
6. Bölüm - İlk Hamle
Hoş geldiniz, oy vermeden geçmeyin lütfen.
Oldukça uzun bir bölüm oldu, keyifli okumalar dilerim.
“Bazı sınırlar aşılmaz sanırsın, ta ki birisi sana nerede olduklarını hatırlatana kadar.”

Sarp Arel Karahan
Misafirlerin sonuncusu da kapıdan çıktığında ev nihayet sessizliğe gömülmüştü.
Masanın üzerindeki tabaklardan bazıları boşken bardaklar hâlâ sıcaktı. Sohbetin uğultusu yerini ağır bir dinginliğe bırakmıştı. Ama benim zihnimde aynı sessizlik yoktu.
Dün gece öğrendiklerimden sonra bu kahvaltı masasından kalkıp bir an önce Catherine’e, olaylara tanık olan kişiye, ulaşmayı düşünürken kadın kendi ayaklarıyla evime kadar gelmişti.
Fazla mı cesurdu yoksa pervasız bir aptal mıydı çözmek zordu çünkü davranışlarını kafamda bir mantığa oturtamıyordum.
Onun yerinde her kim olsa tanık olduğu şeylerden sonra geldiği gibi gider, arkasına bile bakmadan ülkeyi terk eder ve izini kaybettirirdi.
Bu kadın ise önce bir cinayete tanıklık etmiş, daha sonra da hiçbir şey yaşanmamış gibi olayın baş failinin evine kahvaltı hazırlamaya gelmişti.
Şüphe ve merakın eşiğinde gidip geliyor, düşünceleri makul bir noktaya ulaştırmaya çalışıyorken karşımda oturan babam çatalını tabağa bırakarak dikkatleri üzerine çekti.
“Etkileyiciydi,” dedi Catherine’e hitaben, hafifçe başını sallayarak. “Uzun zamandır bu kadar düzgün hazırlanmış bir masa görmemiştim.”
Sesi sakindi ama dikkatliydi. Bu kadında ne bulduğunu anlamaya çalıştım çünkü Hakan Karahan övgüyü böyle kolay dağıtan biri değildi.
Su bardağını parmaklarımın arasında çevirirken gözlerimi kaldırmadan konuştum.
“Fazla düzgün.”
Babamın bakışlarını üzerimde hissettim.
“Bu bir eleştiri mi?” dedi.
Başımı kaldırırken kadının bakışlarını üzerimde hissetmeme rağmen gözlerim yalnızca babamın yüzünde gezindi.
“Hayır,” dedim sakince. “Sadece… tek seferde bu kadar güven kazanması garip.”
Masada kısa bir sessizlik oldu.
Babam Catherine’e dönerek “Sen çıkabilirsin,” dedi müsadeden daha çok emreden bir tonlamayla.
Salonda yalnız kaldığımızda arkasına yaslanırken bakışları keskinleşmişti.
“Ne demek istiyorsun?”
Omuz silktim, sanki önemsiz bir detaydan bahsediyormuşum gibi.
“Dün gece tanıyorsun,” dedim. “Bugün mutfağını teslim ediyorsun. Sen bu kadar hızlı güvenmezsin.”
Gözlerinde sorgulayıcı bir ifade belirdiğinde bir şeyleri ölçüp tarttığı anlardan birinde olduğumuzu anladım.
Sonra bakışlarında usulca yeşeren şüpheye rağmen başını hafifçe yana eğdi.
“Bunda bir problem görmüyorum,” dedi yavaşça. “Ama belli ki sen görüyorsun.”
Duraksadı.
“Senin bildiğin ama benim bilmediğim bir şey mi var, Sarp?”
Sorunun ağırlığı masanın üzerine çökerken kısa bir an için sustum.
Sonra dudaklarımın kenarı belirsizce kıpırdadı.
“Sen ne derdin?” dedim, bakışlarımı onunkinden ayırmadan. “Kontrol… temkinle başlar.”
Babamın gözlerinde kısa bir parıltı geçti. Kendi sözünü ondan önce söylemem hoşuna gitmişti.
Seni senden daha iyi tanıyorum Hakan Karahan, hoşuna gidecek şeyleri en iyi ben bilirim.
Ve tanımak yönetmenin ilk adımıdır.
Yine de sözlerim onu rahatlatmaya yetmemişti.
“Devam et.”
Bardağı masaya bıraktım.
“Dün gece yaşanan olaydan sonra tanığın kim olduğunu hâlâ bulamadık. Bu kadın tamamen masum olsa ve olayla hiçbir ilgisi olmasa bile riskleri sıfıra indirmeden tehlike yaratabilecek birini evimde çalıştırmazdım.”
Karşımdaki adamın kaşları çatıldı ve dikkatini tamamen bana vererek kanıt ister gibi sordu.
“Fazla mı temkinlisin yoksa bu olasılığı düşündürecek bir delilin mi var?”
Onun aksine rahatça arkama yaslanırken sakince cevap verdim.
“Şüphelenmek için yeterli sebebim yok,” dedim. “Ama göz ardı etmek için de yok.”
Babam sessizce beni izliyordu.
“Bu yüzden,” diye devam ettim, “onu bir süreliğine yanımda istiyorum.”
Kaşları hafifçe çatıldı.
“Ne için?”
“Yakından tanımak ve şüphelerimi sorgulamak için.”
Kısa bir duraksamanın ardından devam ettim.
“Eğer düşündüğüm gibi sıradan biriyse,” dedim, “zaten sorun yok. İşini yapar, gider.”
Kadının hakkında öğrendiğim şeylere rağmen aksi bir ihtimali düşünmek ona ne olacağına dair olasılıklar silsilesine sebebiyet verirken çenem istemsizce kasıldı.
Hayatımda ilk kez yanılmak istediğimi düşündüm ve bu düşünce için kendime öfkelendim.
“Değilse… zaten öğrenirim.”
Babam birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Sonra hafifçe gülümsedi.
Gülümsemesi onaydan çok bir uyarı gibiydi.
“Dikkatini dağıtacak şeylere tahammülüm yok,” dedi.
“Dağıtmaz.”
“Emin misin?”
Cevap vermek yerine ona sabit bir bakış sunduğumda bu onun için yeterli oldu.
“Birkaç gün,” dedi. “Sonra geri gönderirsin.”
Konuşmanın bittiğini belirtircesine sandalyemi geri iterek ayağa kalktım ve kapıdan çıkmadan önce mırıldandım.
“Gerekirse.”
Ahşap ve ağır kapının kolunu kavrarken hemen arkasında konuşmanın başından beri bizi dinleyen kadının durduğunu biliyordum.
Ona uzaklaşması için biraz zaman tanıdıktan sonra salondan çıktım.
⸻
Catherine Elise Sinclair
İçeriden gelen seslerin kesilmesiyle konuşmanın bittiğini anlarken sandalyelerden birinin çekildiğini duyduğum an kapıdan uzaklaştım ve mutfağın tarafına yürümeye başladım.
Kalbim hızla atarken duyduklarım zihnimde yankılanıyordu.
Yanımda istiyorum.
Yakından görmek için.
Kendi hayatım üzerinde benim dışımda herkesin söz hakkına sahip olduğunu düşünmesi içimi öfkeyle doldurup taşırıyordu.
Koridorun köşesine ulaştığımda durdum. Nefesimi düzenlemeye çalıştım ama işe yaramıyordu.
Her şeye ve herkese öfkeliydim. En başta babama, sonra da içerideki o iki adama.
Arkamdan gelen ayak seslerini duyduğumda gözlerimi sıkıca kapattım.
Dün geceden sonra o adamla yüzleşmeye hazır değildim ve gelenin o olduğuna emindim.
O depodan zorlukla çıkmış ve elinden kurtulmuşken bugün istemeden de olsa ayağına kadar gelmiş ve kendimi hatırlatmıştım.
Yine de ona yalandan ibaret olsa da davet gecesi yaşadıklarımı anlatmıştım ve en azından onlar için zararsız olduğuma inandırmıştım.
Şimdi bu şüphenin ve beni yanında götürme isteğinin sebebi neydi?
Aklıma dün akşam beni kovalayan adamlar gelirken olasılıklar teker teker belirdi. Eğer babamın adamlarıysa ismimi vermediklerine emindim çünkü aksi takdirde babamın neler yapabileceğini tahmin ediyordum.
Belki de Hakan Karahan’ın veya bir başkasının adamıydı ve davette bir adam yüzünden yaşadığım rahatsızlığa dair olan yalanım ortaya çıkmıştı.
Lakin her ne öğrenmiş olursa olsun, bana açık edene kadar aptal rolünü oynamak ve onunla yüzleşmek zorundaydım. Bu yüzden her ne kadar hazır hissetmesem de derin bir nefes alıp arkamı döndüm.
Sarp birkaç adım uzağımda duruyorken bakışlarımı kaçırmadım.
“Ben seninle gelmiyorum,” dedim doğrudan.
Sesim düşündüğümden daha sert çıktığında kaşlarından biri hafifçe kalktı.
“Seçeneğin olduğunu mu sanıyorsun?”
Bir adım öne çıktım.
“Ben bir çalışanım, esir değil,” dedim. “Ve benden şüphelenmen için hiçbir sebep yok. Dün gece olanları anlattım. O adamlar—”
Cümlem yarıda kesilirken nefesim sekteye uğradı.
Çünkü bir anda yanıma gelmiş ve kaba bir hareketle sırtımı duvara yaslamıştı.
Bakışları yüzümde geziyordu.
“Yalandan hiç haz etmem.”
Aramızdaki mesafe yok denecek kadar azdı ve bu yakınlıktan hiç hoşlanmamıştım.
Kaçacak yerim olmamasına rağmen başımı dik tuttum ve üzerine basa basa söyledim.
“Yalan söylemiyorum.”
Kısa bir süre hiçbir şey söylemezken sadece gözlerimin içine baktı.
Sonra yavaşça elini kaldırdığında refleksle gerilmiş ve kendimi savunmak için bir hamle yapmaya hazırlanmıştım ki yüzüme düşmüş saçlarımın bir tutamını parmaklarının arasına alıp usulca kulağımın arkasına itti.
Hareketi beklenmedik derecede yavaş ve fazlasıyla yakındı.
Bir sonraki hamlesini tahmin etmeye çalışırken bedeni ve duvar arasında kaskatı kesilmiş, gerginlikle bekliyordum.
Bakışları kulağıma kayarken parmak uçları mücevher parçasına dokundu ve dudakları hafifçe kıvrıldı.
“Güzelmiş,” dedi alçak bir sesle.
Duraksadığında titrek bir nefes verdim ve bunu fark ettiğinde tırnaklarımı avuç içlerime batırdım.
“Umarım,” diye devam etti, sesi neredeyse fısıltıya dönüşürken, “bunu da olmaması gereken yerlerde düşürmezsin.”
Zamanın akışı yavaşlarken kalbim sanki atmayı unutmuş, bedenim tüm kanım çekilmiş gibi buz kesmişti. Neyi kast ettiğini anlamam uzun sürmedi.
Bu noktadan itibaren anlamazdan gelmenin ya da aptalı oynamanın mümkünatı yoktu.
Gözlerim istemsizce onun gözlerine kaydı.
Tereddüt etmeyen bakışlarını gördüğümde emin oldum.
Biliyordu.
O gece olaylara tanıklık edenin kim olduğunu çoktan biliyordu.
Nefesim yavaşça düzene girse de içimdeki soğukluk gitmedi. Sanki onun bilmesi benim buradan kaçış biletimi yırtıp atmıştı. Bakışlarımı omzunun gerisinde ve aslında birkaç adım uzakta duran ama artık aramızda kilometreler var gibi hissettiren dış kapıya çevirdim.
Hiç bilmediğim bu oyuna ansızın dahil edilmiştim ve biliyordum ki gitmeyi denersem kaybedecektim.
Amacını bilmediğim bir adamın eline hakkımda önemli bir koz geçmesi düşündüğüm kadar canımı yakmadı yine de. Ne olursa olsun beni kontrol edemezdi.
Çünkü bunun için yirmi dört yıl kadar geç kalmıştı. Ben kendimi bildim bileli babamın mahkumuydum.
İçimden bir ürperti geçti.
Hayatımın senaryosunu bir başkası yazmıştı ve ben onun iplerine bağlı, sahnede istenen performansı sergileyen bir kukladan fazlası değildim.
Düşüncelerimin perdesi aralanırken ana geri döndüğümde Sarp’ın sözleri havada asılı kalmıştı. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedim.
Ne olursa olsun kendimi ezdirmeyecektim. Beni bir kişi daha kontrol edemeyecekti. Başkasının esiri, kendi hayatımın mahkumu olmayacaktım.
Ne geri çekildim ne de bakışlarımı kaçırdım.
Aramızdaki mesafe zaten yok denecek kadar azken, bir de gerçeklerin yarısı ortaya saçılmışken korkmam gerekiyordu belki de. Ama içimdeki o tanıdık his—köşeye sıkıştığında geri adım atmayan tarafım—yine ağır bastı.
Gözlerimi onunkilere sabitleyerek, sesimi olabildiğince sakin tuttum.
“Öyleyse,” dedim yavaşça, “madem benden bu kadar eminsin… neden olanları babana anlatıp benden kurtulmuyorsun?”
Soru aramızda sert bir darbe gibi yankılandı.
Sarp birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.
Bakışları yüzümde dolaştı, sanki kelimelerimin altını kazıyormuş gibi. Tepkisini ölçmeye çalıştığımı fark etmişti, bundan emindim.
Sonra dudaklarının kenarı neredeyse belli belirsiz kıpırdadı.
“Çünkü,” dedi, sesi alçak ve sakindi, “hâlâ anlatacak şeylerin var.”
Onun eline daha fazla koz vereceğimi sanıyorsa yanılıyordu.
Devam etti.
“Ve ben,” dedi, bir adım daha yaklaşarak, “her şeyi öğrenene kadar hakkında bir karara varmayacağım.”
Nefesim daralsa da geri çekilmedim. Aksine, meydan okur bir tavırla hareket ettim.
Aramızdaki o ince çizgiyi tamamen silerek ona doğru bir adım daha attım.
“Merak tehlikelidir,” dedim, gözlerimi onunkilerden ayırmadan. “Bazen cevapları bilmemek daha güvenlidir.”
Sözlerim bedenlerimiz arasındaki kısıtlı boşlukta asılı kalırken gözlerindeki ifade bir anlığına değişti.
Bu sefer onun beni tarttığını değil, gerçekten görmeye çalıştığını hatta haddini aşarak ruhumdan geçenleri okumaya cüret ettiğini hissettim.
Bu hoşuma gitmedi.
Bunca zaman tüm hislerini, duygularını, varlığına dair her şeyi almış ve kapalı bir kutuya atmış biriydim. Anahtarının nerede olduğunu ben bile bilmezken kendimi birine açacak değildim.
Birinin karşısında apaçık ve çırılçıplak kalmak sonum olurdu, çünkü en başından buna inandırılmıştım.
Hisler zayıflatırdı ve ben her ne kadar zayıflığı kabul etsem de benden güçlü olmamdan başka hiçbir şey beklemeyen biri vardı.
Ben kimsenin bilmediği dilde yazılmış bir kitaptım ve öldükten sonra bile beni kimse anlamayacaktı. Anlamasını da istemezdim.
Veyahut ne istediğimi kendim dahi bilmezdim.
Tüm yakınlığımıza rağmen geri adım atmak istemedim. Çenem hafifçe kalkarken ona tutarlı ve tereddüte yer bırakmayan bir bakış attım.
“Anlatacak hiçbir şeyim yok,” dedim, daha net ve keskin bir tonlama ile.
Sanki aramızdaki mesafe hâlâ fazlaymış gibi bir adım daha yaklaştım ve davranışımın aksine devam ettim.
“Benden uzak dur, Sarp Karahan.”
Bu bir meydan okumaydı ve o da bunu gayet iyi anlamışken bakışları yalnızca birkaç saniyeliğine dudaklarıma kaydı.
Ufacık bir kontrol kaybı, saliselik bir zaman dilimindeki o sarsılma…
Ne yaptığını fark etmiş gibi gözlerini üzerimden çekerken bakışları sertleşti.
Sanki kendini yakalamıştı.
Aramızdaki mesafeyi tek hamlede açtı ve duvardan uzaklaştı. Omuzları yeniden gerilirken yüzündeki ifade o eski, soğuk haline döndü.
“Hâlâ yalan söylüyorsun,” dedi sert bir tonla.
Sesindeki keskinlik, az önceki anı silmeye çalışır gibiydi.
Sahiden yalan söylüyor olsam da üzerimde kurmaya çalıştığı baskıdan nefret ettim.
Israrına karşı öfkemi kusmak ister gibi dudaklarım hafifçe aralandı ve her bir kelimenin tadını çıkardım.
“Kontrol manyağı ve paranoyaksın,” dedim, neredeyse fısıltıyla.
Kısa bir sessizlik oldu.
Sanki özenle seçtiğim sözcükler içinde bir noktaya dokunmuş gibi sessiz kaldığında suskunlukla ona baktım.
Atmosfere aynı sessizlik ve yabancılık hakim olsa da aramızdaki iklim çoktan değişmişti.
Artık bu sadece bir tanık veya yalan meselesi değildi.
Bu kirli bir oyundu.
Ve ikimiz de birbirimizin kurallarını yeni yeni anlamaya başlıyorduk.
⸻
Koridorda ondan birkaç adım önde yürürken yüzümdeki ifadeyi nötr tutmaya çalıştım. İçimde kopan fırtınayı dışarı sızdırmamam gerekiyordu.
Salona girdiğimizde Hakan Karahan hâlâ yerindeydi. Bakışları kısa bir an üzerimde gezindi.
Sanki hiçbir şey olmamış gibi, az önce bu salonda neler konuşulduğuna dair hiçbir fikrim yokmuşcasına sakince ilerledim.
“Sizinle bir şey konuşmak istiyordum, Hakan Bey,” dedim, sesimi olabildiğince dengede tutarak.
Adam bakışlarını yüzüme çevirerek dikkat kesildi.
“Sarp Bey… bir süreliğine kendisiyle çalışmamı istedi,” dedim, bakışlarımı kaçırmadan. “Eğer sizin için de uygunsa teklifi kabul etmek isterim. Bana ihtiyacınız olduğunda buradaki işime de gelmek suretiyle elbette.”
Kelimeler ağzımdan dökülürken içimde bir yerlerde küçüklüğümden beri her yenilgimde bağırıp çağıran tarafın sustuğunu hissettim. Sanki az önce yaşananlar hiç olmamış, o koridorda çaresizlikle sıkışan ben değilmişim gibi.
Hakan Karahan’ın bakışları bu kez Sarp’a kaydı.
Kısa ve ölçülü bir bakışın ardından bana dönerek başını hafifçe salladı.
“Birkaç günlüğüne,” dedi. “Sonrasında seni yine burada görmek isterim.”
Başımı eğdim.
“Tabii ki.”
Cümlelerin bayat basitliği içimi yaktı.
Zaten ancak benim hayatımla ilgili bir karar bu kadar hızlı ve bu kadar benim kontrolüm dışında verilebilirdi.
Önce tüm bu olayların başlangıcı olan Hakan Karahan’a sonra da babasından hiçbir farkı olmadığını düşündüğüm ve yollarımızın yeni kesiştiği ancak hayatıma bir düğüm de kendisinin atmak istediğine emin olduğum Sarp Karahan’a baktım.
Hayatım hakkında söz hakkı olmaya çalışan koca bir lider ve onun biricik varisi.
Onların şahı, veziri, kaleleri ve atları varken Rıza Karayel gözünü bile kırpmadan can havliyle son piyonunu sürmüştü öne.
Babamın tek isteği varımı yoğumu ortaya koyup ona bu oyunu kazandırmaktı.
Bu üçlüye karşı tek hissettiğim saf nefretti ve iki tarafın beklentisini de karşılamayacaktım.
Ne galip gelmeye çalışacak ne mağlup olup kaçacaktım.
Biliyordum ki bir gün benim de zamanım gelecekti.
İşte o an geldiğinde bu lanet satranç tahtasını kıracak ve siyah - beyaz taşlarını topuklarımda ezecektim.
⸻
Arabaya bindiğimizde içerisi ağır bir sessizlikle doldu. Kapı kapandığı anda dış dünya ile bağlantım kesilmiş gibi hissettim; sanki o evle birlikte kaçış ihtimalim de geride kalmıştı. Yanımdaki koltukta oturan adamın bakışlarını üzerimde hissetsem de inatla ona bakmamayı sürdürdüm ve fazlasıyla belirgin varlığını görmezden geldim.
Yorgunlukla başımı cama yasladım, gözlerimi yola değil; gökyüzüne çevirdim. Bahar mevsiminde olmamıza rağmen gri ve kasvetliydi. İçimdeki sıkışmış duygularla garip bir uyum içindeydi. Hareket halindeki ağaçlar bulanık çizgiler gibi akıp giderken boğazıma doğru dolup taşan kasvet hâli giderek büyüyordu.
Hakan Karahan’ın evindeki işim bittikten sonra gelip almak ve bu ülkeden gitmek üzere hazırlayıp bıraktığım otel odamdaki valizimi hatırladım.
Sonra aklıma gelenle bir parçamı arkada bırakmış gibi hissettim. Valizimin içine babamın bir tehdit uğruna annemden kesip aldığı ve bir mendile sarıp yolladığı saç tutamlarını saklamıştım. O lanet olası otel odasında kalmıştı.
Vereceği cevabı kestiremesem de Sarp’a döndüm.
“Kaldığım otelde eşyalarım vardı, onları almam gerekiyor.”
Adam yolu izlerken umursamaz bir tavırla “Yarın alırız ya da birine aldırırız.” dedi bahsettiği şeyin benim için nasıl bir önemi olduğunu bilmeden.
Kendimi kimsesiz ve tükenmiş hissederken onun sözüne inanmaktan başka elimden bir şey gelmiyor oluşundan nefret ettim.
Bakışlarımı ondan çekip tekrardan yolu izlemeye başladığımda içten içe artık kaçamayacağımı biliyordum.
Bu ülkeden, bu oyundan ve ondan…
Bir satranç tahtasının ortasında kalmıştım.
Ve ne yazıktır ki piyonlar geri gidemezdi. İlerlemek zorundaydım, hem de neyle karşılaşacağımı bile bilmeden. İlk hamleyi yapmak zorundaydım ama nasıl, ne zaman, kime karşı… hiçbir fikrim yoktu.
Tek bildiğim devam etmem gerektiğiydi, sonunu düşünmeden.
Parmaklarımı dizlerimin üzerinde sıkarken yüzüme hiçbir şey yansıtmamaya çalıştım. Yanımdaki adamın en ufak bir zayıflık anımı bile görmesine izin veremezdim. Gözlerimi kapatmak üzereydim ki araba yavaşça virajı döndü ve görüş açımın içine o tanıdık görüntü girdi.
Dün gece kendimi hırpalanmış ve ağlarken bulduğum, boğaza bakan ve aynı benim gibi yapayalnız duran o bank.
Hiç düşünmeden doğruldum, gözlerimi o noktaya sabitleyerek neredeyse refleksle konuştum.
“Durabilir miyiz?” dedim.
Sesim sandığımdan daha sakindi ama içimdeki her bir nokta paramparçaydı. Bunlarsa son kendimi toparlama çabalarımdı. Yanımdan gelen bakışın ağırlığını hissettim.
“Kaçmaya kalkacaksan hiç boşuna uğraşma,” dedi Sarp, gözlerini üzerimden ayırmadan.
Cevap vermedim, sadece sessizce baktım.
O ahşap ve eski banka, meşhur boğaza ve az öncesine göre daha maviymiş gibi gelen gökyüzüne…
Belki de bir daha tadamayacağım bu özgürlük hissine.
Bu koca ülkede bana yabancı olmayan tek yerdi burası.
Sessizliğim bir şeyleri değiştirmiş olmalıydı ki araba birkaç saniye sonra yavaşladı. Sarp bu kez çevreyi dikkatlice süzdü, ardından bakışları banka takıldı.
Dün geceden ne kadar haberi vardı bilmiyordum ama yüzünde tanıdık bir yeri görmüş gibi bir ifade vardı.
Araba durduğunda sanki içeride boğuluyormuş gibi hızla kapıyı açtım. Serin boğaz havası yüzüme çarptı ama umursamadım. Ayaklarım beni düşünmeden oraya götürdü. Dün gece düşüncesizce hislerimi döktüğüm, kendimi serbestçe bıraktığım o noktaya.
Omuzlarımda tonlarca kilo ağırlık varmış gibi bir bitkinlikle bankın üzerine çöktüm.
Yıllardır dik tuttuğum başım hafifçe öne düştü, boynum büküldü, sırtımdaki yükler beni usulca yere eğdi.
Titreyen ellerimi cezalandırmak ister gibi dizlerime bastırdım ve sıktım. Dün gecenin bir tekrarı için her şeyi verebilecek olsam da bir yabancının önünde ağlamamak adına tüm irademi ortaya koymak zorunda kaldım.
Kafesinden çıkmak isteyen duyguları susturmak gelmese de içimden, onları daha derine ittim. Bağırmak, belki biraz terbiyemi bozup sövmek, sorgulamak, ağlamak ve daha çok ağlamak istedim. Üzerime bir ordu gibi gelen ve serbest kalmak isteyen tüm hisleri acımasızca zindanlara sürdüm ve üstlerine paslı kilitler taktım.
Boğuluyormuş da nefes almaya ihtiyaç duyuyormuşcasına başımı kaldırıp gökyüzüne baktım; sanki bir cevap arıyormuşum gibi, sanki biri bana “çıkış yolu var” diyecekmiş gibi lakin kendimi kandıramadım, çünkü biliyordum ki yoktu.
Ne kadar zaman geçti bilmiyordum. Belki birkaç saniye, belki de saatler. Hoş bana kalsa ömrümün kalanını bu bankta harcardım ya fakat bana kalmamıştı, her zaman olduğu gibi.
Tek hissettiğim esen rüzgarla beraber omuzlarımın hafifçe titrediğiydi. Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım, sonra bir tane daha. İçimdeki karmaşayı bastırmaya çalışırken yanımda ayak sesleri duydum ama gözlerimi açmadım. Göz bebeklerimde beni görüp de yakalamasını istemedim.
Yanıma oturduğunda bank hafifçe sarsıldı.
“Özgürlüğünle mi vedalaşıyorsun?” dedi alaylı bir tonla, sesi her zamanki gibi kendinden emin ama bu sefer biraz daha… dikkatliydi. “Üstelik böyle uzun uzun?”
Sözleri kulağıma ulaştı ama içime işlemedi. Hissettiklerim onun söylediklerinden daha acıyken, dediklerinin üzerimde hiçbir tesiri olmuyordu. Ne bir cevap verdim ne de gözlerimi araladım. Sadece nefes almaya ve özgürlüğümün son dakikalarıyla karışmış denizin tuzlu kokusunu solumaya devam ettim. Kirpiklerimin ucunda biriken yaşları hissedebiliyordum ama düşmelerine müsade etmedim. Ağlamayacaktım, en azından onun yanında.
Sessizliğim uzadıkça yanımdaki adamın düşünceleri yer değiştiriyordu sanki. Çünkü az önceki o alaycı atmosfer yerini daha ağır, daha temkinli bir havaya bırakmıştı. Belki de beni zorlamanın bir anlamı olmadığını fark etmişti ya da ilk kez gerçekten neyle karşı karşıya olduğunu bilmiyordu.
Ellerimi çenemin altında birleştirdim, parmaklarımı birbirine kenetledim ve dudaklarım sessizce kıpırdamaya başladı. Fransızca ifadeler dilimden dökülürken neyi söylediğimi düşünmedim bile; bu bir alışkanlıktı, bir refleks, belki de içimde kalan son güvenli alan. Bir şeylere tutunur gibi, bir şeylere sığınır gibi, hâlâ varlığına güvendiğim o yüce güce fısıldadım. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım ama içimdeki o baskı, o boğucu ağırlık az da olsa hafiflemişti.
Yanımdaki adamın bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Sanki sadece beni izlemiyor, elindeki dağınık yapboz parçalarını birleştirmeye çalışıyordu.
Gözlerimi açmadan önce duamı her zamanki gibi bitirmek için sessizce devam ettim.
Fısıltım neredeyse duyulmayacak kadar zayıftı.
Yanımdan gelen hışırtılarla gözlerimi araladığımda Sarp’ı telefonunun ekranıyla uğraşırken buldum. Onu izlediğimi fark ettiğinde ekranı kapattı ve telefonu ceketinin cebine attı.
Ne yaptığını merak etsem de sessiz kalmayı tercih ederek sadece yüzüne bakmakla yetindim.
Bakışlarım olabilecek tüm detaylardan yoksunken onun elalarının fütursuzca yüzümde gezindiğini ve binbir çabayla sakladığım her gerçeği çözmeye cesaret ettiğini fark ettim.
Kanamasın diye tuz bastığım yaralarımı deşmeye çalışacağını hissettiğimde ayağa kalktım ve onu arkamda binlerce soruyla bırakarak arabaya yürüdüm.
Evet;
Ben kimsenin bilmediği dilde yazılmış bir kitaptım fakat olur da bir gün, biri bu dili öğrenmeye kalkarsa her bir sayfasını kendi ellerimle yakardım.
⸻
Arabanın camına yansıyan yüzümü izlerken ne zaman yeniden yola koyulduğumuzu hatırlamıyordum bile. Banktan kalktığım andan itibaren içimdeki o ince çizgi—kaçışla kabulleniş arasındaki—sessizce yer değiştirmişti.
Araba ağır bir demir kapının önünde yavaşladı. Sensörle açılan kapı, içeriyi bir anda görünür kıldı. Uzun, düzenli bir yol, iki yana dizilmiş ağaçlar ve denize bakan büyük, görkemli bir yapı.
İçeri girdiğimiz anda kapı arkamızdan kapanırken, o metalik ses içimde yankılandı. Sanki özgürlüğümle arama görünmeyen bir çizgi çekilmişti. Kendimi hapishaneye girecek ve ne kadar yatacağını bile bilmeyen bir mahkum gibi hissettim.
Sarp tek kelime etmeden arabadan indi. Arkasından geleceğimi bilerek, kendinden emin bir şekilde yürümeye başladı.
Biri gelip kapımı açtığında bu kişinin dün gece Sarp’ın bana eşlik etmesi için gönderdiği ve sahildeyken üşümemem adına şal getiren Caner olduğunu fark edince hafif bir tebessümle teşekkür edip arabadan indim.
Etrafıma bakmadan yürümeye başladım ama aslında her detayı görüyordum. Kameraları, giriş çıkış noktalarını, bahçenin kör olabilecek açılarını, çevredeki koruma sayılarını tamamen süregelen bir alışkanlıkla ve istemsizce fark ettim.
Kapıya ulaştığımızda biri içeriden açtı. Hizmetlilerden biri olmalıydı. Başını hafifçe eğdi, gözlerini kaldırmadan geri çekildi.
Sarp içeri girip ana girişin karşısında başlayan merdivenlere doğru ilerlediğinde sessizce onu takip ettim.
Yukarı kata çıktığımızda gözüme ilk çarpan sağ taraftaki kapısı hafif aralık banyo olurken Sarp oranın tam karşısında kalan bir odanın önünde durdu ve kapısını açtı.
“Burada kalacaksın,” dedi ona yetişip odanın önüne geldiğimde.
Kasıtlı bir hareketle omzuna hafifçe çarparak odaya geçtiğimde kaşının biri havaya kalkarken bana bakmıştı.
“Fikrimi sorduğun için teşekkür ederim.” dedim alay kokan bir ifadeyle.
Peşimden odaya girdiğinde gözlerini üzerimden çekmeden bir adım attı.
“Buraya geldiğin andan itibaren fikirlerinin hiçbir önemi yok artık. Ben nasıl istiyorsam o şekilde olacak.”
Ona gerginliğimi hissettirmemek adına sanki kendi evimdeymiş gibi rahatça yatağa çökerken odayı inceledim.
“Hiç misafirperver değilsin. Türkler hakkında daha farklı şeyler duymuştum oysaki.”
Rahat tavırlarıma ve iğneleyici sözlerime kaşları çatılmış bir şekilde bakıyordu.
“Misafirim olsaydın gerektiği gibi davranırdım.”
Ağzımdan istemsiz bir gülme sesi çıkarken ona inanmayan bir bakış attım.
“Senin gibi bir adamdan herhangi bir kibar tavır çıkacağını sanmıyorum.”
Ağzını açıp bir şey diyecek gibi olsa da sonra sanki söyleyeceklerini yutar gibi duraksadı ve devam etti.
“Her neyse ihtiyacın olabilecek her şey var.”
Tek kaşımı havaya kaldırırken ciddiyetle ona baktığımda “Özgürlük?” dedim sorgulayan bir tonlamayla.
“Elimizde kalmadı.”
Alaycı tavrına karşı aklımdan yüzlerce hakaret geçse de omuz silkmekle yetindim.
“O hâlde ilgilenmiyorum.”
Gözlerimi ondan çekip tekrar odaya çevirdim. Yerimden kalkıp pencereye doğru birkaç adım attım. Karşımda duran deniz boylu boyunca uzanıyordu. Açık, geniş ve ulaşılamaz…
Arkamdan gelen sesi duydum.
“Memnun değilsen kapının yerini biliyorsun.”
Sözlerine kahkaha atmak istesem de tek yapabildiğim tırnaklarımı avuçlarıma batırmaktı.
Benimle resmen dalga geçiyordu.
Dudaklarım hafifçe aralanırken ona dönmedim.
“Kapının nerede olduğunu bildiğim gibi kilitli olduğunu da biliyorum. Daha nazik bir ev sahibi olmaya karar verdiğinde tekrar söyle.”
Arkamda kısa bir sessizlik oldu.
Sonra adımlarını duydum. Yaklaştığında camın yansımasından hemen arkamda olan bedenini görebiliyordum.
“Anahtarları istiyorsan gerçekleri anlatma fikrine kendini alıştır. Belki o zaman şu kibar ev sahibi işini düşünebilirim.”
Başımı hafifçe yana çevirirken göz ucuyla ona baktım.
“Neden sana anlatabileceğim bir şeylerin olduğu konusunda bu kadar ısrarcısın?” diye sordum.
Bu sefer cevap vermedi.
Yavaşça ona döndüm. Aramızda hâlâ mesafe vardı ama o boşluk bir sınır çizgisi gibiydi.
Ve ben aynı bana yaptıkları gibi onun sınırlarını ihlal etmeye kararlıydım.
Bilinçli bir şekilde ona bir adım attığımda bakışları sabit kalsa da bedenindeki gerginlik gözümden kaçmadı.
“Ve neden?” diye sordum, gözlerimi onunkilere sabitleyerek. “Bir aşçıya bu kadar ilgi gösterecek kadar aç mısın… yoksa başka bir şey mi var?”
Bakışlarımda yırtıcı bir vahşilikle onun alanına girdiğimde Sarp’ın çenesi hafifçe gerildi fakat geri adım atmadı.
Aksine gözleri yüzümde gezindi.
“Henüz karar vermedim,” dedi.
Ses tonu sakindi ama altında hissedilen bazı şeyler vardı. Bastırılmış, ölçülmüş, saklanmış.
“Neye?” dedim geri adım atmak yerine başımı kaldırıp gözlerinin içine bakarken.
“Ne olduğuna.”
Bir anlık sessizlik olduğunda gözlerim amaçlı bir hareketle onun dudaklarına kaydı.
Onu köşeye sıkıştırma zevkini tatmak istiyordum.
Duruşu sarsılmada da hafif titrek bir nefes aldığında, şimdilik böyle ufak bir zafere razı gelerek tekrar gözlerine baktım.
“Belki de sandığından daha basitim,” dedim.
Bu bir yalandı ve bunu ne yazık ki ikimiz de biliyorduk.
Sarp çok hafif bir hareketle başını yana eğdi. Sanki bu ihtimali gerçekten değerlendiriyormuş gibi.
Ama gözlerindeki ifade değişmedi.
“Hayır,” dedi.
Bakışları yüzümde dikkatle gezindi ve yeşil gözlerimde fazlaca oyalandıktan sonra başını onaylamayan bir tavırla iki yana salladı.
“Kesinlikle değilsin ve muhtemelen tahmin ettiğimden de fazlasısın.”
İçimden bir ürperti geçse de düşüncelerimin yüzüme yansımasına izin vermedim.
Başımı hafifçe kaldırdım ve samimi olmayan bir şekilde gülümsedim.
“Ah bu paranoyak ve aslı olmayan fikirler. Senin için iyi bir psikolog bulmamı ister misin?” dedim.
Karşımdaki adamın dudakları hafifçe iki yana kıvrıldı.
“Benim için endişelenmek yerine kendin için üzülmeye başlasan iyi olur.”
Aramızdaki mesafeyi açtıktan sonra birkaç adımda kapıya ulaştığında duraksadı ve bana baktı.
“Çünkü gerçekleri anlatmadığın her an burada kalma süren uzayacak. İyi düşün Catherine.”
Beynim tehlike çanları çalarken bile gözlerimi ondan çekmeden ısrarlı bir baskıyla cevap verdim.
“O hâlde sevgili (!) katil baban için başka bir aşçı aramaya başla. Çünkü sana anlatacak hiçbir şeyim yok.”
Sarp’ın kapı kolundaki parmak boğumları bembeyaz kesilirken çözemediğim bir şekilde bana baktı.
Sanki bir şey söyleyecekmiş gibi.
Kendimi söyleyebileceği her öfke dolu cümleye hazırlamışken karşımdaki adam sertçe yutkundu ve kapıyı çarparak çıktı.
Çıkan sesle irkilip bir anlığına gözlerimi kapatırken yumruklarımı sıktım.
Bunlar çok geride kaldı, Catherine. Artık korkmana gerek yok.
Arkadan bir kilit sesi gelmemesine rağmen kendimi kapana kısılmış gibi hissettim. Sanki duvarlar üstüme üstüme geliyordu.
Aceleyle pencereye doğru yürüdüm ve zemine kadar uzanan camlardan birini açtım. Göğsümdeki sıkışmışlık yükselirken derin bir nefes aldım, kendimi toparlamaya çalıştım. Anılar dört bir tarafımı kuşatıyor beni çaresiz bırakıyordu.
Benim suçum değildi, dedim içimden.
Damakta acı bir tat bırakan hatıraları zorlukla kovalayıp titremeye başlayan bedenimi sakinleştirdim. Yapmam gereken onca şey vardı ve bunların arasında kesinlikle kendimi bırakıp ağlamaya başlamak yoktu.
Nefesimi düzene soktuktan sonra odanın kapısına ilerledim ve sessizce dışarıyı dinledim. Herhangi bir gürültü gelmediğinde yatağın üzerine bıraktığım çantamdan telefonumu çıkarttım ve onun açılmasını beklerken çantanın içine diktiğim, dışarıdan bakan birinin anlayamayacağı bölmeyi açtım. İşaret parmağımı daracık cebe zorlukla geçirdim ve Türkiye’ye geldiğim gün aldığım ve kullanılmamış hattı çıkardım.
Yeni açılan telefona hızlıca hattı takarken odanın içindeki banyoya geçtim ve etrafı detaylıca inceleyip herhangi bir kamera ya da dinleme cihazı olmadığına emin oldum. Banyo dolabına yaslanarak, rehbere girip ezbere bildiğim numarayı tuşladım.
“Catherine, is that you?”
(Catherine, sen misin?)
Kimsenin duymaması adına kısık bir sesle cevap verdim.
“Oui, c'est moi.”
(Evet, benim.)
Fransızca cevap vermemle Rıza Karayel aynı şekilde Fransızca’ya geçti. Bir sorun olduğunu anlamıştı.
“Ce matin, mes hommes vous ont suivi jusqu'à la maison de Hakan. Vous n'en êtes pas reparti depuis. Que s'est-il passé ?”
(Sabah adamlarım seni Hakan’ın evine kadar takip etti. O zamandan beri oradan çıkmadın, bir şey mi oldu?)
“Son fils, Sarp, a découvert que j'avais été témoin du meurtre. Il n'a rien dit à son père, mais il a avoué me soupçonner. Hakan Karahan lui a également donné la permission d'enquêter. Sarp m'a fait sortir par la porte de derrière et m'a emmené chez lui.”
(Oğlu Sarp, cinayeti gördüğümü öğrenmiş. Babasına olanları anlatmadı ama benden şüphelendiğini söyledi. Hakan Karahan da olayları öğrenmesi için ona izin verdi. Sarp, beni evin arka kapısından çıkarıp kendi evine getirdi.)
Babam Fransızca birkaç küfür savururken hızlıca devam etti.
“Ne lui dites rien. Il doit vous prendre pour une personne ordinaire et innocente qui a été témoin du meurtre.”
(Sakın ona bir şey belli etme. Senin sadece cinayete tanık olmuş, sıradan ve masum biri olduğunu düşünmeli.)
“Je le fais déjà, mais il sait que je lui cache quelque chose. Je suis sûre qu'il a commencé à enquêter sur moi. Je ne peux pas continuer comme ça encore longtemps.”
(Öyle yapıyorum zaten ama bir şeyler sakladığımı biliyor. Beni araştırmaya başladığına eminim. Bu oyunu çok fazla sürdüremem.)
Karşı tarafta kısa bir sessizlik olduğunda stresle banyonun içinde gezindim.
“D'accord, j'ai la vidéo du meurtre. J'espérais qu'on n'aurait pas à l'utiliser, mais s'il te coince, menace-le avec la vidéo. Je trouverai une solution avant que ça n'arrive.”
(Tamam, elimde cinayetin videosu var. Kullanmak zorunda kalmayacağımızı umuyordum ama eğer seni sıkıştırırsa onu videoyla tehdit et. Ben o an gelmeden önce bir şeyler düşüneceğim.)
Dışarıdan gelen sesleri duyduğumda aceleyle konuştum.
“Je dois raccrocher. N'essayez pas de me contacter avant que je vous appelle. Je ne veux pas éveiller davantage les soupçons.” (Kapatmam lazım. Ben seni aramadan sakın bana ulaşmaya çalışma. Daha fazla şüphe çekmek istemiyorum.)
Odanın kapısı açılmadan hemen önce telefonu kapatıp arama kaydını sildim. Biri içeri girip banyonun kapısını tıklattığında lavaboda yüzüme su çarpıyordum.
Elimdeki kağıt havluyu yüzüme yumuşak hareketlerle bastırırken banyonun kapısını açtığımda karşımda görevli kadınlardan birini buldum.
“Sarp Bey sizinle görüşmek istiyor.”
Onu başımla onaylayarak “Geliyorum,” dediğimde kadın odadan çıktı ve ben de peşinden ilerledim.
Alt kata indiğimde salonun ışıkları altında görkemli bir şekilde yayılmış mobilyalarda ve diğer küçük detaylarda sonra ise odanın köşesindeki heybetli bedenin üzerinde gezindi bakışlarım.
Sarp, pencerenin önünde duruyor; sırtı bana dönükken ellerini cebine koymuş, dışarıyı izliyordu.
Bir an duraksadım, derin bir nefes aldım ve sonra yürümeye devam ettim.
Topuklu ayakkabılarımın tok sesi mermer zeminde gereğinden fazla yankılandı. Ancak yanına ulaşmama birkaç adım kala başını hafifçe yana çevirdi.
Gözleri beni buldu.
Bu sefer bakışları sabit değil, aksine daha sert ve sabırsız duruyordu.
“Düşündün mü?”
Fakat bilmediği şey korkutucu olduğunu düşündüğü bu bakışların üzerimde hiçbir etkisi olmadığıydı.
Kollarımı gayet rahat bir tavırla birbirine bağlarken kalçamı arkamda duran ve muhtemelen kimse tarafından çalınmayan piyanonun kenarına yasladım.
“Evet, başlangıç için Havyarlı Blini düşünmüştüm, tabi ki Crème Fraîche ile birlikte. Çorba olarak sofistike bir lezzet için Istakoz Bisque. Devamı için de Beef Wellington harika olur ben-“
Cümlem Sarp’ın bir anda pencerenin kenarından ayrılıp tamamen bedenini döndürmesi ve üzerime eğilmesiyle yarıda kesilmişti.
“Oyun oynamayı bırak.”
Yüzüme çarpan nefesini görmezden gelmeye çalışmak oldukça zordu fakat çabaladım ve nihayetinde masum bir ifadeyle ona baktım.
“Menüde beğenmediğin bir şey mi oldu yoksa? Hemen değiştirebilirim.”
Karşımdaki adamın çenesindeki bir kasın belli belirsiz seğirdiğini fark ettiğimde müsait bir anda böyle bir tepki için kendimi kutlayacağımı aklıma not ettim.
Ela gözlerinden hafif bir karartı geçerken “Catherine, sabrımı sınıyorsun. Bu aptal oyunlara biraz daha devam edersen bu kadar hoşgörülü ve sakin olamayacağım,” dedi tehdit kokan bir tonlamayla.
Tek kaşım havaya kalkarken inanamayan bir şekilde yüzüne baktım.
Çok daha kötülerini duymuşken bu laflarının beni etkileyeceğini ve anında gardımı düşüreceğini mi sanıyordu gerçekten?
Eğer öyleyse büyük bir yanılgı içindeydi.
“Babasının gücünün arkasına saklanan ve sadece görmemesi gereken bir olaya tanık olmuş, masum bir kadını tehdit eden bir adamın sözlerinden korkmam mı gerekiyor?”
Sarp’ın bakışlarını kaplayan karanlığı fark ettiğimde doğru noktaya baskı yaptığımı anladım.
Üzerime doğru bir adım attığında bedenine yayılan gerginliği net biçimde görebiliyordum.
“Sınırı aşıyorsun, kırmızı çizgilerimi geçmeni tavsiye etmem,” dedi, iç ürperten bir ses tonuyla.
Sözlerinin üzerine yaslandığım yerden doğruldum ve kollarımı çözme gereği bile duymadan birkaç adım ilerleyerek onun kişisel alanını işgal ettim.
“Burada mıydı, sınırın?” derken gözlerimle işaret ettiğim hayali noktanın üstüne topuklarımla bastım.
Alnında muhtemelen öfkeden bir damarın atmaya başlamasına rağmen dudakları iki yana kıvrıldı.
“Demek oyun oynamaya devam etmek istiyorsun. Kabul, oynayalım.”
Bakışlarını benden çekip arkamda bir noktaya sabitlediğinde kafamı baktığı yöne çevirdim.
Az önce bana eşlik eden görevli kadın, salonun çıkışında bekliyordu. Neler olduğunu anlamaya çalışırken kadının eli duvardaki anahtara uzandığında kesik bir nefes aldım.
Hayır!
Salondan çıkmak için adım atacağım sırada kolum mengene gibi bir tutuşla kavrandığında duraksadım.
“O kadar hızlı değil. Daha yeni başladık..”
Bedenimi bir ürperti sararken Sarp’ın tek bir baş hareketi dünyamı karanlığa batırmak için yeterli olmuştu.
Kısa bir tıklama sesinin beraberinde salonun tüm ışıkları kapandığında beni yerimde sabitleyen adamın tutuşundan uzaklaşmaya çalışsam da nafileydi.
“Bırak.”
Nefesini kulağıma vererek fısıldadığında ürperirken bedenimin iki yanında sallanan ellerim elbisemin eteğine tutundu.
Kalbim göğsümü delmek ister gibi çarparken kontrolümü yavaş yavaş kaybettiğimi hissediyordum.
“Ne oldu, Catherine; çizgilerini mi aştım yoksa? Neredeydi sınırın, burada mı?”
Aldığım nefes ciğerlerime yetersiz gelmeye başladığında bedenim korkumu ele verir gibi haince titredi.
Baba ne olur gitme, korkuyorum!
Zihnim gürültülü sanrıların deryasında kaybolurken, başımı iki yana salladım.
“Hayır,hayır,hayır…”
Sarp baskısını bir an olsun azaltmayarak ve boğuştuğum anılardan bihaber sözlerine devam etti.
“Bana gerçekleri anlatacak mısın yoksa seni ikna etmem için daha fazlası mı gerekiyor?”
Ceza istemiyorum, lütfen beni burada tek bırakma!
Kulaklarım uğuldamaya başlarken karşımdaki adamın sözleri bende herhangi bir karşılık bulamıyordu.
Bir dahakine daha iyi yapacağım, söz veriyorum.
“Hayır!”
Tırnaklarım boynumda çizikler bırakırken nefes almaya çalıştım ama odadaki oksijen miktarı azalmıştı sanki.
Boğuluyordum.
“Catherine, nefes al.”
Kolumdaki baskının azaldığını hissetsem de tepki dahi veremedim. Kafamdan yükselen seslere odaklanmışken tüm dünyam ufacık ve karanlık bir odaya indirgenmişti.
“Beni duyuyor musun?”
İstemsizce ellerim kulaklarıma giderken sayıklamayı ve hatırlamayı durduramıyordum.
Çok acıktım baba, yemek yememe izin ver.
“Lütfen dur, yapma!”
Yüzümde yabancı bir dokunuşun gezindiğini hissettiğimde etrafın karanlık olmasına rağmen korkuyla gözlerimi kapattım.
“Nazlı ışıkları aç. Catherine, beni duyuyor musun? Nefes alman gerekiyor.”
Titreyen kirpiklerimde yaşlar birikmişken göz kapaklarım sımsıkı örtülü ve kulaklarım avuçlarımla sarılmışken mırıldanmaya başlamıştım bile.
“I-I am not your pawn, I’m not your crown”
“Catherine bana bak, gözlerini aç.”
“You can’t k-keep pulling my world d-down.”
Titreyen ve kekeleyen ses tonum kendime bile zorlukla ulaşırken çenemde hissettiğim sert dokunuşla irkildim.
“Bana bak Catherine!”
Yaşlarla parlayan yeşillerimi araladığımda kendimi tekrardan loş ışıklarla aydınlatılmış salonda buldum.
Hemen karşımda duran ve kendisine bakmam için çenemi iki parmağıyla tutmuş adama odaklandığımda hâlâ titreyen ellerimle elini iterek ondan uzaklaştım.
Göğsüm hızla inip kalkıyorken terden yüzüme yapışmış saçlarımı geriye ittim. Sarp’a bakmıyordum bile.
“İyi misin?”
Gülmek, hatta kahkahalar atmak istedim ama bunu yapamayacak kadar bitkin düşmüştüm. Bunun yerine karşımda durup yüzsüzce nasıl olduğumu soran adama buz gibi bir bakış atmakla yetindim.
Cevabımı bile hak etmiyordu.
Artık eski gözle bakamadığım bu salonda daha fazla durmak istemeyerek ona arkamı döndüğümde duyduğum alaycı sözler beni olduğum yere çiviledi.
“İstemeden travmalarını mı hatırlattım yoksa?”
Yanan gözlerimi birkaç kez kırpıştırırken başımı hafifçe yukarı kaldırdım.
Şimdi değil, burada değil.
Arkamı dönüp ona baktığımda elleri cebinde ve değerlendiren bir bakışla beni izlediğini gördüm.
Rahat ve umursamaz hâli içimde bir yerlerde küçücük bir çatlağa sebep olurken hayal kırıklığını sarmalamış bir öfkeyle gözlerinin içine baktım.
“Kendini gücüyle savunan bir kadınla mücadele edemeyip, onu zaaflarıyla vurmaya çalışacak kadar korkak ve iğrenç birisin.”
Sözlerimin üzerine aramızda bir ölüm sessizliği peydâ olurken karşımdaki adamın kendinden emin tavrı yavaşça soldu.
Bakışlarındaki keskinlik ve değerlendiren ifade kaybolurken yavaşça nefes verdi.
“Ben…”
Söyleyeceği hiçbir şeyi duymak istemeyerek merdivenlere yöneldim ve yukarı çıkmadan hemen önce tüm o sergilediği gösterinin amacına hitaben konuştum.
“Sana verebileceğim tek gerçek bu, tabi sindirebilirsen.”
⸻
Sarp Arel Karahan
Belki de hayatımda ilk defa geri adım atacağım bir andayken Catherine’in arkasını dönüp gitmesiyle söyleyeceklerimi yutmak zorunda kaldım.
Gidişiyle tek başıma kaldığım salona bakarken bu kadar ileri gitmenin gerekli olup olmadığını sorgularken buldum kendimi. Yanı başımdaki tekli koltuğa çökerken nefes almakta zorlanıyormuş gibi gömleğimin iki düğmesini açtım.
Elbette gerekliydi, o kadın hem bir cinayete tanık olmuş hem de gözlerimin içine baka baka yalan söylemişti.
Hâlâ da söylemeye devam ediyordu.
Lanet olsun! Niye şüpheli birini korkutmuş olmam hakkında düşünüyordum ki zaten?
Peki ya tüm korkusuna rağmen yaşlarını kendisine saklamaya çalışan gözleri?
Başımı ellerimin arasına alırken sıkıntılı bir nefes verdim.
Bir defa Hakan Karahan’a kadından şüphelendiğimi söylemiştim ve bu yoldan dönüş yoktu. Ya bildiklerimi anlatacak ve onun kaderini babamın ellerine bırakacak ya da masum olduğunu ispatlayacak ve özgürlüğünü geri verecektim.
Fakat öyle inatçıydı ki bana en ufak bir ipucu vermiyor ve sanki burada şüpheli olan o değil de benmişim gibi üzerime geliyor, dalga geçmeye cesaret ediyordu.
Belki de bu gece kontrolümün bir parçasını yitirmemin sebebi buydu.
İlk defa biri bana direniyordu, sözümü dinlemiyor ve karşımda korkudan titremiyordu. Bana karşı koyuyor ve aptal oyunlar oynamaya cüret ediyordu.
Ve ben ilk defa ne yapacağımı bilmiyordum.
Ellerimi saçlarımın arasından geçirirken koltuğa bıraktığım ceketimi de alıp üst kata çıktım.
Merdivenlerin sonuna geldiğimde odama yönelecektim ki gözüme koridorun solunda kalan, kapalı kapı takıldı.
Beni ilgilendirmez.
Mantığımdan yükselen tüm itirazlara rağmen adımlarım çoktan odasının yolunu tutmuştu. Kapının önüne geldiğimde duraksadım.
Ne diyecektim ki?
Onu gördüğümde söyleyecek bir şeyler bulurum düşüncesiyle kapıyı tıklatmak için hareketlendiğim sırada aklıma gelen cümlelerle elim havada kalakaldı.
‘Bir kadını zaaflarıyla vurmaya çalışacak kadar korkak ve iğrenç birisin.’
Parmaklarım bir yumruk haline gelerek aşağı düşerken kapının önünden çekildim.
Odamın kapısını sertçe çarparken beni boğmaya başlayan kravatı çıkarıp elimdeki ceketle beraber bir köşeye fırlattım. Yatağa otururken zihnimde hâlâ yankılanan sözlerin esiri olmuş bir şekilde yüzümü sıvazladım.
Sözlerine neden bu kadar çok takılmıştım, amacım zaten onu korkutup bilgi almak değil miydi?
Dün geceden beri cebimde duran küpeyi çıkarıp parmaklarımın arasında döndürürken bugün eve gelmeden önce deniz kenarında yaşananları hatırladım.
Arabaya bindiğimiz andan beri ne kadar ona baksam da inatla benden tarafa dönmemiş, sessizlik içinde yolu izlemişti.
Bu sessizliğini benden kaçmak için bir plan yaptığına yormuştum ki ansızın ‘Durabilir miyiz,’ diye sorduğunda düşüncelerimi doğruladığını sanmıştım.
Ta ki başımı kaldırıp da durmak istediği yerin dün gece Caner’in attığı konum olduğunu fark edene kadar.
Bir çocuk gibi hevesle denizin kenarında duran banka baktığını gördüğümde neden yaptığıma anlam veremesem de inmesine izin vermiştim
Üzerine düşünmek de istememiştim zaten, kaçmaya çalışarak bana sorun çıkarmaması yeterliydi. Adamlarım peşinden inip onu takip ettiğinde arabada kalsam da ne yapacağını görmek için beklemiştim
Önce denize bakmış, sonra da bankın ucuna -sanki her an gidecekmiş- gibi oturmuştu. Saniyeler dakikaları kovalarken yarım saatin sonunda beklemekten usandım ve arabadan inmiştim.
Ona kalırsa gitmeye niyeti yok gibiydi.
Aceleci adımlarla yanına ilerlediğimde önce serin havada titreyen omuzlarını görmüştüm.
Örtülü göz kapaklarını gördüğümde anlam verememiştim, denizi izlemek yerine gözlerini kapatıp beklemek için mi buradaydı?
“Özgürlüğünle mi vedalaşıyorsun?”
Etrafından dolaşırken yanına oturmadan önce kasıtlı bir alayla “Üstelik böyle uzun uzun.” desem de ondan bir cevap alamadığımda oturup bakışlarımı yüzüne çevirdiğimde kirpiklerinde birikmiş yaşları fark etmiştim.
Dudaklarımı birbirine bastırırken bir an için kendime öfkelenir gibi olmuştum.
Onun gözleri kapalıyken her bir detayı izleme fırsatını görmezden gelememiştim.
Önce esen rüzgarla birlikte hafifçe hareketlenen kızıl, uzun ve dalgalı saçlarında gezinmişti bakışlarım. Sonra biraz daha koyu renkte ve biçimli olan kaşlarında. Dün gece depoda yakınındayken rengini fark ettiğim zümrüt yeşili gözlerini örten uzun kirpiklerini, yüzüne göre daha ufak kalan ve biçimli burnunu, şekilli ve hafif çatlamış dudaklarını görmüştüm. Hepsi beyaz teninin üzerine resmedilmişti.
Onu incelemeye dalmışken bir anda ellerini kaldırıp çenesinin altında birleştirmesiyle kaşlarım çatılmıştı.
Gözleri hâlâ kapalıyken derin bir nefes aldığında, başını gökyüzüne doğru kaldırarak mırıldanmaya başlamıştı.
Fısıltısındaki kelimelerinin çoğunu seçemiyor ve ne dediğini anlayamıyordum. Muhtemelen dua ediyordu. Dilini anlamaya çalışıyordum ve İngilizce olmadığı kesindi.
Sessizce telefonumu cebimden çıkarmış ve notlar kısmını açarken söylediklerine dikkat kesilmiştim.
Arada seçebildiğim birkaç kelimeden sonra şaşırmıştım.
Kendim pek hakim olmasam da kulak aşinalığım olduğu kadarıyla dili Fransızca’ya benzetmiştim.
Bu kadın kaç dil biliyordu?
Son duyduklarımı muhtemelen yazımı yanlış da olsa anladığım gibi hızlıca yazmıştım. O gözlerini aralarken telefonu kapatmış ve ceketimin cebine koymuştum.
Tek bir söz bile etmeden yerinden kalkıp arabaya doğru gitmesiyle arkasından bakakalmıştım.
Küpeyi dikkatlice çekmecedeki ufak kutuya koyduktan sonra telefonumu aldım ve notlara yazdığım her şeyi kopyalayıp bir çeviri uygulamasına attım.
Otomatik algılamanın dili hemen Fransızca yapmasıyla tahminimin doğru olduğunu anlarken uygulama önce cümlenin Fransızca halini düzenledi.
‘Seigneur, protège ma mère, s’il te plaît.’
Cümleyi dikkatle okuduktan sonra Türkçe’ye çevirmek için ekrana tıkladığımda gördüklerimle duraksadım.
Bir yandan ise kulaklarımda ışıkları kapattığım an onun mırıldandığı satırlar yankılanıyordu.
Sözleri daha önce dinlediğim hiçbir şarkıya benzemiyordu.
Catherine, beni daha ne kadar şaşırtacaktı?
Bu kadının derdi neydi ve neyin peşindeydi? Israrla anlatmaktan sakındığı gerçek neleri barındırıyordu?
Bana tüm bunları saniyeler içinde düşündürten cümleyi görmek için ekrana tekrar baktığımda bu işin içinden sandığım kadar kolay çıkamayacağımı anlamıştım.
‘Tanrım, lütfen annemi koru.’
Catherine Sinclair, emin olduğum her şeyle çelişiyordu…
⸻
Bölüm sonu.
Bölüm hakkındaki düşüncelerinizi buraya yazabilirsiniz.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere!
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |