
Sabah, kasabaya bir telaş yayıldı. Haber, rüzgârdan hızlı, duman gibi her yana sızdı. Ragıp Ağa'nın ölüsü, eski değirmende, su kanalının kenarında bulunmuştu. Boynunda ip izi vardı, elleri bağlıydı. Bekçi Hüseyin, gördüğü manzara karşısında dilini yutmuş, kasabanın doktoru Haydar Bey'e kadar koşmuştu.
Kahve, olağanüstü bir kalabalığın toplandığı yer oldu. Nizamettin, kapıda durmuş, gelenleri gözlüyordu. Yüzünde ciddi bir ifade vardı, fakat gözlerinin kenarındaki küçük seğirmeler, içindeki gerginliği ele veriyordu.
"Kimse değirmene yaklaşmasın!" diye bağırdı, sesi alışılmadık bir keskinlikteydi. "Jandarma gelecek. Her şey usulünce olacak."
Emrah, kalabalığın arkasında duruyordu. Sırtında yamalı bir ceket, ellerinde nasır izleri. Ragıp Ağa'nın ölüm haberini duyduğunda, ilk hissettiği şey korku değil, tuhaf bir rahatlama olmuştu. Sonra utanmıştı bu düşünceden. Şimdi, Nizamettin'in gözlerini üzerinde hissetti. Sanki herkesin içinden onu seçiyor, ölümle arasında bir bağ kuruyordu.
Lütfi, okula gitmek için evden çıkmıştı ki, Seher'i merdivenlerde gördü. Kız kardeşi, gözlerinin altında mor halkalarla, sanki bütün gece uyumamış gibiydi.
"Nereye böyle?" diye sordu Lütfi, sesinde bir şüphe vardı.
Seher, abisinin gözlerine bakamadı. "Kitaplarıma bakmaya gidiyorum. Zehra'da kalmıştı."
Yalan söylüyordu. Lütfi bunu biliyordu. Ama daha fazla üstelemedi. Sadece "Dikkatli ol" dedi. "Kasabada garip şeyler oluyor."
Seher başını salladı, sokağa çıktı. Lütfi, onun arkasından bakarken, içinde derin bir endişe dalgası kabardı. Kız kardeşi, son zamanlarda değişmişti. Daha uzak, daha dalgın. Ahmet Galip'le ilgili dedikodular vardı, fakat Lütfi bunlara inanmak istememişti. Şimdi ise, kuşkuları kemiriyordu onu.
Terzi dükkanı, o sabah hiç açılmadı. İvre, arka odada oturmuş, pencereden sokağı izliyordu. İnsanlar gruplar halinde geçiyor, başlarını birbirine yaklaştırıp fısıldaşıyorlardı. Her yüzde aynı ifade vardı: Korku ve merak.
Zehra'nın mantosu, sandığın üzerinde duruyordu. İvre, o iki kelimeyi düşünüyordu: "O GÖRDÜ". Kimdi bu "O"? Zehra mı? Yoksa başka biri mi? Ve neyi görmüştü?
Kapıya hafif bir vuruş duyuldu. İvre yerinden kalkmadı. Kimseye açmamalıydı. Fakat vuruş tekrarlandı, bu sefer daha ısrarlı.
"Kim o?"
"Benim. Cemal."
Postacı. İvre kapıyı açtı. Cemal, yaşlı yüzünde derin çizgilerle, elinde bir paketle duruyordu. Postacı değildi bugün, sadece Cemal'di.
"Senin için geldim," dedi, sesi alçak ve yumuşak. "Bunu sana vermemi söylediler."
Paketi uzattı. Üzerinde isim yoktu. İvre paketi aldı, ağırlığına şaşırdı.
"Kim söyledi?"
Cemal, gözlerinde bir bilgelik parıltısıyla gülümsedi. "Bazen, kelimelerden daha çok şey anlatır sessizlik. Ama sana bir şey söyleyeyim: Bu kasaba, geçmişini asla unutmaz. Ve senin geçmişin, burada seni bulur."
İvre, paketi sıkıca tuttu. "Benim geçmişimle ilgili bir şey mi biliyorsunuz?"
Cemal, başını iki yana salladı. "Ben sadece mektupları taşırım. İçlerinde yazanları değil. Ama şunu bilirim: Her yeni gelen, bu kasabada bir şeyleri değiştirir. Sen de değiştireceksin."
Döndü, sessiz adımlarla uzaklaştı.
İvre kapıyı kapattı, paketi masaya koydu. Elleri titriyordu. Paketi açtı. İçinde, kadife kumaşa sarılmış bir fotoğraf çerçevesi vardı. Çerçevenin içinde fotoğraf yoktu, sadece kırık bir cam parçası. Altında, küçük bir kâğıt:
"Bunu senin için sakladım. Zamanı geldiğinde anlayacaksın."
İvre, çerçeveyi avuçlarında tuttu. Soğuktu. Bir an, gözlerinin önüne sisli bir görüntü geldi: Uzun bir koridor, yüksek tavanlı bir oda, piyano sesi... Sonra kayboldu.
Başını salladı. Geçmiş, kapısını çalıyordu. Fakat o, o kapıyı açmaya cesaret edemiyordu.
Ahmet Galip, defteri masasının çekmecesine kilitlemişti. Anahtarı cebinde taşıyordu. Bütün gece uyuyamamış, defterdeki listeyi düşünmüştü. Ragıp Ağa'nın ölümüyle bu defter arasında bir bağ olmalıydı. Ve "N." harfi... Nizamettin mi?
Kapı çaldı. Ahmet Galip irkildi. "Kim o?"
"Ben, Lütfi."
Ahmet Galip rahatladı, kapıyı açtı. Lütfi, yüzünde derin endişe çizgileriyle içeri girdi.
"Duydunuz mu?" diye sordu, doğrudan konuya girdi.
"Duydum. Ragıp Ağa."
Lütfi başıyla onayladı. "Kasabada dedikodular var. Emrah'dan şüpheleniyorlar. Ragıp Ağa onun ailesinden toprak almış."
Ahmet Galip'in kalbi hızlandı. Defterdeki son isim: Emrah oğlu Mustafa. O Emrah'ın babası mıydı?
"Emrah bunu yapabilir mi?" diye sordu Ahmet Galip.
Lütfi, pencereden dışarı baktı. "İnsan, topraksız kaldığında ne yapabilir, bilemem. Ama Emrah'ı tanırım. Onuruna düşkün bir adamdır. Cinayet, onun yolu değil."
"Peki kimin yolu?"
Lütfi, Ahmet Galip'e döndü. Gözlerinde garip bir parıltı vardı. "Bu kasabada, görünenlerden çok görünmeyenler tehlikelidir. Ragıp Ağa'nın düşmanları çoktu. Hem eskiden, hem şimdiden."
Ahmet Galip, çekmeceye bakmaktan kendini alamadı. Defteri göstermeli miydi? Henüz değil. Zamanı gelmemişti.
"Seher nasıl?" diye sordu, konuyu değiştirmek için.
Lütfi'nin yüzü gölgelendi. "Onu da anlayamıyorum. Son zamanlarda... değişti. Sanki bir sırrı var."
Ahmet Galip, içini çekti. "Hepimizin sırları var, Lütfi. Kimi zaman, onları taşımak, paylaşmaktan daha ağır oluyor."
İki adam sessizce oturdular. Dışarıdan, uzaklardan bir kemençe sesi geliyordu. İrfan, yine çalıyordu. Bu seferki melodi, bir ağıt gibiydi; kayıp bir şeyin, belki de masumiyetin yasına benziyordu.
Öğle vakti, jandarma geldi. İki adam, atların üzerinde, çamurlu yoldan kasabaya girdi. Başlarında Çavuş İsmail, elli yaşlarında, yüzü güneşten yanmış, gözleri küçük ama keskin bakışlı bir adamdı. Yanındaki genç jandarma, heyecanlı görünüyordu.
Nizamettin, onları karşıladı. "Hoş geldiniz çavuşum. Üzücü bir olay."
Çavuş İsmail, attan inerken Nizamettin'e baktı. "Her ölüm üzücüdür, efendim. Ama bazı ölümler, sorular doğurur. Biz de o soruların peşindeyiz."
Doğruca değirmene gittiler. Kalabalık onları izledi, fakat kimse yaklaşamadı. Çavuş İsmail, değirmenin içinde yarım saat kaldı. Çıktığında yüzü asıktı.
"Kimse dokunmuş mu?" diye sordu.
Nizamettin başını salladı. "Sadece bekçi Hüseyin ve doktor Haydar Bey."
Çavuş İsmail, not defterine bir şeyler yazdı. "Ölüm, gece yarısı ile şafak arasında gerçekleşmiş. Boyundaki iz, kalın bir ipten. Elleri arkadan bağlanmış. Direniş izi yok."
"Yani tanıdığı biri mi yapmış?" diye sordu Nizamettin, sesinde tuhaf bir heyecan vardı.
Çavuş İsmail, Nizamettin'e baktı. Gözleri, bir anlığına onun yüzünde dolaştı. "Henüz hiçbir şey söyleyemem. İnceleme devam edecek."
Sonra kalabalığa döndü. "Dün gece, değirmen civarında olan, bir şey gören, duyan var mı?"
Sessizlik. Herkes birbirine baktı. Kimse konuşmadı.
Çavuş İsmail iç çekti. "Biliyorum. Korkuyorsunuz. Ama unutmayın: Sessizlik, sadece suçlunun işine yarar."
Tam o sırada, İrfan ortaya çıktı. Kemençesi sırtında, gözlerinde o her zamanki meydan okuyuşuyla.
"Ben duydum," dedi, sesi net ve kararlıydı.
Herkes ona döndü. Nizamettin'in yüzü gerildi.
"Ne duydun?" diye sordu Çavuş İsmail.
"Gece, saat iki civarı. Değirmenden bir çığlık geldi. Kısa, kesik bir çığlık. Sonra ayak sesleri. İki kişi, belki üç."
"Yönü?"
"Kasabaya doğru. Fakat sonra kayboldular."
Çavuş İsmail not aldı. "Başka?"
İrfan, Nizamettin'e baktı. "Başka bir şey yok. Sadece çığlık ve ayak sesleri. Ve bir şey daha: Korku. Çığlığın içinde, büyük bir korku vardı."
Nizamettin öne çıktı. "Sen, çingene mahallesinden, buradan nasıl duyarsın?"
İrfan, hiç kıpırdamadan Nizamettin'e baktı. "Rüzgâr, sesi her yere taşır efendim. Benim kulaklarım da, sizin kulaklarınızdan daha keskin değil. Sadece dinlemeyi biliyorum."
Çavuş İsmail, ikisi arasındaki gerilimi hissetti. "Yeter. İrfan, seni daha sonra dinleyeceğiz. Şimdi herkes işine dönsün. Değirmene kimse yaklaşmasın."
Kalabalık dağılmaya başladı. Fakat herkesin aklında aynı soru vardı: İrfan neden konuşmuştu? Ve Nizamettin neden bu kadar gergindi?
Akşam üzeri, Mehmet, değirmenin etrafında dolaşıyordu. Jandarma gitmiş, yerine bekçi Hüseyin dikilmişti. Fakat Hüseyin yaşlıydı, bir süre sonra uyuklamaya başladı.
Mehmet, çalıların arasından süzülüp değirmenin arkasına geçti. Su kanalının kenarında çamur vardı. Ve çamurda, izler.
İki farklı ayakkabı izi. Biri büyük, kalın tabanlı. Diğeri daha küçük, zarif. Kadın ayakkabısı gibi.
Mehmet, izlere yaklaştı. Büyük olan, değirmene giriş yönünde. Küçük olan ise çıkış yönünde. Ama bir tuhaflık vardı: Küçük izler, daha derindi. Sanki ağır bir şey taşıyormuş gibi.
Bir şey parladı çamurun içinde. Mehmet eğildi, aldı. Küçük, gümüş bir düğmeydi. Üzerinde bir desen vardı: Çiçek motifli.
Cebine koydu. Tam o sırada, bir ses duydu:
"Ne yapıyorsun orada?"
Mehmet irkildi. İvre, birkaç adım ötede duruyordu. Yüzü solgundu, gözleri geniş açılmıştı.
"Hiç," diye mırıldandı Mehmet. "Sadece bakıyordum."
İvre, çamurdaki izlere baktı. Yüz ifadesi değişti. Tanıyormuş gibi bir hali vardı.
"Git buradan," dedi, sesi tuhaf bir aciliyetle. "Hemen."
"Niye?"
"Çünkü..." İvre duraksadı. "Çünkü burası tehlikeli. Seni gören olursa, başın belaya girer."
Mehmet, İvre'nin gözlerine baktı. O gözlerde korku vardı, evet. Ama başka bir şey daha: Bir uyarı. Sanki onu korumak istiyordu.
"Tamam," dedi Mehmet. "Gidiyorum."
Arkaya doğru çekilirken, İvre'nin çamurdaki küçük ayak izlerine baktığını gördü. Ve onun yüzündeki ifadeyi: Bir tanıma, bir şok.
İvre, o izleri tanıyordu.
Gece, Nizamettin evinde oturmuş, bir şişe rakının yarısını bitirmişti. Odada tek bir lamba yanıyordu. Masasının üzerinde, bazı kâğıtlar vardı. Borç senetleri, tapu kayıtları...
Kapı çaldı. Nizamettin irkildi. "Kim o?"
"Benim. Hasan."
Nizamettin'in yüzü gerildi. Hasan Öğretmen? Neden gelmişti? Kapıyı açtı. Hasan, yağmurluğuyla, elinde bastonuyla duruyordu.
"Buyur Hasan Öğretmen. Ne rüzgâr attı seni buraya?"
Hasan içeri girdi, bastonunu kapının yanına dayadı. "Rüzgâr değil, vicdan beni getirdi, Nizamettin Bey."
Nizamettin masaya oturdu, rakı bardağını işaret etti. "İçer misin?"
"Teşekkürler, içmem." Hasan, Nizamettin'in karşısındaki sandalyeye oturdu. "Ragıp Ağa'nın ölümüyle ilgili konuşmaya geldim."
Nizamettin, bardağını yavaşça masaya koydu. "Ne var konuşacak? Jandarma soruşturuyor."
"Jandarma, görüneni soruşturur. Ben ise görünmeyeni merak ediyorum."
"Ne demek istiyorsun?"
Hasan, Nizamettin'in gözlerine baktı. O yaşlı gözler, genç adamın içini görüyormuş gibiydi.
"Ragıp Ağa'nın bazı belgeleri vardı. Borç kayıtları, toprak alım satımları... Onlar şimdi nerede, biliyor musun?"
Nizamettin'in yüzü hafifçe sarardı. "Nereden bileyim? Belki evindedir."
"Evinde yok. Jandarma aradı, bulamadı." Hasan öne doğru eğildi. "Seninle Ragıp Ağa arasında son zamanlarda bir anlaşmazlık vardı, değil mi? Borç senetleri yüzünden."
Nizamettin ayağa kalktı. "Hasan Öğretmen, seni sayarım ama bu ithamları kabul edemem. Ragıp Ağa ile aramızda ticari anlaşmazlıklar olabilir, ama bu onu öldürdüğüm anlamına gelmez."
"Kimse öldürdüğünü söylemedi," diye yanıtladı Hasan sakin bir sesle. "Ama bazen, birinin ölümü, diğerinin işine yarar. Ragıp öldü, borç senetleri kayıp. İlginç değil mi?"
Nizamettin, pencerenin yanına gitti. Dışarıda, kasaba karanlığa gömülmüştü. "Bana ima ettiğin şey çok tehlikeli, öğretmen."
"Gerçek, her zaman tehlikelidir," dedi Hasan ayağa kalkarak. "Sana bir tavsiye: Eğer o belgeler sende değilse, onları kimin aldığını düşün. Çünkü o belgeler şimdi bir silaha dönüştü. Ve silah, elinde tutanı değil, nişan alınanı değil, her zaman en çok tetiği çekeni vurur."
Bastonunu aldı, kapıya yöneldi. Çıkmadan önce döndü: "Ve bir şey daha: Gece değirmende olan birini daha var. İrfan'ın dediği gibi iki kişi değil, üç kişiydi. Üçüncüsü, olanı izliyordu. Onu da düşün, Nizamettin Bey."
Kapı kapandı. Nizamettin, rakı şişesine uzandı, fakat eli titrediği için döküldü. Hasan'ın sözleri, kafasında yankılanıyordu: "Üçüncüsü, olanı izliyordu."
Kimdi bu üçüncü kişi? Ve ne görmüştü?
Aynı gece, İvre uyuyamıyordu. Odasında, kadife çerçeveyi elinde tutuyor, kırık camdaki yansımasına bakıyordu. O an, bir şey hatırladı: Bir ev. Büyük, taş bir ev. Bahçesinde çam ağaçları. Ve bir oda, duvarları kitaplarla dolu.
Kapı çaldı. Yine mi? Bu sefer daha hafif, daha çekingen.
"Kim o?"
"Ben... Zehra."
İvre kapıyı açtı. Zehra, titriyordu. Yüzü bembeyazdı.
"Girebilir miyim?" diye fısıldadı.
İvre içeri aldı. Zehra, sandalyeye çöktü, ellerini yüzüne kapattı.
"Ne oldu?" diye sordu İvre, sesini yumuşatarak.
"Ben... ben bir şey gördüm," diye hıçkırdı Zehra. "Gece. Değirmende."
İvre'nin kalbi durdu. "Ne gördün?"
Zehra, başını kaldırdı. Gözleri korkudan büyümüştü. "Ragıp Ağa'yı gördüm. İki kişiyle konuşuyordu. Sonra... sonra kavga ettiler. Biri onun boynuna ip geçirdi."
"Kimdi?" diye sordu İvre, sesi gergin.
Zehra başını iki yana salladı. "Tanıyamadım. Karanlıktı. Ama... biri kadındı. Kadın, uzaktan izliyordu."
İvre, Zehra'nın ellerini tuttu. Buz gibiydiler. "Neden hiç kimseye söylemedin?"
"Korktum," diye fısıldadı Zehra. "Eğer beni görürlerse... beni de öldürürler. Kocam... o hiçbir şey bilmiyor. Çocuklarım..."
İvre, Zehra'ya baktı. Bu kadın, tıpkı kendisi gibi, bir korku hapishanesinde yaşıyordu. Fakat onun hapishanesi, dört duvarla çevriliydi; kocası, çocukları, toplum...
"Peki bana neden anlatıyorsun?" diye sordu İvre.
Zehra, İvre'nin gözlerine baktı. "Çünkü... sen farklısın. Sen de bir şeylerden kaçıyorsun. Ben bunu görebiliyorum. Ve belki... belki sen anlarsın."
İvre, Zehra'yı kucakladı. İki kadın, o karanlık odada, sessizce ağladılar. İki yabancı, iki kaçak, aynı korkuda buluşmuşlardı.
Zehra ayrılırken, döndü: "O kadın... senin gibiydi. Yabancı. Onu daha önce görmemiştim."
Kapı kapandı. İvre, pencereye dayandı. Zehra'nın sözleri, kafasında yankılanıyordu: "Senin gibiydi."
Başka bir yabancı kadın mı vardı kasabada? Yoksa...
O anda, aşağıda bir hareket gördü. Karşı sokakta, bir gölge hızla ilerliyordu. Bu sefer, tanıdık bir silüetti: Seher. Ve peşinde, başka bir gölge daha vardı. Kısa, tıknaz. Nizamettin'in adamlarından biri miydi?
İvre, perdeyi çekti. Kasaba, bir örümcek ağı gibiydi. Herkes birbirini izliyor, herkes bir şeyler saklıyordu. Ve o, bu ağın tam ortasına düşmüştü.
Sabaha karşı, İvre rüya gördü. Rüyasında, bir tren istasyonundaydı. Yağmur yağıyordu. Elinde bir bavul, sırtında eski bir paltoydu. Bir adam, ona el sallıyordu uzaktan. Sesini duyamıyordu, ama dudaklarını okuyabiliyordu:
"Git," diyordu adam. "Ve asla geri dönme."
Sonra tren kalkıyor, istasyon uzaklaşıyordu. Ve İvre, pencereden bakarken, adamın arkasında başka bir silüet beliriyordu. Kadın. Elinde bir şey tutuyordu. Fotoğraf çerçevesi.
İvre uyandığında, yastığı ıslaktı. Ağlamıştı. Ve o an anladı: Geçmiş, peşini bırakmayacaktı. Kasaba, onun için bir sığınak değil, bir sınavdı. Ve sınav, yeni başlıyordu.
Gün doğarken, Çavuş İsmail, değirmende bulduğu bir ip parçasını inceliyordu. Kalın, keten bir ipti. Kasabada herkesin kullandığı türden. Fakat üzerinde bir leke vardı. Koyu, kahverengi bir leke. Kan olabilirdi.
Yanındaki genç jandarma sordu: "Ne yapacaksınız çavuşum?"
Çavuş İsmail, ipi bir torbaya koydu. "Önce bu lekeyi kontrol ettireceğiz. Sonra... sonra bazı insanlarla konuşacağız."
"Kimlerle?"
Çavuş İsmail, değirmenin kapısından dışarı baktı. Kasaba, sabah sisinin altında uyanıyordu.
"Önce Emrah'la. Sonra... belki o yeni kadınla. İvre ile."
Genç jandarma şaşırdı. "O niye? O sadece bir terzi çırağı."
Çavuş İsmail, derin bir nefes aldı. "Bu işte 'sadece' diye bir şey yok evlat. Herkesin bir rolü var bu oyunda. Ve bazen, en sıradan görünenler, en büyük sırları taşır."
Dışarı çıktılar. Güneş, dağların ardından yükseliyor, sis dağılmaya başlıyordu. Fakat kasabanın üzerindeki karanlık, güneşle dağılmıyordu. O, daha derinlerde, insanların yüreklerinde saklıydı.
Ve toprak, sessiz çığlığını sürdürüyordu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |
