15. Bölüm

11. Bölüm. -Geçmiş İle Gelecek Arasındaki Bağ-

Hayal
ebrarhayal2733

.

Geçmişe takılıp kalmak mı acı vericiydi,

yoksa unuttuğunu sandığın anda karşına çıkıp

çektiğin acılar için yeniden savaşmak mı?

Belki de en zoru,

ikisinin arasında sıkışıp kalmaktı.

Bir yanın “geçti” derken,

diğer yanının hâlâ kanıyor olmasıydı.

Ve insan en çok

en çok unuttuğunu sandığı yerde yeniliyordu kendine.

 

 

 

 

GEÇMİŞ İLE GELECEK ARASINDA Kİ

 

 

 

-BAĞ-

 

....

 

 

 

 

Ve en çok, duygularını yitirmiş kişiler bilir acının ağırlığını...

 

 

 

Çünkü onlar bir zamanlar en derin hissedenlerdi.

 

 

 

Kalbinin her atışını, bir çığlık gibi duyanlardı.

 

 

 

Sevdayı da, ihaneti de iliklerine kadar yaşamışlardı.

 

 

 

Ama zaman, öyle hoyratça geçip gitti ki içlerinden,

 

 

 

gözlerinin parıltısını çalıp yerine boşluğu koydu.

 

 

 

Artık ne sevinç sarhoş eder onları,

 

 

 

ne de keder yıkar.

 

 

 

Sadece izlerler, olup biteni;

 

 

 

gülmeyi unutan dudaklarla, ağlamayı beceremeyen gözlerle.

 

 

 

Duygularını kaybetmek, bir tür ölmek gibidir aslında -

 

 

 

ama hâlâ nefes almak zorunda kalmak, en büyük ceza.

 

 

 

Ve en çok onlar anlar,

 

 

 

bir suskunluğun ne çok şey anlattığını.

 

---

 

 

 

 

Hani beklenen zaman hiç gelmezdi derdi ya şair, eğer şu an olanlar beklediği zaman değilse, neydi tam olarak?

 

 

 

 

İçinde biriken öfke, nefret, intikam arzusu ve düşündükçe aklına zaman zaman gelen o ölü kız çocuğuna bir intikam borçluydu.

 

 

 

 

Odasından çıkıp terasta hava almaya başladı; aynı zamanda da düşüncelere daldı.

 

 

 

 

Zaman... Sessiz bir cellat gibi izliyordu. Ne geçmişin yaralarını sarıyor, ne de geleceğin belirsizliğini hafifletiyordu. İnsan, geçmişin gölgesinde mi yaşardı, yoksa geleceğin karanlığına mı yürürdü?

 

 

 

 

Ezo Leyla, taş konağın geniş avlusunda bir heykel gibi dimdik duruyordu. Üzerinde, aşiret kadınlarının asırlardır taşıdığı ağır bir sorumluluk, gözlerinde ise zamanın yükü vardı. Elini, taş duvarın soğuk yüzeyine koydu; parmak uçlarından yüreğine yayılan o ürperti, ona yılların anlatamadığı şeyleri anlatıyordu.

 

 

 

 

Bir nefes aldı, derin ve uzun. Geçmişin izleri ciğerlerini doldurdu. Babasının sert bakışları, annesinin sessiz gözyaşları, ardında bıraktığı ve içinde taşıdığı her şey, bir anlığına gözlerinin önüne serildi. Zaman geçmişti, fakat gitmemişti.

 

 

 

 

Tam o anda, rüzgâr, yitik bir hatırayı fısıldar gibi tenine dokundu. Gecenin karanlığında ay ışığı, avlunun taşlarına düşerken, bir adım sesi duydu. Ağır, kendinden emin, yılların yükünü taşıyan bir adım...

 

Alaz.

 

 

 

 

O ismi dudaklarına almayı reddetti. Ama o, gelmişti. Tıpkı geçmişi gibi, tıpkı kaçamadığı kaderi gibi, tıpkı bir gün yürümek zorunda kalacağı gelecek gibi.

 

 

 

 

İki ruh, zamansız bir boşlukta, kaderin ince çizgisinde karşı karşıya durdu. Konuşmadan, kıpırdamadan, yalnızca birbirlerine bakarak. Çünkü bazı kelimeler gereksizdi; bazı yaralar ise yalnızca sessizlikle kanardı.

 

 

 

 

Alaz, birkaç adım daha attı. Yıldızların sönük ışığında yüzü belirginleşti. Gözleri, fırtına öncesi denizler gibi derin ve dalgalıydı. Bakışları, yılların taş gibi sertleştirdiği yüreğini ele veriyordu.

 

 

 

 

Ezo Leyla, nefesini tuttu. Alaz'ın varlığı, gecenin içinde geçmişten kopup gelen bir yankı gibi çarpıyordu kalbine. İçinde susturduğu onca söz, şimdi dilinin ucunda asılı kalmıştı.

 

 

 

 

Alaz, nihayet konuştu. Sesi, gecenin sessizliğini delen bir hançer gibiydi.

 

 

 

 

"Konuşmak istiyorum, Leyla. Bir kez olsun dinle beni." Sanki ondan kaçıyor muş gibi konuşuyordu Alaz.

 

 

 

 

Leyla, başını yana eğdi, parmaklarını taş duvarda gezdirdi. Kendi içine döndü bir an. Kaçıyor muydu gerçekten? Yoksa sadece zamanın iplerini kendi elleriyle çözmeye mi çalışıyordu?

 

 

 

 

"Ben senin gibi değilim, Xidrekan. Kaçmıyorum, korkma."

 

 

 

 

Alaz bir adım daha attı. Artık aralarındaki mesafe bir nefes kadar kısaydı. Yüzü, Leyla'nın yüzüne gölge düşürüyordu.

 

 

 

 

"Kanayan yaralar da sarılır, Leyla. Ama sen bırakmazsan, o yara kapanmaz. İzin ver, en azından sana kendimi affettireyim. Ben... ikimiz için gittim."

 

 

 

 

"Bana Leyla diyip durma ve şunu unutma; duygularını yitirmiş birinin yarası olmaz, sadece davası olur. Ben yıllar önce bir yemin ettim ve o yeminle, ne sen ne de ailen, ne de Eroğlu ailesi kalacak. Amed bile sarsılacak."

 

 

 

 

Ezo Leyla, gözlerini ona kaldırdı. Alaz'ın bakışlarında hem geçmişin izleri vardı, hem de geleceğe dair bir şeyler... Gözleri karanlıktı, sırlarla doluydu.

 

 

 

 

Ama artık ne o küçük kız vardı, ne de o adam vardı; ne de eskisi gibi bir gelecek olmayacaktı.

 

 

 

 

Ezo Leyla, derin bir nefes aldı ve aralarındaki boşluğa sessiz bir savaş bıraktı. Geçmiş ile gelecek arasındaki ince çizgide, bir karar vermesi gerekiyordu. Fakat o kararın, sadece birini değil, ikisini de yakacağından emindi. Sinirle nefes verip aralarındaki mesafeyi koyunca, kolunu tutan adama baktı.

 

 

 

 

"Bırak, Alaz," dedi sonunda. "Eğer yaram varsa bile, bazı yaralar kapanmak için değil, hatırlamak için var."

 

 

 

 

Gecenin rüzgârı bu kez daha sert esti. İkisi de konuşmadı. Yalnızca zaman, bir gölge gibi aralarına girdi. Çünkü bazı yolların dönüşü yoktu, bazı kararların bedeli ağırdı.

 

 

 

 

Ve bazı anlar ancak geçmiş ile gelecek arasında kaybolurken var olabilirdi.

 

***

 

 

 

 

Dün gece saçma bir konuşmamı mı yaşadım, yoksa her zamanki gibi beynimin bana oynadığı o aptal rüyalardan biri miydi, gerçekten bilmiyorum. Uyandığımda kalbim deli gibi çarpıyordu. Ellerim terli, boğazım düğüm düğümdü. Bir şey olmuştu... ama ne? Hatırlamaya çalıştıkça görüntüler bulanıklaşıyor, sesler silikleşiyor.

 

 

 

O kadar çok düşünüyorum ki artık, beynim en ufak ayrıntıyı bile alıp büyütüyor. Gerçekle hayal iç içe geçmiş gibi. Bir bakış, bir kelime, bir hissin yankısı... Hepsi birbirine karışıyor.

 

 

 

 

Düşüncelerimden kaçamıyorum. Susturmaya çalıştıkça daha çok bağırıyorlar içimde.

 

 

 

Belki de gerçekten biriyle konuştum dün gece. Belki söylediklerim fazla geldi, ya da eksik kaldım...

 

 

 

Ya da sadece kendimle savaşıyordum, farkında bile olmadan.

 

 

 

 

Bazen düşünüyorum da... İnsan gerçekten ne zaman kaybolur?

 

 

 

Rüyayla gerçeği ayırt edemediğinde mi?

 

 

 

Yoksa iç sesi, artık kendi sesine benzemediğinde mi?

 

 

 

 

Ben, hangisiyim bilmiyorum.

 

 

 

Ama şunu çok iyi biliyorum: Sessizlik artık huzur vermiyor, aksine boğuyor.

 

 

 

Ve ben her sabah, neyin gerçekten yaşandığını anlamaya çalışarak uyanıyorum.

 

 

 

 

Hadi ama... Bütün Doğu halkının dediği gibi delirmiş olamam, değil mi?

 

 

 

Bu kadar kolay mıydı bir insanın aklını yitirmesi?

 

 

 

Birkaç gece uykusuzluk, biraz geçmiş yükü, birkaç kırık cümle... ve sonra herkes parmağıyla seni işaret ediyor.

 

 

 

"Delirmiş" diyorlar.

 

 

 

Sanki anlamak yerine yaftalamak daha kolay geliyor onlara.

 

 

 

Sanki birinin içindeki fırtınayı dinlemek, o fırtınada boğulma korkusu yaratıyor.

 

 

 

 

Ama ben?

 

 

 

Ben hâlâ ayaktayım.

 

 

 

Sadece kafamın içi biraz kalabalık.

 

 

 

Biraz gürültülü, biraz yorgun.

 

 

 

Kendime bazen fısıltıyla, bazen çığlıkla konuşuyorum, evet.

 

 

 

Ama hâlâ buradayım.

 

 

 

Ve eğer bu delilikse...

 

 

 

Belki de aklın en gerçek hali, zaten biraz delilikten ibarettir.

 

 

 

 

Sakince yatağımdan kalktım. Önce çarşafları düzelttim, ardından ağır adımlarla banyoya geçip kısa bir duş aldım. Zihnim hâlâ geceyle savaş halindeydi ama bedenim, her zamanki gibi disiplinliydi.

 

 

 

 

Rutin işlerimi hallettikten sonra gardırobumun önünde durdum. Seçimim belliydi: Siyah bralet, üzerine aynı tonlarda keskin hatlı bir ceket ve vücuduma tam oturan siyah kumaş pantolon. Ayakkabı olarak tercihim YSL'nin topuklu modeli, elbette ona uygun çantasıyla tamamladım. Zira siyah giymek benim için bir tercih değil, bir tavırdı.

 

 

 

 

Aynanın karşısına geçip makyajımı yaptım. Koyu tonlar, net hatlar... Soğuk ama çarpıcı. Kendime bir kez baktım, sonra aynadaki yansımama başımla onay verircesine küçük bir hareket yaptım. Yeterince sert, yeterince ben.

 

 

 

 

Telefonumu elime alıp parmaklarım uygulama ikonuna dokundu. Asistanım Toprak'a mesaj attım:

 

 

 

"Toprak, yaklaşık 2 saat sonra dernek görevlileriyle bana bir toplantı ayarla."

 

 

 

 

Uygulamadan çıkacakken ekranımda bir bildirim belirdi.

 

 

 

 

Toprak: "Tabii efendim, hemen ayarlıyorum."

 

 

 

 

Mesajı görüldü yaptım, ardından telefonu çantama koydum.

 

 

 

Odamdan çıktım, kapıyı kilitleyip merdivenlerden aşağı indim.

 

 

 

Salonun tam ortasında kahvaltı sofrası kurulmuştu. Xidrekan ailesi çoktan yerlerini almış, sabahın sessizliğinde kendi kibirli rollerine bürünmüşlerdi.

 

 

 

 

iki sandalye boştu ben ve her zaman ki gibi o ağa bozuntusu olacak alazın yeriydi. Sessizce birkaç adım attım. Masanın başında oturan ikizler Hazal ve Ali Asaf'a, ardından Esra'ya dönüp başımla selam verircesine hafifçe eğildim.

 

 

 

 

"Afiyet olsun," dedim.

 

 

 

Geçip gidecektim ki adımın yankılanmasıyla durmak zorunda kaldım.

 

 

 

 

"Bize de afiyet olsun yok mu, Ezo Leyla Xanım?"

 

 

 

Sözde alaycı bir tonda gelen bu cümle, Yaren'e aitti. Yanında annesiyle birlikte oturuyordu.

 

 

 

Ardından daha da iğreti bir ses yükseldi:

 

 

 

"Hem sen nereye gidiyorsun sabah sabah?"

 

 

 

Bu da Yaren'in annesi Haticeydi.

 

 

 

 

Tek kaşım hafifçe kalktı. Onlara doğru döndüm. Bakışlarım buz gibiydi. Her birine, adeta iğrenmiş gibi baktım.

 

 

 

 

"Öncelikle," dedim, ses tonum hem sakin hem de öldürücü bir keskinlikteydi.

 

 

 

"Ben hiç kimseye hesap vermem. Siz ikiniz bunu hâlâ anlayamamışsınız galiba... Özellikle de sen, Yaren. Yediğin dayak zamanında az gelmiş demek ki. Ama merak etme, senin seviyene inmeyeceğim. Hemcinslerimle şiddetle kavga etmek benim son tercihimdir. Umarım boğazınızda kalır."

 

 

 

 

Sonra soğuk bir gülümsemeyle Fransızcaya döndüm:

 

 

 

"Bonne journée à toi et aux deux autres démons."

 

 

 

(Hayırlı günler sana ve diğer iki iblise.)

 

 

 

 

Ardından Hazal ve Esra'ya kısa bir bakış attım, sonra konaktan çıkıp kapının önüne geldim.

 

 

 

Beni bekleyen Daniel'i el işaretiyle çağırdım. Ancak onun yanında, dün Alaz'ın etrafında gördüğüm adamın da durduğunu fark edince kaşlarım çatıldı.

 

 

 

 

"Günaydın yenge," dedi o pişkin ses.

 

 

 

Sabah sabah sabrımı zorlamak gibi bir niyetleri olduğunu düşündüm o an.

 

 

 

Dilimden dökülecek kelimeler zehirle doluydu artık.

 

 

 

"Şimdi desem ki, yengen senin babandır, ağzımı bozmuş sayılırım," diye geçirdim içimden.

 

 

 

Bu lafı da Alaz Xidrekan'a bırakırım artık.

 

 

 

 

Yüzümü Daniel'e çevirdim ve tek bir cümleyle her şeyi kestim:

 

 

 

 

"Ben senin yengen değilim, Daniel. Araba hazırsa gidiyoruz."

 

 

 

 

İgor'a baktığımda bir şey demeden başını eğdi. Yanındaki diğer adamlar da onunla birlikte başlarını öne eğdi. Ben arabaya binip gidene kadar sustular. Arabayı süren Daniel'e döndüm.

 

 

 

"Daniel," dedim sadece.

 

 

 

Ne demek istediğimi anlamıştı.

 

 

 

"Bilmiyorum, küçük kız," dedi. "Belki de Alaz Xidrekan'ın işidir."

 

 

 

 

Uzun zamandır bana böyle seslenmemişti. Yüzümde küçük bir tebessüm belirecekti ki durdurdum kendimi. Aklım geçmişe, o karanlık güne gitti.

 

 

 

Hastaneden çıktığım gün.

 

---

 

 

 

 

4 Sene Önce

 

 

 

 

Başımda duran o iki kişiye baktım. İçimde hiçbir duygu yoktu. Ne öfke, ne acı, ne de kırgınlık. Çünkü ikisi de çoktan bitmişti benim için. Bir zamanlar "kardeşim" dediğim Dilara ve "sevgili abim" dediğim kuzenim Adar Karadağlı.

 

 

 

 

"Kardeşim... Güzelim, bak-"

 

 

 

 

"Anlama probleminiz var sanırım. Odamdan çıkın. Ve onları gönderin."

 

 

 

 

Gözlerinin içine baka baka söyledim:

 

 

 

"İkinizi de siliyorum. Artık yoksunuz benim için. Daha ne kadar açık konuşmam gerekiyor? Bir hiç olduğunuzu özellikle sen, Dilara."

 

 

 

 

Bu sözleri sakince söylemem Adar'ı şaşırtmıştı. Bağırmamı, sinir krizi geçirmemi bekliyordu. Ama komadan çıkalı beş gün olmuştu. Aylarca kaldığım bu hastanede daha fazla kalmamak için sakin kalmalıydım. Yaralarımı kanatmadan, sildiğim insanlara tahammül etmeden gitmeliydim.

 

 

 

 

Sözlerimden sonra büyük bir sessizlik oldu. Dilara, dolu dolu gözlerle son kez baktı bana. Sonra hızla çıktı odadan. Zaten bunu isteyen oydu.

 

 

 

 

Başımı sol taraftaki cama çevirdim. Biliyordum, Adar hâlâ bana bakıyordu. Ama nasıl olsa birazdan giderdi, değil mi?

 

 

 

 

Ama gitmedi. Ne o laftan anlayıp sevgilisinin peşinden çıktı, ne de ben onun yüzüne baktım.

 

 

 

 

Sadece sustuk.

 

 

 

 

Bir zamanlar her saniye konuşan, sessiz kaldıklarında bile gözleriyle anlaşan o ikili artık birbirine yabancıydı. En azından benim için öyleydi.

 

 

 

 

Biliyorum, bu lafı çok tekrarlıyorum ama:

 

 

 

Hatalar affedilmez.

 

 

 

Hatanın büyüğü küçüğü olmaz.

 

 

 

Hata, hatadır.

 

 

 

Ve o hata, günün sonunda affedersen yeni bir hata olarak geri döner.

 

 

 

 

Canını öyle bir yakar ki,

 

 

 

hayatında sallandığın salıncak ipi...

 

 

 

bir urgan olur,

 

 

 

boynuna dolanır

 

 

 

ve sonunu getirir.

 

 

 

 

Bu sessizliğe daha fazla dayanamadı. Sıkıntılı nefes alışverişinden anladım. Ardından bir hışırtı ve sandalyenin geriye çekilme sesi geldiğinde, gideceğini fark ettim. Ama yine de başımı çevirip onun tarafına bakmadım.

 

 

 

 

"Affet beni, güzel kardeşim. Şimdi gidiyorum uzaklara... Kardeşim beni affetmediği sürece, ne sevdam bana mutluluk verir ne de başka bir şey. Biliyorum, beni affetmeyeceksin. Ama umut edeceğim, dua edeceğim Allah'a... Bir gün beni affetmen için. Çünkü ben de çok suçluyum. Seni koruyamadım."

 

 

 

 

Sonra yine sustu. Ve sustu, sustu... Geriye sadece sessizlik kaldı. Ardından kapıyı açıp bekledi bir süre.

 

 

 

 

"Abin hep senin gölgen olacak, gece meleğim..." dedi.

 

 

 

 

Kafamı çevirip sırtına baktım. Ama o, ardına bile bakmadan kapıyı kapatıp gitti.

 

 

 

 

Umarım ,seni affedebilirim

 

 

 

abi...

 

 

 

 

O hastane odasında neler düşündüğümü bilseydiniz, far görmüş tavşan gibi kalırdınız. Adar Karadağlı, benim erkek halimdi. Biz, sırtını döndüğünde bir daha dönemeyenlerdendik.

 

 

 

 

Aklıma en sevdiğim kitaptan, Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sından bir cümle düştü:

 

 

 

 

"Fakat arkanıza bakmadınız.

 

 

 

Hiçbir zaman dönüp bakmam..."

 

 

 

 

Ben de artık öyle yapacaktım. Geçmişi tozlu rafların ardında bırakma vakti gelmişti. Bilinenlerin ve bilinmeyenlerin, geçmişle gelecek arasında kurduğu bağın... intikamını alma zamanıydı.

 

 

 

 

O gün, o odada onları sildiğimde... aslında en çok kendimi sildim.

 

 

 

Çünkü sevdiğim herkes beni sırtımdan vurdu.

 

 

 

Adar, bir kardeşin yapmaması gereken her şeyi yaptı.

 

 

 

Dilara, en güvendiğim limandı; en büyük fırtınam oldu.

 

 

 

 

O salıncak ipi... çocukken annemle babamın bahçeye astığı o eski salıncağın ipi...

 

 

 

Hayallerimi taşıyan o ip, artık yalnızca boynuma dolanacak kadar acı taşıyordu.

 

 

 

Ve ben o günden sonra, bir daha kimseye ip vermedim.

 

 

 

 

Daniel'in sesi yankılandı zihnimde:

 

 

 

"Belki de Alaz Xidrekan'ın işidir."

 

 

 

 

Alaz...

 

 

 

 

O ismi duyduğumda, toprağa gömmeye çalıştığım geçmiş, yeniden yüzeye çıkıyordu.

 

 

 

Acıdığım, inandığım, yok saydığım her şeyin adıydı bu adam.

 

 

 

Bir zamanlar az da olsa hak verdiğim adama, şimdi herkes gibi davranıyorum, neden bilmiyorum.

 

 

 

Ama artık...

 

 

 

Artık o da bu oyunun bir parçası olacak.

 

 

 

 

Derin bir nefes aldım.

 

 

 

Gözlerimi tekrar yola çevirdim.

 

 

 

Geçmişle çoktan vedalaştım.

 

 

 

 

Şimdi sırada onların sonu var.

 

 

 

 

"Oyun sırası bende." diye fısıldadım.

 

 

 

 

Ve içimdeki fırtına... yeniden doğdu.

 

 

 

 

Kendimi toparladım. Sonra aynadan Daniel'e baktım.

 

 

 

"Önce Dernek'e, ardından Kadın Savunma Derneği'ne sür," dediğimde, başını hafifçe salladı.

 

 

 

 

"Peki, leydim," dedi.

 

 

 

 

Ben de başımı onaylarcasına eğip, kucağımda duran tabletten şirketle ilgili dosyaları incelemeye başladım.

 

 

 

 

§§§

 

 

 

 

Dernekteki toplantı bitmişti. Her zamanki gibi... Hiçbir şey hissetmiyordum. Ne yorgunluk, ne memnuniyet, ne de huzur...

 

 

 

Sadece görevini tamamlamış biri gibi kalktım yerimden ve Kadın Savunma Derneği'ne doğru yürüdüm.

 

 

 

 

Burası... Evet, birilerinin umudu olabilirdi. Ama ben, umutla da ilgilenmiyordum artık.

 

 

 

Hiçbir kadın güçsüz değildi, biliyordum. Ama bu bilgi de bende bir kıvılcım yaratmıyordu.

 

 

 

Güç... sadece bir gereklilikti. Hayatta kalmak için gerekiyordu.

 

 

 

 

Ben ise hayatta kalmıştım. Evet. Ama ne uğruna?

 

 

 

Bedenim büyümüş, ruhum olduğu yerde kalmıştı.

 

 

 

Çocukken verilen o ceza, o suskunluk... Beni sadece değiştirmedi. İçimdeki her şeyi aldı götürdü.

 

 

 

Kimi insanlar buna "trajikomik" diyebilir, küçücük yaşta yaşadıklarımı anlamadan yorum yapabilirlerdi.

 

 

 

Ama ben artık üzülmüyor, öfkelenmiyor, acımı bile tanımıyordum.

 

 

 

His kaybı, bana verilmiş bir ceza değildi belki de.

 

 

 

Aksine, bu dünyanın içinde yaşayabilmek için sahip olduğum bir avantajdı.

 

 

 

 

Kadın ve çocukların yanında olmak...

 

 

 

Bu cümle bile bana yabancı geliyordu.

 

 

 

Yanlarında oluyordum, evet. Ama neden? Onlar için mi? Hayır.

 

 

 

Kendime bir şey hatırlatmak için değil... Belki sadece alışkanlıktan.

 

 

 

Ya da başka bir duyguya sahip olamamanın boşluğunu doldurmak için.

 

 

 

 

Ben, Ezo Leyla...

 

 

 

Artık hiçbir şey hissetmeyen bir kadındım.

 

 

 

Ve bunu saklamıyordum.

 

 

 

 

Salona adımımı attığımda birkaç çift göz bana çevrildi.

 

 

 

Bazıları saygı duyuyordu, bazılarıysa korkuyordu.

 

 

 

Ne düşündükleri umurumda değildi. Zaten artık kimsenin bakışları hiçbir şey hissettirmiyordu bana.

 

 

 

Ben onlar gibi değildim. Ben herhangi bir şey gibi değildim.

 

 

 

 

Kürsüye çıktım. Elime mikrofonu aldım.

 

 

 

Her şey otomatikti. Konuşmam gereken yerde konuşuyor, susmam gereken yerde susuyordum.

 

 

 

İnsanlar bazen beni "ilham verici" buluyordu. Ne ilginç...

 

 

 

İlham mı? Hissetmeyen birinin, hiçbir şeye inanmayan birinin kimi nasıl etkileyebileceğini anlamıyordum.

 

 

 

Ama onlar duymak istedikleri şeyleri duyuyordu. Ben de söylemelerine izin veriyordum.

 

 

 

 

"Her kadın savaşır."

 

 

 

Sesim ne titriyordu, ne de yükseliyordu. Sadece olduğu gibiydi.

 

 

 

"Bazen bir adama karşı, bazen bir sisteme... ama en çok da kendi içinde bir savaşa tutuşur kadın."

 

 

 

 

Gözlerim salonun içinde bir noktaya kilitlendi.

 

 

 

"Bir sabah kalkar ve aynaya baktığında tanımadığı bir yüz görür. Sonra her gün biraz daha yabancılaşır kendine. Ve işte o an başlar gerçek savaş. Ne başkası için, ne de dünya için... sadece kendini hayatta tutmak için."

 

 

 

 

Yutkundum ama sahte bir duyguyla değil; bir insanın içinin tamamen boş olduğunda yutkunduğu gibi.

 

 

 

"Ve en ağır zafer, kendi kalbini mezara gömmek zorunda kaldığında kazanılır."

 

 

 

 

Sözlerim salonun içinde yankılandı.

 

 

 

Sadece sustum. Alkış beklemedim. Anlamalarını da istemedim.

 

 

 

Çünkü kimse, bir kadının kendine karşı verdiği savaşı gerçekten anlayamaz. Sözlerimin ağırlığı sandıkları gibi duygudan değil, duygusuzluktan geliyordu.

 

 

 

Beni güçlü zannediyorlardı.

 

 

 

Hayır. Güçlü değildim.

 

 

 

Sadece artık kırılacak hiçbir yanım kalmamıştı.

 

 

 

Yıkılmış birinin, daha ne kaybedeceği olabilirdi ki?

 

 

 

 

"Bir kadının içi bir kez susunca...

 

 

 

Bir daha kimse o sesi duyamaz."

 

 

 

 

Bakışlarımı karşımda oturanlara çevirdim. Yüzlerinde farklı ifadeler vardı. Kimisi başını öne eğmişti, kimisi gözlerini kaçırıyordu. Anlıyorlardı, ya da anlamaktan korkuyorlardı.

 

 

 

 

"Ben bu savaşı çoktan kaybettim. Ama bu beni yenilgiye uğratmadı.

 

 

 

Tam tersine... beni ben yapan o kayıptı.

 

 

 

Hislerimi toprağa gömdüm, çocukluğumu da.

 

 

 

Gülmeyi unuttum önce... sonra ağlamayı. En son ise hissetmeyi bıraktım.

 

 

 

Şimdi ne sevinç var içimde, ne de öfke.

 

 

 

Sadece... sessizlik."

 

 

 

 

Bir kadın başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Tanıdı o bakışı. Belki de kendinde gördü aynısını.

 

 

 

 

"Beni bu hale getiren bir adam değildi sadece.

 

 

 

Bir düzen vardı.

 

 

 

Konuştuğumda sustular.

 

 

 

Sustuğumda da üzerime geldiler.

 

 

 

Her kadın gibi ben de yalnız bırakıldım, sonra da 'güçlü kadın' dediler.

 

 

 

Oysa ben güçlü olmak istemedim,

 

 

 

sadece hayatta kalmak zorundaydım."

 

 

 

 

Bir an durup nefes aldım. Boğazıma düğümlenen bir şey vardı ama gözlerim hâlâ kupkuruydu.

 

 

 

 

"Siz duygularınızı hâlâ taşıyorsanız...

 

 

 

kıymetini bilin.

 

 

 

Çünkü bir gün geldiğinde onları da kaybedebilirsiniz.

 

 

 

Ve inanın bana; hissetmemek, ölmekten bile daha ağır bir cezadır."

 

 

 

 

"İçinizdeki gücü asla unutmayın...

 

 

 

Çünkü bunca karanlığın ardından elinizde kalan tek şey,

 

 

 

içinizde sakladığınız o güç olacak.

 

 

 

Ve bazen sadece o...

 

 

 

ayakta tutmaya yetecek." Dedim son olarak.

 

 

 

 

Bir an durdum, gözlerim salonun her köşesini taradı.

 

 

 

Kadınların yüzlerinde gördüğüm o donuk ifade, beni sarsıyordu.

 

 

 

Belki de onlar çoktan duygularını kaybetmişti; tıpkı benim gibi...

 

 

 

Ama ben, o sessizliğin içinde bile bir kıvılcım arıyordum.

 

 

 

Çünkü her kadın, ne kadar yorgun görünürse görünsün, içinde hâlâ savaşmaya devam eden bir ateş taşır.

 

 

 

Ve ben, o ateşi söndürmeye değil, yakmaya geldim.

 

 

 

Kalabalık alkışladı.

 

 

 

Yüzüme yapay bir tebessüm yerleştirdim.

 

 

 

Birini kandırmak isteseydim gülümsemezdim. Bu gülümseme sadece görüntüydü, başka hiçbir şey değil.

 

 

 

 

Toplantı bittiğinde herkes yanıma geldi. Teşekkür edenler, sarılmak isteyenler...

 

 

 

Bana temas ettiklerinde hiçbir şey hissetmiyordum.

 

 

 

Tenleri tenime değiyor ama içim kıpırdamıyordu.

 

 

 

 

Ben artık o kadın değildim.

 

 

 

Ne hayal kuran...

 

 

 

Ne seven...

 

 

 

Ne de kırılan...

 

 

 

 

Ben sadece...

 

 

 

Kendi küllerinden yeniden doğmuş, ama ruhu geride kalmış bir kadındım.Derneğin kapısından çıkarken,

 

 

 

kendi içimde de bir savaş vardı;

 

 

 

kaybolan umutları yeniden diriltmek için.

 

 

 

Bazen bir kadının gözlerinde gördüğün boşluk,

 

 

 

sana kendi geçmişini hatırlatır.

 

 

 

O boşlukla baş etmeyi öğrendiğinde,

 

 

 

yalnız olmadığını da öğrenirsin.

 

 

 

 

Adımlarım yavaştı, ama kararlıydı.

 

 

 

Çünkü artık biliyordum...

 

 

 

Bazı savaşlar görünmezdi, ama en derin yaraları onlar açardı.

 

 

 

Ve ben o görünmez yaraların içinden,

 

 

 

kendimi tekrar tekrar doğurmuştum.

 

 

 

 

Bu yüzden susmayacaktım.

 

 

 

Bu yüzden yürümekten vazgeçmeyecektim.

 

 

 

Çünkü bir kadının sesi, başka bir kadının hayatını kurtarabilir.kurtarabilir.Ve eğer bir gün bir kadın daha

 

 

kendi yaralarına dokunmaya cesaret ederse,

 

 

bilmeliydi ki yalnız değildi.

 

 

Ben vardım.

 

 

Biz vardık.

 

 

Birbirimizin yankısı, birbirimizin umudu olacaktık.

 

 

 

Çünkü suskunluk zincir gibidir,

 

 

ve her kırılan halka, özgür bir nefes demektir.

 

 

Ben sustuğum her gecede,

 

 

bir kadının çığlığını duydum rüyamda.

 

 

Ve her sabah, o sesi unutmamak için

 

 

bir kelime daha yazdım defterime.

 

 

 

Kelimelerim silah değil,

 

 

ama sessizliğe karşı bir direnişti.

 

 

Beni öldürmeyen her acı,

 

 

bir başkasını yaşatmak için taşıdığım bir nişandı artık.

 

 

 

Ve şimdi...

 

 

Adımlarım yavaş olsa da, iz bırakıyor.

 

 

Çünkü ben yürüdükçe,

 

 

bir başka kadın ayağa kalkıyor. Devam edecek birileri varsa,

 

 

bil ki o birileri biziz.

 

 

Sen, ben ve içimizde asla sönmeyen o ses.

 

 

 

Bu dünya, çığlık atmayanları ayakta sanıyor.

 

 

Ama ben sessizdim... çünkü çığlığım boğazıma gömülmüştü.

 

 

Sustum, çünkü konuşsam parçalanırdım.

 

 

Şimdi konuşuyorum... çünkü parçalandım zaten.

 

 

 

Acı bana bir isim vermedi.

 

 

Bir kimlik, bir madalya da takmadı.

 

 

Sadece öğretti:

 

 

"Hayatta kalmak bazen yaşamaktan daha ağırdır."

 

 

 

Ben o ağırlığı sırtladım.

 

 

Omuzlarım dümdüz duruyorsa, bu yükten değil, inattan.

 

 

Yıkılmamayı seçtim çünkü yıkıldığımda kimse kaldırmadı.

 

 

 

Beni ezen sistemdi.

 

 

Beni susturan bakışlardı.

 

 

Ve en kötüsü, alıştığım korkuydu.

 

 

Korkuya alışmak, mezara diri girmektir.

 

 

Ben o mezardan çıktım.

 

 

Toprağını tükürerek attım üstümden.

 

 

 

Artık geri dönüş yok.

 

 

Çünkü artık ben yokum.

 

 

Eski ben o mezarda kaldı.

 

 

Şimdi yürüyen, sadece bir beden değil.

 

 

Bir isyanın, bir haykırışın,

 

 

ve belki de hiç doğmasına izin verilmemiş tüm kadınların yankısı.

 

 

 

Ruhum mu?

 

 

Onu kaybettim belki...

 

 

Ama bu beden, hâlâ konuşuyor.

 

 

Çünkü bir cesedin bile, gerçeği söylemeye hakkı vardır.

 

 

 

Sözüm kurşun değil.

 

 

Ama hedefini bilir.

 

 

Sessizliği değil, suskunluğu parçalar.

 

 

Ve bazı sessizlikler vardır...

 

 

Onlar kırıldığında devrim başlar.

 

 

 

Ben başladım.

 

 

Sen de duy.

 

 

Ya da görmezden gel.

 

 

Ama artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak.

 

 

 

Ben sustum.

 

 

Bir daha asla.

 

 

 

Çünkü sustuğum her an,

 

 

bir başka karanlık daha büyüdü.

 

 

Ve o karanlıklar...

 

 

bir kadının tenine, bir çocuğun gözlerine,

 

 

bir insanın kalbine sindi.

 

 

 

Şimdi konuşuyorum.

 

 

Sertim.

 

 

Çünkü yumuşak olan her yanım,

 

 

acıyla lime lime edildi.

 

 

 

Artık merhamet etmiyorum.

 

 

Sessiz kalana da, sus diyenine de.

 

 

Çünkü merhamet, bazen suç ortaklığıdır.

 

 

Ben ortak değilim.

 

 

Ben tanığım.

 

 

Ben hayattayım çünkü ölmeyi reddettim.

 

 

 

Sana acı geliyorsa bu sözler,

 

 

bil ki ben o acıyla yaşadım.

 

 

Her gece içime bastırılmış bir çığlıkla.

 

 

Her sabah, aynı yarayı tekrar tekrar hatırlayarak.

 

 

 

Düşmediğim yer kalmadı.

 

 

Ve artık yerim yeryüzü değil.

 

 

Ben, düşülen yerlerin lanetiyim.

 

 

Ben, kurbanların unutturulmayan ismiyim.

 

 

Ve eğer hâlâ buradaysam,

 

 

bu sadece intikam değil...

 

 

Adaletin çürümüş hâline karşı bir başkaldırıdır.

 

 

 

Kimseye umut vadetmiyorum.

 

 

Ben mucize değilim.

 

 

Ama ben gerçekim.

 

 

Kan gibi, yara gibi, iz gibi...

 

 

Geçmeyen.

 

 

 

Şimdi önümde bir yol var.

 

 

Taşlı, dikenli, sessiz.

 

 

Ama ben yürürüm.

 

 

Çünkü arkamdan gelecek biri varsa,

 

 

o yolda iz olmalı.

 

 

 

Ve bazı izler,

 

 

parfüm kokmaz.

 

 

Kan kokar.

 

 

Ter kokar.

 

 

Hayatta kalmanın,

 

 

bedel ödemiş olmanın,

 

 

ve artık borcu kalmamış bir kadının kokusu...

 

 

 

Adımı bilmen gerekmiyor.

 

 

Ama sesimi unutma.

 

 

Çünkü bir gün,

 

 

sen de aynı çığlığı atacaksın.

 

 

Ve ben, çoktan orada olacağım.

 

 

Sessizlikte yankılanan o ilk kelime gibi:

 

 

"Yeter."

 

 

 

Bir daha asla...

 

 

Hiçbir kadının suskunlukla boğulmasına izin vermeyeceğim.

 

 

En azından bazı kadınlar,

 

 

az da olsa,

 

 

"Yeter!" diyebilsin diye...

 

 

Ben susmayacağım.

 

 

Ben geri adım atmayacağım.

 

 

Ben vazgeçmeyeceğim.

 

 

 

Çünkü bu dünyada bazı kelimeler hayat kurtarır.

 

 

Ve "Yeter!" en kutsal olanıdır.

 

 

 

Ben o kelimeyi boğazında düğüm olan herkes için söyleyeceğim.

 

 

Çığlık atamayanlar için bağıracağım.

 

 

Kırılanları tutacağım.

 

 

Yananları ellerimle küllerinden kaldıracağım.

 

 

 

Çünkü ben biliyorum...

 

 

Bir kadının başını kaldırması,

 

 

bir zincirin daha kırılmasıdır.

 

 

 

Bir kadının sesi yükseliyorsa,

 

 

bir sistem titriyordur.

 

 

 

Ve ben o titreşimi sonsuza dek büyüteceğim.

 

 

Çünkü yalnız değiliz.

 

 

Çünkü artık biz varız.

 

 

Ve biz, birbirimizin devrimiyiz.

 

 

 

Ben bir kıvılcım olacağım.

 

 

Yüz yıl susturulmuş her kadının içinde

 

 

bir gün yangına dönüşecek o kıvılcım.

 

 

 

Ve o gün geldiğinde...

 

 

Dünya artık eskisi gibi olmayacak.

 

 

Çünkü bazı yangınlar, sadece yakmaz...

 

 

Aydınlatır.

 

 

 

Adımlarım ağırdı. Arkam dönüktü ama hissetmiştim...

 

 

Arabanın bagajına yaslanmış Daniel'i görünce içimde bir şey çatladı.

 

 

Duyduklarım yetmemiş gibi, bir de onun sessizliği çarptı yüzüme.

 

 

 

"Bak," dedi, sesi kırılgan bir öfkeyle karışık,

 

 

"Ben sana göre değilim. Öyle sıradan bir koruma da değilim.

 

 

Ne yaparsam yapayım, bunu anlamanı sağlayamadım.

 

 

Üstelik ben Müslüman da değilim...

 

 

Vazgeç benden.

 

 

Hem... ne buldun ki bende?

 

 

Her neyse... bunu da sormamış say, olur mu?"

 

 

 

Tam o sırada, ben arabanın arka kapısını açmak üzereydim.

 

 

Telefonu apar topar kapattı.

 

 

Ben arka koltuğa oturur oturmaz

 

 

hızla ön kapıya geçti, direksiyonun başına oturdu.

 

 

 

"Leydim ben," dedi sessizce ama kararlı bir tonda.

 

 

Ne diyeceğini bilemez bir halde.

 

 

 

Başımı çevirmeden cevap verdim:

 

 

 

"Vazgeçmek mümkündür, koca adam...

 

 

Ama bu, her şey için geçerli değildir.

 

 

Gözlerinle bağırıyorsun zaten.

 

 

Sen... şeytanın en kirli oyunu olan aşka tutulmuşsun."

 

 

 

Kısa bir süre sonra şirketin önüne geldiklerinde, arabadan inip kapıyı kapattı. Ardından yolcu koltuğunun camına doğru yürüdü. Camın önünde durdu ve içeride oturan Daniel'e baktı.

 

 

 

"Cehennemin içinde, her şeyden

 

 

Hebersiz bir papatyayı soldurmak...

 

 

Bazen cehennemi yaratanların sonu olur.

 

 

Papatyalar saf, temiz ve masumdur. Ama konu kalp olunca,

 

 

Ve kaybedecek hiçbir şeyi kalmayıp yaprakları da döküldüğünde...

 

 

Eskisinden eser kalmaz."

 

 

 

Derin bir nefes aldı. Sesi kararlı ama sitem yüklüydü.

 

 

 

"Esra bir papatya kadar saf, temiz...

 

 

Ama yeri geldiğinde hepimizden daha zeki, daha dayanıklıdır.

 

 

En başta her şeyi konuştuk seninle.

 

 

Demek ki anlatamamışım."

 

 

 

Bir adım geri çekildi, gözlerini camdan çekmeden son sözünü söyledi:

 

 

 

"Yol sizin, Daniel Nico Alavera

 

 

Fakat onu üzersen, ölürsün."

 

 

Sonra arkasını döndü, tek bir kez bile geri bakmadan yürüdü ve şirketin kapısından içeri girdi.

 

 

Geriye ise yalnızca, derin bir şok içinde kıpırdayamayan bir Daniel kaldı.

 

 

 

(Daniel' in tamamen ismini

 

 

Unuttum yanlışlık varsa

 

 

özür dilerim...)

....

 

Şirkete girdiğimde herkes saygıyla selam veriyordu.

Odamın kapısına yönelmeden önce Bawer abiyi gördüm. Başını eğip selam verdiğinde, ben de aynı şekilde karşılık verdim.

 

Odamın kapısını açıp içeri girdiğimde, bir adet ağa bozuntusunun beni beklediğini hiç tahmin etmezdim. Gel de bu adamı evire çevire dövme, tövbe yarabbim...

 

"Neden odamdasın Alaz Xidrekan?" dedim, öfkeyle.

"Odam benim özel alanım. Sana bu hakkı şirketteki soyadın mı veriyor?"

 

Sözlerime alayla sırıtarak karşılık verdi:

"Sana da merhaba karıcığım, nasılsın?"

Bakışlarını üstümden bir an olsun çekmedi.

 

Onu tamamen görmezden gelip masama geçtim ve yerime oturdum.

"Buraya boş konuşmaya geldiysen hiç çekemem seni. Kapının yerini biliyorsun."

Gözlerimi ona çevirmeden söyledim bu cümleyi. Ardından derin bir nefes alışını duydum.

 

"Leyla-" diyecekti ki, sözünü kestim:

"Ve bu arada ben senin karın değilim. Beş yıl önce alınan karar umurumda bile değil."

 

"Soyadını herkesten habersiz nasıl değiştirdin, Leyla?" dedi, gözlerini üzerime dikerken.

"Ve evet... Adının Ezo Leyla olduğunu biliyorum. Ama sen yine de Leyla'sın. Bakışların gibi... gecesin."

Sesi yumuşaktı bu kez, neredeyse özlemle karışık.

 

"Bak, sadece konuşmak istiyorum."

 

Kaşlarımı çattım.

Bir insan nasıl bu kadar kıt beyinli olabilirdi, anlamıyordum ki...

 

Tam ona bir şey söyleyecekken, kapı çaldı. Toprak içeri girdi, elinde birkaç dosya ve zarfla.

Masama yaklaşarak belgeleri önüme bıraktı.

 

"Buyurun efendim, istediğiniz dosyalar ve gelen birkaç davetiye."

Sesi resmî, duruşu netti. Gözü bir anlığına Alaz'a kaydı ama tek kelime etmeden geri çekildi.

 

Masaya koyduğu dosyalara ve davetiyelere göz gezdirmeye başladım, hiçbirini umursamıyormuş gibi yaparak. Ardından kafamı kaldırmadan konuştum:

 

"Toprak, bir şey olursa çağırırım."

Gözüm hâlâ evraklardaydı ama ses tonum buz gibiydi.

"Çıkarken... şu ağa bozuntusuna kapıya kadar eşlik edersen sevinirim. Zorluk çıkarmayacağına eminim."

Son kelimeleri hafif bir alayla vurguladım.

 

İkisi de tek kelime etmeden odadan çıkmıştı.

Pişman olması ya da olmaması umurumda değildi.

Olan olmuş, biten bitmişti.

Beş yıl sonra geri gelmesinin benim için hiçbir anlamı yoktu.

Bu sadece, aşiret ağalarının yeniden toplanmasına ve Amed'in dedikodu kazanına bir kepçe daha atılmasına sebep oluyordu.

 

Eskiden alınan kararlar gün yüzüne çıkacaktı.

Zaten yeterince yoğunken, şimdi bir de bunlarla uğraşmak zorundaydım.

Nereden geldiysen, oraya dönmek bu kadar mı zordu?

Şu an ortalık yeterince iyiydi.

Ama burada daha fazla kalırsa, iyi şeyler olmayacaktı.

Alaz'ın gitmesi gerekiyordu.

 

Tam o sırada telefonuma bir bildirim düştü.

Ekrana bakarken içimden bir küfür savurdum.

"Non mi hai ancora risposto. Ti aspetto stasera. Sai che non mi piace aspettare. Altrimenti, non sono responsabile di quello che succederà."

(Cevap vermedin hâlâ. Bu akşam seni bekliyorum. Beklemeyi sevmediğimi biliyorsun. Aksi takdirde olacaklardan ben sorumlu değilim.)

 

Sikeyim... sikeyim... sikeyim...

Yine mi?

İşte, tam olarak bundan bahsediyordum.

 

Planımı daha hızlı devreye sokmam gerekiyordu. Ama bundan önce biraz dinlenmem gerekiyordu .

 

***

Saatler sonra;

 

Şirketten çıkıp önceden adamlara dediğim gibi diğer arabayı getirmişlerdi binip yazlığa doğru sürdüm burada dinlenirken hem daha çok düşünür planımı kusursuzca yapardım. Geldiğimde arabadan inip eve girdim çantamı koltuğa atıp oturdum fakat duyduğum başka araba sesi ile ayağa kalkıp silahımı çıkartıp emniyetini açtım ilk defa dikkatsiz davranmıştim ve sanırım takip edilmistim.

 

Araba sesi sustuğunda, içimden geçen tek düşünce şuydu: "Artık yeter."

 

Sessizce pencereye yanaştım. Perdenin arasından dışarı baktığımda, siyah camlı, plakası kapatılmış bir araç gördüm. Arka koltuktan biri indi. Gecenin karanlığında yüzünü seçemiyordum ama duruşu, kararlılığı, ellerini cebine atışı... Bu kişi buraya tesadüfen gelmemişti. Beni izliyordu.

 

Sol elimin parmakları silahın tetiğinde, nefesimse kontrollüydü. Yavaşça arka kapıdan dışarı çıktım. Ay ışığı bahçeyi kısmen aydınlatıyordu. Ayak sesleri duymamla birlikte, eğilerek sessizce verandanın yanına sarktım. Ayakta durup beklemek, hedef olmak istemiyordum.

 

Adım adım yaklaşıyordu.

 

“Çık ortaya Leyla,” dedi bir erkek sesi, tok ve alaycı. “Silahını da bırak, seninle konuşmak istiyorum.”

 

İşte o an anladım. Bu ses… yabancı değildi.

 

Sarsıldım.

 

“Alex…”

 

İtalyan mafyasının sadist prensi. Aklıma ilk gelen şey, onun burada ne işi olduğuydu. Mesajda o muydu yazan? Yoksa sadece onun adına mı biri gelmişti?

 

“Sürpriz, bella.”

Sözlerini bitirirken bir adım daha attı. Artık karşımdaydı.

 

Silahı hala elimde tutuyordum ama parmağım tetiğe daha da bastırdı. Yüzüme küçümseyen bir ifadeyle baktı.

 

“Beni özlemişsindir diye düşündüm. Cevap yazmadığına göre… beni hâlâ unutamadın, değil mi?”

 

Kafamın içi zonklamaya başladı. Bu herifin burada olması, sadece benim değil, bütün planımın çöpe gitmesi demekti. Çünkü Alessandro tek başına asla hareket etmezdi. Onun olduğu yerde kan, tehdit ve ölüm kaçınılmazdı.

 

Derin bir nefes alıp silahımı kaldırdım.

 

“Burada ne işin var?” dedim soğuk bir sesle. “Sana açıkça ‘bitti’ demedim mi?”

 

Güldü. “Leyla... Senin ‘bitti’ dediğin her şey daha yeni başlıyor demek.” Beni bu kadar iyi tanımasından nefret ediyorum.

 

Adımlarını bana doğru attığında tetiği çekmeye hazırdım. Ama içgüdülerime güvenmek yerine bir anda geri çekildim. Bu adam, gözü karaydı. Ve ben hâlâ planımı devreye sokmamışken ortalığı kana bulamak istemiyordum.

 

“Defol git,” dedim dişlerimin arasından. “Yoksa ikimizden biri bu gece ölecek.”

 

Yüzü bir anda ciddileşti. Ellerini havaya kaldırdı, sahte bir teslimiyetle. “Tamam. Bu gece seni sadece görmek istedim. Ama bil ki, Leyla… Bundan kaçamazsın. Kim olduğunu, ne yaptığını, kiminle iş çevirdiğini biliyorum. Artık ikimiz de aynı masadayız. İster yanımda ol, ister karşımda.”

 

Arkasını dönüp giderken, içimden saydığım tek şey zaman oldu.

 

Üç… İki… Bir…

 

Gitmişti fakat telefonuma ard arda

Mesajlar geldi.

“ Ya benimle çalışırsın… ya da geçmişinle birlikte gömülürsün.”

 

"Karar ver gece."

 

Mesajı okuduktan sonra ekranı kapattım. Parmaklarım titremiyordu. Kalbim çarpmıyordu. Ama içimde bastıramadığım bir şey vardı; mide bulandıran bir soğukkanlılık.

 

Bu, korku değildi.

 

Bu, geçmişe duyulan nefretin soğuk yansımasıydı.

Ve bu gece…

Ya geçmişim gömülecekti ya da ben, onunla birlikte.

kendimi de gömecektim.

 

Kendimi doğduğum topraklara değil…

Varlığımı duyurduğum, iz bıraktığım, kanın su gibi aktığı o lanet İtalya sokaklarına gömecektim.

 

Ve evet…

Ben o gün, Daniel’i kurtarırken karanlık işlere bulaşmıştım.

 

Hayat bir seçimdir derler. Ben o gün birini seçtim… ama asıl seçilen bendim.

O karanlık dünyaya sadece adım atmadım, bile bile battım.

Çünkü o adamı o ölüm çemberinden kurtarmasaydım, hâlâ insan olduğuma inanamayacaktım.

Ama bu dünyada iyilik, cezasız kalmaz.

 

O an, yalnızca Daniel’in hayatını değil…

Kendi kaderimi de ellerine teslim ettim.

 

Ve işte o ellerin sahibi:

Alexandro di Armando Salvador.

 

İtalyan mafyasının sadist prensi.

Takıntılı. Acımasız.

Ve kafayı bana takmış, lanet bir psikopattı.

 

Sinirle derin bir soluk verdim.

Göğsümde birikmiş öfke, artık dışarı çıkmak için bedenimi zorluyordu.

Ve sonunda... patladım.

 

İlk yumruğum sehpanın üzerine indi.

İkincisi, önümdeki cam vazoya…

Parçalandı.

Tıpkı içimde tuttuğum her şey gibi.

 

Koltuğun üzerindeki dosyaları tek tek yere fırlattım.

Masadaki evrakları, kahve fincanını, kalemi, zarfı, tableti…

Ne varsa aldım, fırlattım.

O lanet geçmişimden, o adamdan, o çocuktan, o geceden...

Her şeyden nefret ediyordum!

 

“Yeter!” diye bağırdım, sesim evin duvarlarında yankılanırken.

Gözlerim kararmıştı, burnumdan aldığım her nefes içimi daha da yakıyordu.

 

Sonra birden… durdum.

 

Kırık camların arasına çöktüm.

Dizlerimi karnıma çektim.

Başımı ellerimin arasına aldım.

 

Ve sessizlik.

 

Sadece içimde bir uğultu vardı.

Hiçbir şey duymak istemiyordum.

Hiçbir şey düşünmek istemiyordum.

 

Ama içimdeki ses, fısıltıyla konuştu:

“Sen istedin. O gece her şey senin seçiminle başladı.” Eğer suçlu aranacak olursa bu bendim sadece.

 

Bir kaç dakikanin ardından Kapı kırılma sesi ile Alaz'ın endişe dolu sesi duyuldu "Leyla iyi misin ne yaptın kendine" yanıma gelmek istediğinde sakın diye bağırıp elimle geri gitmesini söyledim

 

"Ne işin var burada senin defol hemen çabuk git " birde beni mi takip etmişti utanmaz adam

 

"Leyla sakinleş sadece eline bakacağım kanıyor tamam mı"

 

"İSTEMİYORUM DEFOL DEDİM SANA Ben bilmiyor muyum kanadığını sanki nasıl kaniyorsa öyle de kabuk bağlar şimdi yalandan beni düşünüyor gibi yapma yıllar önce neredeysen siktir git oraya şimdi" Sözlerimden sonra bir adım geriye gitti .

 

"Beni de anla Leyla anla artık en azından dene ailem ve amed halkı sana duygularını kaybetmiş deli derken haklıymış cidden ya bir kere demedin mi bu adam niye gitti diye ben bencil değilim kendimi sikik bir pedofili gibi hissetmemek için gittim.

 

Yerimde başka biri olsa şerefsiz gibi kabul eder sana dokunurdu ... Belki daha kötüsünü yapmaya çalışırdı. Ne yapayım artık sen söyle sen daha kendin çocukken ben daha yeni genç olmuşken çocuk birinden çocuk istiyorlar diye çocuk mu yapacaktim töreyi bilmez mis gibi konuşuyorsun. Burası bati değil Doğu burası Amed Diyarbakır kendine gel hatam yok demiyorum fakat tüm suç benim değil piç abin ve şerefsiz kız kardeşimin "

 

Bir iki adım atıp yaklaştığinda ayağa kalktım dik durup gözlerine baktım.

 

"BEN NELER YAŞADİM SEN BİLMİYORSUN HAYALLERİM UMUTLARİM BİR KAC YAŞLİ PİC VE KARDESLERİMİZ YÜZÜNDEN SİKİLDİ Her şeyi geçtim bak benim ruhum öldü duygularımi kaybettim ben onunla birlikte gücü öğrendim güçlü olmak zorunda kaldım beni benden başka koruyacak kimsem yoktu ! Bugün bu halde meslegim elimde ve ayakta isem kendim sayesinde .

 

Sıra intikam almama da gelecek töreyi silmeye de ben Ezo Leyla'yım ben istersem dediğim her şeyi gücüm yettiği kadar yaparım . Sırf kendimden nefret etmemek için soy adını değiştirdim. Eroğlu değilim Demirhanım. Demir gibi bükülmemek için hep ayakta güçlü olmalıyım anlıyor musun ama kimse benim yaşadıklarımı yaşamadan anlayamaz Allah'ta yaşatmasın zaten sen bu coğrafyada ki kadınların neler çekebileceğini çektiğini ve en önemlisi töreyi unutmuşsun asıl sen töre ne bilmiyorsun!" Elimde ki silahı sinirle bakmadan fırlattım.

 

"Hani dedin ya dün veya geçen gün senin için gittim evlenmemek için sonra Armanç ile evleneceğinizi duyunca geldim diye " Derin bir nefes aldım kaslarıni çatarak merakla bana baktı.

 

"Peki ben daha on sekiz yaşıma yeni girdiğim zaman beni zorla abinle Bawer abiyle evlendirmeye çalıştıklarında neredeydin kabul etmeyince kendi aralarında ailen ile bize suikast girişimi bulunduklarında neredeydin ben sana söylüyorum şimdi yoktun çünkü korktun sen hayır deseydin kimse sana baş kaldırmazdi tıpkı geldiğin gün gibi ne ben bu halde olurdum ne de sen.

 

Onu da geçtim alaz ben vurulduğumda neredeydin hani beni uzaktan hep izliyor muşsun ya igorla konuşurken duydum sizi sabah ben işe giderken bu ve dahası yaşanıyorken yaşanmışken sen ne yaptın neredeydin söyle bana "

 

Sustu bir şey diyemedi "Elini kolunu sallayarak özgürce geziyordun ne töre vardı ne de başka bir şey daha fazla konuşma ki nefretim daha da artmasın yoksa cezasını çekersin. Ben Ezo Leyla'yım yaptıklarımin ve yapabileceklerimin sınıri yok deliyim evet kabul ediyorum çünkü öyle olamam gerekiyordu delirdim! Deli oldum . "

 

Baştan aşağıya süzdüm onu eli yumruk olmuştu . "Özür dilerim daha erken gelemedim diye özür dilerim özür dilerim yüzlerce binlerce kez dilerim hiçbir tesiri yok biliyorum lakin o zaman benim içinde her şey karışıkti düşündüğün gibi elimi kolumu sallayarak özgürce gezmiyordum anlattıklarından haberim yoktu yemin ediyorum ki yoksa gelmez mıydım hiç sana "

 

"Sana inanmıyorum umrumda bile değil dediklerin iğreniyorum senden ailenden bu halde olmama sebep olanlardan nefret ediyorum onu bile hak etmiyorsunuz fakat tek hissettiğim duygu nefret ve kin artık." Dedim derin bir soluk vererek . Gözlerime bakmaya devam ediyordu sözlerim onu sarsmıştı kesik bir nefes alıp verdi oda hızla.

 

"Bu kadar nefret fazla değil mi, Leyla?

Senin kadar ben de berdele tâbi tutuldum...

Gitmek zorunda hissettim, gittim.

En çok da senin için!Ama kaldığım her saniye,seni daha çok acıtacağımı biliyordum.Bir seçim yapmalıydım Leyla...Ve ben seni korumayı seçtim,

benden bile.

 

Ama sen...Ben yokken büyüdün, kabuk bağladın,

ve o kabuğun altına hiç kimseyi almamışsın.Beni bile oysaki bende senin kadar masumdum .Yine de buradayım.Yaralarını görüp saracak kadar güçlü,geçmişteki her şeyin bedelini onlara değil, kendime kesecek kadar pişmanım." Elimi tuttu çekmeye calistikça nazikçe tuttu.

 

"Bu senin canını acıtan ilk yara değil biliyorum.

Ama belki de...

İyileştirmeyi ilk defa gerçekten isteyen benim."

 

Elimi serçe çekip nefret ile baktım bu defa gözlerine. "Benim için gittin, ha?

Sen sadece kendini kurtarmak istedin, Alaz…

Yalnızca kendini.

Geride kalanları, beni,

hiç düşünmedin!Yalan olmuş senin hayatın, Xidrekan! Şimdi gelmiş bana “mecburdum” diyorsun.

Senin “hayır” demeye gücün de hakkın da varken,

benim onlara karşı hiçbir gücüm yoktu!

 

Sen beni seçmedin, Alaz.

Sen kaçtın.

Ve beni…

onların insafına bıraktın. Ben yaramı sarmayı da kanatmayı iyi biliyorum... Ne sana ne de kimseye ihtiyacım yok evelAllah.

 

Şimdi:

Çekil önümden."

 

Arkamı dönüp çantamı alıp ardıma bile bakmadan evden çıktım ve arabama binip gaza bastıktan sonra taşlı yollara attım kendimi . Aynadan baktığımda peşimden gelmiyordu iyi olmuştu kendi iyiliği için derken bir anda bir arabanın önümü kesmesi ile ani frenle birlikte durdum.

 

Bölüm sonu...

 

Zaman iyileştirir mi, bilinmez. Ama iyileştirse bile, yaralar bir gün gelir; eski sancısıyla ya da ondan da derin bir acıyla yeniden kanar.

 

Uzun bir aradan sonra tekrardan merhaba efendim umarım beğenirsiniz yorum yapmayı unutmayın.

 

Alaz nasıl?

 

Ezo Leyla?

 

Bawer ve Hazal çiftinin sahneleri artsın mı?

 

İkizleri ve Ali Asaf 'ı seviyor musunuz?

 

Hoşçakalın.

 

Hayalimsii 'den

 

“Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.”

— Fuzûlî

 

Bölüm : 18.04.2026 16:12 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...