
Yeni Bölümü atmadan önce,

Size de tanıdık geldi mi? 🤭
Görünce atmadan duramadım.
Keyifli Okumalar!💐
22. Bölüm
Gözlerini arkadaşının gözlerine çıkardı. Elleri titriyordu. İki parmağının arasına sığdırdığı taşınabilir belleğin içerisinde aynı kişiye ait birbirinden farklı bir sürü suç iddiası vardı. Kabarık bir liste… Ablası kendisini aradığında bir şeyden kesinlikle emin olmuştu, bir şey saklıyorlardı. Yiğit de bu işin içindeydi. Yardımcı komiser kimliğine rağmen hasta annesi için aniden tayin isteyebilmesi ve bu isteğin kabul edilmesi akıl alır iş değildi. Polis departmanında¹ bu işlerin imkânsıza yakın bir zorluğunun olduğunu biliyordu. Yiğit pek çok kez kendi ağzı ile söylemişti. Şimdi nasıl olduysa kimsenin ruhu duymadan izin çıkartmıştı, kendisine bile tek kelam etmemişti. Üstelik bu yıldırım hızı ile aldığı tayini kullanmamıştı.
Annesini arayan ablasının; annesi yerine kendi sesini duyunca nasıl bir anlığına nasıl sessizleştiğini hatırladı, morali düşmüştü. Güya sonradan toparlamıştı ama nafile. Hattın diğer ucunda olmasına rağmen yaşadığı korkuyu buram buram hissetmişti. Belli ki annesini arıyor olmasına rağmen meraktan ölen kız kardeşini aramayacaktı. Bunu kabul etmek istemiyordu, kabullenmeyecekti. Yüz yüze geldiklerinde her şeyi öğrenecekti. Mutlaka öğrenecekti.
Şimdi önceki gece uyumamış olmasının yorgunluğunu yaşıyordu. Gözleri uykusuzluktan kızarmış, bakışları ışığını yitirmişti. Yiğit’in odasından çıkan dergilerdeki altı çizili cümlelerin neden çizili olduklarını fark edince bahsi geçen şirketi elinden geldiğince araştırmıştı. Bu araştırma uykusuz geçen bir geceye ve kızı için iyice endişe duyan bir anneye mal olmuştu. Dergide altı cümlelerin çoğu gelir beyanıydı. Bu şirket şeffaf bir gelir gider tablosunu insanlara sunarak güven kazanmayı amaçlıyor, böylelikle bünyesine güven aşılıyor ve iş gücü temin ediyordu. Kimse bu zamana kadar böyle bir şey görmemişti. Bu yıl para havuzunda ne kadar para var? Bunların nerelerde kullanılması planlanıyor? Hangi anlaşma şirkete ne kadar kazanç sağladı? Hepsinin cevabı yazıyordu.
Yiğit’in altını kırmızı kalem ile defalarca çizdiği cümle ise ziyadesi ile dikkatini çekti.
Temelde metnin geneli gibi doğru bir bilgiydi ancak Yiğit bunun altında nahoş bir şeyler aramış cümlenin altını çizdiği aynı kalemle sayfa kenarına not almıştı. Beyaz, ince kâğıdı yarar gibi yazdığı yazı kırmızı mürekkebin de etkisi ile adeta kâğıdı kanatmıştı. Yazarken ne kadar öfkeli olduğunu düşünmek bile istemiyordu.
“Açık verdi.”
Dergi sayıları arttıkça Yiğit’in bulduğu açıklar artmış fakat her ne düşünüyorsa bu fikrinin altını dolduramamıştı. Bazı sayfalarda karalamalar çok daha fazlaydı ancak değişen bir şey yoktu. En çok canını yakan kısım ise dergilerden birinin içinden düşen, yıpranmış, üzerine uzunca bir yazı yazılmış o garip sayfaydı. Onu eline aldığında bu sürece dair aklında ne varsa hepsinin temelden değişmesi gerektiğine ikna olmuştu. Yiğit bu kâğıda yazdığı şeyleri öyle alelade yazmamış kendince şifrelemişti. Her ne kadar perdeli bir anlatım kullansa da bu yazılan şeyin alelade bir şey olmadığı gerçeğini değiştirmiyordu. Kâğıt Yiğit’in acısını taşıyamadığından yıpranmıştı sanki, ciğer gibi kabarmış, kalemin kâğıda uğradığı her yer yara almıştı. Nişanlısı kaş ile göz arasında neler yaşamıştı da haberi dahi yoktu? Bu farkındalığının altında ezildi. Tahminince Yiğit’in bu dergileri incelemek için sahip olduğu süre oldukça kısıtlıydı aksi takdirde şüphelerini ispata kavuşturmadan ortadan kaybolmazdı. Onun büyük bir hırsla açık aradığını fark edince nişanlısının bitiremediği işi bitirmeye niyetlendi. Yiğit’in altını çizdiği her bir cümle üzerine uzunca araştırma yapmış, şahit olduğu bütün şaibeli olayları küçük bir belleğe sığdırmıştı. Şimdi ise güvendiği bir arkadaşının karşısındaydı. O da kendisi gibi avukattı, yasal süreçlere dair bilgisi vardı. Ona duyduğu güven ile alakalı sahip olduğu bütün tereddütleri, bilincinin kalabalık çöplüğüne atıp tuttuğu belleği arkadaşının avucuna teslim etti.
“Eğer olur da geri dönemeyeceğimi anlarsam mutlaka sana ulaşacağım. Belki de bu geri dönemeyişim fiziki bir imkânsızlıktan daha öte bir şey olacak, belki hayati tehlikem olacak, bilmiyorum. Ama ben mutlaka sana ulaşacağım. Senden ona dava açmanı isteyemem, bu seni göz göre göre tehlikeye atmak olur. Bu adam bütün soruşturmalardan bir şekilde sıyrılmış biri, parasının bu konuda söz sahibi olduğunu düşünüyorum. Senden tek bir şey isteyeceğim; olur da umutlarım tükenirse bu bellekteki her şeyi medyaya duyurmanı istiyorum. Dilersen pek çok farklı hesaptan, dilersen bellekteki belgelerin ardına saklanarak, dilersen üzerine yeni bir şeyler katarak… Bütün yolsuzluk şüpheleri gündem olsun istiyorum.”
Bu adamın en büyük silahı sözde şeffaflığıydı, o sahte şeffaflığı paramparça etmek istiyordu. Ablası sesini duydu diye neden tedirgin oldu, bilmek istiyordu. Yiğit o dergileri incelerken neden o kadar öfkeliydi, bilmek istiyordu. Ömer’i de yanlarına alarak sırra kadem basmalarının sebebini öğrenmek istiyordu. Karaaslanları annelerinin yanında olmaktan alıkoyan o çaresizliği bizzat onların dilinden duymak istiyordu. Yiğit’i nişanlısına veda bile edemeden uzaklaştıran o sebepler silsilesini kıracaktı. Dürüst olmak gerekirse bir av gibi hissediyordu. Karaaslanları kuzuya çeviren, ses bile çıkarmadan piyasadan silen bir düzen kendisine neler yapmazdı? Ne yazık ki avukat kimliği bile şahsına asla sabit bir özgüven sağlamamıştı. Bu mesleği sevmiyordu. Birini avukat olduğu için iş gereği savunmak değil, vicdanının izin verdiği savunmaları hak yerini bulsun diye yapmak istiyordu. Şayet ömrü kifayet ederse mutlaka buna bir çözüm bulacaktı fakat ilk önce…
Avın gerektiğinde nasıl vahşi bir avcıya dönüşebileceğini ispat edecekti. Kime?.. Bu düzenin parçası olan her bir bireye, itina ile her bir zerreye ilan edecekti. İçten içe bunun basit bir kaybolma vakası olmadığını biliyordu. Geri dönemeyeceği konusunda bu kadar endişeye sahip olması da ondandı. Belki de bu yüzden ablasının iyi olduğuna emin olduktan sonra kendisine oynanılan tiyatroya uyum sağlamış onun o lanet etkinlikte bulunmadığını bilmesine rağmen ballandıra ballandıra anlatılan yalanlara inanıyormuş gibi yapmıştı. Hâlbuki gerçeğin böyle olmadığını biliyordu. Gaipten bir ses oluşması muhtemel bütün korkularını kulağına fısıldıyordu. Ne nişanlısını ne de ablasını kaybetmeye razı olmayacaktı. Bu sessizlik hayra alamet değildi. Bu işten kasten uzak tutulduğuna emindi, bu durumdan hiç hazzetmemişti.
Geri döndü. Belki de son kez annesine tebessüm ettirebileceğini düşündüğünden özene bözene bir hediye almış, ev yoluna döndüğünde günlük yaşantısında düzenli konuştuğu bir iki arkadaşını telefonla aramıştı. Onlar bilmese de onlarla son kez konuşmuş hatta laf arasında helallik bile istemişti. Pek çok kez gözleri dolsa da kendisini toparladı. Annesinin gözünün arkada kalmaması için ilk önce onu iyi olduğuna ikna etmesi gerekiyordu. Ablası gibi aniden sırra kadem basamazdı. Hediyeyi kendisine verdi. Son kez annesi ile baş başa bir çay içti. Özellikle onun gözlerindeki sevgiye odaklanmıştı o gece, iki günün ardından kızını gerçekten iyi görmenin mutluluğunu yaşayan bir annenin şükran dolu gözlerini izlemişti. Kadın, Rabb’ine hamdediyor olmalıydı. Artık nasıl bir sıkıntısı varsa kızı ondan kurtulmuştu hatta mutluluğuna annesini ortak etmeyi düşünmüş bir hediye almıştı. Bilmiyordu ki, kızı bir daha geri dönemeyeceğini hissettiği için kendince hayatındaki herkese veda ediyordu. İşin arka planı hakkında en ufak fikri yoktu. O gece erkenden yatan Hifâ’nın yalnızca yorgunluktan böyle olduğunu düşünüyordu.
Ertesi gün izninin bittiğini söyleyen güzel kızı, nihayet evde geçirdiği dört günün ardından –iki gün de fazladan kalmıştı- ne kadar eşyası varsa toparlamış hepsini bagaja tıkmıştı. Normalde evde duran parçaları bile almıştı. Bir dahaki gelişinde yenilerini getireceğini dile getirmiş “Sana beni hatırlatmaması için hepsini kendim ile beraber götürüyorum.” diyememişti. Bu gidişi kendi evineymiş gibi gözükmesine rağmen yolun ucu eve çıkmamış, kendisini o lanet şirketin devasa binasının önünde bulmuştu.
Şimdi yönetici katındaydı. Görevli kız, iş verenini arayıp birkaç küçük soru-cevaptan sonra adamın kendisini içeri kabul ettiğini söylemişti. Yönetici katına çıkarken sahip olduğu duygu karmaşası ile titriyordu. Kim bilir kapının ardında nasıl kibirli, nasıl bencil, ne kadar laubali bir insan vardı? Yönetici odasının manyetik kilidi açıldı, kapı aralandı. O küçük kapı aralığından koridora sızan tekinsizlik bir sis gibi gözünün önünü kapladı.
Bile bile örümceğin ağına takılmış bir kelebek; akıbeti için örümceği suçlayamazdı, değil mi?
O, dört günlük çabasının finalini yaşıyorken varlığından haberdar olmadığı karantinada alışılmadık bir mevsimin rüzgârları esiyordu.
Hazal, günün erken saatlerinde Yiğit’i bulmuş spor salonuna bağlı banyoların anahtarlarını almıştı. Kimse daha odasından doğru düzgün çıkmamışken o, eşinin sargısını çevreleyen kanı ılık suyla yıkamakla meşguldü. Dinlenme ile geçen bir günün ardından buna ancak sıra gelmişti. Yaralı kolunu ve bacağını bir güzel temizledi, kanlarından arındırdı, yeni kıyafetler giydirdi. Ardından tekrar tekerlekli sandalyeye yerleşmesine yardımcı oldu. Onunla ilgilenmek âşık ruhuna iyi geliyordu, gücenmiyordu, üşenmiyordu. Hatta bazen öyle geliyordu ki rastgele bir imkânsızlık anında bu adama duyduğu sevda çoğu kapıyı açmak için yeterli olacaktı.
Odaya geri döndüler. İş bu ya, Burak her zaman erken saatlerde dışarıda olmasına rağmen bu sefer odasında biraz daha uzanmayı tercih etmişti. Karşılaşmadılar. Kahvaltı zamanına kadar da içeride kaldılar. Yusuf, ara ara uzaklara dalıyor sonra erkenden toparlanıyordu.
Kapı çaldı.
Yiğit kahvaltıyı haber vermek için uğramıştı. Onun ardı sıra ilerlerken Hazal, Yusuf’un en azından şimdilik kullanamadığı sağ kolu ile nasıl yemek yiyeceğini düşünüyordu. Odada ne güzel rahat rahat ilgilenebiliyordu. Sandalyeyi masaya kadar isteksiz isteksiz sürdü, bırakmadan önce koluna dikkat etmesini kulağına fısıldadı ancak tekrar doğrulmaya fırsat bulamadan davetkâr, sıcak bir sesin gelişlerini hoşlaması ile başını kaldırdı. Bu kahvaltı tepsisini getiren çocuktu. Temiz bir yüzü, saf bir gülümsemesi ve… Tanıdık gelen bir simada yeşiline doygun gözleri vardı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |