
Sabah, kasabanın üzerine öyle bir sis çökmüştü ki, evler birbirinden ayırt edilemiyor, sokaklar hayalet yollar gibi görünüyordu. Sis, gece yağan yağmurdan sonra topraktan yükseliyor, her şeyi yumuşak, gri bir örtüyle sarıyordu. Çavuş İsmail, karakolun kapısında durmuş, bu sisi izliyordu. Ellerinde iki sıcak çay bardağı vardı. Birini yanındaki genç jandarmaya uzattı.
"Bugün çok şey olacak," dedi, sesi sisin içinde kayboluyormuş gibi.
Genç jandarma, çayı aldı, üfleyerek bir yudum içti. "Emine'yi ne yapacaksınız çavuşum?"
"İlçeye götüreceğiz. Resmi işlemler orada olacak. Ama önce... önce Nizamettin'le hesaplaşmamız lazım."
Kapı önünde bir hareket oldu. İvre, sisin içinden belirdi. Üzerinde koyu renk bir mantosu, başında bir eşarbı vardı. Yüzü solgundu, ama gözlerinde dünkü kararlılık hâlâ duruyordu.
"Çavuş," dedi. "Annemi görebilir miyim?"
Çavuş İsmail başını salladı. "Tabii. İçeri gel."
Karakolun arka odasında, Emine, demir parmaklıkların ardında oturuyordu. Elleri dizlerinin üzerinde, başı öne eğikti. İvre'yi görünce yavaşça başını kaldırdı.
"Kızım," dedi, sesi kırık.
İvre, parmaklıklara yaklaştı. "Anne."
Bir süre hiç konuşmadılar. Dışarıdan, sisin içinden geçen bir at arabasının sesi geliyordu.
"Ben... ben pişman değilim," dedi Emine sonunda. "O adam, senin ve benim hayatımızı mahvetti. Ama sana... sana bunu yaşattığım için pişmanım."
İvre, annesinin gözlerine baktı. O gözlerde, yılların acısı ve şimdi de bir tür huzur vardı.
"Ben seni affediyorum," diye fısıldadı. "Ama sen... sen cezanı çekeceksin."
"Biliyorum. Ve belki de bu, benim için bir kurtuluş olacak. Yıllardır kaçtığım şeyden artık kaçamayacağım."
İvre, parmaklıklardan elini uzattı. Emine, o eli tuttu. İki kadının elleri, soğuk demirlere rağmen sıcaktı.
"Sen ne yapacaksın?" diye sordu Emine.
"Bilmiyorum. Belki burada kalırım. Belki giderim. Ama artık... artık kim olduğumu biliyorum."
Emine, kızının elini sıktı. "Sen benden güçlüsün. Ben hep kaçtım, sen ise yüzleştin. Bunu asla unutma."
Kapı açıldı. Çavuş İsmail içeri girdi. "Vakit geldi. Emine Hanım'ı ilçeye götüreceğiz."
Emine, kızının elini bıraktı. "Git şimdi. Ve hayatını yaşa. Benim yapamadığım gibi yaşa."
İvre, annesine son bir kez baktı, sonra döndü, odadan çıktı. Koridorda, duvara yaslandı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu, ama içinde bir boşalma vardı. Yıllardır taşıdığı yük, sonunda hafiflemişti.
Kahvede, sabahın erken saatlerine rağmen kalabalık vardı. Haber, sis gibi her yana yayılmıştı: Emine tutuklanmış, Nizamettin'in adı karışmıştı. İnsanlar, birbirlerine fısıldaşıyor, gözlerinde şaşkınlık ve bir tür umut vardı.
Nizamettin evindeydi. Perdeleri sıkı sıkıya kapalı, kapılar kilitliydi. Salonda, tek başına oturuyor, önündeki boş rakı şişesine bakıyordu. Yüzündeki o kendinden emin ifade gitmiş, yerini korku ve öfkeye bırakmıştı.
Kapı çaldı. Nizamettin irkildi. "Kim o?"
"Ben, Hüsnü."
Nizamettin, kapıyı açtı. Hüsnü, perişan görünüyordu. Üzerindeki elbiseler çamurlu, yüzünde morluklar vardı.
"Ne oldu sana?" diye sordu Nizamettin.
"Kaçmaya çalıştım. Ama jandarma beni buldu. Dövdüler... sonra serbest bıraktılar. 'Tanık olarak kal' dediler."
Nizamettin'in yüzü karardı. "Yani her şeyi anlattın?"
"Anlatmak zorunda kaldım. Yoksa... yoksa beni de suçlu gösterirlerdi."
Nizamettin, Hüsnü'ye bir adım yaklaştı. "Seni aptal! Şimdi hepimiz batacağız!"
Hüsnü, geri çekildi. "Ne yapabilirdim? Çavuş her şeyi biliyordu. Defter, borç senetleri, tapular... hepsi ortaya çıktı."
Nizamettin, başını ellerinin arasına aldı. Yıllardır kurduğu düzen, bir gecede yıkılıyordu. Ragıp ölmüş, Emine tutuklanmış, Hüsnü ifade vermişti. Ve şimdi sıra ona gelmişti.
Dışarıdan, jandarma arabalarının sesi duyuldu. Nizamettin, pencereye koştu. Perdenin aralığından baktı. İki jandarma aracı, evinin önünde durmuştu. Çavuş İsmail ve dört jandarma, araçlardan iniyordu.
"Geldiler," diye fısıldadı.
Hüsnü, panikle, "Kaçalım! Arka kapıdan!" dedi.
"Aptal olma!" diye bağırdı Nizamettin. "Kaçacak yer yok. Her yeri biliyorlar."
Kapıya sert vurular başladı. "Nizamettin Bey! Jandarma! Açın kapıyı!"
Nizamettin, bir an tereddüt etti. Sonra, yavaşça kapıya yürüdü, açtı.
Çavuş İsmail, kapının eşiğinde duruyordu. Arkasında dört jandarma vardı.
"Nizamettin Bey," dedi Çavuş, resmi bir sesle. "Sizi sorguya çağırıyoruz. Ragıp Ağa'nın ölümü ve yolsuzluk iddialarıyla ilgili."
Nizamettin, soğukkanlı görünmeye çalıştı. "Bir yanlışlık var çavuş. Ben masumum."
"Masum olup olmadığınızı soruşturma gösterecek. Lütfen bizimle gelin."
Nizamettin, etrafına baktı. Sokakta, meraklı insanlar toplanmaya başlamıştı. Hepsi onun rezil oluşunu izliyordu. Yıllardır korktukları, saygı duydukları adam, şimdi bir suçlu gibi götürülüyordu.
"Tamam," dedi alçak sesle. "Geliyorum."
Jandarmaların arasında, arabaya doğru yürüdü. Sis, onun silüetini yavaş yavaş yutuyordu. Kasaba, sonunda ondan kurtuluyordu.
Okulda, Lütfi, öğrencileri sakinleştirmeye çalışıyordu. Haberler, çocukların bile kulağına ulaşmıştı.
"Öğretmenim," dedi küçük bir kız. "Babam, Nizamettin Bey'i jandarma aldı, dedi. Doğru mu?"
Lütfi, çocuğun gözlerine baktı. "Evet. Ama bunlar büyüklerin işleri. Siz dersinize bakın."
Ama kendi içinde de bir karmaşa vardı. Kız kardeşi Seher, dün gece eve gelmemişti. Ve o, nerede olduğunu bilmiyordu. Ahmet Galip'le birlikte miydi? Yoksa başka bir yerde mi?
Kapı çaldı. Senay içeri girdi. Yüzünde acil bir ifade vardı.
"Lütfi, Seher'i buldum."
Lütfi hemen ayağa fırladı. "Nerede?"
"Ahmet Galip'in evinde. İkisi birlikte kaçmaya hazırlanıyorlarmış."
Lütfi, öğrencilere döndü. "Çocuklar, serbestsiniz. Ben birazdan geliyorum."
Senay'la birlikte dışarı çıktılar. Sokakta sis hâlâ yoğundu, ama dağılmaya başlıyordu.
"Nereden biliyorsun?" diye sordu Lütfi.
"Ahmet Galip'in komşusu gördü. İki bavul hazırlamışlar, sabahın erken saatinde. Ve bir araba ayarlamışlar. Kasabadan çıkacaklarmış."
Lütfi, hızla Ahmet Galip'in evine doğru yürüdü. İçinde bir öfke vardı. Seher, ondan habersiz nasıl kaçabilirdi? Onu korumak istemişti, ama o, kendi yolunu çizmişti.
Ahmet Galip'in evinin önüne geldiklerinde, kapı açıktı. İçeriden sesler geliyordu. Lütfi içeri daldı.
Salonda, Seher ve Ahmet Galip, bavullarını kapatmaya çalışıyorlardı. Lütfi'yi görünce ikisi de donup kaldı.
"Seher!" diye bağırdı Lütfi. "Ne yapıyorsun?"
Seher, abisinin gözlerine baktı. Korkmuştu, ama aynı zamanda kararlıydı. "Kaçıyoruz, Lütfi. Beni durduramazsın."
"Nereye?"
"İstanbul'a. Ahmet Galip'in bir arkadaşı var, bize yardım edecek. Orada... orada yeni bir hayat kuracağız."
Lütfi, Ahmet Galip'e döndü. "Sen nasıl bir adamsın? Onu buraya sürükledin!"
Ahmet Galip, sakin ama kararlı bir ifadeyle, "Ben onu sürüklemedim Lütfi. O kendi kararını verdi. Ve ben... ben onu seviyorum."
Bu söz, odadaki havayı değiştirdi. Lütfi, şaşkınlıkla ikisine baktı. "Sevgi mi? Bu kaçış planı mı?"
"İkisi de," dedi Seher, abisine yaklaşarak. "Lütfi, ben seni seviyorum. Ama ben büyüdüm. Kendi kararlarımı vermek istiyorum. Bu kasaba beni boğuyor. Okumak istiyorum, öğrenmek istiyorum. Ahmet Galip bana bunları verebilir."
Lütfi, kız kardeşinin gözlerindeki tutkuyu gördü. Bu, gençliğinde kendisinde de olan, ama zamanla sönmüş bir tutkuydu.
"Peki ya ben?" diye sordu, sesi kırıldı. "Seni tek başıma büyüttüm. Annemiz, babamız yokken..."
Seher, abisinin elini tuttu. "Sen her zaman benim abim olacaksın. Ve ben seni asla unutmayacağım. Ama lütfen, izin ver. Bırak gideyim."
Lütfi, uzun bir süre sessiz kaldı. Sonra, derin bir nefes aldı. "Peki. Git. Ama... ama bana söz ver. Bana yaz. Haber ver."
Seher, gözlerinden yaşlar boşanırken abisine sarıldı. "Söz veriyorum. Her hafta yazacağım."
Ahmet Galip, Lütfi'ye yaklaştı. "Size söz veriyorum Lütfi. Ona iyi bakacağım. Onu koruyacağım."
Lütfi, Ahmet Galip'e baktı. Bu adam, samimi görünüyordu. "Peki ya sürgün? İstanbul'a dönemezsin."
"Arkadaşım yardım edecek. Yeni kimlik, yeni bir başlangıç. Artık yazmak istiyorum. Ve Seher de okumak."
Dışarıdan bir araba kornası duyuldu. Ahmet Galip, pencereye baktı. "Araba geldi. Gitmemiz lazım."
Seher, bavulunu aldı. Lütfi, ona son bir kez sarıldı. "Dikkatli ol. Ve unutma, seni seviyorum."
"Ben de seni seviyorum abi."
İkisi dışarı çıktı. Lütfi, pencereden onların arabaya binip uzaklaşmasını izledi. Sis, arabanın arkasında yavaş yavaş dağılıyordu. Kız kardeşi gidiyordu. Ama belki de, onun için en iyisi buydu.
Senay, yanına geldi. "Doğru olanı yaptın Lütfi."
"Bilmiyorum," dedi Lütfi iç çekerek. "Ama artık onun hayatına karışamam. Kendi yolunu bulmalı."
İvre, terzinin yandığı yere gitmişti. Kül ve kararmış tahtalar, dünkü yangının izlerini taşıyordu. Hüsnü Efendi orada durmuş, yıkıntıya bakıyordu.
"Hüsnü Efendi," dedi İvre.
Hüsnü döndü. Yüzünde derin bir üzüntü vardı. "İvre Hanım. Her şey yok oldu."
"Yeniden yapılır."
"Hangi parayla? Nizamettin battı, ben de onunla birlikte battım. Borçlarım var. Ve şimdi... şimdi işsiz kaldım."
İvre, Hüsnü'ye baktı. Bu adam, yıllardır Nizamettin'in emrinde çalışmış, ama belki de zorakiydi.
"Bana bir teklifim var," dedi İvre. "Bu dükkânı yeniden açalım. Birlikte. Ben terziliği biliyorum, siz de işletmeyi."
Hüsnü şaşırdı. "Ben? Ama ben... ben size karşıydım."
"Geçmişte kaldı. Şimdi yeni bir başlangıç yapma zamanı. Kasaba değişiyor. Ve biz de değişmeliyiz."
Hüsnü, bir an düşündü. Sonra, başını salladı. "Peki. Ama param yok."
"Benim biraz param var. Annem... annem bana bir şeyler bıraktı. Onunla başlarız."
Hüsnü'nün gözleri doldu. "Neden bana yardım ediyorsunuz? Ben sizi suçlamıştım, size kötü davranmıştım."
"Çünkü herkes ikinci bir şansı hak eder," dedi İvre. "Ve ben, bu kasabada yeni bir hayat kurmak istiyorum. Yardıma ihtiyacım var."
Hüsnü, İvre'nin elini sıktı. "Teşekkür ederim. Ben... ben elimden geleni yaparım."
İkisi, yıkıntının başında konuşmaya devam ettiler. Planlar yaptılar, hayaller kurdular. Sis, tamamen dağılmış, güneş yüzünü göstermeye başlamıştı.
Zehra, evinde oturmuş, çocuklarına kahvaltı hazırlıyordu. Kocası Mustafa, sabah erkenden işe gitmişti. Ama bu sefer, içkili değildi. Dün gece, Zehra ona her şeyi anlatmıştı: Ragıp'ın ölümünü nasıl gördüğünü, korkusunu, İvre'ye nasıl güvendiğini.
Mustafa, ilk defa onu dinlemişti. Ve belki de, ilk defa onun ne kadar güçlü olduğunu anlamıştı.
Kapı çaldı. Zehra açtı. İvre ve Hüsnü duruyordu.
"Zehra," dedi İvre. "Sana bir teklifimiz var."
İçeri girdiler. İvre, terzi dükkanını yeniden açacaklarını, ve Zehra'nın da onlarla çalışıp çalışmak istemediğini sordu.
Zehra şaşırdı. "Ben? Ama ben terzilik bilmem."
"Öğretiriz," dedi Hüsnü. "Ve senin dikiş dikmeyi bildiğini biliyorum. Çocuklarının elbiselerini hep sen yamıyorsun."
Zehra, bu teklifi düşündü. Kendi parasını kazanmak, kocasına bağımlı olmamak... Bu, onun için bir rüyaydı.
"Ama çocuklar..."
"Onları getirebilirsin," dedi İvre. "Dükkânın arkasında küçük bir oda var. Orada oynayabilirler."
Zehra'nın gözleri doldu. "Peki. Deneyelim."
Üçü, masaya oturup plan yapmaya başladılar. Zehra, ilk defa kendini umutlu hissediyordu. Belki de, hayatı değişebilirdi.
Emrah, tarlasında çalışıyordu. Güneş, sisin dağılmasıyla birlikte ısınmaya başlamıştı. Elleri toprağın içindeydi, ama içi huzurluydu. Ragıp ölmüş, Nizamettin tutuklanmıştı. Belki de, babasının topraklarını geri alabilirdi.
Bir ses duydu. Döndü. İrfan, tarlanın kenarında duruyordu. Kemençesi sırtındaydı.
"İrfan," dedi Emrah. "Hoş geldin."
"Nasılsın?" diye sordu İrfan.
"İyiyim. Belki... belki artık bir şeyler değişecek."
İrfan başını salladı. "Değişim başladı bile. Ama asıl değişim, insanların yüreklerinde olacak."
Emrah, İrfan'a baktı. "Sen ne yapacaksın?"
"Ben çalmaya devam edeceğim. Müziğimle, bu kasabanın hikayesini anlatacağım. Acısını, sevincini, umudunu..."
Emrah, gülümsedi. "O zaman, bize bir şey çal. Yeni bir gün için."
İrfan, kemençesini çıkardı, tellerine dokundu. Melodi, tarlanın üzerinde yayıldı. Bu sefer, bir ağıt değil, bir umut şarkısıydı. Toprağın sessiz çığlığı artık bitmiş, yerini yeni bir şarkıya bırakmıştı.
Öğle vakti, Çavuş İsmail, karakolda oturmuş, rapor yazıyordu. Emine ilçeye gönderilmiş, Nizamettin sorgulanıyordu. Defter ve diğer belgeler, yargılamada kullanılacaktı.
Kapı açıldı. Hasan Öğretmen içeri girdi.
"Hasan Öğretmen," dedi Çavuş, ayağa kalkarak. "Hoş geldiniz."
Hasan, sandalyeye oturdu. "Her şey yoluna giriyor gibi."
"Evet. Ama daha bitmedi. Yargılama uzun sürecek."
Hasan başını salladı. "Önemli olan, adaletin yerini bulması. Bu kasaba, yıllardır adaletsizlik içinde yaşadı. Belki şimdi, yeni bir başlangıç yapabilir."
Çavuş, Hasan'a baktı. "Siz ne yapacaksınız?"
"Ben öğretmeye devam edeceğim. Lütfi'ye yardım edeceğim. Ve belki... belki bu kasabada bir kütüphane açabiliriz. İnsanlar okusun, öğrensin."
Çavuş gülümsedi. "İyi bir fikir."
Hasan, Çavuş'un yüzündeki yorgunluğu fark etti. "Siz ne yapacaksınız? Başka yere tayin mi isteyeceksiniz?"
"Hayır," dedi Çavuş. "Ben burada kalacağım. Bu kasabanın bir parçası oldum. Ve belki de, buradaki değişimi görmek istiyorum."
Hasan, ayağa kalktı. "O zaman, birlikte çalışırız. Bu kasabayı daha iyi bir yer yapmak için."
İki adam, el sıkıştı. Geçmiş geride kalmıştı. Ve gelecek, onların ellerindeydi.
Akşam üzeri, İvre, pansiyonun odasında oturmuş, annesinin bıraktığı mektubu okuyordu. Mektup, Emine'nin tutuklanmadan önce yazdığı son mektuptu:
"Sevgili kızım,
Eğer bu mektubu okuyorsan, ben artık yanında değilim. Ama lütfen üzülme. Ben, sonunda huzuru buldum. Yıllardır kaçtığım gerçeklerle yüzleştim, ve bu beni özgürleştirdi.
Seninle gurur duyuyorum. Sen, benim yapamadığımı yaptın: Kendin olmayı seçtin. Bu kasabada kal ya da git, önemli değil. Önemli olan, kalbinin sesini dinlemen.
Bir şey daha var. Ragıp'ın evi ve toprakları, yasal olarak sana kaldı. Ben onun nikâhsız karısıydım, sen de onun kızısın. Bunu ispatlayacak belgeleri, Cemal'e verdim. O sana ulaştıracak.
Bu mirası kabul et ya da etme, senin kararın. Ama bil ki, bu senin hakkın. Ragıp bize haksızlık etti, ama en azından bu, senin için bir başlangıç olabilir.
Seni seviyorum. Ve her zaman, seninle gurur duyacağım.
Annen, Emine"
İvre, mektubu katlayıp cebine koydu. Pencereye gitti. Dışarıda, güneş batmak üzereydi. Gökyüzü turuncu ve mor renklere bürünmüştü.
Kapı çaldı. Cemal'di.
"İvre Hanım," dedi yaşlı postacı. "Size bir şey getirdim."
Elinde bir zarf vardı. İvre aldı, açtı. İçinde, tapular ve resmi belgeler vardı. Ragıp'ın evi, toprakları, her şey... şimdi onundu.
"Ne yapacaksınız?" diye sordu Cemal.
"Bilmiyorum," dedi İvre. "Ama belki... belki bu evi, bir okula dönüştürebilirim. Ya da bir kütüphane. Çocukların gelip okuyabileceği, öğrenebileceği bir yer."
Cemal gülümsedi. "Güzel bir fikir. Ve biliyor musun? Bu kasaba, böyle bir yere ihtiyaç duyuyor."
İvre, belgelere baktı. Bu, sadece bir miras değildi. Bir sorumluluktu. Ve belki de, bu kasabada kalıp onu değiştirmek için bir fırsattı.
"Kalacağım," dedi yavaşça. "Bu kasabada kalacağım. Ve bu evi, bu toprakları, insanlar için kullanacağım."
Cemal başını salladı. "Biliyordum. Siz değiştireceksiniz bu kasabayı. Zaten değiştirmeye başladınız bile.
Gece, kasaba meydanında insanlar toplanmaya başladı. Haberler yayılmıştı: Nizamettin tutuklanmış, Emine itiraf etmiş, İvre mirasını almıştı. İnsanlar, birbirlerine bakıyor, konuşuyor, gülümsüyordu.
İrfan, meydanın ortasında durmuş, kemençesini çalıyordu. Melodi, bu sefer neşeliydi. İnsanlar, onun etrafında toplanmaya başladı. Zehra, çocuklarıyla birlikte gelmişti. Hüsnü, yanında eşiyle duruyordu. Emrah, tarlasından yeni gelmişti. Lütfi ve Senay, birlikte gelmişlerdi. Hasan Öğretmen, bastonuna dayanmış, izliyordu.
İvre, meydana geldiğinde, herkes ona baktı. Bir süre sessizlik oldu. Sonra, Emrah öne çıktı.
"İvre Hanım," dedi. "Bize liderlik et. Bu kasabayı değiştir."
İvre, kalabalığa baktı. Bu insanlar, yıllardır ezilmiş, susturulmuştu. Ama şimdi, umutları vardı.
"Ben lider değilim," dedi İvre. "Sadece sizden biriyim. Ama birlikte çalışırsak, bu kasabayı daha iyi bir yer yapabiliriz. Okullar, kütüphaneler, iş imkanları... Hepsi mümkün."
Kalabalıktan onay sesleri yükseldi. İnsanlar, ilk defa geleceklerine dair umutla bakıyorlardı.
İrfan, kemençesini daha coşkulu çalmaya başladı. İnsanlar, dans etmeye, şarkı söylemeye başladı. Kasaba, yıllar sonra ilk defa gerçek bir neşe ile doluydu.
Lütfi, Senay'a baktı. "Belki de, her şey düzelecek."
Senay gülümsedi. "Zaten düzelmeye başladı."
Hasan Öğretmen, İvre'nin yanına geldi. "Sen iyi bir insansın. Ve bu kasaba, senin gibi insanlara ihtiyaç duyuyor."
İvre, Hasan'a baktı. "Ben sadece... sadece kendim olmaya çalışıyorum."
"İşte bu yeterli," dedi Hasan. "Kendin olmak, en zor şeydir. Ama sen başardın."
Gece ilerledikçe, meydandaki kalabalık dağılmaya başladı. İnsanlar, evlerine döndü. Ama bu sefer, içlerinde bir umut vardı. Gelecek, daha aydınlık görünüyordu.
İvre, pansiyonuna dönerken, Mehmet'i gördü. Çocuk, sokakta oturmuş, yıldızlara bakıyordu.
"Mehmet," diye seslendi İvre. "Neden buradasın?"
Mehmet döndü. "Annem uyudu. Ben de... ben de düşünüyordum."
"Ne düşünüyordun?"
"Her şey değişti. Nizamettin gitti, İrfan daha mutlu çalıyor, sen burada kalıyorsun... Belki ben de okula devam edebilirim."
İvre, Mehmet'in yanına oturdu. "Tabii ki edebilirsin. Ben sana yardım ederim."
"Gerçekten mi?"
"Evet. Ve belki, Ragıp'ın evini bir kütüphaneye dönüştürürsek, orada ders de çalışabilirsin."
Mehmet'in gözleri parladı. "O zaman... o zaman ben de öğretmen olabilirim. Tıpkı Lütfi Öğretmen gibi."
İvre, Mehmet'in başını okşadı. "Olabilirsin. Her şey mümkün."
İkisi birlikte, yıldızlara baktılar. Gece sessizdi. Ama bu sessizlik, korkunun değil, huzurun sessizliğiydi.
Sabah, güneş doğarken, sis tamamen dağılmıştı. Kasaba, berrak bir sabaha uyanıyordu. Sokaklar temizleniyor, evlerin pencereleri açılıyor, insanlar işlerine gidiyordu.
İvre, terzinin yandığı yere gitti. Hüsnü ve Zehra, orada onu bekliyordu. Elinde planlar, cetveller vardı.
"Başlıyoruz," dedi İvre.
Üçü, birlikte çalışmaya başladı. Tahtaları temizlediler, planları çizdiler, malzemeleri sıraladılar. Kasabadan insanlar, onlara yardım etmeye geldi. Emrah, tahtaları taşıdı. İrfan, çalarken onlara eşlik etti. Lütfi, okuldan sonra geldi, kitaplar getirdi.
Bir hafta içinde, temeller atıldı. İki hafta içinde, duvarlar yükseldi. Bir ay içinde, yeni terzi dükkanı hazırdı. Ama bu sefer, sadece bir terzi dükkanı değildi. Arkasında, küçük bir kütüphane, bir de çocuklar için oda vardı.
Açılış günü, kasabanın yarısı toplandı. İvre, kapıyı açtı, içeri davet etti. İnsanlar, şaşkınlıkla dolaştılar. Raflarda kitaplar, masalarda dergiler, köşede oyuncaklar vardı.
"Burası sizin," dedi İvre kalabalığa. "Gelin, okuyun, öğrenin. Çocuklarınızı getirin. Burada, geleceği birlikte kuracağız."
Alkışlar yükseldi. İnsanlar, birbirlerine bakıp gülümsüyordu. Bu, yeni bir başlangıçtı.
Akşam, İvre, dükkanın arkasındaki küçük odada oturmuş, annesinin mektubunu tekrar okuyordu. Kapı çaldı.
"Girin."
Çavuş İsmail içeri girdi. "İvre Hanım, haberler var."
"Ne oldu?"
"Emine'nin yargılanması başlıyor. Ama avukatı, iyi savunma yapıyor. Ve Nizamettin... Nizamettin tüm suçları itiraf etti. Yolsuzluk, tehdit, hatta Ragıp'ı öldürmeyi planlamak..."
İvre başını salladı. "Yani annem..."
"Annemin cezası hafifleyebilir. Çünkü Nizamettin'in itirafları, Ragıp'ın ne kadar tehlikeli bir adam olduğunu gösteriyor."
İvre, rahatladı. Belki de, annesi çok uzun yıllar hapiste kalmayacaktı.
"Teşekkürler Çavuş."
"Ben teşekkür ederim. Siz... siz bu kasabayı değiştirdiniz."
Çavuş çıktı. İvre, pencereden dışarı baktı. Dışarıda, çocuklar koşuyor, kadınlar konuşuyor, erkekler çalışıyordu. Kasaba, canlanmıştı.
Bir ses duydu. Döndü. Mehmet, elinde bir kitapla duruyordu.
"İvre Hanım, bu kitabı okudum. Çok güzeldi. Bana başka kitap var mı?"
İvre gülümsedi. "Tabii ki var. Gel, sana göstereyim."
İkisi birlikte, kütüphaneye doğru yürüdüler. Raflar, kitaplarla doluydu. Ve her kitap, yeni bir dünya demekti.
İvre, Mehmet'e kitap seçerken, içinde bir huzur hissetti. Sonunda, bir yere ait hissediyordu. Ve bu yer, onun eviydi.
Gece, kasaba sessizliğe büründü. Ama bu sessizlik, ölümün değil, yaşamın sessizliğiydi. İnsanlar uyuyor, hayaller kuruyor, geleceği düşlüyordu.
Ve toprak, artık çığlık atmıyordu. Sadece, yeni bir hayatın derin, huzurlu nefesini alıyordu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |
