23. Bölüm

19. Bölüm

Aliya Sancaktar
pusu_13

 

"YİĞİT! NEREDE KALDIN OĞLUM YA?"

"Bir çuval patates soyduk, adam hâlâ yan odadan domates getirmeye çalışıyor!"

Kahvaltı hazırlamak için kolları sıvayan dört erkekten üçü, yere çökmüş, yanlarında olmayan dördüncüyü çağırıyorlardı. Önlerinde bir leğen soyulmuş patetes, ellerinde bıçakla milyon dolarlık bir tablo gibi duruyorlardı. Emir'in üstü, su dolu leğene yanlışlıkla biraz havadan bıraktığı patetes sebebiyle ıslanmış; Ömer beyaz gömleğinin manşetini kıvırarak kolunu dirseğine kadar sıyırmıştı. Burak ise büyük bir ciddiyetle işini yapıyor deyimi yerindeyse sanatını icra ediyordu.

Tam o sırada mutfağın kapısından içeri elinde bir kasa domates ile giren Yiğit bir süre sessizliğin oluşmasına sebebiyet vermişti.

"O ne lan öyle?" dedi Emir,

"Ordu mu besliyorsun yoksa küfretmeden küfretmenin yeni yollarını mı arıyorsun? Alttarafı bir menemen yapacaksın oğlum, neden bütün kasayı alıp geldin?"

Yiğit edilen alaya bir süre bakındı, sinirlenmemişti. Hatta kendi yüzüne de alaycı bir tebessüm oturmuş, bakışlarında sinsi bir imâ kendini göstermeye başlamıştı.

"Geride bir kasa daha var dövüşçü çocuk, bu hususi sana ait. Anca yeter diye düşündüm, doğru muyum?"

"He ağzına tükürdüğüm, memlekette kıtlık da ben yemek yiyorum diye var. Yulaf yemekten şahsımda damak tadı diye bir şey kalmadı, sporcusun diye kasa işi getirdim diyor it!"

Güldü Burak, arkadaşının cümlesi yanındaki insanları da güldürmüştü. Yiğit bile yüzündeki sırıtışı bozmadan tezgaha yönelmiş kasayı da beraberinde götürmüştü. İçi domates dolu, delikli, plastik kasayı bir kenara koydu ve bir başka büyük leğeni yarısına kadar su ile doldurup önlerine koyuverdi. Tam o sırada Emir doğramaya başladığı patetesi ikinci defa su dolu leğene düşürdüğünde Ömer'in ancak kollarına sıçrayan su, kendisini belden aşağı ıslatmıştı.

"Yulaf yaramamış anlaşılan."

...

Yiğit'in sesini Emir'in ettiği küfür takip etti. Yine de bu küfür polisi sinir etmek şöyle dursun bilakis daha çok kışkırtmıştı. Liseli çocuklar gibi kendisine edilen hakareti umursamıyor, zeytinyağı gibi üste çıkıyordu.

Muhatabını süzerken üzerindeki ıslağa takıldı gözleri, bu soğukta ıslak çamaşırları ile mi oturacaktı? Kalkmaya niyeti yok gibiydi.

"Oğlum hasta olmayın gözünüzü seveyim! Soğuğa erkeklik olmaz. Grip olsak ne tepki vereceklerini bilmiyorum. Tuhaf tuhaf insanların tuhaf tuhaf çözüm fikirleri ile muhatap etmeyin beni."

Yiğit'in itirazı haksız değildi. Burak araya girip kendisini tasdikledi, arkadaşının hasta olmasını istemiyordu. Grip olduğunda başı çok ağrıyor, ağrı kesici almak fayda etmiyordu. Dolayısıyla olası bir hastalık ihtimali gerçek manada başını ağrıtırdı. Emir sözlerini ikiletmedi, elindeki işi bitirip ellerini yıkadı ve üzerini değiştirmek için mutfağı terk etti.

Görünen o ki mutfak konusunda en kıdemlileri Burak'tı. Her ne kadar dile getirmeseler de tezgahın başına geçtiklerinde en küçüklerinin sahip olduğu özgüven hiçbirisinde görünmüyordu. Hele ki Yiğit... Acaba daha önce eline bıçak almış mıydı? Çaktırmıyordu ama çekincesi belli oluyordu. Herkes patates soyarken onun başka bir şey yapması fikrini de Burak atmıştı ortaya, çekindiğini hissetmiş sebebini az çok tahmin etmişti. O yüzden tek başına çalışması, eli ayağı karışırsa üzerinde bakış hissetmemesi için "İki tür yapalım, birini de sen yap. Kafana ne eserse." demiş elinden geldiğince onu topluluktan ayırmıştı. Hamdolsun muhatabı zeki bir insandı, bu teklifin neden yapıldığını anlamış hiç de ikiletmemişti.

Burak başını düşüncelerden kurtarıp arkadaşının yerine geçti, böylece Ömer'in yanına oturmuş oluyordu. Bir süre aralarında sessizliğin oluşmasına izin verdi. Elinde işi olmasaydı gözlerini göğe diker, sakince soluklanır ve arkasına yaslanırdı şimdi. Ömer çevresine huzur veriyordu. Karmakarışık ruh hâli onun yanında sükûnete eriyor, tıpkı onun sakin varlığı gibi huzura kavuşuyordu. Bir kez olsun telaşlı olduğunu görmemişti, aceleci bir yanı yoktu. Hiçbir şeyi çok dert etmiyordu. Akışına bırakmıştı hayatı sanki, yaşam tarzında kontrol etme arzusu diye bir şey bulunmuyordu fakat bu o kadar yumuşak bir teslimiyetti ki asla vurdumduymazlık değildi. Yolu, düsturu belliydi. Hüzne yer yoktu.

Şimdi durduk yere konusunu açıp karantina hakkında fikrini sorsa dahi tasalanmaz, "Her şeyde bir hayır vardır!" derdi. Haksızlığa uğrarsa itirazını eder ancak susturulsa "Rabb'im şahit!" diyerek susardı. Teslim olmuştu. Teslim olduğu şey soyut değerler bütünüydü belki fakat sahip olduğu güven ve tevazu hâli her âzâsına işlemişti. Karantinadaki herkesten daha özgürdü aslında. Zihni; çoğusu gereksiz olan düşünceden arınmış, berrak bir haldeydi. Güvence altındaydı sonuçta, inancı ona bunu garanti ediyordu.

O bu düşüncelerin arasındayken Ömer ilk postayı kızartmak için ayağa kalktı. Kalkarken Burak'a da masayı kurmasını tembihlemiş, ilk tava kızarırken ikincisini doğrayıp hazırlayabileceğini dilegetirmişti. Hem Emir de gelecekti zaten, her şekilde hallederlerdi.

Masayı kurdu. Kahvaltılıkları, kahvaltılık kaselere bölüştürdü. Bardakları hazırladı. Birbirine uzak iki ayrı sofra kurmuştu. Kızlar - erkekler olarak oturulacak, Betül ve Ömer odalarında yemeyeceklerdi.

Masayı hallettikten sonra ayrıyeten bir tepsi hazırlamış, dün gelen misafirlerin kapısına dikilmişti.

"Eğer hastanız biraz daha iyi olursa ona geçmiş olsun dileklerimi iletin lütfen." Diyerek tepsiyi uzattı.

"Burak Kahraman. Adımı söylediğinizde hatırlayacağını umuyorum. Afiyet olsun."

Ardından geri dönüp kızları ve Aktaşları yemeğe çağırdı. Sofra hazırdı, çay dem almıştı. Herkes yerine yerleştiğinde kadınların masasına yaklaştı Burak, onlar için getirdiği çaydanlığı nihâlenin üzerine koymuş ve kasten diğerinden ayrılan ilk masaya, Betül ile Livâ'ya yaklaşmıştı. Genç kızın kendisine dönen yüzünü fark etse de o kasıtlı olarak yengesini muhatap aldı.

"Abla bi bakar mısın?"

"Yiğit ile konuştuk da oturduğunuz sandalyeleri ve masayı işaretlemek istiyoruz, karışmaması için. Masadan kalktıktan sonra yerlerini değiştirmeyin, olur mu?"

Onayını aldı, geri dönmeye niyetlendi. Arkasını döndüğünde kırmızı kehribarların ağırlığını üzerinde hissetmişti. Okan oturduğu yerden kendisini izliyordu. En uçtaydı, masada kendisine en uzak noktaydı fakat aradaki onca mesafeye rağmen varlığını hissettirmeyi başarıyordu.

Burak emin adımlarla kendi masalarına yaklaştı, oturması gereken yeri es geçti. Okan'ın yanına vardı. Bakışları hâlâ içini ürpertecek kadar yoğundu. Erkek cinsiyetine sahip bir birey olarak bir kız kardeşi olsa da onun yanında başka bir erkek görse, kendisinin de benzer şeyler hissedeceğini biliyordu ancak yine de bu yargılamadan infaz eden bakışları hiç sevmiyordu. Yanlış bir şey yapmadığına emindi, bunu ona da gösterecekti.

"Oturduğunuz masayı, sandalyeyi işaretleyeceğim abi. Karışıklık olmasın. Yemekten sonra yerlerini değiştirme, olur mu?"

Onay aldı. Yerine geçti. Hiç değilse bu peşin istek, az önce Livâ'ya ne dediğini hayâlen duymasına, az buçuk tahmin etmesine yardımcı olacaktı.

Yemek; sakin, mülayim hatta beklenilenden huzurlu geçti. Bunun en muhtemel, başlıca sebebi sabah Yiğit'in yaptığı konuşma olmalıydı. Bu zamansız konuşma; huzursuz ruh hallerine, bedbaht sözlerine, umutsuz bekleyişlerine hiç umulmadık minvalde ilaç gibi gelmişti. Çok bir şey de dememişti halbuki, dediği tek şey aklının biraz olsun başına geldiğiydi. En başından beri karantina ahalisine açıklama yapma taraftarı olmamıştı, bu işin uzamayacağını düşünüyor ve istemeden de olsa belirsizliğin verdiği o berbat ruh halini, geçmeyen huzursuzluğunu bu bir avuç insandan çıkarıyordu.

Dediğine göre o bu işin ilk iki hafta içinde biteceğine inanıyordu hatta buraya gelirken tek tesellisi buydu. Hasta bir anneleri vardı fakat zavallı kadın oğlunun Bursa'daki işine ara verdiğini bile bilmiyordu, kız kardeşi ile İstanbul'a tedavi olmaya gittiğinden muhtemelen bir süre daha öğrenmezdi. Yiğit'in umudu da o süre zarfında işinin başına geri dönebilmekti lakin... Dün karantinaya, önceki gün sağlam gördüğü meşhur bir insan tekerlekli sandalye ile getirilince üstelik karısı da yanına paket olunca bu umudu baltalanmıştı. Burada kaldıkları süreyi ve kalacakları zamanı sorgulamıştı. Artık inişini çıkışını tek başına yaşamanın, yanındaki insanları strese sokmanın da bir manası kalmamıştı doğal olarak. Neyi, neden yaptığını açıklamak hem çevresine güvenmek hem de onların güvenini kazanmak demekti, bunu istiyordu.

Tabii Yiğit bunları söylerken duygusal bir ruh hâline bürünmüştü. Ardından kendisine sorulan soruları itiraz etmeden cevapladı. Bu onun güven kazanma şekliydi.

Emir'i vurmuştu çünkü buradaki diğer insanların aksine onun ilgilendiği branşta Avrupa şampiyonluğunun olduğunu biliyordu. Böyle bir insanla ilk günden birebir kavgaya girişemez, fiziksel kuvvet uygularsa onu kolay kolay sindiremezdi. Dolayısıyla üzerine yürüdüğünde onu ancak bu şekilde durdurmayı akıl etmişti. İlk günden bir başkaldırı hoş olmazdı, doğru da olmazdı. Eğer orada muhataplarını korkutmak pahasına Emir'i vurmamış olsaydı, herkes kolaylıkla karşı çıkacak cesareti bulurdu.

Polisleri terslemişti çünkü birbirinden bu denli habersiz ve tehlikeli bir sistemin içindeyken, sorun çıkartabilirlerdi. Öldürmeye teşebbüs edebilirler, sebebini de karantinadan çıkmaya çalıştıklarına bağlayabilir, yalan söyleyebilirlerdi. Yetkileri olmadığı halde şiddet uygulamaları Yiğit'i bu sebeple rahatsız etmiş kurallara uymazlarsa kurallara uymayacağını bir nevi fiilen göstermişti. Hiçbirini tanımıyordu, işin garip tarafı onlar da birbirlerini tanımıyorlardı. Hepsinin yakasında numaralar vardı. Birbirlerine seslenirken isim kullanmıyorlardı. Bu kadar anonim takılan bir ekibin elinde güç bulunması onları tehlikeli yapardı.

Kağıdı okuyunca yakalarını bırakmıştı çünkü sözde polis ekibinden biri sorumluluk aldığını yazmıştı. Karantinaya dövüşçü çifti getirenler, onlara el kaldıran insanlar değil, onları geri getiren aracılardı. Şiddeti uygulayan sadece bir not kağıdı göndermekle yetinmiş güya "Bu benim eserim, bir delilik yapacaksan başkasına dokunma" demişti.

Kapıya gelen çifti görünce sinirlenmişti, içeri kabul etmek istememişti çünkü bu hastalık olayında daha fazla insanın canının yanmasını istemiyordu. Betül'ü psikoloğa götürmeden önce yetkili kimseleri arayıp "Eğer sosyal mesafe sağlanırsa sorun olmayacağı" konusunda söz almış ancak söz verilenin aksine psikolog, kapısına yaralı bir halde getirilmişti.

Ve öfkesi ne yazık ki havada kalmıştı çünkü şoför Yusuf'un sorun çıkardığı için vurulduğunu geveleyip konuyu geçiştirmiş, basıp gitmişti.

Yiğit bu bir avuç insana sahip çıkabilirdi ancak yapabileceği ya da itiraz edebileceği şeyler sınırlıydı. Dün karantinaya getirilen kimselere engel olamamış olması bu gerçeği tokat gibi yüzüne çarpmıştı. Bu insanlara açıklama yapmadan kafasına göre hareket de edemezdi artık. Sadece güvenebilmek değil, güvenilebilmek istiyordu. Hatta bu arzusu, dün akşamdan sonra bir istek olmaktan çıkıp ihtiyaç hâline gelmişti.

Dürüsttü. Durumu beklenildiği kadar iyi yönetemediğini itiraf edebilecek kadar dürüsttü hem de. Konuşurken sürekli, sadece bir yetkili değil aynı zamanda kurban olduğunu vurgulamış, bu yüzden mantıklı düşünmekte çok zorlandığını dilegetirmişti. Buna verilebilecek en büyük örnek ise ne yazık ki ailelerin daha aranmamış olmasıydı. Halbuki çoktan ailelerine ulaşmış olmaları gerekiyordu, iyi olduklarını iletmeleri gerekiyordu. Aksi halde geride bıraktıkları insanlar nerede olduğunu bilmedikleri sevdiklerini ararlarken karantinayı tehlikeye atabilirlerdi. Tabii Yiğit bu konuşmayı sabahın nurunda yaptığından dilegetirilen bu "Aileyi arama" mevzusu, kahvaltıdan sonraya bırakılmak zorunda kaldı.

Dün kızlar mutfağı temizledikleri için bugün yemeği erkekler hazırladı. Yiğit'in yaptığı konuşmadan sonra onun samimiyetinin gölgesinde biraz biraz didişerek işlerini halletmişler, yemek yemişlerdi. Bu şen havanın, huzuru anımsatan sakinliğin hüküm sürdüğü küçük zaman dilimi, Yiğit'in "İlk kim aramak ister?" sorusu ile son buldu.

Senâ gönüllü oldu, farklı bir odaya girdiler. Herkes kapının önünde toplanmış sırasını bekliyordu. Burak bu işten memnun değildi. Kimlikteki ailesi ölmüştü ancak üzerinde taşımak zorunda olduğu kimliği sahteydi. Ortaya çıkar diye korkuyordu.

Aklını biraz olsun dağıtabilmek için masa ve sandalye işaretleme işini kendisi üstlendi. Elinde işaretlemeye uygun kalem bulunmadığından eşyaların arasından çıkan kolibandı ile uzunca bir şerit bant çekmişti. Bu yeterliydi, bant fark ediliyor kendini belli ediyordu.

Yiğit çok uzun sürmeyecek aralıklarla odadaki insanları bir bir değiştiriyor, sırayla herkesi içeri çağırıyordu. Nefesi sıklaştı, ister istemez kurduğu felaket senaryoları gözünün önünde oynaşıyor, aşmakta zorlanacağı bir korku yaşamasına sebebiyet veriyordu. Soğuk soğuk terlemeye başladı. Bir sandalye çekip oturdu. Sakinleşmesi gerekiyordu yoksa kendi kendini ifşa edecekti. Sahi, neden korkuyordu bu kadar? Ölmek zaten istediği bir şey değil miydi? Eğer işler beklediği gibi gitmez, babası istemediği hâlde kimliği aşikar olursa en kötü ihtimal ile öldürülürdü. Bu macera da erkenden bitmiş olurdu. Sakinleşmesi gerekiyordu. Ne olursa olsun kazançlıydı. Sakinleşmeliydi...

Neydi kalbinin bu kadar hızlı çarpmasına sebep olan şey? Ne zamandan beri ölmek korkutucu geliyordu? Yaşamaktan bir iki kere gerçekten zevk aldı diye uzun zamandır peşinde koştuğu sonsuz uyku kendisini rahatsız mı ediyordu? Böyle olmamalıydı! Yaşam ya da ölüm kararı bu kadar kolay, hızlı bir şekilde değişemezdi! İstikrarsız bir insan değildi, hiç olmamıştı. Kahrolası! Neden korkuyordu o halde?

Ellerini başının iki yanına yerleştirdi. Düzensiz nefesleri ses çıkarmaya başlamıştı. Kendisini kontrol edemiyor daha önceki intihar denemeleri gözünün önünden geçiyordu. Sakinleşmeliydi. Toparlanmalıydı... Sahip olduğu kimliğe geri dönmeliydi. Kafası karışmış, kaybolmuş, kimsesiz bir çocuk gibi hissediyordu. Normal bir insandan kat kat daha fazla stres altına girmişti ve bu berbat his, hiç kendisi gibi hissettirmiyordu.

Arkasına yaslandı, başını arkaya yatırdı, gözlerini kapattı. Derin derin soluklanırken aldığı her bir nefeste geriye doğru çekildiğini hissetti. Kısa bir an için gözünü açtığında kucağındaki elleri ile yükselen stresine eşlik ettiğini gördü. Sıkıntısı ellerine yansımıştı. Sol elinin işaret parmağını sağ elinin işaret parmağı üzerinde döndürüyor bir tur tamam olduğunda bu sefer aynı hareketi sağ eli ile sol eli üzerine yapıyordu. Yaptığı bu küçük haraketin tıpkı bir çark çevirmeye benzediğini fark etti. İstemeden parmakları hızlandı, baktığı o küçük manzarada oluşturduğu hayali çarkı ileri geri çevirdikçe zihninin derinliklerine indiğini hissetti. Babasının güzel gözleri gelmişti gözünün önüne; soğuk, rengine doygun ve tehlikeli bakışları vardı. Onun yeşil gözleri yüzüne her değdiğinde kendisine hakaret ediyormuş hissi veriyorlardı. Görüntüden memnun olmamıştı Burak, bu kadar huzursuz bir ruh hâline sahipken babasının gizliden gizliye hakaret taşıyan bakışlarının muhatabı olmak istemedi. Çarkı bir kere daha çevirdi. Annesi geldi gözlerinin önüne bu sefer; burnu havada duruşu, rahatsız olduğunu saklayamamasına rağmen ince belini belli etmek için giydiği fazlaca sıkma kıyafeti, bir an olsun yüzük parmağından çıkarmadığı altın halkası ile tam bir sonradan görmeydi. Bu profil asla parkta çocuğunun elinden tutarken görebileceğin bir profil değildi. Şık kıyafetleri ve korumak için can verebileceği ciddi duruşu ile kendisini masa başı işlere ehil biri gibi göstermeye çalışıyordu. Bu konuda başarılı olduğu da ne yakzık ki yadsınamaz bir gerçekti. Şirkette elinden düşürmediği iki üç dosya, sıkça tercih ettiği takım elbise, yapmacık bir güler yüz ve çaktırmadan emrindekilere attığı aşağılayıcı bakışıyla eğerti sonradan görme duruşunu yontmuştu. Onun çocuğu olması bir şeyi değiştirmiyordu, kendinden mevki olarak düşük insanlara nasıl davranıp bakıyorsa kendisine de aynı şekilde muamele ediyordu. Fırsatını bulsa çekinmeden yüzüne tükürecekmiş gibiydi. Belki de yatak odasının aynasına bakıp her gece kendini azarlıyordu, bu çocuğu nasıl doğurmuştu? Sahi, annesi kendisini neden doğurmuştu?

Kahraman ailesinin medyadan sakladığı zavallı çocuğu... Burak, buydu işte. Fazlası değil. Onlar yüzünden doğru düzgün bir hayat yaşayamadığı gibi yine onlar yüzünden ölecekti. Alışkın olduğu acı kalbine çöktüğünde zihninin içinde aynı şeyi sayıklıyordu "Ölmek sorun değil... Ölmek sorun değil..."

Tek yapması gereken ailesinin öldüğünü iddia etmekti. Eğer Yiğit tavrında bir açık yakalarsa ve kim olduğunu tahmin ederse oturup ölümü bekleyecekti. Rahatladığını hissetti. Düğümler çözülmüştü.

Sakinleşmişti.

"Burak, Yiğit seni çağırıyor!"

Aileyi arama sırası kendisindeydi fakat arayabileceği bir ailesi yoktu. Bir anlığına acınası hâline gülesi geldi, dudakları usulca kıvrıldı. Ailesi yüzünden yaşadığı utanç hafifçe yüzüne vurdu. Yanaklarında geçici bir kızarıklık, yüzünde öylesine bir tebessüm ile odaya girdi.

"Telefonun yanında değil mi?"

"Yanımda."

"Şöyle geç otur, ben de dosyanı açayım."

Denileni yaptı. Usulca sandalyeye yerleşti. Yiğit en başından itibaren olması gerektiği gibi, tam bir memur havasına bürünmüştü. Önünde dosyalar, düşünceli bir yüz ifadesi, dalgın gibi görünen fakat dikkatle işini yapan bir çift göz... Açık mavi sivil bir gömleğin üstüne giyilen polis montu, belli ki üniforması artık kirlenmişti, duruşuna ciddiyet katmıştı.

"Emir, ailenin sen çocukken öldüğünü fakat hâlâ daha bu durumdan etkilendiğin için üzerine fazla gitmemem gerektiğini söyledi. Üzgünüm ama sormak zorundayım, doğru mu bu?"

Tebessüm etti Burak.

"İncelik etmiş" dedi. Aklında rol yapmak gibi bir şey bulunmamasına rağmen konuşmaya tam giremediği için pürüzlü çıkan sesi duruma inandırıcılık katmıştı.

"Doğru, ailemden ayrılalı bayağı oldu."

Ailem öleli, diyememişti.

Cümlesini Yiğit'in mahcup sesi takip etti. Başını dosyaya eğmiş, ses perdesi düşmüştü.

"Kusuruma bakma lütfen, prosedür gereği..."

"Önemli değil."

Bir süre sessizlik oldu. Kısacık bir an göz göze geldiler. Ardından polis refleks olarak gözlerini dosyaya indirip elini muhatabına uzattı.

"Kimliğini alabilir miyim?"

"Tabii."

Dışından hiç ikiletmemişti ama her ne zaman ki uzattığı kimlik, karşı tarafın alışıyla parmaklarından ayrıldı işte o zaman tırnak uçlarından bütün bedenine buz gibi bir şey dağıldı. Ne olduğunu bilmiyordu ancak sebebinden adı kadar emindi : Korku.

Yaşamı çok verimli geçen biriymişçesine ölümden korkuyordu. İroninin böylesi ancak hayatın kendisinde olurdu zaten.

"İyi misin? Rengin attı birden. Su vereyim mi?"

Duyduğu ses ile daldığı o engin bataklıktan hızla gün yüzüne çıktı.

"İyiyim, iyiyim. Bir şeyim yok, teşekkür ederim."

Yiğit kimlikten bakarak kağıda bir şeyler yazdı, bilgisayar üzerinden birkaç küçük işlem yaptı ardından yüzünü muhatabına çevirdi.

"Babanın, annenin birer tane fotoğrafı lazım. Üzerinde var mı?"

Haydaa! Nereden çıkmıştı şimdi bu?

"Şu an yok da... Hem olsa bile hatırayı mı alacaktın?"

Yiğit'in dudakları kısa bir an, gülmek için kıvrılacak gibi oldu ancak hemen kendisini toparlayıp yüzünde oluşması muhtemel o tehlikeli ifadeyi engellemişti. Karşısında ailesini kaybetmiş bir insan vardı. Soru doğaldı. Muhatabının gözlerine yerleşmiş burukluğa karşı, konu ne olursa olsun, karşısında pişkin pişkin gülemezdi. Dikkatinin dağılmaması gerekiyordu.

"Hayır be oğlum! Hatıra almak öyle kolay mı? Yazıcı var burada bak, dosya için lazım olur diye fotoğraf kağıdı da getirmiştim, çoğaltacağız."

"Ya da üzerinde yoksa dijitalden çıkartacağız, halledeceğiz bir şekilde yani."

Burak çekince ile gözlerini kaçırdı.

"Peki ya, dijitalde de yoksa? Telefonumda mesela, galerimde yoksa?"

"Vardır oğlum illâki, insan ölen ailesinin fotoğrafını saklamaz mı?"

Yutkundu. Saklardı tabii, saklardı ama gerçek ailesinin fotoğraflarını saklardı. Doğduğu yıl ölen, haklarında hiçbir fikri olmadığı hâlde kimlikte ailesiymiş gibi gözüken, baba tarafından uzaktan ama gerçekten uzaktan akrabası olan iki insanın fotoğrafını değil.

Hastanede fotoğraf istenmemişti hiç şimdiye kadar, hiçbir kurumda fotoğrafla işi olmamıştı. Yabancı iki insanın yüzünü saklasa ne işine yarayacaktı sanki?

"Hani diyorum bir ihtimal, telefonum bozulmuştur, değiştirmek zorunda kalmışımdır, fotoğraflar eski telefonda kalmıştır, kurtaramamışımdır; olamaz mı?"

"Olabilir. Biraz üst üste gelmiş gibi olur ama olur mu? Olur. Sosyal medyan falan var mı? Oraya atmış olabilirsin."

"Yok..."

Yiğit az kalsın küfredecekti. Son anda kendini frenlemiş başını önüne düşürmüştü. Ne olacaktı şimdi? Nasıl bir insan ölen ailesinin bütün fotoğraflarını kaybeder ve bundan bu kadar rahat bahsederdi?

Kapı çaldı.

"Gel!"

Emir elinde telefonu ile içeri girdiğinde oyalanmadan masanın yanına kadar geldi. Elindeki telefonu polis memurunun önüne doğru uzattı, bir yandan açıklama yapma işine girişmişti.

"Vesikalık değil fakat sadece bunu bulabildik. Nişan fotoğrafı bu, aile evinde çekilmiş, fotoğrafta bir oynama yok. Arka planda ise sadece düz duvar var, stüdyoda olsa ancak bu kadar olur. Bu şekilde uygun olur mu? Vesikalık olması şart mı?"

Burak hayretler içerisinde ekrana bakıyordu. Keza Yiğit de şaşkınlığını gizlememiş gözlerini masanın diğer tarafında bulunan iki kişiye çevirmişti.

"Bunu nereden buldun? Bende yoktu. Sende de... Olamamalıydı? Yani mantıken."

Burak'ın duraksaya duraksaya kurduğu cümleye cevap verebilmek için yüzünü arkadaşından tarafa çevirdi Emir,

"Kusuruma bakma, ben Yiğit'in bizden fotoğraf istediğini sana söylemeyi unuttum. Sende fotoğraf olmadığını bildiğimden sen içerideyken halletmeye çalıştım. Kendini Yiğit'e açıklamaya çalışırken muhtemelen başkasından istemek aklına gelmezdi."

"Başkasından mı istedin? Kim?.."

Hayretler içerisindeydi. Arkadaşı gayet rahat konuşuyordu ama Burak'ın hayatında üçüncü bir kişi hiç olmamıştı ki? Hele de söz konusu olan kişi aileden biri ise.

"Amcan var ya oğlum."

Amcası?.. Amcası mı vardı? Doğru, vardı evet. Ama arkadaşı daha önce bir kere bile konuşmadığı amcasına ulaşmış ve karantinada lazım olan bir dosya için akrabalarının fotoğrafını mı istemişti?

İşte tam o an Emir'in gözlerinden sessiz bir ikaz geçti. Yiğit'e hissettirmeden bakışları ile arkadaşını uyarmıştı. Kendisine ayak uydurması gerekiyordu. Başını eğdi Burak, ayak uydurmayı deniyordu, düşünmemeye çalışıyordu fakat ne yazık ki söz konusu amcanın kimliğini düşünmeyi bırakamadığı için uyanmaması gereken gerçekliğe uyanmış, aniden bedenindeki tüm kan çekilmişti.

Emir, anlaşılmasın diye "Amcan" demişti ama

Babasından bahsediyordu.

"Bir amcan varsa onu arayalım o zaman. Aklı kalmasın."

"Amcam olmaz!"

Sesi bir anlığına o kadar yüksek çıkmıştı ki yalnızca birkaç saniyeliğine de olsa oda sessizliğe bürünmüştü. Emir sakin olması için kolunu tuttu, arkadaşının verdiği ani tepki şüphe uyandırıcıydı.

"Ne demek olmaz?" dedi Yiğit,

"Konuştuk ya bu konuyu? Karantinanın güvenliği için aileleri, eşi, dostu aramamız şart."

İtirazvari bir ses girdi araya,

"Yiğit. Sana üzerine gitme demiştim. Böyle tepki verdiğine göre bir karın ağrısı var. Diretme."

Burak kolunu arkadaşının elinden kurtardı, elleri ile yüzünü sıvazladı. İyi gözükmüyordu. Konuşmaya başladığında sesi sakin ancak duygudan uzaktı.

"Ba... Amcam ile aram iyi değil. Hatta iyiliği bırak arada herhangi bir bağ yok. Hiçbir şey yok. Emir ne niyetle kendisinden fotoğraf istedi bilmiyorum. Adam ile yıllardır görüşmüyorum. Aramam daha çok şüphe uyandırır. Aramak istemiyorum. Lütfen, zorlama."

Yiğit bir süre sustu. Kafasında soru işaretleri oluşmuştu. Sosyal medyada pek çok farklı aile sorununa tanıklık etmişti fakat çevresinde gördüğü hemen hemen ilk seferdi.

"Yani, kabalık ediyorum ama amcan sonuçta. Kendisi ile konuşmadığında arayıp sormuyor mu?"

Burak gözlerini dikip bakmakla yetindi. Dili konuşmuyordu ama gözleri "Sence?" der gibiydi. Yiğit gözlerini kaçırdı. Dizüstünün ekranını hafifçe aşağı eğdi ve konuşmaya başladı.

"Peki o halde, uzatmayalım. Emir bana fotoğrafı yolla."

Yazıcının güç düğmesine basıp tekrar muhatabına döndü.

"Son soru, seni merak edecek bir arkadaş çevren var mı?"

"Hayır, arayıp soracak bir Emir vardı, o da burada zaten."

"Pekâlâ çıkabilirsiniz. Kimliğini almayı unutma. Beş dakika sonra Esma'yı odaya yönlendirin. Yalnızca o kaldı."

Onaylayıp odayı terk ettiler, Yiğit'i düşünceleri ile başbaşa bıraktılar. Onları düşünürken aklını toparlayabilmek için ihtiyacı olan beş dakika geçti, Esma içeri girdi. Endişeli, tedirgin hatta hafif ürkek bir hâli vardı.

"İlk sen ara." dedi birden, masanın önündeki sandalyeye oturdu. Derdinden yakınırcasına arkasına yaslandı. Gözleri tavanda dolaşıyordu, başını hafifçe sola doğru eğmişti.

"Neden bilmiyorum, cevap veremeyeceğim bir soru sormalarından korkuyorum. Kendimi ailemle konuşmaya hazır hissetmiyorum. Ya yanlış bir şey söyleyip durumu ifşa edersem?"

Daha fazla dil dökmesine gerek kalmadı. Yiğit ona izin verdi, yakınma dinlemek istemiyordu.

"Onlara herkesin önünde konuşacağımı söyledim, dışarı çık, hepsini kapının önüne topla."

Esma itiraz etmedi, muhatabının kullandığı emir kipini hiç duymamış gibi davrandı. Yiğit'i dışarı çağırdı ve herkese durumu haber verdi. Polis memuru kapının önüne bir sandalye çekip oturmuş, kardeşini yanına çağırmış "İlk önce sen aramak istiyorsan seni bekleyeyim?" demişti. Sorusuna olumlu bir cevap gelmeyince annesinin numarasını çaldırıp sesi hoparlöre verdi. Telefon hızlıca açılmıştı.

"Alo, anne? Arka planda çok ses var, beni duyabiliyor musun?"

"Efendim Yiğit."

Duraksadı. Sağ tarafında ayakta dikilen kardeşi ile gözgöze geldi. Telefonu annesi açmamıştı zirâ o açsaydı "Önce selam sonra kelam!" der, selamsız sabahsız söze giren oğlunu yumuşakça ikaz ederdi. Telefonu açan kardeşiydi.

"Teyze, annem nerede?"

"Neden soruyorsun?"

"Ne demek neden soruyorsun, teyze? Onu aradım ya, konuşmam lazım."

"Yaa?" dedi kadın alayla,

"Demek annenle konuşman lazım, öyle mi Yiğit?"

Soğuk sesi ve kinayeli, harlı öfkesi hoparlörlerden o kadar net geliyordu ki sanki İstanbul'da değil de yanlarında hatta hemen karşılarındaydı.

"Sırf tedavi olmak için il değiştirmesi gereken hasta annene veda etmeye bile gelmedin ama onunla konuşman lazım, öyle mi Yiğit?"

Salon buz kesmişti. Herkes kendisine bakıyordu şimdi. Üzerindeki bakışları hissetmemek için başını biraz aşağı eğdi fakat sözünde durdu, hoparlörü kapatmadı. Teyzesi ise zar zor koruduğu sakinliğini birden bozmuş, koca okulu onun öfkeden titreyen sesi doldurmuştu.

"Sen hangi yüzle arıyorsun ablamı? HANGİ YÜZLE ARIYORSUN?"

"Kadının öküzün boyunu aşmış iki oğlu var, biri de annesinin elinden tutmadı. Polis olmuşsun, neyine yaradı Yiğit? Kendini kurtarmak için mi okudun sadece? Annen eniştesinin eline bakıyor doktora götürmesi için! Baban ezilip büzülüyor, kocama mahcup oluyor, sağlık sorunları yüzünden araba kullanamıyor adam. Deniyorum ama gönüllerini rahatlatamıyorum! BU KADININ KAZIK KADAR OLMUŞ İKİ OĞLU VAR! İnsanın biraz gururu incinir. Yazık... "

Asla sinirini atamıyordu. Yiğit araya girmeyi denese dahi izin vermemiş, haklı olduğuna emin olduğu konuda gerçekleri bir bir yeğeninin yüzüne haykırmaya devam etmişti.

"Hadi sen zaten hayırsızın tekiydin. Ya Ömer? Beş vakit namaz kılıyor ama annesinin hastalığına kayıtsız. Beyefendinin adı bir haftalık doktor tatillerinde geçiyor! Yazık, yemin ediyorum şu an karşımda olsaydınız yüzünüze tükürürdüm. Oğlum sizin anneniz ölüyor, farkında mısınız?.."

Yiğit teyzesinin sözünü kesti, daha fazlasını dinlemeye gönlü el vermiyordu. Bu kadar insanın önünde bir aile hesaplaşması yaşamayı düşünmemişti. Annesinin gönlünü alarak bir süre kendisine ulaşamayacağını söyleyecekti sadece. Teyzesinin haklı bağırışı, zikrettiği acı sözler yüreğine oturmuştu fakat elinden bir şey gelmiyordu. O kendince haklıydı. Şu saatten sonra istese de annesini ziyaret edemezdi.

Hemen sağında dikilen kardeşi kendisinden daha hassas bir yapıya sahipti, ailesine daha düşkündü. Onun nasıl hissettiğini düşünmek bile istemiyordu zira aralarındaki mesafeye, temas etmemelerine rağmen gerginliği açık seçik hissediliyordu.

"Teyze, sadece telefonu anneme ver."

Kadın aniden sustu. Yaşadığı bir anlık şok boğazında yumru oluşturmuş, sesinin çatallaşmasına sebebiyet vermişti. Dediği hiçbir şey dinlenilmemiş miydi?

"Umrunda bile değil, değil mi?.. Annen ölmüş, ölmemiş; geceleri uyumuş, uyumamış; oğullarının yolunu gözlemiş, gözlememiş..."

"Teyze. Anneme ver şu telefonu!"

Kadın birden parladı,

"Annen doktorun yanında!"

"Ablam ile konuşmanıza müsaade etmeyeceğim, duydun mu beni? Daha randevu gününden bihaber olan oğullarına ulaşmasını sağlayacak bütün numaraları engelleyeceğim. Ömer de arasın, hele bir arasın, bak ona daha neler neler sayacağım!"

"Anneniz ile konuşmak istiyorsanız bizahmet karşısına çıkın, ziyaret edin. Haysiyetsiz, aptal herifler!"

Telefonu suratına kapattı. Ölüm sessizliği sindi salona, Yiğit'in içli bir of çekişinden başka duyulabilecek ses yoktu. Ellerini kaldırdı genç adam, yüzünü sıvazladı. Yanı başındaki kardeşi ise dalıp gitmişti, yumruğunu sıkıyordu, gözü nemlenmişti. Öylece bir noktaya bakıyor, kim bilir neler düşünüyordu?

Çok ağır bir durum, diye düşündü Burak. Bir ailenin iki evladının alınması acımasızcaydı. Karşılıklı acı çekiyorlardı, üstelik buna mahkumlardı. Ne karantinanın lafzını edebilirler ne de teyzesinin dediği gibi annelerini ziyaret edebilirlerdi, oldukları yerde pösteki sayıyorlardı. Yapabilecekleri başka bir şey yoktu.

Yiğit tekrar odasına geçmeden önce Ömer'e yarım saat içinde annesini aramasını lakin yalnız konuşmasını söyledi. Aynı şeyleri defaaten dinleyecek takaati yoktu. Odasına girdiğinde peşinden gelen Esma kapıyı kapattı.

"İstersen dışarıda konuşayım, iyi görünmüyorsun."

"Hayır, konuşmayı uzatma yeter."

"Peki Hifâ'yı..."

Muhatabı sözünü kesti.

"Sana kaç kere onu bu işe hiç bulaştırma, diyeceğim?"

Yutkundu Esma, ilk günden beri bu konuda anlaşamıyorlardı.

"Ama bize ulaşamazsa başını belaya sokar diye korkuyorum."

"Annene durumu anlatırsın, ondan öğrenir."

Asla ikna olmuyordu.

"Yiğit, nişanlının huyunu hiç bilmiyormuş gibi konuşuyorsun."

"Son kez söylüyorum doktor, aç kulaklarını iyi dinle. Nişanlımın bu işe bulaşmasını istemiyorum, anladın? Bana kızması ya da kırılmasını kaldırabilirim ama bu mesele yüzünden canına bir zeval gelmesini kaldıramam. Bu, benim onu koruma şeklim. Hoşuna gitsin veya gitmesin."

"Sadece anneni ara."

Esma başını eğdi. Cevap vermek için zahmete girmedi bu sefer, annesini çaldırdı. Telefon beklenilenden hızlı açıldı fakat karşı taraftan kimse konuşmadı. Yalnızca ufak, anlamsız gürültüler duyuluyordu.

"Anne? Orada mısın?"

Tabii; ne Esma ne de Yiğit, Hifâ'nın aile evinde olduğundan haberdardı.

"Benim abla! Nihayet aradın, neredesin? İyisin değil mi?"

Başını yatırdığı masadan kaldırdı Yiğit, öylece karşısındaki kıza bakıyordu. O da nutku tutulmuş bir şekilde kendisine dönmüştü. Yorgun elalar ile çaresiz siyahlar bu heyecanlı sesi duyduklarında birbirleri ile buluştular.

"Abla? Orada mısın?"

Kahretsin ki, bu ihtimali hiç düşünmemişlerdi.

 

 

Bölüm : 10.02.2026 09:03 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...