
Bu bölüm, güzel yorumları ile kitaba değer katan
@azakesus
adlı okuruma ithaf edilmiştir 🌿🤍
~ Hayırlı Ramazanlar 🌙
Keyifli Okumalar!..
20. Bölüm
Bazen bazı düşünceler, yaşanılan hissiyatlar bir daha geri dönmeyecek küçük ziyaretçilerdir. Ölüme her daim hazır olan bir kimse yaşama isteğine sahip olduğunda, o eski bî-huzur ruh halini kaybetmiştir, çaresizlik duygusu zihnini terk etmiştir. Artık kaybetmeye korktuğu şeyler vardır. Ölüme en yakın olduğu anda yaşadığı o içsel ruh hali onu geriye çekmek ister, korkarak ölmek yerine ona tekrar kucak açmak ister. Ölümün ardında kendilerini neyin beklediğini bilmeyen insanlar için bu sancılı ruh hâli çok daha ağırdır. Oysa bilmezler ki düzgün yaşayabilmek, acı içinde ölmekten daha sancılıdır.
Yarım saattir bahçe masalarından birine oturmuş zihnindeki düşüncelerin birbirleri ile çatışmasına tanıklık ediyordu. Emir ne diye istemişti o fotoğrafı? Babasıyla muhatap olmaya değer miydi? Onsuz geçirdiği o kadar vakitten sonra tekrar dikkatleri üzerine çekmesine değer miydi?
“Burak, oğlum kaç kere diyeceğim? Düşündüğün gibi bir diyalog gerçekleşmedi aramızda. Hem sen aksini iddia ediyorsun ama Yiğit’in önünden ifşa olmadan kalkamazdın. Kim ölen ailesinin fotoğraflarından senin kadar bihaber olabilir? Adam anlayacaktı, daha mı iyi olurdu anlasaydı? Elimden geldiğince önüne geçmeye çalıştım. Naz yapar gibi sustun kaldın sen de, konuşmuyorsun. Kafanın içinde ne tilkiler dönüyor Allah bilir! Aloo! Kime diyorum?”
“Ne dedin peki babama?”
“Efendim?”
“Fotoğrafları diyorum Emir, ne dedin de attı sana?”
Emir bir süre arkadaşını süzüp ardından telefonunu onun önüne koydu.
“Al, kendin oku.”
Burak itiraz etmedi, başka bir konu olsa tek kelam etmez arkadaşı ne dediyse o fikirde kendisi ile buluşurdu fakat konu babası olduğunda mantık ve güven ikilisi zihnini terk ediyor baş edilmesi zor bir şüphe ile kendisini sınıyorlardı. Babasına güvenmiyordu. Neler yapabileceğinin farkındaydı, bunların gerçekleşmesinden korkuyordu. Emir’in uzattığı telefonu aldı, ekrandaki üç beş mesajı ikisinin duyabileceği bir ses tonu ile okumaya başladı.
“Burak’ı zaman zaman kendi arkadaş çevrem ile buluşturuyorum. Her zaman olmasa da arada ailelerden konu açılıyor. Şimdiye kadar öyle ya da böyle idare ettik fakat artık dikkat çekmeye başladı. Burak gibi uysal ve efendi bir çocuğun ölen ailesine kayıtsız kalıp fotoğraflarını saklamaması kadar saçma bir düşünce kimseye mantıklı gelmiyor. Yalanını devam ettirmemizi istiyorsan bizahmet bu konuda yardımcı ol. Ailesi sorulduğunda elimizde gösterilebilecek bir fotoğraf olsun.”
Burak bu noktada duraksadı, “Bu ne biçim bir konuşma şekli?” diye söylenmeden edememişti. Babası yaşındaki adamla ahbabı gibi konuşmuş hatta emrivaki yapmıştı. Emir ise arkadaşının kurduğu cümleye duyarsız kaldı, cevap vermeye tenezzül dahi etmedi. Baba olamayan bir adama karşı her ihtimali gözetmiş, istediği fotoğrafı atsın diye iyi bile konuşmuştu. Neyse ki şeref yoksunu adam mesajı görmüş, on dakika geçmeden fotoğrafı atmıştı.
Burak içerideyken incele fırsatına sahip olamadığı fotoğrafa bir süre daha baktı. Ardından gözü usulca arkadaşının attığı son mesaja ilişti. Az kalsın telefonu düşürüyordu.
Göz irisleri hayretle büyümüş, ağzı hafifçe aralanmış, şaşkın bir ifadeye bürünen simasını arkadaşının yüzüne çevirmişti.
“Sen babama küfür mü ettin?”
“Evet, yeni değil zaten alışkınız biz. Neredeyse on yıldır her 23 Nisan’da yazıyorum kendisine, iltifatlar ediyorum. O da her seferinde güzel övgülerimi (!) okuyor. Sen reşit olduğundan beri düzenimi bozmuştum, iki yıldır atmıyordum. Özlemiştir şimdi mesaj atmışken mahrum bırakmayayım dedim.”
Burak şok içindeydi. Emir’in sesi buram buram alay kokuyordu fakat o dediği şeyde ciddiydi. Dönüp dönüp babasının şerefine yazılan iki kelime hakarete bakıyor peşine tekrar arkadaşına dönüyordu.
“Her yıl düzenli olarak babama küfrettiğini mi söylüyorsun? Üstelik bana hiçbir şey söylemeden?”
“Sana söylememi gerektirecek kadar önemli bir şey değildi, o bile bir tarafına takmıyor zaten. Bak yine görüldü atmış.”
Muhabbet fazlasıyla garip, hatta biraz çocukçaydı. Babasının on yıldır küfür yemesi ve birisinde bile tek kelam etmemesi koskoca adamı, oğlunun gözündeki mevkisinden düşürmüştü. Aslında onun yapabileceği kötülüklerde hiçbir değişiklik olmadığının farkındaydı. Vicdansız hâlâ aynı vicdansız, tehlike hâlâ aynı tehlikeydi. İsterse oğlunu öldürtür hatta yine isterse cesedi dahi bulunmazdı. Dava edilse bir şekilde işin içinden çıkar, dava edeni acımadan yakardı. Yine de şerefini tiiye alan basit bir insana karşı bunca yıl tek bir itiraz etmeden küfür dinlemişti. Kısa bir an babasının gözünü kırpmadan kendisini öldürebileceği fikri acı bir gerçek olmaktan çıkıp bayağı bir eşek şakasına dönüştü. Şerefine dil uzatılınca kelam etmekten aciz bu adam mı kendi çocuğunun katili olacaktı? Kulağa çok komik ve abartı bir cümle gibi geliyordu.
“Hem sen neden bu kadar gerildin? Az kalsın fotoğraf getirmem de hiçbir işe yaramayacaktı. Kendi kendini ele veriyordun.”
Burak sustu. Bu da soru muydu şimdi?
“Ya fotoğraf istemenden işkillenseydi?”
Tek kaşını kaldırdı Emir,
“İşkillenseydi ne olacaktı?”
Soru havada asılı kaldı, ne olacaktı gerçekten? Birine gerçekleri söylemediği sürece sahte ailesinin fotoğrafını babasından istemesi nasıl bir tehlike oluşturabilirdi? Yutkundu. Mantıklı düşünemeyecek kadar mı korkuyordu babasından? Stres olup açık vermesi bu yüzden miydi?
Hayır, hiçbir zaman babasının şahsına karşı bir korkusu olmamıştı. Onu ölümünü getirecek biri olarak kabul etmiş ona dair özel bir korku hiç beslememişti. Hatta yakın bir tarihe kadar babasının bu tehdidini ciddiye bile almıyordu.
“Senin neyin var bugün?”
Emir’in sorusu, omuzlarını düşürdü. Başını aşağı eğdi. Neyin nesi olduğunu anlayamadığı bu korkunun, huzursuz ruh hâlinin sebebi neydi? Böylesine bir korkuyu sebepsiz yaşıyor olduğu fikri mantıklı gelmiyordu.
“Sen bildiğin korkuyorsun. Şu suratının hâline bak, kireç tuttu resmen. Hişt, oğlum! Baksana lan. Bilmediğim bir şey mi oldu yoksa?”
Başını arkaya yatırdı. Gökyüzüne doğru efkârlı, derin bir nefes verdi. Anlayamıyordu. Bir şey yaşanacağını hissettiği için mi böyle huzursuzdu? Yoksa bu ruh hâli yaşama isteğini kamçılayan soyut bir araç mıydı?
“Ölecekmiş gibi hissediyorum. Sana garip gelebilir hatta ihtimali bırak, söylersem garipseyeceğine eminim ama…”
“Ama ne?”
“Babamın gözlerini üzerimde hissediyorum. Yiğit’e kimliği verdiğimden beri, beni izliyor. Buradaymış gibi değil, daha çok buraya bakıyormuş gibi. Şu an açık arazideyiz, beni görebileceği bir alana sahip değil ama sanki şu koca okulun kapısında dikilmiş bana bakıyor gibi hissediyorum. Alaycı bakıyor, benimle eğleniyor. Ne hâlde olduğumu biliyor hatta sırf bu yüzden daha çok bakıyor gibi… Onu orada hayal etmekte zorlanmıyorum ama sanki onu orada hayal ettiğim için o orada değil, zaten orada olduğu için ben onu bu şekilde hayal ediyormuşum gibi. İlk günler böyle değildi. Bu hisler çok yabancı. Ben… Belki de deliriyorum? Bilmiyorum.”
Emir arkadaşının konuşmasını bir kez olsun bölmeden dinlemiş ardından onu taklit eder gibi arkasına yaslanıp yüzünü göğe çevirmişti.
“Delirdiğini düşünmüyorum.”
“Güzel teselliydi.”
Arkadaşının kendisini alaya aldığını fark ettiğinde güldü, bu onun her zaman yaptığı bir şey değildi. Nadiren nezaketi bırakıp alaycı bir ruh hâline bürünür ve çoğu kişinin aksine alayını bile muhatabını incitmeden yapardı.
“Gerçekten öyle düşünmüyorum aksine seninle konuşmak istediğim bir konuya değindiğin için mutlu bile oldum diyebilirim.”
“Ne konusu?”
“Babanın seni izlediği konusuna hak veriyorum.”
“Ne?”
“Ama seni öldüreceği konusuna katılmıyorum.”
Yutkundu Burak. Emir tam olarak neden bahsediyordu? Alay edermiş gibi cümleler kurduğu hâlde neden bu kadar ciddiydi? Hâlbuki konuşurken kendisi bile dediği şeyleri sorgulamış içten içe utanmadan edememişti. Muhatabı Emir yerine farklı bir insan olsaydı hayatta bu durumun konusunu dahi açmaz, şahsına ait ne kadar fikri varsa derinlere gömerdi.
“Ne zamandır bu konuyu düşünüyordum. Özellikle ölümcül bir hastalıkla baş başa olmamıza rağmen senin burada huzur bulmuşçasına burayı sahiplendiğini fark ettiğim ilk andan beri. Alınmak yok, bu ruh hâli senin için bile fazla garipti. Ya da hiç değilse bana öyle geldi diyelim.”
Bu, duymayı beklemediği bir şeydi.
“Ölmek isteyen bir insan için karantinayı umursamaması mı garip geldi sana?”
“Hayır. Zaten olay karantinayı umursamaman ya da ölmek istemen falan değildi. Asıl olay senin bu riskli ölüm oyunundan keyif almandı. Yiğit beni omzumdan vurduğunda Sena ile yanıma gelmiştiniz, ikiniz de konuşacak hâlde olmamanıza rağmen onun gözlerinde endişe ve korku varken senin gözlerinde yoktu. Hatta ömründe belki de ilk defa duygularına kavuşmuş gibi bakıyordun, gözlerinin içinde ortaya çıkmayı bekleyen renkler gördüğüme yemin edebilirim. Üzerindeki gri bulutları dağıtmıştın, sanki kendi kendine izin versen tebessüm edecek gibiydin. Senin için endişe ettim belki de bir miktar korktum, bilmiyorum. O gün bana verdiğin bu hissiyat beni geçmişi düşünmeye itti. İstemeden, tanıştığımız ilk andan şu güne kadar olan kısmı hayali bir süzgeçten geçirdim. Sabah akşam, gözlerimin önünde büyüyen o çocuğu izledim.”
O anı hatırlıyordu ancak bu muhatabına nasıl açıklanırdı ki? “Peki sonra?” dedi çekinceyle, yakını olan tek insanın kendisine dair yanış bir fikre kapılmasını, kendisinden uzaklaşmasını istemiyordu.
“Sonra bir şey fark ettim. En başından beri zorluklar karşısında takındığın umutlu tavrın ve babanla arandaki ilişki fazla garipti. Yerine oturmayan taşlar vardı.”
Burak sebepsizce duyduğu şeylerden rahatsız oldu. Sanki birisi bunca zamandır sahip olduğu hayatın altını eşeliyor, kendisini dipsiz bir çukura itmek istiyor gibi hissetti. Daha yeni yeni ait hissettiği bir yer bulmuşken, burada düşünebilecek başka başka bir sürü konu varken yeniden dört duvar arasında geçmişine hapsolmak istemiyordu. Kendisini alıp bir akıl hastanesine kapatsalar daha az acıtırdı.
“Daha fazla dinlemek istemiyorum.”
İsteğini açık bir şekilde izah etmesine rağmen Emir ikna olmadı. Oturduğu yerde doğrulup göğe değil, gözlerine bakmaya başlamıştı.
“İzin ver bitireyim. Senin için dinlemesi zor bir konu, biliyorum ama bunları bilmen gerektiğini düşünüyorum.”
“Emir.”
Tek kelime ikazı da ne yazık ki bir işe yaramadı.
“Bunca yıl yanında ben vardım, ne kadar zorlandığını biliyorum. Ailenin yanına, kaç kere ziyarete gittiğini biliyorum. Sana nasıl davrandıklarını biliyorum. Annenin narsist, tutarsız, can sıkıcı bir kadın olduğunu biliyorum. Babanın anlaşılması zor bir insan olduğunu biliyorum. Fiziksel görünüşünün babana ne kadar benzediğini biliyorum. Sen beş yaşındayken annenden para kazanabilmek adına sana bakmaya çalışan kadının iyi niyetli ama yetersiz bir insan olduğunu biliyorum. Daha on iki yaşındayken kendi başının çaresine bakmak zorunda kaldığını biliyorum.”
Emir hiç acımadan cümlelerine devam ederken gözlerinin dolduğunu hissetti. Kontrolü içindeki çocuğa bırakmak üzereydi. Arkadaşı girdiği ruh hâlini görmesine rağmen susmamıştı. Ne yapmaya çalıştığını anlayamıyor ama onu durduracak gücü kendisinde bulamıyordu. Kulaklarını tıkamak istedi. Çocukçaydı belki ama bu Emir’e susmasını söylemekten daha kolaydı. Kollarını tuttu Emir,
“Kaç kere intihara giriştiğini biliyorum. Her seferinde seni hastaneye yetiştirmek için ne kadar hız yaptığımı sadece ben biliyorum. İçten içe ne kadar çok yaşamak istediğini biliyorum. Diğer insanların yanında ağlamak istemezken, benden çekinmediğini de biliyorum. Şimdi kasıtlı olarak saymadığım ama senin hepsini tahmin edebileceğin o diğer olayların tamamını biliyorum. Çoğunda ben de yanındaydım. Senin zararına olan hiçbir şey için bu kadar diretmem. Şimdi seni rahatlatacaksa ağla ama lütfen, izin ver bitireyim.”
Gözlerinden akan bir damla yaşı durduramayacak kadar acizdi. İlk damlaya hâkim olamadığı gibi devamına da engel olamamıştı. Çocukluğundan alışkın olduğu şekilde başını aşağı eğmiş, kucağındaki parmaklarını ovuştururken sessizce gözyaşı dökmeye başlamıştı. Sahip olduğu büyük cüsseye rağmen ağlayan yıllar önceki, aynı küçük çocuktu sanki. Zihninin bir köşesine sinmiş, ayaklarını kendisine çekmiş, başını dizlerine gömmüş ağlıyordu. Bağırmak istiyordu aslında, sessiz ağlamak her zaman daha çok acıtıyordu fakat biri kendisini duyar diye yaşadığı korkuyu bir türlü aşamıyordu. Emir’i dinlemek az önceye nispetle çok daha zordu. Dediklerini anlayamıyor, gözünün önüne gelen anıları düşünmemek için korkunç bir çaba sarf ediyordu.
Emir bir süre sakinleşmesini bekleyip ardından söze girmek için müsaade istercesine adını sesledi. Başını salladı Burak, bir an önce diyeceğini desin istiyordu. Onun zikrettiği sözlerden sonra bir ihtimal konuşmanın sonunda daha iyi hissedeceğini düşünmeye başlamıştı. Kendisini de bu düşünce ile teselli ediyordu.
“Baban seni amcanın nüfusuna yazdırdığı hâlde neden sahte bir kimlik edinmeni istedi?”
Duyduğu soru ile başını kaldırıp arkadaşına baktı Burak, cevabını zaten bildiği bir soruyu sormasının nedenini anlayamamıştı.
“Eğer elimdeki sahte kimliğin foyası ortaya çıkarsa benimle uğraşmak istemediğinden, medyaya hesap vermek zorunda kalmamak için abisini kullandı.”
Emir tebessüm etti. Yüzündeki yalın ifade bile yanıldığını iddia ediyordu sanki.
“Peki, seni neden direktmen başka bir ailenin çocuğu olarak nüfusa geçirmedi? Neden senin için yaşayan bir ebeveyn seçmedi?”
Duraksadı. Garip bir soruydu ama haksız değildi. Eşlerden biri kısır olduğu için çocukları olmayan ve çocuk edinmek isteyen bir sürü aile vardı. Daha en başından bu işi parasız kabul ederlerdi, babası da iki aşamalı bir işlem ile risk almış olmazdı. Yine de bu mevzunun açıklanabilecek bir yönü olduğunu düşündü.
“Beni verdiği kişiye güvenemezdi. Babam çok zengin biri, çocuğunu alan aile çocuk büyürken onun aklını çelebilir, onu babasının parasına ortak etmek için babasına dava açmaya ikna edebilirlerdi.”
“Seni emanet ettikleri kadın sana yedi yıl baktı. Ona nasıl güvendiler o zaman? Beş yaşından on iki yaşına kadar aklını kolayca çelebilirdi ama yapmadı.”
Araya girdi Burak, “Ama denedi.” diye itiraz ettiğinde arkadaşı, kendisini açıklayabilmesi için konuşmasına müsaade etti.
“Aileme dair bana yalan söyledi. Benimle, kendisi beni bıraktığında beni kucaklayıp bağrına basmak isteyen bir ailem varmış gibi konuştu. Hatta beni bırakmadan önce elimden tutup şehirler aştı, babamın karşısına çıkardı.”
“Peki bütün bunları senden para koparmak istediği için mi yaptı?”
Duraksadı Burak. “Ne fark eder?” diye söylenirken buldu kendini, içten içe öfkelendiğini hissediyordu ancak bu öfkenin muhatabının kim olduğunu bilmiyordu. Elleri titremeye başlamıştı, aldığı her nefeste ciğerinin yangısını derinden duyuyordu.
“Sonuçta beni, bir evlat olarak babamla muhatap etti. İster bir çocuğu bir başına bırakıyor diye vicdanını rahatlatmak için olsun, isterse miras için olsun. Ne fark eder? Ben büyürken ailemi bir kez olsun benden saklamadı. Şehirler ötede, gecekondu denilebilecek kadar eski bir evde babamın şirketine ait dergileri hayranlıkla, boş boş okurken başıma gelecekleri bildiği hâlde arkamdan beni izledi! Ailemin beni sevdiğine inandırdı! Hayallerde yaşayan bir çocuğu izledi her gün, yine de tek kelime etmedi. Uyarmadı. Vicdanı için yapmış olsa ne fark eder?..”
Emir büyük bir saygı ile arkadaşını dinledi, öfkelendiğini fark etmişti. Bir süre sustular. Burak arkadaşının niçin sözüne ara verdiğini anladığından derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalışmış düşüncelerini susturup zihnini diri tutmayı denemişti.
“Peki baban buna izin vermiyor olsaydı, ailenin kim olduğunu sana söyleyebilir miydi?”
Bütün sesler sustu o an, bütün her şey durdu. Arkadaşının yüzü donuklaştı. Güneş bile o an için parlamayı bıraktı, bir anlığına dahi olsa ısısından kendisini mahrum bıraktı. Üşüdüğünü hissediyordu Burak, havadan dolayı değil. Belki güneş ile aynı sebepten?..
Bedeninin aksine ciğeri yanıyordu, derin bir nefes aldı. Güçten düşmüş cılız bir ses ile sordu. Hayır, hayır o da kendisinden değildi. Muhtemelen… Güneş ile aynı sebepten.
“Ne demek istiyorsun?”
“Babanın bütün olan bitenden haberi vardı, demek istiyorum. O kadın sana ailenden bahsederken kendi iradesini kullanmıyordu. Parasal olarak ailene muhtaç biri buna cesaret edemez.”
“Yani sen diyorsun ki babam göz göre göre beni umutlandırdı, kadın tutup beni karşısına çıkardığında hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi rol kesti? Çocuk mu bu adam Emir? Neden böyle bir şey yapsın?”
Emir dediği şeye biraz olsun şaşırmamıştı bile, kendisi ile konuşmadan önce gerçekten bütün detayları tek tek düşünmüş olmalıydı.
“Hikâyenin son kısmı hakkında bir bilgisi bulunmayabilir ama kadının sana ailenden bahsettiğinden hatta güzel bahsettiğinden kesinlikle haberi vardı.”
Küçük bir çocuk gibi burnunu çekti.
“İspatlayabilir misin?”
“Evet.”
“Nasıl?”
Başını aşağı eğdi Emir, sanki diyeceği şey her ne ise demeye çekiniyor gibiydi. “Babanın karşısına ilk kez çıktığında…” dedi tereddüt ederek,
“Yanında o kadın da vardı, senin elini tutuyordu. Babanın sizi gördüğünde bir tepki verdiğini anlatıyordun, hatırlıyor musun?”
“Evet hatırlıyorum.”
Yutkundu Emir, “Ne demişti?” diye sordu.
“Sana o çocuğa bak diye para verdim, elinden tutup karşıma getirmen için değil!”
Arkadaşı beklenti içinde baktı gözlerine, anlamasını bekliyordu. Anlıyordu Burak, anlıyordu ama anlamak istemiyordu. Emir, arkadaşındaki kabullenemez hâlin bilincinde olduğundan açıklama yapmayı ihmal etmedi. Öyle ya da böyle Burak bunları zaten öğrenecekti. Konusu açılmışken şokunu yaşaması, umulmadık bir anda başka birinden öğrenmesinden çok daha iyi olurdu.
“Çocuğunun kendisini tanıdığını biliyordu. Eğer bilmeseydi o ilk anda kadına, seni karşısına getirdiği için azar çekmez sırrı muhafaza edemediği için bağırırdı fakat bu konu hakkında tek kelime bile etmedi. Sonrasında seninle konuştu ama bu kadın sana ne anlattı, diye sormadı. Her şeyi biliyordu. Şerefsiz it.”
Burak konuşacak gücü kendinde bulamıyordu. Aklında olan tek bir soru vardı, neden? Bir insan bunu neden yapardı? Babasının derdi neydi? Emir bütün bunları neden kendisine anlatıyordu? Neden daha önce geçmişine dair o kadar düşündüğü hâlde anlatılan yalanları kendi başına fark edememişti? Bu konunun sonu nereye varacaktı?
“Bildiğim bütün hikâyeye ters bir şey anlatıyorsun. Ben bu sefer haklı olmanı kaldıramıyorum.”
Gözyaşlarının şiddetlendiğini hissetti. Boğazındaki yumru büyüdü, konuşmak güçleşti. Ne diyeceğini dahi bilmiyordu. Gerçi artık hiçbir şey bilmiyordu, belki adı bile sahteydi. Tıpkı hayatındaki diğer her şey gibi...
“Olay hiçbir zaman parasına ortak olmam değildi, değil mi? O yüzden beni o kadına verdiğinden beri bana açtığı hesaba deli gibi para akıtıyordu! Girdiğim bütün histeri krizlerinden haberdardı. Tüküreyim!”
Sesi titriyordu. Elleri titriyordu. Gözlerinin önünü bulanık görmeye başlamıştı. Ayağa kalktı, sakinleşmeye çalışıyordu ama bu sefer olmuyordu. Bu sefer beceremiyordu. En iyi yaptığı şeydi hâlbuki sakin kalmak, kalamıyordu. Hıçkırıklar boğazına dizilmişti. Yüzünü sıvazladı. Toparlamaya çalışırken kelimenin tam anlamıyla topallıyordu. Emir ayağa kalkıp karşısına geçti. Gözlerinin ardından birbirinin peşi sıra cümleler geçiyordu sanki. Anlatmak istediği şeyi sözlerle izah edemeyeceğinin farkında olmalıydı. Zira bu gözlerdeki destek, uğruna ciltlerce kitap yazı yazılsa dahi tam anlamıyla tarif edilemezdi. Elini omzuna koydu. Omzunda hissettiği ağırlık ile arkadaşının gözlerine baktı Burak, aklında yeni oluşan sorulara cevap istiyordu. Bu kadar anlatılan şeyin üstüne sormak istediği sorular cevapsız kalırsa bunu kaldıramazdı.
“Neden?”
En önemli soru buydu, neden? Ama Emir beklediği gibi özveri ile cevap vermedi. Az önceki tepkisi yüzünden olsa gerek, bir fikri varsa bile bunu söylemek istemediği aşikârdı.
“Böyle yapma.” dedi Burak,
“Her şeye mantıklı bir açıklaman varsa mutlaka bunun sebebini de düşünmüşsündür. Söyle, kaldırabilirim.”
Başını aşağı düşürdü Emir
“Bilmiyorum.”
Dürüst, tek kelime bir cevaptı bu.
“Sana anlattığım şeyleri bile kaç gün üzerinde düşünerek ölçtüm biçtim. Bir sonuca varana kadar belki de onlarca ihtimali değerlendirdim ve bütün bu çabaya rağmen yanılmış olabilirim. Babanın yaşadığın her şeyden haberdar olduğunu biliyorum ama neden oğluyla arasına bunca yabancıyı kattığını bilmiyorum. Bunu düşünerek bulabileceğimi de sanmıyorum.”
Bir insana hangi durumda ne hissedeceğini tarif eden bir kılavuz var mıydı? Eğer öyle bir şey varsa şu an ona gerçekten ihtiyacı vardı. Pek çok defa pek çok şeyi aynı anda düşünmüş hatta bu aptalca düşünme oyunu hastalık seviyesine gelmişti fakat şu zamana kadar bir kez olsun ne düşüneceğini bilmediği için bu kadar ortada kalmış, bu kadar biçare hissetmemişti.
“Eğer bu anlattıklarını bir nedene bağlayamayacaksan, neden anlattın?”
Fısıltı gibi çıktı sesi, duyduklarından dolayı bitap düşmüş, zor konuşur hâle gelmişti.
“Neden bildiğim gibi kalmasına izin vermedin? Ben artık bunlara kafa yormak istemiyorum. Ben yıllardır babam olacak adam ile tek kelam etmedim! Yirmi yaşındayım Emir, babam ile bütün görüşmelerimi toplasan yirmi adet etmez.”
“Biliyorum.”
“Biliyorsan neden anlattın o hâlde?”
“Anlattım çünkü bu zamana kadar pek çok kez kalbinin temizliğine şahit oldum. Eğer sen üzerinde o uğursuz gözleri hissettiğini söylüyorsan muhtemelen bunun bir sebebi vardır. Kendinden daha fazla şüphe edip o şerefsizin ekmeğine yağ sürmeni istemiyorum. Ayrıca onun seni rahatça öldürebileceğine de inanmıyorum eğer öyle bir niyeti olsaydı bu kadar insanı, ikinizin arasında yaşanan bütün bu olup bitene şahit tutup risk almazdı.”
Burak donakaldı birden, zaten beyaz olan yüzü iyice renk atmış nefesi sıklaşmıştı.
“Okul kameraları,” diye bir fısıltı döküldü dudaklarından,
“Babam devlet hastanelerini fonlayacak kadar sağlık işinin içinde. Betül’den mutlaka haberdar olmuştur. Sağlık bakanının bu mevzuyu babamdan saklayabilmesi mümkün değil.”
“Anlamadım?”
“Okul kameraları diyorum Emir! Okulun kapısında dikilip bana bakıyormuş gibi hissediyorum, demiştim. Okul kameraları, çalışıyor!”
Gözlerini kırpıştırıp başını iki yana salladı Emir, Burak’ın çabucak değişen ruh hâlinden dışarı taşan sinsi bir öfke seziyordu. Kendisine yol gösteren bir fikir bulduğu için yaşadığı coşku, aslında sadece içten içe beslediği öfkesini perdelemek için kullandığı bir araç olmalıydı lâkin o kadar nahif bir kişiliği vardı ki derinlere gömdüğü öfkesinden muhtemelen kendisinin bile haberi yoktu.
Derin bir nefes alıp söze girerek durumu toparlamak istedi Emir; fevri bir hareket yapmak, bu yıkıcı gerçekleri başka bir hata ile daha yıkıcı hâle getirmek istemiyordu.
“Mantıklı düşün.” dedi,
“Asla emin olamayız. Kameraların led göstergeleri yok. Kırmızı – yeşil yanmıyor. Bariz bir şekilde hareket de etmiyorlar. Çalışıp çalışmadığını dışarıdan anlayamak mümkün değil.”
Ellerini arkadaşının üzerinden çekip alnına götürdü, kendine gelmek istercesine alnından başına doğru olan bölgeyi yukarıya doğru sıvazlamış alnındaki perçemleri geriye yatırmıştı. İlk önce sakin olması gerekiyordu. Durumu gözden geçirdi. Kendisine anlatılan bilgiler ile bu bilgilere bugün eklenen ilaveleri aklında hayali bir listeye çevirmişti.
Ebeveynleri çok fakir bir çocukluk geçirmişlerdi.
Babası erken yaşta çeşitli mesleklerde çıraklık yapmış gelecek hayatı için birikim yapma yoluna gitmişti. Girdiği çoğu işi çabucak kavramış hangisinin, nasıl zorlukları olduğunu bizzat deneyimlemişti. Uygun bir birikimi oluşunca çalışmayı en sevdiği alanda kendi işini kurmuştu.
Annesi ile tanışana kadar bir evlilik düşünmüyordu. İş hayatı haricinde çok sorumsuz, avratbaz bir adamdı. Sanki gündüzleyin omzuna binen bütün o sorumluluğun acısını geceleyin başına buyruk biri olarak çıkartıyordu.
Annesinin hayat hikâyesi babasından farksızdı. Günün büyük bir bölümünü çalışarak geçiriyor kendisine vakit ayırmıyordu. Sorumsuz insanlara tahammülü yoktu. Küçük çocuklardan hoşlanmıyordu. Yaşıtlarının tipi, espri anlayışı olan samimi bir erkek iken kendisi sadece sorumluluklarının bilincinde birini istiyordu. Velhasıl; tencere yuvarlandı kapağını buldu.
Evlendiler. Sahip oldukları evi otel gibi kullanmaktan öteye geçemediler. Neredeyse çalıştıkları iş yerlerinde yatıp kalkıyorlardı. İş arkadaşlarının kendileri ile laubali konuşmasına aldırış etmiyorlardı. Birbirlerini kıskanmıyorlardı. Daha çok birbirlerini kullanıyor gibiydiler.
Delicesine iki, üç alanda çalışıp hafta sonu da iş başı yaptıkları hâlde gerçekten delirmemeleri çocukken dinlediği çoğu masaldan daha garipti, tutarsızdı. Babasının işi doğru strateji ve yatırımlarla bir anda büyüdü. Eşine de uygun bir pozisyon ayarlayıp onu yanına aldı. O kısacık zaman diliminde birbirlerine ısınır gibi oldular, daha çok vakit geçirdiler. Bayan Kahraman hamile kalana kadar aslında her şey çok iyi gidiyordu.
Kadın; sahip oldukları gelirleri bir çocukla paylaşmak, onunla ilgilenmek zorunda kalmak, işini aksatmak istemiyordu. Tekrardan o fakir günlerine geri dönmek, şimdi çekinmeden yüzlerine karşı “Varoş” dediği insanlarla aynı kefeye düşmek istemiyordu.
Çocuğunu aldırtmak istedi lâkin bir türlü buna cesaret edemedi. Geciktirdi. Bir buçuk ay boyunca odasından dışarı çıkmadı. Eşi bu süre zarfında bir kere bile kendisi ile ilgilenmemişti. Gün ışımadan işinin başına gidiyor, gitmeden bir “Nasılsın?” diye bile sormuyordu. Kadının canına tak etti, nihayet hamileliğin altıncı haftasında kendisini doktorda buldu.
Doktor vicdanı olan bir adamdı, aldırmakta kararlı olduğu çocuğunun sesini ilk ve son kez kendisine dinletmek istediğini eğer yine fikri değişmezse o zaman aldırtmak için işlem yapmasını teklif etti. Önerisi şaşırtıcı bir şekilde kabul edildiğinde ise dediğini yaptı. Daha adı bile konulmamış Küçük Burak’ın kalbinin sesi doktor odasında yankılandı, kadın daha önce hiç hissetmediği bir garip duyguya kapıldı. Cesareti kırıldı. Atan bir kalbi durdurmak üzerine vazife değildi. Yapamadı.
Eve döndüğünde bütün o korkularını, çocuğu aldırtmak isteyip de bunu beceremediğini eşine anlattı. Adam sert bir tepki vermedi. Bir çocuk isteyip istemediğinin bahsini daha önce hiç açmamıştı, yine konuşmadı. Kararı karısına bıraktı. Hamileliğin en zor dönemlerine kadar da bir kez olsun yardım etmedi. Ama kadın pişman oldu. Bir çocuk istemiyordu. Sadece hamileyken bile kendisi ile aşk yaşadığı işinden aylarca ayrı kalmıştı. Bu çocuk doğunca en az on, on iki yaşına kadar bakması gerekecekti; işi aksayacaktı. Üstelik yetişkin olana kadar bir çocuğa ne kadar masraf yapılması gerekir, kestiremiyordu. Kesinlikle bu çocuğu canlı istemiyordu.
Konu hakkında eşine son kez danıştı. Adam düşündü, düşündü. İşin içinden çıkamayınca o da kendi abisine danıştı. Abisinin henüz bir yaşına basmış biricik bir çocuğu vardı, babalık sevgisini kendisine tattırdığı için Rabb’ine hamdediyordu. O böylesine sevinçli bir dönemde iken kardeşinin gelip, utanıp sıkılmadan anlattığı şeyler kendisini dehşete düşürdü. Doğacak bebeği istemiyorlardı. Allah katından gelen bir rahmeti ellerinin tersiyle itiyor hatta zaman zaman ondan kurtulmak için öldürmeyi bile düşünüyorlardı ki eğer çocuğu nüfusuna almayı kabul etmezse muhtemel sonu bu olacaktı.
Hikâyenin bu kısmında bir sıkıntı yoktu. Her şey en başından itibaren bildiği gibiydi ve kendi içinde mantıklı bir olay örgüsü vardı. Asıl olay bu noktadan sonra başlıyordu.
Burak beş yaşına kadar amcasının evinde yaşadı. Yengesi tarafından emzirildi. Güzel kadın kendisini, kendi çocuğundan ayırt etmedi. Yaşadığı ev ile biyolojik annesinin evi karşı karşıyaydı. Çocuğunu elinin tersiyle iten kadın zaman zaman eltisini ziyarete geliyor, onun kendi oğluyla geçirdiği güzel vakitleri hasedinden çatlayarak izliyordu. Kendi çocuğuna “Burak” ismini dahi bu lanet kadın vermişti. En çok ağrına giden kısım ise dokuz ay karnında taşıdığı çocuğun başka bir kadına yüzünde güller açarak “Anne” demesiydi. Beş yıl güç bela dayandı ama çirkeflik çıkarmadan duramadı. Ziyaretlerinden birinde, Burak henüz üç yaşındayken, huysuz huysuz oturuyordu. Muhtemelen oğlunun kahkahalarını duyduğundan suratı beş karıştı. Keşke yüzünü hiç asmasaydı. Bu, küçük çocuğun ilgisini çekti. Burak’ın oyununu bırakıp yanına gelmesi, ilgiyle yüzüne bakıp o masum çocuk sesi ile annesini taklit ederek “Neyin val?” diye sorması bütün dengelerini alt üst etmişti. Cevap veremedi. Hatta yaşadığı duygu karmaşası, yüzüne çatık bir çift kaş olarak yansıdığında Burak bu durumdan hoşlanmamıştı. Koşa koşa “Anne” dediği kadına sarılmış “Anne, yenge Huysuz!” diye bağırmıştı.
Huysuz, önceki gece abisinin ona anlattığı çatık kaşlı yabancıydı.
Bu bardağı taşıran son damla oldu. Hem çocuğunu alıyorlar, onunla güzel güzel vakit geçiriyorlar hem de kendisine hakaret ettiriyorlardı! Kıskançlığından ve öfkesinden kalkıp kendi oğluna vurmuş üstüne bir de çocuğunu eltisinden geri almak istemişti. Neyse ki muvaffak olamadı. Manevi annesi yetişemeden çocuğa uyguladığı şiddet iki ailenin arasını bozdu. Oğlu onu seviyor diye kıskandığı kadın, kendisini bahçe kapısından içeri bile sokmuyordu.
Bir iki yıl daha böylece geçti. İki yılın ardından, Burak’ın o yaşta kalben bu kadar bağlı olduğu tek insan hayata gözlerini yumdu. Ömrü kifayet etmemişti. Şimdi hatırlayamıyordu ama o zaman cenazeyi görmesine bile izin vermemişler on iki yaşına kadar kendisine bakması için çocuklu bir kadına para ile vermişlerdi. Bu kısımdan sonrası Emir ile tanışana kadar hatırlanmaya değer şeyler değillerdi.
Yüzünü ekşitip az önce kalktığı yere geri oturdu. Başını ellerinin arasına aldı. Yine geçmişinin bataklığına dalmıştı, çıkamıyordu. Emir’in kendisine baktığını hissediyordu. Bir eli ile yanındaki boş yere iki kere vurarak oturmasını rica etti. Ardından tekrar gözlerinin daldığı çimlere geri döndü, gözünün önünde canlanan anılar başka yere bakmasına müsaade etmiyordu.
Uzun soluklu geçmiş hikâyesini en başından beri böyle detaylı bilmiyordu elbette. Çarpıtılmış ve sevgi sözleri ile doldurulmuş hâlini defalarca bakıcısından duymuş manevi annesinin ölümündeki o acı çığlıklar hariç geçmişine dair travmatik bir iz bulunmayan küçük hâli, bu sevgi yalanlarına inanmıştı.
On iki yaşını doldurduğunda bakıcı kadın kendisini de yanına alıp şirkete götürmüş babasının karşısına çıkarmış ondan sonra bir daha ortalıkta görülmemişti. O gün ilk defa gördüğü babası yaşı küçük falan dememiş bunca zaman ailesine kavuşma hayali ile yaşama tutunan oğluna hiç acımadan nasıl şartlar altında doğduğunu ve yırtık, pis bir paçavra gibi nasıl oradan oraya savrulduğunu anlatmıştı. Huzurundan kovmadan önce ona iki şeyi öğretmeyi de ihmal etmedi. Bu, baba kimliği ile yaptığı hem ilk hem de son öğretiydi.
“Sana bunca zaman ödenen paralar birer ‘Sus payı’ydı. Bundan sonra da aksatılmadan yatırılmaya devam edecek. Paraları gönül rahatlığı ile kullan ancak kaynağından kimseye bahsetme.”
“Seni uzak bir yerde büyütmelerini ben istedim. Bundan sonra da bir daha karşımda görmek istemiyorum. Sahip olduğun ailenin kimliğini başka insanlarla paylaşırsan on iki yıl önce yaptığım hatayı düzeltirim.”
O küçük yaşına rağmen ölüm tehdidini anlamıştı.
“Eve kendin dön, yanına kimseyi vermeyeceğim. Hayat tek kişilik bir savaş, kazanmak için ne kadar çaba sarf edeceğin yalnızca seni ilgilendirir. Gerektiğinde karşına çıkmaktan, kuralları çiğnediğinde hesap sormaktan çekinmeyeceğim. Yalnızca ben değil, Kahraman soyadını taşıyan kimse ile muhatap olmanı istemiyorum. Şu ağlak, çocuksu yüzün o kadar bana benziyor ki akrabalardan biri görse artık ortada tutabileceğin bir sır kalmaz.”
İlk o gün ağlamıştı işte; başı önünde, gözleri ellerinde, sessizce… Hayat, yalnızca bir umuda bağlı yaşandığında ölene kadar değil, umudunu kaybedene kadardı. Adına ne denileceğini o zamanlar bilmese de o gün yaşadığı sessiz bir ölümdü aslında. Bir çocuk için babasının gözlerine bakamamak, onu ziyaret ettiği için özür dilemek zorunda olmak, annesinin tavrı karşısında dehşete düşmek, ait olduğu tek yere ait değilmiş muamelesi görmek ölümden farksızdı.
O gün şehirlerarası tur arabalarına nasıl bilet alacağını, nerede ineceğini bilememenin ne kadar stres verici bir şey olduğunu, eğer istasyonda üzüntüden uyuyakalırsa arabayı kaçırabileceğini, insanlara yalan söylemek zorunda kaldığında kalbinin nasıl acıdığını, insanların içinde yüklü miktarda para saymanın son derece tehlikeli bir işe dönüşebileceğini öğrenmişti.
O gün umudunu kaybetse bile tebessüm etmenin bünyesine iyi geldiğini fark etmişti. Eve geri geldiğinde Emir’in karşısında gözyaşlarına engel olamazken dahi yüzünde kendi hâline acıyan bir tebessüm vardı.
Başını hızla iki yana salladı, yine kayışları koparmıştı. Geçmişini düşünmekten bu yüzden nefret ediyordu. Geçmişe dair düşünmeyi sevdiği tek şey manevi annesinin kalbine ektiği nezaket tohumuydu. Şimdilerde bir çiçekti; zarif, asil, beyaz ve güzel bir çiçek. Hayal etmesi kolay ama ulaşması muhal bir çiçek, nezaketin güzelliğini temsil eden kabalık gördüğünde yapraklarını döken bir çiçek, annesine dair bir anı hatırlamadığı hâlde ona nadide güzel günlerini hatırlatan bir çiçek…
Derin bir nefes alıp başını yerden kaldırdı. Günümüze dönmüştü nihayet. Rüzgârın yüzünü nasıl nahifçe okşadığını ama havanın buna inat nasıl soğuk olduğunu yeniden hissetmeye başlamıştı. Arkadaşının dizini tutarak üst bedenini arkaya yatırdı.
“İyi misin?”
“İyiyim. Aklımı çok meşgul edecek olsa da şu kamera mevzusunu şimdilik unutalım. Aileme dair bir şey konuşacağımızda bahçeye çıkarız. Babamın bir şekilde bizi izlediğine eminim fakat bunu fark etmemize izin vereceğini sanmıyorum.”
Emir bir süre sustu, düşünceli düşünceli yere bakan gözlerini okulun kapısına doğru çevirdi. Omzunun üstünden arkasına bakıyordu.
“Yiğit’ten pek hazzetmesem de bizim yanımızda kendi rızası ile nasıl o kadar azar yediğini düşününce samimiyetine inanmak istiyorum. Kamera mevzusunu ona sorarsak belki tatmin edici bir cevap alabiliriz.”
“Onun bu işin içinde olmadığından emin olamayız.”
Arkadaşının itirazını duyunca onun bu seçeneği çoktan düşündüğünü anlamıştı. Konu düşünerek değerlendirmek olduğunda asla Burak’ın hızına yetişemiyordu. Bileğindeki saate bakıp ayağa kalkan arkadaşının peşinden kendisi de ayaklandı. Burak sanki az önce hiç kendisini zorlayan bir konuşma yapmamışlar gibi arkasını dönüp gülümseyince Emir sırıtarak başını aşağı eğdi. Dirseğini arkadaşının omzuna yaslamış “Bazen ne kadar korkutucu olduğunu tarif edecek kelime bulamıyorum.” diye söylenmişti. Güldü Burak,
“Aileme benzememi mi isterdin? Ben çocukluğumu tebessüm ederek kazanmış bir insanım. Eğer böyle toparlamaya yatkın olmasaydım iki üç kere değil yüzlerce kez hastaneye de yetiştirsen yine ölmeme engel olamazdın.”
“Ben engel olmadım ki zaten oğlum, öyle bir yetkim yok. Senin alacak nefesin, görecek günün varmış. Hamdolsun. Ölümüne şahit olduğumu hayal edemiyorum.”
Arkadaşı gülmekle yetindi, okula ilerlerken gözlerini göğe kaldırmış yüzünde filizlenen buruk tebessümün herkesçe görülmesine izin vermişti.
“Bazen ne düşünüyorum biliyor musun? Keşke annemin ölümünü hatırlasaydım, ağlamak istediğimde bunun için hatırı sayılır bir nedenim olurdu.”
Küçük bir sessizlik oldu, hemen ardından Emir ense kökünden tutup başını hızla öne doğru ittirmişti.
“İsteğe bak. Yürü Burak, yürü! Vazgeçtim kardeşim; korkutucu değilsin, kayışları kopardın sen yine.”
Sözünü samimi bir kahkaha takip etti.
“Güzel delirdim değil mi?”
“Evet, sağlam sıyırdın.”
Okuldan içeri girdiklerinde tebessüm eden bir Yiğit ile karşılaştılar, “Ne o?” dedi Emir, “Sizinkilerle arayı düzelttin galiba?”
Ensesini kaşıdı polis, gülen simasını bozmamıştı.
“Onlar aynı da Esma ailesini arayınca açan kişi durumdan haberdar zannettik bir an, çok şükür ki değilmiş. O şüphelenmeden durumu toparladık, ona sırıtıyorum böyle, çok mu belli oluyor?”
“Yok canım, hiç.”
Yiğit yanından alay ederek geçen ikilinin arkasından bakakaldı. Demek atmosfer birbirlerini incitmeden tiiye alabilecekleri kadar yumuşamıştı. Birkaç adımda yanlarına yetişti.
“Oğlum dört tarafımız duvar diye mi t… geçiyorsunuz benimle? Buradan sağlam çıkarsak hesabını sorarım ama, bilin yani.”
“Bir de Türk polisi vicdanlı derler, şuna bak, gardiyandan hallice.”
“Tabii. Asayiş kolay iş mi sanıyorsunuz oğlum? Anamız ağlıyor içeride. Bir de oturup dalga geçmenizi mi dinleyeyim?”
Burak araya girdi,
“Dinime küfreden Müslüman olsa…”
Emir hiç çekinmeden kahkahayı patlattı. Kolunu arkadaşının omzuna atmış konuşurken Yiğit’e bakmayı da ihmal etmemişti.
“Susup susup en güzel anda ortama bomba gibi lafı koyuyorsun ya felaket hoşuma gidiyor. Komiser de sırıtıyor, buradan canlı çıkmasak mı ne yapsak? Gavura güven olmaz şimdi, nezarethanelerde çürümek için fazla küfürbazım. Bir kere girdim mi daha çıkamam içeriden.”
“Gavur ben mi oluyorum?”
“Yok, sen alık olansın. Gavur yanımızda yürüyor.”
Yiğit hiç bozmadan yapılan laf cambazlığına eşlik etti, sabah aradığı atmosferi öğlen yakalamak fevkalade bir olaydı. Bunu kendisi için bir başarı saydı. Beraber mutfağa çıktılar, yemek hazırlamaları ggerekiyoru, saat gelmişti. Burak’ın yönlendirmesi ile onlar sadece bulaşıklarla ilgilenmişler, o yemeklerin hepsini kendi başına hazırlamıştı.
Akşam oldu. Bahçede iki halka kurdular. Biraz münasebet, küçük insan yığıntılarının birer topluluğa dönüşebilmesinin en gerekli şartıydı.
Perdeyi sonuna kadar çekti Hazal. Bahçedeki kalabalığı görmüş, yakılan iki ateşin ışığını fark etmiş ama dışarıya çıkmaya tenezzül etmemişti. İlk gün, böyle bir ortam için erkendi. İçinde anlamlandıramadığı bir endişe vardı. Komodinin önüne çöktü.
Bu sabah genç bir çocuk kendisine kahvaltı tepsisi getirdiğinde Yusuf uyanıktı. Meğer gece boyu hiç uyumamıştı. Bunu öğrendiğinde ona ağrı kesici vermeden uyuyakaldığı için kendine çok kızdı. Eşi ağrıdan uyuyamamıştı ama kendisini uykudan uyandırmaya da kıyamamıştı. Sabah kahvaltısını verdikten sonra ilaçlarını içirip tekrar yatırdı, o uyuyana kadar bedenine temas edecek şekilde fakat zarar vermekten korktuğu için diken üstünde, iki büklüm bir şekilde yanına uzanmıştı. Öğlen önlerine gelen yemek için de aynı tarifeyi uyguladı. Neyse ki Yusuf hava aydınlık olmasına rağmen uyuyabilmiş, hamdolsun daha uyanmamıştı.
Komodinin çekmecesini araladı. Kendisine parlayan gümüş rengi ile derin bir iç çekip yavaşça eline aldı. Gece boyu ellerinde taşıdıkları silahı teslim etmemişti. Bey denen adam sesini çıkarıp silahı sormamıştı ama üzerinde olduğunu biliyordu. İçeri sokacağını da biliyordu. Buna rağmen “Karantinada onu ne yapmayı düşünüyorsun?” diye sormamıştı. İçinden bir ses bunu kullanacağı bir zamanın geleceğini söylüyordu. Nereye düşmüştü böyle? Çıkmaz bir sokakta çıkış arıyor gibi hissediyordu fakat belli ki çıkış, çabalamadan kendisini göstermeyecekti. Tabancayı dün gece çıkardığı kolları sökülmüş gömleğine sarıp yerine geri koydu. Ayağa kalkıp ışığı kapattı. Ertesi gün bu tanımadığı topluluğa karışmaları gerekecekti. Dinlenmesi gerekiyordu.
Dışarıdaki iki topluluk da bir süre sonra dağıldı. Liva erkenden ayrılmıştı ancak kocasının henüz bundan haberi yoktu. Halsizdi Okan, kafasında binbir düşünce vardı. Garip olduğu kadar da zor bir gün geçirmişlerdi.
Odaya girdi. Günün yorgunluğu omuzlarındaydı. Belki yere oturmuş, kollarını ve başını beraber yatmak için birleştirdikleri yatağın kenarına dayamış eşini görmeseydi ilk durağı beyaz çarşafların üzeri olurdu. Liva yüzünü yatağa gömmüş hiç hareket etmeden öylece yerde oturuyordu. Karısının yanına yanaştı. Eli istemsizce saçlarına gitti, okşadı. İçinden geldiği için, incinmekten korkarcasına yavaş hareketlerle eşinin saçlarını sevdi. Yüzü yorgana gömülü bedenden tepki gelmedi bu sefer, Liva başını kaldırıp gözlerine bakmamıştı. Hâlbuki kendisini hiç yanıtsız bırakmazdı o, hep cevaplar; yüzünde tebessümü eksik olmazdı.
Elini saçlarından çekip açıktaki tenine dokundu. Normal zamanda olsa eline değdiği an ateşi çıkarcasına utanan güzel yüzlü mehpare, şimdi başını kaldırıp bakmamıştı bile. Kalbinden sinsice kanına karışan, daha önce hiç tatmadığı sert bir korku hissetti. Dokunduğu yer donmuş gibi soğuktu. Acele bir hareketle tekrardan saçına uzandı, incitmeden sıkıca tutup yavaşça başını arkaya yatırdı. Yorgana gömülü yüzü yerleştiği oyuktan kalkınca derin bir nefes almıştı Liva, yaşıyordu. Buna rağmen derisi buz gibiydi. Sanki tırnağının ucuyla ardışık bir şekilde rastgele bir yerine vursa “Tık, tık, tık!” diye ses çıkacaktı. Güzel yüzü solmuştu, gözleri kapalıydı, bedeni üşümüştü fakat o uyuyordu. Neden o şekilde uyuduğunu merak etti, neden bu soğuk havaya rağmen yerde oturmayı tercih ettiğini anlayamadı. Yine de onu bu bitkin halde uykusundan uyandırma fikrine yanaşmadı. Yataklardan birinin yorganını, battaniyesini kaldırdı; kenara çekti. Yere eğildi. Bir eli ile eşinin koltukaltından kavradı, diğeriyle dizlerinin arkasından tutup kucağına aldı. Yatağa yatırdı, üzerini örttü. Kafasında bir sürü soru işareti vardı ancak muhatabı üşümüş bir halde, derin bir uykuda olduğundan bütün suallerinin cevaplarını yarın arayacaktı. Işığı söndürüp geri döndü.
Yatağına oturabilmek için yorganını arkaya doğru kıvırdı. Yastığını öylesine bir kabartıp havalandırdı. Yorgunluğu az önceye nazaran kendisini o kadar hissettirmiyordu, uykusu kaçmıştı. Eşine sormayı düşündüğü soruları duyar gibi oluyor, yaşadığı merak zihninin içindeki düşünceleri sağa sola koşturuyor zaten çok da düzenli olmayan zihni toz, toprak içinde kalıyordu. Üzerini örtebilmek için yorgana uzandı. Bir anlığına eline değen yaşlık tüylerini diken diken etti. Az önce Liva’nın yüzünü kaldırdığı bölge nemliydi. Anlayabilmek için biraz daha dokundu. Hayır, nemli ya da yaş değildi. Sırılsıklamdı. Liva ağlamıştı. Bir süre başını hiç kaldırmadan ağlamış, orayı ciddi bir şekilde ıslatabilecek kadar gözyaşı dökmüştü ve muhtemelen, ağlamaktan bitkin düştüğünden soğuk içine işlemesine rağmen uyuyakalmıştı. Üşüdüğünü hissetti Okan, ilk kez böyle bir şeye şahit oluyordu. Sebebi kendisi miydi? Âşık olmak kişinin elinde olan bir şey olmamıştı hiçbir zaman. Eşini, eşinin istediği şekilde sevemediği için miydi bu üzüntü? Onu ihmal mi etmişti? Onu ihmal etmişti. Suçlu hissetti. Duruşu bile kendisi gibi vakur bir kadını böylesine üzmüştü. Duygularına söz geçiremezdi, nasıl yapacaktı? Liva en başından beri aralarındaki dinamiğe hakimdi. Belki de o yüzden hiçbir zaman onun bu konuya bu kadar üzüldüğünü ya da üzüleceğini düşünmemişti. Kendisi yüzündendi, şu dört duvar arasında başka üzülebileceği bir mevzu var mıydı ki? Suçluluk vicdanında yer edinmeye başladı. Hata yaptığı düşüncesinden filizlenen dikenli sarmaşıklar dört bir yanını çepeçevre sardı, canını yaktı. Liva’ya âşık değildi ama onu seviyordu. İki yıllık evliliklerinde belki de ilk kez bunu bu denli net hissediyordu. Eşinin üzülmesini isteyeceği en son şey bile değildi. Yönünü karısından tarafa döndü. Kollarını üşümüş bedene sardı, kendine çekti. Kendi üzerini örtmemişti, sabaha karşı üşüyebileceği ihtimalini kasıtlı olarak göz ardı ediyordu. Karısının teninde dokunduğu yerler hemencecik ısındı. Tebessüm etmişti istemeden, aşığın maşuku ile yanması için bilincin açık olması gerekmiyordu demek… İyice yanaştı eşine, bedenlerinin birbirine değmesine izin verdi, gözlerini kapattı. Onun ağlayışı ile dağılan huzurunu ona sarılarak arıyordu. Dilinden bir cümle döküldü o an, kendisi ile aynı anda uykusunda sayıklayan karısı dilinden dökülen iki sözcüğe eşlik etmişti.
“Özür dilerim.”
Karısının neden ve kimden özür dilediğini düşünmek istemedi. En iyi ihtimalle böyle bir adamla evlendiği için kendinden, en kötü ihtimalle kocasını sevdiği için yine kocasından özür diliyordu. Başka bir düşünceye ihtimal dahi vermedi ve yarın uyandığında onun mütebessim çehresini görebilmek dileğiyle gözlerini kapattı.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |