
2.Bölüm - Yabancı Bir Şehir
Oy vermeden geçmeyin lütfen. Keyifli okumalar dilerim.
“Kaçtığımı sandığım her an, aslında seçilmiş bir yolun içine yürüyordum.”

Catherine Elise Sinclair
Uzun ve gergin bir uçuşun ardından tamamen yabancısı olduğum bir ülkenin havalimanındaydım. Hava yeni yeni aydınlanıyordu. Etrafımda onlarca insan vardı; kimi valizini almış koşturuyor, kimi bir sonraki uçuşunu bekliyor, kimi ise onu karşılayan sevdiklerine sımsıkı sarılıyordu.
Uçuş boyunca yanımda oturan, muhtemelen benim yaşlarımda olan kızı o anda fark ettim. Yanımdan hızla geçip biraz ileride bekleyen orta yaşlı bir doğru adama koştu. Babası olduğunu tahmin ettiğim adam, kızı sıkıca kucakladığında boğazımda bir yumru hissettim. Zorlukla gözlerimi onlardan ayırdım ve valizimi sürüklemeye başladım.
Nereye gittiğimi bile tam olarak bilmiyordum. Yine de bu yabancı ülkede bir anlığına kendimi hem yalnız hem özgür hissetmiştim.
Ta ki çıkış kapısında beni bekleyen takım elbiseli adamları görene kadar.
O an özgürlük hissi yerini tanıdık bir sıkışmışlığa bıraktı. Kafesteki bir kuş gibiydim. Kanatlarım vardı ama uçamıyordum. Denesem yara alacaktım, vazgeçsem özgürlüğü unutacaktım.
İçimdeki sıkıntıyla adamlara doğru ilerledim. Daha sade giyimli olan korumalardan biri, etraftakilere belli etmeden yanıma yaklaştı ve elime ince bir dosya tutuşturdu.
“Dosyanın içinde bilmeniz gereken her şey var,” dedi alçak bir sesle. “Bu saatten sonra Kanada’da aşçılık eğitimi almış, tanıdıklar aracılığıyla bu akşamki davette iş bulmuş sıradan bir kızsınız. Adınız sadece Catherine Elise Sinclair. Karayel soyadını unutun.”
“Karayel değilim zaten,” dedim öfkemi bastıramadan. Babamın soyadını taşımaktansa anneminkini tercih ederdim.
Koruma yüzünde en ufak bir değişim olmadan devam etti.
“Asıl kimliğiniz hakkında açık vermeyin. Her adımınızı izliyor olacağız.”
Beni elimde bir valiz ve bir dosyayla bırakıp uzaklaştı.
Bu da demek oluyordu ki babam, insanların bana inanması için hiçbir ayrıcalık tanımayacaktı. Beni buraya normal bir yolcu uçağıyla göndermesi gibi. Anladım ki bu kirli oyunda artık yalnızdım. Hata yapana kadar kimse müdahale etmeyecekti.
Önceden araştırdığım otele gitmek için bir taksiye bindim.
(Buradan itibaren ana karakter Türkiye’de olduğu için İngilizce konuşmuyor. Diyaloglar Türkçe geçiyor.)
“Ben ****** ****** Hotel’e gideceğim,” dedim düzgün ama biraz aksanlı Türkçe’yle.
Şoför adresi navigasyona girerken arka koltuğa yaslandım ve dosyayı açtım. Sahte geçmişim, eğitim bilgilerim, referanslar… Hepsi kusursuz hazırlanmıştı.
Ünlü İstanbul trafiği yüzünden neredeyse iki saat sonra otele vardık. Resepsiyona yalnızca tek soyadımın yazdığı kimliğimi ve pasaportumu vererek giriş yaptım. Oda numaramı öğrendikten sonra valizimi taşıyan görevliyle asansöre bindim.
Koridorda odama doğru ilerlerken tam karşımdaki kapı açıldı.
Babamın korumalarından biriydi.
Göz göze gelmedik bile ama mesaj açıktı. Gerçekten de her adımım izlenecekti.
Odamın kapısını kapattığımda bile üzerimde bir çift göz varmış gibi hissediyordum. Kendime gelebilmek adına hızlı bir duş aldım. Ardından akşamki davet için hazırlanması gereken yemekleri yapmak üzere mekâna doğru yola çıktım.
Sabahki yolculuğun aksine bu kez trafik daha sakindi. Güvenlikler tarafından karşılandım. Üst düzey bir arama ve kimlik kontrolünden geçtikten sonra catering ekibinin toplandığı büyük mutfağa ulaştım.
Hızlıca iş bölümü yapıldı. Menüdeki yemekler çoktan belirlenmişti bile fakat ben yolda gelirken edindiğim bilgilere de güvenerek risk almayı seçtim.
Dosyadan anladığım kadarıyla Hakan Karahan’ın damak tadına uygun, özel tekniklerimle hazırladığım iki ana yemek ve bir tatlı tasarladım. Sadece lezzet yetmezdi. Onun radarına girmem gerekiyordu.
Saatler sonra masaya baktığımda her şey kusursuz görünüyordu. Ekibi tebrik edip sunumlara başlamalarını söyledim. Ardından personel odasına geçtim.
Yanımda getirdiğim siyah, şık elbiseyi giydim. Uzun dalgalı saçlarımı açık bıraktım. İddialı olmayan ama dikkat çeken bir makyaj yaptım. Aynadaki yansımamla göz göze geldim.
Annen için, Catherine. Kendin için. Hayallerin için.
Derin bir nefes aldım.
Dışarıdan yükselen alkışlar Hakan Karahan’ın geldiğini haber veriyordu.
⸻
Davetlilerin arasına karıştığımda Hakan Karahan kürsüdeydi.
“Sevgili misafirlerim,” dedi tok ama ölçülü bir sesle. “Bu özel gecede bana eşlik ettiğiniz için teşekkür ederim.”
Ellilerinin ortalarında, kusursuz bir takım elbise içinde, nazik görünümlü bir adamdı. Lakin gözlerinde sıcaklık yoktu.
“Yirmi beş yıl önce kurduğum bu şirketin yıldönümünü kutlamak için buradayız. Artık emekliye ayrılma vaktim geldi de geçiyor.” Hafif, samimiyetsiz bir kahkaha attı. Konuklar da aynı yapay tebessümle eşlik etti.
“Koltuğumu yakında tek varisim olan oğlum Sarp’a bırakacağım. Kendisi şu an şirket için önemli bir meseleyle ilgileniyor ama ilerleyen saatlerde aramıza katılmasını umuyorum.”
Alkışlar arasında kürsüden indi.
Sarp Arel Karahan, baban ve şirket için böyle önemli bir gecede sen neredesin acaba?
Düşüncelerime set çekerek sunumların olduğu büfeye geçtim. Her şey yolunda görünüyordu.
Sonra bir anda arkamdan gelen sakin ama tehditkâr bir sesle irkildim.
“Buranın sorumlusu kim?”
Ekip neredeyse nefes almayı bıraktı. Omuzlarımı dikleştirerek bir adım öne çıktım.
“Benim, Hakan Bey. Bir sorun mu var?”
Masaya göz gezdirdi.
“Menüde değişiklik yapmak senin fikrin miydi? Üstelik bana sormadan.”
“Evet efendim.”
Gözleri anında beni buldu.
“Hangi yetkiyle?”
Geri adım atmadım.
“Davetlilerin ve sizin hoşunuza gidecek tatlar denemek için inisiyatif aldım.”
“Bu gecenin önemini bilmiyor musun?”
“Sizi temin ederim, en ufak bir olumsuz yorumda bedelini ödemeye hazırım. Ama önce lütfen tadın.”
Tabağı uzatırken ortam bir anda buz kesmişti.
Aramızda sessiz, ölümcül bir bakışma yaşandı. Sonunda çatalı aldı ve küçük bir lokma tattı. Yüzünü okumaya çalıştım fakat başarısız oldum. İfadesinde en ufak bir duygu yoktu.
Çatalı bıraktı.
“Tek bir kötü yorumda…” dedi ve cümleyi tamamlamadan uzaklaştı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde konukların memnuniyeti beni rahatlattı. Tam lavaboya giderken iri yapılı iki adam önüme çıktı. Arkalarından Hakan Karahan belirdi.
“Buralı değilsin,” dedi.
“Aksanımdan belli oluyor,” dedim hafifçe gülümseyerek. “Kanada’dan geliyorum.”
“Adın?”
“Catherine.”
“Yemeklerinde tanıdık ama farklı bir tat var.”
“Benim tekniklerim efendim.”
Bir an sustu. Sonra doğrudan gözlerimin içine baktı.
“Benim için çalışmaya ne dersin?”
Sanki böyle bir teklifi hiç beklemiyormuşcasına şaşırmış gibi yaptım.
“Sizin için?”
“Tüm davetlerimde baş şef olacaksın. Her şey senin kontrolünde olacak.”
Reddetme ihtimalim yoktu.
“Memnuniyetle, efendim.”
“Yarın sabah evimde aile yemeği var. Erkenden orada ol. Adresi güvenliğe bırak, onlar seni alırlar.”
Tam o sırada korumalardan biri yanına gelip kulağına bir şey fısıldadı. Yüzündeki ifade belki de yalnızca birkaç saniyeliğine değişti ama hemen toparlandı ve uzaklaştı.
Neler olduğunu bilmiyordum. Şu an için bir önemi de yoktu. Teklif istediğim kapıyı aralamıştı ve burada daha fazla işim kalmamıştı. Bir an önce otele dönmek istiyordum.
Personel odasını ararken karmaşık koridorlara söyleniyordum. O sırada babamın korumalarından biri koridorun sonunda belirdi. Gözlerimin içine bakarak durdu.
Sanki beni çağırıyordu.
Bir adım attım. Koruma ise köşeyi dönüp kayboldu.
Onun az önce durduğu yere ulaştığımda etrafta kimse yoktu. Geri dönmek üzereyken koridorun diğer ucundan gelen acı dolu bir inleme sesiyle yerimde donakaldım.
Önce yanlış duyduğumu düşündüm ve olduğum yerde kıpırdamadan bekledim. Fakat birkaç saniye sonra, daha kısık ama insanın içini tırmalayan o zayıf inleme sesi tekrar kulaklarıma dolduğunda zihnimdeki tehlike çanları çalmaya başlamıştı.
İçimdeki ses bunun benim meselem olmadığını, derhâl arkamı dönüp gitmem gerektiğini haykırıyordu. Ama mantığım başka bir şey fısıldıyordu: Korumanın beni bilinçli olarak buraya çekmiş olabileceğini.
Lanet olsun ki öyle olsa bile neler döndüğünü bilmek istemiyordum.
Şu an Headington’daki öğrenci evimde oturmuş, kahvemi yudumlarken proje çizimlerimle uğraşıyor olmalıydım.
İnleme sesi tekrar yükseldi.
Bu kez daha net.
Tedirgin ama kontrollü adımlarla sesin geldiği yöne ilerledim. Koridorun sonunda, kör noktada kalan bir odadan geliyordu sesler. O an bulunduğum bölümde kamera olmadığını fark ettim. Böylesine yüksek güvenlikli bir davette kamerasız bir alanın olması içime ağır bir kuşku düşürdü.
Nefesimi düzenlemeye çalışarak aralık kapıya yaklaştım.
Ve içeri baktım.
Boğazıma acı bir safra yükseldi.
Yüzü tanınmayacak hâle gelmiş, orta yaşlı bir adam dizlerinin üzerinde yerde duruyordu. Kafası öne düşmüş, ara sıra boğuk bir inleme çıkarıyordu. Kaçamayacağını bilen bir kurban gibi sonunu bekliyordu.
Adamın başında ise Hakan Karahan duruyordu.
Az önce salonda gülümseyen, zarif konuşmalar yapan adamdan eser yoktu. Yüzü taş gibiydi. Yanında iki adamı daha vardı.
Donup kalmıştım.
Hiç beklemediğim bir anda Hakan, yanındaki adamın uzattığı tabancayı aldı. Tek bir tereddüt göstermeden silahı diz çöken adamın başına dayadı.
Zihnim olacakları çoktan anlamıştı. Bedenim ise kıpırdayamıyordu.
Tetik sesi bastırılmıştı ama yankısı içimde patladı. Adam gözlerimin önünde yere yığıldı.
Elimi ağzıma götürdüm. Nefes alamıyordum.
Gördüm.
Gerçekten gördüm.
Kendime gelmeye çalışarak geri çekildim. Tam uzaklaşacakken ayakkabımın kalın topuğu zemine sertçe vurdu.
Çıkan ses koridorda yankılandı.
Hakan Karahan’ın bakışları anında kapıya döndü.
Orada olduğumu görmedi belki ama birinin olanları gördüğünü çoktan anlamıştı.
Orada hiç olmaması gereken birinin…
Yanındaki adamlardan birine küçük bir baş hareketi yaptı.
O andan sonrasını içgüdülerim devraldı.
Ayakkabılarımı elime alıp koşmaya başladım.
Koridoru dönüp ilerlerken bir türlü bulamadığım personel odası karşıma çıktı. Kapıyı hızla açıp içeri süzüldüm. Neyse ki oda boştu.
Ellerimin titremesini bastırmaya çalışarak askıları karıştırdım.
Görülmemesi gereken bir şeye tanık olmuştum.
Ve yakalanırsam aynı akıbeti paylaşacağımı biliyordum.
Bir saat önce şirketinin yıldönümünü kutlayan adam, tek bir mimik bile oynatmadan birini öldürmüştü.
Bu oyunda herkes avcıydı.
Ben ise tek av gibi hissediyordum.
Elime geçen ilk siyah kapüşonluyu üzerime geçirdim. Kumaşı gözlerimin üzerine kadar indirip saçlarımı içine gizledim. Topuklu ayakkabılarımı çıkardım. Askılığın altında bulduğum spor ayakkabıları hızla ayağıma geçirdim.
İzinsiz bir şey almanın huzursuzluğu içimi kemirirken yanımdaki neredeyse tüm parayı kıyafetlerin olduğu yere bıraktım.
“Tanrım, affet beni…” diye fısıldadım. “Yapmak zorundayım.”
Elbisemin uzun eteği bacaklarıma dolanınca küfrettim. Kaçmak için fazlasıyla uygunsuzdu. Yırtmaç kısmından tutup dizlerimin üzerine kadar sertçe yırttım. Kopan kumaş parçasını ve topuklu ayakkabıları yanıma aldım.
Delil bırakmayacaktım.
Kapıyı aralayıp koridoru kontrol ettim. Sessizce çıkıp personelin sigara molası verdiği küçük arka kapıya yöneldim.
Tam o sırada arkamdan bir ses duyuldu.
“Orada! Kaçıyor!”
Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi.
Kapıyı itip dışarı çıktım. Arkasından kilidi çevirip bir an ne yapacağımı bilemeden etrafa baktım.
Beni fark eden babamın adamları mıydı?
Yoksa Hakan Karahan’ın mı?
İlk seçenek olmasını umarak kıyı şeridine baktım.
Mekân limana yakındı. Aşağıda rıhtım, yukarıda ise sık ağaçlarla kaplı bir orman uzanıyordu.
Ağaçların arasında kaybolabilirdim.
Elimdeki kumaş parçasını ve ayakkabıları gözden ırak bir yere fırlattım. Ardından ormana doğru koşmaya başladım.
Ciğerlerim yanıyordu.
Uzaktan da olsa arkamdan gelen adım sesleri beni durmamaya zorluyordu.
Ne kadar süre geçti bilmiyorum. Sesler kesildiğinde yavaşladım ama durmadım. Nefes nefese kalmıştım. Etrafıma bakarak nerede olduğumu anlamaya çalıştım.
Ve o an duyduğum seslerle tepeden aşağı baktım.
Rıhtıma yanaşmış büyük bir gemi vardı. Önünde karşılıklı iki grup adam dizilmişti. Bir düzine adam gemiden kasalar indiriyordu. İki takım elbiseli adam, aralarında görünmez bir duvar varmış gibi birbirine bakıyordu. Arkalarında silahlı adamlar bekliyordu.
Bunun yasadışı olduğundan neredeyse emindim.
Yine görmemem gereken bir şeye tanıklık ediyordum.
Fark edilmeden buradan bir an önce gitmeliydim.
Yüksek konumdaydım. Ağaçların arasındaydım. Dikkatleri tamamen birbirlerindeydi.
Sessizce geri çekilecektim ki — Silah sesleri geceyi yardı.
Çatışma bir anda patlak verdi. Herkes dağıldı.
Çığlıklar, bağırışlar, yankılanan kurşun sesleri…
Olduğum yerde donup kaldım.
Aşağı baktığımda birçok adamın yere serildiğini gördüm. Kan karanlık zemine yayılıyordu.
Daha önce yaralı bir insan bile görmemiş biri olarak bugün kaç ceset gördüğümü saymak istemiyordum.
Mideme kramplar girdi.
Tam o sırada telefonumdan gelen bildirim sesi karanlığı deldi.
Kimsenin duymadığını umarak hemen sesi kısmak için ekranı açtım ve en istemediğim kişiden bir mesajım olduğunu gördüm.
Babamdan tek gönderimlik bir fotoğraf gelmişti.
Ellerim titreyerek fotoğrafı açtım.
Bir makas. Beyaz bir bez.
Ve bezin üzerine bırakılmış kızıl saç tutamları.
Annemin saçlarına çok benzeyen kızıl.
Altında tek bir cümle vardı:
“Testi geçemedin.”
Nefesim kesildi.
Beni o koridora çeken koruma babamın adamıydı.
Bu bir sınavdı ve ben başarısız olmuştum.
Gözlerim dolduğunda kendimi sıktım, ağlayamazdım. Şimdi değil, burada hiç değil.
Titreyen ellerimle fotoğrafı kapattım.
Tam o anda, kapüşonun altından bile ensemde hissettiğim soğuk metalle tüm bedenim buz kesti.
Arkamdan gelen ses, metaldan bile daha soğuktu.
“Ellerini kaldır. Ve yavaşça arkanı dön.”
⸻
Bölüm sonu.
Bölüm hakkındaki düşüncelerinizi burada belirtebilirsiniz.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere!
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |