
Bu bölüm, karakterlere yaptığı yorumlar ile kitaptan bir parça gibi hissettiren
@beyazturna
adlı okuruma ithaf edilmiştir.
Keyifli Okumalar Dilerim!
Karanlık, soğuk bir geceydi. Saat sabaha doğru yaklaşırken önemli sorumlulukları olan iki yetişkin insan aynı masayı, aynı suçu paylaşıyorlardı. Bahçe masasının üzerinde dibini görmüş bir bira şişesi; çevresinde ise alkolden çok öfke kokan bir sarhoş, ona içi boş gözlerle bakan bir ayık vardı. Sarhoşluğun etkisindeki bu yetki sahibi adam hiddetliydi; ateşnisar gözlerle, hararetli sözlerle muhatabına karşı çıkıyor onu iş bilmezlikle, düşünmeden hareket etmekle suçluyordu.
Bey sabırla muhatabının anlatısını bitirmesini bekledi. Ağzını yaya yaya konuşan, gece yarısı içmekten kafası hoş olan bu adam; ülkenin sözde Sağlık Bakanıydı.
“Kuyruğun sıkışınca göreceğim ben seni. Öldür demiştim ben sana, öldür! Ne işe yaradı yaşamaları ahmak herif, boşu boşuna risk alıyorsun.”
Sabahtan beri söyleniyordu. Özellikle Karan ailesinin içeri girebilmesi amacıyla ölü gösterilmesi çabasını anlayamıyordu. Onun için en büyük risklerden biri bu aileydi. Sahi, zenginlikte firavunlarla yarışan muhatabı, yakın zamanda ülkenin başına neler geldiğini bilmiyor muydu? Yusuf’un bu karantinaya dair nahoş fikirlerinin olduğunu bildiği hâlde nasıl güvenmişti? Karantina işi ellerinde patlayacaktı. Ölen doktorların hesabı sorulacaktı. Makamından olacaktı! Güç zehirlenmesi yaşadığı için öldürdüğü insanların hesabını kim verecekti? Alkolden, soğuktan, sorumluluktan ve korkudan bedeni titriyordu. Ne dediğini bilmez bir hâldeydi. Onun hataları yüzünden ifşa olacaklarını iddia ettiği muhatabı, bu öfke nöbetlerine katlanamayıp kendisini şuracıkta öldürse şüphesiz aklanmanın bir yolunu bulurdu. Bunun farkında olduğu hâlde biraz olsun sessiz olmayı, kısa bir an şikayetlenmemeyi beceremiyordu.
Bey ise yalnızca izliyordu. Dirayetli görüp bakan yaptıkları adam, kaç gündür tartışma çıkarmaktan başka icraat yapmıyordu. İnsanlıktan yoksun bir tavırla, ısrarla öldürmek istiyor; kendi risk almaya yanaşmadığından bunu ortağından bekliyordu. Üstelik amacı için akıllıca davranmıyordu. Manipüle etme yetisi yoktu, her şeyi ulu orta söylüyor; “Yap, et, kır, dök!” diye emir vermekten çekinmiyordu. Şu an önüne koyulan içkiden bile şüphe etmemişti. Bey’in neden düzenli bir şekilde kendisine alkol sunduğunu sorgulamıyordu. Günaşırı içtikçe daha da aptallaşıyor, sorulan her soruya cevap verdiği gibi bunun bir ağzını yoklama yolu olduğunu da idrak edemiyordu. Ahmak, sorumsuz, kibirli ve aptallığı yüzünden tehlikeliydi. Hatta belki ortaklaşa bir işe girilecek en son kişiydi. Derin bir nefes verip yüzünü sıvazladı Bey; bu iş bilmez bir fikri olduğundan değil, otoriter bir makamı olduğundan bu kadar çok konuşuyordu.
“Zaten en başından karantina mevzusu açılmamalıydı. Üç kişi öldürecektik sadece, üç! Mesleği önemli olmayan ve hastalık taşıyan üç kişi! Senin işgüzarlığın yüzünden üç doktor, bir psikiyatr öldü! Ve sen asıl öldürmen gereken adamı sakladın, polislerin yaralanmasına sebep oldun, benim adımı kullandın, risk aldın. Ahmak! Kan kaybından konuşamayacak raddeye gelen adamı ne diye tedavi ettirdin? Bıraksaydın da ölseydi. Sen ne yaptın? Yusuf’un istediğini yaptın. Onu içeri aldın! Senin bu içeri aldığın adam, Büyük Terör Olayları süresince karısıyla devlete gönüllü istihbarat sağladı, istihbarat! Nasıl bu kadar aptal olabilirsin?”
Aptal değildi. Karşısındaki adamın sayısız boş yakınmalarını dinlemek, karantina sürecinde ilgilenmesi gereken bütün sorunlardan daha fazla çaba gerektiriyordu. Son cümleye kadar çilekeş insanları bile imrendirecek bir sabır gösterdi ancak bu dirayetsiz aciz, hastalık sahibine bir meyli olduğu için onu öldürmek istemediğine dair hadsizce bir imada bulunmuştu. Bardağa eklenen saygısız son damla, dingin suyu taşırmıştı.
“Sen çok içmişsin.” Diyerek yakasından tuttuğu adamı arkalarında kalan havuza sürüklemiş, makam mevki dinlemeden başını suya sokmuştu. İçindekinin nefesini tükettiğine alamet olan kabarcıklar, su yüzeyine çıktı. Elinin altında çırpınan bedeni sakince izledi. Ona hatasını düşünmesi için tanıdığı vakit sona erdiğinde tuttuğu yakayı sertçe geri çekmiş ortağının nefes almasına izin vermişti. O öksürük krizindeyken üstüne basa basa hatasını zikretti.
“Betül benim kızım yaşında.”
Fakat bu adam aptallığında ısrarcıydı. Öksürükleri henüz dinmişti ki alkolün etkisiyle, biraz da boğulmanın hırsına kapılıp yeni bir hata yaptı.
“Senin kızın mı vardı?”
“Benim çocuğum yok.”
İkinci kere havuzun dibi ile bakıştığında bu sefer nefessiz geçireceği vakit kısa tutuldu. Sudan çıktığında tek kelime edecek hâli kalmamıştı. Fazlası ile bitkin düşmüş az önceki ahkâm kesen hâlleri bir anda yerini hastalıklı bir sessizliğe bırakmıştı. Havuz suyu ve alkol, beraber içilmek için çok yanlış seçimlerdi. Midesinde ne varsa bir irin gibi berrak suya aktı. İçi dışına çıktıktan sonra biraz olsun aklı başına gelmişti. Pahalı takım elbisesinin kolu ile özensizce ağız çevresindeki pisliği sildi. Oturdu, gözlerini göğe kaldırıp derin derin soludu.
“Eğer…” Güçlükle bir nefes daha aldı ve anlamsız bir cümle sarf etmemek için büyük bir çaba verdi. “Eğer birlikte suça karışmadan önce bana bu hareketi yapmış olsaydın, şu an aramızda demir parmaklıklar vardı.”
Bey yine mevkiye güvenerek söylenen bu söze gülerek karşılık verdi.
“Yanlışın var. Sende Yahudi korkaklığı var, sen garantör olarak gördüğün kimseyi kolay kolay heba etmezsin. Ama ben, sen değilim. Senin gibi birinin oyuncağı olacak biri de değilim. Eğer doktorların ölümüne yardım ettiysem bu sadece kendi amacımı riske atmadığı içindir. Şayet aksi bir durumun oluşmasına sebep olursan seni de gözümü kırpmadan harcarım. Aramıza demir parmaklıklardan daha soğuk bir şey girer o vakit; toprak…”
Bu cümleler pek çok şey ifade ediyordu ancak Bakan, bunları düşünebilecek kadar sağlıklı bir zihne sahip değildi. Sessiz sedasız boyun eğmeyi seçti. Konuşmayı başka buluşmalara erteleyerek biraz bitkinlikten, yarım yamalak bir sarhoşluğun etkisinden, yorgunluktan aksayarak karanlığın içindeki arabasına doğru yol aldı. Her şekilde ve her koşulda, bu işin içinde beraber oldukları sürece ona muhtaçtı. Bunu iliklerine kadar hissediyor, gariptir ki tek başına idare edebileceğine kendi bile inanmıyordu. Bu garip denklemde kendine dahi itiraf edemediği küçük sırlar vardı; düşündükçe deli edenlerden biri de şayet bu adam gibi birine sırtını yaslamamış olsaydı, öldürme emrini veremeyecek oluşuydu. Şu hâle bak ki şimdi istediği insanları öldürmedi diye edebiyat yapmayı kendine hak görüyordu. Elini yolcu kapısının üzerine koyduğunda istemsizce gülmekten kendini alamadı. Tuhaf bir şekilde içkinin etkisini artık o kadar fazla hissetmiyordu.
“Bu işe bana yardımcı olmak için bulaşmadın, değil mi?”
Sorusu cevapsız kaldı. Arabanın diğer taraftaki kapısı sertçe kapandığında bunu bilinçsizce zihninde tercüme etti. “Çeneni kapa!”
Haklıydı. İnsanın, bir yolculuğa çıkmadan önce o yolculuğa çıkana kadar vakti vardı. Aynı hedefe ulaşabilmek için pek çok yolu deneyebilirdi elbette ancak her yöntem, geri dönüş imkânı sunmuyordu.
___ ___ ___
Günün ilk ışıkları pencerelerden içeri süzülüyordu. Soğuk havaya rağmen tenine düşen aydınlık, tatlı bir ısı oluşturuyordu. Gözlerini araladı. Eşinin acı kahve gözlerinin soluk bir ışıkla odada dolandığına şahitlik etti, Yusuf kendisinden önce uyanmıştı. Sağlam olan elini karısının üzerine koymuş efkârlı ama donuk bir ifade ile çevresini inceliyordu. Adını sesledi, gözlerinin içine baktı. Kocasının kendisine tebessüm edişini memnuniyet ile karşıladı. Ne kadar dinlenirse dinlensin yüzündeki o yorgun ifade geçmiyordu, sanki bir gece değil de üç yıl geçmişti aradan. Düşünceliydi, düşünceli duruşunu kimseden saklamasa da düşüncelerini manevi bir sandığın içine sığdırıp üzerine kilit vurmayı adet edinmişti. Karısı eşindeki bu koruma içgüdüsünden hoşlanmaz yeri geldiğinde bu uğurda tartışmaya çekinmezdi ancak şimdi durum kesinlikle normalden farklıydı. Kıl payı ölümden dönen eşine hesap sorabileceğini zannetmiyordu. Kafasında dönüp dolaşan tonla soruya cevap bulması gerekirken Yusuf’un bu ketum duruşunu kabul ile karşılamak oldukça zor olacaktı.
“İlk defa bu kadar dalgın gördüm seni.”
Yine de şansını denemekten zarar gelmezdi, nihayetinde Yusuf konuşmak istemezse uzatmayacaktı.
Güldü eşi, garip bir gülüştü bu; düşünceli hâlinin öylesine bir dışavurumuydu adeta, kısacık, soğuk ve gelişigüzeldi. Güzelliğini adından almış temiz simasını eşine çevirdi, yapabildiği kadar yaklaşıp onu alnından öptü. Başka bir cevap vermedi. Hazal pes edip omuzlarını düşürmüştü. İç geçirdi. Sanki sızlayan yaraları varmış gibi ağır bir tavırla ayağa kalktığında bir ses işitti.
“Dün, bütün gün kulaklarımda çocuk kahkahaları vardı. Hâlâ onun etkisindeyim.”
“Çocuk kahkahaları mı? Rüyanda mı?” Şaşkınlığını gizleyememişti kadın. “Üstelik neredeyse can verdiğin günün ertesi sabahında mı? Gerçekten… Zihninin sahip olduğu dirence hayran olmamak elde değil.”
Hazal farkında değildi ama eşi bu sefer hüzünlü anılarına kalkan olsun için değil, yaşadığı hüzünden etkilendiği için böylesine bir rüyaya dalmıştı.
“Bizim kızımızdı.”
“Bizim kızımız mı?”
“Evet, öyleydi. Gözlerini senden almıştı, çok güzel bakıyordu. Bana bilinçli bir şekilde ‘baba’ diyebilecek yaşta değildi ama heyecanlanınca çığlık atması yetiyordu. Bütün gün gerçekte var olmayan bir kız çocuğuna babalık yaptım. Konuşmaya çalışırken çıkardığı garip sesleri dinliyorduk beraber, sen hoşuna gittiği için gülüyordun. Ben ise öylesine mest olmuştum ki benim gülüşüm sizin gülüşünüzü gölgeler de duyamam diye korktuğumdan tebessüm etmekle yetiniyordum. Çok gerçekçiydi. Kızımın tenini hâlâ parmaklarımda hissediyorum ancak… Yok.”
Oda sessizliğe büründü. Yusuf ilk defa bir rüyayı bu kadar içten bir şekilde kendisi ile paylaşıyordu. Bunun görünenden fazlası olduğunu hissetti. Yanına yaklaştı, yatağın kenarına oturdu. Gözlerini eşinin gözlerine çıkardı, dinlenildiğini bilsin istiyordu.
“Bütün gün çığırtkan küçük bir çocuğun avanesi olmak; ha konuştu, ha konuşacak diye ağzının içine bakmak, o boğuk garip seslerden mantıklı cümleler çıkarmak, kendini ifade etmeye çalışmasını izlemek… Bunların anne/baba figürüne hoş geldiği hep bildiğim şeylerdi fakat yaşamak, yaşar gibi olmak hayal alemimde pek çok şeyi birbirine kattı. Başım ağrıyor.”
İkinci bir sessizlik kendini duyurdu. Örtülü niyetler kendilerini hissettirdiler o an, Hazal boşluğa düşmüş gibi hissetti. “Hepsi bu kadar mı?” diye sorarken buldu kendini. Tebessüm etti Yusuf, “Değil elbette.” demişti.
“Bunlar yalnızca hatırlamaya değer olan kısımlar. Hatırlamaya değer bulmadığım parçaysa tam bir yaşam mücadelesiydi ama ben, bu sefer kaybettim. Buraya gelmeden yaşadığımız o geceyi bir de kucağımda korumam gereken küçük bir can ile yaşadım, hayli garipti. Sadece karımı koruma zorunluluğu dahi omuzlarımı ağrıtacak kadar ağır bir sorumluluk iken ortamın gerginliğini hissettiği için tir tir titreyen bir masumun varlığı neredeyse aklımı kaçırmama sebep oluyordu. Onu korumak için tam olarak ne yaptığımı hatırlayamasam da işin sonunda bedenimdeki kurşunların sayısı ve yeri birebir aynıydı. Arabaya taşındığım sahne, bilincimi açık tutmak için çabaladığın kısım, ölmemden korktuğun için adımı haykırdığın kısma kadar her şey aynıydı. Tek fark neydi biliyor musun? Ben bu sefer haykırışına cevap veremedim. Araba sağlık merkezine gelmeden fren yaptı, battaniyeyi yüzüme kadar çektiniz, sabaha kadar bir daha ışık yüzü görmedim. Gözümün önü karardı, sesler boğuklaştı, ağlayışın yavaş yavaş uzaklaştı. Bir daha sesini duyamadım. Ne garip değil mi? Oysa toprağın altında sesler duyulur sanıyordum.”
Dönüp karısının gözlerinin içine baktı. Gözlerinin içi parlayan kadın donuklaştı, yüzü beyazladı, başını aşağı eğdi hatta kısa bir an için ellerini de geri çekti. Anlamıştı, kocasının hatırladığını anlamıştı. Anlayacağını biliyordu Yusuf, bu tepki bunun alametiydi. Anlaması iyi olmuştu zira o gece kendisine karşı kurulan nahoş cümleden duyduğu rahatsızlığı alenen dile getirmek istemiyordu. Kulaklarında yankılandı tekrar,
“Ziyaret etmem seni, özlemin katlanılamaz olduğunda mezarlığın önünde bulurum kendimi ama mezarının yanına uğramam. Sen beni kendine hasret bırakırsan ben de seni bırakırım.”
Hazal ne diyeceğini bilemedi, inme inmişti. Aldığı nefes ciğerine yetmiyordu. O an bunları zikrederken tek düşündüğü eşinin ayalmasıydı ancak onun, öylesine bitkin hâldeyken kendisine söylenen şeyleri hatırlayacağına ihtimal vermemişti, ne kadar acı olursa olsun. Şimdi ise Yusuf rüyasına girecek kadar rahatsızlık duyduğu cümleyi hatırladığını; rüyasını anlatırken kurmayı seçtiği cümleler, içten bakan samimi gözler ile kendisine anlatmıştı. Tıpkı şahsına yaraşır bir zarafetle üstelik…
Kendini açıklamak istedi ancak derdini anlatacak kelimelerin hepsi o an için sözlüklerden silinmişti. Bir türlü doğru kelimeyi seçemedi, ne denirdi ki şimdi? O böyle anlayışla bakarken, bakışlarına gömdüğü hüznü dahi yalnız gözleri ile hissettirirken? “Beni bırakmandan öylesine korktum ki seni kendi varlığım ile tehdit ettim.” Bu işin Türkçesi buydu ama mesele, bunu dile getirecek yürek değil miydi zaten? İçinin sızladığını hissetti.
Yusuf, “Bir açıklamaya ihtiyacımız yok.” dediğinde gözlerine ancak bakabilmişti. “O sözleri duyan sesindeki korkuyu da duydu elbet. Neyi neden söylediğini biliyorum, açıklamasan da olur. İnsan acısını sevdiği ile paylaşmak ister ya, benimki de aynı kabilden. Yoksa ben karımın kaç gece, kaç kere mezarlığın kapısına uğrayacağını, özlemi yüreğini dağlarsa şayet kendini yine yanımda bulacağını biliyorum.”
Cümlesinin peşine oluşan sessizlik konunun altına attığı bir imza gibiydi adeta, ortamın gerginliğini almıştı. Hazal’ın gözlerinden hayranlık, şükran ve mahcubiyet hüzmesi aynı anda geçti. Yusuf’un sahip olduğu anlayışı, bu kadar zarif bir şekilde üzerinde taşıyabilen başka bir adam var mıydı? İnsanları anlamak bir hayat felsefesi olmuştu eşi için, ister istemez dinliyor, izliyor, analiz ediyor; kime karşı ne sorumluluğu varsa yerine getiriyordu. Bazen günlük yaşamında meslek etiğinin dışına çıktığı da oluyordu. Panzehir yapmayı bilen bir şifacı, şüphesiz zehir yapmayı da biliyordu. Arazi şartlarını değerlendiren bir savaşçı gibiydi. Mesleğinin amacı düşeni tutmak iken o, engebeli arazide düşmesi gerekeni düşürmekten çekinmiyordu. Polis tarafından basılmalarını bir kenara bırakarak düşünecek olsa aklına ilk gelen şey aynı baskını teröristler tarafından yedikleri zaman olurdu. Yusuf’un yalnızca blöf yaparak sözü nasıl tehlikeli bir noktaya getirdiğini, gerginliği tırmandırarak yakaladığı ufak bir bilgi kırıntısı ile kendisine kulak verenin aklını nasıl karıştırdığını, asıl amaç vakit kazanmak olduğu hâlde karşı tarafın nasıl bir türlü aymadığını hatırladı. Yusuf’u bu camiada farklı yapan şey, onun psikoloji alanında çalışmak istemesinin nedeninin hasta insanları iyileştirmekten ziyade insanları tanımak olmasıydı. Gerçek manada tanımak… Gerekirse çelme takmaya yetecek kadar tanımak… Asla bir psikolog olduğunu hayal ederek bu yola girmemişti; gel gör ki şimdi hastaları, kendisi için önem teşkil eden çoğu mevzudan daha hassas bir mesele olmuşlardı.
Kadının bir süre yüzüne henüz yerleşen tebessümünü korudu ancak sonra yüzü solgun bir çiçek gibi renk verdi. Sanki biri ağartıcı bir kimyasal ile yüzünü sıvazlamıştı. Derince nefes alıp usulca bıraktı. Sinesinde tartamayacağı kadar ağır bir yük vardı. Yusuf o uyurken yaşanan şeyleri sormayacak mıydı? Kendi başına vermek zorunda kaldığı kararın ağırlığı hâlâ omuzlarındaydı. Suçlu hissediyordu ancak bir suç işlememişti. Kâğıt üzerinde Karan ailesini öldürmekten başka hiçbir suç işlememişti.
“Sormayacak mısın?” derken bütün cesareti ile acı kahvelere bakıyordu. “Sen uyurken neler olduğunu sormayacak mısın?”
Yusuf kısa bir an eşinin yüzüne baktı, kaşları hafifçe çatıldı fakat nedenini dile getirmedi.
“Senin anlatmanı bekliyordum.”
Beklediğine göre anlatacağını biliyor olmalıydı. Karısını rahatsız eden bir şeyler vardı, farkındaydı. Hazal’ın yüzünde bu zamana kadar neredeyse hiç gözlemlemediği tekinsiz bir huzursuzluk hâli vardı. Yine de “Neyin var?” diye sorup konuya kitabın ortasından girmek yerine eşinin uygun bulduğu şekilde, uygun bulduğu zamanda anlatmasını beklemişti. Bu durum, bu zamana kadar hep böyle olmuştu. Eğer ki derdini anlatmakta geciktiğini düşünürse o zaman soru sorarak eşine yardımcı olur, zihninde aşamadığı o eşik her ne ise onu geçmesine yardım ederdi. Ta ki Hazal gönül rahatlığı ile sıkıntısını anlatana değin.
“Kendini hazır hissettiğinde konusunu açacağını biliyordum.”
Evet, açmıştı. Anlatması gereken şeyler geciktirebileceği meseleler değillerdi. Yusuf ters bir tepki vermeyecekti ama yine de anlatacağı şeylerden rahatsızlık duyacaktı. Hazal’ı tedirgin eden yegâne şey, tek başına vermek zorunda kaldığı kararın yanlış olma ihtimaliydi. Birlikteliklerini ve canlarını tehlikeye atmaktan korkuyordu. Mal varlıkları ise zaten ellerinden gitmişti yalnızca Yusuf, henüz bunu bilmiyordu.
“Yolun yarısına kadar arabayı süren ve bizi bir çalışanına devreden o adam, aslında bütün bu olayların arkasındaki iki kişiden biri. Tuhaf derecede gamsız. Üstelik haddinden fazla şöhrete sahip olduğu hâlde medyada bulunmayı reddediyor, hiç değilse elinden geldiğince. Onunla ilk göz göze geldiğim anda ‘Onu sima olarak tanısam da sesini neredeyse hiç duymadığımı’ düşündüm. Hakkında kayda değer bir bilgiye sahip olmayışım beni rahatsız etti. Sen henüz kendine gelmemişken bana bilmem gereken her şeyi anlattı. Betül’ün hastalığını, karantinayı, doktorların ölümünü ve dahasını… İleri derecede bir güven kazanma çabası vardı. Bir yandan yardımcı olmaya çalışıyor gibi gözükürken diğer yandan beni köşeye sıkıştırdığını hissettim.”
Cümlesinin sonunu getirirken sesini hafif bir titreme aldı. Yusuf’tan öğrenmesi gereken her şeyi bu garip adamdan öğrenmişti. İçinde baskıladığı kırgınlığı, konuşmasıyla biraz olsun dışa vurmuştu. Baskından önce yapılan telefon konuşmasını, kocasının aldığı tehdidi hatta tehdit edilmeden önce tehlikenin zaten farkında olduğunu da Bey söylemişti. Yusuf’a bu garip adamla neler konuştuğunu anlatmayı bitirdiğinde konuşmasını yaşadığı kırgınlıkla noktaladı.
“Yaşanılanlardan habersizdim. Bunu öğrendiğinde şaşkınlığı altında ezildim, aranızda ne olduğunu bilmeyişim açıkça beni onun vicdanına bıraktı. Aksini ispatlayamayacağım için dediği her şeyi doğru gibi kabul ettim, içimi kemiren şüphelere rağmen elimde itiraz edebileceğim tek bir bilgi yoktu! Yalnızca sen vurulmuştun ve o, benim aksine bütün hikayeyi biliyordu.”
Yusuf bütün bu yakınmalara karşın yüz ifadesini korudu. Yalnızca kaşları bir miktar daha çatılmış, bekleyişi zihninde daha sessiz bir hâl almıştı. Düşünceler susmuştu fakat duyguları “susmak” kelimesinin tanımından bihaberdi. Tuhaf hissediyordu. Eşinin ifadesinde hayal kırıklığı görmeye alışık değildi. Konuşmaya başladığında niyeti karısını teselli etmekten ziyade doğruları söylemekti.
“Senden saklamak gibi bir niyetim yoktu. Karantinaya sorunsuz gireceğimizi düşünüyordum. Bir şekilde anlatacaktım ama önce evden çıkmalıydık. Sana bir zarar gelme ihtimali konuşmamız gereken konuların tarihini ileri atmama sebep oldu. Yaralanacağımı ve o lümpen tip ile benim yerime senin muhatap olacağını düşünemedim. Özür dilerim.
Seni böyle tedirgin eden şey, onun sana karşı kurduğu cümleler mi?”
Son cümleye kadar af dileme mahiyetinde olan konuşma, sorulan soruyla birlikte tehditkâr bir tona büründü. Hazal konuyu daha fazla yokuşa sürme taraftarı değildi. Derin bir nefes aldı ve tereddüt etse de gerçeği olduğu gibi dile getirdi.
“Bizi kağıt üzerinde öldürmeyi teklif etti, ben de kabul ettim.”
Kocası bir süre sadece bakmakla yetindi. Yüzünde anlaşılır bir ifade yoktu, daha çok muhatabını anlamaya çalışıyormuş gibiydi fakat durumu eleştirmedi, konuya dair tek bir soru bile sormamıştı. Kadın, bunun bilinçli bir tercih olduğunu fark ettiğinde sessizleşti. Yusuf, hiç değilse şimdilik bu konuyu konuşmak istemiyordu.
“Yani biz devlet nezdinde ölüyüz?” diye mırıldandı. Bu aynı anda birden çok anlama geliyordu. Pek çok farklı eksiklik… Ölüm dünya hayatının acımasız bir silgisi gibiydi. Sahte bile olsa her şeyi ama her şeyi silip atmıştı. Artık hiçbir şeye sahip değillerdi. En temel hakları bile ellerinden kaymış, yokluğa karışmıştı. Üstelik buna razı olmak zorunda kalmışlardı. Bir daha hastaneye gidemeyeceklerdi. Kimlik denetimi yapılan hiçbir yerde var olamayacaklardı. Adlarına kayıtlı olan ne varsa bir anda sistemden düşecekti, e-devlet kapısı kapanacaktı, vatandaşlıkları sonlanacak, muhtemelen sahip oldukları her şey ailelerine teslim edilecekti.
“Evet.” diye fısıldadı Hazal, başını aşağı eğip sözüne devam etti.
“Böyle bir şeye tek karar vermemeliydim ancak bilincin yerinde değildi. Yusuf… Berbat bir çelişkiydi. Ben, başka seçeneğimin olmadığını bile bile hata yapmış da olabilirim. İki gündür bu düşüncelerin altında eziliyorum. Ne düşünüyorsan onu duymak istiyorum. Muhatabın ben olduğum için düşüncelerini yumuşatmanı istemiyorum. Hata yaptıysam söyle lütfen, lütfen.”
Kocası uzanıp yavaşça elini karısının beline yerleştirdi, hafifçe sıkıp kendine çektiğinde Hazal itiraz etmeden eşinin çağrısına uymuştu. Çekinerek yaklaşmış başını usulca eşinin göğsüne yaslamıştı. Kalbinin atışlarını duymak titrek bir nefes almasına ve huzurla gözlerini kapatmasına sebebiyet verdi. Başını yasladığı şey bir yastık değil, sevdasını taşıyan bir yürekti. Her atışı şükran duyacağı bir nimetti.
Kocasının “Hata yaptın” dediğini işitti. “Kimliğimizi kendi ellerimizle değersizleştirmiş olduk.” Kocası teklifini reddetmemiş düşüncesini aynen dile getirmişti.
İçi titredi genç kadının “Başka seçenek bulamadım.” dedi, sesinde katmanlı bir hüzün vardı. Sanki imkânı olsa kocasına daha fazla sokulacak, pişman olmaktan duyduğu korkudan kaçıp hayat arkadaşının arkasına saklanacaktı.
“Biliyorum.” diye fısıldadı Yusuf, “Sana kızmıyorum çünkü adım gibi biliyorum ki aynı hatayı ben de yapacaktım hem de karımın rızasını alarak... Tehlikeden kaçabilmek için karantinaya girmeyi teklif olarak sunduğumda varlığımızı bir şekilde ortadan kaldıracaklarını biliyordum. Üstelik… Her ihtimali göze almıştım.”
Yaralı kolunu kaldırıp kendisine sarılamayan adam, sağlam kolu ile saçlarını okşamaya başlamıştı. Kısa bir süre sonra kucağındaki kadından mırıltıya benzer bir cümle döküldü.
“Senin düşeceğin bir hataya düşmüş olmak o kadar da kötü hissettirmiyormuş.”
Bu söze güldü, karısının samimiyetine samimiyet ile karşılık vermişti. Bu hâlde bile gülebiliyor olmaları, hiç şüphesiz birbirlerine sahip olmalarından kaynaklanıyordu.
Ah, bir de çocukları olsa…
Neden bunu böylesine fazla arzulamak için bu kadar geç kalmıştı? Karantinada çocuk sahibi olmayı düşünmesi bile hataydı. Kaldı ki buradan kurtulup kurtulamayacakları da muammaydı. Bu düşünce ister istemez kendisini baştan aşağı rahatsız ediyordu.
“Ha unutmadan; bugün bize kahvaltı tepsisi getiren kişi, sana geçmiş olsun dileğini iletmemi istemişti, ağrın henüz geçmediğinden sabah konusunu açmamıştım.”
“Tanışıyor muyum kendisi ile?”
“Öyle olduğunu düşünüyorum. Adını da söyledi. Burak’tı yanlış hatırlamıyorsam. Burak… Kahraman?”
Yusuf’un eşinin saçlarını okşayan eli durdu. Gözleri yalnızca bir anlığına uzaklara daldı. Karşı duvarda oynaşan bakışları sanki hiçliğe karıştı. Bu vakit öylesine kısaydı ki başarılı bir gazetecinin gözlem yeteneğine sahip olan karısı bile şüphelenmesi gereken bir durumun olup olmadığına karar verememişti.
“Yusuf? Bir şey mi oldu?”
“Hayır, kim olduğunu düşündüm yalnızca. Bana çocuğun yüzünü tarif edebilir misin?”
Kadın kısa bir vakti düşünmeye ayırdı.
“Tarif edebilecek kadar hatırlamıyorum. O esnada gece boyunca ağrı çektiğin gerçeği ile yüzleşiyordum. Kendi kendime kızgın olduğumdan muhatabımın yüzüne bile bakmamışım doğru düzgün.”
Yusuf başını sallamakla yetindi. Şu konuşmayı yapana kadar karantina sakinleri ile tanışmak gibi bir düşüncesi yoktu. Ancak şimdi, içlerinde tam olarak kimlerin bulunduğunu merak eder olmuştu. Dışarıdaki insanlar aslen kimlerdi? Ya da sahip oldukları kimlikler bu puslu olay örgüsünde esasen ne ifade ediyorlardı? Karantinaya dair ne biliyorlar, nelere inanıyorlar, çıkacaklarına dair ne kadar umut besliyorlardı?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |