
BÖLÜM 23
Gerçek bir kurşun gibi gelir, sessizce yaklaşır. Fark edilmeden hedefini bulur ve ardından her şeyi geri dönülmez biçimde sertçe değiştirir. Biz de tam olarak böyle bir gerçeğin eşiğindeydik. Söylenmeyenler, gözlerden saklananlar, görmezden gelinenler detaylar artık kendi ağırlığını taşıyamıyordu. Her sır, zamanı geldiğinde açığa çıkmak ister. Ve o sırlar da ortaya çıktığında sadece maskeler değil, inşa ettiğimiz bütün hayatlar da çatlamaya başlar.
O ana kadar her şey kontrolümüz altındaymış gibi geliyordu. Planlarımız, kimliğimiz ve yaptıklarımız… hepsi kusursuz bir düzenin parçasıydı. Ama düzen dediğimiz şey en ufak sarsıntıda bile yerle bir olabilecek kadar kırılgandı.
Artık geri dönüş yoktu.
Çünkü bu noktadan sonra mesele sadece görev değildi.
İşin içerisinde saklanan hayatlar da vardı.
Bu, kimin hayatta kalacağına karar verecek bir savaştı.
Ve ben bu savaşın en ortasında duruyordum.
Yapmamız gereken bir gölge gibi, şüphe uyandırmadan takip etmek, en sonunda da kurşunun silahtan çıkışı gibi patlamaktı.
Eylül de şirketteydi. Şirketin üst katlarında, koskocaman, her tarafında farklı detaylar bulunan bir platform vardı. Burada çekime başlamışlardı. Bense Eray’ın yanından çıkmış saçma sapan dosyaları ayırmakla uğraşıyordum.
Sanki bugün içimde bir huzursuzluk vardı ama ne?
(YAZAR’IN ANLATIMIYLA)
Kara hilal.
Kozanlılar’ın en büyük düşmanıydı “Kara Hilal” çetesi.
Peki kimdi bu Kara Hilal çetesi?
(Yıllar önce)
“İhanetinin sonu acı olacak Melih.” Dedi Sinan karşısındaki adama.
“Benim hasta kardeşimi öldürmenin cezasını çekeceksin Sinan Kozanlılar.” Dedi Melih.
“Senin kardeşin hastaydı. Zaten ölecekti. Ben ona dokunmadım bile.” Diyerek kendini savundu Sinan Kozanlılar.
“Sen dokunmadın. Yardımcıların dokundu. Emri veren sendin!”
Sinan’ın babası Adnan Kozanlılar’ın bir düşmanı vardı. Kan davalı düşmanı Kürşat Akyel…
Melih ise Adnan’ın sağ kollarından birisiydi. Lakin Adnan’ın ölümünden sonra yerine Sinan’ın geçtiği dönem, onlara ihanet etmişti. Çünkü aklına Kürşat girmişti.
Kürşat Akyel. Düşman çetenin başıydı.
*
(Tenha bir otel barı)
Gece yarısı-
Melih barda önündeki bardağa bakıyor ama içmiyordu.
Sadece bekliyordu.
Arkasındaki sandalyeye birisi sessizce oturduğunda irkilmedi bile. Çünkü kimin geleceğini zaten biliyordu.
“Beni dinleyeceğini söylemiştim.” dedi bir adam sakin bir sesle. Bu ses Kürşat Akyel’e aitti.
Melih gözlerini kaldırmadan konuştu.
“Dinlemek, kabul etmek değildir.”
Adam hafifçe gülümsedi.
Kürşat Akyel’in gülüşü, insanı oldukça rahatsız ediyordu.
Ak saçlı ak sakallı olan Kürşat, o yılların en tehlikeli mafyalarındandı. Sinan Kozanlılar’ın babasının da kan davalı düşmanıydı. Sinan o zamanlar çok gençti. Kürşat, Adnan’ı öldürmüş ve aralarındaki savaşı kazanmıştı. Ama Kürşat’ın içi böyle de soğumamıştı. Oğlunu da bitirip, Kozanlılar’a tamamen son vermek istiyordu
Sinan ise babasının vefatı sonrası onun yerine geçmişti. Kürşat’ın en azılı düşmanı artık Sinan’dı.
“Zaten kabul etmen için değil, sadece düşünmen için buradayım.” Diyerek devam etti cümlesine Kürşat. Kollarını masaya yasladı. Sesini alçalttı. “Bir soru soracağım, cevabını sen vereceksin.” Kısa bir vakit duraksadı.
“Sinan’ın yanında, sen ne kadar varsın? Adnan öldü. Sinan senin kardeşini öldürdü. Sence Kozanlılar güvenilir mi?” Melih ne olursa olsun, Kürşat’ın düşman çeteden olduğunu bildiği için bir süre cevap vermedi.
“Yeterince varım.” Dedi en sonunda.
Kürşat başını hafifçe yana yatırdı.
“Hayır. Sen orada bir gölgesin. Gücü taşıyan ama ismi anılmayan bir gölge.”
Melih sertçe baktı Kürşat’a.
“Dikkatli konuş.”
Kürşat hiç geri adım atmadı.
Sesi hala sakindi.
“Ben dikkatliyim. O yüzden buradayım.
Bir yudum su aldı, sonra devam etti.
“Bu şehirde herkes biliyor… işleri yürüten sensin. Planları kuran sensin.”
Gözlerini Melih’e sabitledi.
“Ama herkesin dilinde tek bir isim var. O da Sinan Kozanlılar.”
Melih sessiz kaldı.
Ve bu sessizlik… en tehlikeli cevaptı.
Kürşat bunu fark etti.
“Bak, benden sana bir abi tavsiyesi. Sana düşmanlık teklif etmiyorum. Sana seçenek sunuyorum.”
“Ne seçeneği?” dedi Melih.
Kürşat öne eğildi.
“İkinci adam olarak ölmek mi? Yoksa kendi masanı kurmak mı?”
Bu kez kelimeler Melih’in içine saplandı.
“Senin gibi bir adam Sinan’ın arkasında yürümemeli. Yaşınız neredeyse aynı. Senin ondan ne eksiğin var?”
Melih gözlerini kaçırdı.
Ama Kürşat son darbeyi vurmak için bekliyordu zaten.
“Ve şunu da söyleyeyim,” dedi sakin ama zehirli bir tonda. “Sinan seni harcamaktan çekinmez. Ama ben sana yer teklif ediyorum.”
Sessizlik oldukça uzadı.
Melih sonunda kısık bir tonla konuştu.
“Ya bu bir tuzaksa?
Kürşat gülümsedi.
“Öyle olsaydı… şu an hayatta olmazdım.”
Ayağa kalkıp ceketini düzeltti.
“Düşün. Gölge mi kalmak istiyorsun? Yoksa ışığın kaynağı olmak mı?”
Ve arkasını dönüp yürüdü.
Melih bardaktaki yansımasına baktı.
Artık eskisi gibi düşünmüyordu.
İşte Melih Kara, o günden sonra Kara Hilal çetesini kurdu ve Sinan Kozanlılar’ı bitirmek için gece gündüz planlar yaptı.
Aylarca, hatta yıllarca…
*
Sinan Kozanlılar, odasında oturmuş telefonla konuşuyordu.
“Seni hesaplaşmaya davet ediyorum Melih Kara. Bu akşam gece yarısı sanayi deposunda istediğin kişileri topla gel. Bu işi bu gece bitirelim.”
“Hesaplaşmanı kabul ediyorum Sinan Kozanlılar.” Konuşma böyle sonlanmıştı. Sinan sinirlenmiş ve savaşı en acilinden ilan etmişti. Yaptığı doğru da yanlış da olsa bu gece yıllardır süren bu savaş sonlanacaktı.
Fakat Sinan’ın bilmediği bir şey vardı. Bu telefon görüşmesini bilen tek kişi kendisi değildi.
Deren, Sinan Kozanlılar’ın kapısının tam ardında durmuş, buz kesmiş bir şekilde Sinan’ın konuşmalarını dinliyordu.
(DEREN AKTUNÇ’UN ANLATIMIYLA)
Kozanlılar dosyası için bulduğum bu koz her şeyi değiştirecekti. O kadar mükemmel bir kozdu ki, sadece bu bile mahkeme için çok büyük bir delil olabilirdi.
Hızla Sinan Kozanlılar’ın odasının önünden ayrıldım ve Eylül’ü bulmaya koyuldum. Çekim yaptıkları yer üst katlardaydı. Koridorda Berkan’ı gördüm. Burada çalışan bir çocuktu.
“Berkan!” dedim onu gördüğüme sevinerek.
“Ah, merhaba Deren. Nasılsın görüşemedik uzun zamandır.” Dedi.
Başlarım şimdi görüşmene Berkan! Kısa kes.
“Evet, tabii. Görüşemedik nasılsın?” Berkan gülümsedi.
“Sağ ol iyiyim. Sen nasılsın bir sıkıntı yok değil mi?”
“İyiyim teşekkür ederim.” Dedim samimiyetle “Ben sana bu mankenlerin çekimlerinin yapıldığı yer nerede onu soracaktım.”
“Sinan Kozanlılar’ın odasının bir alt katında. Yakın zamanda görüşelim yine.” Dediğinde, onu geçiştirmek için:
“Görüşelim. Teşekkür ederim!” diyerek yanından ayrıldım. Asansöre bindiğimde hem çok mutlu hem çok tedirgindim. Sertaç’ı bu akşam o sanayi deposuna yollayabilirdik. Video çekerdi ve bize delil getirirdi. Ancak ona güvenecek değildik. Biz de bu akşam orada olacaktık ve kendimiz de kayda alacaktık. Bu Sertaç için bize sadakat testi olacaktı. Sertaç’ın bizim orada olduğumuzdan haberi olmayacaktı.
Çekim yapılan yerde Eylül’ü gördüm. Sanki geldiğimi hissetmiş gibi hemen beni gördü. Çekim yerine doğru ilerledim.
Çim görünümlü, yapay çiçekler bulunan bir platformun üzerinde Eylül vardı. Uzun, dizinin biraz üstüne kadar yırtmacı olan, çiçekli bir elbise giydirmişlerdi.
Kameramanın yanına yöneldim.
“Beren mankenimizi aşağıdan çağırıyorlar. Ufak bir aksama olmuş hemen geri gelecek.” Dedim. Bunun üzerine kameraman, diğer ekip arkadaşlarına ve Eylül’e döndü.
“Beren, sen çıkabilirsin. Biz Bahar’la devam edelim sende hızlıca geri gel.” Dedi. Eylül kendini Beren olarak tanıttığı için ona burada “Beren” diyorlardı.
Eylül ayağa kalktı ve bana doğru geldi.
“Anlatacaklarım var. Çok önemli.” Derken yürümeye başladım. Eylül ise meraka arkamdan beni takip ediyordu.
Asansörün kapısının açılması için düğmesine basmıştım ki, asansörün içinden korkulu rüyam çıktı.
Eray Kozanlılar.
Onun geldiğini görmeyerek asansöre adım atmıştım ki, onun da adım atmasıyla kocaman bedenine çarpıp dengemi kaybettim.
Elime, işe yarıyormuş gibi görünmek için aldığım dosyanın içerisindekiler etrafa saçılmıştı. Neler oluyordu? Allah’ından bul Eray!
Dengemi kaybettiğimde tam düşecektim ki, Eray’ın eli hızla belimi kavradı.
Dosyanın içerisindeki her şey etrafa saçılmıştı.
Bedenim bedenine yaslanmışken, dehşetle gözlerine baktım. Koyu kahve gözlerinin içine baktığımda, kalbimde bir şeylerin yandığını hissettim. Kalp atışlarım hızlanmıştı. Fakat yüzümde hiçbir duygu ifadesi yoktu.
Eray’ın gözlerine baktığımda ise onun da gözlerinde hiçbir duygu ifadesi yoktu.
“İyi misin?” dedi sadece.
“Neden soruyorsun?”
“Orada bayağı rahat görünüyorsun da ondan sordum.” Bu cümlesiyle kaşlarımı çattım ve hızla ellerini üzerimden ittirip geri çekildim.
“Sen kaçırdın dengemi! Ellemeseydin zaten düşmezdim.” Deyip yerdeki kağıtları toplamaya başladım. Eray’ın ise ilk defa insanlığı tutmuş olacak ki eğilip kağıtları toplamamda yardım etti. Dosyayı toparladığım gibi hiçbir şey demeden, omuz silkerek asansöre bindim. Eylül de arkamdan geldi.
Asansörün kapıları kapandığında Eylül, bana doğru bakmış sırıtıyordu.
“Mafya ve ajan. Vay be! güzel ikili oldu.” Gözlerim sonuna kadar açıldı ve:
“Saçmalama Eylül! Hem acilen başka bir konuyu konuşmamız lazım.” Dediğimde asansörden iniyorduk.
“Doğru ya, sen neden beni aldın?”
“Anlatacağım…”
Bu konuşmamızın ardından şirketten çıktık ve kamera görmeyen, kimsenin olmadığı bir kısma gidip Can’ı aradık.
*
Tüm ekip tüm her şeyi öğrenmişti.
Bu yaşananlar hepimizin işine geliyordu. Plan tıkır tıkır işliyordu.
Planımız şu şekildeydi:
Sertaç’a durumu söyleyecektik ve o da Sinan şirketten çıktığı gibi gizlice onu takip edecekti. Sinan depoya varınca, Sertaç gizlenecek ve konuşulanları, yaşananları kayda alacaktı. Biz de orada olacaktık.
Tüm ekip.
Fakat, Sertaç bizim orada olduğumuzu bilmeyecekti. Bakalım bize sadık mı kalacaktı? Yoksa ihanet edip Sinan’ın tarafında kalmaya devam mı edecekti?
Planımız tam olarak buydu. Her şey sırasıyla uygulanacaktı.
Eylül geri çekime çıktığında, ben ise Eray’ın odasına gittim. Kapıyı çaldığımda içeriden her zamanki gibi, ses gelmedi.
İçeri girdim.
“Kolay gelsin, Eray Bey.” Koltuğunda oturan Eray, bana “Neden geldin” der gibi bir bakış attı. “Ben, teklifinizi düşündüm.” Dedim. Eray sırıttı.
“Demek düşündün.” Ayağa kalkarak tam önümde durdu. “Umarım doğru karar vermişsindir.”
Üstümdeki beyaz gömleği çekiştirip düzelttim ve kafamı ona doğru kaldırdım.
“Kime göre doğru, kime göre yanlış bilemem.” Dedim ve Eray bir şey söylemeyince “Atakan ve Sertaç’ı şirketten uzaklaştıracağım.” Diyerek sözümü tamamladım.
“Doğru karar.”
“Çok hızlı olmayabilir. Haberin olsun.”
“Kendi iyiliğini düşün, Deren Çanak. Sonucu kendi yararına olacak.” Dedi ve koltuğuna gidip tekrardan oturdu.
“İyi günler.”
Eray’ın odasından çıktığımda çok büyük bir yükü üstümden attığımı hissediyordum. Şimdi Sertaç’la ilgilenebilirdik
*
Saat oldukça ilerlemişti. Teşkilattakiler Sertaç’la konuşmuş, yapacaklarını anlatmışlardı. Bizim ekip, arabaya atlayıp şirkete yakın bir yerde arabayı park etmiş, içinde bekliyorlardı. Bense çoktan şirketten çıkmış, kendi arabamda, şirketi gören bir yerde durmuş bekliyordum.
Sinan Kozanlılar birazdan şirketten çıkacaktı ve Sertaç da onu takibe başlayacaktı.
Biz de Sertaç’ı…
Ve işte hedef görünmüştü.
Sinan Kozanlılar şirketten çıkmıştı.
(YAZARIN ANLATIMIYLA)
Sertaç, siyah aracı, olması gerektiği kadar uzaktan takip ediyordu.
Ne çok yakın… ne de şüphe çekecek kadar uzak.
Sinan Kozanlılar gibi bir adamı izliyorsan, mesafe hayatta kalmakla ölmek arasındaki çizgiydi.
Direksiyonun üzerinde kenetlenen parmakları gevşemiyordu. Şehir ışıkları geride kaldıkça, içindeki huzursuzluk daha da belirginleşmişti. Bir defa, teşkilata sadık gibi görünecek ve gerçekten kayıt alacaktı. Fakat bu sadece tek seferlik olacaktı ve sonrasında Elif’i devreye sokacaktı.
Sokaklar seyrekleşiyor, binalar eskiyor, yollar daralıyordu. Burası artık şehrin unutulan kısmıydı. Kimsenin gerçekten ait olmak istemediği, ama birçok kişinin gizlenmek için seçtiği türden bir yer.
“Yanlış bir buluşma…” diye mırıldandı arabayı sürerken kendi kendine.
Ya da fazlasıyla doğru.
Sinan’ın aracı yavaşladı. Ardından tamamen durdu.
Eski bir sanayi deposunun önünde.
Sertaç, birkaç sokak ötede frene bastı. Motoru kapattı ama araçtan inmedi. Bir süre olduğu yerde kaldı.
Teşkilat ise Sertaç’ın arkasındaydı. Takiptelerdi ama onun haberi yoktu.
Sertaç, Sinan’ın geldiği binaya baktı. Pencereleri kırık, dış cephesi dökülmüş, kapısı paslı bir yapı… dışarıdan bakıldığında terk edilmiş görünüyordu. Ama Sertaç bu tür yerlerin hiçbir zaman gerçekten boş olmadığını bilecek kadar zekiydi.
Bugün, Sinan’ın gerçekten mafya olduğuna ilk defa şahit olacaktı.
Derin bir nefes aldı ve arabadan indi.
Soğuk hava yüzüne çarptığında ürperdi ama bunun sebebi hava değildi. İçgüdüleri alarma geçmişti. Her adımında dikkatliydi. Ayak seslerini minimuma indirerek binanın çevresinden dolaştı. Kırık bir pencerenin yanına geldiğinde durdu ve içeri doğru eğildi.
İçeride loş bir ışık vardı.
Sinan Kozanlılar’ı hemen tanıdı.
Ortada duruyordu. Dik, sakin, sanki çatışmanın ortasında değil de bir toplantı salonundaymış gibi. Yanında iki adamı vardı. Karşılarında ise dört kişi.
Duruşlarından amatör olmadıkları belliydi.
Sertaç nefesini tutarak kamerasını çıkardı ve kaydı başlatarak izlemeye başladı.
Sinan’ın sesi yankılandı. Sakin ama ağır bir otorite taşıyordu.
“Davetimi kabul ettiğin için teşekkürler Melih Kara.”
Melih Kara, Sinan’ın yaşlarında bir adam gibi görünüyordu. Boyu ortalamaydı. Saçları ise beyazlamaya başlamıştı.
“Bu akşam bu davayı burada bitirelim Sinan Kozanlılar. Zaman değişti…”
Sinan başını yavaşça yana eğdi.
“Zaman hep değişir. Güç ise… onu taşıyan kişiye bağlıdır.
Melih kısa bir kahkaha attı.
“Eskiden öyleydi. Artık değil.”
Sinan birkaç saniye sessiz kaldı. O sessizlik bile karşı tarafı rahatsız edecek kadar ağırdı.
“Benim ve babamın adını kullanarak yükselen herkes,” dedi sonunda, sesi düşük ama keskin bir bıçak gibi, “eninde sonunda düştü. Siz de istisna olmayacaksınız.”
Adam omuz silkti.
“Göreceğiz.”
O tek kelime.
Gerilimi bir anda keskinleştirdi.
Bir anlık sessizlik oldu.
Ardından Melih’in yanındaki adamlardan biri elini beline götürdü.
Sertaç içgüdüsel olarak geri çekildi ama gözlerini ve kamerayı içerden ayıramıyordu.
İlk silah sesi patladı.
Sonrası… kaostu.
Depo bir anda yankılanan kurşun sesleriyle doldu. Sinan ve adamları refleksle siper aldı. Karşı taraf da geri adım atmıyordu. Metal kolonlara çarpan mermiler kıvılcımlar çıkarıyor, cam kırıkları yere saçılıyordu. Bağırışlar, komutlar, küfürler…
Sertaç, kalbi ağzında olanları izliyordu.
Sinan hala ayaktaydı.
Siperin arkasından soğukkanlılıkla karşılık veriyordu.
Yüzünde korku yoktu.
Sadece korkunç bir karanlık vardı.
Bunlar yaşanırken teşkilat da çoktan yerini almış, binanın etrafını sarar biçimde gizlenmişlerdi.
“Dağılmayın!” diye bağırdı Sinan içeridekilere.
Kurşun sesleri birbirine karışmıştı.
Hangi ses kime aitti, hangi bağırış emir, hangisi korku… ayırt etmek imkansızdı artık.
Depodaki ışık bir an titredi.
Gölge oyunları duvarda dans ediyor, her şey olduğundan daha büyük ve daha tehditkar görünüyordu.
Sertaç olduğu yerde donup kalmıştı.
İçgüdüleri “çekil” diye bağırıyordu ama gözleri hala içerideydi.
Sinan’ın sesi bir an duyuldu.
Bir komut…
Sonra başka bir adamın öfkeli haykırışı…
Ve ardından kulakları sağır eden bir silah sesi daha.
Bu kez, ses daha yakındı. Tehlikeli derecede yakın.
Sertaç refleksle geri çekildi.
Ama geç kalmıştı.
Bir çarpma hissi…
Sanki biri sertçe göğsüne vurmuş gibi. Acı hemen gelmedi. Sadece bir boşluk oldu önce.
Nefesin bir anlığına kesilmesi. Şaşkınlıkla aşağı baktı.
Ceketinin önünde koyu bir leke yavaş yavaş yayılıyordu.
“Şaka yapıyor olamaz…” diye geçirdi içinden.
Elini titreyerek oraya götürdü. Parmakları ıslandı.
Gerçek ancak o zaman tam anlamıyla çöktü üzerinde.
Bu hedefli bir saldırı değildi.
Kimse onu görmemişti bile.
O kurşun…
Ona ait değildi.
Sadece yanlış yerde duran bir adamdı. Yanlış saniyede…
Bacakları istemsizce titredi. Kamera yere düştü. Denge kayboldu.
Duvara tutunmaya çalıştı ama parmakları güçsüzdü artık. Sırtı yavaşça soğuk yüzeye yaslandı ve bedenini taşıyamayıp aşağı kaydı.
Nefes almak zorlaşıyordu.
Hayat ve ölüm birkaç metre ötesinde devam ediyordu.
Ama kimse onun orada olduğunu bilmiyordu.
Ve en acısı…
Eğer bir saniye önce geri adım atsaydı,
Eğer içgüdüsünü dinleseydi,
Eğer gözünü içeriden ayırmasaydı…
Burada olmayacaktı.
Başını duvara yasladı. Gözleri yarı kapalıydı artık.
Zihninde tek bir yüz kaldı.
Deren.
“Beni sen öldürdün, Deren. Umarım yaşattıklarını yaşarsın.” Son nefesiyle söylediği bu cümleden sonra gözleri tamamen kapandı.
Artık herkes hissizdi.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |