ancak bana kendisini daha fazla istetiyordu. Ona karşı içimden bir şeyler akıyor ve bana sanki bir dalga gibi tekrar çarpıyordu.

Ellerimi kaydırıp omuzlarına yerleştirerek destek aldığımda duvardaki sırtıma güvenerek oynattım kalçamı. Bu hamlem Noyan'ın kalçamdaki ve göğsümdeki parmaklarının daha fazla sıkılaşıp geriye attığı başının da omzuma düşmesine neden oldu. Dişleri bu kez omzuma geçerken daha öncekine oranla sızlattı tenimi fakat umurumda değildi. Vücutlarımız bir iğne ve iplik gibi uyumla hareket ederken nefesimin daha da sıklaştığının, kasıklarımın kıvrandıracak derecede sızladığını, ruhumu bırakmak üzere olduğumu, aldığım hazdan gözlerimin karardığının farkındaydım.

Uyum ve belirli bir ritim içinde olan bedenlerimiz Noyan'ın daha hızlı ve sert olan darbeleriyle dengesini kaybederken anı bozmamak için daha sıkı tuttum omuzlarını. Vahşi bir adam vardı sarıldığım ve tüm vahşetini, sertliğini, kararmış gözlerini önüme seriyordu. İçimizdeki şehvetin akıl almaz dürtüsü dakikalarca devam etti. Öyle ki nefesimizi tutuyor gibi hissediyordum ve bu bizi öldürmek yerine daha çok yaşatıyordu.

İnfilak etmek ne demek Noyan'ın o vahşi halinin getirdiği son darbesiyle bir kez daha anladım. İnfilak vardı. Savaşırken değil, sevişirken de vardı. Güçlü bir yıkım insanın karın boşluğuna darbe indirip nefesini kesiyordu. Tüm ruhu paramparça yapıyor, sonra derin, sessiz bir çığlık gibi pelteleştiriyordu bedenlerimizi.

Hissettiğim dolgunluğu sert fakat güçlü bir haz verirken kasılan vücudum, kayan gözlerimle üç kez daha tekrar etti hareketini. Kollarını korumak ister gibi hızlıca belime doladı ve birbirimize karışmamıza neden oldu. Az önce sızı bırakan dişleri daha kuvvetli şekilde omzuma geçerken haz alan gürültülü sesimiz banyoyu esir aldı, duvarlara çarpıp dağıldı. Tıpkı bizim gibi dört bir yana saçıldı soluklarımız.

Duş başlığından damlalar tenimize hala sertçe vururken aklımdan geçecek onlarca şey olma ihtimaline rağmen hepsini fırlatıp bir kenara bıraktım. Bu anda, şimdide kalmanın değeri öyle saf bir duyguydu ki çıkmak istemedim.

Değildim dünya üzerinde. Haritada bir nokta işaret edemezlerdi konumum için. Yolumu, yönümü kimsecikler sokak isimleriyle tarif edemezdi. Başka bir yerdeydim. Yer çekiminin olmadığı, insanın nefes almaya ihtiyaç duymayacağı, başını döndüren, aklını alan bir yerde. Tüm ortam şartlarına uyum sağlayan bedeni ve bedenim her hücremde hissettiğim karıncalanmalarla beraber beni benden alıyordu. Tenimde hissedebildiğim iki nokta vardı, birisi kadınlığım, diğeri az önce dişlerini geçirdiği fakat şimdi naif öpücükler bıraktığı omzum.

Sakinleşmeye başlayan soluklarımızla beraber Noyan hala kollarının sarılı olduğu belimi hafifçe yukarı kaldırıp kanımı çekercesine zemine basmamı sağladığında bedenimi tamamen destek almak adına duvara yaslayıp kapattım gözlerimi.

Hala tam anlamıyla sakinleşememiştik, hala adam akıllı bir düzene girmemişti nefeslerimiz. Hala yeryüzüne ayak tabanlarımız basamamıştı. Araladığım kirpiklerimle karşımdaki mavilerinde aynı olduğunu gördüm. Hülyalı bakışlarıyla, titreyen kirpikleriyle, kontrol etmek dahi istemediği nefesiyle bedenimi zırh gibi gizliyordu. Parmakları tenimde kayıp belime dolaştığında nazik hamlesiyle sırtım göğsüne yaslandı, gözlerim ise kapandı. Yüzümü yalayıp geçen suyun tenime çarpmasını hissederken Noyan'ın avucu belimden karnıma yöneldi. Usulca okşayarak göğüslerime, gerdanıma ve oradan da boynuma çıktıktan sonra en son çenemde durarak başparmağını dudaklarımın üzerine hafifçe bastırıp okşadı. Kirpiklerim titreyerek tekrar aralanırken geriye attığım başım sayesinde görebildiğim az önce şehvetten kararmış olan bakışları olabildiğince aydınlık, saf bır ışıkla parlıyor, tüm vücudumu tepeden bir bakışla süzüyordu. Sadece eli değil, gözleri de okşuyordu vücudumu, hem zevk hem duru bir sevgiyle.

'Zehir de sensin, panzehir de.' Dudaklarından fısıltıyla dökülen kelimelerle kısık gözlerimi bende Noyan'ın yüzünde gezdirdim. Eğilip yanağıma ufak bir öpücük bıraktıktan sonra nişe uzanıp duş jeli aldığında konumumuzu bozmadı. Mümkünatı varsa olduğum yerde senelerce yaşayabilirdim. Çünkü sırtım, onun göğsünde yer edindiği kadar kalbimi ferahlatıyordu. Sadece hırçın, öfkeli bir adam olması değil, duvar gibi ona sırtımı yaslayabilmem de etkiliydi bunda. Orada güvende, sıcak ve evimde gibi hissetmem gibi...

Yaptığı her hareketi en ince detayına kadar izlerken köpürttüğü elleri boynuma ulaştığında ufak okşaması boynumdan başlayıp tüm bedenime kaydı. Müdahale etmedim, etmek de istemedim. Bana yapacak veya söyleyecek bir şey bırakmıyordu. Bana düşünmem gereken en ufak bir detay da bırakmıyordu. O yüzden öylece durdum.

Vücudumu köpüklemesini de daha sonrasında saçlarımı şampuanlamasını da, hatta üzerimdeki zerre kadar dahi köpük kalmayana kadar suyun altında tutup saçlarımı durulamasını da bekledim. Sırtım bir an yaslandığı güçlü göğüsten ayrılmadı. O dikkatini tamamen saçlarımda tutarken dakikalarca fayansların üzerine vuran yansımamızı izledim. Az önce zevk ve şehvetten yandığım adamın bir çocuğa dokunur gibi olan nahif tavırlarını inceledim. O ufak bir çocuğa davranır gibi olan nazikliğinin tadını çıkardım. Parmak uçları tenimde dolaşırken kalbime oturan o şefkati yutkunması güç his bırakmaya başladı. Sertçe yutkunsam da gözlerimin dolmasına engel olamadım. Fark etti mi, etmedi mi bilmesem de ben bu şefkat dolu halini uzun uzun inceledim. Üstelik sadece fayansların yansımasından.

Çocukluğumda dahi annem veya babam saçlarımı taramamıştı ama Noyan taramıştı. Kimse başıma şefkatle dokunmamış, korumak istercesine sarılmamıştı ama onu da Noyan yapmıştı. Çocukluğumda, ailem olduğu halde ailesiz kalışımda eksik hangi yanım varsa Noyan tek tek hepsini bulup yamalıyordu. Bilinçli miydi bu tavrı ayırt edemezdim, sorsam belki cevap verirdi ama sormakta istemiyordum. Sadece sevdiğim adam olarak takınması gereken bütün tavırları üstlendiği kadar, bir kız çocuğuna nasıl aile olabildiğini de hayranca izliyordum. İncitmeden, kırmadan, hissettirerek aile oluyordu Noyan. İliklerime kadar bu güzel duyguyu işleyerek üstelik.

Tamamen durulanan bedenimle üzerimde etkilediği kız çocuğu nazıyla ona döndüm. Kolları vücudumu sararken alnımı göğsüne yaslayıp bende bedenine sokuldum. Aslında bu sarılma dahi Noyan'ın derinden hissettiğim şefkatiyle duygusallaştığımı fark ettiğini gösteriyordu.

Bedenimi saran kolları başımın üzerindeki ufak busesiyle gevşerken duşun dışında kalan askıdaki kül rengi kısa bornozu alarak giyinmeme yardımcı olduğunda dudaklarıma naif bir öpücük bıraktı. Rahat bırakmak adına adımlarımı banyodan çıkarıp giyinme odasına yönlendirip yeni iç çamaşırı takımını giyindim.

Az önce kor ateşlerde yansa da hala serin hisseden bedenimle yine Noyan'ın yeşil bir kapüşonlusunu ve siyah bir taytı üzerime geçirdiğimde kapının önüne kadar ulaşmış, belinden düşmek üzere gibi duran kül grisi havluyla tebessüm ederek izleyen haliyle karşılaştım.

Sessizliğimizi koruyorduk, neden konuşmuyorduk bir fikrim yoktu fakat bazen konuşmanın ötesine bazı şeyler geçebiliyordu. Aslında duyguların dile dökülmesine gerek bırakmayacak detaylar vardı. Bakışmak, ufak bir gülümseme, sarılmak veya sevişmek gibi. Bunlar da onlardan sadece bir kaçıydı.

Noyan'da üzerini giyindikten sonra saçımı taramak adına hamlede bulunsam da tarağı elimden aldı. Yine sustu fakat aynı zamanda milyonlarca kelime sarf etti hareketleriyle. İncitmekten korkarcasına saçlarımı taradığı esnada sağ omuzuma doğru düşen başımla izledim aynadaki yansımasını.

Sessizliği seviyordu, bu kimse ile konuşmak istemediği için değildi, öylece sessizlikte kalıp çevresinde olup bitenleri dinlemeyi seviyordu. Belki de durmadan konuşan zihninin sessiz duvarlar arasında yorulmasını bekliyordu. Belki de biraz nefes alacak alan. Fakat hangisi olursa olsun bu sessizliği sert değildi. Duru bir suskunluğun içinde kendine yer arar gibiydi daha çok.

Bir dolaşmış tel kalmayana dek incelikle taradığı saçlarımdan sonra çekmecedeki saç kurutma makinesini aldı. Doğruyu söylemem gerekirse bu haliyle fazlaca bir kız kardeşi olduğunu da belli ediyordu, bir kız babası olabileceğini de... Sadece gözleri uzun süre saçlarımda dalgın şekilde kalıyordu. Aslında o anda ne düşündüğünü bilmek istiyordum ancak saçlarım kuruduğunda kapattığı makineyle gözleri aynadaki yansımamızı buldu. Puslu bakışlarına usul bir tebessüm eklenirken iç çekerek kalktım koltuktan. Bir an beklemeden varlığına sığınır gibi kollarımı uzattığımda kendine çekerek sarıldı.

'Saç tarayıp kurutma işinde fazla başarılısın.' Gülerek çenemi göğsüne yerleştirip yüzünü inceledim. Önce hafifçe eğilip alnıma sıcacık dudaklarını bastırdı, ardından içten tebessümünü dudaklarına astı.

'Şanze çok canı sıkkın olduğunda uzun süre duşta kalır, duş dediğime bakma, biz canını yakana sinirleniriz, anlamayalım diye girer banyoda ağlar.' Kaşlarımı havalandırıp gülümsememi genişletirken derince iç çekmesiyle göğsüyle beraber başım da harekete geçti.

'Sonra pijamalarını giyer, tarağını alır eline. Çocukluğundan beri böyledir bu arada... Odamın önüne gelip saçlarını açamıyor da çok sinirliymiş gibi konuşup durur.' Hala merakla bakmaya devam ederken bedenimi saran elinin biri usulca yükselip yüzüme doğru yaklaştı. Saçlarımı okşayarak geriye çektiğinde az önce hırpalanmanın etkisiyle hassaslaşmış dudaklarımı ıslattım.

'Hiç şefkat talep etmez, sarılın demez, bize ihtiyacı olduğunu dile getirmez. Fakat kapımın önünde tarağı ve saçıyla kavga ediyorsa bunlara ihtiyacı vardır, bilirim. Açarım kapıyı, alırım elindeki tarağı, yavru kedi gibi girer, yatağın önüne oturur. Ne kadar nazik davranırsam davranayım bazen banyoda ağladığı yetmez, saçımı çekiyorsun, canım acıyor diye bağırıp ağlar. Bazen de ağladığı yetmiş, acısı bitmiştir, çıt çıkarmaz, saçını tararım, kuruturum, ben tarağı ve makineyi toplarken o yatağıma girip ayakucunda uyur. Şaşmaz... Yastık almadan, yatağın ucunda yatar.'

'Neden?' az önce olan tebessümüm garipsememle karıştığında derin bir nefes alarak kendisi gülümsedi.

'Boynu tutulur diye gitmeyeceğimi bilir çünkü. Etrafı toparlayıp yatağa otururum, dizime yaslar başını. Öylece uyur, bazen sadece gözleri kapalı durur.' Normalde aralarında bir uzaklık var gibi dursa da şimdi dinlediklerim aslında ne derece derin bağları olduğunu anlatır gibiydi. Gözlemlediğim kadarıyla hiç bahsini açmaması, belki de açamaması nedeniyle Bager ve Denker abi arasında derin, birbirini destekleyici bir bağ vardı. Aynı destekleyici bağ Noyan ve Gizay arasında da gerçekliğini koruyordu. Fakat Şanze hepsine kök söktürme potansiyeli olan birisi gibi dursa da, hatta daha uzakmış gibi hissettirse de ayrı ayrı bağları söz konusuydu, yine de onunla kendi çocuğu gibi bağ kuran Noyan'dı. Sadece bir saç tarama ve kurutma olayını anlatırken dahi hissediliyordu bu.

'Çok seviyorsun Şanze'yi ama bu sanki kardeş olmanızın ötesinde bir bağ.' Dediğimde usulca başını salladı.

'O yaşım ufacıkken bana baba gibi hissettiren tek şey Deran. Pek dile getirmem sevdiğimi ama onun bende yeri çok derin. Eve ilk geldiği gün dün gibi aklımda. Askeri koğuş gibiydi bizim ev. Annem bir nebze yumuşatırdı ortamı ama dört erkek çocuğunun yaşadığı bir ev ne kadar nazik olabilir ki? Fakat pusetle eve getirdikleri o ilk an asla aklımdan silinmiyor. Eşikten geçtikleri dakika sessizleşti ev. Başına toplandık ama dokunmaya kıyamadık Şanze'ye. İç güdü belki de. İnanır mısın, hayatım boyunca onun o uyuyan hali kadar saf tek şey daha görmedim ben. Ne zaman gözlerine baksam benim için o pusette uyuyan, yüzü buruşan, derin nefesler alan bebek.' Dudaklarım gülümsememle kıvrılırken devam etmesi için konuşmaya çabalasam da sardığı belimle odanın kapısına yönlendirdi bedenimi.

Daha fazla bu duygusal halini, keza Şanze'ye karşı olan zaafını göstermek istemiyor gibi kapattı üzerini konunun. Basamakları sakin daha doğrusu sarhoşmuş gibi bir edayla inerken kahvaltı masasında oturanlarda gezdirdim gözlerimi. Gönül abla normal şartlarda Denker abinin oturduğu fakat şu an boş olan sandalyenin hemen yanındakinde otururken tabağıyla çekişiyor gibi görünüyordu. Gizay ise tıpkı daha önce olduğu gibi Noyan'ın sandalyesinin tam karşısındakine kurulmuş ağzına zeytin atıyordu. Masaya yaklaşıp ikimiz de 'Günaydın.' dediğimizde başlarını sallamak dışında bir tepki vermemişlerdi.

İsteksizce sandalyeme yerleşip iç çektiğimde bakışlarım masada dolaştı. Hakkını yememem gerekiyordu Kübra'nın. Mükemmel kahvaltı sofraları hazırlıyor hatta o kadar ki bir tane dahi zararlı içeriği olan şeyi masada bulundurmuyordu. Buzdolabını karıştırdığım sırada denk geldiğimizde tatlı istediğim takdirde reçelle bir şeyler yapabileceğini, içeriğinde zararlı hiçbir madde bulunmadığını dahi anlatmıştı bana. O yüzden bu masanın fazlaca sağlıklı olmasını da garip karşılayıp, itiraz edemezdim.

Tabağıma aldığım üç parça salatalık, iki domates dilimi, peynir ve orada öylece benim için bekleyen yumurtaya dakikalardır bakıp azap çektirirken yemek için değil de göz boyamak adına zeytine uzandım.

'Deran, güzelim gerçekten geriliyorum bu konuda.' Ufak bir çocuğa kızacakmış ama bir o kadar da kıyamıyormuş gibi olan haliyle yemek masasını ve önümdeki tabağı işaret ettiğinde kaşlarım usulca çatıldı. Ne zamandır yemek yemediğimi bilmiyordum fakat önümdekileri yemek istemediğimi biliyordum. Midem boş gibi hissetmiyordum, hatta dolu dahi olabileceğini savunabilirdim çünkü hazımsızlık yaşar gibiydim. Fakat Noyan bakışlarını en baştan beri tabağıma çevirmese de göz boyamak için çabaladığımı fark etmiş olacak ki konuşma ihtiyacı duymuştu.

'Tokum, gerçekten, tok hissediyorum...' sesim mızırdanır gibi çıktığında Gönül abla ve Gizay'ın enteresan bakışlarının bana döndüğünün bilincindeydim. Evet, toktum ve yine evet uzun zaman olmuştu bir şeyler yemeyeli.

'Nikah tokluğu geldi herhalde Belgi'ye diyeceğim fakat o seviyeyi aşmış olman gerekiyor.' Gizay'ın yorumuyla beraber göz ucuyla onu süzerek yüzümü buruştursam da tekrar Noyan'a döndüğümde gözleriyle bir kez daha tabağımı işaret etti. İstemeyerek olsa da çatalı parmaklarımın arasına alıp salatalığa saplayıp ağzıma attığımda yemeğin resmen çeneme bir eziyet gibi hissettirmesi de farklı bir kafa olsa gerekti. Sessiz sakin olan masaya dağılan telefon melodisiyle Noyan'ın göz hapsinden de şükür ki kurtulmuştum. Sesi kısıp ekrana iki saniye baktığında nefesini sıkıntıyla bırakıp yanıtladı. Gerçi sadece telefon aramasını açtı, çünkü yine Noyan'lığını konuşturarak tek kelime etmiyordu.

'İçeride kimse var mıymış?' yüzüne bir anda peydah olan gergin mimiklerini incelemeye devam ederken tabağımı tekrar gösterdiğinde göz devirerek bir ısırık daha aldım salatalıktan.

'Tamam, uzaklaştırın çevredekileri, kimsenin bir zarar görmeyeceğinden emin olun. Ekipler gelene kadar müdahale etmeyin, içeri kimse girmesin, bırakın yansın.' Son cümlesi azap gibi gelen lokmamı daha yavaş çiğnememe neden oldu. Yine ne yanıyordu merak ettiğim kadar, mecazi anlamda kullanmasını dilemiyorum dersem yalan söylerdim.

'Yeni atölyeye geçilecekti zaten, bilgilendir çalışanları, yarın dinlensinler. Muhakkak içeriden çıkan herkesin sağlık durumu kontrol edilsin. Bekçinin durumu ne?' artık konu sadece benim değil diğer iki kişinin de dikkatini çektiğinde Noyan derin bir nefes aldı.

'Prosedürü biliyorsun, konuş insan kaynaklarıyla prosedürü uygulasınlar, tamamen toparlanana kadar işbaşı yapmasın. Taşeron firmayla da iletişime geç, bizim hastane dışında bir yere kafalarına göre adamı götürüp tedavi ettirmeye kalkmasınlar. Konuşun adamla da, raporu tamamlansa dahi sağlığı tamamen toparlanmadığı sürece ücretli izinde.' Telefonu cümlesi biter bitmez kapattığında hiçbirimizden ses çıkmayacağını düşünsem de Gizay bekleyememişti.

'Ne oluyor, ne yanması?' çatık kaşlarıyla anlamaya, hatta algılamaya çalışır bir tavrı var gibiydi. Bu da bana tek bir şey hatırlatıyordu, söz konusu alevse, bir yerin yanmasıysa Noyan güvenlik önlemi almadan durmazdı. Dahası bunu kesinlikle baştan savma yapmaz, sık sık kontrolde ettirirdi ve bu sadece benim tezim değildi.

'Atölye.' Gözlerini itinayla benden kaçırdığını fark etsem de dudaklarını ıslatıp derince soluklandı, 'Yangın çıkmış.'

'Otomatik yangın sensörü olan, her ay sistemin işleyişi için tatbikat yaptığımız atölyeden bahsetmiyoruz değil mi?' tam da tahmin ettiğim gibi olan düzenli sistematiğe şaşkınlık dolu nidasıyla karşılık verdiğinde Noyan geriye yaslanıp kahvesinden bir yudum alarak etrafa göz gezdirdi. Pardon, gezdirmedi, kaçış noktası aradı çünkü dik dik hareleri bana dönsün diye odaklanmıştım kendisine.

'Oradan bahsediyoruz.' O usul ve kaçırdığı bakışın neden olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum. Bu işin altında da Zeren bey vardı ve Noyan bunu düşünmemem için üstün çaba harcıyordu. Yakıp yıkması sadece psikolojik veya bireysel olarak bana karşı fiziki olmaktan çıkmıştı. Öyle ki bir tren olsa raylardan nasıl fırladığını anbean anlatabilirdim birilerine. Fakat gerçekten bu muydu olması gereken? Sahiden de devam edecek miydi bu ortalığı talan edişine...

İnsan aynı kandan ve evladı olduğu bir adamdan kaç zarar görebilirdi? Sevgisi yoktu. Saygısı da yoktu. Tamam, babam için ben sadece gösteriş yapacağı bir et ve kemik yığınından ibarettim. Koruma iç güdüsü olmadığı kadar canımı yakmak için de çaba gösteriyordu, bunun da farkındaydım ancak yıllarca aynı evde yaşadığım, bana azaplar çektiren birisinin gerçekten bu kadar acımasız ve fütursuz oluşunu hiç mi fark etmemiştim? İnsanlar ekmek parası için çalışırken bir atölyeyi yakmak nasıl bir vicdandı? Çekip vursa dahi başka insanların can güvenliğini düşünmeliydi. Bana karşı nefreti, kini, kızgınlığı olabilirdi ama bu yaptığı insanlık dışıydı.

Her yer anlaşılır gelirdi. Yaptığı her şey, bir yere kadar makul karşılanırdı. Olanlar, olay örgüleri açıklanabilir gibi düşünülürdü. Fakat bu zamana kadar Zeren beyin masasında herkesin doyduğunu, bana bir bardak suyun fazla geldiğini hissetmiştim hep. Şimdi ise bu düşünceden de vazgeçiyordum. Yıllar önce on beş yaşında henüz ergen bir genç kızken bana demişti ki; Fıtratımda seni sevmek yok demek ki... Bunu söylerken gözlerime bakmış, hiç acımamış, ufacık bir tepki dahi göstermemişti. O zaman zannetmiştim ki, sadece beni sevmiyor ama Zeren bey kimseyi sevmiyordu. Ufacık bir vicdanı dahi yoktu. Zeren beyin fıtratında esasen kendisi dışında kimseyi sevmek yoktu...

Alexander Den Heijer demişti ki; Bir çiçek açmadığında yetiştiği çevreyi düzeltirsin, çiçeği değil. Çünkü çiçekler gerekli ortam ve şartlar sağlanırsa rengarenk yaparlar yeşil yapraklarının üzerini. İnsan da böyledir esasen. Hinlikte bundan doğar, sevmekte.

Ortamdan...

Ailelerin, ben sana değil arkadaşlarına güvenmiyorum, sözü belki de buradan gelir. Usul usul baktığı, her dalına narince dokunduğu, sevgi ne demek öğrettikleri çocuklarının sosyal çevresi yüzünden zarar görmelerini istemezler. Onların yetiştirdiklerinin dışına kapılıp giderek, yanlış yollara sapmalarından korkarlar.

Eğer bu söze hitaben kendimi çiçek yerine koyacak olursam ve öylelikle sözü benimsersem durum çok daha farklı olacaktı. Çünkü kimse çiçeğin yerini değiştirmeye yeltenmemişti, kimse çiçeğe su vermemiş, gittiği yanlış yöne karşın dallarını düzeltmemiş, bir damla dahi ilgi göstermemişti ve sonuç olarak çiçek olduğu yerden kaçmıştı. Ve yine o çiçek anlamıştı ki Charles Bukowski çok doğru bir cümle kurmuştu; Kuşkusuz ki en büyük ön yargı; etrafımızdaki herkesi insan sanmamızdır.

İki farklı kişi, iki farklı oluşum ve iki farklı düşünce... Sadece bu iki cümleyle Zeren İmerler ile aramdaki ilişkinin giriş, gelişme ve sonucunu anlayabiliyordum.

Vakit bahardı, bahar olmasına rağmen hava soğuktu ve bu soğuk bana bir şeyleri daha net anlatıyordu. İnsanların, arkadaşlarına güvenmediğini iddia ettiği o arkadaş bendim, çünkü o ben olan çocuğun ailesi düzenli değildi, genelde etrafı yıkardı ve kötü bir yöne yürüyeceğim çok belliydi. En azından onların görmedikleri fakat benim yaşadığım kadarıyla durum buydu. Dışarıdaki onca insana göre, evden kaçan bir anne ve arkasından perişan olup hayatına sürekli başka kadınları dahil ederek aşk acısını sindirmeye çalışan masum bir babaya sahiptim.

Gerçek, farklıydı...

Hatta o kadar farklıydı ki sindirilmiş yapım, psikolojik ve fiziksel olarak şahit olduğum tüm o şiddet silsilesinden sonra çoğu uyarılan çocuktan daha net çizgilere sahip biri olarak yetişmiştim. Taşkınlığa izin yoktu benim hayatımda. İsyana, şiddetle karşı gelinirdi. Dinlenecek tek söz vardı, o da daima Zeren beyin cümleleriydi. Düşüncelerim, fikirlerim, acabalarım, misallerim önemsizdi. Çünkü önemli olan tek nokta Zeren beyin yıkılmaz soyadıydı. İmerler... O soğuk, duvarların arasında bir azraile dönüşen soy isim tüm hayatım boyunca beni savaşa hazırlamış, yetmemiş savaşı da kalbimin orta yerine yerleştirmişti. Zeren beyin ise tahmin edemeyeceği tek şey olmuştu. Aşık olmuş, isyan çıkarmıştım. Artık o hazırladığı savaşın içinde mecbur kaldığım cepheyi seçmeme gerek yoktu. Kendi cephem için yeterince bilgim ve birikimim vardı.

Terk ettiğim topraklarımdan sonra tenim üşüse de, içim sıcak kalmış ve bugün herkesi insan sanmaktan vazgeçmeye tamamen karar kılmıştım. İlk olarak da babamdan başlamıştım. Ne yazık ki ona dair hala olan umut ışığım içimde eski bir gaz lambasını kapatır gibi usulca titremiş ve sonunda kaybolarak sönmüştü. Acıydı. Can yakıcıydı ancak hayatımın gerçekleriyle yüzleşmem gerekiyordu.

Gizay'ın kaşları aldığı cevap yüzünden çatılırken gözleri sinirle etrafta dolaşsa da sonunda Noyan'a dönebildi tekrar. Benim harelerim ise masadaki çoğu insandan bahçeye yöneldi. Gri havanın hakim olduğu, içimi daha da kasavetlendiren bir bahar sabahına rağmen yeşil olan bahçe ve zeytin ağacına.

'Bekçi falan dedin?' diyen Gizay'a rağmen masaya çevirmedim bakışlarımı. Tüm organlarımı çepeçevre sarmış bir ateş hissettim. Sanki o alevler bir el halini almışta tek seferde işimi bitirmek ister gibiydi.

'Gece bekçisi, yangını fark edince söndürmeye çalışmış, o sırada hem dumandan etkilenmiş, hem de ufak çaplı yanıklar oluşmuş.' Açıklamaya rağmen organlarımın sıkışması, içimin daralması dahası kasvetim geçmedi, aksine büyüdü. Öfkeyle, benim öfkemle harmanlandı.

'Ben bakayım bir.' Gizay ayağa kalktığında harelerim ona dönse de Noyan durması adına elini havalandırıp tekrar yerine yerleşmesi için işaret verdi.

'Herkes kendi işini yapsın, Servet beyler ilgileniyor. Bizim hastaneye sevkini isteyecekler zaten. Hasar kaydı, tutanak, güvenlik kamerası... Bırak işi bu olan insanlar yapsın. Olayı çözmen veya toparlaman çalışanlarımın işleri hakkında kendilerinden şüphe etmeleri kadar önemli değil.' Az önce bıraktığı çatalını aldığında bilinçsizce ağzıma attığım lokmayla yüzümü buruşturdum.

Otomatik sistemli bir atölye kendi kendine yanmazdı, en azından böylesine kısa zamanda kurtarılmayacak seviyeye gelemezdi. Acil müdahale anlarında, pratisyenlik dönemlerinde bu tür vakalarla birkaç kez karşılaşmıştım ve hayır, hiçbiri koca bir atölyeyi içinde insanlar varken bu kadar tutuşturmamıştı. Dahası henüz ilk kıvılcım anında fark edilmiş, hızlı büyüyecek dahi olsa engellenmişti. O dönemde gelen çalışanlar ise ya kontrol için uğramışlardı ya da söndürmeyi başardıkları yangının dumanından...

Bakışlarım Noyan ve Gizay'ın içsel bir dille anlaşmaları aralarında gidip gelirken aklıma yeniden gelen düşünceyle çatıldı kaşlarım. Bunun altından babamın çıkabilme olasılığı artık beni ürkütmüyordu çünkü bence olasılık değil netlikti. Böyle bilinçsizce, insan canı olduğunu göre göre yapmaz dahi diyemiyordum artık. Kimden bahsediyordum ki. Elbette yapardı, hiçte umurunda olmazdı.

Sandalyemi geriye hızla itince çıkan gürültüyü önemsemeden içeri yöneldim. Adımlarım olduğumuz kattaki lavaboya ulaştığında kendimi içeri atıp kapıyı kilitleyerek dizlerimin üzerine çöktüm. Mideme yeni giren yemeğinde yokluğunu hesaba katarsak bitaptım. Bu hal değildi beni bitiren. Sınırlarını aşmış, kendini kaybetmiş şekilde ortalığa saldıran babamdı. Hala bulanan midemle beraber iki elimi de sıkıca yumruk yaptığımı ancak fark edebildim. Kasılan midemle gözlerim de çoktan dolmuştu ancak o yaşların firar etmesi bu iğrenç bulanma hissiyatından değil, insanlık dışı davranan Zeren İmerler yüzündendi. Ona olan geçmek bilmeyecek öfkemdendi. Keşke babamı seçebilseydim dedirttiği için olan tiksinmemdendi.

'Deran'ım...' vurulan kapıyla zorlukla destek aldığım klozetin başından kalktım. Karşısına geçtiğim lavabonun aynasından gözlerimi inceledim. Ağladığım belli olmuyordu, zaten sesim çıkmadan dökülmüştü yaşlar. Daha önce bu halime şahit olmuş Noyan yine aynı nedenden diye düşünebilir ve benim kendi babamdan midemin bulandığını anlamayabilirdi. Dirseklerimi lavaboya yaslayıp yüzümü ve ensemi yıkadıktan sonra derin bir nefesle sırtımı dikleştirip kilidi çevirdiğimde içeri bir adım attı.

'İyi misin? Ne oldu bir anda?'

'Yanık falan deyince midem bulandı.' Kaşları havalandığında belimi kavrayıp dikkatle süzdü bedenimi. Yüzünün her hattında şüphe dolaşıyor olsa da mavi bakışları gözlerime denk geldiğinde gülümsemeye çabaladı.

'Yemek yemiyor olunca midende şaşırmıştır tabi... Odaya çıkalım dinlen.' Başımı anında sağa sola salladım. Eve geldiğimden beri mütemadiyen uyuyor, uyanıp su içiyor ve tekrar uyuyordum. İnsani ihtiyaçlarım adına arada bir yataktan çıkmam gerekse de her hücrem dinçti. Uyumak, su içmek veya bir şeyler yemek dışında da ihtiyaçlarım vardı. İnsan yüzü görmek gibi mesela.

'Deran...' Sesindeki soru soracağını belli eden tınıyla başımı sağa sola salladığımda derin bir nefes alsa da tebessümünü tekrar gösterdi, 'Neyse...' başını unut gitsin der gibi salladığında adım atacak olsa da durdurdum.

'Ne oldu? Söyle hadi, merak ederim.' Düzelmem gerekiyordu. Kendimi toparlamam, dik durmam. Zeren İmerler'in karşısında buzdan bir heykel olabilmem. Tüm düşüncelerini alt üst etmem şarttı. Dahası Noyan böyle kuşku ve tedirginlikle bakarken ruhumu bulmam gerekiyordu. Korkuyordu, muhtemelen direncimin düşük olduğunu düşünmesindendi bu korkusu fakat asıl mesele bu değildi. Asıl mesele benim bıçak kemiğe dayandığı anda yapabileceklerimdi. Yıkacaklarım, darmaduman edeceklerim, savaşın kalbinde olduğum her bir anı hatırlayışım ve parçalayacaklarım...

'Hastaneye gidelim diyecektim ama inatlaşacağın geldi aklıma.' Başımı onu onaylarcasına sallarken gözleri tekrar üzerimde dolaştığında göğsümü göğsüne yaslayarak iyice yakınlaştırdı yüzlerimizi.

'İkimizin de istediği olsa, hastaneye gitmesek ama sana kan tahlili yaptırsak?' kıstığı gözleriyle dikkat kesildiğinde dilimi damağıma çarparak cık sesini çıkardım.

'Gerek yok bence.' Bu hallerim klasikti, olağandı. Bünyem çoğu insana göre kuvvetliydi, psikolojimin zayıf olması ise yeni bir buluş olmayacaktı. İstediğimiz kadar test yaptıralım, benim değerlerimde düşük bir şey çıkmazdı ve bunun enteresan olduğunu tıp alemi ile beraber bende biliyordum.

'Mutlaka gerek yoktur ama içim rahat etsin istiyorum. Belki de yediğin bir şey dokunuyor veya değerlerin çok düşük.' Az önceye kadar yemiyor diyen adamın şimdi yediğim bir şeyin midemi rahatsız etmesinden bahsedişi birazcık enteresandı esasen. Ayrıca besin zehirlenmesi yaşasam ortalama belirtileri de bilirdim fakat yoktu. Cevabımı merakla beklerken işi yokuşa sürmemek adına başımı sallayarak onay verdim.

Bir şey çıkmayacağından emindim. Çünkü ne yediklerimdendi bu halim, ne de herhangi bir besin vücudumun tepki vermesini sağlıyordu. Sadece babamdan midem bulanıyordu. Öyle ki bu önü alınamaz bir hastalık gibiydi. Tedavisiz, dermansız, gittikçe beni çepeçevre saran bir hastalıktı, onu ve yaptıklarını düşünmek.

 

🌑🌒🌓🌔🌕🌖🌗🌘🌑

Tepemde dikilen Noyan, yanımda oturup Gönül ablaya kaçamak bakışlar atan Denker abi, kendi köşesine çekilerek halıya gözlerini dikmiş Gönül abla ve sanki kanım değil canım alınacakmış gibi tedirgin duran Noyan'ı inceleyerek eğlenen Gizay... Cümbür cemaat salondaydık. Sadece yarım saat içinde, sanırım vazgeçmemem adına, bütün prosedürleri halledip bir de kan alması için Denker abiyi buraya sürüklemişti. O taşıma çantasını açıp içinden tüpü çıkararak bir şeyler yazarken Noyan'ın tedirgin sesi de duyuldu.

'Gönül abla kanı sen mi alsan?' Denker abinin bakışları şaşkınlıkla kardeşine döndüğünde kaşları da çatıldı. Haliyle bunca zaman kurşun sıyrıklarını diken adam şu an ufak bir şok geçiriyor olabilirdi.

'Abin benden daha iyi bu konuda.' Gönül abla, Denker abiye dönmemekte inat ederek konuştuğunda Noyan bir kez daha ambalajda duran iğneye göz attı.

'Abimin eli ağırdır, o yüzden diyorum.' Cümlesine hitaben ben Denker abinin yerinde olsam kafasına tüpleri fırlatırdım. Keza o da pek sakin durmuyordu. Havalandırdığı kaşları ve duraksattığı yazı yazan eliyle gözlerini kardeşine dikmişti.

'Sen bana, abi şu yarayı kapat, diye gelirsin Noyan bey. Elbet düşersin elime.' Mırıldanıp sabır çeker gibi nefesini bıraktığında hareleri tekrar tüpleri buldu ama Noyan belli ki sınırları zorlamakta bir hayli ısrarcı olacaktı.

'Abi işine bir sözüm yok fakat kabul edelim ki elin ağır.' Yüzündeki sıkıntılı hal bile durumu kurtarmazken Denker abi sabır dilenir gibi başını salladıktan sonra iğneyi çıkardı. Kolumdaki lastiği daha da sıkılaştırıp dikkat kesildiğinde tenime giren iğne ucuyla gözlerim yüzü buruşmuş Noyan'a döndü.

Böylesine acı çekmesi hiç ama hiç akıl işi değildi gerçekten, ki söylediği gibi eli ağır falan da değildi. Denker abinin iğnenin ucundaki alana yerleştirdiği tüp dolduğunda çıkarıp iki farklı tüp daha takarak onlara da kanımdan aldığında önce pamuğu basmış ardından lastiği gevşeterek iğneyle beraber almıştı.

Noyan'a bakmadan etraftaki malzemeleri toparladığında sözde trip atarcasına ufak bir omuz atarak yanından ilerleyip çıkışa doğru gitti. Burada durmasının iyi bir tercih olmayacağını kendi de düşünmüş olacak ki tek kelime etmeyişinin ardından Noyan'da onun peşinden gittiğinde derin bir nefes aldım.

Akıl sır ermiyordu iki kardeşin hallerine. Birbirlerine gönül koymadıkları çok açıktı ancak Noyan'ın çoğu insana göre daha zor bir kişiliği olması da yadsınamaz gerçekti. Bakışlarım benimle baş başa kalan ikiliye döndüğünde Gizay sabır dilenir nefesiyle koltuktan kalkıp arkalarından gittiğinde bu kez odak noktam Gönül abla oldu.

'Hadi film izleyelim.' Omuz silkmesiyle fark etmez karşılığı aldığımda sehpadaki kumandaya uzanarak aydınlattım ekranı. Gözümüzün önünden sırasıyla geçen filmlere burun kıvırırken Afrika belgeselinin üzerinde bir süre oyalandığımda Gönül abla kenardaki yastığı alıp kıvrılmıştı koltuğa.

'Aç hadi merak ettin. Belgesel iyidir.' Uzandığı yerden mırıldanırken gülümseyip yayını başlattıktan sonra bende bir yastığı koltuk koluna yaslamış, diğerine de sarılarak uzanmıştım. Gözlerim başlangıç ekranındayken üzerime çöreklenen o ağırlıkla bir kez daha hastanelerdeki yerimin hasta yakını değil, hastayı tedavi eden kişi olduğunu netleştirmek istiyordum. Bir ağırlık, böylesine bünye sarsamazdı çünkü. Sanki bir fil vardı, üzerime oturmuştu ve ben istediğim kadar kaçayım ondan kurtulamayacaktım.

 

🌑🌒🌓🌔🌕🌖🌗🌘🌑

'Görür, hisseder o. Sende biliyorsun.' Diyen Gönül ablanın sesini işittiğimde ortamı sıkıntılı, yoğun bir iç çekme doldurdu, tüm derinliği de hücrelerime işledi adeta. Bir sıkıntısı varmış, oradan çıkamıyormuş gibiydi. Fakat yine de birinin hisleriyle alakalı olan o şey ne ve neden bu derece sıkıntılı soluklanılmasını sağlıyor bilmiyordum.

'Biliyorum ve açıkçası bu daha çok korkutuyor abla.' Kulaklarımın yarım yamalak, uğultulu işittiği Gönül abla ve Noyan arasında geçen diyalogla göz kapaklarımı zorlasam da pek başarılı değildim.

'Kork veya korkma, abinde medyumluk olduğu gerçeğini atlama yeter.' Gönül ablanın cümlesi bir süre sessiz kalmalarını sağlasa da konuşmaya devam etti, 'Üzerine de fazla gitme, bazı şeyler hassas bir dönemden geçtiği için olabilir, unutma.' Kimden bahsettiklerini anlamıyordum fakat konunun ana fikrinde Denker abi vardı bunu biliyordum. Onun gördüğü herhangi bir şey üzerine sohbet edip, bir miktar da akıl danışıyor gibilerdi birbirlerine. Fakat tüm bu konuşma içerisinde Gönül abla kendinden eminken, Noyan tedirgindi ve bunu sadece ses tonlarından dahi anlayabiliyordum.

'Abime medyum diyorsun ama hala bir şey söylemiyorsun, sende saçmalıyorsun. Tarık ateş olsa cürmü kadar yer yakar. Hadi korktun, çekindin, gözü kararır dedin, bana neden açmadın ki bu meseleleri, tanımıyor muyuz birbirimizi, ben bilsem seni o şerefsizin yanında bırakır mıydım veya abimin bundan haberi olur muydu?' Noyan mesele her ne ise değiştirmek istediğinde Gönül abla epey seslice iç çekti. Şu an kendimi suçlu hissediyordum. Onları gizlice dinler gibiydim ve niyetim asla bu değildi fakat göz kapaklarımın ağırlığı uyandığımı göstermeme resmen engel oluyordu.

'Hep tek kişi fedakarlık yapamaz, bu kez ben yapmış olayım Noyan. Denker bunu bilmeyecek, hiç ama hiç bilmeyecek. Sana gelirsek...' derince iç çektiğinde sehpadan alınan bir cismin sürtünme sesini işittim, 'Uğraştığın tüm o şeyleri biliyordum. Yıllar önce olsa da sizin içinizdeydim ve bir de bunu dert edinmene müsaade edemezdim.'

'Bu fedakarlık değil aptallık. Ayrıca sen dert olamayacak kadar bu ailenin içindesin. Hatta açığını söylemem gerekirse en az problem çıkaran insansın. İkimizde bunun farkındayız.' Açık sözlülüğü göz devirme isteğimi yükselttiğinde kıpırdanarak bu kez aralamayı başardığım gözlerimle ellerindeki kahve fincanları ve dedikodu yapar gibi oturan ikiliye odaklandım.

'Benimle düzgün konuş bence.'

'Ben lisedeyken dilimi ve dudaklarımı birbirine dikmek için tehdit ettiğin gibi tehdit mi edersin ablacım.' İkisinin de gözleri ışıldarken olaylar başladı başlayalı durgun olan halleri kaybolmuş, kısık gülüşmeleriyle bende tebessüm etmiştim. Gönül ablayı ilk kez gülerken görüyordum ve o kendini belli eden gözleri dahi gerçek bir gülümsemeyle kısılıp şirince kalıyordu. Diğer günlere oranla daha temiz bir zihin ve sakin bir halle bakıyor gibiydi şimdiye. İlk başta olan çekimserliği, karamsarlığı veya ürkmüş ancak güçlü durmaya çalışan hali yoktu artık. Güvenli alanın burası olduğunu zaten biliyordu ancak yeni adapte olabilmiş gibiydi.

'Senin fıstık uyandı.' Gönül ablanın fark etmesiyle konuşması bir olduğunda Noyan anında bana çevirdi gözlerini. Dolgun dudakları tebessümüyle geriliyken iç çekerek üzerimdeki battaniyeden kurtulup koltukta bağdaş kurduğumda bende gülümsedim.

'Güzel tehditmiş, ben yapsam yer mi sence Gönül abla?'

'Daha ne tehditleri vardır bir bilsen, on metre yakınında durmazsın. Bakma şimdi ağır başlı ama seneler önce lakabı vardı onun.' Noyan'ın da keyfinin bir nebze yerinde olan haliyle kaşlarımı havalandırdım.

'Neydi lakabı?' derken ikisini de incelemeye başladığımda Gönül abla gülümseyerek göz devirmiş Noyan ise etkisini yadsıyamaz şekilde kaşlarını havalandırmıştı.

'Kadavracı... Fakültesinin en soğuk kanlı öğrencisiydi. Kadavracı, Gönül Söğütlü'ydü.'

'Kadavracı?'

'Adli tıp...' Gönül ablanın tebessüm ederek göz devirip omuz silkmesiyle beraber kaşlarımı havalandırdım, 'Bu cahil için kadavracıyım ama işim otopsi yapmak, bunu bir türlü öğrenemedi.' Diye devam ettiğinde Noyan'ın tek kaşını kaldırıp indirdiğini fark ettim. Adli tıp demişti değil mi yanlış duymamıştım? Bu kadar adli tıpa soyadlarını altın harflerle yazdırabilecek ailenin, adli tıpta otopsi yapan gelini. Gerçekçi olmam gerekirse sülalelerinin erkekleri sanırım asla doğru eş seçimi yapamıyordu.

İşin en komik yanı ise bana göre uç bir nokta olmasa da, onun ceset inceleme ihtimali aklıma minicik bile gelmemişti. Dışarıdan bakıldığı zaman nahif olan görüntüsü sanki her olayda sarsılabilir gibi durmasına sebebiyet veriyordu. Hatta o kadar ki ölü biriyle aynı odada durabilmesi kenarda beklesin, birinin parmağı kesilse çığlık çığlığa bağırır gibiydi. Tabi bu sadece dış görünüşüydü. Sonuçta Zeren beyin yaşattıklarını kimse bilmediği için beni camdan bebek olarak görenler vardı çevremde.

'Ben öldüğümde otopsimi sen yapar mısın?' dengesizliğimin kaçıncı seviyesine ulaştığımdan ve ağzımın söylediğini kulağımın duymuyor oluşundan bir haber paldır küldür konuştuğumda Gönül ablanın gözleri şokla büyüse de, Noyan başını çevireceği esnada donup kaldı. Bu kadar olayın üzerine bir de kocamı çözmek istemiyordum. Çünkü çözersem başıma geleceklerden haberdar olacak kadar kendimdeydim.

'Saat geç oldu hadi uyuyalım.' Gönül ablanın yorumu Noyan'a yine bir etki etmezken şaşkın bakışlarım önce aydınlık bahçede ardından da tekrar koltuktaki iki bedende gezindi. Acaba fazla mı uyudum düşünceleri içinde kaybolurken kenarda duran telefona uzanıp ekranını aydınlattığımda kaşlarımı çatmadan da duramamıştım.

'Saat henüz beş bile olmamış.' Mırıldanıp bakışlarımı tamamen Noyan'a odakladım, 'Noyan.' Seslenmeme rağmen bir tepki yoktu. Ya kesinlikle donmuştu, ya inme inmişti ya da kafasının içinde dönen şeyler birazdan beynimi allak bullak edecekti. Bana kalırsa ilki ihtimal dahilinde değildi, en azından öyle bir tepkisizliği yoktu. İkincisi de mümkün görünmüyordu, ki vücudunun tepkilerinden anlayabilirdim. Fakat üçüncüsü, işte o, gerçekten tam olarak ana uygundu.

Yine de tepki vermesi gerekiyordu, yeterince uzun sürmüştü duyduğu cümleye şoku. Çenesinde seğiren kasla sertçe yutkunup derin bir nefes almaya çabalayarak gözlerini kapattı. Kendini toparlamak istediğinin ve benim epey dengesiz bir cümle kurduğumun farkındaydım fakat konuşmak için öksürüp boğazını temizleyecek kadar üzerine yük edindiğini şimdi anlayabiliyordum.

İnsanlar doğar, büyür ve ölürlerdi, bu oldukça gerçek bir düzenken neden böylesine gerilmişti o tamamen muammaydı. Realist bir bakış açısıyla yaklaşmamız gerekiyordu bu duruma, yani hayatın işleyişine.

'Tabi abla, mümkünse benimkini de sen yap ama malum bu gidişle otopsi gerektirecek bir durum kalmayacak. Kalpten gideceğim için doğal ölüm yazarlar benimkine.' Az önce Noyan'ın yüzünde oluşan afallama benim mimiklerime geçerken boğazımın tam orta yerine takılı kalan o hissiyattan nefret ettim. Tüm etimle kemiğimle, kanımla ve canımla tiksindirmişti bu cümle beni.

Koca bir masanın üzerinde kıpırdamadan buz soğukluğunda yatan Noyan ve bir daha asla gözlerini açıp bakamayacak olma düşüncesi iliklerime kadar işlerken irkilip titreyen bedenimle elimi boynuma götürdüm. Realist düşünce tarzımı az önce bir çukura atıp üzerine de toprak, hatta beton dökmüştüm.

'Niye öyle söylüyorsun!' engel olamadığım ses tonumdan bile ağlamaya hazır Belgi akıyordu. Alt dudağımı dişlerken, hala gözlerimin önünde o fütursuz hayal oynamaya devam ediyordu. İçimi, içimde parçalıyorlar gibiydi sanki. Midemde acı bir tat, omuzlarımda sert ve baş edilmesi güç ağırlık kendini gösterdi. Koltukta toplu olan bacaklarımı indirip yere basarak çatık kaşlarımın altından bakmaya devam ettim.

'Ne oldu? Rahatsız mı etti bu düşünce Deran?' sesinin tonu buz gibi tenimi keserken, kalbimin tam ortasından yükselen o hissiyata engel olamayarak serbest bıraktım gözyaşımı.

'Etti tabi!' koltuktan kalkarken battaniyeyi de yanıma almayı ihmal etmedim. Üç beş gün Noyan'a küsme planım vardı ve bunu tam da şimdi verandada sigara içerken başlatmayı düşünüyordum. Küserken bir de üşütemezdim. Zaten son günler epey serindi, zatürre olmadan küsmem en doğrusuydu.

Mutfaktan elindeki tepsiyle çıkan Kübra'dan bakışlarımı kaçırıp sürgülü kapıya yöneldiğimde kapalı olmasına aldırış etmeyecek olsam da bir miktar savaş vererek açtım. Tüm karizmam yerle bir oluyordu. Ben şu dünyada adam akıllı atar gider yapıp sonra havalı bir çıkış yapamayacak mıydım Allah aşkına!

Dışarı çıktıktan sonra ardımdan örtmeyi de ihmal etmeyip kolumda sürüklenen battaniyeyi sırtıma attığım gibi koltuğun köşesine yerleşip bacaklarımı da kendime çektim.

Çocuk gibi tavır takınıp, bir ergen edasıyla trip attığımın bilincinde olsam bile umurumda değildi. İçimdeki yükselen o hüngür hüngür ağlama isteğine karşı koyamıyor, daha da fenası o hissiyat yükseldikçe kendime sinirimden daha fazla ağıt yakmak istiyordum. Hâlbuki benzer cümleyi bende kurmuştum, kronolojik olarak işleyişi bile aklımdan geçirmiştim ama hiç mühim değildi şimdilik bunlar.

Koltuk kolundaki sigara paketinden bir dal çıkarıp ateşleyerek derince ciğerlerime zehri doldurduğumda hala akan gözyaşlarım sayesinde burnumu çektim. Uzatılan tepsiden bakışlarımı kaldırmadan son kalan fincanı aldığımda Kübra'nın uzaklaştığından emin olmuştum ki dudaklarımı birbirine sıkı sıkıya bastırıp sakındığım hıçkırığımı da serbest bıraktım. Geri zekâlı gibi oturup bir cümleye ağlıyordum. Resmen aptallıktı.

Duyduğum karton sesine aldırış etmeden gözlerimi direkt olarak bahçenin en köşesindeki zeytin ağacına diktiğimde önüme doğru uzatılan paket mendili duruşumu bozmadan kutusuyla alarak kucağıma bıraktım. İnat ediyordum fakat ne için bilmiyordum, dahası yanımdaki kim diye bakmasam bile çıranın o derin isli kokusu ciğerlerime kadar işlediği için Noyan olduğundan emindim. Yine de üzgündüm. Bu üzgünlük benim cümlemi, bana karşı çevirdi diye değildi. Psikolojim darmaduman halde olduğundandı. Çünkü o sahne gözümün önünde canlandığından beri sanki sönmeyecek bir yangın başlamıştı kalbimin orta yerinde. Ve ne zaman dudaklarımdan hıçkırık kaçsa o vakit yangının alevleri sağa sola salınarak tüm kalbimi tutuşturmak için elinden geleni yapıyordu.

'Bir cümle nasıl insanın damarına basıyormuş gördün mü?' nispet yapar gibi kurmasa da benim beynime öyle iletilen cümlesiyle omuz silktim anında, tabi bir yandan da ağlamaya devam ettim iç çekerek.

'Konuşmuyorum ben seninle.' Kollarımı göğsümde birleştirip başımı mümkünatı var gibi biraz daha çevirmeye çabaladım. Göğsüm kesik kesik hareket ederken yere oturup, ayaklarımı iki yana açarak bağırarak ağlama isteğim şiddetle dürtüklüyordu. Markette ağlayan çocuk duygusu vardı üzerimde. Hayatındaki tek amacı istediği o üç çikolataydı ve sağlıklı bir birey olarak yetişmesi, sınırlarını bilmesi için ailesi bir tanesini alabileceğini söylemişti. O da çikolata dışında bir şey istemediği, duymadığı, hatta umursamadığı için çığlık atıp, tepinerek ağlıyordu.

'Bende sana küseyim o zaman? Aynı cümleyi sende kurdun.' Göz ucuyla bakmaya çalışsam da görüşüm bulanıktı. Durmak nedir bilmeden akan gözyaşlarım yanağımdan çeneme, oradan boynuma kadar ardı ardına süzülüyordu. Pür dikkat beni izlediğini fark ettiğim için yeniden omuz silktim. Omuzumda çıksındı da o olsundu çünkü.

'Önceden uyarıyorum bak, küsersem öyle iki üç gün olmaz.' Sesi gayet ciddi olsa da kucağıma sığdırdığım kutudan peçete çekerek gözyaşlarımı kurulama çabası o kadar ciddi olmadığını kanıtlıyordu.

'Küsemezsin sen...' Sesim fısıltı gibi olsa da cümleme devam ettim, 'İzin vermiyorum.' Noyan duyduğunda üzerime doğru eğilip yüzündeki ufak tebessümle kenardaki paketten bir dal sigara da kendisi ateşledi. Sanki hiç kokusu ciğerlerime dolmuyor da yeniden kendine tutuklu kalmamı sağlamıyor gibi aheste aheste geri çekildiğinde titrekçe nefeslendim.

'İzin vermiyorsun...' alaycı tınısı o kadar dikkatimi çekiyordu ki bir de buna dertlenesim geldi desem yeridir. Çünkü az önce bağımsızlığını ilan eden gözlerim yeniden baş kaldırısını gerçekleştirirken tekrar burnumu çektim. Ellerimin tersiyle yanaklarımı ben de temizlesem, peçeteyle Noyan'da temizlese olmuyordu. Durmuyordu bu lanet yaşlar, hatta azalmıyor, artarak çoğalıyorlardı.

'Kalbini kırmak istemiyorum ama bazı cümlelerin sert Deran.' Sesi cümlesi kadar asabi olmasa da lafı tersinden anlama potansiyelim çok yüksekti ve sonuna kadar bu özelliğime sırt yaslamam gerekiyordu. Bugün benim için dünya trip atma günüydü. Biraz da dünya ağlama günü. Koca dünyada her halta bir gün buluyorlarsa bende kendime göre pek ala birkaç gün seçebilirdim.

'İznimi istemiyorsun yani.' Kısılmış gözlerimle anında Noyan'a baktığımda dudaklarını ıslatıp başını sağa sola salladı olumsuzca.

'Meselenin izin olmadığını, hangi cümleden bahsettiğimi ikimiz de biliyoruz. İnsan kendisine deli gibi aşık olmuş bir adamın yanında öyle cümle kurar mı?' şakağıma düşmüş daha doğrusu gözyaşım yüzünden ıslanıp yapışmış saç tutamını okşayıp geriye çektiğinde alt dudağımı dişlerim arasında ezdim.

'Ne varmış kurduğum cümlede. Hemen ölmüyorum ya, ölünce dedim.'

'Ya sabır ya selamet... Ya sabır ya selamet...' bakışlarını benden kaçırsa da gerçekten sabır istediği ve aynı şey bana yapılsa sabır değil, cinayet silahı isteyeceğimi de göz önünde bulundurmalıydım. Fakat empati yapacak mıydım? Şu an asla. Çünkü hiç ama hiç istemiyordum bu konuda empati yapmak ve bugün benim dünya triple karışık gözyaşı günümdü.

'Delilerim geliyor benim bak, kavga çıkaracağım. Ağlama...' başta hiddetli olan sesi son kelimesinde kıyamayan tınıya dönüşürken işaret parmağının dışı, gözümün altını kuruladı yeniden. Kavga çıkaracağım derken bir gözyaşımla kıyamayan hali dahi kazananın kim olduğunu gösteriyordu. Hırçınlığımdan ufak bir fiske dahi eksilmezken anında başımı geriye çektim.

'Benim geldiler bile! Delileriymiş! Kavga çıkaracakmış! Hem ağlat, hem delilerim geliyor de.' Çemkirmem boyut atlarken oradan da kaçmaya çabaladığımda yakalanan kolumla henüz tam anlamıyla kalkamadığım koltuğa geri oturdum. Az önce köşeye sinmiş halim bir kenarda kalırken sırtım Noyan'ın göğsüne yaslandığında tek koluyla sıkıca sardı bedenimi.

'Saçının telini yastığında görünce içim eriyor, sen gelmiş otopsim diyorsun. Sonra da bana kızıyorsun güzelim. Akıl mantık işi mi şu yaptığın. Aynısını sana yapınca da heyheylerin ayağa kalkıyor.' Sesi hem isyankardı, hem hüzünlü. Sabrı da kapı duvar bırakmamış, tüm sınırlarını zorluyordu. Anlıyordum ama yine de onun bu uysal davranmaya çalışan tavrına karşı çocuklaşmaktan, çemkirmekten ve ağlamaktan alamıyordum kendimi.

'Yapma o zaman sende.' Diyerek omuz silktiğimde aptallığımı bir yerden kanıtlamasının kaygısı vardı içimde. Yapma dediğim halde dönüp sen başlattın dese haklı olduğunun bilincindeyken onun ufacık dahi şaşırmaması oldukça enteresandı doğrusu.

'Deran, o cümlenin ihtimali bile içimi yakıyor güzelim. Normalde beni anlarsın sen. Tersinden mi kalktın bugün?' üşüdüğümü hissederek bedenine biraz daha sokulduğumda elindeki külü düşmek üzere olan yarım sigarasını kül tablasına bastırıp söndürerek, diğer kolunu da sardı bedenime. Tabi bu sessizliğimiz telefon çalana kadardı. Duyduğumuz adım sesleriyle gözlerimiz Gönül ablaya döndüğünde çekingen bir tebessümle elindeki cihazı işaret etti.

'Abin arıyor.'

'Aidiyet belirtmen çok hoş ablacım ama bir ismi var abimin. Denker. Onu söylemesi de bu kadar zor olmamalı.' Tek kaşını kaldırıp Gönül ablaya da laf soktuğunda kadıncağız kıstığı gözleriyle avucuna telefonu vurur gibi bırakıp salona tekrar döndü. Noyan ise sonlanmış aramayla derin bir nefes alarak bu kez kendisi dönüş yapmak için dokundu ekrana.

'Buyur abi.' Başımı hafifçe geriye atıp yüzüne baktığımda gözlerinin boş bahçede gezindiğini fark ettim. Daha doğrusu Noyan için boş, benim için karargah gibi görünecek kadar adamın olduğu bahçede.

'Uygun ortamdayım, sıkıntı yok. Ne oldu?' kaşları çatılmaya başladığında nefesini sertçe bıraktı.

'Abi kıyamet kopmadı ya, söyle işte ne diyeceksen.' Kısa duraksamasının ardından Noyan'ın gözleri beni bulduğunda gülümsemeye çabalayarak şakağıma dudaklarını bastırdı.

'Çık gel o zaman. Gizay'ın işi var, ben Deran ile Gönül ablayı yalnız bırakıp çıkmam.'

'Bekliyorum, büyük bir merakla.' Konuşmayı bitirip telefonu kenara fırlatırcasına bıraktığında meraklı bakışlarım üzerinde gezinse de onun da yanıtsız olduğu çok açıktı. Her mimiğinden merak eden tavrı okunsa da el mecbur Denker abiyi bekleyecektik anlaşılan. Fakat ben başka bir yangın haberini bugün kaldıramazdım. Felaket kotam ağzına kadar dolup taşmıştı ve bir tanesini daha istemiyordum.

Meselenin devamının geleceğini bilsem de konuşmaktan kaçmak istiyordum çünkü için için o kadar ağlamak istiyordum ki olduğum yerde falan tepinsem sadece bana garip gelmezdi muhtemelen. O duygu patlaması dört bir tarafımı kuşatmıştı ve Noyan sarılıyor olsa da asla kaçılabilir bir alan tanımıyordu bana.

İmdadıma zilin sesi yetişirken omuzumdaki sıcak dudaklarını hissettim. Eğer biraz daha böyle sakin bir iletişim kursaydı veya kendi ölümü hakkında konuşsaydı bağıra bağıra, hatta tepinerek ağlardım. Yeni aldığım peçeteyle gözyaşlarımı kurutup ayağa kalktığımda içeri girip veranda kapısını örttük. Ben Gönül ablanın yanına, Noyan ise dış kapıya ilerlediğinde koltuğa yerleşirken bir çift meraklı gözün de burada olduğunu bilerek tebessüm ettim.

'Bizde bilmiyoruz ne olduğunu, anlatır birazdan.' Çenemle kapıyı işaret ettiğimde Denker abi elindeki zarfı iki kez Noyan'ın göğsüne vurup bakışlarını bize çevirerek olabildiğince yalancı bir gülümseme gönderdi. Kafa kafaya verip ne konuştularsa Noyan üst katı işaret ettiğinde basamakları tırmanmaya da başlamışlardı.

'Ne bu gizem anlamıyorum ki.' Merak insanı esir alınca işin içinden çıkılmıyordu fakat gidip kapı da dinleyemezdim. Az önce üzerimden bir tır gibi geçen ağlama nöbeti yerini tamamen meraka bırakırken oturduğum yerde dizlerimi sallamaya başladım.

'İş güçtür, klasik kardeş toplantısı. Bir tek Gizay eksik, demek ki o kadar da mühim bir konu değil.' Gönül ablanın yorumuyla ona döndüğümde daha fazla bilgi istediğimi belli eden bakışlarım tamamen üzerindeydi.

'Böyle zamanlarda, yani gerginlik arasında genel olarak sessizliklerini korurlar. Sana, bana ve Şanze'ye anlatmazlar olayları. Bazen saatlerce o çalışma odasından çıkmazlar, bazen de on saniye sürmeden koşarak evden çıkarlar.' Klasikleşmiş ancak özlem dolu gibi anlattığı haliyle kaşlarımı havalandırdım. Bu halleri benim için yeniydi. Tanımıyor, ayırt edemiyor veya tahlil edemiyordum. Ancak Gönül abla her bir adımlarını ezbere bilircesine gerçeklikle konuşup, hasretle çıktığı basamaklara bakıyordu.

'Üçü biliyorsa biz neden bilmiyoruz?' sorumla bakışları merdivenlerden beni buldu.

'Kendi çaplarında kural gibi bir durum. İşleri olduğu zaman sabahlarlar ama anlatılacak konu olunca evde ev, işte iş derler. Kubilay amca ve Bager'de böyleydi.' Kaşlarım havalandığında Gönül abla alışmışlığıyla omuz silkti sadece.

'Biliyordum!' Noyan'ın yüksek sesi alt kata kadar ulaştığında şaşkınlıkla önce merdivenlere ardından Gönül ablaya döndüm. Yüzünde ufak bir tebessüm, elindeki kumandayla yukarı katı işaret ediyordu.

'Sesi keyifli, Visam ailesi için enteresan olsa da güzel bir haber geldi.' Dudaklarında içinin rahatladığını anlatır gülümsemesiyle kumandayı ekrana yönlendirdiğinde hala açık televizyondan yine adam akıllı izlemeyeceğimiz bir belgesel açtı. İlgimin ve aklımın dağılması için belgesel olduğunu biliyordum ancak mümkün değildi. Zihnim tamamen üst kata, Noyan'ın cebinde çıkmıştı.

'Yirmi sekiz dakika oldu. Sesleri de çıkmıyor.' Bir adamın, başka birini çatıdan atmasına manipüle edilerek ikna oluşunun tam olarak gerçekleştiği kısımdayken sonunda dayanamayıp saate diktiğim gözlerimle konuştum. Yukarı çıktıkları andan beri evin içinde derin bir sessizlik vardı, hatta kulak uğuldatacak cinsten. Televizyondaki kısık ikna ve manipüle cümleleri olmasaydı damarlarımdan akan kanın dahi sesini duyabilirdim, o kadar ağır bir sessizlikti.

'Evde olmadıklarını düşün. Aklın daha çabuk dağılır.' Gönül abla ekrandaki dikkatini bozmadan cevap verdiğinde koca bir of çekerek koltuktan kalktım. Eğer ki beraber oturmuyor olsak yukarı çıkar, muhtemelen oldukları çalışma odasının kapısını dinler ve yakalanmayı göze alırdım. Kimliğim üzerime geçirdiğim bir zırh gibi yerli yerindeydi ancak ruhum, ruhum bunun kilometrelerce uzağındaydı. Tam şu dakika yanımda Simay olsun isterdim. Gönül ablanın umursamazlığına karşı, Simay'ın merak güdüsü bizi o kata çıkarırdı. Çıkardığı gibi olup biteni öğrenme şansımız olur, yakalansak dahi cazgırlık yaparak zeytinyağına dönüşürdük.

Fakat yapamıyordum. Henüz Gönül ablayı tam tanımadığım içinde olabilirdi, konuşulanları duymak istediğimden emin olmayışım yüzünden de. Dinlersem ürkütücü şeyler işitirim, o şok etkisini kaldıramam ve kaçsam dahi Noyan fark edebilir algım direniş gösteriyordu.

Sıkıntıyla mutfağa ilerleyip içeri girdiğimde etrafa göz atsam da şu an en cazip gelen abur cubur tıkınma fikrinin ruhumu da benliğimi de terk etmesini istiyordum. Kübra şaşkınca benim ortada durmuş etrafı süzen halime baktığında ne istediğimi bilmeyen benliğimle gülümsedim. İnsan böyle anlarda hem yeme isteği ile doluyor, hem de ne istediğini bilmiyordu. Sağlıklı değildi fakat bu benim için çokta önemli değildi.

'Atıştıracak bir şeyler var mıdır acaba? Abur cubur gibi...' gözlerimi kıstığımda kadıncağız yüzündeki mahcup gülümsemeyle izliyordu.

'Noyan bey evde pek bulunması taraftarı değil fakat istediğiniz bir şey varsa aldırayım çocuklara. Onun yerine meyve de verebilirim?' önündeki tezgâhta bir sepet içinde duran mevsim meyvelerini işaret ettiğimde orada olmasa da severek tükettiğim sadece elma olduğu için derin bir nefes aldım.

'Elma?' tek kaşımı kaldırsam da bu baş kaldırıdan çok kabullenişti. Kübra'nın yüzünde yeniden normal bir gülümseme belirdiğinde dolaba ilerleyip iki elma çıkarıp yıkadıktan sonra kesme tahtasına yöneldi.

'Öyle istiyorum, kesmene gerek yok.' Başımı sağa sola sallarken eksik olmayan o gülümseme devam etti. Evdeki tek sakin, olumlu ve makul kişi şimdilik Kübra'ydı sanırım. Kırılan tabağı sakin karşılar, denk geldiğim telefon konuşmalarına hep olumlu yanıtlar verir ve sürekli tebessüm ederdi. Bu ailenin gerginliği içinde çalışırken makul birisi olması enteresandı. Fakat biliyordum ki en sakin olan insanların içinde birçok kıyamet yatardı. Üstelik tam kalbinin ortasında, anını bekler şekilde.

'Nasıl isterseniz.' İkisini birden uzatınca dalmış bakışlarımı koparıp elmaları alarak tekrar salona döndüm. Gönül abla gözlerini hala televizyon ekranından ayırmasa da bileğini yakalayıp düzenini bozmadan birini avucuna bıraktığımda duyduğum hızlı ayak sesleriyle bakışlarımı merdivenlere çevirip bir ısırık aldım.

'Deran!' Noyan henüz aşağı inmemişken bağırdığında adımlarım merdivenlere doğru yöneldi.

'Elma yerken bir sıkıntı çıkarmış olamam herhalde.' Onun panik sesinden olsa gerek Gönül abla da belgeseli durdurduğunda dalga geçen halime gülümsemeden duramadı. Elmadan bir ısırık daha alırken sonunda aşağı kata ulaşmış Noyan'ın kolları bir anda bedenimi sararken büyümüş gözlerle arkasında kalan Denker abiye baktım. Dişlerimin arasında tuttuğum elmadan elimi çekerek dengemi korumaya çalışırken Noyan sıkıca sardığı belimle omuzuma dudaklarını bastırıp hafifçe ayaklarımı havalandırdı. Fakat aklına ne geldiyse tekrar tabanlarımın yere değmesini sağladı hızlıca.

Panikle bağırmış, ardından bir anda sarılmıştı. Ne oluyordu Allah aşkına? Eğer ki bilmeden yaptığım bir şey varsa yeni kızma stili sarılmak olamazdı, en azından Noyan için olamazdı. Denker abiye bakışlarım dönerken aklıma dişlerimin arasındaki sıkışmış elma gelince onu alıp ne oldu dercesine süzdüm. Fakat ufak bir tebessüm dışında herhangi ipucu yoktu. Gülüyorsa kötü bir şey olmamış demekti. Öyle değil mi?

'İyi misin sevgilim?' kaçıncı kez olduğunu sayamadığım kadar çok boynumdan ve omuzumdan öpmesini bir soruyla taçlandırdığımda Noyan tekrar derince boynuma sokulup öperken soluklandı.

'İyiyim... Çok iyiyim hem de.' Kolları gevşese de tamamen kopmadığında sonunda yüzünü de görebildim. Fakat ağlayacak gibi duran ama direnen, pekte direnebilecekmiş gibi olmayan hareleri beklediğim tepki değildi. Ağlıyor muydu sahiden? En nihayetinde Noyan'dı o. Dışarıda buz gibi olan, çevrede herhangi birisi varsa taviz vermeyen, hatta duyguları yokmuş gibi davranan biriydi.

'Ne olduğunu söyleyecek misin? Sen-' kaşlarım çatılırken başparmağım usulca kirpiklerini okşadığında direnen o yaş avucuma doğru usulca süzüldü, başımı biraz daha geriye çekip emin olmaya çabaladım, gerçek miydi yaşadığımız sahne?

'Sen ağlıyor musun?' sesimdeki afallamış tını benim kulağıma dahi çarpmıştı ama Noyan bunun önemsiz olduğunu düşünerek gülümsedi. Gözlerinde fazlaca derin, ulaşılmaz bir yoğunluk vardı. Sanki hayatı boyunca tüm hislerini, duygularını kilitlediği bir odanın kapısı kırılmış, ne var ne yoksa hepsi dışarı sürüklenmiş gibiydi. Yüzümü iki yanından kavrayıp burnumun ucuna, alnıma, dudaklarıma öpücükler bırakmaya başladığında kaşlarımın çatılmasına engel olamadım.

'Çatlayacak meraktan, ben de çatlayacağım şimdi.' Gönül ablanın sesi tüm duygularıma tercüman olurken duraksadı. Elmacık kemiklerimin üzerindeki baş parmakları usulca tenimde gezindi, bakışları bakışlarıma kenetliyken yaklaştığında alnı alnımı buldu. Neler olduğunu anlamadığım için nemli, uzun kirpiklerine baktım. Bir kelime dahi olsa konuşsun istedim.

'Hamilesin...' duyduğum kelime zihnimde yankılanmaya başladı. Kayıp giderek yerde ufak tıkırtılar oluşturacak şekilde düşen elmayla parmaklarımın tutmadığının bilincine varabiliyordum ama tepki veremiyordum.

Bu işte bir terslik vardı. Bir şeyler yanlıştı. Böyle bir haberi benim vermem gerekirdi, hayır hayır, böyle bir haberin olmaması gerekirdi. Gözlerim odağını şaşırmış şekilde olsa da başımı hafifçe gerilettiğim gibi güç bela Denker abiyi bulabildiğinde gerçekliğini tasdiklemesini istercesine diktim bakışlarımı ona. Sıfır tepkiydi, yüzündeki tebessüm dışında minicik bir duygu durumu yoktu.

'Ne?' dudaklarımdan dökülen tek kelimelik soru korkuyla titrememe neden oldu. Hala kaşlarım çatık ve içimdeki şaşkınlıkla bakarken bu halimi fark eden Denker abinin bir terslik olduğunu anlayan gözleriyle çakıştı harelerim ve sonunda Noyan'la tekrar göz göze geldiğimde titrek bir nefes almaya çabaladım.

'Hamilesin.' Az önceye oranla sesi sakin olsa da bakışlarındaki ışıltı hiç öyle değildi. İçimin ürpertisi geçmek bilmiyor, Noyan asla şen şakrak tavrından ödün vermiyordu ama benim ödüm patlamak için yer arıyordu. Başımı sağa sola sallayıp gerilemeye çalıştığımda Noyan'ın yüzümdeki elleri engel oldu. Parmaklarım bileğini kavrarken bunun bir ihtiyaç olduğunun bilincindeydim. Düşüp bayılmama ramak kalmıştı.

'İyi misin Belgi?' Gönül ablanın sesini duyduğumda arkamda kalmış bedenine dönüp bakarak bir kez daha sertçe yutkundum. Şaka mıydı bu? Eğer öyleyse hiç komik değildi. Hamile olmam falan değil, şu kaosun içerisinde hamile olmam problemdi. Noyan'da dahil olmak üzere kimse görmüyor muydu bunu? Ayrıca her detayı bir kenara bırakacak olursak regl olmuştum, bunun anlamını ben mi yanlış biliyordum yoksa hiç yaşanmamıştı da saçmalıyor muydum? İnsan regl ağrısını düşüncelerinde değil fiziken bedeninde yaşardı, saçmalıyor olamazdım. Peki, hepsi zihnimin bir oyunu olsundu bana, tüm düşüncelerim yanılsama olsundu. Fakat doğum kontrol hapı kullanıyordum, hem de dakikası dakikasına, asla aksatmadan.

Aklıma gelen şeyle bir anda atağa kalkıp Noyan'ın kolları arasından sıyırdığım bedenimi merdivenlere yönlendirdim. Basamakları hangi hızla çıktığımı bilmesem de yatak odasının kapısına gelip parmağımı basarak kulpu indirdiğimde açılmayışıyla derin bir nefes almaya çabaladım.

'Açılsana!' tüm gerginliğimi bir kapı kolundan çıkarmak ne derece mantıklıydı bilmiyorum ama iki kez daha zorladığımda kapı da isyanıma dayanamamış olacak ki açıldı. Odaya daldığım gibi yönümü banyoya çevirip bu kez de oraya girdim. Cam kapıyı kilitlerken yandaki perde sisteminin kumandasını alarak içerinin görünmesini engellediğimde sanki hayatın işleyişinden kaçabilirmişim gibi duvar ve klozet arasında olan boşluğa oturdum.

Evin herhangi bir yerinde olan oksijen yetmiyordu. Göğsümün tam ortasında büyük bir ağırlık vardı ve o şey her ne ise nefes almama engel oluyordu. Parmaklarım önce boynumdaki kolyeye gittiğinde sanki gevşetmem mümkünmüş gibi çekiştirdim. Olmuyor, asla toparlanamıyordum. Ellerim, bedenim, tüm ruhum titriyordu. Bacaklarımı kendime çekip kollarımı etrafına dolarken aklımdan geçen tek şey Noyan'ın parlayan bakışlarıydı.

Ermiş miydi adam? Nereden biliyordu ki hamile olduğumu? Öyle bir şeyi nasıl düşünmüş bir de bana söylüyordu. Test yapmamıştım. Aklıma gelen test fikriyle duraksadığımda zaten çatık olan kaşlarım derinleşti. Gebelik testi yapmamıştım ama kan vermiştim. Denker abi götürmüştü, o zarfı Denker abi getirmişti, Noyan yirmi sekiz dakika boyunca Denker abiyle konuşmuştu.

'Deran... Güzelim ne oluyor? Korkutma beni.' Duyduğum nahif ancak bir o kadar da sabırsız sesiyle bakışlarımı banyoda gezdirmeye başladım. Jakuzi, duş, lavabo, klozet, hatta yerdeki karolar bile ilgimi çekiyordu ancak sahip olduğum gerçek bilgiye dikkatimi veremiyordum. Bunun gerçekliğine inanmak istemiyordum.

'Test...' bozguna uğramış ses tellerimle konuştuğumda Noyan'ın cama vurması da bir süreliğine duraksadı. Ağladığımı şimdi fark edecek kadar kendimi mi kaybetmiştim sahi?

'Sonuçları görmek ister misin?'

'Test yapmak istiyorum.' Anlayışlı olmaya çabalasa da sınırlarını bir nebze zorladığımın farkındaydım ancak ben ikna olamıyordum. Bu fikre ikna olmak istemiyordum. Kendimizi bile koruyamazken bir bebeği nasıl koruyacaktık ki? Baştan beri en çokta bu yüzden olumsuzdu benim için bir bebek fikri. Hayatımızda bu kadar negatif varken pozitif olan tek şeyin bir gebelik testi olmasını istemiyordum. Öyle veya böyle hiçbiri pozitif çıkmamalıydı, en azından şimdilik.

Aile olmayı bilmiyorduk biz.

Ailemiz yoktu.

Aile kurmak için olan çabamız ise bir bilinmezlikti.

Tek başımızaydık.

Hep tek başımızaydık.

'Kan testi-' zihnimde yankılananlara rağmen cümlesini yarım bıraktığında ne olduğunu anlamasam da derince soluklanıp devam etti konuşmaya, 'Banyo dolabında gebelik testi var, yap, yap ama şu kapıyı da aç Deran.' Tüm bedenim titrerken aldığım bilgiyle yerden destek sağlayıp ayağa kalktım. Dizlerime bile söz geçiremezken kimi, nasıl koruyacaktım ki ben. Henüz kendi uzuvlarımı kontrol altında tutamıyordum.

Dudaklarımdan kaçan hıçkırığıma rağmen dolaba ulaştığımda bir bir kapakları açtım. Testin olmadığı her dolap daha çok damarıma basarken sinirle kapaklarını örtmeye devam ettiğimde sonunda gözüme ilişen kutuları buldum. Hala titreyen elimle birini aldım. Noyan az önceki cama vurmalarına oranla bir sessizliğe bürünmüş, ben ise banyonun ortasında elimdeki gebelik testinin pembe beyaz kutusuyla kalmıştım.

Daha fazla durmamın bana da yararı olmayacağını bilerek kutunun kapağını açıp içini lavaboya döktüğümde dudaklarımı ıslatarak baktım parçalara. Prospektüs, korumalı ambalajdaki test çubuğu, yanlarına bıraktığım kutu, sanki inat eder gibi hatta gözleri varmışçasına bana bakıyordu hepsi.

Olmamalıydı...

Bu sahne dahi yaşanmamalıydı...

Hıçkırıklarım arasında bakışlarımı aynaya kaldırdım. Yüzüme bakacak halim yoktu fakat orası, karnım... Mümkün değildi ama gözümde canlanan şey orada bir bebeğin büyüdüğü kadar oluşan şişkinlikti. Zihnim kumar oynar gibi benimle oynuyordu, hala aynıydı vücudum ama durmadı o hayal dünyam. Gözlerimi kaçırıp tekrar lavabodaki testlere baktım, ardından dümdüz olan karnıma.

'Şimdi değil, lütfen şimdi değil...' inler gibi çıkan fısıltımla başımı sağa sola salladım. Gözlerimdeki her bir damla lavabonun zeminine düşerken durmak ne bilmeden titreyen parmaklarım teste uzandı. Zamanı şimdi değildi, Denker abinin getirdiği o zarfta bir karışıklık olmuştu. Evet, öyle olacaktı. Test negatif çıkacak, bedenimde bir beden taşımıyor olacaktım.

Sırtımı banyonun cam kapısına yaslayıp bakışlarımı lavabo kenarına bıraktığım beş tane testten çektiğimde olmayan cesaretimin etkisiyle titrek bir nefes aldım. Beşini de yapmıştım, eğer o dolapta on tane olsaydı onunu da yapardım. Birinin dahi negatif veya silik çıkması benim hamile olmadığıma inanmama yeterdi. Olmamalıydı. Karnımda bir pıhtı falan olmamalıydı.

'İstemiyor musun?' duyduğum soru cümlesi aslında bir varoluşla alakalı cümle gibiydi. Sadece kendi özünden emin olduğunu düşünsen de hayat hiçbir şeyden emin olmamak demektir, benliğin dahil. Ben emin olamıyordum, benliğimden, olabilme ihtimalini kendi zihnimde netleştiremediğim bebekten, sürüp giden bu kaos dolu gelecekten...

Bu istememek değildi. Farklıydı, akıl almazdı ve en çokta zamansızdı. Belki, korkularım olmasa, bir şeyleri öğrenebilmiş olsam, sonra, epey sonra tepkim çok daha heyecanlı ve umut dolu olurdu. Ancak şimdi düşünebildiğim nadir şeyler vardı. Orada olmaması gerektiği, hayatımızın bir kaos olduğu, bebek büyütecek bilgi ve birikime sahip olmadığım ve bundan delicesine korktuğum gibi...

Aklım karman çormanken önüme sürekli soğuk bir yemek misali anılar geliyordu. Noyan'ın Barselona'dan döndüğü akşam üzerimize yağan kurşunlar, sevdiğim adama pusu kurmuş babamdan sonra olan yaşam savaşı, kafa tutmak için gittiğim Zeren İmerler'in neyi ima ettiğini bildiğim ama bilmek istemediğim tehditti, sevdiğim adamın koynunda huzurla uyurken sol tarafımı hedef alan namlu, kan, gördüğümden çok daha fazlası olabilecek kan...

Allak bullak olan sadece zihnim değil ona eşlik eden midemken oturduğum yerden sıçrar gibi harekete geçerek klozetin başına çöktüm. O sahildeki evde, odanın ortasında kıpırdamadan yatan bedeninin yüzünden akan kan aklıma geldikçe daha fazla bulandı midem. Aynı kanı taşıdığım ancak kalbi olmayan babamın yüzünü anımsadıkça daha da fazlalaştı o tiksinme duygusu.

'Sevgilim... İzin ver yanında olayım.' Noyan sindirmemin güç olduğunu bilircesine sesini, tonunu olabildiğince sakin tutarken hala kasılan midemle yumruğumu klozete vurdum. Durmadı o kasılma, her seferinde daha fazlası geldi aklıma. Umursamadan kızını bir ormanın ortasında bırakıp ilk psikolojik atağını geçirmesine sebep olan annem, kilitli kaldığım o ardiye, küf, nem, karanlık...

Hem hıçkıra hıçkıra ağladım hem de artık ağrıyan midemin kasılmalarıyla başa çıkmaya çalıştım. Sonunda sifona basıp zorlukla kalktığımda dizlerimin gücü yoktu. Klozeti arkasında gizleyen yarım duvara tutunup lavaboya yaklaşarak elimi yüzümü yıkadıktan sonra dişlerimi fırçaladım. Bıraktığım fırçayla gözlerim kenarda bana hayatımdaki en korkacağım haberi verecek gibi duran o ince beyaz çubuklara kaydığında ekrandaki dijital yazılarla dudaklarımdan firar etmek üzere olan inlememi gizlemek istercesine elimi ağzıma bastırdım anında.

Boşta kalan parmaklarım o ufak şeye uzanmaktan korksa da çoktan karnımda yerini almıştı. Vücudum ufak bir cenini kabul etmişti. Testlerin hepsi aynı şeyi gösteriyordu. Sanki ufak bir ihtimalin dahi onu yok saymaya yeteceğini bilir gibi birisi dahi negatif çıkmamıştı. Ancak mantıklı davranmaya çalışan aklım, derbeder olmamı sağlayan korkum bir türlü ikna olmuyordu.

Ne kadar zaman geçmişti bilmiyorum, fakat gökyüzü ışığını usulca yitirmeye başlarken aynadaki yansımamdan gözlerimi kaçırdım. Oradaydı, bunun yanılacak bir noktası yoktu. En baştan beri en sağlam şekilde varlığı kanıtlıydı fakat bunu bile bile ihtimaller üzerinde kalmak istemiştim. Elimde ise beşi de pozitif yazan hızlı gebelik testi, bir tane kan testi ve durmaksızın kendini hatırlatmak isteyen mide bulantısı vardı.

Noyan'ın arada sırada iyi olup olmadığımı kontrol etmeleri dışında çıt çıkmamış, fakat ben içimde koca bir muhabbet sürdürmüştüm. İnsanın bulunduğu ortam bu kadar sakinken, aklı böyle kalabalık olur muydu? Benim olmuştu işte. Ne yapacağımı bilemesem de artık bu dört duvar arasından çıkmam gerekiyordu. Kapalı alanda kalma fobim bile bana acıdığı için yok olmuşken daha fazla banyoda kalmam Noyan'da yeni bir fobi oluşturacaktı.

Kumandayı alıp perde sisteminin açılması için dokunduğumda usulca görünmeye başlayan odanın alacasından yatağın üzerine çökmüş başını ellerinin arasına almış bedeni güçlükle seçebildim. Gözleri panikle bana döndüğünde kilidi açıp banyodan çıktım. Bedenimi saran kolları sarsılmamı sağlasa da bu kez tepkisiz kalmayarak bende karşılık verdiğimde titrek nefesim başımı gömdüğüm göğsüne dağıldı.

'İyisin değil mi?' temenni... Benim de içimde temenniler cirit atıyordu şu an. Her şeyin şaka olduğuna, aslında çok normal bir evliliğe imza atarak hayatlarımızı birleştirdiğimize, ailelerimizin bir cehennem azabı potansiyeli olmamasına, bu haberi onlara verdiğimizde havalara uçup çok sevineceklerine dair temenniler. Fakat aşırı boş olduklarını ezbere biliyordum.

'Ben onu nasıl koruyacağım.' Feryat gibi dökülen mırıldamamla bedenimi saran kolunun biri daha da sıkılaştığında elinin teki saçlarımın arasına dalmış, şakağıma derin bir öpücük bırakmasına destek olmuştu.

'Size bir şey olmayacak Deran, buna asla müsaade etmem. Bırak saçınızın teli, sözünüzün dirhemi zarar görmeyecek.' desteğini cümleleri olmadan da hissediyordum ama korkularım o desteğin üzerinde tepinirken hafifçe geri çekilip birbirine bastırdığım dudaklarımla başımı sağa sola salladım.

'Koruyamazsam ya.' İç çekip elimin tersiyle akmaya devam eden gözyaşlarımı sildim, 'Noyan ya koruyamazsam onu.' Saçlarımın arasında yerini koruyan eli beni kendine çekmesini sağlarken bu kez başımın üzerine bastırdı dudaklarını.

'Şşşşt...' belimdeki eli de sırtımı okşamaya başladığında dengesini koruyamayan ağlayışım yine şiddetlenmeye başladı. 'İkinizi de hayatım pahasına koruyacağım.' Devam ettiği konuşması daha çok battı göğsüme.

Korurdu. Biliyordum, korurdu, üstelik hayatı pahasına. En korkutucu olan yanı da buydu. Ortada böyle bir şey yokken, karısı dahi değilken tepemizde vızıldayan kurşunlardan hayatı pahasına korumuş, üzerime bir zırh gibi kapanmıştı. Şimdiden sonra ise gözü kararırdı.

Cümle alem üzerine gelse bana mısın demezdi, direnirdi. O bizi korurdu ama bizi onu kaybetme ihtimalinden kim koruyacaktı. Kana kan, dişe diş bir savaşın ortasında yıkılmış bir halde mi kalacaktık. Bizi koruyacaktı, peki kendini? Dahası hepimizi korudu desek, kendini de, peki o önümüzdeki uzun yol, o ne olacaktı? Yabancıydı, bana da Noyan'a da öyle yabancıydı ki bize bir yeri işaret edecek kimse yoktu, elimize kimse harita tutuşturamayacaktı. Hiçbir şey normal olmayacaktı. Peki doğru muydu? Derlerdi ki; doğru yol başlangıçta yabancı gelir. O yüzden mi bu kadar tanımıyordum, yoksa hiç denk gelmeyişimden mi?

Kaç dakika orada öylece kaldık biliyordum. Ağlayışım iç çekmelerden titrek nefeslere dönüştü. Titreyen elim, kolum ve bağı çözülmüş gibi olan bacaklarım kendini usul usul toparlarken Noyan bir çırpıda beni kollarına alarak terasa yöneldi. Dışarı adım attığımızda tenime nüfuz eden soğuk hava daha çok sokulmamı sağladığında başımı omuzundan kaldırmadığım için sadece hissedebildiğim kadarıyla ve tahminlerimce şezlonga oturup, beni de kucağına yerleştirerek üzerime bir şey örttü. Uzun parmakları saçlarımın arasında dolaşırken zaten kapalı olan gözlerime ağırlıkta eklenmişti. Telefon titreşimi hissetsem bile kıpırdamadığımda Noyan saçlarımdaki elini çekerek ufak bir uğraş içine girip iç çekti.

'Gizay, konu ne ise hiç mühim değil. Sonra hallederiz.' İki cümle sonunda bir kez daha konuşma gereksinimi duymamış az önce saçlarımın arasından çekilen parmakları yeniden yerini bulmuştu.

Korkuyordum. Bu korkumu Noyan'da görüyordu. Belki o da korkuyordu fakat karşısında beni böylesine güçsüz görünce tek kelime edememişti. Ancak elimden bu korkumu yenmeye dair bir şey gelmiyordu.

Aklımın içinde dolaşan Zeren beyin lafları, Kubilay beyin Noyan'a olan tehditti... Hepsi beynimi tarumar edip bir savaşın içerisinde bırakıyordu. Kimden koruyacaktım ki onu? Onunla aynı kandan olanlardan mı? Birisi büyükbabası olacak, diğeri dedesi olacaktı ve ben ona yıllar sonra seni ailenden koruduk diye bir açıklama mı yapacaktım? Bu akşamı ona nasıl anlatacaktım mesela? Bende, babanda deli gibi sevindik diyerek yalan mı söyleyecektim? Sadece Noyan sevinmişti, ben korkmuş, hatta kabullenmemiştim, olmaması için içten içe yalvarmıştım bile.

Ona, onu nasıl öğrendiğimizi anlatırken ne tür cümleler kuracaktım?

Savaş ortamı gibiydi her şey, amcanın büyük aşkı bize göre eski ancak belgelere göre resmiyette hala kocası olan şahıstan şiddet görmüştü ve sen manevi bir kuzeni kaybetmiştin, senden haberimiz dahi yoktu fakat ben sürekli etrafta olan iğrenç şeyler yüzünden kusma atakları yaşıyordum, seni öğrenen baban sevinçten gözyaşlarına boğulmuştu fakat ben senden korkmuştum. Babandan bu yüzden kaçtım, dakikalarca banyoda ağladım, kustum ve daha fazla korktum. İşte seni böyle öğrendik mi diyecektim?

Hayır, eğer bu dünyaya gelecekse kendini kötü hissedemezdi benim yüzümden. Olmazdı. O hissi bilirdim. Bir ailenin pişmanlığı gibi köşede kalmayı bilirdim. Ben İmerler ailesinin pişmanlığıydım. Yıllarca da o pişmanlığın tam gövdesinde yaşam mücadelesi vermiştim. Sevilmemiş, istekleri yerine getirse de kabul görmeyip, takdir edilmemiş, babasından hem psikolojik hem fiziksel şiddet görmüş o çocuktum. Sevgisizliği bilirdim. Kalbimde derin bir yaraydı o. O yara ince bir sızı gibi durup durup yoklardı içimi. Beni, var olduğum için yok olmak isteyecek kadar kötü hissettirmişlerdi...

Ailemin bana yaşattıklarını ona yaşatamazdım. Öğrendiğim andan şimdiye kadar her şey kötü gibi görünüyordu belki fakat bunu değiştirebilirdim. Dünyasını başına yıkmak yerine, yeni bir dünya yapabilirdim onun için. Kendimle dahi inatlaşırdım, sadece o benim gibi hissetmesin diye. Fazlalıkmış, sevilmiyormuş, mutsuzluk yaratıyormuş gibi hissedemezdi o. Noyan bütün bunları ona hissettirmezdi, o ilk bakışından dahi belliydi fakat bende hissettiremezdim. İhtiyacım olan ne varsa, bir çocuk ne bekliyorsa kalbimdeki derin yaralardan hatırlardım. Kendiminkini tedavi edemezdim belki ama yaraların onda derin izler bırakmasına engel olurdum.

'Kahvaltı yapalım mı?' dakikalardır koruduğumuz sessizliğimizi sadece arada şiddetlenen ağlamalarım arasındaki cümle bozdu. Aklımda bir harp meydanı oluşturmuş her düşünceye karşın hıçkırarak ağlarken alabildiğine saçma bir soruydu yönelttiğim fakat omuzundaki başımı kaldırarak yüzünü süzdüm.

'Kahvaltıdan nefret edersin güzelim sen?' alt dudağını dişleriyle ezerken hala sarsılan omuzlarımda gözlerini gezdirip gözyaşlarımı silmeye çalıştı.

'Sabah yapılanı sevmiyorum.' Omuz silkmemle beraber kesik kesik iç çektim. Gülmek istedim, ufak bir tebessüm, gözyaşlarımı dindirmek ama son dakikalarda olan şey yine tekrar etti. Zihnimde yankılandı Zeren beyin sesi, Sadece istediğimi yapmak için var oldun Belgi! Kulaklarımı uğuldatan cümle yine hıçkırıklarımı güçlendirdiğinde Noyan dudaklarını alnıma bastırdı.

'Ağlama artık güzelim... Ya ağlama ya da aklından geçenleri anlat bana.' Şefkatle yüzümü okşayan tenine boyun bükerek başımı avucunun içine bıraktım.

'Ona kendini kötü hissettirmem değil mi?' isyan, yakarış veya aklımdaki her destanın tek bir cümleye sığması... Öyle acıydı ki bu utanıp kelimelerle dile dökemezdim. Ama Noyan anladı. Gözlerini sımsıkı kapatırken kirpikleri titredi, derin bir nefes aldı. Göğsü öfkeyle dolup taştı sanki. Uzun kirpikleri aralanırken puslu mavilerinin ardından kararlı bakışlar attı.

'Hayatı boyunca mükemmel bir kadına anne diyecek. Onu daima iyi hissettireceğine o kadar eminim ki şimdi varımı yoğumu bu konuda bahse koyup geriye çekilirim.' Beni anlıyor musun der gibi baktığında başımı sallayıp sertçe yutkundum. Oradaydı, bakıyordu fakat sadece bakmıyordu.

'Ve Deran...' devam edeceğini anladığımda ellerimin tersiyle yüzümü temizlemeye çalıştım. Harelerimiz birbirine çakılıydı, ruhumuz ise kenetli. Karanlık bir şey dolaştı gözlerinde, bana bakarken yok olan o şey orada kendini gösterip kayboldu, 'Senin kendini böyle üzmene sebep olan her şeyi yerle bir edeceğim.' Anladı... Gördü... Bildi... Senelerce yüz yüze baktığım insanlar ardında gizli sırlar olan gözlerimi fark dahi etmedi ama Noyan tek bir sorumla hepsini zihnine kazıdı.

'Ben sadece seninle ve mutlu olmak istiyorum.' Hafifçe omuz silktiğimde dudakları ufak bir tebessümle gerildi.

'Olacağız güzelim, seni temin ederim olacağız.' Başını onay verircesine sallarken şezlong koluna çıkmış bacaklarımı indirip yere basarak Noyan'ın dizlerinden kalktım. Bedenlerimiz ayrılır ayrılmaz parmakları parmaklarıma kenetlendiğinde sessizliğimizin verdiği durgunlukla önce terastan içeri daha sonra ise giyinme odasına girdik.

Üzerimdeki kıyafetlerin leş hissiyatından kurtulmak için anında çıkardığımda bakışlarım etrafta gezinse de en makul seçenek şu an yine tayt olarak görünmüştü gözüme. Siyah olanı çekip alarak giyindiğimde bakışlarım bu kez üzerime giyilebilecek bir şey aradı. Fakat çok düşünmeme gerek kalmadan Noyan karşıma dikilmiş elinde tuttuğu siyah kapüşonluyu başımdan geçirmişti bile. Yüzümüzün koordinasyonlarını unutan gülümsemem tebessüm halinde adresi bulduğunda makyaj masasının üzerinde tek başına duran boynu bükük tokayı da alıp saçlarımı toplamaya çalıştım.

Odadan çıkıp koridorda ilerledikten sonra sakin adımlarla basamakları da bitirdiğimizde salonun bir ucunda oturan Denker abi ve diğer ucunda uyuyan Gönül ablada gezdirdim gözlerimi. Denker abinin endişeli bakışları üzerimde gezindiğinde Noyan sırtımı okşadı.

'Sen geç otur, ben Kübra hanıma söyleyeyim hazırlasın.' Başımı onay verircesine sallayıp Denker abiye yaklaşmaya başladığımda elindeki kumandayı dizine bırakarak kolunu havalandırdı anında.

'Abi şefkati talep ediyor musun?' cevap verme zahmetinde bulunmadan kolunun altına sinip gözlerimi sessizdeki televizyona diktim. Yine belgesel vardı, bitmiyorlardı, resmen evin içi belgesel kuşağı gibi olmuştu. Kaplanından, yılanına kadar hepsi gelip geçiyordu. Keşke ailelerin belgeseli de olsaydı, en azından akıllarındakini anlayabilirdik. Ne yapacakları tahmin ederdik, fikir yürütürdük. Fakat maalesef yoktu.

Denker abinin koltuğun sırtındaki katlı battaniyeyi üzerime örtmesiyle dizine bıraktığı kumandayı da bana uzatması bir olmuştu ki daha fazla izlemek istemediğimin bilincinde olarak kapattım Amazon belgeselini. İlk denk gelen filme bakmadan seçip başlattığımda parmaklarımın arasından kumanda çekilerek ekranın kararması sağlandı. Şaşkınlıkla başımı kaldırıp yüzüne baktığımda dudaklarındaki ufak tebessümle başka bir film açtı.

'Dram o, hayatımızda yeterince varken bir de türü dram olan film izleyemem Belgi. Hele ki hamile bir kadınla asla. Kusura bakma.' Yüz hatları milimi milimine ciddiyetle kaplıyken ekrana kayan harelerim sessizde oluşuyla tekrar döndü gözlerine.

'Sesi niye kapalı?' yüzümdeki tebessümle bakmaya çalışsam da göz ucuyla Gönül ablayı süzmüş ardından bana dönerek işaret ve orta parmağım arasında burnumu sıkıştırmıştı.

'Bana öyle bakışlar atmaya çalışma, göz kapakların şiştiği için komik görünüyorsun sadece, kurnaz değil.'

'Çirkin mi görünüyorum? Sence kardeşin böyle sevmez mi beni?' duraksayıp kaşlarımı havalandırdıktan sonra gülümsemem büyüdü, 'Gerçi şu saatten sonra sevmemek gibi bir opsiyonu yok. Çocuk yapmadan önce düşünecekti onu.'

'Sevmeyecek olursa tüm kemiklerini kırar eline veririm onun.' Keyfim bir tık yerine gelirken tekrar televizyona döndüğümde iç çekip çizgi filme odaklanmaya çalıştım.

'Bu yüzden mi alkol ve sigara konusunda uyardın beni? Rüyanda mı gördün? Sahi...' sindiğim yerden bedenimi dikleştirip çekilerek koltukta bağdaş kurduğumda başımı omuzuma doğru hafifçe düşürdüm, 'Gerçekten rüyalarında mı görüyorsun?'

'Bazen.' Başını sallarken mırıldandığında yanağımın içini dişlemeye başladım.

'Nasıl gördün peki?' meraklı halim içimi kemirirken Noyan'la aynı renk fakat daha çok parlayan hareleri karnıma doğru düştü. Yüzünde ufak bir gülümsemeyle tekrar gözlerime baktığında dudaklarını ıslatıp, iç çekti.

'O da bende kalsın. Fakat şunu söyleyebilirim ki hamilelik sana yakışacak gelin hanım.'

'Karnım büyük müydü?' soruma bu kez sözleriyle değil sadece başını olumlu anlamda sallayarak karşılık verdiğinde dudaklarımı tekrar aralamıştım ki Noyan'ın sesini duydum.

'Deran, hadi güzelim.'

'Menemen yapar mısın?' bakışlarım Denker abiden çekilmeden önce gülerek konuştuğumda başıyla mutfağı işaret edip göz kırptı. Koltuktan uçar gibi kalkarken mutfağa dönen Noyan'ı takip ettik. Gece kahvaltısı zevkimin Denker abinin menemeniyle taçlanacak olmasından memnuniyet duyarak uzun bacaklı tabureye oturduğumda önümdeki kahvaltılıklara uzanıp ağzıma zeytin attım.

'Söyle bakalım Belgi hanım... Menemen soğanlı mı olur soğansız mı?' diyerek kaşlarını havalandırdığında elimden geldiğince muzır bir gülümsemeyle baktım. Neşelendirmeye çalıştığının farkındaydım. Çenem açılsın, konuşayım ve düşünüp üzüldüğüm ne ise onu aklıma takacak zamanım olmasın istiyordu. Çünkü abiydi, Denker abi... Gerçek bir kimlikti üzerindeki bu tavır. Genellikle sakin durur, mantıklı düşünür, derdin olursa bakar, baktığı kadar anlardı. Anlayınca ise anlat demeden önce iyi gelmeye çalışırdı.

'Şu an ben nasıl istersem öyle olur abi.' Cevabım gülümsemesini sağlasa bile benimle uğraşıp, aklımı dağıtma çabası devam edecekti.

'Normalde?' eline aldığı biberleri doğrarken tek kaşını gülerek kaldırdığında ağzıma bir parça peynir atıp gülümsememi genişlettim.

'Sabah soğansız, akşam soğanlı olur.'

'Politikacısın sen.'

'Teveccühünüz...' omuz silkip gülümsediğim sırada Noyan'da domateslerle ilgilenmeye başlayınca derin bir nefes aldım. Elimle çenemden destek verip ikisinin de durgun tavırlarını izlerken bakışlarım kapıda gördüğüm karartıya doğru dönerken omuzunu kirişe yaslayarak kollarını da göğsünde birleştirmiş Gönül ablayla göz göze geldim. Kolunun biri çözülürken işaret parmağını susmamı istercesine dudaklarına bastırdığında tebessüm ederek tekrar Denker abi ve Noyan'a döndüm.

İkisi de farkında değildi fakat Gönül abla bu ana büyük bir özlem duyarcasına Denker abiyi izliyordu. Dahası ten ve göz renkleri dışında birbirine normalde benzetemeyeceğim iki adam fazlaca benzer görünmüştü gözüme. Ki Gönül ablanın izleyişini pay alarak bu sahnenin defalarca bol muhabbet, kahkaha ve samimiyet içeren anlarda yaşandığı fikrini yürütebilirdim. Madem özlemişti, biraz muhabbet fena olmazdı.

'Menemen dışında yemek yapabiliyor musun abi?' sorumla Denker abi dalga geçercesine gülse de Noyan dudaklarını birbirine kenetlemek istercesine bastı.

'Sadece menemen.'

'Güzel yemek yapar ama her gün başına çörekleniriz diye dillendirmez konuyu.' Noyan doğradığı domatesleri tabağa alırken konuştuğunda kısık gözlerle süzdüm Denker abiyi. O ise bıyık altı bir gülümsemeyle Noyan'ın aslında çok doğru bir tespit yaptığını belli ediyordu.

'Güzel yemek yapmanın sırrı ne biliyor musun?' sonunda biberleri doğramayı bitirmiş elindeki bıçağın ucunu havalandırarak bana bakmıştı. Başımı olumsuzca salladığımda gülümseyerek omuz silkti, 'Sadece istediğinde ve içinden geldiğinde yapıyor olmak.'

'Peki şimdi geliyor mu içinden?'

'Akşamın bir vakti hiç gelmiyor ama...' bıçağı kenara bırakıp burun kıvırarak parmağıyla karnımı işaret etti, 'Onun için ölürüz, o yüzden istemesek de isteriz.'

'Bana değil bir embriyoya menemen yapıyorsun yani?' gözlerim şaşkınlıkla büyürken nedenini anlamadığım şekilde çatılan kaşlarıyla tavaya yağ döktü.

'Embriyo falan deme, o ne öyle kabul görmemiş gibi. Bebek desene kızım, onu demek istemiyorsan yeğenin de.' Olma olasılığı varmışçasına gözlerimi daha çok büyütmeye çabaladığımda işine devam ederek önce biberleri, ardından da domatesleri yolcu etti tavaya. Mum alevi denilebilecek kıvamdaki ateşe baktığımda sabaha ancak yiyeceğimizi düşünüyordum, midem de uyarmak istemiş olacak ki seslendiğinde Noyan'ın omuzlarımın üzerinden dolaşan koluyla sırtımı göğsüne yasladım.

'Embriyo, bebek veya yeğenin her ne ise o ateşte ancak sabaha yeriz demek istiyor olabilir.'

'Çünkü amcasının menemenin tadını bilmiyor ve bilmediği için iki gün beklese değeceğinden bir haber.' Elindeki tahta kaşığı havada hafifçe sarstığında yüzündeki tebessüm gerçek bir gülümsemeye dönse de donuklaşmaya başladığında kaşlarımı havalandırıp odaklandığı noktaya baktım. Pencereden alenen görünen bahçeye baktığını zannetsem de mutfağın ana aydınlatmalarının kapalı olması ve ortamda çok büyük aydınlatma olmadığı için salondan yansıyan ışıkla kapı ağzında duran Gönül ablayı fark ettiğini ancak anlayabilmiştim.

'Ayakta dikilme abla, gel.' Noyan başımın üzerine yasladığı çenesini çekmeden konuşup yanımda duran tabureyi hafifçe kenara çektiğinde fark edilmişliğin gerginliğiyle gülümsedi.

'Yok, su... Su içecektim sadece.'

'Gel...' bedenime sarılı kollarını çekip dolaba yöneldi. Çıkardığı şişeden iki bardak doldurup tekrar dolaba bırakarak bardaklarla yanımıza ulaştığında ikisini de önümüze sürükledi. Gönül ablanın omuzuna nazikçe temas eden parmaklarıyla kalması için belki de uyaran bir dokunuşta bulundu. Duruma bakılacak olursa içinde bulunduğumuz zaman için Sezen Aksu şarkı söylese yeriydi, neydi sahi o, kolay olmayacak, elbet üzüleceğim...

'Yorgun değilsen o müthiş salatandan yapar mısın?' ortamdaki duygusal gerilimi fark eden Noyan müdahalede bulunduğunda Gönül ablanın gözleri yanımdaki tabure, karşımdaki tezgah ve kaçak göcek Denker abide dolaştı. Fakat belli ki hem o salatayı yapmak istiyor hem de bunun doğru olup olmadığını zihninden defalarca geçiriyordu.

'Demek müthiş salatan. Merak ettim şimdi.'

'Efsane derecede güzel salata yapar, nar ekşili.' Muhabbete sadece ben ve Noyan dahil olsak da Gönül abla su dolu bardağı tepesine dikip derince soluklandı. Tabi o sırada ne yaptığını anlamadığım Denker abi ocağın altını kısarak dolaba ilerlemiş ardından da ayrı ayrı kutulanmış yeşillikleri çıkarmıştı. Nereden çıktığını bilmediğim bir de müzik melodisi mutfağı kısık sesle esir aldığında Gönül abla için çektiği tabureye yerleşti Noyan.

'Beraber mutfakta olmayı severler.' Fısıldamasıyla bakışlarım ona döndüğünde derin bir nefes aldı devam edeceğini belirtmek istercesine.

'Her şey daha normalken, evde pazar akşamları yemek yerdik. Aileden kimsenin bahanesi olamazdı o akşamlar için. Bir sonraki gün sınavın da olsa, toplantın da hatta hastanede kontrolünde masada oturmak mecburiydi. Yemeği genelde annem ve babam hazırlardı.' Hareleri gülümseyerek ikisinin üzerine döndü, o günler tam karşısında durur gibi içtenlikle baktı.

'Gönül abla hayatımıza girdiğinde abim ve o da dahil oldu hazırlığa. Abim malzemeleri çıkarır hazırlar, Gönül abla salata, annem tatlıyı, babam da ana yemeği yapardı. Ben, Gizay ve Şanze'de masayı hazırlardık. Çalışanların tek izinli günleri pazardı. Bir de akşam yemekleri...' Benim de bakışlarım Noyan'dan ikisine döndüğünde Gönül abla çevreye bakınsa da Denker abi hızlıca doğrama tahtası ve bıçak çıkararak tezgâha bıraktı.

'Fonda bir şarkı, ne olduğu mühim değil, mutfakta ya muhabbet ya kahkaha...' Gözlerim tekrar Noyan'a döndüğünde dudaklarında ufak tebessümle ben de gülümsedim.

'Peki diğer abin?'

'Yurt dışında okudu o. Evde olduğunda da genellikle ortalığı birbirine karıştırırdı.' Cümlesiyle beraber ortaya menemen tavası bırakıldı.

'Afiyet olsun. Kim karıştırıyor ortalığı.' Denker abi sesini neşeli tutmaya çalışsa da beceremediğinden olsa gerek tavadaki parmaklarını çekip arkasını dönerek lavaboya yaklaştığında bir insanın yapabileceği kadar saçma şeylerle oyalanmaya başladı. Mesela kararsız kalarak bulaşıkların dizli olduğu metal alandaki tabak ve bardakları yerine yerleştirmiş, ardından ilk önce dikleştirmiş, tekrar düz şekilde tezgaha bırakmıştı. Yetinmemiş menemeni yaptığı tahta kaşığı üç kez yıkamış fakat bir an olsun arkasını dönüp bize bakmamıştı.

'Bager.' Noyan'ın cevabı Gönül ablanın doğradığı son domates parçasının üzerinde bıçağın kalmasına ve Denker abinin elindeki tahta kaşığı lavabo içine düşürmesine neden olduğunda ne yaptığını fark etmiş gibi ikisi de hızlıca toparlandılar.

'Vardı öyle meziyetleri.' Ne dersem diyeyim veya nasıl algılamak istersem isteyeyim Denker abi konuşurken sesi titremişti. Dudaklarımı birkaç kez aralasam da müdahale etmemek için kendimi tuttuğumda Gönül abla salatayı bir tabağa döküp içeri doğru harekete geçecekken Noyan kolunu yakalayıp oturmasını söyler gibi bakarak abisinin yanına ilerledi. İki saniyede nasıl bir cümle kurduysa Denker abi anında elini kurulayarak yanımıza geldiğinde karşıma tabure çekerek o da oturdu.

'Abilerin en karizmatiği burada... Mis gibi menemen kokuyor.' Şanze'nin sesi salondan bize doğru yaklaşmaya başladığında gözlerimiz kapıya dönerken gülümsemesi kapı ağzındaki bedeni gibi olduğu yere çakıldı. Hareleri önce Denker abi, sonra Noyan, ardından Gönül abla ve bende birer birer dolaştığında kıstığı gözleriyle beraber tekrar Denker abi ve Gönül ablada gezindi.

'Hoş geldin Gönül abla.' Duraksaması kısa sürede açılırken yüzüne zorlukla yerleşen ancak samimi bir gülümsemeyle yaklaştı. Birbirlerine sarılırken üzerlerine olan garip histen yüksek gerilim patlaması yaşayabilirdik ancak o yükselti oluşmadan ayrıldıklarında çatık kaşlarıyla bu kez beni süzdü.

'Kurbağa gibisin.' Şaşkın sesiyle başımı geriye atıp tavana bakmaya başladım. Denker abi şiş gözlerimden gayet nazik şekilde bahsettiği için batmamış olabilirdi ancak kurbağa gibi olmak istemiyordum. Başımı tavandan çekip sertçe yutkunduğumda baskın gelen çemkirme isteğimi aslında içime atma çabasındaydım. Noyan anında taburesinden kalkıp bana yönelirken Şanze hala ne olduğunu anlamak istercesine yüzümü inceliyordu.

'Sende savaştan çıkmış gibisin. Sadece birkaç gün bir araya gelmedik, neyiniz var sizin?' bu kez okları Gönül ablayı bulduğunda yanıma ulaşmış Noyan dibimdeki tabureye yerleşip beni de bacaklarının arasına çekti.

'Çok güzelsin bakma sen Şanze'ye, dengesiz o.'

'Doğru söylüyor, gözlerim kurbağa gibi, şiş çünkü.' Ortama limon sıkma isteğim hiç yoktu. İçimde taşıdığım cellat gibi olan gerginliğime rağmen yoktu üstelik. Bugün yeterince problem kadın olma kotamı doldurmuştum ve daha fazlasını benim de, insanların da bünyesi kaldırmazdı. Yeterliydi tripli gözyaşı günüm.

'Senin kurbağa gözlerini de severim.' Şakağıma dudaklarını bastırdığında gülümsemem yüzüme dağılsa da Şanze'nin hala açıklama bekleyen haline döndük.

'Olaylı bir gündü sadece.'

'Geceye yaklaşırken menemen yiyecek kadar aç kaldığınız bir temponuz vardı o zaman. Ki benim de durumum sizden farklı değildi, sekiz saat atölyede kalmam gerekti, tamı tamına sekiz saat düşünebiliyor musunuz?' başını sağa sola sallayıp Denker abinin koluna hafifçe vurarak ekmeği işaret ettiğinde hızlı dağılan dikkatine kaşlarımı havalandırıp aldığı ekmek parçasını tavaya daldırmasını izledim. Fakat susma gibi bir arzusu yoktu, bunun da en güzel örneği ağzındaki lokma bittiği dakika tekrar konuşmaya başlamasıydı.

'Başlanan heykel taşınmıyor da. Neden ikinizde uyarmadınız ki beni? Resmen gerçek anlamda eve iş, işe evi getiremiyorum. Nerede başladıysam orada kalmak zorundayım. Koca sekiz saat boyunca ol-'

'Şanze, hala oluyorsun.' Susturmak istemesem de ortamın kasvetini dağıtma derdinde milyonlarca cümle kurabilecek tavrına yeterince etki etmiştim. Ağzımdan çıkan üç kelimeyle beraber dudaklarına yaklaştırdığı menemenli başka bir ekmek parçası havada asılı kaldığında gözleri Gönül abla ve benim üzerimde gezindi. Uzun süre öyle kalıp kalmayacağını bilmesem de bende bir parça ekmek alıp tavaya batırdığım gibi ağzıma attım.

Hakkını kesinlikle yiyemezdim, Denker abi bu konunun üstadı olabilirdi. Eğer ki menemenin geçtiği bir mekanın menüsü varsa Denker menemeni olarak düzeltmeliler, hatta menemenin patentini ona vermeliydiler. Baharatından tuzuna kadar, akşamın onunda bu tavaya doğru eriyebilirdim. Bir parça daha aldıktan sonra hala ikimizin arasında dolaşan gözleri devam ediyor fakat tek kelime konuşmuyordu Şanze.

Patlamak üzere olduğumu fark ederek ellerimi birbirine çarpıp temizlemeye çabaladığımda Noyan'ın beni süzen gözleriyle karşılaştım.

'Ne oldu?' yüzündeki anlamsız ifadeyi anında bozup gülümserken başını sağa sola sallamayı da eksik etmedi.

'Bir şey yok güzelim.' Umursamamaya çalışsam da baş ve işaret parmağı arasında çektiği kulağından sonra eli ahşap tezgâha üç kez vurduğunda gerçekten şaşırmam gerektiğini biliyordum. Noyan ve böyle bir hareketi bağdaştırmak sadece benim için değil insanlık için bile güç bir kavram olabilirdi.

'Maşallah...'

'Kahve, kahve yapayım ben.' Tabureden inerek oturanların çevresini dolaşıp makineye yaklaştım. Hazneyi çektiğimde içinde hazır bekleyen malzemelerle Kübra'ya bir teşekkür borcum olduğunu zihnime kazıdım.

'Dur Deran.' Ne olduğunu anlamaz şekilde elimdeki fişle Noyan'a baktığımda anında yerinden kalkıp yanıma gelmiş elimdeki kabloyu alarak prize takmıştı.

'Niye durdurdun ki?'

'Elektrik.' Omuz silkmesiyle beraber arkamızdan gelen çığlık gibi ses Şanze'ye dönmemizi sağladı.

'Ne oluyorum!' soru değildi fakat tepkisinin bu kadar geç olması şaşılacak şeydi doğrusu. Dakikalardır kal gelen hali anında bozulduğunda oturduğu tabureden hızlıca inerek büyümüş gözlerini üzerimize dikti.

'Orada ne var?' işaret ettiği karnımla kaşlarımı havalandırdığımda cevap verme girişiminde bulunacaktım ki yeniden konuşması engel oldu, 'Bebek mi var? Nasıl hala oluyorum? Kimin halası oluyorum? Gerçekten oluyor muyum? Şaka değil bu öyle değil mi? Şakaysa maraza çıkarırım. Bakın samimiyetimle söylüyorum ağır kavga çıkarırım. Ve evet sende fırça atacağım kişilerin içinde, hatta en başında olursun.' Duraksayıp kıstığı gözleriyle bana bakmaya devam ettiğinde başını hafifçe sağ omuzuna düşürüp gözlerini kıstı, 'Sahiden hala mı oluyorum?'

Başımı onaylarcasına salladığımda ne olduğunu fark edemeden üzerimize atlayan Şanze'yi Noyan son dakikada yakaladı. Öyle zıplamayla ayaktaysak Noyan tutuyor diyeydi, çünkü bu durumda Noyan'ın gücüne rağmen bile dengede kalamamıştı bedenimiz.

'Kız mı erkek mi? Kız olsun, kesinlikle kız olsun. İkinizde mavi gözlüsünüz, kesin mavi olur değil mi? Biyolojim çok iyi değildi benim ama... Baskın renk o olur herhalde. Abim esmer, sen sarışın...' kolları boynumdan kopup uzaklaştığında gülümsemesi de genişledi.

'İnşallah esmer olur, ay düşünsenize... Esmer, mavi gözlü afeti devran. Genleriniz çok iyi, o yüzden çok güzel olur bu çocuk. Bana da çok güzel fotoğraflar çıkar.' Az önce odağında olsak da artık ilgisini çekmediğimizi anlıyordum. Arkasını dönüp ilerlerken konuşmasından bile belliydi bu. Dördümüz durmuş ortada gezinen Şanze'yi izlemeye devam ettiğimizde işaret parmağı yüzündeki gülümsemeyle havalandı.

'Benim koleje gitsin, Ahu Şanze Visam'ın yeğeni olarak bir namı olur ilk başta. Boşuna o kadar etkinlikte koşturmadım ben, yeğenimin işine yarasın. Acilen okulun yönetici aile birliğine katılmalıyım. İnadı inşallah sana çekmez abi, çekerse eğer vay gele başımıza... Burnu Belgi'nin burnu gibi olsun. Ay bayılıyorum burnuna yapılmış gibi resmen.' İltifatına gülümsesem de kaşları çatılıp duraksayarak bana baktı, 'Yaptırmadın değil mi burnunu?'

'Hayır.' Başımı sallayarak mırıldandığımda kaldığı yerden devam etti.

'Çok güzel... Abilerin en yakışıklısında olduğu gibi gamzeleri olsun.'

'Sipariş geçmeyi bırak ve nefes al.' Denker abi duraksamasını sağlasa da anında ona yaklaşıp tezgahtaki elini yakaladığı gibi çekip kurbanlık için pazarlık yapan amca enerjisiyle sıkıp sallamaya başladı.

'Bu arada tebrik ederim, sende amca oluyorsun bu durumda. Aşırı reaksiyonsuz olsan da heyecanına veriyorum.' Denker abinin yanaklarını sulu sulu öptükten sonra elini bıraktığında avuçlarını birleştirerek çenesinin altına hizaladı.

'İlk oyuncağını ben alabilir miyim? Lütfen...'

'Senin en son kartların kapatılmıştı hatırlarsan?' Noyan tek kaşını kaldırıp dikkatle Şanze'yi süzdüğünde kocaman gülümsemesiyle baktı abisine. O kadar büyüktü ki üzerine tam oturmadığı net şekilde fark edilebiliyordu.

'Abilerin en ama en yakışıklısı ve en ama en karizmatiği-'

'Hani karizmatik olan bendim?' Denker abi şaşkınlıkla, biraz da sitemle araya girdiğinde Şanze kaşlarını havalandırıp sırıtarak baktı ona.

'Bir saniye abicim, sana da geleceğim.' karşılık verdikten sonra tekrar Noyan'a döndü.

'Nerede kalmıştım?'

'Yağ çekiyordun.' Göz deviren abisine rağmen gülümseyerek gözlerini kapatıp açtı.

'Hah! Tamam... Bebişin şerefine kartların blokesini kaldırırsın değil mi?' yüzündeki gülümseme öyle içtendi ki şahsen ben olsam itiraz edemezdim bu isteğine.

'O zaman yeğeninin ilk hediyesini halası değil babası almış oluyor Şanze.'

'Yok, sen blokeyi çocuğunun şerefine kaldıracaksın ancak ben hediyeyi o kartlarla almayacağım. Ne dersin? Yapıyor musun o güzelliği?' sırıtmasıyla Noyan gülerek onaylayıcı şekilde başını salladığında Şanze havadan bir öpücük gönderip bu kez Denker abiye yöneldi. Arkasına geçip, oturan halini fırsat bilerek kollarını boynuna dolamaya çalıştı. Olmadığında ise taburenin ayak basılan yerine çıkarak yanağına da sıkıca bir öpücük bıraktı.

'Şimdi sana geleyim... Abilerin en eli açık ve en cömert olanı...'

'O zaman da amcası almış oluyor hediyeyi?' Denker abi gülüşünü saklayıp mırıldandığında bir kez daha öptü.

'Öyle olmuyor o.' Diyerek kaşlarını havalandırıp diğer tarafına doğru eğilerek o yanağına da derin bir öpücük daha bıraktı, 'Neden diye sor bir.'

'Neden?' Denker abinin yüzünde öyle bir bıkkınlık ve eğlenir ifade vardı ki hem Şanze'nin diyeceklerine ezbere bilir gibiydi, hem de bunun sonunda ikna olacağından zaten emindi.

'Çünkü sen kardeşine harçlık veya borç vermiş olacaksın.'

'Kardeşin kardeşe borcu olmaz kuralı?' diyerek arkasında kalan ve hala kolları boynuna dolaşmış vaziyetten kopmayan kardeşine bakmaya çalıştığında hafifçe geri çekilip taburenin kenarından inerek ellerini iki yana açtı Şanze.

'O zaman sadece harçlıkta kalacağız.'

'Ne kadar istiyorsun?'

'Nakit üç beş bir şeyler ateşle işte. En cömert abim.' Bir kez daha Denker abiyi öptüğünde gülüp göz devirerek çıkardığı cüzdandan sonra bende kahkahamı gizledim. Şanze istediğine ulaşmış olmanın rahatlığıyla geri çekilip derin bir nefes alarak Denker abinin kendinden olabildiğince uzak tutmaya çalıştığı cüzdana göz attı. Tabi ki Denker abinin engelleme çabasıyla beraber henüz cüzdan yeni açılmışken Şanze bir anda çekip aldığı parayla kendimi tutuşuma son verdim. Benimle beraber diğerleri de gülmeye başlarken Denker abinin gözleri şaşkınlıkla döndü Şanze'nin yeşil harelerine.

'Oha! On bin var orada!' diyerek parmakları arasındaki dövizi işaret ettiğinde o asla umurunda değil gibi sırıttı.

'O kadar övdüm eli açık, cömert diye. Yeğenin on binlik hediyeyi hak etmiyor mu?'

'Halası hepsini yeğenime harcayacaksa hak eder fakat şansa bak ki ben Ahu Şanze Visam'ı yakinen tanıyorum.'

'Hepsini yeğenimize harcayacağım abicim.' Göz kırparak küçük çantasına parayı tıkıştırdığında Denker abi göz devirse de sesini çıkarmadı. Zaten galip gelemeyeceği çoktan çantada yerini almış kağıtlardan belli oluyordu. Fakat bunun da ötesi Şanze sanki az önce on bin Türk lirasını cebe indirmemiş gibi çoktan sandalyesine çıkıp üzerine bir de abisinin önündeki ekmeği kendine çekmişti.

'Bir buçuk metre boyu var türlü türlü huyu var.' Kendi kendine kızgın gibi davranmaya çalışan Denker abiyle bakışlarım Şanze'ye kaydığında çiğnediği lokmayı güçlükle yutup kaşlarını çattı.

'Bir metre altmış sekiz santimim ben. On sekiz santim boru mu da yok sayıyorsun? Ayrıca ne var kısaysam, sizin gibi sulak arazide değildim demek ki, gerçi yanımda sizin gibi üç tane kavakla büyüdüğüm için güneş mi gördüm ki boyum uzasın?' yorumu hepimizin kıkırdamasını sağlarken boy meselesine takıntılı kuzenim aklıma geldiği için derin bir nefes aldım.

'Sen takma Denker abiyi. Türkiye boy ortalaması kadınlar için bir metre altmış bir santim, sen ortalamadan yedi santim uzunsun.' Dediğimde sonuna ekmek batırıp mideye götürdüğü tavayı alarak ayağa kalktı. Tavayı lavabonun yanına bıraktıktan sonra hemen dibimde duran Noyan'a elini uzatınca ikisini de kısaca süzdüm. Fakat sanki hep alışık olduğu bir durummuş gibi Noyan'da kendine uzatılan eli geri çevirmeden sıktı.

'Hayatın boyunca ne kadar yanlışın olursa olsun tek doğru seni kurtaracak bence abicim. O tek doğru da karın. Tebrik ederim, durdun durdun Belgi gibi kafası zehir bir kadını gözünden vurdun.' Üzerine bir de Noyan'ın yanaklarını öptüğünde aslında bu şirin halinin biraz da ilk girdiği anda olan kasvetli havayı dağıtmak için olduğunun farkındaydım. Belki de Şanze'ye fazla sus, yapma, olmaz nidalarını bu yüzden savurmuyorlardı. Ortam çok negatif bir elektrikle dolu olduğunda da insanlar mutsuzken de onları eğlendirip güldürebilecek cümleler kuruyordu.

 

🌑🌒🌓🌔🌕🌖🌗🌘🌑

Kübra çıktığı için mutfağı toparlamak bize kaldığından hızlıca işimizi halledip verandaya attık bedenlerimizi. Üzerimizdeki kasveti resmen Şanze yok etmişti ki Denker abi daha çok ortalığı şenlendirmek istercesine onunla uğraşmaya devam ediyordu.

'Söyle bakalım yeğenimize ne tür faydaları olacak az önce aşırdığın paranın?'

'Öncelikle... Kuaföre gideceğim.' Dediğinde amacını anlamaya çalışırcasına olan bakışlarımıza kocaman gülümsemesini sundu.

'Ne alaka?' anında kaşları havalandığında elindeki fincandan bir yudum alan Şanze göz devirerek baktı.

'Ne alakası mı var abi... Saçlarıma bakım yaptıracağım ki dökülüp zarar vermesin, manikür de şart, severken ya pamuk tenini çizersem? Ayrıca alışverişte yapmam gerek. Ona da ne alaka diyerek cahilleşme lütfen. Doğduğunda imajı olmayan bir hala ile mi karşılaşsın minik kuşum. Tabi ilk oyuncağını unutmamak gerek. Kuralı şartı ne ise araştırıp ona göre seçeceğim fakat halayım ben. Sadece oyuncak olmaz. Kitapevine de uğramam şart. İmajı sağlam fakat bilgili bir hala olmalıyım.' Omuz silkip kahvesinden bir yudum daha aldığında Denker abi koltuğa iyice yerleşip derince Şanze yerine de nefeslendi.

'Sadece benden aldığın parayla mı yapacaksın bunu?' inanamayan tavrına rağmen Şanze'den koca bir kahkaha koptuğunda abisinin koluna da teessüf edercesine vurdu.

'Aşk olsun abicim, senden almaya devam edeceğim para ve abilerin en yakışıklısının açtıracağı kartlarla destekte atacağım. Tabi bir de dahiyane moda zekam sayesinde çok güzel ilerleyen moda evinin bana düşen bütçesi de etki edecek.' Noyan karşılık verecek olsa da anında elini havaya kaldırıp lafları ağzına tıkamıştı bile, 'Sakın kendimi yormamam adına ısrar etme, bahane de sunma. Elbette sizin düşünemeyeceğiniz her detayı ben düşüneceğim için koşturacağım abicim, çok ısrar ettiğin için ne kadar ben yapmak istesem de, kartlarını kullanmak zorunda kalacağım. Sadece kalbin kırılmasın diye.'

'Kanada'ya yerleşme fikrine sıcak bakar mısın?' Noyan'ın fısıltısıyla gülerek ona döndüğümde çenesiyle Şanze'yi işaret etti. 'Tek bilet, asla dönüş şeklinde. Eğer orada da var olan çevremi genişletirsem Şanze'nin ülkeye girişini dahi engelleyebilirim.'

'Biraz abartıyorsun...' bende fısıltıyla konuşsam da Noyan anında göz devirdi.

'Karım ve çocuğumun, kardeşim yüzünden bozulabilecek psikolojisini düşünüyorum.'

'Sadece heyecanlı.' Göz devirsem bile Noyan kaşlarını havalandırıp tabi canım dercesine başını salladı.

'Ve fırsatçı.' Omuz silkmesini izlerken Şanze'nin bu deli dolu hali gözüme aşırı ilginç görünüyordu. Tüm curcuna arasında çevremizden birinin böylesine ışıltılı bakışları olmalıydı. Noyan'da sadece lafta fikir yürütüyordu zaten. Şanze'nin bu hayat dolu hali tüm kasvetten sonra o kadar iyi gelmişti ki tüm gün en çok güldüğümüz anlar şimdiydi.

'Akşamınız hayır olsun.' Verandanın kapısından görünen Gizay'ın seslenişiyle karşılık verdiğimizde o dosyayı Noyan'ın önüne denk gelecek şekilde sehpaya bırakıp elini uzattı. İkisinin de üzerinde oluşmaya başlayan o garip elektriğe rağmen Noyan'da kendine uzatılan eli yakalayıp ayağa kalktığında sıkıca sarılıp birbirlerinin sırtına hafifçe vurdular. Bu sarılmanın anlam ve önemini sadece ben değil kimse anlayamamıştı. Hali hazırda Denker abi dahi çözememişken hamileliğimden haberinin olması mantıklı gelmiyordu.

'Sağlıkla alın kucağınıza. Anneli babalı büyüsün velet.' Son cümlesiyle kaşlarım çatıldığında birbirlerinden ayrılmışlardı ki gözleri bana döndü.

'Sen az önce ne dedin?' bana da elini uzatınca yakalayıp ayağa kalksam bile Noyan gibi tepki vermeden önce yumruğumu belime yerleştirdim.

'Anneli babalı, sağlıkla doğup büyüsün demek istedim?' ne var bunda der gibi bakarken gözlerimi kısarak tek kaşımı kaldırdım.

'Velet dedin.' Sanki cinayet işlemişçesine olan tavrımla beraber Gizay oldukça sakin duruyordu.

'Geçmiş olsun...' Gönül ablanın mırıldanmasını duysam da o anda okları sadece Gizay'a çevirme yanlısıydım. Gizay ise sanki bir şey yokmuş gibi başını onaylarcasına salladığında şaşkınlıkla dudaklarım aralandı.

'Noyan! Embriyomuza-' Gizay'ın arkasından başını uzatan Denker abiye baktığımda başımı sağa sola sallayıp kendime gelmeye çabaladım, 'Yani, bebeğimize velet diyor!' gözlerim bu kez Noyan'a kaydığında onun başını onay verircesine sallamasına daha çok bozulmuştum.

'Kötü bir şey mi dedim ki ben?' Gizay şaşkın olsa da omuz silktiği gibi elini yumruk yapıp hafifçe karnıma dokundurdu, 'Hoş geldin velet.'

'Hala velet diyor ya!' isyanım hepsinin gülmesine neden olsa da ben çok ciddi şekilde sinirleniyordum.

'Eminsin yani Gizay?' Gönül abla da gülerek konuştuğunda bende problem olduğunu düşünmeye başlarken şaşkınlıkla Noyan'a baktım.

'Arapçada velet oğul anlamına geliyor ya, Gizay belli ki erkek olacağını düşünüyor. Zannettiğin gibi kullanmadı kelimeyi anlayacağın.'

'Zannettiğim gibi veya değil. Hiç fark etmez ama velet demek yok.' Tek kaşımı kaldırarak uyarırcasına baktığımda gülümseyip başını onay verir gibi salladığında kolları iki yana açıldı. Talebimin kabul görmesinden olsa gerek anında sarıldığımda destek vermek istercesine sırtımı sıvazladı. Keza ortamda olan kimse fark etmese de Gizay'ın bu desteğine ihtiyacım vardı.

Noyan oradaydı, biliyordum, sarar sarmalar, korkularımla başa çıkmak için çabalardı fakat sevdiğim adamdı. İnsanın sevdiği adam ile abisi gibi tavır takınan birisi arasındaki destek yadsınamaz bir fark gösteriyordu. Öyle ki Noyan'a sarılırken büyüyen duruşum, Gizay'a sarılırken küçülüyordu. Sığınmak ister gibi, belki de o destekle rahat bir soluk alabilmek adına tüm negatifimi unutmamı sağlıyordu.

'Korkma...' Duyduğum kelime tüylerimin ürpermesini sağlarken geriye çekildiğimde omuzumun biraz aşağısından yakalayıp kollarımı okşadı. Neden bahsettiğini ikimizde iyi bilsek bile aramızda bir sır gibi kalacaktı anlaşılan. Gözlerinde hem anlayış hem de şefkat vardı. Biraz da gıcık etse bile güvende hissettiren abin yanında bakışı... Ki diğerlerinin önüne geçen kısım da kesinlikle buydu.

Derin bir iç çektik aynı anda fakat bu da sadece bizim anlayacağımız bir ağırlıktaydı. Usulca çekilip arkasında kalan Şanze'nin yanına kendini attığında bende tekrar oturdum. İç çekerek Noyan'ın bedenine sokulduğumda anında sarılmasıyla başımı omuzuna bıraktım.

'Sen hayatına girince güç bela olsa da ulaşıyorduk ama artık hiç ulaşamayacağız Noyan beye anlaşılan.' Diyen Gizay'la alttan alta gülümsesem de sevgili kocam iç çekti.

'Tantana yapıyorsun, yapma.' Noyan'ın verdiği karşılığa gülümsediğinde bende kıkırdarken saçlarımın arasında hissettim dudaklarını.

'Basın açıklamasında bebek yok falan dediniz şimdi ne yapacaksınız, plan ne?' sorusuyla beraber aslında magazinin değil, kendinin olup bitecekleri bilme isteği belli oluyordu. Fakat yine bunu kimse fark etmedi. Bilmedikleri, duymadıkları, şahit olmadıkları için...

'Bir toplantı daha alırız.' Noyan'a göre doğal olan durum kelimeleri söylerken rahatlığından dahi anlaşılıyordu fakat Gizay hafifçe öne eğilip dirseklerini dizlerine yasladı.

'Noyan, yanlış anlama ama saklasanız mı bir süre?' Gizay'ın gelmek istediği noktayı o kadar net şekilde anlıyordum ki gözleri bir anlığına bana kaysa da anında tekrar Noyan'a odaklandı.

'Ne saklaması lan? Şimdiye kadar hangi konudan çekindim ben?'

'Abicim çok güzel bir olay, hiçbir itirazım yok fakat bu meselenin nazarı var, gözü var, hasetçisi var.'

'Nazar mı dedin sen az önce Gizay abi?' Şanze yüzünü buruşturarak baktığında Gizay anında onay verdi. Derdi nazar göz falan değil benim tedirgin olmamamdı. Aramızdaki o sır muhtemelen bende olduğu gibi duyduğu anda Gizay'ın zihnine bir zehir gibi sızmıştı ve bu akşam buradaysa dosya için falan değil bu konunun üzerini kapatmak içindi. Yoksa hepimiz biliyorduk, o nazara göze inanmaz, insan yaşayacağının ötesini görmez, derdi her fırsatta. Ama şartlar normal değildi, bildikleri gibi...

'Sen nazara falan inanmazsın Gizay, hayırdır?' Denker abi de ona dikkat kesildiğinde anında omuz silkti.

'Ya inanmıyorum diye yok anlamına gelmez ki. Ben inanmıyorum ama siz inanıyorsunuz. Garantiye alalım işi, duyulmasın. Hem yedi cihan öğrense ne olacak öğrenmese ne olacak.' Tekrar omuz silktiğinde dudaklarımı ıslatıp derin bir nefes alarak başımı kaldırmadığım omuzdan Noyan'ın yüzüne bakmaya çalıştım. Onun da gözleri beni bulduğunda burnumun ucuna dudaklarını bastırmıştı ki belimi okşayan parmakları usulca karnıma dolaştı.

'Bu sefer de senin sözünü dinleyelim Gizay bey.' Gözleri benden koparken bende onunla beraber Gizay'a odaklandığımda minnet dolu bakışlarım onunlaydı. Ne kadar geç o kadar iyiydi. Hem acele işe şeytanın karışmayacağı da söylenmişti zamanında. Evliliğimiz aceleydi ve epey şeytan müdahale etmeye çalışıyordu, bu bari sakin sakin ilerlesindi de güvende kalsındı.

Gizay zaten geç vakitte geldiği ve hali hazırda tüm gününü şirkette geçirdiğini dillendirerek yanımızdan ayrılırken Şanze'ye de elli kez hadi diyerek zorbaladığı gibi aramızdan ayrılmışlardı. Denker abi ise şimdiye kadar daha rahat ve sakin olan tavrının kalabalık ortamdan ötürü olduğunu belli edecek şekilde onları sessizce takip etmişti. En son Gönül abla gitmek istese de Noyan sadece kaşlarını çatıp yüzüne baktığında ufak adımlarla odasına çıkmak zorunda kaldı.

'İyisin değil mi?' uzandığım yataktaki çökmeyle beraber Noyan'ın kolları bedenimi sararken sesini de duyduğumda sırtımın göğsüne hizalanmasını sağladım. Teni tenimdeyken iyiydim. İyi olduğunu bilirken iyiydim. Sessizlik içerisinde, huzurla ve kimseyle zıt düşmezken bu evde olduğumda iyiydim. Garajından kaçak çıktığım ev olmasına rağmen.

'İyiyim.' Sesim belki fısıltıdan ibaretti ancak üzerimdeki ağırlığa başkaldıramıyordum. Noyan her zamanki klasiğini gerçekleştirip elinin birini göğsümün sol tarafına yerleştirdiğinde diğer eli askılımın ucundan kayıp çıplak tenimi okşayarak karnıma ulaştı.

'Herkes bir tepki verdi, sen ne hissediyorsun?' gerçekten de merak ediyordum. Tam önümüze bir anda düşmüş gibi olan bu bebek haberine karşı Noyan ne hissediyor, ne düşünüyor veya aklında ne geçiriyordu? Oturup sabaha kadar anlatsa üzerimdeki ağırlığın elverdiğince dinlerdim. O beni dinlemişti fakat ben onu dinlememiştim. Sadece gördüğüm harelerindeki parlama ve nemli gözlerle gülümsemesi olmuştu.

'Darmaduman oldum aslını istersen.' Dediğinde kaşlarım havalandı. Noyan az önce herhangi bir konuda olağan, sakin veya standart değil dağıldığını hissettiğini söylemişti? Bunu alenen dile getirmişti yani... Asıl şok olunması gereken bebek haberi değil, buydu bence.

'Nasıl yani?' bedenimi çevirip göğüs göğüsse gelmemizi sağladığımda karanlığa rağmen dışarıdan vuran hafif loş ışığın etkisiyle laciverte çalmış harelerini süzdüm.

'Mutlu, huzurlu, korkak, tedirgin, heyecanlı, telaşlı... Çok karışık, aklımda o kadar soru var ki...'

'İsteyip istemediğine dair mi?' yargılayıcı asla olmayan mırıldanmamla gülümsemesi büyüdüğü gibi başını anında sağa sola salladı. Kendi düşüncelerimi adama empoze etmeye, onun hisleriyle aynı düzleme koyma çabam hayran olunasıydı. En nihayetinde bu hamileliği isteyip istemediği konusunda ikilemde kalan bendim. Ve sanırım sağ salim doğurup kucağıma almadan da emin olamayacaktım. Çünkü bu ikilemim bebekle değil, an itibariyle içinde olduğumuz keşmekeşle bağlantılıydı.

'Bu bebeği istiyorum Deran. Bu bebeği o kadar çok istiyorum ki kelimelere dökemem.' Harelerinde yine o şey belirdi, derin bir duygu... Gökmen abinin sık kullandığı Mevlana'nın sözü düştü aklıma bu bakışların üzerine: Gerek yok her sözü laf ile beyana. Bir bakış bin söz eder bakıştan anlayana. Ediyordu. Gözlerindeki derinlik, bundan kaçtığını fakat duyduğu anda buna çakıldığını anlatıyordu. Dudakları gerginlikle kıvrılırken kaşlarını havalandırıp indirdi derin bir solukla.

'Sadece daha önce baba olma fikri çok uzaktı bana, hatta imkansızdı, ne yapmam gerektiğine veya sana nasıl davranmam gerektiğine dair bir fikrim yok. Ben takıntılı bir herifim bunu sende biliyorsun.' Tepki vermemi beklediğini belli edercesine bakmaya başladığında başımı salladım usulca.

'Aşırı takıntılı...' beni onaylayan haliyle avcumu yanağına yerleştirip başparmağımla okşadım tenini. Parmaklarım sakalları sayesinde pürüzlü olan teninde usulca kayarken dudaklarındaki gergin gülümsemeye rağmen duru bir halde harelerime bakarken seslice soluklandığında gülümsemeye çabaladım.

'Çok germek istemiyorum seni, fakat elimde değil. Senin de hormonlar daha ilk başta halay çekmeye başladı... Tartışmak, seni de onu da huzursuz etmek istemiyorum.' sırtımda kalan elleri varlığını kaybettirmeden okşarken iç çektim. Bunca gerginlik arasında bazen o kadar gereksiz ayrıntılarda boğuluyordu ki o durmadan çalışan zihnine gıpta ediyordum. Mesela normalde Noyan'ın yerinde olsam, en azından bir erkek olsam çevremizdeki tüm kaosu, o kaosun yaşatacaklarını, koruyamamayı falan düşünürdüm. O ise gelmiş kendi yapabilecekleri ve beni incitecek detaylara kafa yoruyordu.

Böyle yetişmemiştim ben. Beni kırmamak için değil, kırmak için çaba göstermişlerdi. Kalbim yanıyorsa su değil, benzin taşımışlardı. Ağlıyorsam kıyamamak yerine başlarını ağrıttığımı söylemişlerdi. Varlığımın, varım diye kirli olduğunu iddia etmişlerdi. Sevgi istedim, sevgisizlik verildi. Umut dilendim, umutsuzluk... Fakat şimdi anlıyordum. Acemi bahçıvanlar öldürüyordu çiçekleri... Bilmediğim, tanımadığım, benim için yabancı olan kırmama çabası kalbimin ortasındaki bahçede yeni filizlere neden oluyordu. Toprağın arasından usulca sızıyor, ışık istiyordu. O ışığı ise Noyan sunuyordu.

'Mesela insan belki de ilk bu haberi alınca doğuma kadar düşünebilir fakat ben duyduğumda üniversite hayatına kadar düşündüm.' Derken dudaklarında kendine hayret eden bir gülümseme oluştuğunda kıkırdayarak kaşlarımı havalandırdım.

'O yüzden mi yirmi sekiz dakika aşağı inemediniz?'

'Yalan söylemek pek harcım değil. On dakikaya yakın hem kendimi kastım, direndim ağlamamak için, hem de ağladım.' Tek kaşım şaşkınlıkla havalandığında gülümsemeye devam ederek başını salladı.

'Birkaç dakika tekrar tekrar kağıdı kontrol ettim, emin olmak istedim. Sonra baktım olamayacak, kafamı toparlayamayacağım, abim de içimde ne varsa yaşayayım diye tepki vermiyor, rahat nefes alayım diye çıktı dışarı, Gizay'ı aradım.' Kaşlarım mümkün gibi daha çok havalanırken bedenini hafifçe dikleştirip yumruğuna şakağını yaslayarak izledi yüzümü. Yanında abisi olduğu halde Gizay'ı aradım mı demişti o?

'Gizay'ı... Denker abi yanındayken.' Anlamlandıramamış sesimle konuştuğumda başını usul usul salladı.

'Korktum, öyle korktum ki birine akıl danışmam gerekiyordu. Abim canımdır, fakat bilmiyorum, o an doğru olan buymuş gibi geldi. Bu dönemde sana gelemezdim, seni de yıpratmamak adına.' Dudaklarını diliyle ıslatıp derince iç çektiğinde gülümsemem daha çok büyüdü.

'Gizay yardımcı oldu mu bari?' başını onaylarcasına sallarken sertçe yutkundu önce.

'Haberi alınca, sessizleşti birkaç dakika, tebrik dahi edemedi. Sonra yardım et dedim, tabi biraz küfür de etmiş olabilirim, bir kadeh hazırla, bir de sigara yak, telefonu da hoparlöre al dedi. Kafam ne kadar durduysa bir bir yaptım dediklerini. Tamamım dediğimde de planlama kısmına geçti. Şok anımdı sanırım. Bu konuyu konuştuğumuzda duruşunu bildiğim için önlem aldığını düşünmüştüm çünkü. Alsan alınmazdım, en nihayetinde sadece benim hayatım değil.' Gülerek yanağını okşamaya devam ettiğimde sertçe iç çekip dudaklarını ıslattı.

'Aldım.' Dediğimde kaşları derince çatıldı. Fakat bu sinir, gerginlik veya öfke değil, şaşkınlık içeriyordu.

'Nasıl aldın? E şimdi-' bakışları birleşmiş vücutlarımızın ortasını döndüğünde anlamlandıramayarak tekrar baktı yüzüme, 'Nasıl hamilesin önlem aldıysan?'

'Doğum kontrol hapları yüzde yüz koruma sağlamaz. Dikkatli kullandım fakat oldu işte.' Usulca omuz silkip at dudağımı dişlerim arasında ezdim. Kaşları mümkün gibi daha çok çatılırken başındaki desteği çekerek yatağın içinde oturur pozisyona geldi.

'Bebeğe etkisi olur mu? Yani, abim sürecin ortalama dört veya beş haftalık olabileceğini söyledi. Bir şey söyledi beta-' aklına gelmeyen hormon ismiyle beraber oturduğu konumdan kalkarak giyinme odasına ilerledi. Arkasından ne yaptığını anlamaya çalışsam da kısa süre içinde elindeki zarfla yanıma tekrar dönüp yatağa uzandı.

'Beta hcg, ben anlamıyorum ama oranı dört haftalık gebelik gibiymiş. O da tam bilmiyor, ilgisi var, o yüzden araştırır.' Zarfın içinden çıkardığı kağıdı bana uzattığında dirseklerimden destek alarak doğrulup sırtımı yatak başlığına yasladım. Kağıtta gözlerimi gezdirdiğimde hıçkıra hıçkıra ağlatan değerle çarpıştı bakışlarım. Dört yüz elli...

'Beşinci haftanın başı, eğer hormonlarım kafayı yemediyse.' Gözlerim kağıttan Noyan'a döndüğünde ilgiyle tüm odağını bana vermesi gülümseme neden oldu.

'Düzenli kullandığını söyledin, bir aydır etki etmiş midir? Kısa bir zaman değil, kimyasal en nihayetinde. Doktor- doktora gidelim mi?' dışarıdan sakin gibi görünse de hem panik olduğunu, hem de korktuğunu biliyordum. Tekrar kağıda göz gezdirdiğimde değerlerimde enteresan bir durum gözükmüyordu. Tam kan sayımım düşük çıksa da bunun da normal olduğunun bilincindeydim. Önümüzde iki seçenek vardı, ya hiçbir şekilde ilaç bebeğe zarar vermemişti ya da daha uzun zamandır oradaydı ve gelişiminde büyük bir problem vardı. Fakat ikinci seçenek bir ihtimal dahi değildi. Her gün stres sayesinde yaşadığımı düşündüğüm bulantılarım bile inatla bebeğin sağlıklı olduğunu işaret ediyordu.

'Net bir şey söyleyemem fakat iyi görünüyor. Ve hayır, bu saatte doktora gitmeyeceğiz.' Başımı sağa sola salladığımda Noyan kararsızca etrafa bakınsa da uzanıp avcumu yanağına yerleştirdim. Mavileri sonunda beni bulurken tedirginlikle süzdü.

'Gitmemiz gerekmez mi ama? Tamam olsun istemem ve nereden duyduğumu asla hatırlamıyorum ama bir şey olduysa bebeğe, senin zehirlenmene neden olmaz mı?' göz bebekleri dahi titriyordu bakarken. Sadece kelimelerini incelikle seçmiyordu da aynı zamanda kendini ikna etmeye çabalıyordu.

'Haplara rağmen orada. Şu an sancım, kanamam yok. Doktora gidersek sadece acilde kontrol edebilirler ve bu seni tatmin etmez.' Dediklerim doğru noktalardı ancak benim de zamana ihtiyacım vardı. Hapların risksiz diyeceğim seviyede olmadığını da biliyordum, aşırı riskli denilmeyeceğini de. Hamilelik hastalık değildi, takipsizlik tehlikeliydi ancak bir doktor olarak vücudumun şimdilik farkındaydım.

'İstediğim doktoru getirtirim ve inan bana kimse buna itiraz edemez.' Dediğinde gülerek başımı omuzuma düşürdüm.

'Bana biraz zaman tanıyabilir misin?' sorum dudaklarındaki tebessümün usulca silinmesini sağlarken, endişesi yerinden bir milim kıpırdamadı.

'Karar vermek için mi? Sormadım fakat aldırmayı istiyor musun?' hayır de, der gibi bakmasa daha sağlıklı iletişim kurabilirdik aslında fakat anlıyordum onu da. Asla düşünemediği bir şey önümüze sunulmuştu. Benim de...

'Aldırmak için değil, alışmak için Noyan. Senin gibi bende beklemiyordum. Sen, güzel bir ailede büyüdün, ne olacağını bilirsin belki fakat ben korkuyorum, bu çok yeni, anlaşılmaz bir şey benim için.' Gözlerindeki endişe usulca silinirken avucumdaki yanağına rağmen başını uslu uslu salladı.

'İçini rahatlatacaksa bende bilmiyorum.' Dediğinde gülümseyerek izlemeye devam ettim, 'Yani bilmiyorum derken, biz beraber büyüdük. Sonradan gelen Şanze'ydi, onunla da sadece oyun oynadım. Bebekler hakkında pek bilgim yok.' Bedenini yanıma sürükleyip benim gibi sırtını yasladığında havalandırdığı koluyla kanatları arasına sığındım. Parmakları usulca tenimi okşarken iç çektim. Bu derin düşüncelerden çıkmalıydık. Çıkmamız şarttı çünkü orası derindi ve ben düşünmek istemiyordum.

'Güzel bir plan çıkardı mı Gizay ortaya?'

'Benim tatmin olacağım kadar iyiydi. Zaten tanıdığı için, huyumu biliyor diye onu aradım. Benim yerime tüm hayatını organize etti, okuyacağı ama aynı zamanda okumak isteyeceği okullara kadar. Bir ara kaptırıp gitti, ergenliğine, ilk aşkına falan bile girdi.' Kendisi de şaşkındı anlaşılan çünkü Gizay'dan böyle bir performans beklemiyor gibiydi. Hem anlatıyor hem düşünüyordu, nasıl aklı başında davranır dercesine...

'Peki bunu bir kız çocuğuna göre mi anlattı erkek çocuğuna göre mi?' gülümsemesi genişlerken omuz silkti anında.

'Bilmem. Cinsiyet belirtmedi. Ben varım dedi. Size anlatamayacağı bir şey olsa dahi ben varım, bana anlatır, halası var, amcası var. Korkma, el birliğiyle bir çocuk büyütemeyecek miyiz, o kadar vasıfsız mıyız dedi. İlk aşkını da dinlermiş, düşük notlarını da, okulda tartıştığı arkadaşını da. Bizim odaklanmamız gereken tek şey sağlığı ve mutluluğuymuş. Düzenli bir aile ortamı olduğu sürece, biz bunu sağladığımız sürece dış etkenlerle dilediği zaman onun başını ağrıtabilirmiş. Beş yaşında da olsa, yirmi beş yaşında da olsa...' bir kez daha kanıtlamıştı, neden yakın olduklarını, neden ona bu denli değer verdiğimi Gizay. Haşarı, çocuk gibi olan hallerine rağmen kalbinde öyle bir adam vardı ki bazen ufak bir kardeş, bazen abi, bazen aile büyüğü oluyordu.

'Hep bu adamla neden arkadaşım ben diye kendimi sorgularım. Çoğu zaman da aileden derim, arkadaş değilim. Kardeşim o benim, hayatımı emanet edeceğim kadar hem de... Böyle anlarda o sorunun cevabı çok açık oluyor. Gizay olduğu için bir aradayız. Orada ve var ama gerçekten var.' Gülümsemem daha da büyürken bedenine iyice sokulduğumda derince nefeslenerek sarmaladı kolları.

'Fakat mesela nasıl ilerliyor bu şey, yani şey derken, hamilelik olayı? Oraya bir çözüm bulamadım.'

'Bilmem.' Dudak büktüğümde havalanmış kaşlarıyla inceledi yüzümü.

'Doktor değil misin sen? Nasıl bilmezsin?'

'Kadın doğum düşünmedim hiç ben. Elbette biliyorum ama çok detaylı değil.' Hafifçe omuz silksem de gözlerime çöken ağırlık benimle resmen inatlaşır gibiydi. Noyan'la böyle uzanırken dakikalar, hatta saatlerce konuşmak istiyordum ancak bünyem bir baş kaldırı sergiler gibi inatla uyumamı istiyordu.

'Öğreniriz... İyi geceler Tanrının hediyesi.' Sırtımdaki elinin birini yukarı çıkarıp yanağımı okşadıktan sonra alnıma dudaklarını bastırdığında bende daha fazla göz kapaklarımla inatlaşmadım. Usulca bedenlerimizi kaydırıp yatağa sokulduğumuzda parmaklarım Noyan'ın göğsünde yerini buldu. Karanlıkla olan savaşıma baş kaldırmayı bilirdim ama kazanamayacağımı anladığım bir mücadeleye girmek istemedim.

'İyi geceler Noyan.' Bedenimi iyice kendine çektiğinde başım çenesinin altına yerleşirken dudaklarıma denk gelen göğsünün tam ortasını öpmeyi de ihmal etmedim. Öyle veya böyle bir alacanın içerisinde kalmıştık ve bu gece Noyan bana dönüp 'Ölmeden bir dakika önce ne yapmak istersin?' diye soracak olsaydı, ona cevabım kesinlikle 'Düşünmeden sana sarılmak.' Olurdu. Bu güvenli alandan çıkmak, bu ortamı kaybetmek istemiyordum. Kanatları altında olmayı ancak istediğim zaman uçabilmeyi, ben olmayı, ben olduğum için suçlu hissetmemeyi seviyordum.

 

🌑🌒🌓🌔🌕🌖🌗🌘🌑

Üzerimdeki elbisenin eteklerini düzeltip kenara çıkardığım ceketi de alarak giydiğimde aynadaki yansımamı süzdüm. Turuncu diz kapağımın hizasında hafif kloş elbise belki de Noyan'a çaktırmadan almaya çalıştıklarım dışında tek tük parçadan biriydi. Sırt dekoltesi mevcut olsa da üzerimdeki taş rengi blazerla o sırt detayı da kapanıyordu. Yansımadaki gözlerim kapıda beliren silüetle o tarafa yöneldiğinde beline bağladığı ve omuzundaki havluya rağmen hala saçlarından damlayıp boynundan karın kaslarına kadar ince bir çizgi oluşturan su damlasıyla Noyan beni izliyordu. İzlenmesi gereken giyinik olan ben değildim aslında, keşke bunun da farkında olsaydı.

'Hastane için giyecek bir şeyler seçtin mi?' yüzündeki anlamlandıramadığım meraklı ifadeyle tek kaşımı havalandırıp ona doğru dönerken ellerimi iki yana açtım.

'Seçtim ve giydim.' Diyerek elbisemi gösterdiğimde tek kaşı havalansa da sanki kahkaha atmasını engellemek için dudaklarını birbirine sımsıkı bastırdı.

'Hastane Beverly Hills'te de ben mi yakalayamadım ayrıntıyı diyeceğim ama öyle olmadığına eminim.'

'Ne?' şaşkınlığından da, eğlenen ifadesinden de ödün vermese bile beni şaşırtmaktan da kaçınmıyordu. Yavaş adımlarla kapı eşiğinden koptuktan sonra içeri girdiğinde dolaba asılı en öndeki beyaz gömleklerinden birini alıp üzerine geçirdi. Önünü iliklemeden gözleri yeniden beni bulduğunda omuzundaki havluyu da alıp saçlarını alelade kurutma çabasına girmişti bile.

'Diyorum ki uzmanlığa gidiyorsun, hastaneye. Konum eklemem gerekirse Türkiye'de. Uzman olarak ve üzerinde elbise var.'

'Yani?' başımı olumluca sallarken mırıldandığımda beline sarılı havluyu da çıkarıp askıdaki kalan parçaları giydi. Kemerini takarken gözleri bir an olsun benden, daha doğrusu turuncu elbisemden ayrılmazken gömleğinin eteklerini pantolonunun içine alıp kemerini de kilitlediğinde olağan nefesini bırakmayı ihmal etmedi.

'Yani... Sence böyle çalışabilecek misin?'

'İlk günüm?' emin olamamakla içime düşürdüğü kurt arasında gidip gelirken omuzlarımı kaldırdığımda Noyan derince soluklanarak yanıma yaklaştı. Belimden yakalayıp aynaya tekrar dönmemi sağladığında dikkatle yansımamızı izliyordum. Gayet şirin görünüyor olabilirdim ancak Noyan'ın haklılık payı resmen şirinliğimin önüne geçecekti.

'Üniforma?' diyerek havalandırdığı kaşlarıyla derin bir nefes aldım. Bu atlanmaz detayı nasıl da işine geldiği gibi hareket eden beynim unutmuştu acaba?

'Pan-to-lon...' heceleyerek gözlerimi büyüttüğümde bunda sanki bir şey yokmuş gibi başını salladı. Bunda çok şey vardı, o kadar çok şey vardı ki. Pantolon olmazdı, olamazdı. Yani benim için problemli bir zaman dilimi olurdu hastane günlükleri. Epey rahatsız edici, tüm bedenimi sıkan, daraltıcı...

'Sen operasyona girerken abiye giyen doktor gördün mü? Ben hiç denk gelmedim de...' gözlerim yansımamızdan Noyan'ın mavi boncuk harelerini bulduğunda ciddi anlamda düşündüm. Öyle ki bir ihtimal bile olsa kendime pay çıkaracaktım ancak öyle bir ihtimalin var olmadığını da adım kadar iyi biliyordum. Hastaneye gittiğim zaman dilimlerinde genel olarak psikiyatrla karşılaştığım için kadın gayet güzel giyinebiliyordu fakat acilde çalışan birinin üzerinde elbiseye denk gelmemiştim.

Arıkan hayatı ile mücadele içindeyken ona yardım etmeye çalışan insanlarda da yoktu, daha birkaç gün önce Gönül ablaya müdahale edenlerde de. Dahası ilk defa hastaneye adım atmayacaktım, o hastanede ilk kez bulunmayacaktım, pratisyen hekimlik yapmış biri olarak nasıl bir keşmekeş ve koşturma var biliyordum. Uzmanlık söz konusu olunca bu hastanede ilk defa görev alacağım için oryantasyon süreci elbette olacaktı ancak üzerimdeki turuncu elbiseyle o oryantasyon sürecine karşı dimdik duramazdım.

Çoğu insanda beyaz pantolonlar vardı, beyaz pantolonları olmayanlarda da ya ameliyathane yeşili ya da pembe pantolonlar. Fakat hepsi ama hepsinin ortak özelliği kumaş pantolonlarının olmasıydı, farklı renklerde olsa da. Elbette dilediğim kıyafeti giyebilirdim, sakıncası olmazdı ancak herkesle tanışıp artık tamamız, ipleri elimize alalım dediğim anda olurdu bu.

'Ben pantolon giyemiyorum.' Noyan'ın kaşları cevabımla şaşkınlıkla havalandığında büyümüş gözlerime rağmen bedenimi ona çevirdim.

'Giysem de çok rahatsız hissediyorum. Noyan, ben hamileyim!' isyanıma rağmen derin bir nefes alarak alt dudağını ısırdı.

'Evet güzelim, biliyorum, o ufaklığın ben de babasıyım ama bunun pantolonlarla alakası ne?'

'Göbeğim büyüdüğünde daha çok sıkacak pantolon, etek giysem olmaz mı? Veya tayt? Tayta bile kabulüm, fakat pantolon olmaz.' Başımı sağa sola sallarken Noyan önümde diz çökerek karnımla aynı hizaya gelip dudaklarını bastırıp gülümsedi.

'Kolay gelsin evlat.' Tekrar karnıma dudaklarını bastıracakken bir adım gerileyerek çattım kaşlarımı. Şaşkın bakışları bana döndüğünde işaret parmağım anında havalandı.

'Embriyomuza beni kötülercesine bunu diyemezsin. Ben taşıyorum onu, ayağını denk al Noyan bey.' Üzerimdeki pantolon giymenin gerginliği ve Noyan'ın laf sokarcasına karnımdaki ufacık pıhtıyla konuşmasına sinirim boyumu aştığında hızlı adımlarla yanından sıyrılıp kapıya ilerledim.

Ardımdan koca bir kahkaha koparmış olması daha çok damarıma bassa da ulaştığım yatak odasından da çıkarak sertçe kapıyı çektim. İlerlediğim koridora topuklarım iz çıkarmak istercesine çarparken merdivenleri de tamamladığımda kahvaltı masasına bedenimi atmıştım ki suratsızlığıma kuşkuyla bakan Denker abi ve Gönül ablayla göz göze gelmem uzun zamanımı almadı.

'Ne? Ne oldu?' sanki problem asla bende değilmiş gibi bir de çemkirmesem iyi olurdu fakat bozulan dengeme dur diyemiyordum. İnsan can kurtaracakken cinayet işleyecek kıvama böyle kolay gelebilir miydi?

Bu kadınlar ne yaşıyordu Allah aşkına? Ben şu an ne yaşıyordum? Hocalar dersleri verirken neden bu tür şeylerden de bahsetmemişlerdi ki. Bence tıp okuyan birine bu dengesizlik kesinlikle anlatılmalıydı. Aşk böceği bir kadın, cinnet makinesine dönüşebilir diye uyarı geçilmeli hatta alt yazı olarak kesici ve delici aletleri çevresinde bulundurmayın diye belirtilmeliydi. Çünkü hali hazırda tıp okuyan ben kendime akıl sır erdiremiyordum. Derin bir nefes alıp verirken gözlerimi de kapattığımda gülümsememi yüzüme yerleştirmeye çabalayarak araladım bakışlarımı.

'Şey... Affedersiniz, günaydın.' Az önceki tavrımdan ne kadar utansam da bu hormon meselesi bende arsızlığa sebebiyet vermekten de kaçınmıyordu. Dünya üzerime gelse kafa tutacak, hepiniz haksızsınız diyecek bir duruş yüklenmişti bünyeme.

'Günaydın...'

'Günaydın...' ikisinin yüzünden şaşkınlıkları hala okunsa da bakışlarım önemsemeden masada gezindi. Noyan gelip bir de ye diye tutturursa ben el bombasına dönüşürdüm, o yüzden onun söylemesine gerek kalmadan bir şeyler atıştırmak en makul seçenek gibi geliyordu. Gözüme kestirdiğim salatalığa çatalımı saplamak suretiyle ağzıma attığımda birkaç derin nefes daha aldım.

Keşke bir süre nefes almadan da yaşayabilseydim evresinin ortasında bağdaş kurduğumu unutmuştum tabi ki. Bunu biliyordum, bunu en çokta derslerden biliyordum. Daha önce strese bağlı desem de olan gerçekle beraber bunun koku hassasiyeti olduğundan emindim.

Allak bullak olan midemle hızlıca sandalyemi itip, önüme çıkan Noyan'a da sandalyeye gösterdiğim nezaket dolu muameleyi tekrar edip alt kattaki lavaboya kendimi attım. Sabah kahvaltısından nefret etmem az gelecekmişçesine bir de yumurtadan nefret edecektim şimdi. Hepsi bir yana dün akşam ayıla bayıla yediğim menemen tarih olacaktı muhtemelen ve bu gerçekten de kalp kırıcı bir durumdu.

Henüz bir şey yememiş olmama rağmen sevgili midem ve embriyom anlaşmalarını sağlayıp baskın çıkmaya çalışan karakter olarak benim kusmamı belirlemişlerken isyan çıkarmak istiyordum. Dahası uyandığımdan beri üçüncü kez oluyordu bu. Eğer böyle devam edecekse hastane bir kenarda dursun herhangi bir yerde dahi oturamazdım.

Sabahın köründe kalkıp hevesle yaptığım makyajım beni rahat bırak Belgi dercesine aynada kendisini sergilerken kenardan aldığım ıslak mendille yüzümü temizleme çabasına girdim. Gözümün altına akmış olan hafif siyahlıktan kurtulurken bir nebze toparlandığımı hissettiğimde derin bir nefes alarak kapıyı açtığımda kirişe omuzunu yaslamış tebessüm eden Noyan'la burun buruna kaldım.

'İyi misin?' anlayışlı mırıldanmasına başımı onay verircesine sallayarak karşılık verdiğimde elinde tuttuğu paketi fark ettim. Gözlerim paket ve Noyan'ın derin okyanusları arasında gidip gelirken yüzündeki gülümsemeye tebessüm etmekten geri kalmadım.

'Kraker?'

'Onu da çıkarmak istemiyorum.' İç çekip mırıldandığımda kirişe yasladığı omuzunu çekip kolunu havalandırdı. Şu dakika buna ihtiyacım olduğunu bilircesine beni kendine çektiğinde kolumu beline dolayıp yönlendirmesiyle salona ilerledim.

'İyi gelebilirmiş. Bugün iyi değilsin, üç kez midenin bulanması normal mi?' normal olanları panik atak geçirir gibi karşılayan Noyan'ı sorusuna rağmen daha fazla telaşlandırmak istemiyordum. Normalliği umurumda değildi çünkü her bulantıda ben daha fazla sinirlenip, geriliyor, yetmezmiş gibi sinirlenince daha çok bulanıyordum. Sonsuzluk gibi bir döngü içindeydim.

'Kim söyledi? Eğer gelmezse onun kavga edeceğim.'

'Kübra hanım ama sen yine de benimle kavga et. Kadın iyilik yapmaya çalışıyor sonuçta. Bende başka bir evrede evin kuralları konusunda onunla kavga ederim.' İhtimallerin değer taşıdığı bir dünyada çubuk kraker fazla yük olmazdı herhalde. En azından benim için embriyo, geriye kalan herkese göre bebek olan bu çeyrek vatandaş artık kendini zapt etmeli ve bir iki lokma dahi olsa yememe müsaade etmeliydi.

Paketten bir tane çekip ağzıma atarken ulaştığımız salondaki koltuğa bıraktık bedenimizi. Ya midemde bir şey kalmadığı için ya da gerçekten çubuk krakerin verdiği destek sayesinde kendimi daha iyi hissederken başımı Noyan'ın omuzuna bırakıp paketten bir tane daha aldım.

'Bu uzmanlık meselesini, ertelememi ister misin?' başımı sağa sola sallasam da şuracıkta uyuma isteğim baskın geliyordu.

'Yorulacaksın...' mırıldanmasıyla beraber omuz silktim anında.

'Üstelik hamilesinde.' Başımı usulca kaldırıp bir tane daha çubuk kraker aldığımda iç çekip yeniden omuz silktim.

'Hamile birçok insan görevlerini yerine getiriyor, benim bir ayrıcalığım olmamalı.'

'Gerildiğinde bile miden bulanıyor, hastanın üzerine kusman pek makul bir seçenek değil sanki...' dalga geçmekten çok uzak gerçekçi yaklaşımıyla düşüncelice salonda gezindi bakışlarım. Haklılık payını es geçemezdim fakat herkes nasıl yapıyorsa bende öyle yapmalıydım. Bu bir anda hayatımıza düşmüş yıldırım, hayallerimin önüne geçmemeliydi, üstelik ilk anda asla geçmemeliydi.

'Hayallerim var ve bu çeyrek vatandaş onların önüne engel olamaz.' Kaşlarım çatılsa da Noyan sırtıma sardığı kolu sayesinde beni kendine çekip şakağıma dudaklarını bastırdı anında.

'Bebek... O bebek hayallerinin önüne geçmeyecek zaten Deran, sadece biraz ertelemenin zararı olmaz. Uzmanlık için görüşmem gereken yerlerle irtibata geçerim, seneye başlarsın, bu süreçte tamamen boş durman şart değil, konferans, sempozyum, toplantılar, onlara gidersin.'

'Gerçek bir müdahale sözlü anlatımla bir değildir ama.'

'Gerçek bir bebekte şaka değildir.' Başımı onaylarcasına sallasam da bunu denemek istiyordum. Öyle veya böyle bugün bir şekilde orada olmak, ilk günümde neler olacağını izlemek, bire bir yaşamak istiyordum. Olan tüm zamanlarımıza inat sadece bugünümü herkes gibi normal bir hekim olarak bol koşturma ve büyük bir heyecanla ilerletmeliydim.

'Bugün gitmek istiyorum. Eğer kötü olursa, yani kötü hissedersem söz döneceğim.'

'Kötü hissedersen dönme bence.' Kaşlarım şaşkınlıkla havalanırken ne söylediğini anlatamamış haliyle başını sağa sola sallayıp gülümsedi, 'Kötü hissedersen en makulü hastanede olman, beni arayıp doktorun yanına gitmen, o anlamda dönme demek istedim.'

'Hmm...' başımı onaylayıcı şekilde sallayıp tekrar omuzuna yaslandığımda bir tane daha krakeri dudaklarım arasına sıkıştırmıştım ki Noyan saatini kontrol ettikten sonra kıpırdanmaya başladı.

'Çıkalım mı?'

'Beraber mi gideceğiz?' başımı kaldırıp ona döndüğümde gülümsemesi yüzünde dağılmış, yanağında koca bir çukur oluşmuş ve hemen ardından sağ gözünü kırpıp burnumun ucunu öpmüştü.

'Karıma bir söz vermiştim, gerçek işinin ilk gününde onu hastaneye ben bırakacağım diye.'

'Uzmanlık ama henüz istediğim konumda değilim...'

'Hayallerine ilk kez adım attığın her seferde seni ben bırakacağım Deran. Uzmanlığın, operatörlüğün, yardımcı doçentliğin, hatta doçentliğin, ihtiyacı olanlara elini uzatmadan önce bindiğin uçağın ilk merdiveninde dahi. Ayrıca o uçaktan inerken de...'

'Teşekkür ederim.' Kollarımı anında boynuna sararken saçlarımın arasına gömdüğü burnuyla derin bir nefes aldı. Pratisyen olarak görev aldığımda, en azından yeterli bir süreç geçirdikten ve Zeren beyin engeline takıldığımda bu desteğin aynısını Simay, amcam ve Gökmen abi vermişti. İlk günde üçü de hastanenin bahçesindelerdi ve büyük bir gururla bakıyorlardı bana. Muhtemelen istesem yine üçü gelirdi ve yalnız hissetmezdim ancak bazı anlar daha kıymetli oluyordu. Mesela insanın aklına dahi gelmemişken sevdiği adamın kendini desteklemek için çoktan o hastaneye geliyor olması...

'Asıl ben teşekkür ederim.' Başıma dudaklarını bastırdıktan sonra geri çekilip yüzümü avuçları arasına aldığında gülümsemesi de tüm yüzünde kalıcılığını koruyordu, 'Hayallerin ve kararların konusunda bu kadar iradeli olduğun için. Kendin olmaktan vazgeçme Deran, ne olursa olsun, doğrular söz konusuysa senin doğruların olsun.' Gülümseyerek başımı salladığımda alnıma dudaklarını derince bastı.

Bazen Noyan'ın ne zaman inat edeceğini veya etmeyeceğini kestiremiyordum. Kesin gerilir dediğim konulara duruşu bir anda pembe bulutlar gibi olabiliyordu, renkli ve yumuşak. Bazen ise sıkıntı olmaz dediklerime karşı tutumu Berlin duvarı gibi önümde dikilip kalıyordu. Onun kendine koyduğu kurallar ve kendi aşabileceği duvarlar söz konusuydu. Bu da değişecek gibi değildi ancak ben zaten değişmesinden yana değildim. Sanırım birisini kesin ve net şekilde ayırt edebilmek asla mümkün değildi.

Yıllar önce anneannemin dediği gibi, insanlar su olmasa da bulundukları kabın şeklini alabiliyordu. Fakat Noyan için asla belirli bir kap yoktu. O kabı da kendi buluyordu, girmek istediği şekli de. Kendisi olarak ve yine kendi istediği gibi...

 

Bölüm : 17.06.2026 11:19 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...