20. Bölüm

20. Bölüm

YAĞMUR ECRİN AKÖZ
ruhumunilacii123

BÖLÜM 20

Dün gece çok az uyumuştum. Sürekli neler olacağını, ne yapmamız gerektiğini düşünüp durmuştum. Elif, benimle konuştuğunu abisine, yani Sertaç’a söylerse, Sertaç bize karşı kin bile besleyebilirdi.

Çünkü kız abisi olarak bir erkeğin, kardeşine kör kütük âşık olduğunu duymak pek işine gelmezdi. Bu nedenle Elif’in de kendini bu tehlikeye atıp konuştuğumuzu abisine anlatacağını düşünmüyordum. Yine de tedbirli davranmakta fayda vardı. Her attığımız ve atacağımız adıma çok dikkat etmeliydik. Çünkü artık sırrımızı bilen daha fazla kişi vardı.

Sabahın en erken saatlerinde evden çıkıp istihbarata varmıştım. İlk vardığımda saat epey erken olduğu için oturup dosyaları biraz incelemiştim. Kaçırdığımız veya atladığımız bir bilgi var mı diye.

Hiçbir eksiğimiz yoktu. Eksiksiz ilerliyorduk ve bu bizim için çok iyi bir durumdu. Artık Sertaç’la buluşma saatimiz yaklaşmıştı. Tüm teşkilat istihbarattaydık ve ben Eray’ı arayıp birkaç saat işe geç gidebilmek için izin istemiştim. Canımı burnumdan getirdikten sonra saat tam 11.00’da şirkette olmazsam beni şirketten atacağına dair bir söylemde bulunarak telefonu suratıma kapatmıştı.

En azından izin vermişti.

Eylül’ün çekimi akşam üstü olacaktı ancak onun da 12.00 gibi şirkette olması gerekliydi ki rahatlıkla hazırlanabilsinler. Dikkat çekmemek adına birlikte gitmeyecektik ama yakın zamanlarda ikimiz de şirkette olacaktık.

Orta boyuttaki odamızda, tüm teşkilat hazırda bekliyorduk. Ben işe gidecek şekilde giyinmiştim. Tekrardan üstümü değiştirmek istemiyordum. Diğer herkes de klasik kombinler yapmış, masa başında oturuyorlardı.

Kumsal ve Deniz fotokopi odasında, Haktan ve Eylül de masalarının başındaydı.

Can ise iki dakika kestireceğini söyleyerek koltuğa uzanmış horul horul uyuyordu. Onu da birazdan kaldıracaktık.

Artık çıkma zamanı gelmişti.

Eylül ve Haktan aynı anda kendi masalarının başından kalkmışlardı. Haktan birkaç saniye Eylül’ü izledikten sonra derin bir iç çekerek kapıya doğru ilerlemişti. Haktan davranışlarıyla hislerini açık açık ortaya döküyordu lakin sanırım böyle göründüğünden haberi yoktu. Herkes onun Eylül’e karşı olan hislerini anlamıştı. Fakat kimse bunu dillendirmemişti. Belki Haktan ters tepki yapabilirdi. Umarım bir gün Eylül’le de konuşurdu. Bana kalırsa O da Haktan’a karşı boş değildi. Hiçbir şey hissetmiyor olsa nasıl ona böyle bakabilirdi?

Gözler asla yalan söylemezdi.

(Yazarın Anlatımıyla)

Eylül Karadağ. İsmi iki kelimeye sığdırılmış ancak içinde koskoca bir hayata ev sahipliği yapan genç bir kadın. Hayata kendini, ailesini bilmeden gözlerini açmış, gerçek kimliğini bilmeden doğmuş bir bebek.

Peki ya ilk doğduğu günde hastanede kendisine “öldü” denildiyse?

Eylül hayatı boyunca ailesini hiç tanımamış, görmemişti. Tam 25 yıl önce, doğduğu gün herhangi bir hemşire tarafından gerçek ailesine öldüğü söylenmişti ve farklı bir aileye verilmişti. Eylül bunu on beş yaşında öğrenmişti ve hayatını, biyolojik anne ve babasını bulmaya adamıştı. Yıllarca uğraşsa da bulamamıştı. Ne araştırmalar yaptıysa, kimlere sorduysa öğrenememişti. Sanki anne ve babası hakkındaki tüm bilgiler saklı gibiydi. Kendini hiçbir zaman aşka bulaştırmamıştı. Kafası karışır diye. Çünkü Eylül önce ailesini, sonra da o hemşireyi bulacaktı. Kaç yaşına gelmiş olursa olsun…

Normal gelirli bir ailede büyümüş olan Eylül, sıradan bir hayat yaşamıştı. Eylül’ü evlat edinmiş olan anne ve babası, onu hep çok sevmiş en güzel şartlarda büyütmeye çalışmışlardı. Eylül onları ne kadar çok sevse de, asıl ailesini bulmak için her zaman çabalıyordu. Bir gün edindiği tek bir bilgi olmuştu. O da doğduğu gibi üstüne giydirilen yenidoğan giysilerinin bir tanesinin üzerinde yazılı olan “D” harfiydi. Biyolojik ailesi ona bu harfle başlayan bir isim mi vermişti? Bu harfin bir anlamı olup olmadığını bilmiyordu. Ulaştığı tek sonuç bu olduğu için hep bunu düşünmüştü. Bu harfin bir anlamı var mıydı? Yoksa yok muydu? Acaba ailesini daha önce görmüş müydü? Yoksa görmemiş miydi?

Yüzlerce soru Eylül’ün zihninde cirit atarken, bir de âşık olmaktan korkuyordu. Kalbinin hızla atışını bastırmaya çalışır, yaşayacaklarından hep çok korkardı. Kalbi hasret duygusuyla boğuşurken, zihni ağır düşüncelerle kalbindeki hasreti bastırırdı.

Ya da Eylül bastırdığını düşünürdü.

Çünkü Haktan biraz daha ona o güzel kahve gözleriyle bakarsa, sanki gözlerindeki kahveliğin içinde gördüğü toprağa gömülecekti.

Belki de bu hikayedeki çoğu kişi Eylül gibi aşktan kaçamayacaktı.

Çoğu kişi…

*

Yollar bitmek bilmemiş, dakikalarsa su gibi akıp geçmişti. Ekiple birlikte Sertaç’la buluşacağımız alana gelmiş sayılırdık. Hepimiz soğukkanlılığımızı koruyacak ve Sertaç’ı kendi tarafımıza çekmeye çalışacaktık. Aksi takdirde bizimle arasını iyi tutmasını sağlayamazsak dosyamızı açık edebilirdi. Bu da bizim kendisini etkisiz hale getirmemizle sonuçlanırdı.

Etkisiz hal derken neyi kastettiğimi anlamış olmalısınız…

Umarım Sertaç, dosyayı da yanında getirirdi. Zira o kırmızı dosyaya epeyce ihtiyacımız vardı.

Sertaç’a verdiğim konuma gelmiştik. İçerisinde olduğumuz araba durduğunda, kapı açıldığı gibi ayağımdaki siyah topuklularımı asfaltla buluşturmam bir oldu. Buluşma saatine oldukça az vardı.

Geldiğimiz yerin ismi Maskehane’ydi. Burayı çoğu kişi bilmezdi. Burası genellikle suç örgütlerinin ve mafyaların takıldığı mekanlardı. Buraya bizim de gelmemizin etik olmadığının biz de farkındaydık fakat işimiz dolayısıyla buralarda vakit geçirip gözlem yapmak da dosyamıza katkı sağlayabilirdi.

Sertaç’ı da özellikle buraya çağırmıştık ki bizim yaptığımız işin şakaya gelmeyeceğini ve “Kozanlılar” dosyasının da her daim peşinde olduğumuzu anlasın.

Hepimiz Maskehane’ye girdiğimiz anda içerideki siyah takım elbiseli, orta yaşlardaki iki adam ayağa kalktılar.

“Hoş geldiniz İlyas Bey.” Dedi adamlar. İlyas rolündeki Can ise elini ‘oturun’ anlamında kaldırarak, adamların geri oturmasını sağladı. Altı kişi beraber poligonların olduğu yere doğru yürüdük. Vardığımız yerde bizden başka sadece bir adam daha vardı. Bizim geldiğimizi gördüğünde o da odadan çıktı. Koskocaman bir poligon atış odasındaydık ve Sertaç’ı bekliyorduk. Buluşma saati çoktan gelmişti.

Can ve Deniz, ellerinde keskin nişancı bir silahla, poligonda atış yapıyorlardı.

Haktan ve Eylül, kenardaki taburelerde oturmuş, içeceklerini yudumluyorlar, Kumsal ve ben ise ayakta dikiliyorduk.

“O kırmızı dosya bizim için bir cevher.” Dedi Kumsal. Onu onayladığımı belli etmek için kafamı aşağı yukarı hafifçe salladım. “O dosyanın kopyasını yapmalıyız. Kopyasını Sinan’ın şirketine koyarız. Gerçeği bizde kalsın. Adliye için daha kesin bir kanıt olur.”

“Haklısın, Sertaç geldiğinde onu önce kendi tarafımıza çekmeyi başarırsak, o zaman işimiz daha da kolaylaşır.” Deyip bende elime bir silah aldım. Atış yapıyor ve vücudumun atış konusunda kireçlenmesini önlüyordum. Bayadır antrenman yapamamıştım.

Aradan geçen birkaç dakikalık süreden sonra, poligon odasının kapısı açıldı.

Aynı anda hepimiz kafamızı kapıya döndürdüğümüzde, karşımızdaki yüz görmeyi beklediğimiz kişiye aitti.

Sertaç Baştaç.

“Hoş geldin, Sertaç.” Deyip, elinde tuttuğu kırmızı dosyaya doğru yürüyüp almak için elimi uzattım. O ise sakin ama kararlı bir hamleyle dosyayı geri çekti.

“Hoş buldum, Deren Aktunç.” Dediği anda lafının içine daldım.

“Deren Çanak, demek istedin sanırım Sertaç?” net bir cümleyle bunu söylediğimde dudakları yana kıvrıldı.

“Aynen öyle! Deren Çanak.” Dedi.

Can ve Deniz, ellerindeki silahları bırakarak Sertaç’ın önünde durdular. Haktan da olduğu yerden kalkarak yanlarına geçti. Biz de kızlar olarak, sol çaprazda onlarım biraz daha arkasında duruyorduk. Eminim ki erkeklerin konuşması çok daha etkili olacaktır.

“Dosyayı incelediğini tahmin ediyorum Sertaç. Ayrıca ilk görüşmemizde sizinle konuştuklarımızı hatırlıyor olmalısın.” Dedi Deniz. Onun ardından Sertaç tam konuşacakken, bu sefer Can söze girdi;

“Sen devletine yardım et, gerisini bize sal. Bak kardeşim, biz öyle Sinan Kozanlılar gibi konağımızda pinekleyip kucağımızdaki siyah tüylü kediyi sevecek adamlardan değiliz. Biz MİT ajanıyız. Ayrıca biliyorum ki senin de Sinan ve oğlu Eray’ın yaptıklarından haberin yok. Bu yüzden sen bize yardım edersen hem devlete, adalete katkı sağlamış, hem de kendini işin içinden sıyırmış olursun.” Can sözlerini bitirdiğinde Sertaç bir süre karşısındaki üç genç adamın yüzlerine baktı. Daha sonra ise söze daldı.

“Bunca zamandır bu söylediklerinize inandığım için Sinan ve Eray Bey’e bir şey söylemiyorum. Fakat benden fazlasını istemeniz, beni ve işimi de tehlikeye atıyor. Sinan dediğiniz gibi bir adamsa, benim canıma kıymayacağı ne malum?” söylediği sözlerde kendi çapında haklıydı. Ama bizim bu adamı kendi yanımıza çekmemiz gerekiyordu. Yoksa aramızdan bir kişiyi daha şirkete sokmamızın imkânı yoktu.

“Senin canına kıymayacak. Nedeni şu ki, senin gibi güvenebileceği başka bir yardımcı bulmaz da ondan.” Dedi Haktan. Yani demek istiyordu ki;

“Kimse senin ve yanındaki arkadaşın Atakan gibi salak değil ve yanına başka bir yardımcı alırsa sırları ortaya çıkar. Çünkü siz salaksınız ve hiçbir şey anlamıyorsunuz.”

“Emin ol benim sizin lehinize işler yaptığım anlaşılırsa Sinan bir dakika bile durmaz.”

“Durdururuz.”

Sertaç elindeki dosyayı bize doğru uzattı. Kırmızı dosyayı elinden aldığım gibi, yanımda duran Eylül’e verdim. Yüzümüzde bir gülümseme peyda oldu. Odaya sessizlik hâkim oldu. Sertaç, dosya elinden alındıktan sonra birkaç saniye hiçbir şey söylemedi. Daha sonra;

“Benim bu işten çıkarım ne olacak?” dediğinde Can birden kahkaha patlattı.

Sessizliğin hüküm sürdüğü oda, Can’ın kahkahası ile dolmuştu.

Ben ise atış poligonuna yaklaşıp elime bir silah aldım. Eylül ve Kumsal ise erkeklerin yanına geçmişti.

“Çıkarın ne olacak söyleyeyim mi?” diyerek kurduğum cümle sonrasında tüm yüzler bana döndü. “Ölmemek.”

Sertaç bilmiş bir ifadeyle bana bakıyordu.

“Ha sizin tarafınızdan, ha Sinan Kozanlılar tarafından öldürülmeyecek miyim zaten? En azından patronumun beni öldürmesini tercih ederim.” Sertaç sınırlarını fazla zorluyordu.

“Ama Sinan Kozanlılar seni fark etmezse ölmeme şansın da var Sertaç Baştaç.” Dedi Deniz. “Bu yüzden şansını kullanmalısın. Şansını kullanmak istemezsen de sen bilirsin. Zaten Sinan Kozanlılar tarafından öldürüleceksin. Kırmızı dosyada ismin var. O dosya Sinan Kozanlılar için hedef dosyası! Emin ol orada yazılı olan tüm şirketleri çökertmeye, tüm kişileri öldürmeye çalışacaktır.

Sertaç dört duvar arasında sıkışık kalmış durumdaydı. Ya bize yardım edecekti. Ya da etmeyecekti ve kendi sonunu kendisi yazacaktı.

Bir atış yapıldı atış tahtasına. Ama gördüğümüz şey düşen atış tahtası yerine, kanlar içerisindeki güvercinin yere yığılışıydı.

Ya sonumuzu yazacaktık ya da sonsuzluğa varacaktık.

 

Bölüm : 19.01.2026 20:33 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...