

Mert gece Asya, Kaan ve Lina’yı eski bir sınıfta topladığında içerideki hava baştan ağırdı. Kapı kapanır kapanmaz dış dünyanın sesi kesildi ve herkes aynı şeyi düşündü: “Bu konuşma normal değil.” Mert masanın önünde duruyordu, elinde hiçbir şey yoktu ama sanki bütün oda onun kontrolündeymiş gibi bir duruşu vardı. Sessizce dosyaları masaya bıraktı; eski fotoğraflar, birkaç isim listesi ve Defne’nin yıllar önce çekilmiş görüntüleri… Asya ilk eğilen oldu. “Bunlar ne?” dedi ama sesi eskisi gibi rahat değildi. Kaan hiç konuşmadı, sadece izliyordu. Lina ise kaşlarını hafif çattı, bir şeylerin yanlış olduğunu daha o an hissetti.
Mert bir süre sustu. Sanki ne söyleyeceğini tartıyordu ya da ne kadarını söylemesi gerektiğini. Sonra net bir sesle konuştu: “Defne buraya tesadüfen gelmedi.” Asya hemen tepki verdi, “Bunu zaten biliyoruz.” ama Mert başını hafifçe salladı. “Hayır, bilmiyorsunuz.” Bu kez gözlerini hepsine tek tek kaldırdı. “Onu buraya ben getirdim.” O cümle odadaki havayı tamamen değiştirdi. Lina hafifçe geri çekildi, Kaan’ın çenesi gerildi, Asya ise bir an ne diyeceğini bilemedi. “Ne demek bu?” diye sordu sonunda Asya.
Mert devam etti. Sesini düşürmeden ama yükseltmeden, kontrolü hiç kaybetmeden anlattı. Defne’nin geçmişte bir hedef olduğunu, olayların sadece okul ya da basit bir geçmiş meselesi olmadığını, kendi ailesinin bu işin içinde olduğunu ve Defne’nin aslında yıllar önce “korunması gereken biri” değil, “saklanması gereken biri” haline geldiğini söyledi. Lina bu kez gerçekten sustu. Çünkü ilk defa duydukları şey bir dedikodu değil, plan gibi duruyordu. Kaan elini masaya koydu ama konuşmadı. Asya ise hâlâ inanamıyordu, “Bunu neden şimdi söylüyorsun?” dedi.
Mert kısa bir an sustu. O boşlukta yüzü ilk kez biraz yorulmuş gibi göründü. “Çünkü Defne’yi kaybettim sandım.” dedi. Sonra gözleri sertleşti tekrar. “Ama geri geldi.” Bu cümle bir açıklama değil, bir karar gibiydi. O an Mert ayağa kalktı, sandalye hafifçe geriye kaydı. “Onu buradan götüreceğim.” Asya hemen karşı çıktı, Lina şaşkınlıkla “Zorla mı?” diye sordu ama Mert hiçbirine cevap vermedi. Sadece baktı. Kaan sonunda konuştu, “Bu doğru değil.” dediğinde Mert gözlerini ona çevirdi. “Defne burada güvende değil.” Asya sesini yükseltti, “Buna sen karar veremezsin!” Mert ise tek cümleyle bitirdi: “Ben verdim bile.”
Ertesi gün Lina Defne’yi merdiven boşluğunda buldu. Defne onu görünce durdu ama yüz ifadesi değişmedi. “Ne istiyorsun?” dediğinde Lina bir an konuşamadı. Çünkü Defne’ye yaklaşmak düşündüğünden daha zordu. Sonra derin bir nefes aldı. “Yanılmışım,” dedi. Defne bu cümleyi ciddiye almadı bile, “Herkes yanılıyor zaten.” Lina bu kez geri çekilmedi. “Mert hakkında.” Defne gözlerini hafif kıstı. Lina devam etti: “O sana zarar vermek istemiyor.” Defne hafifçe güldü ama bu bir eğlence değil, inanmazlık gibiydi. “Bunu herkes söylüyor.” Lina başını salladı. “Ama biz yanlış anlamışız.”
Aynı gün Kaan da Defne’nin yolunu kesti. Bu sefer engellemedi, sadece konuştu. “Bizi dinle,” dedi. Defne geçmek istedi ama Kaan sesini yükseltmedi, sadece daha net konuştu. “Mert seni zorla götürmek istiyor gibi görünüyor ama düşündüğün gibi değil.” Defne durdu. Kaan bunu fark etti ve devam etti: “Onu korumaya çalışıyor.” Defne hiçbir şey söylemedi ama ilk kez bu cümleler zihninde boşluk bırakmadı.
Uras ise tüm bunları uzaktan görüyordu. Lina’nın Defne’ye yaklaşmasını, Kaan’ın konuşmasını, Mert’in sessiz planını… ama o hiçbirine çağrılmamıştı. Bu da bilinçliydi. Mert onu özellikle dışarıda bırakmıştı. Uras bunu anladığında yüzünde bir öfke belirmedi ama gözleri değişti. Çünkü artık şunu biliyordu: Bu işte “aşk” yoktu. Bu, geçmişin yeniden yazılma savaşıydı ve Uras bu hikâyenin içinde yer almıyordu.
Gece olduğunda Mert Defne’yi yalnız yakaladı. Okulun koridorları boştu, ışıklar yarı açıktı ve sessizlik neredeyse baskı gibiydi. Defne yürürken onu fark etti ama durmadı. Mert ise onun önüne geçmedi, sadece yanında yürüdü. “Gel benimle,” dedi. Defne başını çevirmeden konuştu: “Nereye?” Mert kısa bir an sustu. “Gerçeğe.” Defne bu kez durdu. Yavaşça döndü. “Sana inanmıyorum.” dediğinde Mert’in cevabı hemen gelmedi. Sadece baktı. Sonra çok kısık bir sesle: “Biliyorum.” dedi. Bir adım daha yaklaştı. “Zaten inanmaman gerekiyor.”
O an Defne ilk kez net bir şey hissetti. Mert onu ikna etmeye çalışmıyordu. Onu hazırlıyordu. Ve bu, yalanlardan daha tehlikeliydi.
Gece ilerledikçe okulun koridorları tamamen boşalmıştı. Işıklar yarı yanık, duvarlar daha soğuk, sesler neredeyse yok gibiydi. Defne yürüyordu ama aslında sadece gitmiyordu; zihninde bir şeyleri de susturmaya çalışıyordu. Mert’in “gerçeğe” dediği an hâlâ kulağındaydı. Bu kelime basit bir kelime değildi, onun sesinde başka bir anlam taşıyordu.
Tam merdivenlerin başında durduğunda Mert yanına geldi. Bu sefer ani değildi, baskıcı değildi. Sadece vardı. Defne ona bakmadan konuştu. “Beni bir şeye sürüklüyorsun.” Mert kısa bir nefes verdi. “Seni geri çekiyorum.” Defne ilk kez ona döndü. Gözleri sertti ama içinde kırılgan bir şey vardı. “Arasındaki fark ne?” dedi. Mert çok kısa bir an sustu. Sonra çok net konuştu: “Biri seni kaybettirir. Diğeri seni geri getirir.”
Bu cümle havayı değiştirdi.
Defne’nin bakışı değişmedi ama sesi biraz daha düştü. “Ben kaybolmadım.” Mert bir adım yaklaştı. “Sen gittin.” Defne karşılık vermedi. Çünkü bu doğruydu ve en çok doğru olan şeyler can yakardı.
Bir süre sessizlik oldu. Bu sessizlik kavga değildi artık. Daha çok iki insanın birbirini yanlış zamanda, yanlış şekilde ama çok doğru hissetmesiydi.
Mert daha alçak bir sesle konuştu. “Sana zarar vermek istemedim.” Defne hafifçe güldü ama bu alay değildi. “Zaten verdin.” dedi. Mert gözlerini kaçırmadı. “Biliyorum.” Bu kelime ilk kez bir savunma değildi. Bir kabullenmeydi.
Defne bir adım geri çekildi. “O zaman neden hâlâ buradasın?” Mert hiç düşünmeden cevap verdi. “Çünkü gitmene izin vermiyorum.”
Bu cümle sertti ama Defne’nin içinde başka bir yere dokundu. Öfke değil. Tanıdıklık.
Tam o anda Asya uzaktan göründü. Yavaşça yaklaştı ama konuşmadı. Sadece izledi. Çünkü bu konuşma artık kimsenin kesebileceği bir şey değildi.
Mert yeniden Defne’ye döndü. “Sana her şeyi anlatacağım.” Defne gözlerini kısarak baktı. “Geç kaldın.” Mert başını hafifçe eğdi. “Ben zaten hiç doğru zamanda gelmedim.”
Bu cümle Defne’yi durdurdu. Çünkü bu bir itiraf gibi değil, bir pişmanlık gibi de değildi. Daha çok “ben seni hep seçtim ama yanlış şekilde” demekti.
Bir anlık sessizlikten sonra Mert devam etti. “Seni korumak için senden uzak durdum.” Defne’nin sesi bu kez daha kırılgandı ama bunu saklamaya çalıştı. “Bu bir bahane.” Mert hemen cevap verdi. “Hayır.” Bir adım daha yaklaştı. “Bu gerçek.”
Aralarındaki mesafe neredeyse yoktu artık. Ama dokunmuyorlardı. Çünkü dokunmak her şeyi değiştirebilirdi.
Defne kısık sesle konuştu. “Ben sana güvenmiyorum.” Mert gözlerini ondan ayırmadı. “Zaten istemiyorum güvenmeni.” Defne şaşırdı. Mert devam etti: “Sadece kalmanı istiyorum.”
Bu cümle… farklıydı.
İlk kez bir emir değil, bir ihtiyaç gibiydi.
Defne’nin nefesi hafifçe değişti ama hâlâ direniyordu. “Neden?” Mert cevap vermedi hemen. Bir saniye sustu. Sonra çok daha düşük, çok daha gerçek bir sesle söyledi: “Çünkü seni hâlâ seviyorum.”
O an dünya biraz durdu.
Asya gözlerini kaçırdı.
Defne ise hiçbir şey söylemedi.
Ama ilk kez bakışları sert değildi.
Sadece… şaşkındı.
Mert devam etmedi. Sadece bekledi. Çünkü bu cümlenin karşılığı yoktu. Ya kabul edilecekti ya da reddedilecekti.
Dinlemek listesi
Bulutlara esir olduk /oğuzhan koç
Arıyorum /edis
Kara kedi /serdar ortaç (melis fis versiyonu)
Gülü sevdim dikeni battı /melis fis
(Özellikle stray kids şarkıları öneririm arkadaşlar)
Arkadaşlar bu sırakar türkiye 'de olan olaylar yüzünden biraz canım sıkıldı biz okula güvenli şekilde eğitim almak için gidiyoruz, eğitim bizim en doğal haklarımızdan biri ve kimse buna karşı çıkmamalı evden çıkmaya korkuyoruz
Bölüm beğenirseniz oy verip yorum yapmayı unutmayın lütfen ❥❥
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |
