
Bugün çok mutluyum. Çünkü sınıfça kampa gideceğiz. Bu nasıl düzenlendi hiçbir fikrim yok, çünkü bizim çok katıdır. Şu ana kadar hiç gezi düzenlenmemişti. Kafasına taş mı düştü ne? Çadırlarda kalacakmışız, umarım içeri böcek girmek. Çadırlarda ikili kalınacakmış, ben Nisa ile kalmayı düşünüyorum. Çünkü erkeklerin ne yapacağı belli olmaz. Gerçekten şu anda ağabeyimden ayrı tek gideceğim gezi bu olacak. Ağabeyim izin verecek mi? Neyse bana kıyamaz verir herhâlde. Okuldan eve geldiğimde hemen ağabeyimin yanına koşup şirinlik yapmaya çalıştım.
‘’Ağabey! Sen dünyanın en iyi ağabeyisin ve en tatlı, en yakışıklı, en havalı, en i-’’derken ağabeyim beni hemen susturdu.
‘’Ne söyleyeceksen söyle, şirinlik daha doğrusu yalakalık yapmaya çalışma.’’ Saçını savurup kendi beğenmiş bir tavırla, ‘’Ayrıca saydığın bütün enlerin kendimde olduğunu… Biliyorum.’’ diyerek güldü. Bende hemen heyecanla anlatmaya başladım.
‘’Okulun İLK KEZ düzenlediği bir kamp var. Bu yüzden bana şu kâğıdı imzalar mısın?’’
‘’Hm ben de gelirsem imzalarım.’’ dedi. Ağabeyim sanki o olmazsa bir adam tarafından kaçırılıp işkence görecekmişim gibi davranıyor!
‘’Ağabey şey bu kâğıt tek kişilik, ayrıca kendimi koruyabiliyorum değil mi? Nisa’yla ve sınıfla gezeceğim zaten başka bir şey yapmayacağım ki.’’
‘’Senin başına her şey gelebilir Gece! Bir adam seni kaçırabilir mesela. Tamam, imzalıyorum ama yediklerine ve içtiklerine dikkat et, tamam mı?’’ dedi.
Şaşırdım, çünkü ağabeyim bana ilk defa izin verdi. Yarın her şeyin ilkini yaşayacağım vay canına! Hemen eve gidip eşyalarımı hazırlamaya başladım. Dört günlük bir kamp olsa da baya heyecanlıydım ama ağabeyim bana bir şart koydu. O da her gece onu görüntülü aramam. Beni görmeden duramıyor, çıldıracağım! Neyse sonuçta tek başına bir geziye gidecektim. Eşyalarımı hazırlayıp hemen yatağıma uzandım. İlk defa kampa gideceğim için çok heyecanlıydım ve dört gün sürecekti. Çok ama çok heyecanlıydım. O akşam zar zor uyumuştum. Sabah olunca okulun bahçesinde buluştuk. Servise bindik ve kamp alanına doğru gitmeye başladık. Yaklaşık otuz ya da kırk dakika sonra kamp alanına geldik. Nisa’yla birlikte bakınıyorduk. Kamp yapacağımız yer bir ormanlık alandı doğal olarak şehrin ortasında olacak değildi ya. Sanırım sadece tek kötü yanı ormanın biraz korkunç görünmesiydi. Olsun sonuçta ilk kez kamp yapacaktık, yemekleri ve çadırları onların vereceklerini söylediler, oh ne güzel. O sırada bu yerin sahibi geldi, yani öyle duydum. Bize açıklama yapacakmış. Nasıl bir adam desem, uzun siyah saçlı, siyah şapkası ve siyah maskesi vardı. İlk önce isimlerimizi öğrenecekmiş.
‘’Ona ne ki bizim adımızdan? Adımızı öğrenip çadırların üzerine yazacak değil ya, herkes kendi çadırını bilir.’’ dedi Nisa. Aslında haklıydı. Ama adam bu konuda ısrarcıydı. Herkese tek tek ismini soruyordu. Sıra Nisa ile bana gelince ilk Nisa ya sordu.
‘’Senin adın ne?’’
‘’Şunu söylerseniz cevaplayacağım. Sizin adınız ne? İsimlerimizi ne yapacaksınız ve neden şapka ve maske takıyorsunuz?’’ Adam şaşkın bir ifadeyle, “Neden ki şimdi bunu sordun?’’ dedi ama sonra ciddileşti.
‘’Madem merak ediyorsun, söyleyeyim. Adım Furkan, isimlerinizi hiçbir şey yapmayacağım, ben her insanla samimi olmak isterim. Neden maske takıyorum? Çünkü gribim. Ve neden şapka takıyorum? Güneş gözüme gelmesin diye, gözlük takınca camlar buğulandığı için şapka takıyorum. Ve bu yüzden yemekleri size yardımcılarım verecek. Evet, şimdi adın?’’ dedi.
‘’Nisa.’’ Şimdi isim söyleme sırası bendeydi.
‘’İsmin ne?’’
‘’Gece.’’
Sonra adamın yüzünde değişik ve garip bir şekilde gülümseme belirdi, gözlerinden anlayabiliyordum. Bu ne ya sapık mı bu adam? Neyse, yapacak bir şey yok adım elden gitti. Herkes acıktığı için yemek saatinde masalara oturduk. Evet, bir de yemek saati var! Kendimi tekrar ilkokula başlamış gibi hissediyordum. Yemekte, mercimek çorbası, ekmek, patates kızartması, köfte ve portakal suyu vardı. Yani… Kamp yerinde çokta bir şey bekleyemem ama mercimek çorbası yerine başka bir şey de olabilirdi. Nisa şanslıydı çünkü menüdeki her şeyi seviyordu. Ben de mercimek çorbasını istemesem de yedim. Çünkü ne demişler?
‘’İlk önce kötüyü yaşa ki sonda iyiyle karşılaş.’’ Nisa hemen araya girdi.
‘’Öyle bir söz olduğuna emin misin?’’
E-eh evet öyle bir söz yoktu ama aynısı yemekte de geçerliydi bence. Midem biraz garip oldu ama bir şey olmaz diyerek yemeye devam ettim. Her şeyin tadı normalinden farklıydı. Portakal suyunu içince kendimi enerjik hissetmeme rağmen uyumak istiyordum. Bu neydi böyle? İsmimizi soran ve buranın sahibi olan Furkan beyi gördüm. Hâlâ bana aynı bakıyordu. Aslında bakarsan adam hiç güzel bakmıyordu. Rahatsız ediciydi. Her neyse yemek yedikten sonra herkese çadırlarını vermişlerdi ve kurmuşlardı. Geç olmadan Nisa’yla çadıra girip uyumuştuk. Gece çadırda bir sıcaklık hissettim, çadır yanıyordu! Ama bunun bir kâbus olduğuna emindim bu yüzden uyumaya devam ettim. Sonra burnuma bir yanık kokusu geldi, gözlerimi açtığımda çadırın yandığını gördüm ve çığlık attım. Ama… Kâbuslarda ve ya rüyalarda çığlık atamazdım ki? Hemen Nisa’yı uyandırmak için yanıma baktığımda onu göremedim. Yediğim yemekler ve yanık kokusuyla birlikte midem daha çok değişik olmaya başladı. Nisa dışarıdan bana sesleniyordu.
‘’Gece! Gece! Beni duyabiliyor musun?’’
‘’Evet, ama buradan nasıl çıkacağım?’’ dedikten iki saniye sonra Furkan mıdır nedir o gelip çadırın üstüne su döktü ve bu da çadırın daha da çok yanmasına neden oldu. Nisa dayanamayıp o kadar ateş olmasına rağmen içeri girip elimi omzuna atıp beni oradan çıkarttı. Bir başkası olsa beni kurtarmazdı o kadar ateş varken.
‘’Çok teşekkür ederim Nisa…’’ dedikten sonra ona sarıldım. O da bana sarıldı.
‘’Önemli değil Gece…’’ Biz ayrılırken ağabeyim aradı. Mecbur telefonu açmak zorundaydım. Telefonu açtım ve ağabeyim paniklemesin diye kameramı kapattım.
‘’Gece, zaten seni görmek için aradım. Kameranı niye kapattın? Ve arkadan niye bir şey yanarmış gibi sesler geliyor, yoksa bana mı geliyor?’’ dedi. Bak yine her şeyi anladı. Artık kameramı açmak zorundaydım. Kameramı açtığımda ağabeyim duman olmuş yüzümü görünce şok oldu.
‘’Gece ne bu hâl! Ne oldu?’’ İşte bu yüzden açmamıştım kameramı!
‘’Şimdi bana hemen etrafı gösteriyorsun! Sana o kadar dikkatli ol dedim. İçime doğmuş seni göndermek istememekle.’’ dedi ağabeyim. Ne kadar istemesem de yanan çadırı gösterdim. Ağabeyimin şaşkınlığı daha da arttı.
‘’Gece o yüzden tek başına gezilere gitmene izin vermiyordum! Ya sana bir şey olsaydı? Ya yanında Nisa olmasaydı? Bir dakika Nisa nerede?’’ dedi.
‘’Buradayım.’’ dedi Nisa.
‘’Sen neredeydin çadır yanarken?’’
‘’Furkan Bey çağırmıştı beni.’’
‘’Furkan mı? O kim?’’
‘’Kamp yaptığımız alanın sahibi.’’
‘’Neden seni gecenin birinde çağırıyor?’’ Arkadan Bora ağabeyin sesini duyduk.
‘’Atlas haklı. Neden gecenin bu saatte yani, hem sen neden gidiyorsun?’’
‘’Gece biraz midesini bozmuştu, hemşire çağırmak istediğini söyledi.’’ deyince Nisa’yla göz göze geldiğimizde pot kırdığını anladı.
‘’Ne dedin Nisa? Bir daha söyle bakayım.’’ dedi ağabeyim.
‘’Şey biz yemek yedikten sonra Gece biraz kötü olmuştu…’’ Ağabeyim o kadar sinirlenmişti ki resmen renkten renge girdi.
‘’Gece ben sana demedim mi yediklerine dikkat et diye!’’ Biz böyle konuşurken arkadan da çadırı söndürmeye çalışıyorlardı. Furkan Bey bize yeni bir çadır getirip kurdu. Ben ise yavaş yavaş hissizleşmeye başlamıştım. Nisa durumu fark edince koluma girip telefonu elimden aldı. Ağabeyim iyice telaş yapmıştı.
‘’Şimdi hemşire geliyormuş Atlas ağabey merak etme.’’
‘’Tamam, Nisa ama habersiz bırakmayın bizi.’’
‘’Tamam bırakmayız.’’
Nisa’yla çadıra girdik, hemen arkamızdan da bir hemşire geldi. Kutuda iki tane iğne gördüm. Hemşire sol tarafta duran iğneyi aldı ve kolumu sıyırıp sanırım panzehri bana enjekte etti. Hemşire iğneyi yaptıktan sonra hemen gitti. Hemşire gittikten yarım saat sonra kendime geldim. Nisa ağabeyimlerle konuşuyordu. Nisa’nın bakışları beni buldu.
‘’Heh! Uyandı şükür!’’ dedi. Ağabeyim uyandığımı duyunca derin bir nefes aldı.
‘’Gece! İyi misin?’’
‘’İyiyim ağabey, hemşire iğneyi yapınca kendime geldim.’’
‘’İyi de sen nasıl zehirlendin ki?’’ dedi Bora ağabey.
‘’Bilmiyorum Bora ağabey çorbadan herhâlde.’’
‘’E tamam da ben de yedim ondan bir şeyim yok benim?’’
‘’O zaman oraya yemeklerde zehir var mı yok mu bakmaya geliyorum.’’
‘’Tamam, ağabey bekliyoruz o zaman.’’ dedi ve telefonu kapattı.
‘’Nisa ağabeyimleri dışarıda bekleyelim mi biraz hava almak istiyorum.’’
‘’Olur Gece.’’
Aradan kırk dakika sonra geldiler. Arkalarında polis aracı ve yemeklerde zehir var mı yok mu diye bakması için bir ekip geldi. Bunu gören Furkan Bey onları engellemeye çalıştı.
‘’Hey! Burası benim arazim, giremezsiniz izin vermiyorum! Defolun gidin benim yemeklerimde zehir ne arar? Bir de ekip getirmişsiniz!’’ Bora ağabey polis olduğunu gösteren kartını gösterdi.
‘’İzin vermelisiniz! Ayrıca neden bu kadar paniklediniz? Zehir yoksa zaten çıkmaz.’’
Furkan Bey mecburen girmelerine izin verdi. Arabalar kamp alanına girerken biz Nisa’yla bir yarım odunun üstünde oturuyorduk, başım Nisa’nın omzundaydı. Önce ağabeyimle Bora ağabeyim girdi. Durduklarında hemen ağabeyim yanıma gelip önüme dizini çöktü.
‘’İyi misin Gece?’’ dedi. Başımı kaldırıp tam iyiyim diyecekken bana iğne yapan hemşirenin bize baktığını fark ettim. Hemşire onu gördüğümü görünce hemen arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı. Ağabeyim nereye baktığımı görmek için benim baktığım yere doğru baktı. Bana döndü.
‘’Nereye bakıyorsun Gece?’’
‘’Bir şey gördüm sandım ağabey.’’ dedim. Bora ağabey ile de Nisa konuşuyordu. Sonra Bora ağabey yanımıza geldi.
‘’Tamam, ben ekipleri alıp denetim yapacağım. Burada bekleyin beni.’’ deyip ekiplerin yanına gitti. Kısa bir sessizlikten sonra sessizliği bozan ağabeyim oldu.
‘’Gece sizi geziye getiren kim?’’
‘’Müdür bey, neden ki?’’
‘’Nerede müdür?’’
‘’Ağabey ne yapacaksın?’’
‘’Ona bir şey soracağım, eğer izin verirse sizi alıp gideceğiz.’’
‘’Tamam, da izin vermez ki.’’
‘’Sen söyle bana nerede? Bir müdüre soracağım.’’
‘’Peki, şurası.’’ deyip müdürün kaldığı yeri gösterdim. Ağabeyim oraya doğru gitmeye başladı.
…
Furkan Bey bugün aktivite yapacağımızı ve aktivitesinin balık tutmak olduğunu söyledi. Furkan Bey odunları alırken biz de gerekli malzemeleri alıp arabaya yükledik. Yaklaşık on dakika sonra göle geldiğimizde her şeyi kurmaya başladık. Ben gölün etrafına bakarken Furkan Bey omzuna aldığı odun beni göle düşürdü ve tek sıkıntı yüzme bilmediğim! Ve şansıma gölün az ileride bir akıntı vardı. O sırada Nisa’nın sesini duydum.
‘’Gece!’’
O kadar korkuyordum ki etrafa bakınmaya çalışıyordum ama bu çok zordu. Nisa bir şey yapamıyordu çünkü o da yüzme bilmiyordu. Nisa etrafa bakınırken ben de suyun üstünde kalmaya ve akıntıya doğru sürüklenmemeye çalışıyordum ve bu baya zordu. Furkan Bey’in gülümsediğini gördüğümde hemen yüzünü değiştirdi.
‘’Ah! Bu nasıl oldu? Kusura bakma Gece, görmemişim.’’ deyince Nisa baya sinirlendi.
‘’Kızı kurtar bari koskoca adamsın, yüzme bilirsin herhâlde!’’
‘’Yok, ben gelmişim elli yaşına yüzme bilmiyorum ki. Sadece balık tutmayı bilirim ben.’’ deyince Nisa küplere bindi.
‘’Ya sen benimle dalga mı geçiyorsun!’’ derken önüme bir odun parçası geldi. Nereden geldi diye bakarken hemşireyi gördüm. Ama beni görünce dün akşamki gibi gitti. Neden orada olduğunu merak ediyordum ama biraz daha oduna tutunmazsam boğulacaktım. Hemen oduna tutunup karaya doğru ilerlemeye çalıştım. Biraz ilerlediğimi görünce Nisa bir sopa bulup bana uzattı ve beni tutup oradan çıkardı. Çıktığımda Nisa soğuk olur diye yanında getirdiği hırkayı üstüme koydu. Furkan Bey’in yüzü düşmüştü. Bu bariz belliydi.
‘’Eh iyi çıktın en azından.’’ dedi biraz kekeleyerek. Nisa her an patlayacak bir bomba gibiydi, çok kızgındı.
‘’Ne oldu sevinemediniz galiba Gece’nin kurtulmasına.’’ Furkan Bey’in yüzünde sahte bir gülüş vardı.
‘’Yok, ne alakası var? Aklıma bir şey geldi de dalmışım, yoksa sevindim tabii kurtulmasına.’’ dedi.
Bir zaman geçtikten sonra kamp alanına gidince sıra yine yemek sırasına geldi ama bu sefer ağabeyimin getirdiği yemeklerden yedim. Allah korusun zehirlenirim falan hiç uğraşamam. Yemeği yedikten sonra çadıra girip üstüm başım ıslak olduğu için üstümü değiştirdim ve saçımı kuruttum. Birden aklıma o hemşire kadın geldi. Neden hep bizi izliyordu? Ve işin ilginç yanı ağabeyim ve benim saç renklerimiz kadının saç rengine çok benziyordu, hatta aynıydı diyebilirdim. Ben bunları düşünürken uyuyakalmışım ama farkında değildim. Uyandığımda gördüğüm ilk şey telefonumdaki on sekiz cevapsız çağrıydı, ah ağabey ah! Bir daha sensiz bir yere gitmeyeceğim şu başıma gelenlere bak, anlaşılan sen de bensiz duramıyorsun… O kadar dalmışım ki, duymamışım derken o sayının altmış olduğunu fark ettim! Ve hemen ağabeyimi aradım ve anında açtı. Sanki geceden sabaha kadar onu aramamı beklemiş gibi.
‘’Gece! Sabahtan beri arıyorum neden açmıyorsun?’’
‘’Kusura bakma ağabey uyuyakalmışım, duymadım.’’
‘’Sen Nisa’yla aynı çadırda kalmıyor musun o neden duymadı?’’
O sırada Nisa’nın çadırda olmadığını fark ettim. Çadırın fermuarını açıp dışarı bakayım dediğimde Nisa’yı Furkan Bey’le tartışırken gördüm ve çok fazla sesleri çıkıyordu özellikle Nisa’nın.
‘’Gece o arkada bağıran Nisa mı?’’ dedi ağabeyim.
‘’Evet ağabey! Furkan Bey’le tartışıyorlar.’’
‘’Neden ki?’’ Ah kızım Gece ne diyeceksin şimdi?
‘’Şey sonra anlatırım ağabey.’’
‘’Gece-‘’derken telefonu kapattım ve onların yanına gittim.
‘’Yeter artık! Ağabeyimi arayacağım ve bizi alıp buradan gidecekler!’’ diye bağırdı Nisa.
‘’Kimse buradan izinsiz çıkamaz!’’
‘’İzin almaya çalışsak da izin vermezsiniz zaten değil mi?’’
‘’Evet!’’ Nisa sinirden kıpkırmızı olurken hâlâ ağabeyim arıyordu. Nisa’nın elinden kaza çıkmadan onu kolundan çekip oradan uzaklaştırdım.
‘’Nisa ne oluyor? Ne bağırıyorsunuz sabah sabah herkes size bakıyor.’’
‘’Gece, o adam deli midir mal mıdır bilmiyorum! Ya sen dün boğuluyordun o an bile gülüyordu! Bu normal mi?’’
‘’Belki aklına komik bir anısı gelmiştir?’’ Öyle düşünmek istiyordu çünkü.
‘’Öyle bir anda mı Gece? Onu bunu bilmiyorum ama bu adam normal değil söyleyeyim.’’
‘’Nasıl yani?’’
‘’Gülünmeyecek şeylere gülmesi falan bunları görmüyor musun Gece? Buraya geldiğimiz zamandan beridir hem zehirlendin hem de boğuldun!’’ Kız haklı ne diyeyim ki ben?
‘’Tamam, Nisa bir sakin ol. Sen otur bir yere ben çadıra gidip geliyorum.’’ dediğimde Furkan Bey çoktan ortadan kaybolmuştu. Nisa baya haklı bu adam hiç normal değil…
Çadıra girdim ve fermuarı çektim. Bir anda içeri bin tane böcek girmeye başladı! Iy böceklerden nefret ederim ve fobim var! Hani burası böceksizdi yani gelmeden önce bize buraya böcek ilaçlaması yapıldığını söylemişlerdi, bunların burada olmaması lazımdı! Fermuarı açmaya çalıştım ama açamadım. Hah, ne güzel ya valla! Gözüme böcek ilacım gözüktü. Ama böcekler üstüme biniyordu ve fobim var derken kaşıntıdan ve korkudan bayıldım ya da diğer tarafa gittim derken uyandım ama çadırın içinde değildim ve böceklerde üstümde değildi, hatta hepsi ölüyordu. Çadır arka tarafından delikti, böcek spreyimde içerideydi. Bak! Yine o hemşireyi gördüm, artık dayanamayacağım! Hemen hemşirenin arkasından koşmaya başladığım esnada aklıma Nisa geldi. Onu burada tek başına bırakamazdım, o yüzden geri döndüm. Nisa hızlıca yanıma geldi.
‘’Yine ne oldu?’’
‘’Böcekler çadırı bastı!’’
‘’Böcekler mi? E hani burada böcekler yoktu?’’
‘’Ben de öyle sanıyordum.’’
‘’Bir an önce gitmek istiyorum Gece.’’
‘’Ben de Nisa ama dayan yarın gidiyoruz buradan…’’
…
Çadıra girip fermuarı kapattıktan sonra kalbimin hâlâ hızlı attığını hissediyordum; böceklerin üzerimde dolaştığı o anın tiksintisi ve korkusu henüz geçmemişti ama asıl içimi kemiren şey bu değildi, o hemşire… Sürekli karşımıza çıkması, beni izliyormuş gibi hissettirmesi… Bu işte bir tuhaflık vardı ve artık görmezden gelemiyordum; yavaşça çadırın fermuarını araladım ve dışarı baktım, Nisa biraz ileride durmuş etrafı kontrol ediyordu ama benim gözüm istemsizce kamp alanının daha karanlık tarafına kaydı ve işte oradaydı… Hemşire; ağaçların arasında, yarı gölgede duruyordu ve bu sefer emindim, direkt bana bakıyordu. Kalbim bir anlığına duracak gibi oldu, göz göze geldiğimizi hissettim, sanki beni bekliyormuş gibi hiç kıpırdamadan öylece duruyordu.
“Nisa…” diye fısıldadım ama sesim bile titriyordu, Nisa hemen yanıma geldi.
“Ne oldu Gece?” dediğinde elimle işaret ederek “Oraya bak… Şu ağaçların oraya… Hemşire…” dedim, Nisa gözlerini kısarak baktı ama tam o anda hemşire bir adım geri çekildi ve sanki karanlığın içine karıştı, yok oldu; Nisa kaşlarını çattı, “Nerede? Kimse yok orada.” dediğinde içimdeki huzursuzluk daha da büyüdü, “Az önce oradaydı, bana bakıyordu, eminim!” dedim, sesim bu sefer daha kararlıydı çünkü gerçekten görmüştüm; Nisa bir an durdu, sonra ciddileşti.
“Gece… Bu kadın dün de garipti, bugün de… Sürekli ortaya çıkıyor ama kim olduğu belli değil, sence de tuhaf değil mi?” dediğinde başımı salladım.
“Çok tuhaf… Ve sanki beni tanıyormuş gibi bakıyor…” dedim, bunu söylerken bile içim ürperdi çünkü bu düşünce bana hiç normal gelmiyordu. Tam o sırada Nisa’nın bakışları bir noktaya takıldı.
“Gece bak!” dedi, onun baktığı yöne döndüğümde kalbim yine hızlandı, hemşire bu sefer biraz daha ilerideydi ve yalnız değildi; Furkan Bey’in karşısında duruyordu; ikisi de birbirine çok yakın duruyordu ama bu yakınlık dostça değildi, aksine… Sanki kavga ediyorlardı; seslerini net duyamıyorduk ama hareketlerinden anlaşılıyordu, hemşire sert bir şekilde konuşuyor, elini kaldırıp bir şeyleri işaret ediyordu, Furkan Bey ise önce etrafına bakınıyor sonra sinirli bir şekilde karşılık veriyordu.
“Onlar tartışıyor…” dedim fısıldayarak, Nisa da başını salladı.
“Evet… Ama neden?” dedi, ben de aynı soruyu düşünüyordum, neden kampın sahibiyle bir hemşire bu kadar gizli bir şekilde tartışsın ki? Üstelik bu kadın başından beri tuhaftı, sanki kampın bir parçası değilmiş gibi davranıyordu ama yine de her yerdeydi; biraz daha yaklaşmak istedim, merakıma engel olamıyordum, Nisa kolumdan tuttu.
“Gece sakın, görürlerse sorun çıkar.” dedi ama ben başımı salladım.
“Biraz daha yaklaşalım, sadece dinleyeceğiz.” dedim, içimdeki his bana bunun önemli olduğunu söylüyordu; ağaçların arasından dikkatlice ilerledik, adımlarımızı olabildiğince sessiz atıyorduk, kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sesini onların bile duyacağından korkuyordum; biraz daha yaklaştığımızda sesleri hafif hafif duyulmaya başladı. Hemşire, “Buna devam edemezsin!” diyordu sert bir sesle, Furkan Bey ise dişlerini sıkar gibi konuşuyordu
“Sen karışamazsın, bu seni ilgilendirmez.” Hemşire bir adım daha yaklaştı.
“İlgilendirir! Çünkü ben… Her neyse biliyorsun!” dediğinde tüylerim diken diken oldu; ne yaptığını biliyor mu? Ne yapıyordu ki bu adam? Furkan Bey bir an susup etrafına baktı, sanki birinin onları dinleyip dinlemediğini kontrol ediyordu, biz hemen eğilip saklandık; sonra daha alçak bir sesle ama sinirle konuştu, “Geçmişte kaldı o şeyler, karışma dedim sana! Görevini yap.” hemşire başını salladı, “Geçmişte kalmadı, hâlâ devam ediyorsun… Çocukların ne suçu var!” dediğinde kalbim sıkıştı; çocuklar… Yani biz… Ne demek istiyordu bu? Nisa’nın kolumu daha sıkı tuttuğunu hissettim, o da korkmuştu; Furkan Bey bir anda sertleşti.
“Sus!” dedi fısıltıdan biraz yüksek bir sesle, “Biri duyacak!” Hemşire geri adım atmadı, gözleri kararlıydı.
“Duyarlarsa belki de iyi olur…” dediğinde bir an için aralarında büyük bir şey olduğunu anladım; bu sadece basit bir tartışma değildi; bu bir sırdı… Büyük ve tehlikeli bir sır; o anda ayağımın altındaki dal çıtırdadı, ikisi de anında başlarını bizim olduğumuz yöne çevirdi; kalbim ağzıma geldi, Nisa’yla birlikte nefesimizi tuttuk; birkaç saniye boyunca kimse konuşmadı, sonra Furkan Bey birkaç adım attı, sanki yaklaşacak gibiydi ama hemşire onun kolunu tuttu.
“Boş ver.” dedi ve başını iki yana salladı. Furkan Bey bir süre daha baktıktan sonra geri çekildi, hemşire ise bir an daha o yöne baktı… Ve bu sefer emindim, beni fark etmişti; gözleri direkt benim saklandığım yere kilitlenmişti ama diğerlerinden farklı olarak korkutucu değil… Garip bir şekilde üzgündü; sonra başını çevirdi ve hızlı adımlarla oradan uzaklaştı; Furkan Bey de ters yöne gitti; biz birkaç saniye daha saklanıp sonra yavaşça ayağa kalktık, Nisa derin bir nefes aldı.
“Gece bu hiç normal değil…” dedi, ben ise hâlâ hemşirenin son bakışını düşünüyordum.
“Evet… Ama o kadın… Sanki bizi korumaya çalışıyor gibi…” dedim, bunu söylerken bile emin değildim ama içimde öyle bir his vardı; Nisa bana baktı.
“Ya da tam tersi…” dediğinde içim ürperdi; ikimiz de bir süre sessiz kaldık, rüzgâr ağaçların arasında uğuldarken kamp alanı bir anda daha karanlık ve daha tehlikeli gelmeye başlamıştı; artık emindim, burada bir şeyler dönüyordu ve bu sadece garip tesadüfler değildi; hem zehirlenmem, hem göle düşmem, hem böcekler… Hepsi birbiriyle bağlantılı gibiydi ve o hemşire bu işin tam ortasındaydı; başımı kaldırıp etrafa baktım ama o artık yoktu, sanki hiç var olmamış gibi kaybolmuştu; içimden bir ses onunla konuşmam gerektiğini söylüyordu çünkü cevaplar ondadır diye hissediyordum ama aynı zamanda korkuyordum… Ya öğrendiklerim daha kötü olursa diye; Nisa’nın sesi düşüncelerimi böldü.
“Gece… Yarın gidiyoruz değil mi?” dediğinde başımı salladım ama içimde garip bir his vardı, sanki yarına kadar burada kalmak bile tehlikeliydi.
“Evet… Ama bu gece dikkatli olacağız.” dedim kararlı bir şekilde, çünkü artık sadece kamp yapan iki öğrenci değildik… Bir şeylerin ortasına düşmüştük ve bunun ne olduğunu öğrenmeden buradan çıkamayacaktık.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |