5. Bölüm

4.Bölüm - Celladın Kızı

Rainy
therainy52

-Açelya-

Babamın kapıyı o sert kapatışı hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu; evin duvarları bile o sesle birlikte titremiş gibi gelmişti bana, sanki o an sadece bir kapı kapanmamıştı da bizim ev dediğimiz şeyin içindeki son normal kırıntı da paramparça olmuştu. Mutfağın ortasında öylece kalakalmıştım, elimdeki bıçakla kesmeye çalıştığım meyve yarım kalmış, kesik yüzeyinden sızan su tezgâha yayılmıştı ama ben onu silmeyi bile düşünemiyordum, çünkü zihnim başka bir yerdeydi, daha doğrusu babamın yüzündeydi; o maskeyi çıkarırken gördüğüm yüzünde. Küçükken bana “Korkma, ben buradayım.” diyen adamın yüzü değildi o. O yüz, bir şeylerden kaçan ya da bir şeyleri saklayan birinin yüzüydü. Ve ben bunu ilk defa fark etmiyordum, sadece ilk defa kabul ediyordum. Çünkü insan bazen gerçeği görmek istemez, özellikle de o gerçek kendi babanla ilgiliyse. Ama o an… O an inkâr edecek gücüm kalmamıştı. Babam odasına girdiğinde kapıyı tam kapatmamıştı, aralık kalmıştı. Belki aceleden, belki umursamazlıktan, belki de artık saklamaya gerek duymadığı içindi, bilmiyorum. Ama ben o aralıktan gelen sesi duydum. Önce mırıldanma sandım. Sonra kelimeler netleşti. Aynanın karşısında konuşuyordu. Kendi kendine. İnsanlar kendi kendine konuşabilir, evet, bunda garip bir şey yok. Ama babamın konuşma şekli… Hayır, o normal değildi. İçinde öfke vardı. Kırgınlık değil, sinir değil… Saf öfke.

“Heh Furkan’mış!” dediğini duydum, sonra bir şey yere fırlatıldı, muhtemelen maskesi ya da şapkasıydı. Ses o kadar sertti ki irkildim. Kalbim hızlandı. Gitmem gerekiyordu. O kapının önünden uzaklaşmam gerekiyordu. Ama ayaklarım kıpırdamadı. Sanki biri beni yere çivilemişti. Çünkü merak, korkudan daha güçlüydü o an. Ve o merak beni orada tuttu. Babam konuşmaya devam etti.

“Hiçbir planım yaver gitmedi…” dedi. Plan? Hangi plan? İçimde bir şeyler sıkıştı. Nefesim daraldı ama ses çıkarmamaya çalıştım. Dikkatlice kapıya biraz daha yaklaştım. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki sanki sesi dışarı taşacak diye korkuyordum.

“Eskiden her şeyim, planlarım güzel gidiyordu!” dediğinde ses tonu daha da yükseldi.

“İstediğim her şeyi elde edebilirdim.” O an aklıma annem geldi. Annemin gözleri. Hep biraz yorgun, hep biraz uzak. Çocukken bunu anlamazdım, sadece annem hep üzgün derdim. Ama şimdi… Şimdi parçalar birleşiyordu.

“Mesela karımı…” dedi babam. Nefesimi tuttum. “Onun sevdiği adam umurumda bile değildi.” Mideme bir yumruk yemiş gibi oldum. Ellerim titremeye başladı.

“Ben onu seviyorsam o benimdir.” O cümle… O cümle beynimde yankılandı. Defalarca. Sanki biri o cümleyi alıp zihnime kazımıştı.

“O adamı vurdum…” dediğinde ise dünya bir anlığına durdu. Gerçekten durdu. Sesler kesildi. Zaman dondu. Sadece o cümle kaldı. O adamı vurdum. Babam… Birini vurmuştu. Geriye doğru sendeledim ama düşmemek için duvara tutundum. Ellerim soğuktu. Parmaklarım uyuşuyordu. Ama kaçmadım. Kaçamadım. Çünkü devamını duymak zorundaydım. Sanki o kapının arkasında sadece babamın değil, benim hayatımın da gerçeği vardı.

“Sonra onu kaçırdım…” dediğinde gözlerim doldu. “Evlendirmeye zorladım.” Annem. Annem bunu yaşamıştı. Ve ben… Ben bu evde büyümüştüm. Bu duvarların arasında. Bu adamın kızı olarak. İçimde bir şey kırıldı. Sessizce. Geri dönüşü olmayacak şekilde. Ama bitmemişti. Daha da kötüsü geliyordu.

“Bu kız…” dediğinde kaşlarım çatıldı. Kimden bahsediyordu? “Bu kızın daha yeni oluşumundan…” Kalbim bir anlığına durdu.

“Bu yaşa gelmesinden bu yana…” Dudaklarım aralandı. Nefesim kesildi. “Hiçbir planım istediğim gibi gitmiyordu.”

Ben.

Benden bahsediyordu. Bunu anlamam bir saniye sürdü ama kabul etmem… İşte o zor oldu. Geriye doğru bir adım attım. Sonra bir tane daha. Ama hâlâ dinliyordum. Kaçamıyordum. Çünkü artık mesele sadece merak değildi. Bu benimle ilgiliydi.

“Yemeklerine zehir kattım…” dediğinde elim ağzıma gitti. Ses çıkarmamak için kendimi zor tuttum. “Ama yeteri kadar etkisini göstermedi.” Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı ama farkında değildim bile.

“Çadıra bağladığım ipin üstüne çakmak attım…” dediğinde dizlerim titredi. “Yandı. Ama o kızın arkadaşı…” dediğinde sesi öfkeyle doldu. “Ah! Düşündükçe sinirlerim bozuluyor!” Yumruğunu bir yere vurduğunu duydum. Ses yankılandı. Ben ise sıçradım.

“İkinci günde onu suya attım…” dediğinde artık kulaklarıma inanamıyordum. Bu bir kâbus olmalıydı. Uyanmalıydım. Ama uyanamıyordum. Çünkü bu gerçekti. “Boğulacaktı.” Gözlerimi kapattım. Ama sesler kesilmedi.

“Üçüncü günde böcek saldım…”

Böcekler…

“Ama bir de ne göreyim! Kız uzanmış, yerde bulutları izliyor.” Sesindeki şaşkınlık… O kadar gerçekti ki.

“Fermuarı da bozdum sen oradan nasıl çıktın be!” O an anladım. Her şey planlıydı. Her şey. Tesadüf diye düşündüğümüz her şey… Aslında bir planın parçasıydı.

“Dördüncü günkü planım…” dediğinde artık dinlemek istemiyordum. Ama duramıyordum.

“Camın üstüne dondurulmuş şeffaf buz yerleştirmiştim…” Nefesim hızlandı. “Klimayı açınca içeri doğru patladı…” Cam. Patlama… Hepsi birleşti. Hepsi yerine oturdu. Ve içimde bir şey koptu.

“Ama yeteri kadar patlamadı…” dediğinde sesi hayal kırıklığıyla doluydu. “O da bunu yapamadı.” Gözlerimi açtım. Duvara baktım. Ama aslında hiçbir şey görmüyordum. Çünkü artık biliyordum. Babam… Bir canavar. Ve ben… Onun kızıydım. O an kapıyı itip içeri girmem tamamen refleks oldu. Nasıl yaptım bilmiyorum. Elimdeki meyve tabağıyla içeri girdim. Babam bana baktı. Göz göze geldik. Ve o an… O an her şey sustu. Zaman yine durdu. Ama bu sefer kaçış yoktu. O beni görmüştü. Ve ben onu. Gerçek haliyle.

“Baba…” dedim, sesim titriyordu. “Al sana meyve getirdim…” Bu cümleyi nasıl kurabildim bilmiyorum. Ama başka bir şey söyleyemezdim. Çünkü gerçekleri söylersem… Ne olacağını bilmiyordum. Ama iyi bir şey olmayacağını biliyordum. Babam bana baktı. Uzun uzun. Gözlerinde bir şey vardı. Korku mu? Hayır. Şüphe mi? Belki. Ama en çok… Hesaplama vardı. Sanki beni tartıyordu. Ne kadar bildiğimi ölçüyordu. Ve ben o an anladım. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Çünkü ben gerçeği duymuştum. Ve bazı gerçekler… İnsanı geri dönülmez bir yola sokar. Ben de o yola girmiştim artık. İsteyerek ya da istemeyerek. Ve en kötüsü… Bu yolun sonunda ne olduğunu bilmiyordum.

Babamın gözleri üzerimde sabitlenmişti ve o birkaç saniye, hayatımın en uzun saniyeleri gibi hissettirmişti bana. Sanki nefes alırsam bir şeyler bozulacak, sanki yanlış bir mimik yaparsam her şey açığa çıkacak gibiydi. O yüzden yüzümü olabildiğince boş tutmaya çalıştım, dudaklarımı tarafsız bir çizgide sabitledim, elimdeki meyve tabağını biraz daha ileri uzattım, sıradan bir kız gibi görünmeye çalıştım, hiçbir şey duymamış, hiçbir şey anlamamış bir kız gibi, ama içimde kopan fırtına… Onu bastırmak o kadar zordu ki; kalbim göğsümü kıracak gibi atıyordu, kulaklarımda kendi nabzımın sesi vardı ve sanki babam onu da duyacak diye korkuyordum. Gözlerimi ondan kaçırmadan ama fazla da dik bakmadan, tam olması gerektiği gibi bakmaya çalıştım, “Baba?” dedim tekrar, bu sefer biraz daha normal bir tonla, “Meyveler kesildi de… Sana da getireyim dedim,” cümlem bitince odanın içinde kısa bir sessizlik oldu, sonra babam dudaklarını hafifçe kıvırdı, bu bir gülümseme değildi, bu… Daha çok bir maske gibiydi, evet, maskesini çıkarmıştı ama yüzünde hâlâ görünmeyen bir maske vardı.

“Bırak oraya,” dedi, sesi sakindi ama o sakinlik beni daha çok korkutuyordu, çünkü az önce duyduğum o öfkeli adam gitmişti, yerine kontrolünü toplamış biri gelmişti ve bu daha tehlikeliydi. Masanın üzerine tabağı bırakırken ellerimin titrememesi için kendimi zorladım, parmaklarımı sıkıp gevşettim, nefesimi yavaşlatmaya çalıştım, sonra geri çekildim, çıkmam gerekiyordu, bu odada daha fazla kalamazdım, çünkü her saniye biraz daha çözülecek gibi hissediyordum,

“Ben… Mutfağa geçiyorum,” dedim, arkamı dönüp kapıya yöneldim, ama daha kapıdan çıkmadan sesi geldi.

“Açelya,” dedi, donup kaldım, yavaşça arkamı döndüm

“Efendim?” dedim, gözlerimle gözleri buluştu, o bakış… Sanki içimi okuyordu, sanki az önce kapının arkasında ne yaptığımı biliyordu.

“Bir şey mi duydun?” dediğinde zaman yine yavaşladı, bu soru… Bu soru bir tuzaktı, bunu hissedebiliyordum, eğer yanlış cevap verirsem… Ne olacağını bilmiyordum ama iyi bir şey olmayacağını çok iyi biliyordum, beynim saniyeler içinde binlerce ihtimali düşündü, yalan söylemek… Doğruyu söylemek… Kaçmak… Ama sonunda en güvenli görüneni seçtim, başımı hafifçe yana eğdim, kaşlarımı çattım.

“Ne duymam gerekiyordu ki?” dedim, sesimi olabildiğince doğal tutmaya çalışarak, birkaç saniye bana baktı, sonra omuzlarını hafifçe silkti.

“Yok bir şey,” dedi, “Git.” ve ben o an ikinci bir şans verilmiş biri gibi hızlı ama panik yapmadan odadan çıktım, kapıyı kapatmadım, sadece araladım ve koridora adım attığım anda dizlerim çözüldü gibi oldu, duvara yaslandım, gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım ama o nefes bile içimdeki ağırlığı hafifletmedi, çünkü artık biliyordum, her şeyi biliyordum ve bu bilgi… İçimde taş gibi oturmuştu, mutfağa geri döndüğümde her şey aynıydı, tezgâh, yarım kalmış meyve, bıçak, ama ben aynı değildim. Artık hiçbir şey aynı değildi, bıçağı elime aldım ama kesmeye devam edemedim, çünkü az önce duyduğum cümleler tekrar tekrar zihnimde dönüyordu.

“Yemeklerine zehir kattım…”
“Suya attım…”
“Böcek saldım…”
“Camı patlattım…”

Bunlar birinin ağzından çıkabilecek sıradan şeyler değildi, bunlar… Birinin planlarıydı, sistemli, düşünülmüş, tekrar tekrar denenmiş planlar… Ellerim tekrar titremeye başladı, bu sefer durduramadım, bıçağı tezgâha bıraktım, iki elimle yüzümü kapattım, gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı ama ses çıkarmamaya çalıştım, çünkü babam hâlâ evdeydi, hâlâ o odadaydı ve ben onun duymaması gereken biriydim artık, sadece bir kız değil, bir sır taşıyıcısıydım ve bu sır… Beni yakabilirdi, birkaç dakika öyle kaldım, sonra yüzümü yıkadım, aynaya baktım, gözlerim kızarmıştı ama çok belli değildi, derin bir nefes aldım.

“Sakin ol,” dedim kendime fısıldayarak, “Sakin ol, düşün.” Çünkü panik yapmak bana hiçbir şey kazandırmayacaktı, aksine beni ele verebilirdi ve ben şu an ele verilebilecek son kişiydim, çünkü eğer babam benim bildiğimi anlarsa… Hayır, o ihtimali düşünmek bile istemiyordum, mutfaktan çıkıp salona geçtim, ev sessizdi, ama o sessizlik artık huzurlu değil, tehditkâr geliyordu, her köşe, her gölge sanki bir şey saklıyordu, koltuğa oturdum, ellerimi dizlerimin üzerine koydum ve düşünmeye başladım, ne yapmalıydım? Polise gitmek? Ama nasıl? Ne diyecektim? “Babam birini öldürmeye çalışıyor” mu? Kanıtım neydi? Sadece duyduklarım… Ve o da yeterli olmayabilirdi, hem… O polis… Polis bozuntusu… O aklıma geldiğinde içimde garip bir his oluştu, sinir, merak ve tuhaf bir güven karışımı bir şey, ama ona gitmek… Bu, babamı doğrudan karşıma almak demekti ve ben buna hazır mıydım? Bilmiyordum, sonra Gece’yi düşündüm, onun yaşadıklarını… Aslında yaşamak üzere olduklarını, çünkü babam vazgeçmeyeceğini söylemişti.

“Atlas ve Gece ölene kadar!”

O cümle kulaklarımda yankılandı, hayır… Hayır, bir şey yapmam gerekiyordu, ama ne? Telefon sesi düşüncelerimi böldü, başımı kaldırdım, ses abimin odasından geliyordu, durmadan çalıyordu. Bir an tereddüt ettim, sonra ayağa kalktım ve odaya doğru yürüdüm. Kapıyı araladım, abim hâlâ uyuyordu, derin, ağır bir uykudaydı, sanki dünyadan kopmuş gibiydi. Telefon komodinin üzerinde titreyerek çalıyordu, ekrana baktım, yabancı bir numaraydı, daha önce de aramış gibi görünüyordu, sayısı… Çok fazlaydı, kaşlarım çatıldı, içimde bir huzursuzluk oluştu, telefonu açmalı mıydım? Açmamalı mıydım? Ama merak… Yine kazandı, telefonu elime aldım, bir an duraksadım, sonra açtım ama konuşmadım, sadece dinledim, karşıdan gelen ses yabancıydı, dilini anlamıyordum ama tonunu anlıyordum, sertti, tehditkârdı, sonra birkaç kelime seçebildim.

“Ateş Kılıç…” dedi, abimin adı, kalbim hızlandı, adam konuşmaya devam etti, anlamasam da hissettiğim şey… Tehlikeydi, sonra Türkçe konuşmaya başladı, kırık bir aksanla, “Bizden çaldığın silahlar…” dediğinde gözlerim büyüdü, silahlar mı?

“Bin silah… Bin can…” dediğinde elim titredi, bu ev… Bu aile… Sandığımdan çok daha karanlıktı, sadece babam değil, abim de… Bir şeylerin içindeydi ve ben… Ortasındaydım, tam ortasında, ne tarafa ait olduğumu bilmeden, ne yapmam gerektiğini bilmeden, sadece gerçeğin ağırlığı altında ezilen biri olarak, adam konuşmaya devam ediyordu ama ben artık duyamıyordum, çünkü zihnimde tek bir şey vardı.

“Bu böyle devam edemez,” dedim kendi kendime, sessizce ama kararlı bir şekilde, çünkü eğer bir şey yapmazsam… Birileri ölecekti ve o biri… O kız olabilirdi, ya da daha fazlası, telefonu kapattım, derin bir nefes aldım ve o an anladım, korksam da, hazır olmasam da… Artık bir seçim yapmam gerekiyordu, çünkü bazı gerçekler… İnsanı seçimsiz bırakmazdı, ya susarsın ve suçun bir parçası olursun, ya da konuşursun ve her şeyi riske atarsın ve ben… Hangisini yapacağımı henüz bilmiyordum ama şunu biliyordum, zamanım azalıyordu…

Bir süre sonra babamın o ağır adımları dış kapıya doğru ilerledi, anahtarın kilitte iki kez dönüşü, zihnimde bir idam mahkûmunun son adımları gibi yankılandı. Kapı kapandı. Ev, o meşum sessizliğine geri döndü. Ama bu sefer sessizlik huzur değil, yaklaşan bir fırtınanın öncü sarsıntısıydı. Mutfağın ortasında, elimde hâlâ o bıçakla kalakalmıştım. Az önce duyduğum itiraflar, ona yapılanlar, anneme yaşatılanlar, o cinayet... Birer zehirli ok gibi ruhuma saplanmıştı.

Fakat zihnimin bir köşesinde hâlâ o telefon sesi çınlıyordu. Abimin odasından gelen o ısrarlı, o durmak bilmeyen ritmik titreme. Babam gitmişti ama abim içeride, bu felaketler silsilesinin tam ortasında uyuyordu. Ya da ben öyle sanıyordum.

Ayaklarım benden bağımsız hareket etti. Koridorda yürürken duvara tutunma ihtiyacı hissettim; sanki zemin her an altımdan kayıp beni o karanlık boşluğa bırakacakmış gibiydi. Abimin odasının kapısına geldim. Kapı hafifçe aralıktı, içeriden ağır bir sigara kokusuyla karışık o baygın uyku havası geliyordu. İçeri girdim.

Ateş, yatağa öylece uzanmıştı. Üzerinde kıyafetleriyle, sanki bir yerden kaçmış da bitap düşmüş gibi. Ama bu uyku normal değildi. Onu sarsmak, "Uyan!" diye bağırmak istedim. Ama telefon... Komodinin üzerinde, ekranı karanlık odayı mavi bir ışıkla yırtarak tekrar çalmaya başladı. Gizli bir numara değildi, ama ekranda sadece Kiril alfabesiyle yazılmış bir isim vardı.

Elim titreyerek telefona uzandı. Eğer açmazsam, bu sesin beni delirteceğini biliyordum. Eğer açmazsam, bilmediğim o korkunç boşluğun içinde boğulacaktım. Telefonu kulağıma götürdüğümde dünya durdu.

Önce derin bir soluk sesi geldi. Ardından o buz gibi, metalik Rusça kelimeler döküldü karşı taraftan. Anlamıyordum. Tek bir kelimesini bile bilmiyordum bu dilin ama sesin tonundaki o mutlak otorite ve vahşet, tüylerimi diken diken etmeye yetti. Adam bir şeyler söylüyor, her kelimesinde sesini biraz daha yükseltiyordu. Sonra, sanki anladığımı biliyormuş gibi, o kırık ama keskin Türkçe’ye geçti.

"Ateş Kılıç..." dedi adam. İsmini söylerken bile sanki abimi boğazlıyordu. "Oyun bitti. Bizden çaldığın o bin silah... Onlar sadece demir parçası değil. Onlar bizim namusumuz."

Nefesim boğazımda düğümlendi. Bin silah mı? Abim... Benim korumacı, bazen sert ama her zaman yanımda olan abim, bir silah kaçakçısı mıydı?

"Bin silah..." dedi adam tekrar, sesi şimdi daha derinden, daha karanlık geliyordu. "Bin can demektir. Eğer o mallar bu gece o depoya inmezse, senin canın bin parçaya bölünecek. Sadece senin değil... O küçük kardeşinin, o güzel Açelya’nın canı da bu hesaba dâhil." Telefon elimden düşecek gibi oldu. Adımı biliyordu. Kim olduğumu, nerede olduğumu biliyordu.

"Ateş!" diye fısıldadım, telefonun diğer ucundaki adamın duymaması için dua ederek. "Ateş, uyan!" Karşıdaki adam güldü. O gülüş, rüyalarımda bile duymak istemeyeceğim kadar soğuktu.

"Uyusun bakalım. Ama uyandığında etrafında hiçbir şey bulamayacak. Bin silahın bedelini bin canla ödetiriz biz."

Telefon kapandı. O kesik sinyal sesi, sanki kalbimin son atışlarını sayıyordu. Telefonu yavaşça masaya bıraktım. Dizlerimin bağı çözülmüştü, yatağın kenarına çöktüm. Uyuyan abime baktım. Yüzü ne kadar da masum görünüyordu şu an. Oysa elleri kirlenmişti, ruhu binlerce silahın gölgesinde kararmıştı. Babam içeride bir canavara dönüşmüş, kendi geçmişini kanla yazmıştı; abim ise dışarıda, dünyanın en tehlikeli adamlarıyla bir ölüm dansına kalkışmıştı.

İçeriden gelen babam, dışarıdan gelen Ruslar... Kendi ailemin kurduğu bu hapishanenin içinde, duvarların üzerime yıkılışını izliyordum. Annemin yorgun gözlerinin sebebini artık biliyordum. O, bu canavarlarla yıllarca aynı masada yemek yemiş, aynı havayı solumuştu. Ve şimdi sıra bendeydi.

Elimle yüzümü kapattım. Gözyaşlarım parmaklarımın arasından süzülürken tek bir gerçek vardı: Gece tehlikedeydi, ben tehlikedeydim ve bu ev artık bizim mezarımızdı.

"Ne yapacağım?" diye fısıldadım karanlığa. "Ben şimdi ne yapacağım?"

Ama karanlık cevap vermedi. Sadece dışarıdaki rüzgârın uğultusu ve abimin o ağır, suç kokan nefesi duyuluyordu. Artık sadece babamın kızı değil, abimin suç ortağıydım; çünkü bilmek, en büyük ortaklıktı. Ve ben artık her şeyi biliyordum. Bir an önce buradan çıkmazsam, bu evin tavanı başıma yıkılacak ve beni de bu günahların altına gömecekti.

Hızla koridora koştum. Portmanto aynasında gördüğüm siluetime yabancılaştım bir an. Gözlerimin altı çökmüş, tenim kâğıt gibi bembeyazdı. Montumu nasıl giydiğimi, ayakkabılarımı nasıl bağladığımı hatırlamıyorum. Dış kapının o ağır metal sesi arkamdan kapandığında, soğuk rüzgâr yüzüme bir tokat gibi çarptı. Ama yetmedi. İçimdeki yangını söndürmeye yetmedi.

Sokaklarda nereye gittiğimi bilmeden yürümeye başladım. Kaldırım taşlarını sayıyordum; bir, iki, üç… Sanki bir sayıya ulaşırsam her şey normale dönecekti. Ama her adımda o telefon sesini, o Rusça tehditleri ve babamın, "O adamı vurdum" deyişini tekrar duyuyordum. Bir canavarın kucağında büyümüştüm. Beni her gece saçlarımı okşayarak uyutan eller, bir adamın canını almıştı. Beni koruyacağını sandığım abim, binlerce insanın ölümüne yol açacak silahların peşindeydi.

Ayaklarım beni her zaman sığındığım o küçük, loş ışıklı kafeye getirdi. İçerideki kahve kokusu bir anlığına zihnimi uyuşturur sandım. Tezgâha yaklaştım, sesim titreyerek bir latte siparişi verdim. Garsonun yüzüne bakamıyordum. Sanki alnımda "Katil kızı" ya da "Suç ortağı" yazıyordu.

En köşedeki, cam kenarı masaya oturdum. Bardağı iki elimle kavradım; parmaklarım o kadar soğuktu ki, lattedeki ısı canımı yakıyordu ama bırakmadım. O an zihnimde tek bir soru döndü durdu:

Polise gitmeli miydim?

Eğer gidersem, babamı ve abimi ihbar edersem ne olurdu? Annemin katili babamdı, peki ben ne olurdum? Bir evlat babasını hapse yollayabilir miydi? Ama Gece… O masum kız, babamın bir sonraki kurbanı olacaktı. Abimin peşindeki o adamlar, belki de şu an beni izliyordu. Çaresizlik, damarlarımda akan kandan daha baskındı. Tam o sırada, masamın sallandığını hissettim. Başımı kaldırmadan, "Dolu." dedim kısık bir sesle.

"Böyle güzel bir kızın masası asla tam dolu olmaz," dedi yapış yapış, mide bulandırıcı bir ses.

Başımı kaldırdım. Kırklı yaşlarında, gözleri kanlanmış, ağzından alkol ve tütün kokusu yayılan bir adam tam karşıma çökmüştü. Gözlerini üzerimde, taciz edercesine gezdiriyordu. Normalde korkardım, büzülürdüm. Ama şu an içimde o kadar büyük bir volkan patlıyordu ki, korku yerini saf bir nefretle yer değiştirdi.

"Kalk buradan." dedim, sesim beklediğimden daha sert çıktı.

"Hadi ama. Biraz konuşalım," diyerek elini masanın üzerinden uzatıp benim elime dokunmaya çalıştı. "Yalnızlık sana yakışmamış."

O an, babamın küçükken bana, "Seni kimsenin ezmesine izin verme Açelya, gerekirse dünyayı yak." dediği an canlandı gözümde. Abimin bana savunma sporlarını öğretirken, "Hedef şurası, tam burun kökü," dediği o sert antrenmanlar… Ailem canavardı, evet. Ama beni bir savaşçı olarak yetiştirmişlerdi. İçimdeki tüm o bastırılmış öfke, korku ve çaresizlik bir noktada birleşti.

Adam biraz daha yaklaşıp o iğrenç nefesini yüzüme üflediğinde, beynimdeki tüm mantık devreleri sustu. Sandalyeden hafifçe doğruldum, masadan destek aldım ve abimin öğrettiği o ani, sarsıcı hareketle başımı tam alnının ortasına, burun köküne geçirdim.

Kemik sesini kafatasımın içinde hissettim. Adam acıyla geriye doğru savrulup sandalyeden yere düştü. Burnundan kanlar süzülürken kafedeki herkes bize dönmüştü. Ellerim titriyordu ama bu sefer korkudan değil, içimdeki o vahşi gücün uyanışındandı. Kendi canavarlarımın bana bıraktığı tek miras buydu: Sert bir savunma.

Kafedeki fısıltılar artarken, yerdeki adam küfürler savurarak ayağa kalkmaya çalışıyordu. Tam o anda, kapıdan içeri bir rüzgâr gibi biri girdi. Uzun boylu, üzerinde deri ceketi, yüzünde o her zamanki ukala ama güven veren ifadesiyle… Polis bozuntusu.

Kalbim, yerinden çıkacakmış gibi göğüs kafesimi dövmeye başladı. O buradaydı. Az önce polise gitmeyi düşünürken, polis ayaklarıma gelmişti. Ama bu adam sıradan bir polis değildi; bu adam, eğer gerçekleri öğrenirse babamı ipe götürecek, abimi demir parmaklıklar ardına tıkacak olan adamdı.

Polis bozuntusu, yerdeki adama tek bir bakış attı, sonra bakışlarını bana çevirdi. Gözlerinde bir anlık şaşkınlık, ardından bir takdir pırıltısı geçti. Hızlı adımlarla yanıma geldi, yerdeki adamın kolunu tek bir hamlede arkasına kıvırıp etkisiz hale getirdi.

"Hanımefendiyi rahatsız etmenin cezası ağırdır." dedi Polis bozuntusu, sesi buz gibiydi. Adamı garsonlara teslim edip dışarıdaki ekibine devretmelerini söyledi. Sonra tekrar bana döndü. Aradaki o gergin sessizlikte, aramızdaki o tuhaf çekimi hissetmemek imkânsızdı. Nefret miydi bu, yoksa sığınma ihtiyacı mı?

"Kafa atmak ha?" dedi, hafifçe sırıttı. "Teknik fena değildi ama biraz daha yukarıyı nişan almalıydın. Elin titriyor, gel dışarı çıkalım."

İtiraz edecek gücüm yoktu. Kafeden çıktık, soğuk havada yan yana yürümeye başladık. O an Polis bozuntusu’na bakarken içimden bir şeyler koptu. Bu adamın havalı duruşu, adaleti temsil edişi… Onu hem çok sevmek, hem de ondan kaçmak istiyordum. Çünkü o, benim ailemin sonunu getirecek olan kurtarıcıydı.

"Neyin var Açelya?" dedi duraksayarak. Bakışları o kadar deliciydi ki, sanki zihnimin içindeki o Rusça tehditleri, babamın odasındaki kanlı sırları görüyordu. "Senin gözlerinde bugün başka bir şey var. Korku değil bu… Bu başka bir şey." Bir an için her şeyi anlatmak istedim. "Babam bir katil, abim bir kaçakçı, yardım et!" diye haykırmak istedim. Ama dilim damağım kurudu. Eğer anlatırsam, ben de o bin canın sorumlusu olurdum. Eğer anlatırsam, evim dediğim o cehennem tamamen küle dönerdi. Polis bozuntusu elimi tutmak için bir hamle yaptı.

"Bana güvenebilirsin, biliyorsun değil mi?"

Güven. Dünyadaki en ağır kelimeydi benim için. Gözlerim doldu, boğazıma bir yumru oturdu. Ona bakamadım. Arkamı döndüm ve koşmaya başladım.

"Hey! Hey! Nereye gidiyorsun?" diye seslendi arkamdan. Sesi sokakta yankılandı ama durmadım.

Arkamdaki adaletten, içimdeki sırlardan ve önümdeki o karanlık gelecekten kaçıyordum. Ama biliyordum ki; ne kadar uzağa koşarsam koşayım, o "bin silahın" sesi elbet bir gün beni bulacaktı. O an anladım; ben artık sadece bir kız değil, patlamaya hazır bir bombaydım. Ve fitili ateşleyen, kendi babamdı.

Bölüm : 09.01.2025 22:17 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...