6. Bölüm

5.Bölüm - Bir Kurşunluk Mesafe

Rainy
therainy52

-Ateş-

Belimdeki boşluğu hissettiğim an birkaç saniyelik sessizlik kafamın içinde yankılandı. Parmağımın her zaman soğuk metalin kabzasına değdiği yerde şimdi yalnızca ceketimin sert kumaşı vardı. O küçücük eksiklik bile etrafımdaki havayı değiştirmişti. Karşımda yarım daire oluşturmuş on adamın yüzündeki ifade bunu fark ettiğimi anlamış gibiydi. Sanki hepsi aynı anda biraz daha rahat nefes almıştı. Sokak dar, taş duvarlar rutubet kokuyordu; yukarıdaki sarı sokak lambası bozuktu, arada bir titreyip hepimizin yüzünü parçalı bir gölgeye bölüyordu. Uzaktan geçen arabaların uğultusu buraya kadar boğuk geliyordu ama bu çıkmaz sokağın içinde dünyanın geri kalanı kesilmiş gibiydi. Kravatlı adamlardan biri dudaklarının kenarında küçümseyen bir gülümsemeyle bana baktı.

“Silahını mı arıyorsun?” dedi ağır bir Rus aksanıyla. Elinde benim tabancam vardı. İki parmağının arasında oyuncakmış gibi çeviriyordu.

“Senin gibi adamların en büyük hatası,” dedim omzumu hafifçe silkerek, “Her şeyi silahtan ibaret sanmanız.”

Sözüm bitince içlerinden ikisi aynı anda üzerime yürüdü. Biri doğrudan çeneme vurmayı denedi. Yumruğu daha havadayken bile nereye ineceğini görmüştüm. Kafamı hafif yana eğdim, yumruk kulağımın yanından geçti, adamın bileğini yakalayıp bütün ağırlığıyla öne çekerek dizimi karnına sapladım. Adamın nefesi bir anda kesildi, yüzü buruştu. Onu bırakmadan omzunun üzerinden savurup arkamdaki diğerinin dizlerine çarptırdım. İkisi birlikte yere devrildi. Üçüncü adam hiç vakit kaybetmeden cebinden bıçak çıkardı. Sokak lambasının altında bıçağın kenarı bir an parladı.

“İşte bu biraz daha ilginç,” dedim. Adam bıçağı sağdan savurdu, geri çekildim. Sol omzuma doğru ikinci hamleyi yaptı, bu kez bileğini yakalayıp duvara çarptım. Taş duvara çarpan kemik sesi kuru bir yankı bıraktı. Bıçağı elinden düştü ama adam pes etmedi; alnını yüzüme doğru savurdu. Son anda geri çekilmesem burnumu kırabilirdi. Gülümsedim.

“Aferin,” dedim alçak sesle. “Diğerlerinden farklısın.” Sonra alnımı onun yüzüne sertçe çarpıp sendelemesini sağladım, ceketinin yakasından tutup diz çökene kadar aşağı bastırdım.

Geri kalanlar artık bunun kısa sürmeyeceğini anlamıştı. Kravatlı olan eliyle işaret verdi. Bu sefer hepsi aynı anda saldırdı. Böyle anlarda düşünmem.

Sayarım. Mesafe. Ağırlık. Nefes. Korku. İnsan korktuğu an yavaşlar.

İlk adam soldan geldi; yumruğunu engelleyip dirseğini ters yöne bükerek yolundan çektim. İkincinin tekmesini dizimle karşıladım. Üçüncünün boğazıma uzanan eli daha bana değmeden bileğini kıvırıp onu öndeki adamın üzerine ittirdim. Birinin ceketi yırtıldı, birinin saati yere düşüp taş zeminde kırıldı. İçlerinden biri arkamdan boynuma sarıldı. Nefesimi kesmeye çalışıyordu. Kolları güçlüydü. Çenesini omzuma dayamıştı.

“Yakalandın.” diye fısıldadı.

“Hayır,” dedim sakin bir sesle. “Sadece fazla yaklaştın.”

Topuğumu ayağının üstüne bastırıp kafamı geriye savurdum. Burnuna denk gelmiş olacak ki kavrayışı bir anda gevşedi. Dirseğimi kaburgalarına geçirip onu sırtımdan aldım ve öne savurdum. Adam yere kapaklanırken diğerinin yumruğu yanağıma çarptı. Başım hafifçe döndü. Dilimin kenarında metalik bir tat hissettim. Elimi dudak kenarıma götürdüm; kan. Bir an parmaklarımdaki kırmızılığa baktım. Sonra yavaşça başımı kaldırdım. Karşımdaki adam az önce ne yaptığını anlayınca yüzündeki ifade değişti. Çünkü bazı insanlar vardır, vurduğunuzda geri çekilir. Bazılarıysa yalnızca size gerçekten başlamanız için sebep verir.

“Şimdi sıra bana geldi.” dedim. Üzerine yürüdüm. Geri çekilmeye çalıştı ama geç kalmıştı. Midesine sert bir yumruk attım, nefesi kesildi. Yakadan tutup duvara çarptım.

“Beni alman için kimin seni gönderdiğini söyle.”

“Söylemem.” dedi dişlerinin arasından.

“Yanlış cevap.” Omzuna baskı yapıp dengesini bozarak yere indirdim. Tam o sırada arkamdan gelen ayak sesini duydum. Eğildim. Demir çubuk başımın üstünden geçip duvara çarptı. Kıvılcım sesi gibi sert bir yankı oldu. Çubuğu tutan adam tekrar kaldırmadan bileğini tekmeyle savurdum. Çubuk elinden fırladı. Havada yakaladım. Sokaktaki herkes bir an durdu. Demir çubuğu elimde bir kez çevirdim.

“Şimdi,” dedim soğuk bir sesle, “Konuşmak isteyen var mı?” Kravatlı adam bu kez gülmedi. Yüzü sertleşti.

“Patron seni hafife almış.” dedi.

“Hayır,” dedim. “Beni tanımamış.” İki adam daha temkinli yaklaştı. Bu sefer saldırıları dağınık değil planlıydı. Biri dikkatimi dağıtırken diğeri yan taraftan yaklaşmaya çalışıyordu. Güzel. En azından düşünmeyi biliyorlardı. Çubuğu birinin bileğine vurup silahını düşürdüm, geri dönerken diğerinin dizinin arkasına geçirdim. Adam dizlerinin üstüne çöktü. Çubuğu boğazına dayamadım; sadece omzuna koydum.

“Patronunuz kim?” diye sordum. Adam cevap vermeden bana tükürdü. Başımı hafif yana çevirdim. Sonra sessizce güldüm. “Sadık adamlarsınız.” Onu kenara ittim. Kravatlı adam cebinden telefon çıkarıp ekrana baktı. Sanki birinden mesaj almış gibiydi. Sonra gözlerini bana kaldırdı.

“Seni öldürmemizi istemiyor, seni canlı istiyor.” dedi.

“Bu biraz kırıcı. İşte bu daha büyük hata.” Son cümlemle birlikte üzerlerine yürüdüm. Bu kez bekleyen ben değildim. Beklenmeyen saldırı her zaman avantajdır. Çubuğu savururken sadece vurmadım; yönlendirdim. Adamların birbirlerinin önüne geçmesini sağladım. Dar sokak onların sayısını avantaja çevirmesine izin vermiyordu. Bir kişi saldırabiliyordu, en fazla iki. Geri kalanlar birbirine engeldi. İlk adamın omzuna vurup dönmesini sağladım, ikincinin karnına tekme attım, üçüncünün elindeki silahı bileğine vurup düşürdüm. Yerde kayan tabanca lambanın altında döndü. Bir adam ona hamle yaptı. Ondan önce ben tekmeyle silahı karanlığa savurdum.

“Silahları seviyorsunuz,” dedim nefes nefese. “Ama onlarsız ne yapacağınızı bilmiyorsunuz.” Kravatlı adam sonunda ceketini çıkardı. Onun gerçekten dövüşebilen tek kişi olduğunu o an anladım. Kollarını sıvadı, gözlerini üzerime dikti. Diğerlerine geri çekilmelerini söyledi. Sokakta kısa bir sessizlik oldu. Yağmur yeni başlamıştı; ince damlalar omuzlarıma düşüyordu.

“Sen,” dedi bana bakarak, “Fazla kibirlisin.”

“Sen,” dedim, “Fazla konuşuyorsun.” İlk hamleyi o yaptı. Diğerlerinden hızlıydı. Yumruğu doğrudan gelmedi; yanıltma yaptı. Sağ omzuma bakıp soldan vurdu. Son anda engelledim ama kuvvetini hissettim. Geriye yarım adım kaydım. Adam bunu fark etti.

“Demek canın yanabiliyor.” dedi.

“Tabii,” dedim. “Sadece pek göstermem.” İkinci hamlesi daha tehlikeliydi. Dizime alçak tekme atıp dengesiz bırakmaya çalıştı. Karşılık verdim ama bu kez benim çeneme hafif bir darbe oturttu. Başımı kaldırıp ona baktım. Gülümsüyordu. Ben de gülümsedim. Çünkü sonunda sıkıcı olmayan biri çıkmıştı. Birkaç saniye boyunca sadece ayak seslerimiz taş zeminde yankılandı. O saldırdı, ben savuşturdum. Ben hamle yaptım, o engelledi. Diğer adamlar sessizce izliyordu. Yağmur hızlanmıştı. Saçlarım alnıma yapışırken gözlerimi onunkinden ayırmadım. Sonra ritmini çözdüm. Herkesin bir ritmi vardır. Nefes alışında, omuz düşüşünde, ayağını koyuşunda. Üçüncü sağdan sonra sol kaburgasını açıyordu. Bir kez daha yaptı. Bekledim. Bir kez daha. Sonra tam aynı hareketi yaptığında içeri girdim. Yumruğunu boşa çıkarıp bileğini tuttum, omzunun altına girip ağırlığını çevirdim ve sertçe yere vurdum. Sırtı taş zemine çarptığında nefesi kesildi. Kalkmadan dizimi göğsüne bastırdım. Çubuğun ucunu boğazının yanına koydum.

“Şimdi tekrar soruyorum,” dedim alçak sesle. “Seni kim gönderdi?” Yağmur damlaları yüzünden süzülürken bana baktı. İlk kez gözlerinde korkuya benzeyen bir şey gördüm. Dudaklarını aralayıp tek kelime söyledi. O ismi duyduğum anda içimdeki bütün öfke yerini soğuk, ağır bir sessizliğe bıraktı. Çünkü o isim geçmişten gömdüğümü sandığım bir kapıyı yeniden açıyordu. Etrafımızdaki adamlar kımıldamaya bile cesaret edemiyordu. Ben ise dizimi yavaşça geri çektim, ayağa kalktım ve yerde yatan adama son kez baktım.

“Gidip patronuna söyle,” dedim sakin bir sesle. “Bu gece beni almak için on kişi yetmediyse…” Başımı hafif yana eğdim, “Bir dahaki sefere kimse kapımı çalmasın.” Sonra arkamı dönüp sokağın karanlığına doğru yürüdüm.

Sokağın ucuna doğru yürürken yağmur hızlanmıştı. Damlalar taş zemine vurdukça ince bir uğultu yükseliyordu, ben de nefesimi düzene sokmaya çalışıyordum. Kaburgalarım her soluk alışımda hafifçe sızlıyordu ama ayakta durabildiğim sürece sorun yoktu. Zaten sorunlar genelde yere düştüğün anda başlardı, tam köşeyi dönecektim ki arkamdan gelen o tanıdık olmayan ama tehlikeyi bağıran ayak sesini duydum. Refleksle yarım döndüm, o anda sokak lambasının altında ince çerçeveli gözlük takan bir adamı gördüm, diğerlerinden farklıydı, takım elbisesi bile daha sadeydi. Yüzünde ne öfke vardı ne telaş, sadece işini yapmaya gelmiş biri gibi sakindi, elini cebine attığında ne çıkaracağını tahmin etmek zor değildi ama mesafe kısaydı.

“Geç kaldın.” dedim alaycı bir sesle, adamın dudakları hafifçe kıpırdadı.

“Hayır,” dedi düz bir tonla, “sen erken sevindin,” Silahı çıkardığı an ben hamle yaptım ama tetik sesi benden hızlıydı. Kurşun sırtıma saplandığında önce bir sıcaklık hissettim, sonra o sıcaklık içimde yayıldı, sanki biri omurgamın ortasına kızgın bir demir bastırmıştı. Adımımı attım ama ayaklarım beni taşımadı, dizlerim yere çarptı. Nefesim kesildi, elim refleksle sırtıma gitti, parmaklarımın arasından kayan sıcaklığı hissettim.

“İşte şimdi oldu,” dedi gözlüklü adam ve ben ona bakmaya çalıştım ama görüntü bulanıklaşmaya başlamıştı, kalkmayı denedim, başaramadım, dünya yavaşça kararıyordu, sesler uzaklaştı, sonra tamamen koptu, sanki biri ışığı kapattı, ne kadar süre geçti bilmiyorum ama geri döndüğümde ilk duyduğum şey telaşlı bir erkek sesiydi.

“Ambulans çağırın! Adam ölü gibi yatıyor!” Başka biri hemen araya girdi, sesi daha umursamazdı.

“Ölüyse boşuna uğraşmayın, uğraşacak halimiz yok.” Üçüncü bir ses ise daha gençti, sinirliydi.

“Saçmalamayın, nefes alıyor, görmüyor musunuz?” dedi ve o sesi tanıdım, gözlerimi açmaya çalıştım ama ağırdı, sanki kirpiklerime taş bağlanmıştı, yine de zorladım. Bulanık bir siluet netleşmeye başladı, eğilmiş biri vardı, saçları yüzüne düşüyordu, kaşları çatılmıştı, sonra yüzü seçildi, Gece, içimden hafif bir küfür geçti.

“Sen misin…” diye mırıldandım ama sesim çıkmadı, dudaklarım kurumuştu, o sırada biri, “Kızım uğraşma, bulaşma böyle işlere.” dedi, Gece başını bile kaldırmadan cevap verdi.

“Susar mısın? Bez var mı? Bir şey verin!” dedi, birileri homurdanarak uzaklaştı, ben yeniden nefes almaya odaklandım. Her nefes alışım sırtımda bıçak gibi hissediliyordu ama en azından yaşıyordum, Gece’nin ellerini hissettim, sırtıma bastırıyordu, canım yandı, dişlerimi sıktım.

“Kıpırdama,” dedi sertçe, “Kurşun sıyırmış olabilir ama kanamayı durdurmazsak işin biter,”

“Doktor musun sen?” diye fısıldadım güçlükle, bana kısa bir bakış attı.

“Hayır, ama senden daha akıllıyım şu an.” dedi, dudaklarımın kenarı istemsizce kıpırdadı, sonra tekrar karanlığa gömüldüm. İkinci kez gözlerimi açtığımda yağmur biraz dinmişti, kalabalık azalmıştı, sırtımda bir baskı vardı ama kanın o sıcak akışı yoktu. Elimle yokladım, bezle sarılmıştı, düzgün sayılmazdı ama işe yarıyordu. Yavaşça doğrulmaya çalıştım, bu sefer başardım ama başım döndü. Gece hemen önümde duruyordu, kollarını bağlamış bana bakıyordu, yüzünde garip bir ifade vardı, ne tam öfke ne tam rahatlama.

“Demek ölmedin.” dedi.

“Planlarınız suya düştü.” dedim kuru bir sesle, gözlerini devirdi.

“Komik değilsin.”

“Sen de kurtarıcı tipine pek uymuyorsun. Ama yine de uğraşmışsın.” dedim.

“Ben uğraşmadım, refleks,” dedi, sonra eliyle sırtımı işaret etti, “Şanslısın, derine gitmemiş.”

“Şanslı olduğumu söyleyen herkes genelde beni öldürmeye çalışıyor.” dedim, ayağa kalktım, dengemi bulmak için bir an durdum, o sırada Gece bana dikkatle baktı.

“Nereye?” diye sordu.

“Buradan uzağa,” dedim, “Hastaneye gitmen lazım,” “Gidemem,” dedim net bir şekilde, kaşlarını kaldırdı, “Niye? Kan kaybından bayılmak mı daha cazip geliyor?”

“Hastane bana iyi gelmiyor.” dedim, “Alerjim var.”

“Neye? Serumlara mı?”

“Polislere.” dedim, bir an durdu, sonra yüzü gerildi.

“Tabii,” dedi alayla, “Zaten normal biri olsan burada kanlar içinde yatmazdın.”

“Normal sıkıcı.” dedim, arkamı dönüp yürümeye başladım, iki adım atmıştım ki başım döndü, duvara yaslandım, Gece hemen yanımda belirdi.

“İnat etme,” dedi. “Cidden kötü görünüyorsun.”

“Ben hep böyleyim.” dedim.

“Yalan,” dedi, “Birazdan düşeceksin.”

“Düşmem.” dedim ve tam o anda dizlerim hafifçe çözüldü, küfrettim, Gece homurdandı.

“Harikasın gerçekten,” dedi, “Kendi kendine zarar verme konusunda uzman gibisin.”

“Hobi,” dedim, “Boş zamanlarımda yapıyorum.” bana sert bir bakış attı.

“Şaka yapacak halde misin gerçekten?”

“Değilim,” dedim, “O yüzden yapıyorum.” Birkaç saniye sessizlik oldu, sonra Gece derin bir nefes aldı.

“Bak,” dedi, “Seni sevmiyorum, yanlış anlama, hatta pek hoşlanmıyorum ama seni burada bırakmayacağım.”

“Duygusal konuşma, midem kaldırmıyor,” dedim.

“Kes,” dedi, “Yürüyebiliyor musun?”

“Bir şekilde.” dedim, tam o sırada sokağın başında tanıdık siluetler belirdi, az önceki adamlardan bazıları geri dönmüştü, insanlara bir şeyler soruyorlardı. İçimden “Harika,” dedim, Gece de onları fark etti.

“Bunlar senin arkadaşların mı?” diye sordu.

“Hayır,” dedim, “Hayran kulübüm.”

“Hiç şaşırmadım.” dedi, adamlardan biri bizim tarafa bakınca refleksle hareket ettim, Gece’nin önüne geçtim, onu kendime doğru çektim, sırtımı adamlara döndüm, yüzümü omzuna yaklaştırdım.

“Ne yapıyorsun?” diye fısıldadı sertçe.

“Sus,” dedim. “Birkaç saniye.” Beni itmeye çalıştı.

“Çekil üzerimden.” dedi dişlerinin arasından.

“Biraz rol yap,” dedim.

“Rol falan yapmam.”

“O zaman ikimiz de ölürüz.” dedim sakin bir şekilde, bir an durdu, sonra hâlâ sinirli ama daha az dirençliydi, ben de başımı omzuna biraz daha yasladım. Dışarıdan bakınca kavga eden bir çift gibi görünüyorduk, adamlara göz ucuyla baktım, biri diğerine bir şey dedi, sonra bakışlarını çektiler, birkaç saniye sonra yürüyüp gittiler, nefesimi yavaşça bıraktım, Gece beni sertçe itti.

“Bu da neydi?” dedi.

“Hayatta kalma.” dedim.

“Başka yöntem bilmiyor musun?”

“İşe yarayanı kullanırım.” dedim.

“Beni kullanman gerekmiyordu.” dedi sinirle.

“Alternatifin var mıydı?” diye sordum, sustu, sonra kollarını iki yana açtı.

“Sen gerçekten… İnanılmazsın.” dedi.

“İltifat olarak alıyorum.” dedim.

“Alma.” dedi. “Cidden sinir bozucusun.”

“Alışılır.” dedim, bir an bana baktı, sonra başını salladı.

“Yürüyebiliyor musun?” diye tekrar sordu.

“Deniyorum.” dedim, bir adım attım, bu sefer düşmedim ama acı hâlâ oradaydı, Gece yanıma geldi.

“Bak,” dedi daha yumuşak bir sesle, “İstersen seni bir yere götürebilirim, hastane değil, tanıdık bir yer.”

“Güvenli mi?” diye sordum.

“Senden daha güvenli,” dedi, hafifçe güldüm.

“O zaman sorun yok,” dedim, birlikte yürümeye başladık, yağmurun altında, ikimiz de susuyorduk ama bu sessizlik önceki gibi gergin değildi, sadece… Garipti, birkaç adım sonra Gece yine konuştu.

“Bu arada,” dedi, “Az önceki şey…”

“Hangisi?” dedim.

“Sarılma,” dedi, “Onu bir daha yapma.” Başımı hafifçe eğdim.

“Söz veremem.” dedim, gözlerini devirdi.

“Cidden başıma bela oldun.”

“Daha başlamadım bile.” dedim, o da istemeden gülümsedi, sonra hemen ciddileşti.

“Yürü,” dedi, “Konuşmayı kes.” Ben de sustum.

Sokaktan sürüklenerek götürülürken arkamdan gelen sesleri hâlâ duyabiliyordum; Gece’nin sinirli homurdanması, o kendine has tepkileri… Garip bir şekilde gülmek istedim ama ağzımdan sadece kan tadı geldi. O sırada Rus adamlarından birinin beni fark ettiğini gördüm. Kollarımı tutan adamlardan biri beni sertçe itti, sendeledim ama düşmedim.

“Yürü.” dedi Rusça. Yürüdüm. Zaten başka seçeneğim yoktu. Ama aklım hâlâ arkadaydı. O kızda. Gece. Bana bakışı… Sanki çöpten bir şey bulmuş da yanlışlıkla eline almış gibi. Haklı sayılırdı. Ama yine de… Beni bırakmamıştı. O kısmı kafama takıldı.

“Dur.” dedi adamlardan biri. Beni bir arabanın yanına getirmişlerdi. Kapıyı açtılar. İçeri sokacaklardı. Tam o anda arkamdan bir ses geldi.

“Gece! Ne oldu? İyi misin?” Erkek sesi. Telaşlı. Muhtemelen ağabeyi. Başımı hafifçe çevirdim. Görmemeye çalıştım ama gözüm kaydı işte. Gece oradaydı, elleri kan içindeydi. Çocuğun yüzündeki ifade… Tanıdıktı. O bakışları daha önce görmüştüm. Birini kaybetmekten korkanların bakışı. Gece bir şeyler söyledi ama kelimeler bana parça parça ulaştı.

“İyiyim… Anlatacağım…” Falan. Sonra çocuk tekrar sordu.

“Ellerine ne oldu?” Gece’nin cevabı geldi.

“Bir öküz yaralıydı…” Burada istemsizce hafifçe güldüm. Öküz. Güzel tanım. Ama devamını duyunca kaşımı kaldırdım. “Pansuman yaptım ama bana tosladı.” Cidden mi? Tosladı ha? Başımı hafifçe eğdim. Kız hem yardım ediyor hem de bana hayvan muamelesi yapıyor. Tutarlı. Adam, yani ağabeyi, gülerek, “Kim o öküz?” dedi. İşte o an Gece bana baktı. Direkt. Saklamadı bile.

“Bu mu?” dedi adam, bana bakarak. Göz göze geldik. Bir saniye. İki saniye. Sonra adam yürüdü. Direkt yanıma. Adamların tutuşu sıkıydı ama ben refleksle dikleştim. O bana bakıyordu. Sinirliydi. Ama kontrol altındaydı. Tehlikeli olan tipten.

“Sen teşekkür etmeyi bilmez misin?” dedi. Ses tonu düz ama altı doluydu. Ben de ona baktım.

“Yine mi sen?” dedim. “En azından o polis bozuntusu kadar sinir bozucu değilsin.” Gece’nin yüzünü görmedim ama hissedebiliyordum. Kesin şu an bana sövüyordu içinden. Adam hemen atladı.

“O polis bozuntusu değil.” Omzumu silktim.

“Desem ne olacak?” dedim. Tam o sırada adamların biri sabırsızlandı.

“Hey! Borcunu öde!” dedi. İşte o an hava değişti. Az önce sadece sinirli olan adamın yüzü sertleşti. Gözleri… Başka bir şeye döndü. Boş değil ama fazla dolu. Tehlikeli.

“Hay…” diye başladım ama devam edemedim. Çünkü adam aniden hareket etti. Bir adım attı ve beni arkasına aldı. Bildiğin, resmen. Bir an ne olduğunu anlamadım. Kaşlarım çatıldı.

“O borcunu ödemeyecek.” dedi. Sessizlik oldu. Gerçekten. Adamlar bile durdu. Ben de.

“Ne?” dedim istemsizce. Bana bakmadan tekrar etti.

“O borcunu ödemeyecek.” Şimdi işler saçmalaştı.

“Hadi ya,” dedi adamlardan biri. “O senin neyin oluyor?” Adam cevap verdi.

“Yine de bir can daha almanıza izin vermeyeceğim.” İşte bu cümle… Bu cümle tanıdıktı. Çok tanıdık. Ama hatırlamak istemedim. Çünkü böyle konuşan insanlar genelde ya kahramandır ya da ölü. Ve ben ikisini de sevmem. Adamlar silahlarını çıkardı. Ben refleksle etrafı kontrol ettim. Kaçış yolu? Yok. Engel? Fazla. Durum? Boktan. Gece’nin sesi geldi.

“Ağabey!” Koşuyordu. Gelmemesi gerekiyordu. Tam ona bağıracaktım ki fırsat bulamadım. Kolumu tutan adamlardan birine omuz atıp kurtuldum. İki adımda Gece’nin yanına geldim. Elimi ağzına kapattım.

“Sessiz ol,” dedim. Bana bakışı… Öldürecek gibiydi. Ama sustu. “Ağabeyin şu an kendinde değil.” dedim. Gözleri tekrar ağabeyine kaydı. Ben de baktım. Haklıydım. Adam ileri gidiyordu. Silahlı adamlara karşı. Plan yok. Geri adım yok. Sadece öfke. Ve bu tür öfke… Adamı öldürür. Bir kız daha geldi. Küt siyah saçlıydı ve yeşil gözlüydü.

“Atlas ağabey?” dedi. Adam bir an döndü. İşte o an oldu. Hata. Adamlardan biri silahın kabzasıyla kafasına vurdu. Tek darbe. Atlas yere yığıldı.

“Harika,” diye mırıldandım. Gece elimden kurtulup koştu. Ben de peşinden gittim. O kız da. Üçümüz bir anda yerde yatan adama baktık. Nefesi vardı ama kötüydü. Ben geri çekildim. Bu benim işim değildi.

“Ay benim için kendini feda etmesine yazık oldu.” dedim refleksle. Biraz alay, biraz gerçek. Sonra arkamı döndüm. Gidecektim. Tam bir adım attım ki ayağım takıldı. Düzgün. Sert. Yere kapaklandım.

“Ciddi misin?” diye homurdandım yerden. Gece bana bakıyordu. Gözlerinde öfke vardı.

“Alın bunu,” dedi adamlara. “Ne yapıyorsanız yapın.” Başımı kaldırdım. Göz göze geldik. Güldüm.

“Cidden mi?” dedim. Adamlar beni tekrar yakaladı. Bu sefer daha sert. Sürüklemeye başladılar. Ama giderken kafamı çevirip ona baktım.

“Seninle daha işim bitmedi.” dedim yüksek sesle. Çünkü bitmemişti. Daha yeni başlıyordu. Sonra başımı öne çevirdim. Arkada ne olduğunu görmedim ama duydum. Telaş. Koşuşturma.

“Suni teneffüs lazım!” Gece’nin sesi. Panik. O kızın cevabı.

“Ben biliyorum sanırım.” Birkaç saniye sessizlik. Sonra kesik bir nefes sesi. Atlas geri dönmüştü. İyi. En azından biri akıllı çıktı. Arabaya atıldım. Kapı kapandı. İçerisi karanlıktı. Başımı arkaya yasladım. Gözlerimi kapattım. Sırtım hâlâ yanıyordu. Ama umurumda değildi. Aklımda tek bir şey vardı. O kız. Gece. Bana çelme takan. Beni satan. Ama aynı zamanda… Beni kurtaran. Dudaklarım hafifçe kıvrıldı.

“İlginç.” diye mırıldandım. Çünkü bazı insanlar vardır… İlk görüşte nefret edersin. Ama bir şekilde hikâyenden çıkmazlar. O adamlar beni bir arabaya koydular, sonra da, ‘’İçecek bir şey ister misin? İstersen uyu çünkü Rusya’ya gidiyoruz.’’ dediler ve güldüler.

‘’Rusya mı?’’

‘’Evet, beğenemediysen Amerika’ya da gidebiliriz, olur mu?’’ dediler ve elime bir americano verdiler.

‘’Al iç bakalım, bundan sonra patronumuz sensin o adamdan da kurtulduk. Oh!’’ dediler.

‘’Siz ciddi misiniz?’’

‘’Ciddi olmayalım da ciltli mi olalım canım?’’ dediler ve aniden arabadayken erik dalı açtılar. Sonrada bir tane adam suratıma su attı. Derken uyandım. Zaten bu kadar saçma bir şeyin gerçek olması imkânsızdı. Uyandığımda bir sandalyeye bağlıydım. Adamlardan birinin sesini duydum.

‘’Heh uyandı.’’ dedi. Sonrada kafama silah doğrulttular. Bir adam videoya çekiyordu. Kafama silah doğrultan adam, ‘’Son bir sözün var mı?’’ dedi.

‘’Hepinizin-‘’ derken içeri Açelya girdi. Açelya’nın burada ne işi vardı? Adamlara silah doğrulttu.

‘’Ağabeyimi vurmaya kalkışırsanız bende katliama kalkışırım, ona göre.’’ dedi.

‘’Bizim ‘Seninle işimiz yok.’ diye yüz kez söylememiz mi lazım?’’ dedi. Ama o adamın kulağında bir kulaklık vardı galiba ki kulağını tuttu.

‘’Ah! Kulağım… Kulağım çınlıyor!’’ dedi. Sonrada aynı adam tekrardan konuşmaya başladı. ‘’Tamam efendim! Tamam, bir daha yapmayacağım!’’ dedi.

Açelya beni çözdü. Sonra adamlardan biri Açelya’ya vuracakken Açelya adamın elini tuttu. Adam diğer elini kaldırdı ve Açelya onu da tutup adama sağlam bir şekilde kafa attı. Adam geri doğru gitti ve yere düştü. Diğer adamlarda Açelya’ya dokunmadı. Ben de onlara tekme tokat daldım. Sonra da Açelya beni tutup götürürken Açelya’ya baktım.

‘’Sen nereden çıktın bu arada öyle kahraman gibi.’’ Gülerek bana baktı.

‘’Ben çıkarım öyle işte!’’ dedi ve tekrardan konuşmaya devam etti.

‘’Seni öyle görünce içim elvermedi, bende sizi takip ettim. Ama şunu söyleyeyim ki kıza yaptığın ayıptı bence. Yani ben olsam bende kızardım.’’ dedi.

‘’Bak, bak, bak ağabeyini desteklemiyor da tanımadığı kızı destekliyor!’’ Açelya bana bakarak güldü. Bende ona bakıp tekrardan önüme baktım. Ama görmez olsaydım ki önümde o polis bozuntusu vardı. Bana ve Açelya’ya baktı.

‘’Vay vay vay, tek taşla iki kuş vurmuşum da haberim yok!’’ dedi. Bende hemen cümlesini düzelttim.

‘’Taş olan biziz, kuş olan sen olduğun için cümleyi şöyle düzeltelim. ‘İki taşla bir kuş vurulacak.’ daha mantıklı değil mi?’’ dedim. Bana garip garip baktı.

‘’Kız kardeşinle hiç teşekkür etmeyi bilmiyor musunuz siz?’’ dedi.

‘’Ben senin neyine teşekkür edeyim lan! Ne bekliyorsun? ‘Ay, beni tutukladığın için teşekkür ederim polisçim.’ dememi beklemiyorsun herhâlde!’’ dedim. Sonra elindeki telefonuma baktı, bir dakika lan? Bu benim telefonum, bu bozuntuda ne işi var?

‘’Lan polisken hırsızlığa mı başladın? Bozuntu!’’

‘’İşin sonunda seni yakalamak varsa ben Ninja bile olabilirim mafya bozuntusu…’’

‘’Ne istiyorsun, kaç para istiyorsun? Onu geri ver.’’

‘’Hayır, istemiyorum. Sonuçta kalp parayla yapıştırılamaz değil mi?’’ dedi. Sinirlendim.

‘’Ne yapayım, seninle sevgili mi olayım be adam!’’ dedim. Tiksinmişti, ama Açelya gülmemeye çalışıyordu.

‘’Iy. Her neyse! O kızdan özür dile. Dilemezsen, kurtulmak için çok dilekler dilersin sonra.’’ dedi ve telefona baktı. Ay bu adam! Her neyse ona teşekkür etmiştim ama tekrar etsem bir şey kaybetmezdim herhâlde dedim ve Gece’nin yanına geldim.

‘’Teşekkür ederim.’’ dedim. Aniden bana döndü. Ama hâlâ sinirli gibi duruyordu ki zaten öyleydi de.

‘’Bak bak, bizim öküz insanca teşekkür etmeyi öğrenmiş demek!’’ dedi. Beni sinirlendirmeyi başarmıştı. Ellerimi sıktım. Ama ona dokunmadım. O arkasını dönüp gidince bende arkamı döndüm. Geldiğimde o polis bozuntusu Açelya’nın üzerine doğru yürüyordu.

‘’Acaba şu an seni tutuklasam, ne yapabilirsin? Bence hiçbir şey yapamazsın.’’

Açelya da geriye doğru adımlarını uzaklaştırmıyordu bile. Elini kaldırıp vuracak zannederken omzundan ittirdi.

‘’Git buradan, seninle hiç uğraşamam.’’ dedi.

Ve onu geri ittirirken kendisi de arkaya doğru gitti, işte o an bir taşa takıldı. Düşecekti. Hemen oraya doğru gidiyordum ama o polis bozuntusu Açelya’yı belinden tuttu. Ve mantıken de Açelya düşmedi. Ama şimdi bir problem vardı… O polis bozuntusu onu kirli elleriyle tuttu! Onu da geçersem ona dokundu! Eve gidince yıkanana kadar başının etini yiyeceğim. Sorun bitmiştir.

Bölüm : 09.01.2025 22:21 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...