17. Bölüm
Hayal / AMED' İN GÜZELİ / 13. Bölüm.- Geçmişe Vurgun Ruhlar

13. Bölüm.- Geçmişe Vurgun Ruhlar

Hayal
ebrarhayal2733

 

 

 

 

-Her daim kendi ile

Savaşanlara-

 

 

Ne için yaşıyordu insan, ne uğruna ölüp ölüp diriliyordu... Niye sürekli bir öncekinden daha fazla imtihana tabi tutuluyordu?

Belki sabrını ölçmek için, belki sevgisini sınamak için, belki de en çok kendiyle yüzleşsin diye. Çünkü insan, en büyük savaşı başkalarıyla değil, kendi içindeki karanlıkla veriyordu.

 

Her yara, bir öncekinden daha derin oluyor; her acı, bir öncekinden daha çok yakıyordu. Ama aynı zamanda her düşüş, insana yeniden kalkmayı öğretiyordu. Sanki hayat, "daha güçlü ol" diye fısıldıyordu kulağına.

 

Peki ya güç neydi? Sadece dimdik ayakta durmak mıydı, yoksa her şeye rağmen kalbini kirletmeden, ruhunu karartmadan yaşayabilmek miydi?

Çünkü en zor imtihan buydu: Kötülüğe rağmen iyi kalabilmek, acıya rağmen umut edebilmek, kayıplara rağmen sevebilmek...

 

Ve her şeye rağmen... Ne kadar yıkılsan da ayakta durabilmek.

İşte asıl mesele buydu. Çünkü hayat, insanı hep sınırlarının en uç noktasına kadar götürüyordu. Kimi zaman nefesini kesiyor, kimi zaman ellerini bağlarken kalbini sıkıyordu. Ama ayakta kalabilenler, acıya boyun eğmeyenler, asıl kazananlardı.

 

Ayakta durmak demek, hiç düşmemek değildi. Defalarca yıkılıp, yeniden kalkabilmekti. Toprakla bütünleşsen bile, küllerinden yeniden doğabilmekti. Çünkü hayatın en büyük sırrı, pes etmemekte saklıydı.

 

Ve insan şunu anlıyordu: Bazen kaybetmek, aslında yeniden başlamak için bir fırsattı. Bazen de en derin acılar, en büyük güçlerin doğumuydu. Yeter ki vazgeçmesin, yeter ki dimdik dursun, yeter ki inancını yitirmesin...

 

Ve sen, ne kadar ağır darbe alırsan al... İçinde gizli bir ses vardı: "Kalk."

Belki yorgun, belki kırık, belki de tükenmiş hissediyordun ama yine de o ses susmuyordu. Çünkü yaşamak sadece nefes almak değildi; yaşamak, her şeye rağmen yeniden başlama cesaretiydi.

 

İnsan, yıkıldığında kim olduğunu daha iyi görüyordu. Gücünü, sabrını, sevgisini, hatta inancını... Ve işte o an fark ediyordu ki, aslında en büyük mucize, yeniden ayağa kalkabilmekti.

 

Çünkü bir gün güneş yine doğuyor, gece ne kadar karanlık olursa olsun sabah yine geliyordu. Belki de hayat, insana hep bunu hatırlatmak için zorluyordu: "Sen sandığından daha güçlüsün."

 

Ve bazen... En derin yaraların bile seni sen yapan şeyler olduğunu anlayınca, yıkılmak bile kutsal geliyordu. Çünkü her düşüş, yeniden doğmanın kapısıydı.

 

Fakat bu yeniden doğuşlar... Eski senden hiçbir eser bırakmıyordu.

Her seferinde bir şeylerini kaybediyordun. Belki duygularını, belki de masumiyetini... Bir bakıyordun ki artık eskisi gibi sevinemiyorsun, eskisi gibi güvenemiyorsun, hatta bazen eskisi gibi sevemiyorsun bile.

 

Her imtihan, senden bir parçanı söküp alıyordu sanki. Ve sen, geride kalanlarla yaşamaya alışıyordun. İnsan, yarım kalmayı öğreniyordu zamanla. Tam olamıyordu, ama eksik haliyle de yürümeyi beceriyordu.

 

Belki de hayatın sırrı buydu: Tamamlanmak değil, eksiklerinle de ayakta kalabilmek... Çünkü kaybettiklerin seni yıkmıyor, aksine yeniden şekillendiriyordu. Sen her seferinde bambaşka biri oluyordun.

 

Ama asıl soru şuydu: Bu dönüşümler seni gerçekten daha güçlü biri mi yapıyordu, yoksa içinden içinden biraz daha öldürüyor muydu?

 

Ve belki de en ağır darbeyi, dışarıdan değil en yakından alıyordun. Çünkü düşmanın vurduğunda sadece canın yanıyordu; ama sevdiklerin vurduğunda kalbin parçalanıyordu.

Ailen... Güven diye yaslandığın dağ, bir gün hiç beklemediğin anda altından kayıp seni boşluğa bırakabiliyordu.

Dostların... "Omzuma başını koy" diyenler, aslında hançerlerini tam da oraya gizlemiş olabiliyordu.

Ve en masum bildiklerin bile-bir çocuk, bir kardeş, bir sevgili-içindeki karanlığa yenilip sana sırt çevirebiliyordu. Çünkü ihanetin yaşı, kanı, dostluğu yoktu.

 

İşte bu yüzden insan, en çok sevdiğiyle sınanıyordu.

Her imtihan, sadece sana acı vermiyor; aynı zamanda kime güvenmeyeceğini öğretiyordu.

Ve sen fark ediyordun ki, aslında hayat seni düşmanlarından korumak için değil, dost görünümlü ihanetlere hazırlamak için zorluyordu.

 

Ama yine de...

Her bıçak izi seni biraz daha katılaştırsa da, her yıkılışta ruhundan parçalar kopsa da; hâlâ ayakta kalıyordun. Eksik, kırık, yaralı ama yine de dimdik...

 

Çünkü belki de gerçek güç, her şeye rağmen hayata meydan okuyabilmekti.

 

Ayağa kalktığı anda kurşun sesi gelmişti. Ezo Leyla'nın ayağa kalkışıyla, ormanın derinliklerini inleten o ses aynı zamana denk geldi. Gözler bir anlığına birbirine kilitlendi.

Orman, sessizliğin bağrını yırtan o tek kurşunla sanki nefesini tutmuştu. Kuşlar bir anda havalanmış, yapraklar titreşmişti. Zaman, kurşunun iziyle birlikte ağırlaşmıştı adeta.

 

Ezo Leyla'nın yüzünde şaşkınlıkla öfkenin birbirine karıştığı bir ifade belirdi. Ayağa kalkışı sadece bedensel değildi; sanki yıllardır içinde tuttuğu bütün acıların, bütün hırsların ayağa kalkışıydı. O kurşun sesi, yalnızca ormanı değil, ruhundaki zincirleri de parçalıyor gibiydi.

 

Birileri düşmüştü ya da düşmek üzereydi... Ama asıl mesele, Ezo Leyla'nın artık tamamen ayağa kalkmasıydı. Ve o kalkış, geri dönüşü olmayan bir başlangıcın ilanıydı.

 

Yine ve yeniden vurmuştu Alaz, Xidrekan'ı... Hem de ikinci kez, aynı yerden. Gözünü bile kırpmadan, tereddüt etmeden, sanki o anı uzun zamandır bekliyormuş gibi.

Kurşun, bu defa sadece teni değil, geçmişin tüm hesaplarını delip geçmişti.

 

Xidrekan'ın gözleri bir anlığına büyüdü, şaşkınlıkla öfke birbirine karıştı. İlk kurşunun izi hâlâ kapanmamışken, ikinci darbe aynı noktadan saplandı. Bu, bir meydan okumanın, bir intikamın en açık haliydi.

 

Alaz'ın yüzünde tek bir titreme bile yoktu. Ne vicdan azabı, ne korku, ne de pişmanlık... Sanki gözlerinde sadece buzdan bir kararlılık vardı. Orman susmuş, yapraklar bile kıpırdamamıştı. O an, zaman bile Alaz'ın elinde donmuş gibiydi.

 

Ve herkes şunu gördü: Alaz Xidrekan yalnızca vurulmakla kalmamış, aynı zamanda kendi içindeki son tereddüt kırıntılarını da öldürmüştü.

 

Dudaklarına alaycı bir tebessüm yerleşti.

 

“Sen de alıştın ha… beni vurmaya, Leyla.”Sesi sakindi, ama içten içe zehir taşıyordu.

 

“Canımın acımasını mı istiyorsun… yoksa o acıdan zevk almamı mı?

Eğer öyleyse devam et… kolum sakat kalana kadar vur.” Başını hafifçe eğdi, gözleri karardı.

 

“Ve şunu bil… canım yanmıyor, karıcığım.”

 

Ezo Leyla’nın nefesi sertleşti.

Gözleri öfkeyle parladı.

“Bana ‘karıcığım’ deme…” dedi dişlerinin arasından.

 

“Şerefsiz… Ağa bozuntusu…”

Bir adım daha yaklaştı.

Sesi bu kez daha keskin çıktı:

“Ne kadar aptal bir adamsın sen…

Geberip gitsen de kurtulsam senden.

Getirdin beni bu dağ başına…”

 

Alaz, Leyla’nın sözlerinden sonra sadece baktı.Ne geri çekildi ne de karşılık verdi.Gözleri sabitti. Soğuk.

Sanki onun öfkesini izlemek hoşuna gidiyordu. Ezo Leyla dişlerini sıktı.

Silahı ona doğrulttu ama bu sefer eli daha kararlıydı.

 

“Bakma öyle…” dedi sertçe.

“Sinirimi bozuyorsun.” Alaz hafifçe başını eğdi. “Zaten amacım o.” Ezo Leyla bir adım attı. Aralarındaki mesafe iyice kapandı. “Benimle oyun oynama Alaz. Bu sefer farklı.” Alaz’ın bakışları değişmedi. “Her seferinde aynı şeyi söylüyorsun.” Leyla’nın çenesi gerildi.“Bu sefer ciddiyim.”

 

Alaz bir adım daha attı.

Namlu göğsüne dayandı.

Hiç durmadı. “Çek o zaman tetiği.”

Sesi düzdü. Ne meydan okuma vardı ne korku. Sanki sonucu çoktan kabullenmiş gibiydi. Ezo Leyla tereddüt etmeden silahı kaldırdı.

Bu kez namluyu Alaz Xidrekan’ın alnına dayadı. “Benim korkacak bir şeyim yok,” dedi dişlerinin arasından.

“Önce seni… sonra kendimi öldürürüm.Geçmişte olanlar bana yetti.” Parmağı tetiğe bastı.

 

Fakat hiçbir şey olmamıştı. Ezo Leyla’nın kaşları şaşkınlıkla havaya kalktı.“Ben de diyorum ki bu adam ne meraklı ölmeye… Meğerse silahın kurşunu bitmiş. Senden de bu beklenirdi, korkak herif,” dedi Ezo Leyla alayla.

 

Alaz hiçbir şey diyemedi silahı eliyle itekleyip yatağa oturdu ve kanayan yarasını eliyle tutmaya başladı.

 

" Ne oldu sustun manyak yalancı korkak herif" Alaz onunla uğraşan Ezo Leyla 'yi umursamadı.

 

Alaz’ın suskunluğu…

Ortamdaki en ağır şeydi.

Ezo Leyla bir süre daha ona baktı.

Sanki konuşsa her şey bozulacakmış gibi bir an vardı.Ama o an… çoktan kırılmıştı.“Cevap versene!” diye çıkıştı bu sefer. Sesi daha yüksekti, daha keskin.Alaz başını kaldırmadı.

Sadece yarasına bastırdığı eli biraz daha sıkıldı.Kan, parmaklarının arasından sızıyordu.

 

Leyla’nın bakışları oraya kaydı.

Bir anlığına…Çok kısa bir anlığına…

Ama hemen toparladı kendini.

“Geberip gitsen de umurumda değil,” dedi sertçe.

“Bu dağda çürüyüp kalırsın, kimse de seni bulamaz.”Alaz hafifçe başını kaldırdı.Gözleri direkt ona kilitlendi.

“Gidersin o zaman.”Sesi hâlâ sakindi.

Ama bu sakinlik… meydan okumadan daha ağırdı.Leyla’nın kaşları çatıldı.

“Ne?”

 

“Git.” dedi Alaz.

“Özgürsün.”Bu kelime…

Leyla’nın yüzünde garip bir ifade yarattı. Sanki duymayı beklediği bir şeydi ama… duyunca hoşuna gitmemişti. Onunla kalıp hesap sormak istiyordu. “Ben zaten özgürüm,” dedi hızlıca.Alaz başını hafif yana eğdi. “Değilsin.”

 

Sessizlik.

 

 

“Benimle kalıyorsun çünkü gitmeye cesaretin yok.”Bu cümle…Tam yerine saplandı.Leyla bir adım attı.

“Ben mi korkuyorum?” dedi alçak ama tehlikeli bir sesle.

“Ben senden korkacak son kişiyim.”

Alaz gözlerini ondan ayırmadı.

“Benden değil,” dedi yavaşça.

“Kendinden.”

 

Bu sefer…

Leyla sustu.

Çünkü bu cümle…

hedefini bulmuştu.

Nefesi değişti.

Bakışları bir anlığına kaçtı.

Ama sadece bir an.

Hemen toparlandı.

“Psikolojik oyunlarını kendine sakla,” dedi.“Ben senin gibi zayıf değilim.”

Alaz hafifçe gülümsedi.

İlk kez.Ama bu gülümseme… sıcak değildi. “Zayıf olan ben miyim?” dedi.

“Silahı boş olduğu halde tetiğe basan sensin.”

Leyla’nın çenesi kilitlendi.

Bu… beklemediği bir darbeydi.

Alaz devam etti:

“Beni öldürmek istemiyorsun.”

Durdu.

“İsteyebilseydin… şimdiye kadar yapardın.”

 

Leyla’nın kaşları sinirle çatıldı .

Ama bunu saklamaya çalıştı.

“Kes sesini,” dedi dişlerinin arasından. " Silaha bakmadan tekrar çektim tetiği ama bu da bana ders oldu bir daha ki sefere kurşun olup olmadığına bakıp seni vuracağım ve ben kimseden kendimden de dahil korkmam! "

 

Alaz geri yaslandı.

Yarası hâlâ kanıyordu ama umrunda değildi.

“Gerçek canını acıtıyor değil mi?”

 

Bir anda—

Leyla silahı yere fırlattı. Metalin sesi odada yankılandı.“YETER!”

Bu sefer bağırmıştı.

“Sen kimsin de beni çözüyorsun ha?!”

“Ne yaşadığımı ne bildin de konuşuyorsun?!”

Nefesi hızlanmıştı. Hiç olmadığı kadar öfkeliydi gerçi sinirden başka bir duydu yaşadığına emin değildi.

“Sen… sen sadece hasta bir adamsın!” dedi.

“Ve ben… senin oyuncağın değilim!”

Sinirini yatıştırmak için derin nefes alıp verdi. " Ayrıca senin gibileri çok gördüm hepsinin sonu belli " dedi son cümlelerini kısık bir sesle söyledi.

 

Alaz onu izledi.

Uzun uzun.

Dikkatle.

Sanki ilk defa gerçekten görüyormuş gibi.

Sonra yavaşça konuştu:

“O zaman git.”

Sessizlik.

“Kapı orada.”

 

Leyla dönüp kapıya baktı.

Gerçekten gidebilirdi.

Kimse onu tutmuyordu.

Bu sefer… gerçekten özgürdü.

Ama…

Kımıldamadı.

 

Alaz gözlerini kapattı.

“İşte tam da bundan bahsediyorum.”

 

Leyla başını ona çevirdi.

“Ne demek istiyorsun?”

Alaz gözlerini açtı.

Ve bu sefer sesi ilk kez biraz daha derinden geldi:

“Sen gitmek istemiyorsun.”

 

" Hıh" diye bilmiş asagiyalayici bir ses çıkardı Ezo Leyla ve alayla Alaz'ın bedenini süzdü. " Sen öyle san 47 kromozomlu döl israfı!" Dedi birden bu dediğini kendisi de beklemiyordu ama demişti bir kere . Ardından kapıya doğru gidip açtı ne ara kapiyi açmıştı anlamamıştı bir kitleyip bir açmışmıydı bu Ağa bozuntusu herif diye düşündü içinden ve arkasına bakmadan gitti.

 

Nerede olduğunu bilmiyordu evin dış kapısından çıkmadan önce durdu . Çantam yok araba yok nasıl gideceğim ben diye düşündü ve geri döndü odaya kapının önünde durduğunda yatağa oturup duvarı izleyen Alaz 'ın , düşünceli ifadesine baktı.

 

" Şu an Karadeniz'de gemilerinin batması umrumda bile değil, nerede benim çantam ayrıca araba yok mu nasıl gideceğim? Salak gibi beni kaçırdın bir bok konuşamıyorsun-" Alaz sözünü kesti. " Yatağın yanındaki çekmecede çantan ilerde ormanın içinde benim arabam var al anahtarı beni almaya gelirler başka bir şey yoksa gidebilirsin" dedi

 

" Senden izin almadım gitmek için zaten aptal adam beni sen kaçırdın teşekkür mü edeyim birde !" Ezo Leyla çantasını aldı ve ona uzatılan araba anahtarını alıp gidecekken durdu.

 

" Herkes gibi olmak yerine o küçük kıza yardım etmeni isterdim. O küçük kız özgürlük ve hayalleri için savaşırken sen kaçtın ve o zamanlar yirmili yaşlarda olman umrumda bile değildi, sen suçlusun ! Alaz Xidrekan, çünkü baban Mehmet Ağa, sen ne dersen onu yapar ağalığı da sana verirdi . Ama kaçmak daha kolay geldi sana zora direnmek insanlık etmek Xidrekanlara göre değil, umarım bana yaşatılanların hepsini bir bir çekersiniz çünkü o küçük kız kolay şeyler yaşamadı." Derin bir nefes alıp devam etti.

 

" Ama yemin ettim sizin törenizi başınıza yıkacağım " diyip yürümeye başladı. " Tehdit mi ediliyorum müstakbel Avukat Hanım?" Ezo Leyla duyduğu sözle durmadan devam etti demek mesleğini öğrenmişti.

 

" Tehdit sözde kalır ben icraat yapmayı tercih ediyorum Alaz Xidrekan" dedi ve çıkıp gitti adımları hızlıydı hemen ardından arabaya gelip bindi ve çantasında telefonu çıkartıp konum açtı telefonunda birçok arama vardı .

 

***

 

Konağa geldiğimde Ali Asaf avluda hızlıca koşuyordu beni gördüğünde gözleri ışıldadı hemen ardından yanıma gelip bacaklarıma sarıldı.

" Leya annem beni keşcek yetiş !" Dedi endişe ile bacaklarıma satılan kollarını kaldırıp kucağıma almamı istedi. " Ali Asaf ne yaptın yine Hazal neden kızacak sana gel bakalım " dedim onu kucağıma alarak . Kucağıma almamı sevinçle karşıladı .

 

" Ali Asaf! Etini cimcireceğim senin !" Hazal 'ın sesi evi yıkıyordu. " Leya beni hemen şakla lütpen!" Dedi Ali Asaf onunla odama giden merdivenleri çıkacakken Hazal elinde yemek tabağı ve havlu ile geldi bir hayli öfkeliydi ilk defa onu böyle görmüştüm. " Ezo Leyla rica ediyorum elticim bırak benim haylazı etlerini kopartacağım" dediğinde kaşlarım çatıldı. Şaka da olsa veya korkutma amaçlı küçük bir çocuğa böyle bir yaklaşımı sevmiyordum dediğim gibi Hazal 'ı da ilk defa böyle görmüştüm.

 

" Hazal , Ali Asaf ne yaptı bilmiyorum ama bu hareketlerin onun sadece korkmasını sağlanıyor. Terliyse üstünü değiştirir aç değilse sonra yer bunlar sıradan şeyler . Ali Asaf ile odama gideceğim sende dinlen" dedim ve merdivenleri kucağımda Ali Asaf ile çıktım.

 

" İyi de sen odana kimseyi sokmazsın?" Diye şaşkınlıkla konuştuğunu duydum. " Küçük Bey'e bugün istisna yapacağım." Dedikten sonra odama gitmekten vazgeçip kendim için yaptırdığım özel kütüphanene odasına gelip anahtarla kapıyı açıp içeri girdiğimde Ali Asaf 'ın şaşkın tepkisine baktım.

 

" Zarar vermediğin sürece her şeye bakabilirsin ama dikkat et kendine canin yanmasın ani hareketler yapma " diyip onu yere indirdim. " Ayrıca küçük Bey annenden özür dileyeceksin ne olduğu bir şeyi degistirmez yemek yemen icin veya başka bir şey için annen peşinde koşmak zorunda değil, yorma onu" gözlerime bakarak tamam deyip gezmeye başladı odada.

 

Bende koltuğa oturup işlerimi halletmeye başladım. İşlerim birikmişti bir saat geçmişti bu sürede Ali Asaf kendi oyuncak legolarını getirmiş sessizce oynuyordu gözlerim arada onu kontrol amaçlı üstündeydi.

 

Yanıma gelip yanağıma öpücük kondurdup geri çekildi ve gözleri parlayarak baktı. " Leya sende benimle oynay mişın ?" İşlerim çok vardı ve ben nasıl oyun oynayacaktim ki en son yıllar önce oynamıştım. " Ali Asaf ben-" itaraz dolu cümlemi kesip elimi tutttu zıplamaya başladı " Lütpen Leya lütpen!" Dediğinde sıkıntılı bir nefes verdiğimde odanın kapısı çaldı. " Hazal Hanım sizi çağırıyor Ezo Hanımım!" Dedi evin genç çalışanı Keje bana Hanım dememesini söylemiştim ona ve annesine ama beni dinlemiyorlardı.

 

" Geliyoruz Keje!" Ayağa kalktım ve Ali Asaf 'ın elini tuttum. " Gel bakalım annen bizi çağırıyor. Sana dediklerimi unutmadın değil mi? Lai Asaf" dedim emin olmak için sordum o ise kafasını olumsuz yönde sallayarak hayır cevabını verdi. Akıllı bir çocuktu ama çoğu zaman küçük yaşından dolayı hiperaktif ve yatamazdı. Belki Hazal'a karışmam doğru değildi ama onun yaklaşımı da iyi değildi.

 

Odadan çıktığımızda tekrar odanın kapısını kilitledim. " Leya neden odanın kapısını kiliyledin" onun sorusu ile dizlerimin üstünde çöktüm. " Çünkü küçük adam eşyalarımın benden izinsiz kullanılmasına ve benim yaşam alanıma girilmesinden hoşlanmıyorum. Aynı senin bazen en sevdiğin oyuncağını kuzenlerin ve arkadaşların ile paylaşmak istemeyen gibi düşünebilirsin" dediğimde kafasını salladı. " Hee, tamam!" Dediğinde ayağa kalktım ve birlikte aşağı indik salona girdiğimizde Bawer ve Hazal koltukta sarılarak oturuyordu.

 

" Uzaklaşsana Bawer babanlar gelecek ayıp öpüp durma Kudurdun mu yine!" Hazal 'ın sesi kinayeli çıkmıştı. Bawer onun dudaklarına öpücük kondurdup geri çekildiğinde ellerim ile Ali Asaf görmeden gözlerini kapattım ve bende kafamı çevirdim. Bawer konuşacağı zaman boğazımı temizler gibi ses çıkardığım da Bawerden acı ile inleme sesi geldi.

" Ahh yavrum yavaş çocuğumuz olmayacak! Lazım o sana" dediğinde göz devirip koltuğa oturduğumda Ali Asaf babasına koşup sarıldı. " Baba! Baba!"

 

Hazal 'ın suratında utanmış, sinirlenmiş ve şaşırmış bir ifade vardı. " Ne lazım olacak be! Hödük ayrıca bizim üç tane çocuğumuz var ben fabrika mıyım Bawer sürekli çocuk doğuramam kolaysa sen bak" dediğinde Bawer 'in konuşmasına fırsat tanımadan kalkıp yanıma oturdu. " Ee eltim küs müyüz sesin çıkmıyor başka zaman olsa demedigini bırakmadın ateşin mi var?" Elini alnıma koyacağı sıra elini tuttum. " Hazal!" Diye uyardığımda gülümsedi. " Heh işte şimdi oldu "

 

" Ben gayet sağlıklıyım ama sizin ateş başınıza vurmuş galiba bana elticiğim demenden hoşlanmadığımı

biliyorsun. " Diye söylediğimde utandı sadece umursamadan omuz silktiğinde sıkıntılı bir nefes verdim dışarıya .

 

" Ooo hangi dağda kurt öldü yengelerin bir tanesi evdeymiş!" Dedi armanç keyifli bir şekilde sırıtıyordu fakat ikizi Armağan onun kafasına vurdu. " Yengem sinirli görmüyor musun?! Sus biraz Armanç!" Dedi Armağan ve kumral saçlarını geriye atıp yeşil gözleri ile tebessüm ederek bana baktı pek konuşmazdı evde sessiz sakin Çalışkan bir kızdı ikizi Armanç ise onun tam tersiydi konuşkan, haylaz vb. ama orta bir öğrenciydi ne zeki ne tembel .

 

" Bana ne vuruyorsun kızım?! İyice alıştın bak !" Dedi Armanç kaşlarını çatarak. " Sesini alçalt lan ! O senin kız kardeşin!" Dedi Bawer sinirle .

 

" Ama-" Esra onun kafasına vurdu bu sefer . " Uzatma Armanç hadi Halacığım sus biraz!" Dediğinde Armanç oflayarak çıktı odadan o çıkınca bende ayağa kalktım.

 

" Hayırlı akşamlar size benim işlerim var yemek yemeğe inemem." Merdivenleri çıkacakken Esra bana seslendi. " Noldu Esra?" Merakla yüzüme ve bedenime baktı. " Sen iyi misin?" Sesi bir değişikti. Güzel soru sormuştu ben iyi miydim? Uzun zamandır bilmiyordum. Belki evet belki hayır ne zaman herkes bana yaptığını bulursa o zaman iyi olurdum.

 

" Kötü değilim" diye cevapladığımda kaşları çatıldı. " O zaman iyi de değilsin" diye cevap vermişti.

 

" Birgün olurum"

 

" Ya olamazsan?" Bu sorusu ile düşündüm bende bilmiyordum.

 

" Benim gelinim o Esra her zaman iyi olacak ki düşman onu kötü sanarken asıl atılacak pençeyi o atsın" diye konuştu Avjin Hanım. Nereden çıkmıştı bu kadın anlamamıştım her yerden çıkıyordu ve işine gelenleri duyup görüyordu. " Sonra Esra!" Onlara cevap vermeden merdivenleri çıkıp odama gittim Ayşe Hanım'ı bugün kahvaltı dışında görmemiştim. Son bir kaç sınavım vardı ondan sonra kendime büro açacaktim.

 

Odama gidip kısa bir süre duş alıp siyah askılı şortlu bir pijama giyip saçlarımı kurutmadan topuz yapıp aynanın karşısına geçtim mavi gözlerim kızarmıştı. Gece bakımımı yapıp yatağa geçtim ve yatağın altına elimi koyup silahımı çıkartıp kontrol ettim en son iki gün önce bakım yapmıştım her şeyi tamdı. Özellikle bugünden itibaren daha fazla dikkat edecektim.

Bugünü hatırlamamla daha fazla sinirlendim salak herif kaçırmıştı beni işi gücü yoktu benimle uğraşıyordu. Ağzıma ne geldiyse demiştim bu açıdan iyi olmuştu sanki? Yok yok hiçte iyi olmamıştı şeytan görsün onun yüzünü gri gözlerini bir insanın gözü nasıl gri olurdu? Sanane Ezo Leyla dedim kendi kendime tövbe estağfurullah delirdim galiba hiç normal davranışlar değil, bunlar.

 

Silahımı yerine koyup komodinin üzerinde ki okuma kitabımı aldım dersi daha sonra çalışırdım eksiğim yoktu zaten tekrar yapmam gerekiyordu. Dokozuncu Hariciye Koğuşunu okumaya başladım. Dakilar geçti ve ben bir sözde kalakaldım çünkü beni tanımlıyor gibiydi.

 

"Yalan bana suçların en ağırı gibi geliyordu; ve bir yalan söylendiği zaman insanların değil, eşyanın bile bunu nasıl tahammül ettiğine şaşıyordum. " ( Sayfa 51 ya ya 55 galiba)

 

Altını çizip post-it yapıştırdım ve kitabı komodinin üzerine koyup gözlerimi kapattım. Bana çok yalan söylenmişti, çok baskı kurulmuştu; kendi hayatları uğruna bir çöp gibi feda edilmiştim.

 

Gözlerimi kapattığım an karanlık sandığım şey aslında içimde birikenlerin sesi oldu. Susmayan, susturulamayan bir şey vardı içimde. Yıllarca bastırdığım, “böylesi daha doğru” diye diye içime hapsettiğim her duygu, sanki o odanın içinde yankılanıyordu.

 

Derin bir nefes aldım. Göğsüm sıkışıyordu ama bu kez kaçmadım o histen. Çünkü ilk defa fark ediyordum; canımı yakan şey sadece onların yaptıkları değildi… benim sessizliğimdi.Başımı hafifçe yana çevirdim. Komodinin üzerindeki kitap, yapıştırdığım notla bana bakıyormuş gibiydi.

 

Sanki “artık gör” diyordu. Görmek istemediğim her şeyi, kabullenmekten kaçtığım bütün gerçekleri…

Yavaşça gözlerimi açtım. Odanın içi aynıydı ama ben değildim. İçimde kırılan bir şeyin sesi hâlâ duruyordu ama bu kez o sesin altında başka bir şey daha vardı: ince, kırılgan ama kararlı bir his.

 

Belki de ilk defa, kendim için bir şey yapma isteği.

Elimi uzatıp kitabı tekrar aldım. Post-it’i sökmedim. Çünkü o cümle, artık sadece bir satır değildi. Benim hatırlamam gereken bir gerçekti.

Ve bu kez, unutmayacaktım.

 

Kitabı elimde biraz daha tuttum. Parmaklarımın arasından kayan sayfalar, sanki geçmişimin parçaları gibiydi; dokunsam da tam tutamıyor, bakmak istesem de net göremiyordum. Ama bu sefer kaçmadım.

 

Yavaşça ayağa kalktım. Oda küçük değildi ama içimdeki ağırlık yüzünden dar geliyordu. Pencereye doğru yürüdüm, perdenin arasından sızan solgun ışık yüzüme vurdu. Gözlerimi kısmadım. Alıştım. Alışmak zorundaydım.

 

“Gerçek bu,” diye fısıldadım kendi kendime. Sesim yabancı geldi. Odadan çıkıp terasa girdiğimde Alaz daha yeni gelmişti ve merdivenlerden çıkıyordu. Odama gidip tekrar yatağıma yattım ve bu kez uyumak için yumdum gözlerimi.

 

&&&.

 

" EZO LEYLA ÇIK ULAN DIŞARI! ÇIK DEDİM DELİYMİŞSİN YA GÖSTER DELİLİĞİNİ "

 

" SANA DİYORUM! XİDREKANLAR GELİNİNİZİ ÇAĞIRIN!" Sabahın köründe duyduğum bağışlar ile gözlerimi açtım . Ne olduğunu bilmiyordum. Kim bilir yine kimin kuyruğuna basmıştım . Üzerime hızlıca siyah kumaş pantolon ve düğmeli yelek geçirdim ardından yatağın altında ki silahımı alıp hemen çıktım odadan. Bir kerede rahat durun da ben de nefes alayım illa ki gel Ezo Leyla, beni öldür diyorlar şerefsizler!

 

Merdivenleri inecekken Alaz ' ın öfkeyle bir adamla karşılıklı birbirine silah çektiklerini gördüm. Bir sen geri kalmıştın zaten Alaz Xidrekan. Sıkıntıyla nefes verdim . Yanlarına gittiğimde adam beni görünce daha fazla öfkelendi ve bir silahını bana doğrulttuğunda bir silah sesi yankılandı koca konakta.

 

" EZO LEYLA!" Kulaklarım uğulduyordu zaman ağırlaşmıştı herkes çığlık atıyordu.

 

 

Bölümü düzenlemeden attım haberiniz olsun keyine okuyun artık.

 

 

Ezo Leyla 'nın giydiği kıyafet

 

Sağlıkla, sevgiyle, huzurla kalın veee

BENİ ÇOK ÖZLEYİN 🫶💞😝🎀

Şimdilik kaçıyorum bol bol yorumlarınızı belirtin sizin yorumlarınız benim için çok değerli sizi seviyorum kar taneleriiim babayss❄️

Bölüm : 29.04.2026 16:53 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...