3. Bölüm

3. Bölüm - Wrong Time & Wrong Place

duskwoven
duskwoven

3. Bölüm - Yanlış Zamanda Yanlış Yerde


Hoş geldiniz.

Oy vermeden geçmeyin lütfen. Keyifli oku

Görseller şahsıma aittir. Oluşturmak ve son hâline getirmek için oldukça uzun zaman harcıyorum. Bu sebeple görüntüleri almamanızı ve etiketsiz kullanmamanızı rica ediyorum.

 

“Korku ile çekim arasındaki mesafe bir adımdı.”

 

Catherine Elise Sinclair

 

Silahın namlusu ensemdeyken nefesim yarım kalmıştı. Rüzgârın uğultusu bir anda kesilmiş, dünya tek bir noktaya indirgenmişti: tenime değen o metal.

Arkamdaki adamın sesi tekrar geldi. Aynı sakinlik, aynı ölümcül netlik.

“Ellerini kaldır.”

 

Bu tehditten çok bir emirdi.

Parmaklarım yavaşça havaya kalktı. Titrediğimi fark etmemesi için omuzlarımı sabitledim. Kaçarsam vurur muydu? Muhtemelen evet. Ama asıl korkutucu olan, bunu yaparken tereddüt etmeyecek oluşuydu.

 

“Yavaşça ayağa kalk.”

 

Dizlerim toprağa gömülmüş gibiydi ama itaat ettim. Ayağa kalkarken arkamdaki adımların da benimle birlikte hareket ettiğini hissettim. Mesafe hep aynı kaldı. Silahın boynumdaki baskısı ise hiç değişmedi.

 

“Şimdi arkanı dön.”

 

Bir saniye. Sadece bir saniye duraksadım.

Sonra döndüm.

Kapüşon gözlerimin yarısını kapatıyordu ama onu görebiliyordum. Siyah takım elbisesi tozlanmıştı. Beyaz gömleğinin yakasında barut lekesi vardı. Elindeki silahı tutuşu kendinden emin ve sabitti.

Gözleri ilk önce kapüşonlun kapattığı yüzüme indi, sonra omuzlarıma ve ardından bir tehdit arar gibi ellerime. Ne kadar tehlikeli olabileceğimi hesaplıyordu belki de ben karşısında bir yaprak gibi titrerken.

“Kim için çalışıyorsun?” Dedi buz gibi bir sesle.

Sesimi sabit tutmaya çalışırken “Kimse için.” dedim.

Yaklaştı.

Yaklaştıkça varlığı daha belirginleşti. Soğuk, kontrollü ve tehlikeli.

Bir adım daha attı. Silah artık göğsüme doğrultuluydu.

“Kapüşonu çıkar.”

 

Elini uzattığında refleksle geri çekildim.

Büyük bir hataydı…

Bir anda silahı bir eline sabitleyip diğer eliyle kolumu yakaladı. Tutuşu demir kadar sertti, sanki kaçabilecekmişim gibi.

“Kaçıyorsun.” dedi alçak bir sesle. “Bu seni suçlu yapar.”

 

“Beni tanımıyorsun.”

 

“Gördüklerim yeterli.”

 

Kapüşonuma yeniden uzandığında inatla başımı geri çektim.

O an sabrı tükendi.

Bileğimdeki tutuşu sertleştiğinde vücudum dengesini kaybetti. Bir adım ile ona doğru sürüklendim. Göğsüm neredeyse göğsüne değecekken pahalı parfümünün kokusu burnuma doldu.

Silah ise hâlâ bir duvar gibi aramızdaydı.

 

“Son kez söylüyorum.” dedi. “Kapüşonu çıkar.”

 

“Hayır.”

 

Kelime dudaklarımdan fısıltı gibi çıksa da oldukça netti.

Bir an için durdu.

Bu “hayır” onu beklemediği bir yerden vurmuş gibiydi.

 

Çenesindeki kas gerilirken silahı biraz daha bastırdı.

“İtiraz edebilecek durumda olduğunu mu sanıyorsun?”

 

“Hayır.”

 

“Öyle davranıyorsun.”

 

Elini kapüşona geçirdi.

Tutuşundan kurtulmak için kendimi geri çektiğimde kaçmaya çalıştığımı düşünmüş olmalı ki bu onun için bardağı taşıran son damla oldu.

Hamlesine bir saniyede karar vermiş gibi aniden kolumu arkamdan kıvırdı. Hareketin sertliğine rağmen canımın yanmıyor oluşu dikkatimi çekti. Tutuşu kasıtlı olarak gevşekti sanki. Beni kendine doğru çektiğinde sırtım göğsüne çarparken nefesini boynumda hissettim.

 

“Koşmaya kalkarsan vururum.” dedi kulağıma, neredeyse sakin bir tonla.

 

İnanmam için bağırmasına gerek yoktu.

 

“Yürü.”

 

“Nereye?” dedim korkumu ele vermemeye çabalarken.

 

Sessiz kaldığında bileğim hâlâ elindeydi. Tenimdeki baskısı sert olsa da gereksiz güç kullanmıyordu. Beni sürüklemiyor, sadece istediği tarafa yönlendiriyordu.

Limanın kenarındaki depoya doğru yürürken kalbim hâlâ hızlı atıyordu ama korkudan mı emin değildim.

Kapıyı tek eliyle açtı ve ne olduğunu anlamama fırsat bile vermeden beni içeri doğru itti. Dengesizce birkaç adım attığımda ise tekrar bileğimden yakalayarak yönümü değiştirdi.

Kapı arkamızdan kapandığında içeriyi yutan karanlık neredeyse fiziksel bir şeye dönüştü.

Arkamdaki metal sandalyenin ayakları beton zeminde sürtündü.

Hiç ışık yoktu.

 

“Otursan iyi olur.” dedi.

 

Bunun bir teklif olmadığını anlayabiliyordum.

Buna rağmen yerimden kıpırdamadığımda elindeki silahın ucuyla beni hafifçe ittirdi.

Sandalyeye çarptım ve oturmak zorunda kaldım. Kaçmaya kalkışmamam için kolumu bir an bile bırakmadı. Dizleri dizlerime değecek kadar yakınken silah hâlâ elindeydi.

Depo ise zifiri karanlıktı.

Nefesim hızlanırken boşta olan elimi titreyen bacağıma sabitlemiş ve şiddetle sıkıyordum.

Hayır. Hayır. Hayır.

Kapalı! Kapı kapalıydı, pencere bile yoktu.

Çocukluğumun o küçük, penceresiz odası bir anda zihnimin içinde açıldı. Babamın sesi, kilidin dönmesi, saatlerce süren o dipsiz karanlık…

Nefes al, Catherine. Sadece nefes al.

Ama ciğerlerim genişlemiyordu.

Adamın ayak sesi beton zeminde yankılandı. O ise karanlıkta rahatça hareket ediyor, burayı avucunun içi gibi biliyordu sanki.

 

“Konuş.” dedi.

 

Sesi yakındı ama yönünü seçemiyordum.

“Burada… ışık yok mu?”

 

Sesimin düz çıkması için uğraştım ama son hecesi istemsizce inceldi.

Sessizlik…

Cümledeki küçücük ton değişikliğini fark etmişti.

Bir adım yaklaştı.

“Karşı tarafın adamı karanlıktan korkmaz.” dedi düşük bir tonla.

 

“Ben kimsenin adamı değilim.”

 

“Nesin peki?”

 

Cevap vermedim. Çünkü o an asıl mücadelem onunla değildi. Duvarlarla, tavansızmış gibi çöken karanlıkla, içime dolan geçmişleydi.

Nefesim hızlandı.

Bunu duymuş olmalıydı.

Bir anlık sessizlikten sonra metal bir sürtünme sesi geldi. Ardından zayıf, sarı bir ampul tavanın bir köşesinde titreyerek yandı.

Sarı ve yetersiz bir ışık depoyu doldurduğunda gözlerim hemen onu buldu.

Işığın altında daha keskin görünüyordu. Yüzündeki ifade değişmese de bakışları artık daha dikkatliydi.

Yavaş adımlarla geri geldiğinde silah hâlâ elinde olsa da artık namlusu bana bakmıyordu.

Karşıma dikildi.

 

“Demek kapalı alan ve karanlık.” dedi, neredeyse kendi kendine.

 

Bu bir soru değildi. Tespitti.

 

“Seni ilgilendirmez.” dedim.

 

Bir adım daha yaklaşıp ışığın altına girdiğinde yüz hatları belirginleşti. Çenesindeki sertlik, gözlerindeki o ölçen ifade rahatça okunabiliyordu.

 

“Zayıf noktanı bilmek ilgimi çeker.”

 

“Zayıf değilim.”

 

Gözleri bir anlığına yüzümden boynuma, oradan omuzlarıma indi. Nefesimin hâlâ düzensiz olduğunu fark etmişti.

“Az önce kapüşonu çıkarmamak için direndin.” dedi. “Şimdi ise titreyerek ışık istiyorsun.”

 

Aramızdaki mesafe iki adımdı sadece.

 

“Kontrol etmeyi seviyorsun.” diye ekledi.

 

“Yanılıyorsun.”

 

Kapüşon hâlâ yüzümü gölgeliyordu.

 

Bir süre sadece baktı; omuzlarıma, duruşuma ve nefesime.

 

“Bu kadar oyun yeter.” dedi sakin bir şekilde.

 

Sonra iki parmağını kapüşonun kenarına geçirdiğinde bu kez geri çekilmedim. Zaten kaçabileceğim hiçbir yer yoktu.

Kumaş yavaşça başımdan kaydı.

Kapüşon başımdan düştüğü anda depo ışığının sarı tonu kızıl saçlarımın arasına yayıldı.

Sessizlik oldu.

Adamın parmakları hâlâ kumaşın kenarındaydı ama hareket etmiyordu.

Bakışı yüzüme sabitlendi.

 

Önce gözlerime.

Sonra yanaklarıma.

Sonra ise dudaklarıma.

 

Bu bir erkek bakışı değildi.

Beklediği şeyle karşılaşmayan bir adamın bakışıydı.

Nefesi hafifçe değişti. Çok hafifti belki yine de o kadar yakındı ki fark etmemek imkânsızdı.

Koşarken iyice önü açılmış olan hırka omuzlarımdan kayarken eteği dizlerimin üzerine kadar gelişigüzel yırtılmış şık elbisem açığa çıktığında gözleri hızla üzerimde gezindi.

Sonra bakışları tekrar yüzümde sabitlendi. Hesap yapan soğuk ifadesi bir anlığına kesilmişti. Şaşkınlık değil lakin beklemediği bir şeyle karşılaşmış bir adamın duraksamasıydı bu.

Elini yavaşça indirdi.

“Sen…” dedi.

 

Sesinde ilk kez hesap dışı, neredeyse boğuk bir ton vardı.

Bir saniye daha baktı, uzunca. Gereğinden çok daha fazla uzun.

Sonra kendini toparlar gibi çenesini sıktı.

“Kadınsın.”

 

“Hayal kırıklığına mı uğradın?”

 

Soru dudaklarımdan istemsizce çıkmıştı fakat geri adım atmadım.

Bakışları keskinleşirken bu kez sertliği bir savunma aracıydı.

 

“Hayır.” dedi. “Sadece son ana kadar haksız çıkacağımı ummuştum.”

 

Yaklaştı.

Ben sandalyedeyken o ise ayakta duruyordu ve aramızdaki mesafe neredeyse yoktu.

Bir elini sandalyenin arkasına koydu. Diğer eli yanımdaydı.

Beni çevrelediğinde kendimi kapana kısılmış gibi hissediyordum.

 

“Kimsin sen? Kim için çalışıyorsun?”

 

Ne söyleyeceğimi hesaplarken bir adım daha yaklaştı. Nefesi boynuma çarptığında irkildim.

 

“Korkuyorsun.”

 

“Hayır.”

 

Yalandı ama geri adım atmayacaktım. Gözleri dudaklarıma indi.

Bakışlarında çok hafif bir şey kıpırdadı. Eğlence mi, tehdit mi? Belirsizdi.

Bir adım daha yaklaştı.

Sandalyede oturuyordum. O ayaktaydı. Aramızdaki yükseklik farkı güç dengesini netleştiriyordu.

Ama gözlerimi indirmedim.

 

“Tekrar etmeyeceğim, kimsin?” diye sordu.

 

“Önce silahı indir.” Dedim gözlerimle hâlâ elinde olan tabancayı gösterirken.

 

Kaşının biri hafifçe kalkarken soğuk ama alaylı bir şekilde sordu.

“Emir mi veriyorsun?”

 

“Hayır, sadece rica etmiyorum.” Dedim neyime güvendiğimi bile bilmeden.

 

Daha da öfkeleneceğini düşünürken karşımdaki adam yavaşça silahı indirdi ve beline sakladı.

Bana güvenmiyordu, sadece devamında ne geleceğini merak etmiş gibiydi.

 

“Aksanın var buralı değilsin. Nereden geliyorsun?”

 

“Kanada.”

 

Cevabımla gözleri yüzümü ilgiyle tararken “Adın ne?” diye tekrarladı.

 

“Catherine.”

 

Devam etmemi bekler gibi baktığında gözlerimi kaçırarak “Catherine Elise Sinclair” diye mırıldandım.

“Soy adın hiç tanıdık gelmedi. Yabancı mafyalardan birine mi çalışıyorsun?” Dediğinde yüzüme kan hücum ederken öfkenin ses tonumu ele geçirmesine izin vermeyerek buz gibi bir cevap verdim.

Üzerine basarak “Kimse için çalışmıyorum.” dedim.

Birkaç saniye boyunca yüzüme baktı. Yalanı, gerçeği, korkuyu arıyordu. Gözleri insanın zihnini didikleyebilecek kadar keskindi.

Sonra beklemediğim bir şey yaptı.

Yavaşça elini uzattı ve çenemin altına yerleştirdi.

Temas ani değildi ama tereddütsüzdü. Kaçamayacağımı biliyordu. Başımı hafifçe yukarı kaldırdı.

“Bana bak.” dedi alçak bir sesle.

Yeşil titreyen göz bebeklerim onun ela gözlerine kilitlendi.

Baş parmağı çenemin kenarında hafifçe hareket etti. Nefesim yine düzensizleşmişti ve bu kez karanlıktan değildi.

“Yalan söylediğinde gözlerini kaçırıyor musun?” dedi.

“Elini çek.” dedim.

Çekmedi.

Aksine bir adım daha yaklaştı. Dizleri dizlerime değdi. İnce elbisemin kumaşına rağmen sıcaklığını hissedebiliyordum.

“Ellerin titremiyor ama nabzın hızlandı.” dedi.

 

“Silah doğrultulan insanların nabzı hızlanır.”

 

“Silah dakikalardır elimde değil.”

 

Haklıydı ama tehdit hâlâ oradaydı. Tenimiz arasında görünmez bir çizgi gibi.

Parmakları çenemden boynumun kenarına, nabzımın attığı noktaya kaydı.

Bilinçliydi. Teması hissetmem için.

 

Bir saniye. İki saniye. Üç…

 

Kalbim hızlandı ve bunu fark etti.

“Demek korkuyorsun.” dedi.

“Demek dokunmayı seviyorsun.” diye karşılık verdim.

Çenesindeki kas gerildi. Bu bir uyarıydı fakat geri çekilmedi.

Bu kez parmakları boynumdan omzuma indi. Elbisemin yırtık kenarına takıldı. Yırtığın altındaki teni gördü. Bakışı bir anlığına durdu. Bu erkekçe bir süzme değildi. Hesaplayan bir bakıştı. Tehdit mi, zayıflık mı, masumiyet mi arıyordu bilmiyordum.

Elini yavaşça indirdi.

“Adını söyledin.” dedi. “Ama soyadın bir yere bağlanmıyor.”

 

“Bağlanmak zorunda değil.”

 

Cebinden telefonunu çıkardı. Ekrana birkaç saniye baktı. Sonra tekrar bana döndü.

 

“Akşamki davette çalışan listesine baktım.” dedi. “Catherine Elise Sinclair. Misafir değilsin.”

 

Sözlerini yavaş söyledi.

“Şefmişsin.”

 

İlk kez gözlerinde kesin bir bilgi vardı.

”Daveti nereden biliyorsun, listenin sende ne işi var?” dedim anlam vermeye çalışarak.

 

Nefesi yüzüme çarpana kadar eğildiğinde sert bakışları gözlerimi hapsetti.

”Soru sorabilecek konumda değilsin.”

 

Titrek bir nefes verdiğimde bıraktığı etkiden memnun olmuş gibi devam etti.

“Yemekler senin sorumluluğundaydı.”

 

Sessiz kaldım.

 

“Yurt dışından aşçılık eğitimi.” diye devam etti. “Ve Kanada’dan geliyorsun.”

 

Bunları nasıl öğrenmişti?

Omuz silktim. “Bunlar suç değil.”

 

“Değil.” dedi. “Ama kaçmak şüpheli.”

 

Sandalyenin yanına çömeldi. Göz hizama indi. Bu mesafe daha tehlikeliydi.

“Niye kaçtın?”

 

Bu kez sesindeki ton değişmişti. Daha sertti ama içinde bastırılmış bir dikkat vardı.

 

Yutkundum.

“İçerideki davetlilerden biri…” dedim. O an cümleyi bitirmek zor geldi, yalan bile olsa.

 

Kaşları hafifçe çatıldı.

“Devam et.”

 

“Beni rahatsız etti.” dedim. “Önce sözle. Sonra dokunarak.”

 

Bakışları anında değişti. Soğukluğun altından keskin bir sertlik çıktı.

“Dokundu?”diye sorar gibi vurguladığında ses tonu sabit ama sertti.

Bu kısmı anlatırken nefesim gerçekten değişti. Çünkü bu yalanı gerçek bir korkuyla süslemek zorundaydım.

“Kolumu tuttu.” dedim. “Bırakmadı. İnsanların olmadığı bir koridorda önüme geçti. Yolumu kesti.”

 

Çenesindeki kas belirginleşti.

“Bağırmadın mı?”

 

“Orası onun çevresiydi.” dedim. “Kimse bana inanmazdı. Güldü. ‘Abartıyorsun’ dedi.”

 

Gözleri karardı.

“Adı?”

 

“Bilmiyorum.” dedim.

 

Çünkü öyle biri yok.

 

“Yüzünü tarif et.”

 

“Orta yaşlardaydı. Koyu gri bir takım giyiyordu.” dedim genel bir ifade vererek. Sonrasında yalan olduğunu anlamaması adına yanlış ama öznel bir detay ekledim. “Sağ elinde büyük bir yüzük vardı.”

 

Dinlerken gözleri bir an bile benden ayrılmadı. Ama yüzünde açık bir öfke vardı artık.

“Peşine adam mı taktı?”

 

“Çıkarken tehdit etti.” dedim. ‘Bu şehir küçük’ dedi. Sonra arkamdan iki adam çıktı. Koştum. Nereye kadar geldiğimi bile bilmiyorum. Arkamdan gelmeyi bıraktıklarını düşündüğüm anda soluklanmak için durmuştum. Sonra silah sesleri duyunca daha da panikledim.”

 

Gözleri yüzümü taradı.

“Sonra ben geldim.” dedi.

 

“Evet.”

 

Birkaç saniye sessizlik oldu. Bakışları yüzümden boynuma, oradan omzuma indi. Titreyen nefesimi fark etti.

“Elbisen yırtılmış.” dedi.

 

“Onun yüzünden.”

 

Bu kez bakışı sertleşti. Ama bana değil. İçinde başka birine yönelmiş bir öfke vardı.

Ayağa kalktı. Birkaç adım attı. Sonra tekrar yanıma geldi.

Sandalyenin arkasına bir elini koydu. Diğer eli yanımda, dizimin hemen yanında durdu. Beni çevreledi.

“Bunu araştırırım.” dedi. “Eğer söylediğin doğruysa ilgileneceğim.”

 

“İlgilenecek misin?”

 

“İlgilenirim.” dedi net bir şekilde. “Ama önce senden emin olmam lazım.”

 

Tam o sırada sandalyenin kenarındaki telefonumun ekranı kısaca yandı.

Bakışları hemen oraya kaydı.

“Ben geldiğimde telefona bakıyordun.” dedi.

“Babam yazmıştı. Sabah Türkiye’ye geldiğimden beri onu arama fırsatım olmamıştı. Davet çok yoğundu. Beni merak etmişti” dedim.

 

Beni merak ettiği hakkında söylediğim yalana kendim bile inanmazken.

 

“Ara.” dedi.

 

Bir an tereddüt ettim.

 

“Şimdi.”

 

Telefonu aldım. Numarayı çevirdim. Zaten numara babamın korumalarından birine aitti. Alınan önlemlerden biriydi işte.

Hoparlöre almadım ama konuşmayı duyabileceği kadar yakındı.

Hat çaldı ve kısa sürede açıldı.

 

“Catherine?” dedi erkek sesi.

 

“Dad, I’m okay. Sorry I didn’t text—tonight was really hectic.” dedim hızlıca İngilizce’ye geçiş yaparken. Sesim kontrollüydü.

(Baba, iyiyim. Haber veremedim, üzgünüm. Akşam çok yoğundu.)

 

Gözlerim hemen yanı başımda dikilen adama kaydığında bizi dikkatle dinlediğini gördüm. Görüşüne bakılırsa dediklerimizi çok rahat anlıyordu.

 

“I was starting to worry, sweetheart. How’s Turkey? And the event—did it go as planned?”

(Seni merak ettim, kızım. Türkiye nasıl? Davet nasıl geçti?)


“It was… exhausting, but good.” dedim. “I’ll tell you the rest in the morning.”

(Yorucu ama güzeldi. Sabah anlatırım.)


“You are okay… right?”

(İyisin değil mi?)

 

“I’m fine, Dad. I’m in my room now. I just need some rest… I’ll call you tomorrow.”

(İyiyim baba. Şu an odamdayım. Biraz dinlenmeye ihtiyacım var... Yarın seni ararım.)

 

“Alright, sweetheart… don’t go silent on me like that again. I love you.”

(Tamam kızım, bir daha habersiz bırakma. Seni seviyorum.)


“Me too.”

(Ben de.)

 

Telefonu kapattığımda birkaç saniye yüzüme baktı.

Yüzümde yalana dair izler aradı.

Tam o anda dışarıdan bağırışmalar yükseldi. Ardından ayak sesleri.

 

“En son bu tarafa kaçtı! Dağılın ve arayın.”

 

Kanım çekildi. Korkuyordum ve bu kez rol değildi.

Vücudum istemsizce kasılırken refleksle ayağa kalkmaya çalıştım ama sandalye geriye sürtündü.

Bunu gördü.

Bir anda önümde durdu. Beni arkasına aldı. Elini omzumun önüne koydu. Hafif ama kararlı bir baskı.

“Onlar mı?” dedi.

Kafamı hafifçe salladım. Korkuyu saklayamadım bu kez.

Gözleri anında sertleşti. Yanlış bir sonuca vardı. O adamın adamları sandı.

Telefonunu çıkardı.

“Depo çevresi.” dedi kısa ve net. “Kalabalık değiller. Müdahale edin ama kimseyi öldürmeyin. Konuşacaklar.”

Telefonu kapattı. Silahını belinden çıkardığında irkilerek ondan bir adım geri çekildim.

Bunu fark ettiği anda gözleri beni buldu. Gözlerimdeki saf korkuyu gördüğünde belki de gerçekten bu işin hiçbir yerinde olmadığımı düşündü.

Elini omzumun önüne koydu. Hafif ama koruyucu bir baskıyla beni arkasına alarak kalıplı gövdesiyle görüş açımı kapattı.

Kapıya doğru ilerlerken bir anlığına durdu. Dönüp bana, direkt olarak gözlerime baktı.

Korktuğumu biliyordu.

 

Hissettim.

 

Bu kez bakışında şüpheden çok koruma içgüdüsü vardı.

“Arkada kal.” dedi.

 

Kapının dışındaki ayak sesleri yaklaşıyordu.

Ben nefesimi tutmuşken o kapının yanında konumlandı. Silahı iki eliyle kavradı. Soğuk ve hazır.

Kapının kolu sertçe sarsıldı. Ardından bir tekme sesi…

Metal kapı yerinden oynadı ama açılmadı.

Dışarıdan koşuşturmalar, kısa boğuk bağırışlar duyuluyordu. Birinin canı yanmış gibi çıkan ses… sonra ani bir kesilme.

Yanımda duran adam en ufak bir panik göstermedi. Silahı iki eliyle kavramıştı. Omuz kasları gerilmişti ama nefesi düzenliydi.

Bir darbe daha.

Bu kez kapı aralandı.

İçeri dalan adam hızlıydı ama yeterince değil.

Silah doğrultmaya fırsat bulamadan yanımdaki adam bir adım öne çıktı. Tetiğe basmadı.

Silahın kabzasını sert bir hareketle adamın şakağına indirdi.

Tok bir sesle beraber adam olduğu yere yığıldı.

Her şey saniyeler içinde olmuştu.

Benim içinse zaman ağırlaşmıştı.

Metal kokusu. Beton zemine düşen bedenin sesi. Karanlık depoda yankılanan nefesler.

Geri çekildim. Sırtım duvara çarptı.

Bu kadarına hazır değildim.

Gözlerim yerde baygın yatan adama takıldı. Bilinci kapalıydı ama ya ölüyse? Ya…

 

“Ölmedi.” dedi sakin bir sesle.

 

Ne zaman bana baktığını bile fark etmemiştim.

 

“Baygın sadece.”

 

Boğazım kurudu. “Bu normal mi senin için?”

 

Cevap vermedi.

Kapının dışına kısa bir bakış attı. Ardından telefonunu çıkarıp kısa bir talimat verdi.

“Temiz. İçeride bir tane var. Hepsini alın. Mekâna götürün. Kimse konuşmadan bırakılmayacak. Sabah sorguya geliyorum.”

Telefonu kapattı.

Silah hâlâ elindeydi ama namlu yere dönüktü.

Depoda tekrar sessizlik oluştu.

Bu kez farklı bir sessizlikti. Adım attığında refleksle geriye çekildim.

Korkumu fark ettiğinde durdu.

Bakışları yüzümde gezindi. Titrediğimi görüyordu. Ellerimi, nefesimi, gözlerimi.

“Bu kadarını beklemiyordun.” dedi.

“Hayır.” Sesim zayıf çıkmıştı. Sinirlendim. “Ben sadece kaçıyordum.”

Bir adım daha yaklaştı ama bu kez yavaşça.

“Bak bana.” dedi.

 

İstemeden baktım.

Silahı beline yerleştirdi. Bilinçli bir hareketti. Tehdidi azaltmak için.

Sonra elini uzattı. Bu kez çeneme değil, bileğime.

Parmakları tenime değdiğinde ürperdim. Ama tutuşu sert değildi. Nabzımı kontrol eder gibi iki parmağını bileğimin iç kısmına koydu.

“Sakinleş. Yoksa panik atak geçireceksin.” dedi.

“Doktor musun?” diye mırıldandım ses tonumdaki alaya engel olamadan.

“Hayır. Ama korkuyu tanırım.” dedi sertçe.

 

Nabzımı birkaç saniye hissetti. Elini hemen çekmedi.

“Derin nefes al.”

 

“Emir mi bu?”

 

“Evet.”

 

İstemeden nefes aldım. Göğsüm titredi.

 

Bakışları yüzümden ayrılmadı.

“Birine ilk kez silah çekildiğini görmüş gibisin.” dedi.

 

“Çünkü öyle.” dedim istemsizce.

 

Kaşları hafifçe kalktı.

“Az önce karanlıktan korktuğunu söyledin.” dedi. “Şimdi de bundan.”

 

“Korkmam gereken şeyleri ben seçmiyorum.” dedim.

 

Uzunca baktı. Değerlendirir gibi.

Sonra eli bileğimden kayıp dirseğime çıktı. Çok hafif bir temasla beni duvardan ayırdı.

 

“Yakında çıkacaksın.” dedi. “Ama burada bitmedi.”

 

“Tehdit mi bu?”

 

“Hayır.” dedi sakince. “Uyarı.”

 

Yerde yatan adama baktım. “Onlara ne yapacaksın?”

 

“Sorgulayacağım.”

 

“Eğer gerçekten o adamın adamlarıysa?”

 

Bakışları keskinleşti.

“O zaman yanlış kişiye bulaştılar.”

 

Bu cümledeki sertlik mideme oturdu.

Ama tuhaf bir şekilde içimde küçük bir güven hissi de uyandırdı.

Kapı dışından ayak sesleri yaklaştı. Bu kez düzenli ve kontrollü.

Adamlarından ikisi içeri girdi. Baygın olanı kaldırdılar.

“Diğerleri araçta.” dedi başlarındaki kişi kısaca.

Başını salladı. “Mekâna.”

Adamlar çıktığında depoda tekrar yalnız kaldık.

Bir an sessizlik oldu.

Sonra bana döndü.

“Gitmek istiyordun.” dedi.

 

Başımı salladım.

 

Yaklaştı. Bu kez aramızdaki mesafe farklıydı. Az önceki sorgu havası yoktu ama gerilim hâlâ canlıydı.

Elini omzumun hemen yanındaki duvara koydu. Tam dokunmadı. Ama çok yakındı.

 

“Sana hâlâ güvenmiyorum.” dedi.

 

Gözleri gözlerime indi. Sonra mahvolmuş kıyafetimde yavaşça gezindi.

“Çünkü bu hâlde burada olmanın tek açıklaması var. Ya çok aptalsın ya da çok tehlikelisin.”

 

Kalbim hızlandı.

“Tehlikeli değilim ben.” dedim.

 

“O zaman aptalsın.” dedi, nefesi yüzüme çarparken.

 

“İkisi de değilim. Neden anlamak istemiyorsun?”

 

“O hâlde belayı çekiyorsun.” dedi. “Tek gecede senin gibi sıradan (!) birinin bu kadar şey yaşaması normal değil.”

 

“Sadece gitmek istiyorum.”

 

Korku barındıran cümlemden sonra baskıyı geri çekti. Bir adım uzaklaştı.

 

“Gitmek istiyorsan git. Ama unutma dışarıda benden daha kötü insanlar var.”

 

“İyi biri olduğunu mu iddia ediyorsun?” dedim inanmaz bir şekilde.

 

Beni bu depoya başıma silah yaslayarak getirmişti!

 

Bir anlığına söylediklerime gücenmiş gibi göründü. Sonra gözlerine buzdan bir perde indi.

“Şoförüm seni otele bırakır.” dedi. “Bu saatte yalnız dolaşmayacaksın.”

 

“Emir mi bu?” dedim tekrar gergin ortamı dağıtmak ister gibi.

 

İşe yaramıştı da.

 

Bu kez dudaklarının kenarında çok hafif bir kıpırdanma oldu.

“Evet.”

 

Kapıya doğru yürüdü. Sonra durdu.

“Catherine.”

 

Adımı ilk kez bu kadar net söyledi.

 

“Yarın o adamın kim olduğunu öğreneceğim.”

 

Bakışları sertti ama altındaki ton farklıydı.

“Eğer doğruyu söylüyorsan hayatına kaldığın yerden devam edersin. Ama yalan söylüyorsan… bu iş burada kalmaz.”

 

Kapı açıldığında soğuk gece havası içeri doldu.

Deponun önünde bir araba durdu. Adamlarından biri binmem için kapıyı açtı.

 

Tedirginlik içinde arabaya binerken onun şoföre söylediği cümleyi duydum:

“Nereye isterse.”

 

Kapı kapandı. Filmli camların ardından ona baktım.

Görüş mesafem sınırlıydı ama onun bakışlarının üzerimde olduğunu hissetmek için görmem gerekmiyordu.

Limandan uzaklaşırken bile ela gözlerinin baskısını tenimde hissediyordum.

 

 

Sarp Arel Karahan

 

Ağaçların arasındayken kapüşonuna ilk uzandığım anda geri çekilmesi, içimde tarif edemediğim bir alarmı tetiklemişti. Soruma cevap vermemesi yetmezmiş gibi bir de kendini yeniden benden uzaklaştırması… Görünmez sınırlarımı aşan şey tam olarak buydu. Sabır eşiğim düşük değildi aksine oldukça soğukkanlıydım fakat itaatsizlikten hoşlanmamıştım. Özellikle de gözlerimin içine bakıp sessiz kalınmasından.

Hiç düşünmeden kolunu arkaya doğru kıvırdım. Dengesini kaybedip bana doğru sürüklendiğinde göğsüme çarpmasına ramak kalmıştı. Refleksle daha sıkı tuttum. O an avucumun altında titreyen bedenin bir erkeğe göre olması gerekenden fazla narin olduğunu fark edince kaşlarım istemsizce çatıldı. Kemik yapısı inceydi, omuzları sandığımdan dar.

Ve izinsizce göğsüme dolan o koku…

Temiz. Hafif çiçeksi. Bu karanlık, nemli havaya ait olmayan bir koku. Bir anlığına nefesi boynuma çarptı ve zihnimde küçücük ama tehlikeli bir boşluk oluştu.

O boşlukta gerçeği fark ettim: Karşımdaki bir kadındı.

Bu bilgi hiçbir şeyi değiştirmemeliydi. Şüpheli hâlâ şüpheliydi. Konumu, risk ihtimali, hepsi yerli yerindeydi. Ama buna rağmen tutuşumu istemsizce gevşettiğimi fark ettim. Canını yakmak istemediğimi kabullenmek hoşuma gitmedi.

 

Kendime kızdım.

Bu bir zayıflık değildi; sadece kontrolü kaybetmemek için ölçülü davranıyordum. En azından öyle olduğuna inanmak istedim.

Ona fark ettirmeden yönümü değiştirdim ve depoya doğru sürükledim. Adımlarım sertti ama elim artık daha temkinliydi. Kendime sürekli aynı şeyi tekrar ediyordum: Bu bir detaydan ibaret. Cinsiyeti bir şey değiştirmez. Soğukkanlı kal.

Ama daha o anda, ağaçların gölgesinde, başıma bela aldığımı hissetmiştim. Bunu mantıkla açıklayamıyordum. Yine de içimde bir yer, bu gecenin sıradan bir sorguyla bitmeyeceğini fısıldıyordu.

 

 

Araba geldiğinde motorun sesi geceyi ikiye böldü ama içimde kopan şey ondan daha gürültülüydü. Onu arka koltuğa yönlendirdim. Kapıyı açarken bir an tereddüt etti, sonra başını çevirip bana baktı.

Kaçırmadı gözlerini.

Doğrudan bana baktı; korkusu saklı değildi ama korkunun arkasında başka bir şey vardı. Anlamaya çalışan bir merak. Sanki kim olduğumu çözmeye çalışıyordu. Sanki beni tehdit olarak değil, bir bilmece olarak görüyordu.

Bu hoşuma gitmedi.

 

Hoşuma gitmemesi gerekirdi.

 

Ama o bakışın içimde yarattığı o milimlik sarsıntıyı inkâr edemiyorum. Silahım ensesine dayalıyken bile gözlerini kaçırmaması. Yüzünü açığa çıkardığım anda karşı karşıya kaldığım inatçı yeşiller. Onunkisi bir meydan okumaydı belki. Fakat içimde kırılan çatlaklar daha tehlikeliydi. Soğukkanlı bir merak hissiydi. Ve ben merak edilen taraf olmaya alışkındım, merak eden değil.

Kapıyı kapattım. Araba hareket etti. Tekerleklerin asfalta sürtünme sesi uzaklaşırken olduğum yerde kaldım. Gitmem gerekiyordu. İçeri dönüp dosyayı kapatmam, bu işi burada bitirmem gerekiyordu.

Ama yapmayacağımı sanki o an biliyordum.

Ve asıl canımı sıkan da buydu.

Kendime “Bu sadece şüphe” dedim. “Bu iş bitmedi çünkü kontrolü sağlamak zorundasın.” Mantıklı sebepler üretmekte iyiyimdir. Yıllardır böyle ayakta kaldım. Her şeyi akılla açıklayarak ve duyguyu tamamen yok sayarak.

Ama yüzünü ilk gördüğüm andaki o duraksama. O bir saniyeden kısa boşluk… Hâlâ zihnimdeydi. Gözlerinin rengi değildi aklımda kalan; bana bakarken geri adım atmamasıydı. Korktuğunu gördüm, evet. Ama korkusuna rağmen durdu. O an içimde saçma, gereksiz bir şey yükseldi.

 

Koruma isteği.

 

Kendime güldüm. Acı bir gülüştü. Ben kimseyi korumam. Hele ki hedefimi asla.

Kontrol bende olmalıydı. Hep öyle oldu. Ama o gece ilk kez biri, silahımın namlusu ensesindeyken bile dengemi oynattı. Bu bir zaaf işaretiydi ve zaaflara tahammülüm yoktu.

 

En çok da kendimdekilere.

 

Araba köşeyi dönüp tamamen gözden kaybolduğunda nihayet hareket ettim. Yanımdaki adamlara baktım. Sesim sakindi; içimdeki karmaşayı kimseye belli etmezdim.

“Takip edin,” dedim. “Bir an olsun gözünüzü ayırmayın. Nereye gidiyor, kimle konuşuyor, kim yanına yaklaşıyor. Hepsini bilmek istiyorum.”

 

Duraksadım, sonra özellikle ekledim:

“Fark edilmeden.”

 

Başımı tekrar boş sokağa çevirdim. Bu yaptığımın mantıklı bir gerekçesi vardı. Güvenlik, şüpheler ve olası riskler.

Kendime böyle söyledim.

Fakat zihnimde sesini kısmak istediğim bir nokta bunun sadece şüphe olmadığını fısıldadı.

Bu, gözlerini kaçırmayan o kızın — Catherine’in — içimde açtığı sorunun cevabını öğrenme ihtiyacıydı. Ve ben cevap bulmadan geri çekilen biri değildim.

Evet, olay bundan ibaretti.

Yarım saat kadar sonra gecenin karanlığında arabanın içinde ilerliyorduk.

Yakın korumam ve şoför sessizce yolu takip ederken gözlerim telefon ekranımdaki haritaydaydı. Sabit hızla ilerleyen noktayı göz kırpmadan izliyordum ki konumdaki hareketlilik yavaşladı ve sonra tamamen durdu.

Tüm araçlarımda takip sistemi yüklüydü ve dakikalardır kızı gönderdiğim arabayı izliyordum. Otele gideceğini söylemişti fakat durdukları yer buranın bir saat kadar ilerisinde bir sahil yoluydu ve etrafında hiçbir şey yoktu.

Tekrardan hareket olması için bir süre bekledim fakat herhangi bir aksiyon olmadığını fark ettiğimde şoförü aradım.

“Neden durdunuz?”

 

“Efendim, Catherine hanım kötü hissettiğini ve hava alması gerektiğini söyledi.”

 

Zihnimdeki şüpheler bazı saçma düşüncelerle yer değiştirmeye çalışırken tok bir sesle devam ettim.

“Ne yapıyor şu an, nerede?”

 

“Sahildeki bir bankta oturuyor ve…” diyerek bir anlığına sustuğunda kaşlarım çatılırken sesimin tonu istemsizce yükselmişti.

“Ve ne Mert? İki kere sordurtma bana.”

 

“Ağlıyor efendim.”

 

Bölüm sonu.

Catherine ve Sarp Arel'in görünüşlerini merak edebileceğinizi düşündüm ve sizinle görsel paylaşmaya karar verdim. Fakat belirtmek isterim ki canlı modeller bulmadım ve bulmak da istemedim. Çünkü ne kadar benzerse benzesin aklımdaki tiplemeye tam olarak uymayacaktı ve sonuç olarak başka insanlar olacaktı. Ben de aklımdaki görüntüye en yakın olacak şekilde iki görsel oluşturdum. Onlar başka insanlar da değiller Catherine ve Sarp Arel olarak varlar sadece. Umarım siz de beğenirsiniz.

 

Catherine Elise Sinclair (Yaş:24)


Sarp Arel Karahan (Yaş:29)

 

Hikaye içindeki çoğu sahne yapay zeka yardımıyla görselleştirilerek sunulacak. Video hallerini ise Instagram hesabımda sunacağım. Görsellerde ufak tefek kusurlar, sürreallikler olabilir. Görmezden gelmenizi rica ediyorum.

Bu arada farklı dildeki diyaloglar için kelimesi kelimesine çeviri yapmaktansa bağlama göre karşılık yazıyorum. Tam karşılığı olmadığını düşünecek olanlar olursa diye açıklamak istedim.

Bölüm ve karakterler hakkındaki düşüncelerinizi burada belirtebilirsiniz. Fikirlerinize her zaman açığım.

Bir sonraki bölümde görüşmek üzere!

Bölüm : 01.03.2026 21:45 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...