4. Bölüm

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: SORULAR VE SESSİZLİKLER

oguzhan cindilli
oguz2506

 

Sabahın ilk ışıkları kasabanın üzerine düşerken, Çavuş İsmail atını terzinin dükkanının önünde durdurdu. Dükkan hâlâ kapalıydı. Yanındaki genç jandarma, "Kapalı galiba," dedi. Çavuş, atının üzerinden indi, kapıyı yokladı. Kilitliydi.

"Arka taraftan bakalım," dedi, sesi sabahın serinliğinde buğulu çıkıyordu.

Dükkanın arkasındaki dar sokağa geçtiler. Burada bir arka kapı vardı, o da kapalıydı. Fakat üst kattaki pencerenin perdeleri aralanmıştı. Çavuş, "İvre Hanım!" diye seslendi.

Bir süre sonra, perde tamamen açıldı. İvre'nin uykulu, solgun yüzü göründü. "Kim o?"

"Jandarma Çavuşu İsmail. Sizinle konuşmamız gerekiyor."

İvre bir an tereddüt etti. "Aşağı iniyorum."

Kapıyı açtığında üzerinde hâlâ gece giysisi vardı. Saçları dağınık, gözlerinin altı derin mor halkalarla çevriliydi.

"Buyurun," dedi, içeri adım atarak.

Dükkanın arka odası dardı. Bir dikiş masası, bir sandalye ve duvarda asılı bir iki kumaş parçası vardı. Çavuş, odanın içinde bir tur attı, gözleri her detayı kaydedercesine gezindi.

"Dün gece neredeydiniz, İvre Hanım?" diye sordu, doğrudan konuya girerek.

İvre, sandalyeye oturdu. Elleri dizlerinin üzerinde titriyordu. "Burada. Uyuyordum."

"Kimseyle görüşmediniz mi?"

"Hayır."

Çavuş İsmail, masanın üzerindeki kadife çerçeveyi fark etti. Çerçevenin içindeki cam kırıktı. "Bu nedir?" diye sordu, eline aldı.

İvre, ani bir hareketle ayağa kalktı. "Lütfen dokunmayın. O... o kişisel bir eşyam."

Çavuş, çerçeveyi dikkatle inceledi. Altında bir not vardı: "Bunu senin için sakladım. Zamanı geldiğinde anlayacaksın." Notu okudu, sonra İvre'ye baktı.

"Kimden bu?"

"Bilmiyorum. Dün kapımın önünde buldum."

Çavuş, çerçeveyi masaya bıraktı. "İvre Hanım, size açık konuşayım. Ragıp Ağa'nın ölümü şüpheli. Ve siz, bu kasabaya yeni gelmiş, gizemli bir kadınsınız. Üstelik dün gece değirmen civarında olduğunuz söyleniyor."

İvre'nin yüzü iyice soldu. "Kim söylüyor?"

 

"Bunu siz söyleyeceksiniz. Gerçek neredeydiniz?"

İvre, bir an için direnmeyi düşündü. Sonra, omuzları çöktü. "Değirmene gittim," diye fısıldadı.

"Neden?"

"Bir ses duydum. Çığlık gibi bir ses. Merak ettim."

"Ne gördünüz?"

"Hiçbir şey. Karanlıktı. Sadece... sadece ayak sesleri duydum. Ve sonra kaçtım."

Çavuş İsmail, İvre'nin gözlerine baktı. Yalan söylüyordu. Ama neden? "Peki bu çerçeve? Neden size bırakılmış?"

"Bilmiyorum. Belki... belki geçmişimle ilgili."

"Geçmişiniz nedir, İvre Hanım? Neden bu kasabaya geldiniz?"

İvre, pencereden dışarı baktı. Sokakta, insanlar yavaş yavaş işlerine gidiyorlardı. Hayat, bir cinayet olmamış gibi akıp gidiyordu.

"Ben İstanbul'dan geldim," dedi, sesi mekanik çıktı. "Çalışmak için. Başka bir sebebi yok."

Çavuş İsmail, bu kadarını kabul edecek gibi değildi. "Peki dün gece sizi gören oldu mu?"

"Sanmam. Gece geç saatteydi."

"Mehmet adında bir çocuk, sizi değirmen civarında gördüğünü söylüyor."

İvre, bu ismi duyunca irkildi. "Mehmet mi? O... o yanılıyordur."

"Yanılmıyor. Hatta sizinle konuştuğunuzu söylüyor. Ona, 'Git buradan, tehlikeli' dediğinizi."

İvre, ne diyeceğini bilemedi. Çavuş, ona doğru bir adım attı.

"Bakın İvre Hanım. Ben bu kasabada yeni değilim. İnsanların yalan söylediğini anlarım. Siz bir şey saklıyorsunuz. Ve eğer bana doğruyu söylemezseniz, işler sizin için daha da zorlaşacak."

İvre, gözlerini kapattı. İçinde bir savaş vardı: Güvenmek mi, susmak mı?

"Çavuş," dedi yavaşça. "Ben... ben kaçıyorum."

"Ne?"

"Geçmişimden kaçıyorum. Ve sanırım, geçmişim beni burada buldu."

Çavuş İsmail, sandalyeyi çekip İvre'nin karşısına oturdu. "Anlatın."

Kahvede, Nizamettin, Hüsnü ve birkaç adamıyla oturuyordu. Masada çaylar soğumuş, sigara dumanı havayı ağırlaştırmıştı.

 

"Çavuş, İvre'yi sorguluyor," dedi Hüsnü, sesini alçaltarak. "Ne yapacaksınız?"

Nizamettin, çay bardağını çeviriyordu. "Hiç. Bırakalım sorgulasın. Zaten kadının söyleyecek bir şeyi yok."

"Ya defter? Ya o çerçeve?"

Nizamettin, Hüsnü'ye keskin bir bakış attı. "Sen nereden biliyorsun çerçeveyi?"

Hüsnü, geri çekildi. "Yani... öylesine."

"Öylesine değil. Sen bir şeyler biliyorsun. Söyle."

Hüsnü, terlemeye başladı. "Dün... dün Cemal'i gördüm. Elinde bir paketle İvre'nin dükkanına gidiyordu. Merak ettim, takip ettim. Paketi kapının önüne bıraktı. İçinde bir çerçeve vardı."

Nizamettin'in gözleri daraldı. "Cemal mi? O ihtiyar postacı? Onun bu işle ne ilgisi var?"

"Bilmiyorum. Ama Cemal, kasabanın tüm sırlarını bilir. Mektupları taşır, haberleri getirir. Belki de birinden para almıştır."

Nizamettin, düşünceli bir ifadeyle başını salladı. "Cemal... evet. O belki bir şeyler biliyordur. Onunla da konuşmak lazım."

Kapı açıldı. İçeriye, Emrah girdi. Yüzü asıktı, gözleri kan çanağına dönmüştü. Doğruca Nizamettin'in masasına yürüdü.

"Nizamettin Bey," dedi, sesi gergin. "Sizinle konuşmam gerek."

Nizamettin, onu tepeden tırnağa süzdü. "Buyur Emrah. Otur."

Emrah oturmadı. Ayakta, dimdik duruyordu. "Ragıp Ağa'nın ölümüyle ilgili dedikodular var. Benim adım geçiyor. Siz biliyorsunuz ki, ben onu öldürmedim."

Nizamettin, masaya hafifçe vurdu. "Ben ne bileyim Emrah? Jandarma soruşturuyor. Seninle Ragıp arasında anlaşmazlık vardı. Toprak meselesi."

"O anlaşmazlık benim babamlaydı. Ve babam öleli üç yıl oldu. Ben niye şimdi öldüreyim onu?"

Nizamettin omuz silkti. "Kin, zamanla geçmeyebilir. Hele toprak meselesi olunca."

Emrah'ın yumrukları sıkıldı. "Siz... siz biliyorsunuz asıl suçlunun kim olduğunu. Çünkü siz de Ragıp'ın işlerine karışıyordunuz. Borç senetleri, tapular..."

Nizamettin, ayağa kalktı. "Dikkat et konuşmana Emrah. İftira etmek sana pahalıya patlar."

İkisi arasında gergin bir sessizlik oldu. Kahvedeki herkes onlara bakıyordu. Emrah, Nizamettin'in gözlerine baktı. O gözlerde, bir tehdit vardı. Ve daha derinde, bir korku.

"Ben gerçeği bulacağım," dedi Emrah, sesi titreyerek. "Ve o zaman, herkes görecek."

 

Döndü, kapıyı çarparak çıktı. Nizamettin, onun arkasından bakarken yüzü taş kesildi.

"Hüsnü," dedi alçak sesle. "Emrah'ı izle. Nereye giderse, kiminle konuşursa. Her şeyi bana bildir."

Hüsnü başını salladı, hemen peşinden çıktı.

Lütfi, okulda dersi yarıda kesmek zorunda kalmıştı. Öğrenciler, Ragıp Ağa'nın ölümünü konuşuyor, birbirlerine korku dolu hikayeler anlatıyorlardı. Onları sakinleştirmek imkansızdı.

"Çocuklar," dedi tahtanın önünde durarak. "Bugün serbest okuma yapacağız. İsteyen evine gidebilir."

Küçük Elif, yerinden kalktı. "Öğretmenim, babam neden jandarmayla gitti?"

Lütfi, kızın endişeli yüzüne baktı. "Sadece soru sormak için Elif. Merak etme, babaan hemen dönecek."

Ama içten içe endişeleniyordu. Emrah, gerçekten sorguya alınmış mıydı? Yoksa sadece dedikodu muydu?

Kapı çaldı. Senay duruyordu kapıda. "Lütfi Öğretmen, bir dakikanız var mı?"

Lütfi dışarı çıktı. Senay, onu koridorun ucuna çekti.

"Seher'i gördünüz mü?" diye sordu, sesinde acil bir ton vardı.

"Hayır. Sabah evden çıktı, nereye gittiğini söylemedi. Neden?"

"Çünkü onu Ahmet Galip'le gördüm. Kasabanın dışında, eski çeşmenin yanında. Çok ciddi konuşuyorlardı. Ve Seher... Seher ağlıyor gibiydi."

Lütfi'nin yüreği sıkıştı. "Ahmet Galip mi? O sürgün yazar mı?"

"Evet. Seher son zamanlarda onunla sık görüşüyor. Kitaplar veriyormuş, ondan okuyormuş. Ama dün gece... dün gece farklıydı."

"Ne demek farklı?"

"Seher, Ahmet Galip'e bir şeyler verdi. Küçük bir paket. Ve Ahmet Galip, paketi alır almaz hemen eve koştu. Sanki... sanki çok önemli bir şeymiş gibi."

Lütfi, bu bilgiyi sindirmeye çalıştı. Kız kardeşi, sürgün bir yazarla gizli gizli buluşuyor, ona paketler veriyordu. Bu, iyiye işaret değildi.

"Senay, sen nereden biliyorsun bunları?"

Senay, etrafına kuşkuyla baktı. "Çünkü ben de onları izledim. Merak ettim. Ve... ve bir şey daha var. Ahmet Galip'in evinin önünde, dün gece birisi bir şey bıraktı. O gittikten sonra, Ahmet Galip dışarı çıktı, paketi aldı."

"Kim bırakmış?"

"Göremedim. Karanlıktı. Ama belli ki, Ahmet Galip'i bekliyormuş."

 

Lütfi, başını ellerinin arasına aldı. Her şey çok karmaşıktı. Ragıp'ın ölümü, İvre'nin gizemi, Seher'in sırrı, Ahmet Galip'in paketi... Sanki bir örümcek ağı gibi, her şey birbirine dolanmıştı.

"Ne yapmalıyız?" diye sordu Senay'a.

"Bilmiyorum. Ama bence, Ahmet Galip'le konuşmalısınız. Seher'i korumak istiyorsanız."

Lütfi başını salladı. "Haklısın. Onunla konuşacağım."

Ahmet Galip, odasında oturmuş, defteri tekrar okuyordu. Her satır, daha da ağırlaşıyordu üzerinde. Bu defter, sadece Ragıp'ın değil, kasabanın karanlık yüzünü de ortaya seriyordu. Ve şimdi, bu defter ondaydı. Ne yapmalıydı?

Kapı çaldı. Ahmet Galip, defteri hemen çekmeceye kilitledi. "Kim o?"

"Ben, Lütfi."

Ahmet Galip, kapıyı açtı. Lütfi, yüzünde derin çizgilerle içeri girdi. Doğrudan konuya girdi:

"Seher nerede?"

Ahmet Galip şaşırdı. "Bilmiyorum. Niye benden soruyorsunuz?"

"Çünkü onunla görüşüyorsunuz. Ve dün gece ona bir şey verdiğini söylüyorlar."

Ahmet Galip, Lütfi'nin gözlerindeki endişeyi gördü. Bu adam, kız kardeşini gerçekten seviyordu. Ve onu korumak istiyordu.

"Evet, görüşüyoruz," dedi açık yüreklilikle. "Seher, okumayı seven, zeki bir genç kadın. Ona kitaplar veriyorum, o da bana... bana bu kasabanın gerçeklerini anlatıyor."

"Ne gibi gerçekleri?"

"Yoksulluğu, adaletsizliği, topraksız köylülerin dramını. Siz de öğretmensiniz, bilirsiniz bunları."

Lütfi, Ahmet Galip'e baktı. Bu adam, samimi görünüyordu. Ama yine de, içinde bir şüphe vardı.

"Seher size dün gece ne verdi?"

Ahmet Galip duraksadı. Söylemeli miydi? Defterden bahsetmek tehlikeli olabilirdi. Ama Lütfi güvenilir biriydi. Belki de bir müttefik olabilirdi.

"Bir defter," dedi yavaşça. "Ragıp Ağa'ya ait bir defter. Borç kayıtları var içinde."

Lütfi'nin gözleri büyüdü. "Nasıl aldınız?"

"Kapımın önüne bırakmışlar. Kim olduğunu bilmiyorum. Ama defterde, Ragıp'ın yıllardır insanların topraklarını nasıl ele geçirdiği yazıyor. Ve son kayıt... Emrah'ın babasının."

 

Lütfi, bu bilginin ağırlığı altında eziliyor gibiydi. "Yani cinayetin sebebi bu olabilir mi?"

"Olabilir. Ama defter şimdi bende. Ve eğer katil defteri arıyorsa, ben de tehlikedeyim."

Lütfi, odada bir tur attı. "Bu defteri jandarmaya vermelisiniz."

"Ve sonra? Nizamettin'in eline geçerse? O zaman tüm kanıtlar yok olur."

"Nizamettin mi? Onun ne ilgisi var?"

Ahmet Galip, defterden bir sayfa açtı. "Bakın. Her kaydın yanında küçük bir not var: 'N. onayladı.' N, Nizamettin olabilir. Yani Ragıp, yalnız değildi. Nizamettin de bu işin içindeydi."

Lütfi, sayfaya baktı. Gerçekten de, küçük bir "N" harfi vardı. Bu, her şeyi değiştiriyordu.

"Peki şimdi ne yapacağız?" diye sordu Lütfi.

"Ben bilmiyorum. Ama Seher... Seher bana yardım etmek istiyor. O, bu defteri çoğaltmamız, güvenli yerlere saklamamız gerektiğini söyledi."

Lütfi, Ahmet Galip'in gözlerine baktı. "Seher'i bu işin içine çekmemelisiniz. O genç, tecrübesiz. Başına bir şey gelirse..."

"Ben onu korumaya çalışıyorum," diye kesip attı Ahmet Galip. "Ama Seher, kendi kararlarını vermek istiyor. Siz onun abisisiniz, ama o artık bir çocuk değil."

Lütfi, bu sözlerle sarsıldı. Doğruydu. Seher büyümüştü. Ve kendi yolunu çizmek istiyordu. Ama bu yol, tehlikelerle doluydu.

"Bana defteri gösterin," dedi Lütfi. "Belki bir çözüm bulabiliriz."

Ahmet Galip, çekmeceyi açtı, defteri çıkardı. Lütfi, sayfaları çevirmeye başladı. Her sayfa, bir dram anlatıyordu. İnsanların topraklarını, evlerini, umutlarını nasıl kaybettikleri...

"Bu... bu korkunç," diye fısıldadı Lütfi. "Yıllardır bu kasabada yaşıyorum, ama bunları bilmiyordum."

"Kimse bilmiyor. Ya da bilmek istemiyor. Ama şimdi, gerçek ortaya çıkıyor."

Kapı çaldı. İkisi de irkildi. Ahmet Galip, defteri hemen sakladı. "Kim o?"

"Ben, Çavuş İsmail."

Ahmet Galip ile Lütfi, endişeli bir bakış değiştirdi. Çavuş neden gelmişti? Defterden mi haberi vardı?

Ahmet Galip kapıyı açtı. Çavuş İsmail, yüzünde yorgun bir ifadeyle içeri girdi.

"Ahmet Bey, sizinle konuşmam gerekiyor. Ve siz de buradasınız Lütfi Öğretmen, iyi oldu."

"Ne oldu çavuşum?" diye sordu Ahmet Galip.

 

Çavuş, sandalyeye oturdu. "Ragıp Ağa'nın ölümüyle ilgili soruşturma devam ediyor. Ve bazı yeni bilgiler var."

"Ne gibi?"

"İrfan'ın ifadesi doğru. Değirmende gerçekten iki kişi varmış. Ama üçüncü bir kişi daha var. Bir kadın. Onu da görenler var."

Lütfi, merakla, "Kimmiş?" diye sordu.

"Henüz bilmiyoruz. Ama bu kadın, olanları izlemiş. Belki de tanık. Ve şimdi... şimdi kayıp."

Ahmet Galip, Çavuş'un gözlerine baktı. "Peki İvre Hanım? Onunla konuştunuz mu?"

"Evet. O da bir şeyler saklıyor. Ama ne olduğunu bilmiyorum. Sizinle ilgili bir sorum var Ahmet Bey."

"Buyurun."

"Dün gece, sizin evinizin önünde bir paket bırakıldı. Onu siz aldınız. O paket neydi?"

Ahmet Galip'in yüreği ağzına geldi. Nasıl öğrenmişti? "Evet, bir paket vardı. Ama içinde... içinde sadece kişisel eşyalarım vardı. Daha önce kaybetmiştim."

Çavuş İsmail, şüpheli bir ifadeyle başını salladı. "Ahmet Bey, yalan söylemeyin. O pakette Ragıp Ağa'nın defteri vardı. Ve siz onu aldınız."

Oda buz gibi soğudu. Ahmet Galip, ne diyeceğini bilemedi. Lütfi ise donup kalmıştı.

"Nasıl... nasıl biliyorsunuz?" diye sordu Ahmet Galip sonunda.

"Çünkü paketi bırakan kişiyi gördüm. Aslında, onu takip ediyordum. Ve sizin kapınızın önüne bıraktığını gördüm."

"Kimdi?"

Çavuş İsmail, derin bir nefes aldı. "Cemal. Postacı Cemal."

Cemal, evinin önünde oturmuş, eski bir piposunu temizliyordu. Yaşlıydı, elleri titriyordu, ama gözleri hâlâ keskindi. Kasabanın tüm yollarını, tüm insanlarını bilirdi. Ve tüm sırlarını.

Bir gölge düştü önüne. Başını kaldırdı. Çavuş İsmail, karşısında duruyordu.

"Cemal Efendi," dedi Çavuş, sesi resmiydi. "Sizinle konuşmam gerekiyor."

Cemal, piposunu yavaşça kenara koydu. "Buyurun çavuşum. Oturun."

Çavuş, önündeki taş basamağa oturdu. "Dün gece neredeydiniz?"

Cemal, hafifçe gülümsedi. "Ben her gece evimdeyim çavuşum. Yaşlı bir adamım, nereye gideyim?"

"Ama sizi görenler var. Ahmet Galip'in evinin önünde."

 

Cemal, gözlerini kırpıştırdı. "Ah, o mu? Evet, oradaydım. Bir paket bırakmıştım."

"Neden?"

"Çünkü bana öyle söylediler. 'Bu paketi Ahmet Bey'e ver' dediler. Ben de verdim."

"Kim söyledi?"

Cemal, başını iki yana salladı. "Bilmiyorum. Kapımın önüne bırakmışlar. Üzerinde bir not vardı: 'Ahmet Galip'e ver, Cemal.' Ben de yaptığımı yaptım."

Çavuş İsmail, Cemal'in gözlerine baktı. Bu yaşlı adam, yalan söylüyor muydu? Yoksa gerçekten bilmiyor muydu?

"Peki İvre Hanım'a bıraktığınız paket? O da aynı şekilde mi?"

Cemal, bu soruyu bekliyormuş gibiydi. "Evet. O da öyle. Biri bana verdi, ben de ilettim."

"Kim?"

"Yine bilmiyorum. Ama çavuşum, size bir şey söyleyeyim mi? Bu kasabada, bazen görünmeyen ellerce işler yürütülür. Ben sadece bir postacıyım. Mektupları, paketleri taşırım. İçinde ne olduğunu sormam. Sormamam gerekir."

Çavuş İsmail, Cemal'in sözlerindeki bilgeliği fark etti. Bu adam, kasabanın sessiz tanığıydı. Belki de her şeyi biliyordu, ama susmayı tercih ediyordu.

"Cemal Efendi," dedi yumuşak bir sesle. "Bu cinayeti çözmem lazım. Ve sizin yardımınıza ihtiyacım var."

Cemal, piposunu yeniden eline aldı. "Ben ne yapabilirim ki? Yaşlı, güçsüz bir adamım."

"Bilgi verebilirsiniz. Ragıp Ağa'nın düşmanları kimlerdi? Kim onu öldürmek isterdi?"

Cemal, uzun bir süre düşündü. Sonra, "Ragıp'ın düşmanı çoktu," dedi. "Ama en tehlikelisi, en yakınındakilerdi. Çünkü Ragıp, güvenilmez bir adamdı. Sözünü tutmazdı. İnsanları kullanır, sonra atardı."

"Mesela?"

"Mesela Nizamettin. Ragıp ile Nizamettin, yıllarca birlikte çalıştılar. Toprakları ele geçirdiler, borç senetleriyle insanları ezdiler. Ama son zamanlarda, araları bozulmuştu. Ragıp, Nizamettin'in işine karışmaya başlamıştı."

Çavuş, not aldı. "Başka?"

"Emrah'ın babası Mustafa. Ragıp, onun topraklarını almıştı. Mustafa, borcunu ödeyemeyince intihar etmişti. Emrah, bunu asla unutmadı."

"Peki İvre? Onun bu işle ne ilgisi var?"

 

Cemal, bu soru karşısında duraksadı. "İvre... o farklı. O, geçmişin bir yansıması gibi. Ragıp onu görünce, şaşırmıştı. Sanki... sanki hayaletini görmüş gibi."

"Ne demek?"

"Ragıp'ın geçmişinde bir kadın vardı. Emine adında. Onu sevmişti, ama ailesi izin vermemişti. Emine'den bir çocuğu oldu, ama o çocuğu kabul etmedi. Ve Emine... Emine ortadan kayboldu."

Çavuş İsmail, parçaları birleştirmeye başladı. "İvre, o çocuk olabilir mi?"

Cemal omuz silkti. "Kim bilir? Ama şunu söyleyeyim: Bu kasabada, geçmiş asla ölmez. Sadece saklanır. Ve bir gün, mutlaka ortaya çıkar."

Çavuş, ayağa kalktı. "Teşekkürler Cemal Efendi. Aklınızda başka bir şey var mı?"

Cemal, piposunu yaktı. Duman, havada halkalar çizerek yükseldi. "Bir şey var. Değirmende olanları gören bir kişi daha var. Ama o konuşmaz. Konuşamaz."

"Kim?"

"Zehra. Kasabaki en fakir ailenin karısı. Kocası onu döver, o da sessizce çeker. Ama dün gece, o değirmenin yakınındaydı. Ve bir şeyler gördü."

Çavuş, bu ismi not etti. "Neden konuşamaz?"

"Çünkü korkar. Hem kocasından, hem de gerçeği söylerse başına geleceklerden. Ama eğer onu güvende hissederse, belki konuşur."

Çavuş İsmail, Cemal'e teşekkür edip ayrıldı. Sokakta yürürken, kafasında birçok soru vardı. İvre, Ragıp'ın kızı mıydı? Zehra ne görmüştü? Ve Nizamettin, bu işin neresindeydi?

Akşam üzeri, İvre, Zehra'nın evine gitti. Kapıyı çaldığında, Zehra'nın kocası Mustafa açtı. Sarhoştu, gözleri kıpkırmızıydı.

"Ne istiyorsun?" diye homurdandı.

"Zehra'yı görmek istiyorum. Ona bir şey getirdim."

Mustafa, İvre'yi süzdü. "Gir."

İçeri girdi. Ev, yoksulluğun her izini taşıyordu. Zehra, köşede oturmuş, patates soyuyordu. İvre'yi görünce, yüzü aydınlandı.

"İvre Hanım, hoş geldiniz."

Mustafa, kapıyı çarparak dışarı çıktı. "Ben kahveye gidiyorum. Akşam yemeğe dönerim."

Zehra, kocasının gittiğinden emin olunca rahatladı. "Oturun lütfen. Çay yapayım."

"Yok, sağ ol. Sadece... sadece seninle konuşmak istedim."

Zehra, patatesleri bıraktı. "Ne oldu?"

 

"Dün gece... dün gece değirmende ne gördün?"

Zehra'nın yüzü bembeyaz oldu. "Ben... ben bir şey görmedim."

"Yalan söylüyorsun. Bana dün gece söyledin. İki kişi Ragıp'ı öldürdü, bir kadın da izledi."

Zehra, gözlerini kapattı. "Evet. Ama... ama o kadını tanıdım."

İvre'nin kalbi hızlandı. "Kimdi?"

"Senin annen."

Bu söz, odadaki havayı değiştirdi. İvre, nefes alamadı. "Ne? Nasıl?"

"Ben senin anneni tanırım. Yıllar önce bu kasabadaydı. Sonra gitti. Ama dün gece... dün gece oydu. Ragıp'ın ölümünü izleyen kadın."

İvre, sandalyeye çöktü. Annesi mi? Peki ama neden? Neden Ragıp'ın ölümünü izlesin? Ve neden şimdi geri dönmüştü?

"Emin misin?" diye fısıldadı.

"Eminim. O gözler... o gözleri asla unutamam. Senin gözlerine benziyor. Derin, hüzünlü.

İvre, başını ellerinin arasına aldı. Her şey daha da karmaşıklaşıyordu. Annesi buradaydı. Ve Ragıp'ın ölümüyle bir ilgisi vardı.

"Zehra," dedi İvre, gözlerini açarak. "Bana her şeyi anlat. Ne gördüysen."

Zehra, derin bir nefes aldı. "Gece yarısından sonraydı. Ben... ben kaçmaya çalışıyordum. Kocam beni dövmüştü, dayanamadım, dışarı çıktım. Değirmene doğru yürüdüm. Orada, Ragıp'la iki kişi konuşuyordu. Sesler yükseldi, kavga ettiler. Biri Ragıp'ın boynuna ip geçirdi. Sonra, ikisi de kaçtı."

"Peki annem?"

"O, biraz uzaktaydı. Bir ağacın arkasında. Hiç kıpırdamadı. Sadece izledi. Ragıp öldükten sonra, o da yavaşça uzaklaştı. Ağlıyordu."

İvre, bu hikayeyi dinlerken içi acıyordu. Annesi, babasının ölümünü izlemişti. Peki neden? İntikam için mi? Yoksa başka bir sebep mi vardı?

"Bunu neden kimseye söylemedin?" diye sordu İvre.

"Korktum. Eğer söylersem, beni de öldürürler. Hem kocam, hem de... o iki kişi."

"Onları tanıdın mı?"

Zehra başını salladı. "Karanlıktı. Ama biri... biri Nizamettin'in adamlarından biri gibiydi. Hüsnü. Bakkal Hüsnü."

İvre, bu ismi duyunca irkildi. Hüsnü, Nizamettin'in sağ kolu gibiydi. Demek Nizamettin, Ragıp'ın ölümüyle ilgiliydi.

 

"Teşekkürler Zehra," dedi İvre, elini tutarak. "Bu çok önemli."

"Ne yapacaksın?"

"Bilmiyorum. Ama gerçeği bulacağım. Hem annemi, hem de babamın katilini."

Zehra, İvre'nin elini sıktı. "Dikkatli ol. Bu kasabada, gerçek, en tehlikeli şeydir."

Gece, İvre pansiyonun odasında oturmuş, düşünüyordu. Annesi buradaydı. Ve onu bulmalıydı. Ama nasıl?

Kapıya hafif bir vuruş oldu. İvre kalktı, kapıyı açtı. Karşısında, annesi duruyordu. Pelerinliydi, yüzü gölgeler altındaydı.

"İçeri gel," dedi İvre, sesi titreyerek.

Annesi içeri girdi, pelerinin başlığını geri attı. Yüzü yorgun, ama gözlerinde bir ateş vardı.

"Beni aradığını biliyordum," dedi annesi.

"Neden geldin? Ve neden... neden onun ölümünü izledin?"

Annesi, sandalyeye çöktü. "Çünkü o beni mahvetti. Seni benden aldı. Ve şimdi, sonunda cezasını buldu."

"Sen mi öldürdün?"

"Hayır. Ama öldürülmesini izledim. Ve... ve bundan memnunum."

İvre, annesinin yüzündeki nefreti gördü. Bu kadın, yılların acısıyla doluydu.

"Peki kim öldürdü?"

"Bilmiyorum. Ama sanırım Nizamettin. O, Ragıp'tan kurtulmak istiyordu. Ve fırsatını buldu."

İvre, annesine yaklaştı. "Neden bana gerçeği söylemedin? Neden kaçtın?"

"Çünkü seni korumak istedim. Ragıp, seni bulursa, seni de öldürebilirdi. O, geçmişini silmek istiyordu. Beni, seni... hepimizi."

İvre, annesine sarıldı. İki kadın, yıllar sonra ilk kez kucaklaşıyorlardı. Gözyaşları, sessizce akıyordu.

"Artık kaçmayacağım," dedi İvre. "Gerçeği bulacağım. Ve sen de bana yardım edeceksin."

Annesi başını salladı. "Peki. Ama dikkatli ol. Bu kasaba, tehlikeli bir yer. Ve Nizamettin, güçlü bir düşman."

"Biliyorum. Ama artık yalnız değilim."

Sabah, Çavuş İsmail, Zehra'nın ifadesini aldı. Hüsnü'yu sorgulamaya karar verdi. Ama Hüsnü ortadan kaybolmuştu. Kahvede yoktu, evinde yoktu. Sanki buharlaşmıştı.

Nizamettin ise sakindi. Kahvede oturmuş, gazete okuyor gibi yapıyordu. Ama gözleri, kapıdan giren herkese kayıyordu.

Çavuş İsmail, doğruca ona gitti. "Nizamettin Bey, Hüsnü nerede?"

Nizamettin, gazeteyi indirdi. "Bilmem. Belki iş için başka yere gitmiştir."

"İş mi? Ne işi?"

"Ticaret. O da benim gibi tüccar."

Çavuş, Nizamettin'in karşısına oturdu. "Nizamettin Bey, açık konuşalım. Ragıp Ağa'nın ölümüyle ilgili şüpheler var. Ve sizin adınız da geçiyor."

Nizamettin, soğuk bir gülümsemeyle, "İftira," dedi. "Ben Ragıp'la dosttum. Onun ölümüne üzüldüm."

"Öyle mi? Peki borç senetleri? Tapular? Ragıp'ın defteri?"

Nizamettin'in yüzü gerildi. "Ne defteri?"

"Ragıp'ın borç kayıtlarının olduğu defter. İçinde sizin adınız da var."

Nizamettin, ayağa kalktı. "Çavuş, sen nereye varıyorsun? Beni suçluyor musun?"

"Henüz değil. Ama soruşturma devam ediyor. Ve eğer bir şey biliyorsanız, şimdi söylemeniz iyi olur."

Nizamettin, Çavuş'un gözlerine baktı. Bu adam, tehlikeliydi. Ve onu durdurmak gerekiyordu.

"Ben size bir şey söyleyeyim çavuş," dedi alçak, tehditkâr bir sesle. "Bu kasabada, bazı şeyleri araştırmak, sağlığa zararlı olabilir. Siz gençsiniz, emekli olmak istersiniz belki. Rahat yaşamak."

Çavuş İsmail, bu tehdidi anladı. Ama geri adım atmadı. "Ben işimi yaparım, Nizamettin Bey. Ve eğer suçlu varsa, onu bulurum. Kim olursa olsun."

Döndü, kahveden çıktı. Nizamettin, onun arkasından bakarken yüzü karardı.

"Hüsnü," diye mırıldandı kendi kendine. "Neredesin sen?"

Hüsnü aslında kasabanın dışında, terk edilmiş bir kulübede saklanıyordu. Korkuyordu. Ragıp'ın ölümünü izlemişti. Ve şimdi, herkes onu arıyordu.

Kapı gıcırdadı. Hüsnü irkildi, eline bir sopa aldı. "Kim o?"

"Benim. Hasan."

Hasan Öğretmen, içeri girdi. Bastonuna dayanıyordu, yüzü ciddiydi.

"Ne istiyorsun?" diye sordu Hüsnü.

 

"Gerçeği. Ragıp'ı sen mi öldürdün?"

Hüsnü, başını iki yana salladı. "Hayır. Ama... ama oradaydım."

"Ne gördün?"

Hüsnü, titreyerek anlattı: "Ragıp beni çağırmıştı. Değirmende buluşacaktık. Gittiğimde, o zaten oradaydı. Sinirliydi. 'Defter nerede?' diye sordu. 'Hangi defter?' dedim. 'Benim defterim' dedi. 'Nizamettin aldı onu' dedim. O zaman çıldırdı. Üzerime yürüdü. Ben de... ben de kendimi savundum."

"Yani sen öldürmedin?"

"Hayır. Ama... ama sonra biri geldi. Kapıdan girdi, Ragıp'ın arkasına yaklaştı. Ve... ve ipi boynuna geçirdi. Ben kaçtım. Orada duramadım."

Hasan, Hüsnü'nün gözlerine baktı. Yalan söylemiyordu. "Peki o biri kimdi?"

"Göremedim. Karanlıktı. Ama... ama elinde bir yüzük vardı. Parlıyordu."

"Yüzük mü?"

"Evet. Gümüş, büyük taşlı bir yüzük. Ragıp'ın yüzüğü gibi."

Hasan, bu bilgiyi değerlendirdi. Ragıp'ın yüzüğü? Peki ama neden biri Ragıp'ın yüzüğünü takıyor olsun? Ya da... belki de o yüzük Ragıp'ındı, ve katil onu almıştı.

"Şimdi ne yapacaksın?" diye sordu Hasan.

"Bilmiyorum. Kaçmak istiyorum. Ama nereye? Param yok, tanıdığım yok."

Hasan, Hüsnü'ye baktı. Bu adam, korkaktı. Ama belki de, gerçeği bulmak için gereken son parçaydı.

"Benimle gel," dedi Hasan. "Seni güvenli bir yere götüreyim. Ve sonra, Çavuş'a her şeyi anlat."

Hüsnü, tereddüt etti. "Ya Nizamettin? O beni öldürür."

"Ben seni korurum. Söz."

Hüsnü, sonunda kabul etti. İkisi birlikte kulübeden çıktılar. Ama dışarıda, bir gölge bekliyordu. Nizamettin'in adamlarından biri.

Hasan, bastonunu kaldırdı. "Bırak bizi."

Adam, gülerek, "Yaşlı adam, sen nereye gidiyorsun?" dedi. "Hüsnü bizimle gelmeli."

Hasan, adamın üzerine yürüdü. Bastonuyla ani bir hareket yaptı, adamın bacağına vurdu. Adam, acıyla bağırarak yere düştü.

"Hızlı ol!" diye bağırdı Hasan, Hüsnü'ye.

İkisi, karanlıkta kayboldular. Adam, arkalarından bağırarak, "Nizamettin Bey'e söyleyeceğim!" diye tehdit etti.

 

Ama artık çok geçti. Hüsnü, gerçeği anlatmaya hazırdı. Ve Hasan, onu Çavuş İsmail'e götürüyordu.

Gün batımında, Çavuş İsmail, karakolda oturmuş, tüm ifadeleri değerlendiriyordu. İvre'nin annesi, Zehra'nın tanıklığı, Hüsnü'nün kaçışı... Parçalar bir bir yerine oturuyordu.

Kapı açıldı. Hasan Öğretmen içeri girdi, arkasında Hüsnü vardı.

"Çavuş," dedi Hasan. "Size bir tanık getirdim. Her şeyi anlatacak."

Çavuş İsmail, Hüsnü'ye baktı. "Konuş."

Hüsnü, titreyerek, her şeyi anlattı. Ragıp'la buluşmasını, kavgasını, üçüncü kişinin gelişini, yüzüğü...

"Peki o üçüncü kişiyi tanıdın mı?" diye sordu Çavuş.

"Hayır. Ama... ama bir şey fark ettim. O kişi, Ragıp'a 'Baba' dedi."

Çavuş'un gözleri büyüdü. "Ne? Baba mı?"

"Evet. Ses kadın sesiydi. Ve 'Baba, neden?' dedi. Sonra... sonra ipi boynuna geçirdi."

Çavuş, bu bilgiyi sindirmeye çalıştı. Kadın sesi. "Baba" diye hitap etmiş. O zaman... o zaman katil, Ragıp'ın kızı olabilirdi. Ama Ragıp'ın kızı yoktu. Ya da... gayri meşru bir kızı vardı.

İvre.

Ama İvre, o sırada başka yerdeydi. Zehra onu görmemişti. Peki kimdi bu kadın?

O anda, kapı yeniden açıldı. İvre içeri girdi. Yüzü kararlıydı.

"Çavuş," dedi. "Ben her şeyi biliyorum. Ve size söyleyeceğim."

"Ne biliyorsun?"

"Katili. Ama önce, size bir şey göstermeliyim."

İvre, cebinden bir fotoğraf çıkardı. Eski, sararmış bir fotoğraftı. Üzerinde, Ragıp ve genç bir kadın vardı. Kadın, İvre'ye benziyordu, ama daha yaşlıydı.

"Bu, benim annem. Emine. Ve o... o Ragıp'ı öldürdü."

Oda buz gibi soğudu. Herkes donup kalmıştı.

"Nasıl yani?" diye sordu Çavuş.

"Annem dün gece bana geldi. Her şeyi anlattı. Ragıp, onu ve beni terk etmiş. Yıllarca acı çekmiş. Ve sonunda, intikam almaya karar vermiş. Ragıp'ı öldürmüş."

"Peki neden şimdi?"

"Çünkü Ragıp, onu yeniden bulmuş. Ve tehdit etmiş. 'Seni ve kızını öldürürüm' demiş. Annem de, ondan önce davranmış."

 

Çavuş İsmail, bu itirafı değerlendirdi. Mantıklıydı. Ama bir eksik vardı.

"Peki Hüsnü? O ne işe yarıyor?"

"Hüsnü, Nizamettin'in adamı. Ragıp onu çağırmış, defteri sormuş. Annem de o sırada gelmiş. Ve... ve işini bitirmiş."

Hüsnü, başını salladı. "Evet. Kadın geldi, Ragıp ona baktı, şaşırdı. 'Sen' dedi. Kadın da 'Evet, ben' dedi. Sonra... sonra ipi boynuna geçirdi."

Çavuş, İvre'ye baktı. "Peki sen neden şimdi söylüyorsun bunları?"

"Çünkü artık kaçmak istemiyorum. Gerçek ortaya çıksın. Annem suçluysa, cezasını çeksin. Ama bir şartım var."

"Ne?"

"Nizamettin de yargılansın. O da bu işin içinde. Ragıp'la birlikte yolsuzluk yapmış, insanları ezmiş."

Çavuş İsmail, derin bir nefes aldı. "Tamam. Annen nerede?"

"Benimle. Dışarıda bekliyor."

"Onu içeri al."

İvre dışarı çıktı, bir süre sonra annesiyle birlikte geri geldi. Emine, yaşlı, yorgun bir kadındı. Ama gözlerinde bir huzur vardı.

"Evet," dedi sakin bir sesle. "Ragıp'ı ben öldürdüm. Ve pişman değilim."

Çavuş, onu tutukladı. Emine, hiç direnmedi. İvre, annesine sarıldı.

"Ben seni affediyorum anne," diye fısıldadı.

"Ben affedilmeyi hak etmiyorum," dedi Emine. "Ama sen... sen özgür ol. Hayatını yaşa."

Emine'yi götürdüler. İvre, karakolda tek başına kaldı. Dışarıda, gece çökmüştü. Yıldızlar parlıyordu.

Çavuş İsmail, yanına geldi. "Ne yapacaksın şimdi?"

"Bilmiyorum. Ama belki... belki bu kasabada kalırım. Gerçeği öğrendim. Ve artık korkmuyorum."

Çavuş, gülümsedi. "İyi. Belki de, bu kasaba senin gibi güçlü bir kadına ihtiyaç duyuyor."

İvre dışarı çıktı. Sokakta, Mehmet'i gördü. Çocuk, ona doğru koştu.

"İvre Hanım, doğru mu? Katil bulundu mu?"

İvre, Mehmet'in başını okşadı. "Evet Mehmet. Bulundu."

"Peki sen? Sen ne yapacaksın?"

 

İvre, uzaklara baktı. "Ben hayatıma devam edeceğim. Ve belki... belki senin gibi çocuklara bir şeyler öğretirim."

Mehmet gülümsedi. "Ben size yardım ederim."

İvre, Mehmet'in elini tuttu. İkisi birlikte, karanlık sokakta yürümeye başladılar. Geçmiş geride kalmıştı. Ve gelecek, belki de daha aydınlıktı.

Kasaba, sessizliğe gömülmüştü. Ama bu sefer, korkunun değil, huzurun sessizliğiydi.

Ve toprak, artık çığlık atmıyordu. Sadece, yeni bir başlangıcın derin bir nefesini alıyordu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 06.02.2026 11:45 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...