
Değirmen, derenin kenarında, sırtını yamaca dayamış, yorgun bir dev gibi duruyordu. Kanadı kırıktı, taşları unutulmuştu. Suyu, uzun zamandır başka yollara akıp gittiği için, artık o koca gövdesinin içinde yalnızca rüzgârın ıslığı ve farelerin cızırtısı yankılanıyordu. Kasaba halkı, önünden geçerken hızlanır, göz ucuyla bakıp yoluna devam ederdi. İçlerinde, o taş yapının, geçmişten kalan bütün ağır sırları taşıdığını hissedenler vardı belki, ama kimse bunu yüksek sesle söylemezdi. Söylenmeyen her şey gibi, değirmenin hikâyesi de toprağa karışıp gidiyor, sessizce çürüyordu.
Kasaba ise, dağların eteğine sığınmış, kaderine razı olmuş gibiydi. Sokakları, yağmurdan sonra çamur olur, güneşte çatlar; evleri, alçak ve kamburdu. İnsanları, tarlalardan, bahçelerden çıkagelir, akşamları yine aynı evlere girerdi. Hayat, bir çıkrığın dönüşü kadar yavaş ve tekrarlı işliyordu. Fakat bu dinginliğin altında, suyun derinlerinde dönen girdap gibi, görünmeyen bir hareket vardı. Borç senetleri, bir elden ötekine geçerken çıkardığı hışırtı; toprağını kaybedenin içine attığı kahır; gurbete gidenin ardından söylenen, yarıda kesilen türkü... Bunlar, kasabanın gerçek sesiydi. Duyanı yoktu ama.
Bu sessizliği ilk bozan, o sabahın erken vaktinde, bekçi Hüseyin'in çığlığı oldu. Değirmenin kapısı, o ağır, gıcırtılı kapı, ona herkesten önce Ragıp Ağa'nın soğumuş bedenini gösterdi. Haber, rüzgârdan hızlı yayıldı. Ve işte o anda, toprağın yıllardır içinde biriktirdiği o büyük, sessiz çığlık, nihayet kulaklarda patladı.
Bu hikâye, o çığlığın nasıl duyulduğunun, peşine düşenlerin ve onu yeniden sessizliğe gömmek isteyenlerin hikâyesidir. Bir değirmenin loşluğunda başlayıp, bir kasabanın bütün kapılarını, bütün yüreklerini aralayacak bir yolculuğa davetlisiniz. Yolculuk, sadece bir katili bulmak için değil, her birimizin içinde taşıdığı o suskun yükü anlamak için. Çünkü bazen, gerçek adalet, en çok sustuğumuz yerde aranır.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |
