
TOPRAĞIN SESSİZ ÇIĞLIĞI
Kasaba, sonbaharın ilk keskin nefesiyle uyandı. Sabahın alacakaranlığında, evlerin damları kurşuni bir ışığın altında ıslak parıldıyor, dar sokaklar çamurla dolup taşıyordu. Rüzgâr, dağlardan inerken önce çam ormanlarında uğulduyor, sonra kasabanın tek minaresine çarpıp ikiye bölünüyor, bir kolu mezarlığa, diğeri eski değirmene doğru savruluyordu.
Mehmet, kahvenin önündeki taş basamakta oturmuş, ayaklarının ucundaki su birikintisine bakıyordu. Suyun yüzeyinde, gökyüzü parça parça yansıyor, bulutlar yırtık yorgan gibi kayıp gidiyordu. On dört yaşındaydı, fakat gözlerindeki ifade yaşının çok ötesinde bir ağırlık taşıyordu. Babası, üç yıl önce yine böyle bir sonbaharda, topraksızlıktan çıkıp gidenlerdendi. Annesi, "İstanbul'a iş aramaya gitti" derdi ama Mehmet, postacı Cemal'in getirdiği mektupların hiç gelmeyişinden anlamıştı gerçeği.
Kahveden Nizamettin'in sesi yükseldi:
"Bu memlekette iki şey asla değişmez: Dağların yalnızlığı ve insanların budalalığı!"
Mehmet başını çevirmedi. Nizamettin'in sesindeki o yapay yükseklik, kasabanın diğer seslerinden hep ayrı dururdu. Tıpkı giydiği takım elbisenin, çevresindeki yamalı şalvarlar arasındaki yabancılığı gibi.
İçeriden Lütfi Öğretmen'in çatallı sesi cevap verdi:
"İnsanları budala yerine koyanlar, bir gün onların sandığından daha akıllı olduklarını görürler, Nizamettin Bey."
Sessizlik oldu. Mehmet, su birikintisinde iki damlanın düştüğünü gördü. Yağmur başlıyordu.
Terzi dükkanının arka odasında, İvre dikiş makinesinin başında oturuyordu. Pencereden süzülen loş ışık, ellerinin üzerinde titriyor, makinenin ritmik tıkırtısı odanın sessizliğini bölüyordu. Dışarıda, çamurlu sokaktan geçen ayak seslerini sayıyordu bazen. Her ayak sesi bir hikâyeydi: Aceleci olan açtı, ağır olan yaşlıydı, sürüklenen umutsuzdu.
Kapı çaldı. Terzi Hüsnü Efendi, "Gir!" diye seslendi.
Gelen, Zehra'ydı. Yirmi beş yaşında fakat gözlerinde kırk yılın yorgunluğunu taşıyan bir kadın. Elinde, yamalı bir manto vardı.
"Kolunu yenileyebilir misiniz?" diye sordu, sesi telaşlı ve küçük.
İvre başını kaldırdı. Zehra'nın gözleri, anlık bir temas için ona yöneldi, sonra hemen kaçtı. O kaçışta bir şey vardı; bir tanıklık belki, ya da bir ortaklık. İki kadın, kasabanın iki ayrı kıyısından gelmiş gibi görünseler de, aynı denizde yüzüyorlardı.
"Bırakın, ben bakarım," dedi İvre, sesi ilk kez duyulur oldu o gün. Tıpkı uzaktan gelen bir rüzgâr gibi, hafif ama içinde taşıdığı soğukla belli eden.
Zehra mantoyu bıraktı, fakat çıkmak için acele etmiyordu. Dudakları titredi, bir şey söylemek istiyor gibiydi.
"Duydunuz mu?" diye fısıldadı sonunda, "Eski değirmende... bir şeyler olmuş."
İvre'nin iğnesi durdu. Bir an, nefes almayı unutmuş gibiydi. Sonra makineyi yeniden çalıştırdı.
"Duymadım," dedi.
Yalan söylediğini ikisi de biliyordu.
Öğle vakti, yağmur şiddetlendi. Lütfi, okulun soğuk koridorlarında yürürken, kendi ayak seslerinin yankısından ürperiyordu. Sınıfta otuz beş öğrenci vardı, fakat o gün yirmi sekiz gelmişti. Eksiklerin çoğu, tarlalarda çalışan ailelerin çocuklarıydı. Defterlerini açtıklarında, sayfalar bazen saman parçacıklarıyla doluydu.
Kapı çalındı. Hasan Öğretmen, yağmurluğunun altında ıslanmış, elinde eski bir çanta ile duruyordu. Yetmişine merdiven dayamıştı, fakat gözleri hâlâ delici bir berraklık taşıyordu.
"Girebilir miyim, Lütfi?" dedi.
İki adam, sobaya yakın iki iskemleye oturdular. Hasan Öğretmen çantasından iki elma çıkardı, birini Lütfi'ye uzattı.
"Duydun mu?" diye sordu, "Değirmende."
Lütfi başını salladı. Kasabada her şey, rüzgârdan önce duyuluyordu zaten.
"Kim?"
"Ragıp Ağa. Geceyen orada bulmuşlar. Boynunda ip izi var diyorlar."
Lütfi elmayı avuçlarında çevirdi. Ragıp Ağa, kasabanın eski güçlerindendi. Topraklarının yarısı, Nizamettin'in düzenlediği bir borç senetleri oyunuyla elinden çıkmıştı. Geri kalanı da, Emrah gibi topraksız köylülere kirayla veriliyordu.
"Kaza mı?" diye sordu Lütfi, cevabı bildiği halde.
Hasan Öğretmen derin bir nefes aldı. Sobada yanan odunlar çatırdadı.
"Bu kasabada kaza diye bir şey yoktur, evladım. Sadece görünenler ve görünmeyenler vardır. Ragıp'ın ölümü, ikisinin arasında bir yerde."
Akşamüstü, yağmur dindi. İrfan, mezarlığın eteklerinde, bir çınar ağacının altında kemençesini çıkarıp akort etmeye başladı. Parmakları, tellere dokunur dokunmaz, sanki toprağın altından bir inilti yükseldi. Çingene mahallesinden gelen çocuklar, uzaktan dinliyordu onu. Irfan'ın müziği, onlar için sadece bir eğlence değil, bir tarih kitabıydı; acıyı, sürgünü, direnci anlatıyordu.
Bir ses, müziğinin üzerine bindi:
"Yine mi ağıt yakıyorsun, çingene?"
Nizamettin, iki adamıyla birlikte mezarlığın girişinde duruyordu. Yüzünde, her zaman taşıdığı o kendinden emin ifade vardı, fakat gözlerinin çevresindeki gergin çizgiler, uykusuz bir geceyi ele veriyordu.
İrfan çalmayı bırakmadı. "Herkes kendi dilince konuşur, efendim. Benim dilim bu."
Nizamettin bir adım yaklaştı. Ayakkabılarının ucu çamura bulanmıştı.
"Gece değirmende kimseyi gördün mü?"
Kemençenin sesi bu sefer kesildi. İrfan, Nizamettin'in gözlerine baktı. O gözlerde, sadece merak değil, bir tehdit de vardı.
"Gece ben buradaydım," dedi İrfan, "Ölüleri dinliyordum. Onlar, dirilerden daha çok şey anlatır."
Nizamettin'in yüzü gerildi. "Senin gibilere bu kasabada tahammül edilmesinin sebebi, böyle laflar etmemen içindir. Unutma."
Döndü, adamlarıyla birlikte çamurlu yolda uzaklaştı.
İrfan, kemençesini tekrar göğsüne dayadı. Bu sefer çaldığı, eski bir isyan türküsüydü. Notalar, mezarlığın üzerinde dolaşıp kasabaya doğru yayıldı.
Gece, kasaba olağanüstü bir sessizliğe büründü. Sokaklarda kimse yoktu. Evlerin pencerelerinden sızan ışıklar, birer birer sönüyordu. Sadece rüzgârın sesi ve ara sıra havlayan köpekler duyuluyordu.
İvre, pansiyon odasının penceresinde ayakta duruyordu. Elinde, Zehra'nın mantosu vardı. Yamalı kolun altında, gizli bir cep fark etmişti. Cebin ağzı, dikkatle yeniden dikilmişti. İnce parmaklarıyla dikişleri söktü.
Cebin içinde, katlanmış bir kâğıt parçası duruyordu. Açtı. Üzerinde, bir çocuk eliyle karalanmış gibi duran iki kelime vardı:
"O GÖRDÜ"
Arkasında, bir tarih: 29.10.1948. Dünün tarihi.
İvre, kâğıdı avucunda buruşturdu. Kalbi, göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpınıyordu. Pencereye yanaştı, buzlu camın ardından kasabaya baktı. Uzakta, değirmenin kırık silueti, ayın soluk ışığında bir hayalet gibi duruyordu.
O anda, aşağıdaki sokakta bir gölge hareket etti. Hızlı, sessiz adımlarla karşı köşeye doğru ilerliyordu. İvre nefesini tuttu. Gölge, bir an için bir fener ışığının altında belirdi.
Seher'di.
Lütfi'nin kız kardeşi, karanlıkta, nereye gidiyordu böyle?
İvre, perdeleri usulca kapadı. Odada, sadece küçük gaz lambasının titrek ışığı vardı. "O GÖRDÜ" yazılı kâğıdı, lambanın alevinde tuttu. Kâğıt, kıvrıla kıvrıla yanıp kül oldu.
Fakat kelimeler, gözlerinin önünden gitmiyordu.
Aynı saatlerde, Ahmet Galip, odasının masasında oturmuş, boş kâğıda bakıyordu. Kalem elindeydi, fakat kelimeler gelmiyordu. İstanbul'dan sürgün edileli iki yıl olmuştu. Bu kasaba, onun için bir mezardan farksızdı. Kitapları, anıları, hayalleri... hepsi orada, denizin ötesinde kalmıştı.
Kapıya hafif bir vuruş duyuldu. "Kim o?"
Cevap yok. Ahmet Galip kalktı, kapıyı açtı. Koridor boştu. Fakat eşikte, küçük bir paket duruyordu. Eğilip aldı. Paketi masaya götürdü, açtı.
İçinde, bir defter vardı. Eski, yıpranmış bir defter. İlk sayfasını açtı. Yazılar, Ragıp Ağa'ya aitti. Tarihçeler, borç kayıtları, toprak alım satımları... ve bir liste.
Listenin başlığı şöyleydi: "Borç karşılığı alınanlar."
Altında, on beş isim. Her ismin yanında, bir toprak parçasının büyüklüğü ve bir tarih.
Ahmet Galip, listeyi incelerken, son isme geldiğinde nefesi kesildi
"Emrah oğlu Mustafa. 12 dönüm. 15.09.1948."
Bu ay. Daha bir ay bile olmamıştı.
Defterin arka sayfalarını çevirdi. Boştu. Fakat son sayfada, mürekkep lekesi gibi duran bir not vardı:
"Her şey N.'nin. O bilir."
Ahmet Galip, defteri kapattı. Elleri titriyordu. Bu defter, bir cinayet sebebi olabilirdi. Peki kim bırakmıştı kapısının önüne? Ve neden ona?
Dışarıda, rüzgâr yeniden şiddetlendi. Pencere camları titredi. Ahmet Galip, lambayı söndürmeden önce, defteri kitaplarının arasına sakladı.
Sabaha karşı, Mehmet uyuyamıyordu. Evlerinin damına yağmurun vuruşu, annesinin bitmeyen öksürüğüne karışıyordu. Yatağından kalktı, pencereye yanaştı.
Sokakta, bir fener ışığı hareket ediyordu. İki kişi, bir şey taşıyorlardı. Uzun, ağır bir şey. Mehmet gözlerini ovuşturdu. İnsanlar, değirmenin yoluna sapıyorlardı.
Arkalarından, üçüncü bir şekil belirdi. Daha küçük, daha hafif. Peşlerinden gidiyordu.
Mehmet, pencereyi usulca araladı. Soğuk rüzgâr yüzüne vurdu. Uzaktan, değirmenin yakınlarından bir çığlık geldi. Kısa, kesik bir çığlık. Sonra her şey sessizliğe gömüldü.
Mehmet pencereyi kapadı. Yatağına geri döndü, fakat uyuyamadı. O çığlık, sabaha kadar kulaklarında çınladı.
Gün doğmak üzereyken, kasabanın bekçisi Hüseyin, değirmenin önünde durdu. Kapı açıktı. İçeri girdi.
Bir dakika sonra, kasabayı bir çığlık titretti. Bu sefer, bekçininkiydi.
Toprağın sessiz çığlığı, nihayet duyulmuştu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |
