

1. Bölüm - Kafes
İçerik Uyarısı ve Bilgilendirme
Bu hikaye; kurgu kapsamında şiddet ve şiddet unsurları, tütün ve tütün mamulleri kullanımı, alkol tüketimi ve yasaklı maddelere ilişkin içerikler barındırmaktadır.
Bahsi geçen unsurlar tamamen hikâyenin dramatik yapısını ve karakter gelişimini desteklemek amacıyla kurgusal olarak ele alınmıştır. Bu içerikler herhangi bir davranışı özendirme, normalleştirme ya da teşvik etme amacı taşımamaktadır.
Okuyucuların kendi hassasiyetlerini göz önünde bulundurarak ilerlemeleri tavsiye edilir.
Yayınlanma Tarihi: 20.02.2026
Oy vermeden geçmeyin lütfen. Keyifli okumalar dilerim.
”İnsan en çok ait olduğunu sandığı yerde esir düşer.”

İstanbul, Catherine’i ilk kez karşılamıyordu.
Sadece ilk kez onu geri alıyordu.
Pasaport kontrolünde adını söylediğinde görevlinin bakışları bir saniye fazla sürdü.
Catherine, o tek saniyede şunu anladı:
Bu ülkede hiçbir şey tesadüf değildi.
Özellikle de onun gelişi… Asla.
Telefonu titredi, babasıydı. Ekranda tek cümlelik bir mesaj belirdi:
“Bu gece şık giyin. Gülümse. Ve sakın kaçmaya çalışma.”
Catherine, ekrana bakarken boğazında tek bir his büyüdü:
Kafes.
⸻
Olanlardan birkaç gün önce…
Catherine Elise Sinclair
Güz döneminin son sınav kâğıdını elinde tutuyordu.
Oturduğu yerin hemen karşısında yer alan akıllı tahtanın siyah ekranında beliren yansımasına baktı istemsizce. Bembeyaz tenini omzundan süzülerek beline kadar uzanan kızıl dalgalar süslüyordu. Solgun çehresini aydınlatan tek şey belkide uzun kirpiklerinin arasından parıldayan yemyeşil gözleriydi.
Gözetmenin sürenin dolmak üzere olduğunu belirten uyarısıyla gözlerini yansımasından alıp kâğıdına çevirdi. Cevaplarından emin olmak için bir kez daha kontrol etti, sonra kâğıdı teslim edip listede adının karşısına imzasını attı.
Catherine Elise Sinclair.
Sınıftan çıktığında koridorun ağır havası omuzlarından çekilip gitti. Derin bir nefes aldı. Yüzündeki sakin ifadeyi bozmadan, Oxford’un taş duvarları arasında yürümeye başladı.
İzlendiğinin bilinciyle gözleri istemsizce çevreye kaydı.
Babasının gölgesini üzerinde hissederken, etrafında onun adamlarını gördü.
Her zamanki gibi doğru yerlere yerleştirilmişlerdi. Sanki bu okulun güvenliği için değil, onun özgürlüğünü ölçmek için buradaydılar. Catherine o gün ilk kez, onların tarafı es geçerek ters yöne yürüdü.
Bugün okulunun güz dönemi bitmişti. Yarın Kanada’ya dönmek zorundaydı. Bu yüzden, özgürlüğün tadını —peşindeki korumalarla mümkün olduğu kadar— yürüyerek çıkarmak istedi. Zaten evi çok uzak değildi.
Kaldı ki, peşindeki adamların koruduğu şey Catherine değildi. Onlar babasını korurdu.
Babasını… onun itibarını, onun planlarını. Ve belki de, bu planlar için Catherine’in bir tehlike olabileceğini düşündüğünden, babası onlarcasını peşine takmıştı.
Catherine, kaldırım taşlarının üzerinde yürürken bir kez daha kendi hayatını düşündü.
Kanada’da doğmuş ve büyümüştü. Bu sebeple de hem anadili olan İngilizce’yi hem de babasının zorlamaları sebebiyle öğrendiği Türkçe’yi çok iyi biliyordu. Doğduğu bölge sebebiyle ise Kanada’daki azımsanmayacak bir çoğunluk gibi Fransızca biliyordu.
Türk bir baba ve İskoç bir annenin tek çocuğuydu.
Belki de… tek hataları.
Bu hayata bir erkek olarak doğması beklentisiyle getirilmişti.
Bir krallığın veliahtı. Sarsılmaz bir tahtın varisi. Ve en önemlisi bir intikam oyununun değersiz ama tek piyonu.
Planlanan olmadığında ise geriye yalnızca bir trajedi kalmıştı.
Erkek çocuk vermedi diye psikolojik şiddete maruz kalan bir anne… Bu şiddeti nefrete çevirip kızına yönelten bir kadın. Ve geçmişte kaybettiği her şeyi geri almak için yanıp tutuşan bir baba…Kendi kızını bile yakmaya hazır bir adam.
Catherine ise tüm bu aile faciasının içinden yara almadan çıkmaya çalışan tek kişiydi. Bu zamana kadar hiç gerçek bir arkadaşı olmamıştı. Muhtemelen de olmayacaktı.
Özgürlüğün tadını alabildiği tek an, çizim yaptığı anlardı. Ders çalışmak ve çizim yapmak dışında neredeyse hiçbir şeye tutunmazdı. Belki de bu yüzden, Kanada’dan ve bu aileden kaçmak için tek bir bilet kazanmıştı:
Oxford Üniversitesi.
Babası onu asla göndermeyecek sanmış, kaçma planları bile yapmıştı. Fakat Rıza Karayel, onu okula kendi elleriyle getirmişti. Catherine hâlâ bunun nedenini bilmiyordu. İçinde küçük, aptalca bir umut vardı:
Belki bir kez olsun kızını önemsemeye karar vermişti.
Oxford’da kendine bir hayat kurmuştu. Tatillerde ise o cehennemden farksız eve dönmek zorundaydı. Ve yarın yine o günlerden biri olacaktı.
Catherine, evinin olduğu sokağa girmek üzereyken her şey bir anda oldu. Ağzı sertçe kapatıldı, nefesi kesildi. Gözleri korkuyla büyürken iri yapılı iki kişi onu sürüklemeye başladı. Catherine refleksle karşı koymaya çalıştı ama güçleri onlarınkiyle kıyaslanamazdı.
Ağzına bastırılan bezin kokusu genzini yaktı. Nefesini tutmaya çalıştı.
Bir saniye… iki saniye…
Sonra dünya bulanıklaştı. Göz kapakları ağırlaştı. Catherine, kendini tutan kolların arasına yığılırken son hissettiği şey, bir arabanın kapısının açılmasıydı.
Ve ardından…
Karanlık.
⸻
Burnuma dolan küf ve rutubet kokusuyla gözlerimi araladım. Nerede olduğumu anlamaya çalışarak etrafı inceledim. Tavan alçaktı. Duvarlar nemden kararmıştı. Tek bir penceresi bile olmayan bu yerde ışık, tavana asılmış küçük bir floresandan geliyordu. Depoyu andıran, soğuk ve dar bir oda. Bir sandalyede oturuyordum.
Üstelik bağlı değildim.
Bu, tuhaf bir şekilde daha kötü hissettiriyordu. Sanki kaçmam isteniyormuş da kaçmamam bekleniyormuş gibi. Kaşlarımı çatıp nefesimi düzenlemeye çalıştım. Kendimi hatırlamak için zorladım.
En son sınavdan çıkmıştım. Eve yürüyordum. Sonra biri ağzımı kapatmıştı. Bir bez. Keskin bir koku. Sonrası yoktu.
Bir anda, babamın adamlarının bunu görmüş olabileceği düşüncesine tutundum. Belki çoktan babama haber vermişlerdi. Belki de şu an beni arıyorlardı. Bu umuda sarılmak zorundaydım.
Tam karşımdaki paslı demir kapı gıcırdayarak açılınca irkildim. Refleksle ayağa kalktım. Kapıdaki adama hesap sormak niyetindeydim. Fakat gördüğüm yüz, midemi düğümledi.
Babamın en yakın korumalarından biriydi.
(Catherine ve çevresindekilerin ana dili İngilizce olduğundan bir sonraki bilgilendirmeye kadar diyaloglar İngilizce düşünülebilir.)
Şaşkınlıkla öfke birbirine karışırken sesim titredi.
“Neler oluyor? Neden buradayım ben?”
Adam, öfkeme tek bir mimik bile vermedi.
Sanki ben konuşmamışım gibi, odanın köşesinde daha önce fark etmediğim projeksiyon perdesine yürüdü. Perdeyi aşağı indirirken yalnızca şunu söyledi:
“Oturun, lütfen.”
Dişlerimi sıkarak ona doğru bir adım attım.
“Burada neler olduğunu öğrenmek istiyorum. Hemen.”
Koruma perdeyi indirdi. Projeksiyonu açtı. Ekrana bir görüntü yansıdı.
Sonra bana bakmadan kapıya yöneldi.
“Şimdi öğreneceksiniz. Ben dışarıda bekliyor olacağım.”
Kapı kapandı.
Bir an kilit sesini duyup duyamadığımdan emin olamadım. Kapıya doğru yürümek üzereydim ki ekrandan gelen ses, beni olduğum yerde durdurdu.
Arkamı döndüm ve babamı gördüm.
“Yerine geç, Catherine. Beni iyi dinle.”
Buyurgan sesi, itaatsizliği daha baştan boğuyordu. Sertçe yutkundum, istemeyerek de olsa sandalyeye geri oturdum. Onun izin vermediği takdirde yapabileceğiniz hiçbir şeyin olmadığı bu hayatta, konuşmak da buna dahildi. Susarak ekrana baktım.
“Sonunda o gün geldi.”
Cümlesindeki hastalıklı heyecan, midemi bulandırdı.
Neyden bahsettiğini bilmiyordum. Üstelik daha da kötüsü bunun neresinde olduğumu bilmiyordum.
“Hakan Karahan, şirketinin yirmi beşinci yılına özel büyük bir davet veriyor. İstanbul’da.”
Yıllardır dilinden düşürmediği o ismi ilk defa bu kadar iştahla söylediğini duymam, omurgamdan aşağı soğuk bir şey indirdi.
İçimde tek bir his büyüdü:
Hiç iyi şeyler olmayacaktı.
“Yıllardır bu anı bekliyorum. Bana o kazığı attığı günden beri.”
Bir an durdu. Sonra bakışlarını doğrudan bana çevirdi.
“Ve artık hazırsın.”
Tenim buz kesti.
“Ben mi?” diyebildim sadece.
“Evet, sen.”
Dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Benim küçük… tatlı Truva atım.”
Kusacak gibi oldum. Kendimi sandalyede tutmak zorlaştı. Buradan çıkmak istiyordum. Koşmak. Kaçmak. Bir daha dönmemek.
Ama babamın sesi devam etti.
“O davet için ülkenin en iyi catering firmasıyla anlaştı ve biliyorum ki Hakan, yetenekli gördüğü kişiyi yanında tutar.”
Bir an nefesim kesildi.
“Bağlantılarım sayesinde, o catering şirketine senin adını yerleştirdim. Şef olarak o davete gideceksin. Bütün becerilerini göstereceksin. O gece Hakan Karahan’ı etkileyeceksin.”
Babamın gözleri parlıyordu.
“Ve seni yanına almasını sağlayacaksın.”
Sonra ekledi:
“Yıllardır aldığın o aşçılık derslerinin hakkını verme zamanı geldi.”
İşte o an bu adamın gerçekten insan olup olmadığını sorguladım. Beni yıllarca bir kukla gibi yetiştirmişti.
Bir CV gibi.
Bir proje gibi.
Bir silah gibi…
Bu düşüncelerle dolup taşarken belki de aklımın yerinde olduğu bir anda asla yapmayacağım bir şey yaptım ve ona karşı geldim. Sandalyeyi sertçe geriye itip ayağa kalktım. Ekrana doğru yürüdüm.
Gözlerim sinirden dolmuştu fakat ona inatla belli etmedim. Onun karşısında zayıf düşmeyecektim.
“Senin iğrenç intikam oyununun bir parçası olmak istemiyorum. Olmayacağım da.”
Sesim titremedi. Titremesine izin vermedim.
“Türkiye’nin en tehlikeli adamlarından birinin yanına mı gönderiyorsun beni? Yeraltı dünyasının sayılı isimlerinden birinin…”
Bir an nefes aldım.
“İntikam için kendi kızını ateşe mi atıyorsun?”
Babamın gözleri karardı ama bağırmadı. Bağırmasına gerek de yoktu. Sessizliği, bağırmaktan daha öldürücüydü.
“O *** yüzünden neredeyse her şeyimi kaybettim.”
Yüzündeki nefret, ekrandan bile taşacak gibiydi.
“Adımı. Sanımı. Malımı.”
Bir an durdu.
“Yıllardır kaçak hayatı yaşıyorum.”
Sonra, bir mezar kadar soğuk bir sakinlikle devam etti:
“Bu planı ilmek ilmek işledim.”
Bakışları bana saplandı.
“Ve sen, bu savaşın en ön safındasın.”
Nefesim sıkışıyordu.
“Ya mücadele et… ve hayatta kalarak kızım olabileceğini kanıtla ya da savaşmadan mağlup ol.”
Başımı olumsuzca salladım.
“Pis işlerini benden uzak tut.”
Kapıya yöneldim.
“Okuyacağım. Mimar olacağım.”
Bir adım daha attım.
“Senin gibi bir canavar değil.”
Tam çıkacakken babamın sesi arkamdan geldi ve beni olduğum yere mıhladı.
“Eğer Türkiye’ye giden o lanet uçağa binmezsen…”
Bir an durdu.
“Anneni kaybedersin.”
Kanım çekildi. Gözlerime yaş doldu ama ağlamadım. Ağlamayı ona veremezdim. Arkamı döndüm.
“Yapamazsın.”
Babamın yüzünde, çoktan kazanmış bir adamın gülümsemesi belirdi.
“Neler yapabileceğimi sen daha iyi biliyorsun.”
Kalbim göğsümde delicesine çarpıyordu.
“Neden yapıyorsun bunu?” dedim, sesim bu kez kırıldı.
Babam tek bir kelimeyle cevap verdi.
“Çünkü sen benim planımsın.”
Başımı olumsuzca salladım. Bir mucize olur da içindeki insana dokunurum diye bir saniyeliğine umut ettim.
“Ben senin kızınım.”
Babamın cevabı anında geldi.
İçimde aslında çoktan öldüğünü sandığım bir şeylerin bir kez daha kırıldığını hissettim.
“Sen sadece satranç tahtasındaki önemsiz bir piyonsun.”
İşte o an içimdeki son umut da öldü. Sustum ve usulca kapıya yürüdüm. Kimin kazanacağının çoktan belli olduğu bu savaşta, daha fazla darbe almak manasızdı.
Arkamdaki ekrandan keyifli sesi duyuldu.
“İyi yolculuklar, kızım.”
Bir an durdu.
“Ve unutma…”
Sesindeki zehir tatlıydı.
“Kaçmaya kalkarsan, sevgili kuşlarım Hakan’a haber uçurur. Yetenekli şeflerinin aslında nasıl biri olduğu hakkında bir haber.”
Elim kapı kolunu sımsıkı kavrarken babam devam etti:
“O da bana gerek bile kalmadan icabına bakar.”
Kapıyı açıp çıktım.
Arkamdan gelen son cümle, kapı kapanmadan önce kulağıma çarptı:
“Türkiye’de iyi eğlenceler!”
⸻
Bölüm sonu.
Bölüm hakkındaki düşüncelerinizi burada belirtebilirsiniz.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere!
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |