2. Bölüm

1. Bölüm - Karanlığın İlk Nefesi

Rainy
therainy52

Baharın o aldatıcı, taze kokusu kafenin açık kapısından içeri sızarken, dışarıdaki hayatın neşesi içerideki yoğunlukla harmanlanıyordu. Espresso makinelerinin ritmik tıslaması, porselen fincanların tabaklarla buluştuğu o tiz tıkırtılar ve onlarca farklı hayatın birbirine karıştığı uğultulu sohbetler... Her şey, bir tablonun olması gerektiği kadar kusursuz ve sıradandı. Ancak ağabeyimin bakışlarındaki o bıçak sırtı gerginliği fark ettiğim an, bu tablonun üzerine kara bir mürekkep damlamış gibi hissettim.

Ağabeyim, normalde etrafındaki gürültüye hâkim olan o vakur duruşunu kaybetmişti. Gözleri, kapının pervazında birer gölge gibi dikilen takım elbiseli adamlara mıhlanmıştı. O bakışlarda sadece merak değil, kökleri geçmişe uzanan sessiz bir tanışıklığın ya da tarif edilemez bir tehdidin izleri vardı.

“Ağabey?” diye fısıldadım, sesim kafedeki kakofoninin içinde eriyip gitti.

Tepki vermedi. Heykelden bir anıt gibi, nefesini bile düzene sokmadan izliyordu onları. Sanki o an orada, benim yanımda değil de, zihninin karanlık bir dehlizinde o adamlarla hesaplaşıyordu.

“Ağabey!” Bu kez parmaklarımı sertçe koluna geçirdim. Kumaşın altındaki kaslarının bir yay gibi gerildiğini hissettim. İrkilerek bana döndü; bakışlarındaki o boşluk, yerini hızla toparlanmaya çalışan bir şaşkınlığa bıraktı.

“Hı? Ne oldu Gece? Bir şey mi oldu?”

“Sana üç kez seslendim,” dedim, gözlerimi ondan ayırmadan. “O adamlara öyle bir daldın ki, sanki dünya durdu. Kim onlar?” Bakışlarını hızla kaçırdı, elindeki bezi tezgâha bıraktı. Ses tonundaki o yapay rahatlık, içimdeki huzursuzluğu daha da körükledi.

“Boş ver... Sadece birine benzettim. Eski bir tanıdık sanırım, ama değilmiş.”

Tam o sırada, baharın taze havasını yırtan ağır, geniz yakan bir koku yayıldı. Kapıdan içeri giren üç adam, mekânın nezaketine ve kurallarına meydan okurcasına sigaralarını tüttürerek masalardan birine yerleştiler. Gri duman bulutları, hemen yan masada oturan çocukların yüzlerine doğru bir zehir gibi süzülmeye başladı. Ağabeyimin dalgınlığı bir yana, bu pervasızlık damarlarımdaki kanı ateşe verdi. Adımlarım benden bağımsız bir şekilde o masaya yöneldi.

“Burada sigara içmek yasak,” dedim, sesimi olabildiğince düz ve otoriter tutmaya çalışarak. “Çocuklar var ve burası kapalı bir alan. Lütfen dışarıya geçin.” Adamların en irisi, kirli sakallarının arasından sararmış dişlerini göstererek sırıttı. Gözlerinde küçümseyen, insanı bir eşya gibi gören o bakış vardı.

“Sana mı soracağız küçük hanım?” dedi, sesi bir hırıltı gibiydi. Daha ne olduğunu anlamadan, kaba eli omzuma çarptı ve beni sertçe geriye itti. Sırtım tezgâhın kenarına çarptığında içimde bir şeylerin kırıldığını değil, aksine sertleştiğini hissettim.

“Ya o sigarayı hemen şimdi söndürürsünüz,” dedim, sesimdeki titremeyi öfkeyle bastırarak, “ya da bu saygısızlığınızın bedelini polise açıklarsınız.”

Adamın tepkisi bir vahşet gösterisinden farksızdı. Elindeki yanan sigarayı, bir çöpmüşçesine üzerime fırlattı. Ateşin kumaşı ve tenimi yalayıp geçtiği o anki sızı, ruhumdaki yangının yanında sönük kalıyordu. Üzerime doğru eğildi, nefesi yüzüme çarpan bir çürüme kokusu gibiydi.

“Çok küçük bir lokmasın,” diye fısıldadı tehditkâr bir edayla. “Adımlarına dikkat et yoksa seni yutarlar.”

Tam arkasını dönüp gidecekken, bir gölge gibi beliren ağabeyimin elini gördüm. Hareketleri o kadar hızlı ve keskindi ki, havayı yardığını duydum sanki. Adamın kolunu öyle bir kavradı ki, adamın yüzü anında acıyla gerildi.

“Sen,” dedi ağabeyim, sesi derinlerden gelen bir gök gürültüsü gibiydi. “Kendini çok büyük sanıyorsun ama yanlış kayaya çarptın.”

O an kafe, bir tiyatro sahnesinden savaş alanına dönüştü. Arbede başladığında zamanın yavaşladığını hissettim. Ağabeyim, sadece kendini savunmuyor, adeta bir bariyer gibi önümde yükseliyordu. Diğer iki adamın saldırısını soğukkanlılıkla bertaraf ederken, hareketlerindeki o profesyonel sertlik, az önceki dalgınlığının sebebinin bu karanlık dünyaya aşinalığı olup olmadığını sorgulattı bana. Kargaşa, patronun soğuk ve mesafeli sesinin duyulmasıyla bıçak gibi kesildi.

“Atlas! Müşterilerimizi böyle mi ağırlıyoruz?”

Adamlar, patronun varlığını bir kaçış bileti olarak görüp, arkalarına bakmadan kafeden kaçtılar. Dumanın geride bıraktığı o iğrenç koku ve Atlas’ın ağır nefesleri arasında, patronun yargılayıcı bakışlarına maruz kaldık.

“Suç ağabeyimde değil,” diye atıldım hemen. “İlk onlar saldırdı, üstelik sigara içip çocukları rahatsız ediyorlardı. ”Patron, hiçbir duygu kırıntısı barındırmayan gözlerini üzerimizde gezdirdi.

“Kaydı izlerim,” dedi sadece ve merdivenlere yöneldi.

Yarım saat sonra, kafenin kapanış sessizliği çökmüştü. Patron aşağı indiğinde yüzünde hafif bir yumuşama vardı, ancak hala mesafeliydi.

“Gece haklıymış,” dedi ağabeyime bakarak. “Sizi kovmuyorum ama bir dahaki sefere daha sakin kalmaya çalış. Mesainiz bitti, gidebilirsiniz.”

Dışarı çıktığımızda, baharın o meşhur akşam serinliği yüzümüze çarptı. Sokak lambaları birer birer yanarken, kafenin önündeki loş ışıkta bir an için her şey huzurlu göründü. Ama tam o sırada, o keskin ses kulaklarımda çınladı: Klik.

Bir deklanşör sesi.

Hızla arkamı döndüğümde, sokağın köşesinde, gölgelerin içine sinmiş o figürü gördüm. Siyah bir şapka, yüzünün yarısını gizleyen bir maske ve üzerine tam oturan deri bir ceket... Elinde tuttuğu fotoğraf makinesinden çıkan o küçük kâğıdı sallıyordu. Bizi çekmişti.

“Ağabey... Arkana bak.”

Ağabeyim döndüğünde kadının bakışlarıyla çarpıştı. Kadın, fark edildiğini anladığı an, bir hayalet gibi sokağın karanlığına süzüldü. Koşmuyordu ama o kadar hızlı hareket ediyordu ki, saniyeler içinde gözden kayboldu.

“Bu da kimdi?” dedi ağabeyim, sesi ilk defa bu kadar kararsız geliyordu.

“Bilmiyorum,” diye fısıldadım. “Ama bizi çektiğine, bizi takip ettiğine eminim.”

Eve doğru yürürken adımlarımız her zamankinden daha ağırdı. Zihnimdeki sorular, birer labirent gibi çıkmaza giriyordu. O adamlar, ağabeyimin donup kalması, gizemli fotoğrafçı... Hepsi aynı uğursuz zincirin halkaları mıydı?

“Gece!”

Ağabeyimin haykırışı beni daldığım o dipsiz kuyudan çekip çıkardı.

“Önüne bak!”

O an, zaman dondu. Asfaltın üzerinde çığlık atan lastiklerin sesi, ölümün habercisi gibi yankılandı sokakta. Başımı çevirdiğimde, iki devasa gözü andıran farların üzerime doğru hızla yaklaştığını gördüm. Felç olmuş gibiydim. Bacaklarım emrime uymuyor, zihnim kaçmam gerektiğini söylese de bedenim olduğu yere çivileniyordu. Atlas çoktan kaldırıma geçmişti, bana doğru elini uzatmış, yüzündeki dehşeti tüm çıplaklığıyla görebiliyordum.

Tam o karanlık metal yığınının kemiklerimi un ufak edeceği an, omzumda ve belimde hissettiğim müthiş bir güç beni yana savurdu. Havada asılı kaldığım o saniyede, burnuma çok hafif ama keskin bir parfüm kokusu geldi; yasemin ve barutun tuhaf bir karışımı...

Sertçe kaldırıma çakıldım. Dizlerim sızladı, avuç içlerim asfaltta parçalandı. Siyah, camları simsiyah filmle kaplı lüks bir araba, milimlerle yanımdan geçip bir canavar gibi kükreyerek uzaklaştı.

Başımı kaldırıp beni kurtarana bakmak istedim. Sadece bir siluet gördüm. Az önceki fotoğrafçı kadındı bu. Siyahlar içindeki o zayıf ama güçlü figür, bana bakmadan, bir gölge oyununun parçasıymış gibi duvarların arasına karıştı. Ağabeyim nefes nefese yanıma çöktü, elleri titreyerek omuzlarımı kavradı.

“İyi misin? Gece, cevap ver! Sana bir şey olabilirdi!”

Konuşamıyordum. Dilim damağım kurumuştu. Gözlerim, sokağın diğer ucunda beliren Bora ağabeye takıldı. Bora ağabey, o kadının peşinden koşuyordu. Sesi, boş sokakta yankılanan bir uyarı gibiydi:

“Dur! Yanında silah taşıyorsun!”

Silah mı? Bir fotoğrafçı neden silah taşırdı? Ya da bir kurtarıcı?

Kadın, bir insanın yapamayacağı bir çeviklikle bahçe duvarına tırmandı ve gecenin karanlığında eriyip gitti. Bora ağabey, öfkeyle durdu, ellerini dizlerine dayayıp soluklandı. Bize doğru döndüğünde yüzünde, olanları çoktan bildiğine dair bir ifade vardı.

“Siz eve gidin,” dedi Bora ağabey, sesi her zamankinden daha sert ve buyurgandı. “Daha fazla olay çıkmadan, hemen içeri girin.”

Eve kadar olan o kısa mesafe, ömrümün en uzun yolculuğu gibi geldi. Ağabeyimin eli, benimkini hiç bırakmadı; parmakları boğumları beyazlaşana kadar sıkıyordu elimi. Salona geçtiğimizde, evin tanıdık kokusu bile içimdeki o buz gibi soğukluğu geçirmeye yetmedi.

“Ağabey,” dedim, koltuğa çökerken. “Sence de bu akşam olanlar... Normalin çok ötesinde değil miydi?” Ağabeyim pencerenin önünde durmuş, dışarıyı, sanki hala o karanlık arabayı bekliyormuş gibi izliyordu.

“Garip mi?” dedi, sesi o kadar ciddiydi ki, tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. “O araba sana yanlışlıkla çarpmayacaktı Gece. O araba sana bilerek geldi. Hedef sendin.”

Odamın sessizliğine sığındığımda, zihnim hala o lastik sesleriyle yankılanıyordu. Yatağa uzandım ama uyku, bir dost değil, kaçılması gereken bir düşman gibiydi. O kadın bizi neden çekmişti? Bizi koruyor muydu yoksa başka bir oyunun piyonu muydu? Ve en önemlisi, ağabeyim takım elbiseli adamlarda ne görmüştü?

Gece, ismimle müsemma bir karanlığa bürünmüştü artık. Ve ben, bu karanlığın içinde hiçbir şeyin tesadüf olmadığını, asıl hikâyenin yeni başladığını iliklerime kadar hissediyordum.

Evin ahşap kapısını ardımızdan kapattığımızda, dışarıdaki bahar havasının aldatıcı neşesi yerini rutubetli bir sessizliğe bıraktı. O kapı, sadece sokağı değil, az önce yaşadığımız o korkunç saniyeleri de dışarıda bırakmalıydı; ama bırakamadı. Arabanın o kulak tırmalayan fren sesi, koridorun duvarlarında yankılanmaya devam ediyordu.

Ağabeyim, ceketini askıya asarken omuzları o kadar gergindi ki, kumaşın her an yırtılacağını sandım. Sırtı bana dönüktü. O geniş omuzlar, yıllardır hem babam hem annem olmuştu bana ama şu an omuzlarında sadece bir koruyucunun şefkati değil, bir mağlubun yıkımı vardı. Titreyen ellerini gizlemek için yumruk yaptığını, parmak eklemlerinin beyazladığını görebiliyordum.

“Ağabey,” dedim, sesim boş koridorda hüzünlü bir tınıyla yayıldı. “Hadi, içeri geçelim. Sana bir bitki çayı yapayım, rengin bembeyaz oldu.”

Cevap vermedi. Mutfağa doğru ağır adımlarla yürüdü. Ayak sesleri, her zamanki o emin ritminden uzaktı; sanki yerin altındaki fay hatları hareket ediyormuşçasına dengesizdi. Mutfağa girdiğimizde ışığı açmadı. Sokak lambasının pencereden süzülen solgun, turuncu ışığı tezgâhın üzerindeki bayat ekmek kırıntılarını ve yarım kalmış bir bardağı aydınlatıyordu. Ağabeyim tezgâhın kenarına tutundu, başını öne eğdi. Nefes alışverişleri, kapalı bir odada hapsolmuş bir kuşun kanat çırpışları kadar düzensizdi.

Onun bu hâlini biliyordum. Bu sadece korku değildi; bu, geçmişin mezarından dirilip gelmesiydi. On sekiz yıl önce, o yağmurlu gecede, annemle babamın cansız bedenlerini o hurda yığınından çıkardıklarından beri ağabeyim için her araba bir silahtı. O kazadan tek başına beni sağ çıkarmış olması, onun için bir lütuf değil, ömür boyu sürecek bir nöbetin başlangıcıydı. Ve bugün, o nöbet mevkiinde başarısız olduğunu hissetmişti.

“Bana bakmıyorsun,” dedim yanına sokularak. Elimi çekinerek omzuna koydum. Dokunduğum an irkildi. Sanki sıcak bir demire değmiş gibi geri çekildi.

“Gözlerimin önünden gitmiyor Gece,” dedi, sesi hırıltılı ve derinden geliyordu. “O farlar... O siyah kütle... Seni benden almasına ramak kalmıştı. Ben orada duruyordum. Kaldırıma geçmiştim. Ben güvendeydim ama sen...” Sesi kırıldı. Sustu. Bakışları mutfağın karanlık köşesinde, sanki o anı tekrar izliyormuş gibi donup kaldı.

“Ama buradayım ağabey. Yanındayım. Bak, iyiyim.” Birden bana döndü. Gözlerindeki o ifadeyi asla unutamayacaktım. Saf, katıksız bir dehşet.

“İyi değilsin! O araba sana bilerek sürdü! Bu bir kaza değildi Gece, bu bir infaz girişimiydi!” Bağırmıyordu ama fısıltısı bağırmasından daha çok canımı yakıyordu. “Yine aynı şey olacaktı. Yine bir demir yığını bizim dünyamızı paramparça edecekti. Ben o gün söz verdim, Gece. Onları koruyamadım ama seni koruyacağım dedim. Bugün... Bugün o sözü neredeyse tutamıyordum.”

Mutfak masasının sandalyesine çöktü. Elleriyle yüzünü kapattı. Ağabeyimi hiç bu kadar çaresiz görmemişim de değil, aksine her büyük travmamızda o bu yükü sırtlanırdı. Ama bu sefer farklıydı. O kadının bizi çekmesi, o adamların kafedeki pervasızlığı... Sanki görünmez bir ağ üzerimize daralıyordu.

“O kadın...” diye mırıldandım, konuyu dağıtmaya çalışarak. “O siyahlı kadın. Beni o kurtardı ağabey. Eğer o olmasaydı, senin kaldırımdaki çaresiz bakışların hayatımın son karesi olacaktı.”

Ağabeyim ellerini yüzünden çekti. Gözleri kan çanağı gibiydi. “O kadın kimdi bilmiyorum ama Bora ağabeyin ‘yanında silah taşıyorsun’ dediğini duydum. Kimse yanında silahla gezip sokak ortasında insan kurtarmaz Gece. O kadın bir melekti demiyorum sana. O kadın, fırtınanın öncüsüydü.”

Ayağa kalktı, mutfak dolaplarının en altındaki, normalde hiç açmadığımız o gizli bölmeye yöneldi. Orada eski, tozlu bir kutu duruyordu. Kutuyu masanın üzerine bıraktığında çıkan tok ses, sanki evin ruhuna inmiş bir darbeydi. İçinde annemden kalan bir fular, babamın eski saati ve birkaç sararmış fotoğraf vardı. Ama en altta, siyah bir deri kılıfın içinde duran bir şey daha vardı.

Ağabeyim o kılıfa dokunurken parmakları titremeyi kesti. Bir anda yüzüne o soğuk, profesyonel ifade yerleşti. O an anladım; benim ağabeyim sadece bir barista değilmiş. O, bu şehre ve bu hayata sığınmış bir firariymiş. Kendi geçmişinden kaçarken beni de o korunaklı fanusun içinde tutmaya çalışmıştı.

“Yarın kafeye gitmiyorsun,” dedi, sesindeki otorite tartışılamazdı. “Hatta bir süre dışarı çıkmıyorsun. Ben Bora ile konuşacağım. Olan biteni, o adamların kim olduğunu öğreneceğim.”

“Ağabey, hapis mi hayatı yaşayacağız? O adamlar kimdi? Kafedekiler... Seni neden o kadar korkuttular?” Bakışlarını benden kaçırdı, pencereye döndü. Dışarıda, sokağın karanlığında bir gölgenin kıpırdadığını görür gibi oldu.

“Bazı insanlar, öldüğünü sandığın geçmişin canlı kanıtlarıdır Gece. O adamlar... Onlar sadece birer elçiydi. Asıl gönderen, henüz yüzünü göstermedi.” Gidip arkasından ona sarıldım. Başımı o geniş sırtına yasladım. Kalbinin vuruşlarını hissedebiliyordum; bir savaş davulu gibi hızlı ve kararlıydı.

“Korkuyorum ağabey,” diye fısıldadım. “Arabaların bizi ayırmasından, senin benden bir şeyler saklamasından, o karanlık adamların evimizin huzurunu çalmasından korkuyorum.” Ağabeyim yavaşça döndü, ellerimi tuttu ve alnıma uzun, sıcak bir öpücük kondurdu. Bu öpücük, bir veda değil, bir yemindi.

“Korkma Gece’m. Ben nefes aldığım sürece, o araba bir daha senin sokağına bile giremez. Gerekirse bu şehri yakarım ama senin saçının teline zarar gelmesine izin vermem. Şimdi git uyu. Ben kapıda olacağım.”

Odama girdiğimde ışığı açmadım. Yatağa uzandım ama zihnim bir savaş alanı gibiydi. Kafedeki duman kokusu, arabanın o metalik gürültüsü ve ağabeyimin bakışlarındaki o saklı tarih... Her şey birbirine giriyordu. O gece anladım ki, bizim hayatımız sadece bir kafe işletmekten ibaret değildi. Biz, büyük bir fırtınanın tam kalbinde, küçük bir mum ışığıyla hayatta kalmaya çalışan iki kazazedeydik. Ve o mum ışığı, bu gece biraz daha titremişti.

Pencerenin perdesini hafifçe araladım. Aşağıda, sokağın sonunda siyah bir siluet duruyordu. O kadın mıydı? Yoksa bizi izleyen başkası mı? Bilmiyordum. Tek bildiğim, ağabeyimin mutfakta, elinde o eski kutuyla sabahı bekleyeceğiydi. Kendi yasını tutmak için değil, benim hayatımı nöbetleşe beklemek için.

Uykunun kollarına teslim olurken duyduğum son şey, uzaktan gelen bir başka fren sesiydi. Belki de sadece zihnimin bana oynadığı bir oyundu bu. Ama içimdeki o huzursuzluk, bir yılan gibi kıvrılarak kalbime yerleşti. Bu gece, hiçbir şeyin sonu değildi. Sadece karanlık bir hikâyenin ilk sayfası kanla ve dumanla yazılmıştı.

Ağabeyim, hayatı bir nöbetçi gibi yaşardı; bense o nöbetin ortasında, etrafı çiçeklerle çevrili ama duvarları görünmez bir hapishanede büyüdüğümü ancak o gece anlayabilmiştim. Onun gözlerinde gördüğüm o devasa korku, sadece bir arabanın üzerime sürülmesiyle ilgili değildi. O bakışlarda, yıllardır benden sakladığı, üzerine toprak attığını sandığı bir geçmişin hortlayışını görmüştüm. Ama ben, Gece... Ben bu hikâyenin neresindeydim? Sadece korunması gereken küçük bir kız kardeş mi, yoksa kökleri kanla sulanmış bir ağacın son yaprağı mı?

Ağabeyim mutfakta o karanlık sessizliğiyle baş başa kalırken, ben odama geçip kapıyı kapattım. Işığı açmadım. Karanlık, ismimle birleşince bana her zaman bir sığınak gibi gelirdi ama bu gece, karanlık bile tekinsizdi. Aynanın karşısına geçtim. Sokak lambasının cılız ışığı yüzüme vurduğunda, karşımdaki yansımanın kime ait olduğunu sorgularken buldum kendimi.

Benim hikâyem, ben henüz nefes almayı bile bilmezken başlamıştı. Annemin karnında, en güvenli limanımda olduğumu sandığım o anlarda, dünya başımıza yıkılmış. Ağabeyim kaza dediğinde, hep o meşhur yağmurlu geceyi anlatırdı. Annemle babamın artık bizimle olmadığını, benim ise mucizevi bir şekilde hayata tutunduğumu... Ama o "mucize" kelimesinin altında yatan dehşeti bana hiç anlatmadı. Ben, ölümü daha doğmadan tatmış bir çocuktum. Belki de bu yüzden, kalbim her zaman normalden biraz daha ağır atardı.

Avuç içlerimdeki çiziklere baktım. Asfaltın bıraktığı o sızı, ruhumdaki o tanıdık huzursuzluğun yanında solda sıfır kalıyordu. Neden o araba tam da beni seçmişti? Ağabeyim "hedef sensin" dediğinde sesi o kadar soğuktu ki, sanki bu cümle üzerine yıllarca prova yapmış gibiydi. Mafyalar, intikamlar, karanlık adamlar... Bunlar benim için sadece televizyon dizilerinde olan uzak dünyalardı. Ben üniversite sınavlarına hazırlanan, kafede kahve kokuları arasında yaşayan, resim çizmeyi seven sıradan bir Gece’ydim. Ya da kendimi buna inandırmıştım.

Ağabeyim hiçbir zaman geçmişten bahsetmezdi. Evimizde eski albümler yoktu, annemin takıları kutularda saklanmazdı. Sadece birkaç küçük eşya... Sanki biz, on sekiz yıl önce bir boşluğun içine düşmüş ve orada sıfırdan bir dünya kurmuştuk. Ama bugün kafeye giren o adamların ağabeyime bakışı, o yabancı değil de "eski bir düşman" gibi süzüşleri... Zihnimde birer birer taşlar yerine oturmuyordu, aksine hepsi yerinden oynuyordu.

Yatağımın kenarına oturdum, dizlerimi karnıma çektim. Ağabeyim dışarıda, mutfakta bir canavar bekler gibi uyanık kalacaktı. Onu korumak istiyordum ama o beni öyle bir çemberin içine almıştı ki, kolumu uzatsam duvara çarpıyordum.

"Neyi saklıyorsun ağabey?" diye fısıldadım odanın sessizliğine. "Neden o adamlar senin gözlerinin içine bakınca dizlerinin bağı çözülür gibi oldu? Ve o siyahlı kadın... Neden bir yabancı benim için hayatını riske atıp bir arabanın önüne atladı?"

Kaza... O kelime zihnimde yankılandıkça, bedenimde garip bir karıncalanma hissediyordum. Annemin karnındayken yaşadığım o sarsıntıyı hücresel düzeyde hatırlıyor olabilir miydim? Bazen rüyalarımda metal sesleri duyardım. Çığlıklar değil, sadece ezilen metalin o iç gıcıklayıcı gıcırtısı. Ve sonra müthiş bir sessizlik. O sessizliğin içinde ağabeyimin çocuk sesi:

"Anne, kalk... Baba, Gece'yi kurtar."

Ben o kazadan sağ çıkmıştım ama sanki ruhumun bir parçası o hurda yığınının içinde kalmıştı. Şimdi ise, o yarım kalan işi tamamlamak için birileri geri gelmişti. Ben mafya nedir bilmezdim, peşimizde kimin olduğunu hayal bile edemezdim. Ama ağabeyimin sakladığı o kutuyu gördüğümde, bizim hayatımızın bir yalandan ibaret olduğunu hissettim. Biz saklanıyorduk. On iki yıldır, bir gölgenin içinde, gün ışığından kaçarak yaşıyorduk.

Yatağa uzandığımda, gözlerimi tavana diktim. Kalbimdeki o ağırlık gitgide artıyordu. Ben, hiçbir suçum yokken bu davanın tam ortasına doğmuş bir kurbandım belki de. Ağabeyimin korumacılığı bir sevgi gösterisi miydi, yoksa bitmek bilmeyen bir suçluluk duygusunun kefareti mi?

Bora ağabeyin o kadının peşinden giderken "silah" demesi... Silahlar, siyah arabalar, fotoğrafımızı çeken maskeli yüzler... Ben tüm bunlardan habersiz, yarınki sınavımı düşünmeliydim. Ama biliyordum ki, güneş doğduğunda hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Ağabeyim sustukça, gerçekler kapımızı daha sert çalacaktı.

Kendi kendime söz verdim; eğer o araba beni öldürmediyse, bu karanlığın içinden geçip gerçeğe ulaşacaktım. Ben sadece korunan bir "kardeş" olmayacaktım. Ben, karanlıkta doğan Gece’ydim ve gerekirse o karanlığın kendisi olacaktım. Gözlerim kapanırken duyduğum son şey, ağabeyimin mutfaktaki ağır adımlarıydı. O nöbet tutuyordu, bense uyanacağım fırtınaya hazırlanıyordum. Henüz mafyaların adını, intikamın sebebini bilmiyordum; ama bu oyunun başrolünde olduğumu artık biliyordum.

Bölüm : 19.10.2024 17:03 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...