25. Bölüm

25. Bölüm

YAĞMUR ECRİN AKÖZ
ruhumunilacii123

 

BÖLÜM 25

-25 Kasım 2015-

(YAZARIN ANLATIMIYLA)

Saat oldukça geçti. Güneş erken batmıştı. Hava soğuk, etraf sessizdi. Sabahları pamuk şekerciler dolaşan, çocukların cıvıl cıvıl koşuşturduğu İstanbul sokaklarında şu an bunlardan eser yoktu. Kapkaranlık havada gökyüzünde parlayan beyaz noktalar görünüyordu.

Yıldızlar.

Sokağı aydınlatan dolunayın altındaki kaldırımda oturan iki çocuk vardı. Sertaç ve Elif.

Abi kardeş, çaresizce bekliyordu. Sertaç’ın elleri cebinde, kardeşine üşüdüğünü belli etmemeye çalışıyordu. Neyi beklediklerini bile bilmeden bekliyorlardı. Anne ve babalarının kavga ettiğini duyan Sertaç, korkuyla Elif’in bunların hiçbirini duymaması için dışarı çıkarmıştı kendisini ve kardeşini.

Upuzun ipek gibi saçları, kısacık boyu, inci gibi gözleriyle abisine döndü Elif.

“Neden insanlar birdenbire gidiyor abi?” dedi. Sertaç kardeşine bakıp yüzüne buruk bir tebessüm takındı.

“Belki de kalmak zor olduğu içindir.” Gözleri gökyüzüne döndü.

Elif ise elindeki kiremitle, kaldırımı boyuyordu.

“Ben büyüyünce kimseden gitmeyeceğim. Kimse de benden gitmesin!” Deyip taşı elinden bıraktı. Minicik elleri soğuktan tir tir titriyordu. Sertaç bunu fark ettiği gibi, kendinin de üşüdüğünü umursamayıp, üstündeki gri hırkayı çıkarttı ve Elif’in üzerine sardı.

“Maalesef öyle bir dünya yok Elif.”

Bir süre ikisi de konuşmadı. Sadece rüzgârın ve rüzgarla birlikte sokakta sürüklenen yaprakların sesini dinlediler.

“Abi.”

“Hı…”

“Sen hiç benden gitmezsin değil mi?”

Sertaç’ın yüzü kardeşine döndü ve Elif’in saçındaki, bozulmuş pembe minik kurdeleyi çıkartıp düzgünce tekrar taktı.

“Gitmem.”

Küçük kız hemen inanarak başını sevinçle salladı.

Sertaç ağzından çıkan kelimenin ağırlığını ve sonuçlarını biliyordu. Tutamayacağı bir söz olduğunu kendisi de biliyordu. Fakat Elif’ten gitmemek için her zaman kanının son damlasına kadar savaşırdı.

Artık eve gitmeleri gerektiğini biliyordu Sertaç. Ayağa kalkınca Elif de onun arkasından ayağa kalktı.

Eve doğru yürürken “Keşke gerçekten gitmemek mümkün olsa…” diye düşündü.

O günden sonra Sertaç, kardeşine verdiği sözü tutmak için hep çok çabaladı. Ancak artık Sertaç çoktan Elif’ten gitmişti bile. Gitmek zorunda bırakılmıştı.

Onun için kanının son damlasına kadar savaşacağına, onu bırakmayacağını söyleyen Sertaç, gerçekten de kanının son damlasına kadar savaşmıştı.

Hem de fazlasıyla…

*

 

Sokağın karanlığının ucunda, aydınlığı bulacağımıza inanıyorduk. Fakat kendi mezarımıza gittiğimizden habersizdik.

Yirmi dakikadır yoldaydık. İstihbaratla hep iletişim halindeydik. Haktan ve Kumsal istihbarata dönmüşlerdi. Onlar konum için bize yardımcı olacaklardı.

Telsizden Haktan’ın sesi duyuldu.

“Göründüğü güzergahta, son göründüğü radardan başka radar ya da kamera bulunmuyor.”

Bunun üzerine arabayı kullanan Can konuştu.

“Yani?”

“Yani konumu anlaşıldı. Bu yolun sonu rıhtımdan başka bir yere çıkmıyor.” Haktan’ın söylediği cümle kulaklarıma dolduğunda şaşkınlıkla dudaklarımı birbirine bastırdım.

“Terk edilmiş rıhtım demek? İlyas Çanak şaşırtıyor.” Dedim arkadaki Eylül ve Deniz’e bakarak.

“Az kaldı. Haberleşelim.” Deyip Haktan’la olan konuşmasını bitirdi Can.

Ne yapacağız? Sadece tespit mi edeceğiz? Yoksa karşılaşacak mıyız? Ne yapacağız?” dedim sesimi hafif yükselterek.

“O an bize ne gösterirse onu yapacağız.” Can bu cümleyi kurduktan sonra daha da gerildim.

“Sen kafayı mı yedin? Plan yapmadan böyle bir şeyi yapamayız!” hızlı bir nefes aldım. “Daha Kumsal’la, Haktan’ın bile haberi yok.”

“Deren, ne olacağını ben de bilmiyorum! Eğer ki hamle yapmamız gerekirse de bundan korkacak mıyız?”

Korkmayacaktık ama dikkatli olmazsak dosyayı mahvetmemiz ve belki de bu dosyanın canımıza mal olması an meselesiydi.

“Korkacağımızı söylemedim, Can. Yanlış hamlemiz canımıza bile kıymalarına neden olabilir.”

“Dosya iyi sonuçlanacaksa canımızı da vereceğiz.” Diyerek Eylül’ün lafa girmesine neden oldu.

“Canımızı aldıklarında dosyanın iyi sonuçlanacağını neredeki tecrübenden yararlanarak söylüyorsun?” Eylül siyah, kısa saçlarını sert bir hamleyle geri atarak ön koltuktaki, Can ve bana doğru yaklaştı. “Ayrıca eğer can alacak birisi olacaksa,” arabadaki herkese tek tek göz gezdirdi. “Alınan canın bizim canımız olmayacağını bildiğinizi sanıyordum.”

Araba sessizleşti, lastiklerin asfaltta çıkardığı ses ve kulak çınlamam dışında başka hiçbir ses duymuyordum.

“İstihbarata haber verin. Her hamleye hazırlıklı olsunlar.” Araba yavaşladı. “Geri dönüşe de” el freninin çekilme sesini işittim “Saldırıya da.” diyerek hepimizi cesaretlendirdi Can.

Deniz, teşkilata bu haberi veren kişi oldu.

Çelik yeleklerimiz içimizdeydi. Kulak içi telsizlerimiz, kulağımızda, mikrofonlarımız iç ceplerimizin kenarındaydı. Başımızın üstünden ayak parmak uçlarımıza kadar sessiz olmaya çalışarak aynı anda arabadan indik.

İlyas Çanak’ın arabası neredeydi bilmiyorduk ama buralarda olduklarından emindik. Can bana bakıp göz hareketiyle beni yanına çağırdı.

Gece yarısı, rıhtımın üzerine sessizlik hakimdi. Rüzgârın getirdiği tuzlu havayı içime çektim. Uzaktaki dalgaların metal vincin halatlarına çarpıp çıkardığı uğultu, her adımı daha da gergin hale getiriyordu.

Rıhtım boyunca uzanan konteyner sıraları tekdüze bir duvar gibi uzanıyordu. Araçları gizlemek için idealdi. Ama kaçış için de tek çıkış yolu burasıydı. Karanlıkta, uzakta ışık bile yoktu. Sadece aralıklı kırmızı uyarı lamaları, çürümüş vinçlerin üzerine titrek gölgeler düşürüyordu.

Her adım, her nefes tehdide dönüşebilir gibi görünüyordu.

Can’a doğru ilerledim ve arkasında durduğu konteynerin yanında ben de durdum.

“İkiye ayrılacağız. Deniz’le, Eylül. Senle de ben.” Kafamı onu onaylarca salladım ve sessizce telsizden bu haberi Deniz’le, Eylül’e ilettim.

İlerliyorduk. Sessiz ve kontrollü.

Araba buradaydı. Buradan sonrası denizdi. Başka çıkış olamazdı. Yoktu. Dördümüz de her yere bakıyor, ince ayrıntılara kadar inceliyorduk. Fakat etrafta “çıt” bile yoktu.

Dakikalar su gibi akıp geçmişti ama hiçbir ayrıntı veya hiçbir araç görememiştik. Sanırım yanlış sinyal gelmişti. Tüm rıhtımı dolaşmıştık. Her köşeye bakmıştık ve artık yanlış sinyal olduğuna kanaat getirmiştik. Ümidi kesmiştik ve çıkışa doğru ilerliyorduk.

“Yapacak bir şey yok. Tam kesin bilgi almadan Sinanların yanından ayrılmasaydık. Sertaç da orada kaldı. Kamera da.” Deniz’e katıldığımı belirterek yürümeye devam ettim. Yerdeki taşlara, zemine bakıyordum. İşimiz daha da uzayacak gibi görünüyordu. Başımı yerden kaldırdım ve arabamıza doğru bakıyordum ki, gördüklerim adımlarımı yavaşlattı. Daha sonra da durmama sebep oldu. Sanırım ilk gören bendim ki, arkadaşlarım benim baktığım tarafa bakmak yerine anlam veremezcesine bana baktılar.

Ama ben gördüğüm şeyin şokundan daha çıkamamıştım.

Önce önümüzde duran araba çarptı gözlerime. Plakası 34 İÇ 382’ydi.

Sorun sadece bu da değildi…

Asıl sorun, tam karşımızda duran en az on on beş, siyah takım elbiseli ve maskeli adam, onların tam ortasında ise kollarını göğsünde bağlamış, ortalama kırklı yaşlardaki adam ve yanında, uzun kahverengi düz saçları, dengeli kadınsı fiziği ile onun yanında duran kızdı.

Ekiptekilerin başı baktığım yöne döndü. Onların da benimle aynı şeyi düşündüklerine emindim. Karşımızdakiler İlyas Çanak ve Deren Çanak’tı.

Yani Can ve benim canlandırdığım karakterlerin gerçeği de diyebiliriz…

Kapana kıstırılmıştık. Ve daha da kötüsü, bunu dördümüz dışında bilen hiç kimse yoktu.

İstihbarata, plakanın yanlış sinyal olduğunu ve geri döneceğimizi söylemiştik.

“Sonunda buluştuk mu Can Tunay.” İlyas olduğunu düşündüğümüz, hatta emin olduğumuz adam hepimize gülümseyerek göz gezdirdi. Korktuğumuzu, tedirginliğimizi belli etmeden başımız dik karşılarında duruyorduk. “Deren Aktunç da buradaymış!” dedi sahte bir coşkuyla.

İsimlerimizi, hatta soy isimlerimizi bile biliyordu.

Yanında duran kız dümdüz bana bakarak konuşmaya başladı.

Başkasının adıyla yaşıyorsunuz.

İsmini taşıdığınız kişilerin yaşadığını hiç düşündünüz mü?

Peki bu durumda gerçekten onların haberi yok mu?

Bazı isimler mezara girmez.

Bazı isimler kan ister.

Ben sizin hayatınızı kullanacağım.

Kozanlılar’ın koruması sizi kurtarmayacak.

Çünkü ben zaten içerideyim.”

Kızın söyledikleri kanımı dondurdu. Bu kız…

Deren Çanak’tı.

“S-Sen…”

“Aylarca izledim. Takip ettim. Ama bravo! Role kendinizi baya iyi kaptırdınız.”

İzlemek mi?

Takip etmek mi?

Deren Çanak…

Deren elini çantasına atıp, bir sürü fotoğraf çıkardı.

Bunlar da neyin nesiydi?

İlyas ve Deren’in arkasındaki adamların her birinin ellerinde silah mevcuttu ve hepsinin ucu da bize bakıyordu.

Deren biz doğru birkaç adım yaklaştı. Aramızda aşağı yukarı üç, dört metre kalmıştı.

“Sinan’ın odasını karıştırırken!” diyerek gülümsedi ve elindeki fotoğrafı bize doğru çevirdi. Bu…

Bu benim fotoğrafımdı! Kapı aralığından çekilmişti. Eline başka bir fotoğraf daha aldı. “Bu da Sertaç’la buluştuğunuz günden bir kare! Çok duygusal değil mi?” başını yana yatırıp elindeki onlarca fotoğrafı geri çantasına sıkıştırdı. “Ve daha niceleri…” derken yüzü ciddileşmişti. Can konuştu.

“Bizim derdimiz sizinle değil. Sinan Kozanlılar’la.” Dedi. İlyas, kızının yanına geldi ve ellerini arkada bağladı.

“Ha Sinan? Ha ben? Sonuç olarak benim yerime geçen ve ortalığı karıştıran sizsiniz.”

Dostlar mıydı? Hayır, tanışmışlıkları bile yoktu. Onları biz tanıştırdık. Daha doğrusu Sinan tanıştığını sandı ve Can’la tanıştı. Ama “İlyas Çanak” olarak.

“O kadar dost musunuz?”

“Bilmen gerekli mi?”

“Yok canım, gerekli değil.” dedi Can bu sefer de. “Zaten biliyorum.”

“Siz, haddinizi aştınız. Geç bile kaldık bu karşılaşmaya.” İlyas bunu söyler söylemez Deniz bir adım daha onlara yaklaştı.

“Peki çok sevdiğiniz Sinan Kozanlılar’ın patlatacağı şirketlerin olduğu listede en başta İlyas Çanak yazdığından haberiniz var mı İlyas Beyciğim?” Deniz düşünceli düşünceli bunları söylerken Eylül sırıtıyordu.

“Sen kimsin ha? Babamla düzgün konuşmazsan tek sözümle canını alacağımı anlayamadın mı hala?” diyerek arkadaki, silahları bize doğrultulmuş adamları gösterdi.

“Baban?” dedim kaşlarımı sahte şekilde çatarak. “Şey demek istedin sanırım. Skandal olmasın diye beni satın alan üvey babam.” Ellerimle dediklerimi destekleyerek konuştum ve küçümseyerek ona baktım.

Evet. Deren Çanak, İlyas’ın gerçek kızı bile değildi ve sadece skandal olmaması için onu başka bir aileden satın almışlardı.

Bu gerçek, yeni ortaya çıkmıştı ve daha benim dışımda kimsenin haberi yoktu.

(Bir süre önce)

Eray’ın teklifini uzun bir süre düşünmüştüm. Bu bir tuzak gibi gelmiyordu. Amacı saf görünen bir kızı kullanıp kendi işlerini yapmak gibiydi. Çünkü onun gözünde saygın İlyas Çanak’ın masum, peri masalından fırlamış kızı gibiydim. Ekibe de Eray’ın bu teklifini söylemiştim. Atakan ve Sertaç’tan kurtulursak, hakkımızda çıkan haberlerden de kurtulacaktık. Bu sayede asıl İlyas Çanak’ın, şüphelenmesini de önleyecektik.

Fakat ekibe, İlyas Çanak ve ailesi hakkında da bir bilgi öğreneceğimizi söylememiştim. Nedense içimde hoş olmayan hisler oluşmuştu ve sanki bu Eray ve benim aramdaki bir sır haline gelmişti.

Eray’ı aradım.

Telefon açıldığında hiçbir şey demeden:

“Teklifinizi kabul ettim. Fakat bir şartla.”

“Pazarlık mı yapıyoruz?” Dedi Eray.

“Hayır. Sadece kendimi güvenceye alıyorum.” Deyip onun konuşmasına izin vermeden “Ailem hakkında bilmediğim sırrı şimdi öğrenmek istiyorum.” Dedim. Eray ise başta hiçbir şey söylemedi, sonrasında ise

“Pekâlâ. Gerçekten öğrenmek istiyor musun?”

“İstiyorum.”

“Peki sonrasında bana yardım edip etmeyeceğini nerden bileceğim Deren?”

“Yardım edeceğim. Etmezsem de canımı almak o kadar zor olmamalı.”

“Vahşi yaşam belgeselinde olduğumuzu düşünmüyorum.” Dediğinde içimden kahkahalar atmak gelse de sesimi saptırmaya uğratmadan son cümlemi söyledim.

“O zaman güvenmeyi tercih et.”

“Sen İlyas Çanak’ın gerçek kızı değilsin. Yıllar önce İlyas Çanak ve eşi Meral Çanak, çocukları öldü denildiği için sadece skandal oluşmasın diye seni başka bir aileden satın aldılar. Halbuki bebekleri ölmemişti. Başka bir aileye o bebeği, ailesi yok diyerek bir hemşire evlatlık verdi. Seni aldıkları kadın ve adam şu artık hayatta değil.” Eray, sanki öylesine sohbet ediyormuşuz gibi rahatlıkla bana söylediği bu sözlerle, başıma ani bir ağrı girdi. Gerçekten tüm söylenenler ve tüm haberler doğruymuş. Üstüne üstelik Eray bunu biliyorsa, Sinan da biliyordu. Sinan biliyorsa da bunların bir yerde saklandığına emindim. Eray bu önemli bilgiyi, şirketi çökertmek için bile kullanmak isteyebilirdi. Bu nedenle sözde bırakacağını düşünmüyordum.

“Sana, nasıl inanacağım.” Dedim inandırıcı olması için sesimi titreterek.

“Mesaja bakman yeterli.” Deyip telefonu yüzüme kapattı. Bense delil bulma telaşıyla hemen mesajlara girip Eray’ın yazmasını bekledim. Birkaç saniye sonra belge ya da yazı yerine sadece bir bebek fotoğrafı geldi. Altına ise bir yazı.

“Bu bebek, hemşirenin evlatlık verdiği ailenin, bebekleri eve geldiği gibi çektiği ilk fotoğraf. Kolundaki ize dikkat et. Doğum lekesi.”

Tekrar Eray’ı aradım.

“Bu herhangi bir bebek.”

“Hemşire ve evlatlık alan aile ölmüş gerçeği bilen kimse yok.” daha sonra Eray telefonu kapatmadan bir mesaj daha gönderdi. Demin attığı fotoğrafın arka kısmıydı ve bir not yazıyordu.

“Bebek teslim edildi. Kimlik değiştirildi. Sol koldaki doğum lekesi, tanınması için tek belirti. Beni affedin İlyas Çanak.”

“Hemşireye ne oldu?”

“Psikolojik sıkıntıları varmış. Kendi canına kıymış.”

“Sen bütün bunları nereden ve neden biliyorsun?”

“Sana söylediğim kadarını bil gerisine karışma. Sertaç’la Atakan’ı hemen ortadan kaldır.”

Telefon yüzüme kapandı. Yüzüme adeta gömü bulmuşum gibi bir sırıtış yerleşmişti. Kafamı yan tarafımda duran ses kayıt cihazına döndürüp ses kaydını kapattım.

İşte tüm delil bunlardı!

(Günümüz)

Karşımızda duran Deren ve İlyas, kafayı yemiş gibi görünüyordu.

“Şimdi de bizi mi inandırmaya çalışıyorsun yalanlarına?” dedi Deren.

Ben ise onun bu söyleri üstüne, elimi cebime atıp yanımdaki ses kayıt cihazını çıkardım. Öbür cebimden ise, Eray’ın bana gönderdiği bebek fotoğrafını ve arkasındaki yazının çıktısını çıkardım.

“İstersen kendin dinle.”

“Onlar da ne? Yeter bu kadar!” diye çıkıştı İlyas.

“Yetmez, İlyas Çanak.” Dediğimde İlyas çileden çıkmıştı. Yapacaklarının korkunç olacağı şimdiden belliydi.

“Ateş edin!” diye emir vermişti ki adamlarının silah çıkarmasına karşılık refleksle hepimizin aynı anda eli beline gitti. Tam ateş saçılacaktı ki Deren şiddetle bağırdı.

“Sakın!” dedi arkasındaki adamlara dönerek. Sonra tekrar babasına döndü. “Sakın baba!” İlyas konuşamaz olmuştu. Deren’in yüzü bize doğru döndü. Ruhundaki sanki ölmüş olan düşüncelerin aynası yüzündeydi.

“Göster o elindekilerini.”

Tam elimdeki ses kaydının tuşuna basacaktım ki:

“Hayır.” Diye tekrar araya girdi İlyas Çanak. Bu sefer otuz iki diş gülen bendim.

“Neden itiraz ediyorsun? Korkuyor musun?” diyen ise Can oldu. Elimdeki delilleri bilmese bile doğru hamle yapacağımdan emindi.

“Kızımın kafasını yalanlarınızla karıştırmanıza izin vermeyeceğim.”

“Çocuk mu ki aklı karışsın? Bırak da kime inanacaksa kendi karar versin.” İlyas korkmuştu. Kızının sadece bir skandal oluşmaması adına satın alındığı öğrenilirse, bu hem saygınlığını bitirir hem de kızını kaybetmesine neden olurdu. Daha da bir şey söylemesine izin vermeden ses kaydını açtım. Rıhtımın sessiz havası arasına ses kaydındaki Eray’ın sesi karıştı.

Telefon konuşmamızdan Eray’ın bana sunduğu teklifle alakalı olan +her kısmı kesmiştim. Sadece gerekli yerleri bırakmıştım.

“Sen İlyas Çanak’ın gerçek kızı değilsin. Yıllar önce İlyas Çanak ve eşi Meral Çanak, çocukları öldü denildiği için sadece skandal oluşmasın diye seni başka bir aileden satın aldılar. Halbuki bebekleri ölmemişti. Başka bir aileye o bebeği, ailesi yok diyerek bir hemşire evlatlık verdi. Seni aldıkları kadın ve adam artık hayatta değil.

Ses kaydı bittiği gibi yanımdaki Deniz’e uzattım. Gözlerim Deren’den önce İlyas’a döndü. Eminim ki o da öldü sandıkları bebeklerinin ölmediğini bilmiyordu.

Her şey akıl sağlığı yerinde olmayan bir hemşirenin yaptıklarından kaynaklıydı.

“Duyduğunuz gibi. Beni gerçek Deren Çanak sanan Eray Kozanlılar bana bunu itiraf etti bile. İster gidin bizim MİT ekibi olduğumuzu Sinan’a söyleyin, ister susup yerinizde kalın. Eğer söylememeyi tercih ederseniz bizden daha çok şey öğrenirsiniz.” Biraz durdum. “Özellikle de aileniz ve şirketiniz hakkında.”

Etraftaki rüzgârın sesi kulaklarımızı doldururken, dalgaların sesi gecenin ıssızlığına çarpıyordu. Herkes birbirinin yüzüne bakıyor ama kimse konuşmuyordu. Deren’in konuşmamasının nedeninin şaşkınlığı ve korkması olduğunu düşünüyordum. Aslına bakarsak İlyas Çanak bu hikâyenin masum kişisiydi. Onun haberi bile yokken yerine geçmiş, hatta aile içi sırlarına bile karışmıştık. Kızı ise olayları kendi çıkarmıştı. Bu kadar peşimize düşmeseydi, bizi elindeki delillerle tehdit etmeye çalışmasaydı bu sır burada açığa çıkmazdı.

“Doğru mu söylüyorsun?” dedi Deren bana daha da yaklaşarak. Bu sefer elimdeki fotoğrafı ona doğru tuttum.

“Bu bebek, hemşirenin, İlyas’ın gerçek kızını başka bir aileye evlatlık verdiği günden bir fotoğraf. Bebek eve yeni gelmiş. Sol kolunda bir doğum lekesi var.” Eylül elimdeki fotoğrafa öyle bir baktı ki, sanki düşüp bayılacak gibiydi. Onlara söylemediğim için hepsi şaşırmış olmalıydı. Ama en çok Eylül şaşırmıştı. Nedenini anlayamamıştım.

“Kanıtlasanıza MİT ekibi. O benim öz kızım. Ne bu cüret?” O sırada Deniz elimde yazılı olan notu gördü ve hemen her şeyi anlamıştı. Elimde tuttuğum notu alıp okumaya başladı.

“Bebek teslim edildi. Kimlik değiştirildi. Sol koldaki doğum lekesi, tanınması için tek belirti. Beni affedin İlyas Çanak.”

Notu okuduğu gibi geri bana uzattı.

“Hemşire kadının bıraktığı not. Artık gerisi size kalmış.”

Sırlar sonsuza kadar saklanmazdı. Er ya da geç her yalan, her sır ortaya çıkardı. Ne kadar belki gerçekler zorlasa da

Bölüm : 22.04.2026 21:40 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...