7. Bölüm

7. Bölüm - Where Fire Learns to Bleed

duskwoven
duskwoven

7.Bölüm - Ateşin Kanamayı Öğrendiği Yer

 

Hoş geldiniz.
Oy vermeden geçmeyin lütfen. Keyifli okumalar dilerim.

 

"Kader diye sunduğunuz zinciri kırmaya geldim."

 


Catherine Elise Sinclair

 

Gece hiç bitmemiş gibiydi.


Gözlerimi her kapattığımda karanlık büyüyor, genişliyor ve beni içine çekiyordu; çocukluğumun o dar, havasız, duvarları nem kokan odalarına geri dönüyordum. Dizlerimin üzerinde saatlerce bekletildiğim, ses çıkardığımda cezanın uzadığı, ağladığımda kapının dışından gelen ayak seslerinin ağırlaştığı o gecelere...


Uyumakla uyanık kalmak arasında sıkışıp kaldığım saatler boyunca zihnim bana acımasızca oyunlar oynadı. Babamın sesi, açlığın mideyi kemiren o tanıdık sancısı, nefes almanın bile zorlaştığı o kapalı hücre... hepsi birer birer geri gelmişti. Sanki yıllardır unuttuğumu sandığım her şey, bir gecede yeniden hatırlanmayı bekliyormuş gibi yüzeye çıkmıştı.


Ve en kötüsü de uyuduğumda kabuslar, uyandığımda hatıralar peşimi bırakmıyordu.


Kendimden kaçamıyordum.


Sabahın ilk ışıkları perdelerin arasından içeri sızarken yatakta doğruldum. Uyumuş muydum, yoksa sadece gözlerimi kapatıp sabahı mı beklemiştim, bundan bile emin değildim. Şakaklarım zonkluyordu, bedenim dinlenmiş değil aksine daha da ağır hissediyordu.


Ama alışkındım.


Yorgunlukla yaşamaya, uykusuzlukla ayakta durmaya, içimde kopan fırtınayı yüzüme yansıtmamaya...


Yavaşça ayağa kalktım. Odanın içindeki banyoya geçip aynadaki yansımama baktığımda gördüğüm şey bir insandan çok bir kabuktu. Göz altlarım morarmış, bakışlarım donuktu. Yüzümdeki izler bile gerçeği benden saklamıyor, tükenmişliğimi haykırıyordu. Bir an için o hâlime bakakaldım.


Sonra eğilerek musluğu açtım ve yüzümü yıkadım.


Soğuk su tenime çarptığında irkilsem de geri çekilmedim. Ellerimi lavaboya yaslayıp başımı eğdim, derin bir nefes aldım ve sonra bir tane daha.


Bir nebze olsun daha iyi hissederek suyu kapattım ve yüzümü kuruladıktan sonra çantamın içindeki makyaj malzemelerini çıkardım.


Rutin bir tavırla göz altlarımı kapattım, tenimi eşitledim, dudaklarıma renk verdim. Saçlarımı düzelttim. Birkaç dakika içinde aynadaki yüz, az önceki kırılgan hâlinden uzaklaşıp yeniden tanıdığım o mesafeli, kontrollü ifadeye bürünmüştü.


Yanımda başka eşya olmadığı için dünkü elbisemi tekrar giydim ve telefonuma uzandım.


Dün olanlardan sonra burada bir dakika daha kalmaya tahammülüm yoktu.


Kısa bir an saate göz attım, muhtemelen şu an Kanada'da gece yarısıydı ama umursamadım. Benim uykusuz geçen bir gecemden daha sonra onu uyandırmayı önemseyemeyecektim.
Hızlıca rehbere girip ezbere bildiğim numarayı tuşladım.


"S'ils vous ont réveillé à cette heure-ci, c'est qu'il s'est passé quelque chose de très important."
(Bu saatte uyandırdığına göre çok önemli bir şey olmuş olmalı.)


Huysuz ve tehditvari tonlamasına kulak asmayarak sessizce devam ettim. Evdekiler tarafından duyulmak istemezdim.


"Oui, c'est arrivé. Sarp n'est pas du genre à croire que je suis innocent. Il s'est passé suffisamment de choses pour que j'en sois certain."
(Evet, oldu. Sarp masum olduğuma inanacak biri değil. Buna emin olmamı sağlayacak yeterince şey yaşandı.)


Arkada kısa bir hareketlilik olduğunda yataktan kalktığını anladım.


"De quelles bêtises parlez-vous ? Dites-moi ce qui s'est passé."
(Ne saçmalıyorsun? Ne olduysa anlat.)


"Peu importe ce qui s'est passé, c'est terminé. Je retournerai bientôt à l'hôtel sous prétexte de récupérer mes affaires, et vous direz à vos hommes de me faire sortir de là. Je rentre au Canada."
(Olanların bir önemi yok, bu oyun burada bitti. Birazdan kalan eşyalarımı alma bahanesiyle otele döneceğim ve sen de adamlarına beni oradan bir şekilde çıkarmalarını söyleyeceksin. Kanada'ya geri döneceğim.)


Karşı tarafın öfkeyle bir nefes aldığını duyduğumda beklentiyle gerildim.


"Cela n'arrivera pas. Vous avez réussi à entrer chez lui. Convainquez-le de votre innocence et restez avec lui. Nous avons besoin de toute information que vous obtiendrez."
(Böyle bir şey olmayacak. Adamın evine kadar girmeyi başardın. Kendini masum olduğuna inandır ve yanında kalmaya devam et. Edineceğin her bilgiye ihtiyacımız var.)


Öfke bedenimi ele geçirirken bile kendimi sakin kalmaya zorladım ve derin bir nefes aldım.

 

"Sarp se méfie déjà de moi, il ne me croira pas quoi que je dise. Je veux partir d'ici avant que la situation ne dégénère."
(Sarp zaten benden şüpheleniyor, ne dersem diyeyim bana güvenmeyecek. İşler kontrolden çıkmadan buradan gitmek istiyorum.)


"Si tu tentes de partir, tu en subiras les conséquences. Reste où tu es et fais ce que tu as à faire."
(Eğer gitmeye kalkarsan sonuçlarına katlanırsın. Orada kal ve yapman gerekeni yap.)


Telefon yüzüme kapatıldığında boğazıma kadar hayal kırıklığına battığımı hissediyordum.


Kim olduğumla ilgili gerçekler ortaya çıkarsa bana ne olacağını umursamıyordu.


Ben gerçekten de gözünü kırpmadan feda edebileceği, onun için en ön cephede savaşan öylesine bir askerdim.


Fakat daha fazla onun için savaşmak istemiyordum. Bugün bu ülkeden gidecektim, o yardım etsin veya etmesin.


Bir karar vermiş olmanın rahatlığıyla arama geçmişini sildim ve banyodan çıktım.
Tam o sırada odanın kapısı çalındı.


Bir an duraksamış olsam da sonra hiçbir şey olmamış gibi davranmayı seçtim.
"Gir."


Kapı aralandı.


İçeri giren kadın dün gece salondaki ışıkları kapatan kişiydi. Nazlı olduğunu hatırlıyordum. Bakışlarım onun yüzüne kayarken içimde ince, keskin bir şey hareket etti. Bu evde herkes bir şeylerin parçasıydı ve o da bundan muaf değildi.


"Kahvaltı hazır," dedi nazik bir sesle.


Sanki dün gece hiçbir şey olmamış gibi.
Sanki karanlığa gömülen ben değilmişim gibi.


Gözlerimi ondan çekmeden birkaç saniye baktım. Sonra tek kelime etmeden yanından geçtim.

 

Omzum onun omzuna hafifçe değdi ama ne özür diledim ne de duraksadım.
Evet, burada bir çalışan olabilirdi fakat aynı zamanda hür iradeye sahip bir insandı ve ben bir hemcinsimin daha duyarlı olmasını beklerdim.


Bu yüzden sustum, böyle birine cevap vermek dahi bir ayrıcalıktı.
Ve o an kimseye verecek bir şeyim yoktu.


Koridordan geçip merdivenlere yöneldim. Aşağı inerken her adımım mermer zeminde yankılandı; sanki bu ev sessizliği bile büyütüyordu. Son basamağa geldiğimde geniş salonun ortasında kurulu kahvaltı masası dikkatimi çekti.


Sarp, masanın başında oturuyordu.


Sırtı dik, bakışları düşünceli, yüzü her zamanki gibi okunamazdı. Sanki beni bekliyormuş gibi tabağındaki hiçbir şeye dokunmamıştı.


Bakışları üzerime değdiğinde hiçbir şey söylemeden karşılık verdim. Masanın diğer ucuna ilerledim ve sandalyeyi çekip oturdum.


Aramızdaki sessizlik sadece birkaç saniye sürdü. Bu sükuneti ilk bozan ise Sarp olmuştu.
Konuşmadan önce sandalyesini hafifçe geriye itti, parmaklarını masanın üzerinde birbirine kenetledi ve bana bakmadan konuştu.


"Seni buraya aşçı olarak getirdim," dedi, sesi sakindi ama altında bastırılmış bir ton vardı, "fakat hazırlamayı geçtim, kahvaltıya bile zor geliyorsun."


Bakışlarımı kaldırmazken başımı hafifçe yana eğdim. Dün geceyi unutmamıştım. Unutamayacaktım.


Tabağıma uzanırken bu zamana kadar olduğunun aksine yabancı ve uzak bir sesle cevap verdim.
"Dün sana bir menü sunduğumda," dedim sakince, "bana burada olma sebebimin yemek yapmak değil, gerçekleri anlatmak olduğunu söyledin."


Çatalı elime alırken tabağıma servis yaptım.
"Ben de bu sabah o yönde bir çabaya girişmedim."


Sarp'ın bakışlarını üzerimde hissetsem de gözlerimi tabağımdan ayırmadım.
"Anlat o hâlde."


Sözleri üzerine çatalımı tabağıma bıraktım ve başımı kaldırıp ona baktım. Gözlerimde ne öfke ne de korku vardı; sadece soğuk, net bir karar.
"Sana anlatacak hiçbir şeyim yok," dedim.


Bir saniye duraksadım.
"Ve yaşananlardan sonra senin için çalışacak da değilim."


Kelimeler ağzımdan çıktıkça içimdeki düğüm daha da sıkılaştı fakat yüzüme yansımasına izin vermedim.
"Kendine ve babana başka bir aşçı bul."


Sözlerim bittikten sonra tekrar yemeğime döndüm. Sanki sıradan bir konuşmaymış gibi. Sanki karşımda oturan adam hayatımı altüst etme potansiyeline sahip değilmiş gibi.


Lakin içimde her şey diken üstündeydi.


Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Bu sessizlik, herhangi bir sözden daha ağırdı.
"İlginç," dedi sonunda, arkasına yaslanarak. "Dün gece korkudan titreyen biri, bu sabah bana şart koşuyor."


Bakışlarımız çarpıştı.
"Bence de ilginç. Dün gece neredeyse ağlayarak özür dileyecek olan kişi, bu sabah sert adamı oynuyor.


Sarp birkaç saniye beni izledi. Sanki söylediklerimin altını kazıyormuş gibi. Ama ben yüzümdeki ifadeyi değiştirmedim.


Sonra yavaşça başını yana eğdi.
"Af dilemek gibi bir niyetim yoktu. Pişman olacağım şeyleri yapmam, yaptıklarımın da arkasında dururum."


Dudağımın bir kenarı yukarı kıvrılırken ona inanmayan bir bakış attım.
"Yaptıklarının arkasında duracaksan, karşımda oturma Sarp Karahan. İnandırıcılığını yitiriyorsun, ondan söylüyorum."


Bakışları keskinleşirken rahat duruşunda bir kıpırdanma oldu. Sonra kendini toparlıyormuş gibi boğazını temizledi.
"Neye inandığınla ilgilenmiyorum, kızıl tilki."


Kaşlarım çatılırken anlamlandırmaya çalışır gibi Sarp'a baktım.
"Kızılı anlayabiliyorum fakat tilki derken?"


Yüzünde eğlenen bir ifade oluşurken oturduğu yerden bana doğru eğildi.
"Kurnazsın, Catherine. Bunu görmezden gelmek aptallık olur. Üstelik şu ana kadar yaşananlardan görebiliyoruz ki sonunda döndüğün yer benim yanım oluyor."


Kollarımı birbirine bağlarken tek kaşım alayla havalandı.
"Sizin Türkçe'de dendiği gibi değil mi; kürkçü dükkanı misali? Fakat bu hikayenin sonunda benim gideceğim tek yer kendi ülkem olacak."


"Atasözü de biliyoruz demek," dedi, keyifli bir ses tonuyla.


Onun gibi arkama yaslanırken tabağımla uğraşmayı bıraktım.
"Her neyse, böyle gereksiz hitaplara gerek yok. Benim bir adım var."


Sözlerim üzerine ikimiz de sustuk.


Sessizlik uzadıkça atmosfer ağırlaştı ama bundan rahatsız olmadım. Çünkü bu tür sessizlikler bana tanıdıktı.


"Kaldığım otelde eşyalarım var," dedim, konuyu değiştirerek. "Onları almam gerekiyor."


Sarp'ın bakışları anlık olarak değişti. Bu küçük isteğin arkasında ne olduğunu tartmaya çalışıyordu.
"Tamam, hazırlan. Beraber gideriz."


"Endişelenmene gerek yok. Kaçacak olsam şimdiye kadar denerdim."


"Deneyebilirsin, döneceğin yer belli ne de olsa."


Başımı sallarken alayla gülümsedim.
"Benden ayrı duramadığını bu kadar belli etme."


Kısa bir an ne söylediğimi idrak edemiyormuş gibi sessiz kaldı. Sonra sandalyesini geri iterek ayağa kalktı ve bana bakmadan ceketini aldı.


"Gitmek istiyorsan hazırlan, Catherine."

 



Yol boyunca konuşmadık.


Arabanın içi ağır bir sessizlikle doluydu. Camdan dışarı bakıyordum ama hiçbir şey görmüyordum. Düşüncelerim dağınıktı, içimde huzursuz bir his vardı. Sebebini tam olarak koyamıyordum ama sanki bir şeyler yanlıştı.


Derin bir nefes alarak tüm olumsuz fikirleri kafamdan atmaya ve bir plan yapmaya çalıştım.
Bugün Rıza Karayel'in yardımı olsa da olmasa da bu ülkeden gidecektim.


Otelin koridorları, çıkış kapıları, yangın merdivenleri, kamera açıları dahil her unsuru hesaplayarak kendime bir yol haritası çizmeye uğraştım.


Fazla kalabalık değildik, yanımda Sarp vardı. Caner denilen adam da arabayı sürüyordu. Arkamızdan gelen araçta da iki adam daha bulunuyordu.


Otele yaklaştığımızda içimdeki o rahatsızlık hissi daha da büyüdü. Kalbim nedensizce hızlandı. Parmaklarımı dizlerimin üzerinde sıkarken kendimi sakinleştirmeye çalıştım.
Araba durduğunda göğsümdeki tüm paniğe rağmen sakince kapıyı açtım. İnerken Sarp'a bakmadım.


Otelin koridoru beklediğimden daha sessizdi.


Halının üzerine basan adımlarım neredeyse hiç ses çıkarmıyordu ama buna rağmen her adımım bana gereğinden fazla yankılı geliyordu. Odamın olduğu kata geldiğimizde hızla koridorun sonuna ilerlemeye başladım.


Sarp adımlarını hızlandırırken "Bekle," dedi arkamdan.


Durmadım.
"Odama yalnız gideceğim," dedim omzumu hafifçe geriye çevirerek. "Fazla uzun sürmez."


Birkaç saniye tereddüt eder gibi sessiz kalsa da sonra kısa bir nefes vererek geri çekildi.
"Sadece on dakika, burada bekliyorum."


Ona başımı salladıktan sonra kartı kapıya okuttuğumda çıkan o mekanik ses bile içimde anlamsız bir huzursuzluk yarattı, fakat bunu yorgunluğa yormayı tercih ederek kapıyı ittim ve içeri adım attım.


Daha ilk saniyede bir şeylerin yanlış olduğunu anladım.


Bu his öyle ani ve öyle keskin geldi ki, ne olduğunu tam olarak görmeden önce bedenim çoktan gerilmiş, omuzlarım istemsizce kasılmıştı. Kapıyı arkamdan yavaşça kapattım, gözlerim odanın içinde dolaşırken zihnim gördüklerimi anlamlandırmaya çalışıyordu; valizim açık duruyordu, hâlbuki dün sabah gitmeden onu kendi ellerimle kapatmıştım, fermuarını çektiğimden emindim. Birkaç adım attım, bakışlarım yerdeki dağılmış kıyafetlere kaydı, ardından yatağa... ve o an kaçmak için yaptığım tüm hesapları unutuverdim.


Beyaz işlemeli mendil yatağın tam ortasına serilmişti.


Öylece bırakılmış değildi; bilerek ve özellikle oraya konmuştu, görülmesi için, fark edilmesi için. Nefesim boğazımda takılırken adımlarım yavaşladı, sanki yaklaştıkça göreceğim şey değişecekmiş gibi anlamsız bir umutla birkaç saniye daha oyalandım fakat bu sadece kaçınılmaz olanı geciktirmekten başka bir işe yaramadı. Yatağın yanına geldiğimde artık geri dönüş yoktu.
Ellerim titreyerek uzandı içi eskisi gibi dolu olmayan bez parçasına uzandım.


Dokunduğum an orada olması gereken o ağırlığın eksikliğini hissettim.


O tanıdık, acı verici gerçeklik yoktu.


Mendili yavaşça kaldırdım ve içindeki manzarayla karşılaştığımda nefesim tamamen kesildi. Bir tehdit uğruna, ne şartlar altında kesildiğini bile tahmin edemediğim; annemin güzel, narin ve kızıl saç telleri gitmişti. Onların yerinde sadece yanmış, griye dönmüş, dokunduğumda parmaklarıma bulaşan kül kalıntıları vardı. Birkaç tanesi hâlâ şekil olarak seçilebiliyordu ama dokunduğum an dağılıyor, yok oluyordu.


Tıpkı umutlarım gibi.


Boğazımda bir şey düğümlenirken gözlerim doldu ama ağlamadım.


Ağlayamadım.


Bakışlarım mendilin hemen altında duran küçük kağıt parçasına kaydı. Onu almak istemedim, çünkü üzerinde ne yazdığını tahmin ediyordum ve tahminimin doğru çıkması ihtimali bile içimde bir şeyi parçalamaya yetiyordu. Yine de elim kendiliğinden hareket etti, kağıdı aldım ve açtım.


Un petit rappel des conséquences si vous y allez.
(Gidersen nasıl sonuçları olacağına dair ufak bir hatırlatma.)


Parmaklarım kâğıdı sıkarken istemsizce titredi.


İçimde yükselen şey öfke miydi, korku muydu, yoksa çaresizlik mi, ayırt edemedim.


Bağırmak istedim. Odayı dağıtmak, her şeyi kırmak, bu sessizliği parçalamak istedim.

Ama yapmadım.


Çünkü yıllar önce öğrenmiştim; ses çıkarmak hiçbir şeyi değiştirmezdi, sadece cezayı ağırlaştırırdı.


Kapının ardından gelen sesle irkildim.
"Catherine?"


Sarp.


Sesini duydum ama cevap veremedim. Boğazım kurumuştu, dilim damağıma yapışmış gibiydi. Hızlıca hareket ettim, kağıdı katlayıp cebime sıkıştırdım, mendili ise avucumun içinde kapattım.


Odaya ilk girdiğim andan itibaren içimde yükselen o tanıdık huzursuzluk hissi, mendili elime aldığım anda yerini çok daha ağır, çok daha keskin bir şeye bıraktığında bedenimin bunu kaldırabilmesi için bir şeye tutunması gerektiğini fark ettim ve farkında bile olmadan parmaklarımı avucumun içinde kapanacak şekilde sıktım. Mendilin kumaşı inceydi, narindi ama benim tutuşum öyle değildi; sanki elimde tuttuğum şey bir parça kumaş değil de elimden alınmak üzere olan son bir gerçekmiş gibi, onu kaybedersem kendimden de bir şey eksilecekmiş gibi sıktım.


Tırnaklarımın avuç içime battığını hissettim.


Bu acı hissi tanıdıktı...


Acı dağılan düşünceleri toplar, zihni tek bir noktaya sabitlerdi. Bu yüzden durmadım. Aksine, parmaklarımı biraz daha kapattım.

 

Kül, mendilin içinden hafifçe kayarak tenime bulaşırken nefesimi düzenlemeye çalıştım; kalbim göğsümü parçalayacakmış gibi atıyordu ama yüzüm... yüzümde hiçbir şey olmamalıydı. Çünkü biliyordum ki kapının arkasında bekleyen dünya, zayıflığa yer bırakmayacak kadar gerçekti.


Kapının ardından gelen sesi tekrar duyduğumda bu düşünce keskinleşti.
"Catherine, orada mısın?"


Sesine cevap vermedim.
Veremedim.


Çünkü o an konuşursam, sesimin beni ele vereceğini biliyordum.


Parmaklarımı biraz daha sıktım. Tırnaklarım bu sefer daha derine battığında avuç içimde keskin bir sızıyla beraber ıslaklık hissettim.


Sarp sabrı tükenmiş gibi içeri girdiğinde hâlâ yatağın yanında duruyordum. Kaçacak, saklanacak ya da durumu toparlayacak vaktim olmamıştı; zaten ne yapsam da bu manzarayı gizleyemezdim. Odaya girer girmez duraksadığını hissettim; bakışlarının önce dağılmış eşyalarda, sonra açık valizde, en sonunda da gelip bende durduğunu görmemek mümkün değildi. O bakış, sıradan bir meraktan çok daha fazlasını taşıyordu; ölçen, tartan, anlamlandırmaya çalışan bir bakıştı ve ben o bakışın altında dururken içimdeki her şeyi susturmak zorundaydım.


"Burada ne oldu?"


Sorusu basit lakin cevabı değildi.


Onun bakışlarının altında fazla durmanın riskli olduğunu biliyordum çünkü ne kadar uzun bakarsa o kadar fazla şey görebilirdi. Bu yüzden gözlerimi ondan kaçırmamaya ve aynı zamanda hiçbir şey hissetmiyormuş gibi görünmeye büyük bir çaba harcamak zorunda kaldım.


Cevap vermek için dudaklarımı araladığımda ilk çıkan nefesin bile kontrolsüz olduğunu fark ettim, bu yüzden bir saniyelik bir duraksama verip kendimi topladım. O bir saniyede tırnaklarımın avuç içime biraz daha battığını hissettim, acı bu sefer daha keskin, daha belirgindi ama işe yarıyordu; düşüncelerimi tek bir noktada tutuyordu.


"Önemli bir şey değil," dedim, sesimin titrememesi için verdiğim uğraşın farkında olarak.


Annemin saçları, önemli değil. Kızıllığı gitmiş, külden izleri kalmış; önemli değil. Yanan her bir tel kalbimi dağlamış, hiç önemli değil...


Yalan söyledim.


Ama bunu yaparken kendimi bile inandırmam gerekmişti.


Sarp bir adım yaklaştı.


Bakışları önce yüzümde, sonra elimde kapalı tuttuğum mendilde durdu. O kısa an, benim için fazlasıyla uzun sürdü çünkü o bakışın içinde sadece merak yoktu; şüphe vardı ve en kötüsü, parçaları birleştirmeye çalışan bir zihin vardı.


"Bu mu önemli değil?" dedi, başıyla odayı işaret ederek.


Omuzlarımı hafifçe kaldırdım.
"Eşyalar dağıtılmış," dedim, sanki gerçekten bundan ibaretmiş gibi. "Hepsi bu, büyütülecek bir şey yok."


Sözlerim ne kadar sakin çıkarsa çıksın, içimdeki kaos tamamen tersini haykırıyordu. Yine de ona gerçeği veremezdim. Bir saniyelik zayıflık bile onu daha derine iterdi ve şu an buna tahammül edecek durumda değildim.


O an kendimi olanları saklamaya o kadar odaklamıştım ki elimdeki sızıyı neredeyse tamamen unutmuştum; tırnaklarımın deriyi çoktan geçtiğini, avuç içimde açılan küçük yaradan yavaş yavaş kan sızdığını ancak Sarp'ın bakışlarının kısa bir anlığına aşağı kaymasıyla fark ettim.


O an içimden geçen ilk şey elimi saklamak oldu.
Ama geç kalmıştım.


Bakışları mendilin sıkıştığı avucumda takılı kaldı.
"Catherine..."


Bu sefer ses tonu değişmişti. İçinde anlam veremediğim bir yumuşaklık barındırıyordu.


Elimi refleksle biraz daha kapattım, sanki bu hareket gerçeği gizleyebilirmiş gibi fakat bu sadece hatayı büyütmekten başka bir işe yaramadı. Çünkü bu sefer parmaklarımın arasından süzülen o ince kırmızı çizgi tamamen görünür hâle geldi.


Kan.


Mendilin beyazına bulaşan, oradan parmaklarıma yayılan ve yavaşça bileğime doğru ilerleyen bir iz gibi akıyordu.


Sarp bir adım daha atarak önümde durdu.
"Ne yapıyorsun sen?"


Bunun bir soru olmadığını görebiliyordum.


Bu, kontrol edemediği bir şeyi anlamaya çalışan bir adamın hâliydi.
Ben ise hâlâ aynı noktadaydım. Aynı duruş ve inatla karşısında öylece duruyordum.


Elimi gevşetmedim.
Çünkü o an fark ettim ki eğer gevşetirsem sanki sadece elim açılmayacak, içimde tuttuğum her şey gün yüzüne çıkacaktı.


Bu yüzden başımı kaldırıp doğrudan gözlerinin içine baktım.
"Bir şey yok dedim," diye karşılık verdim, sesim bu sefer biraz daha sert, biraz daha keskin çıkarken.


Sarp'ın çenesi gerildi.


Bakışları bir anlığına yüzümde oyalandı, sanki orada aradığı başka bir şeyi bulmaya çalışıyormuş gibi, sonra tekrar elime kaydı. Ama bu sefer ne yaklaştı ne de dokunmak için uzandı, sadece ne yapacağını bilemezcesine öylece baktı.


Belki de tanıştığımızdan beri gözlerinde ilk defa şüphe yoktu.
Bakışlarının derin girdabından kurtulmak ister gibi geri adım attım.


Odadan çıkmak için hareket ettiğimde onun yanından geçtim. Aramızdaki mesafe birkaç santimetreye kadar düşmüşken bile bana dokunmadı, sadece varlığımı takip etti.


Kapının eşiğine geldiğimde elim hâlâ kapalıydı; parmaklarımın arasında ezilen o ince kumaş parçası artık sadece bir mendil değil, avucumun içine işlemiş bir hatıra, geri dönüşü olmayan bir anın ağırlığıydı ve o ağırlığı bırakmaya niyetim yoktu. Sarp'ın bakışlarının hâlâ sırtımda gezindiğini hissedebiliyordum, o bakışta yalnızca şüphe değil, anlamlandıramadığı bir şeyle karşılaşmanın huzursuzluğu vardı ama bu beni durduracak türden bir şey değildi; çünkü durursam kırılacağımı biliyordum ve kırılmak, benim dünyamda geri dönüşü olmayan tek şeydi.


Kapıyı açarken arkamdan gelen sesini duydum.
"Catherine."


Ona dönmek yerine sadece başımı hafifçe yana çevirdim.


"Bu... normal değil," dedi, kelimeleri seçerek, sanki söylediği şeyin etkisini ölçmek ister gibi.


Dudaklarımın kenarı çok hafif kıpırdadı.


"Senin için hiçbir şey normal değil zaten," dedim ve kapıyı açtım.


Odadan çıkmadan önce kısa bir an duraksadım ve sesimi kontrol ederek, neredeyse duygudan arındırılmış bir tonla konuştum; sanki az önce yaşananlar, o odada gördüğüm manzara, içimde kopan şeyler hiçbir zaman var olmamış gibi.


"Eşyaları ister alın ister almayın," dedim, kelimeleri ağır ağır seçerek, "artık bir önemi kalmadı."


Sözlerim havada asılı kalırken odadan çıktım. Zaten bir cevap beklememiştim.
Çünkü bazı cümleler karşılık bulmak için söylenmezdi, sadece bir çizgi çekmek içindi ve ben o çizgiyi çoktan çekmiştim.


Elimi biraz daha sıktım.


Bu sefer kan, parmaklarımın arasından daha belirgin bir şekilde süzüldü; ince bir damla bileğime doğru ilerlerken bunu durdurmaya çalışmadım bile. Acı hâlâ oradaydı, canlı ve keskin. Bu artık sadece bir his değil, ayakta kalmamı sağlayan tek şeydi.


Tutunacak hiçbir şeyim yoktu, ben de acıma sarılmıştım.


Bir adım attım, sonra bir tane daha.


Koridorun soğuk, düzenli sessizliği beni karşıladığında arkamda kalan odaya dönüp bir kez olsun bakmadım bile; çünkü orada bırakmam gereken her şeyi çoktan bırakmıştım.


Bana dair hiçbir şey kalmamıştı.



Sarp Arel Karahan


Kapının eşiğinde söylediği cümle, o odada gördüğüm manzaradan bile daha ağır bir şekilde zihnime yerleştiğinde birkaç saniye boyunca hiçbir şey yapmadan durduğumu fark ettim. Sanki o tek cümle, gördüğüm her şeyi yeniden anlamlandırmamı zorlaştırmıştı; dağılmış eşyalar, açılmış valiz, elinde sıktığı mendil ve o mendilden süzülen kan... bunların hiçbiri tek başına mantıklı değildi ama bir araya geldiklerinde çok daha rahatsız edici bir tablo oluşturuyordu.


'Artık bir önemi kalmadı.'


Bu cümleyi öylesine söylememişti.


Öylesine bir tepki değildi, sanki burada onun için bir şeyler bitmişti.
Çenemi sıktığımı fark ettim.


O an onun arkasından gidip tekrar sormak, elini zorla açtırmak, o mendilin ne olduğunu öğrenmek... aklımdan geçen ilk şey buydu ama bunu yapmadım. Çünkü bu sefer farklı bir şey vardı; bu sefer karşımdaki kadın sadece yalan söyleyen biri değildi, kendi içinde başka bir şeyle savaşan biriydi ve o savaşa şu an müdahale edersem hiçbir şey öğrenemeyeceğimi biliyordum.


Ama bu, hiçbir şey yapmayacağım anlamına gelmiyordu.


Kapıya doğru birkaç adım attım, koridora çıktığımda onu çoktan gözden kaybetmiştim. Bakışlarım bir an boşlukta oyalandı, sonra sertleşti.
Kontrolü kaybetmeye niyetim yoktu, en azından onun aklı ilk defa bu kadar başında görünmüyorken.


Aşağıdan gelen ayak sesleri dikkatimi çektiğinde başımı çevirip merdivenlerin başında bekleyen adamlardan birine baktım. Göz göze geldiğimiz an tek bir kelime etmeden ne yapacağını anlamasını sağlayacak o kısa bakışı verdim, ardından sakin ama tartışmaya kapalı bir tonla konuştum.


"Valizi ve odadaki tüm eşyaları toplayın," dedim. "Hiçbir şeye dokunmadan, olduğu gibi. Eve götürülecek."


Adam başını eğerek "Emredersiniz," dediğinde bakışlarımı üzerinden çektim ama durmadım.


"Ve..." diye ekledim, bu sefer sesim biraz daha düşerken, "bu odaya biz gelmeden önce kimin girdiğini öğrenmek istiyorum. Kamera kayıtları, otel personeli... ne varsa. Tek bir detayı bile atlamayın."


Başını bir kez daha eğdi.
"Anlaşıldı."


Adamın harekete geçmesini beklemedim.
Çünkü zihnim çoktan başka bir yere kaymıştı.


Catherine'e...


Hızlı adımlarla koridoru geçip merdivenlere yöneldiğimde aklımda aynı anda onlarca düşünce vardı; odanın niye dağıtıldığı, o mendilin ne olduğu, neden bu kadar tepki verdiği... ama bunların hepsinden daha baskın olan tek bir şey vardı:
O anki hâli.


Korktuğu öylesine belliydi ki, titreyen bedeni ve sürekli kaçırmamak için üzerimde tutmaya çalıştığı bakışları, hislerini ele vermesine rağmen korkusunu saklamak için kendine zarar verecek kadar ileri gitmesi...


Bu, şüphelendiğim bir tanık için bile fazlaydı.
Ve ben bunu göz ardı edecek değildim.


Merdivenleri inerken bakışlarım onu aradığında neyse ki bulmam uzun sürmemişti.


Lobinin geniş, soğuk alanında birkaç adım ileride yürüyordu; duruşu her zamanki gibi dikti, omuzları düşmemişti, başı eğik değildi ama yürüyüşünde çok hafif bir sertlik vardı. Sanki her adımı bilinçli atıyor, her hareketini kontrol altında tutmaya çalışıyordu.


Ve en önemlisi de sağ eli hâlâ hayatı buna bağlıymışçasına kapalıydı.
Kan, parmaklarının arasından süzülmeye devam ediyordu.


Durmadım ve birkaç adımda aramızdaki mesafeyi kapattım.
"Catherine."


Adımları bir anlığına yavaşlasa da durmadı.
Hızlanarak yanına ulaştığımda kolundan tutmak yerine bir adım önüne geçerek yolunu kestim.


Bakışlarım doğrudan eline kaydı.
"Elini aç."


Bu bir rica değildi belki ama emir de değildi.
Daha çok anlamaya çalışan birinin sabrı gibiydi.


Başını hafifçe kaldırıp gözlerimin içine baktığında görmeye alıştığım o tanıdık ifade yine oradaydı; inat, direnç ve geri adım atmama kararlılığı.


"Gerek yok," dedi sakin bir sesle.


Ortada hiçbir şey yokmuş ve sanki kanayan avuç içi ona ait değilmiş gibi umursamazca konuştuğunda bedenim hafifçe gerildi.


"Gerek var," dedim bu sefer daha düşük fakat keskin bir tonla. "Bu şekilde devam edemezsin."


Gözlerinde bir şey kıpırdadı ama geri çekilmedi.


Aksine, bir adım daha attı ve bu sefer yanımdan geçmeye çalıştı.
"Seni ilgilendirmez," dedi, sesinde neredeyse alaycı bir soğukluk varken.


Bileğinden tutup durdurmak aklıma gelse de onu zorlamak istemedim ama yanımdan geçmesine de izin vermeyerek bir adım daha attım ve tekrar önüne geçtim.
"Bu seninle ilgili değil sadece," dedim, bakışlarımı gözlerinden ayırmadan. "Bu olan şey her neyse, benim de problemim artık."


Cümlem aramızda asılı kalırken gözlerime çözümleyemediğim bir ifadeyle baktı ve sonra yanımdan geçip arabaya doğru gitti.


Catherine, geri adım atmamak için kendini ateşe atıyordu. Boyun eğmemek için acılarını eğip büküyor, sınırlarımı aşmak için kendini çiğniyordu.


Mesele de buydu. O asla geri adım atmayan biriydi.


Ve ben onu zorlamadan nasıl ilerleyeceğimi öğrenmek zorundaydım.



Catherine Elise Sinclair


Arabanın kapısı kapandığında çıkan o tok ses, dış dünyayla arama çekilen görünmez bir çizgi gibiydi; otelin önünde bıraktığım her şeyin —valizin, darmadağın edilmiş odanın, yatağın üzerine serilmiş o küllerin ve o küllerle birlikte yanan son parçanın— artık geride kaldığını bilmek, düşündüğüm kadar hafifletici olmadı. Aksine, içimde bir yere yerleşti ve oradan kıpırdamadı. Camdan dışarı bakarken, otelin girişinde duran birkaç adamın bakışlarını üzerimde hissetmem uzun sürmedi.


Onların orada olduğunu görmek için dönüp bakmama gerek yoktu çünkü varlıkları artık bir gerçeklikten çok bir alışkanlık hâline gelmişti, yıllardır peşimden ayrılmayan bir gölge gibi nereye gitsem benimle gelen, nefes alış verişlerimin arasına bile sızan bir kontrol hissi. Fakat bu sefer farklıydı; onlardan medet ummak ya da bir çıkış yolu aramak... hiçbirini istemedim.


İçimde büyüyen o keskin ve soğuk öfke her şeyi bastırıyordu çünkü artık meselem sadece özgürlük değildi, mesele yok edilen bir şeyin geri getirilemeyecek olmasıydı.


Babam sadece kontrol etmiyordu.


Yok ediyordu.


Rıza Karayel değer vermeye cesaret ettiğim her şeyi yok ediyordu.


Ve ben artık onun oyununda bir hamle olmak istemiyordum.
Yorulmuştum ve en kötüsü de sevmeye korkar olmuştum. Çünkü bu zamana kadar neyi sevsem tıpkı az önce olduğu gibi ellerimde külleri kalmıştı.


Babam damarlarımda dolaşan bir zehirdi ve sarıldığım ne varsa bulaşıyordu.


Bu yüzden arabada otururken bir kaçış planı kurmak aklımdan bile geçmedi çünkü kaçmak, hâlâ bir şeyleri kurtarabileceğime inanmak demekti ve ben artık o noktayı geride bırakmıştım.


Üstelik kimden neye kaçacaktım ki?


Yağmurdan kaçarken doluya tutuluyor, düşmanımdan kurtulayım derken babamın nefretinde boğuluyordum.


Başımı cama yasladım, gözlerimi kapattım ama dinlenmek için değil; içimde yükselen o boğucu hissi bastırmak için, çünkü eğer o an kendimi bırakırsam bir daha toparlanamayacağımı biliyordum. Yanımda oturan adamın varlığını hissediyordum ama ona bakmadım. O da konuşmadı ve bu sessizlik, daha önce aramızda olan gerginlikten farklı olarak çözülmemiş bir şeylerin ağırlığını taşıyordu.


Eve vardığımızda araba durdu fakat ben birkaç saniye boyunca hareket etmedim; sanki bedenimle zihnim arasındaki bağ kopmuş gibi, ne yapmam gerektiğini biliyor ama uygulayamıyordum. Kapı açıldığında dışarıdan gelen serin hava yüzüme çarptı ve bu beni kendime getirdi. Arabadan indiğimde tek bir kelime etmeden eve doğru yürüdüm. Sarp'ın arkamdan birilerine talimat verdiğini duydum ama ne dediğini anlamaya çalışmadım, çünkü o an zihnimde sadece tek bir görüntü vardı ve o görüntü, her şeyi bastıracak kadar güçlüydü.


Odama girdiğimde kapıyı kapatma gereği bile hissetmedim; kapalı ya da açık olmasının bir fark yaratmadığını biliyordum çünkü asıl kaçamadığım şey kapının ardında değil, zihnimin içindeydi. Yatağın kenarına oturduğumda hâlâ elimde tuttuğum mendile baktım; artık beyaz değildi, parmaklarımın arasından süzülen kanla koyulaşmış, kirlenmişti. Kumaşın dokusu bile değişmişti sanki ya da belki de ben öyle hissediyordum. Parmaklarımı gevşetmeye çalıştım fakat kolay olmadı; sanki elim, o mendille birlikte kilitlenmişti ve bırakmak, her şeyi kabullenmek anlamına gelecekti. Yavaşça açtığımda tırnaklarımın avucumda açtığı ince yaraları gördüm; avucumun ortasında kırmızı bir desen gibi uzanıyordu. Kan hâlâ sızıyordu ama bu fiziksel acı, içimde olanların yanında neredeyse hissedilmeyecek kadar uzaktı.


Zaten aralık olan kapının tıklanmasıyla başımı kaldırmadım, cevap da vermedim çünkü konuşacak hâlim yoktu ve aslında konuşmak da istemiyordum. Kapı tamamen açıldığında içeri giren kişinin kim olduğunu tahmin etmek zor değildi; adımlarını tanıyordum. Sarp içeri girdiğinde elinde bir ilk yardım çantası vardı. Yaklaştığını ve yatağın kenarına oturduğunu hissettim ama yine de ona bakmadım çünkü bakarsam kendimi kontrol etmekte zorlanacağımı biliyordum.


Bakarsam... sağlam tutmaya çabaladığım bir şeyler kırılacaktı.


Bir süre hiçbir şey söylemeden bekledi, sonra sesi duyuldu, bu sefer alıştığım o sert ve keskin tonun aksine daha ölçülü ve bastırılmıştı.
"Elini uzat, bir bakayım."


Mendili bırakmamı istediğinde elimi yavaşça açtım ve kanla ıslanmış kumaşı kenara bıraktım fakat elimi ona uzatmadım, başımı hafifçe sallayarak reddettim. Bu bir inat değildi, bir sınırdı; kimsenin geçmesine izin vermek istemediğim bir sınır.


"Gerek yok, ben hâllederim."


Kısa bir an için cevap vermediğinde yüzüme baktığını hissettim.


Sonra sessizliğini bozmadan çantayı açtığını, içinden malzemeleri çıkardığını ve bana doğru uzattığını gördüm. Aramızdaki mesafeyi koruması dikkatimi çekti ama bunun üzerine düşünmedim. Uzattığı malzemeleri aldığımda ellerimin titrediğini fark ettim ve bunu durdurmak için ne kadar uğraşırsam uğraşayım başarılı olamadım. Yaraya dokunduğumda acı bir anda yayıldı, refleksle nefesim kesildi fakat ses çıkarmadım; gözlerimin dolduğunu hissedince başımı eğdim çünkü ağlamamak için elimden geleni yapıyordum.


Ağlamayacaktım. Burada değil, onun yanında değil.


Sargıyı avucuma dolamaya çalıştım ama hareketlerim kontrolsüzdü; kumaş sürekli kayıyor, düğüm atamıyordum ve her başarısız denemede içimdeki gerginlik biraz daha artıyordu. Ellerim titremeye devam ederken sargıyı düşürdüm ve o an kontrolümü yavaş yavaş yitirdiğimi fark ettim.


Sarp'ın hareket ettiğini gördüm; sargıyı yerden alıp bana döndüğünde bu sefer itiraz edecek gücüm kalmamıştı.


"Bırak, ben yapayım," dediğinde sesindeki ton, alıştığım otoriter tavırdan farklıydı; içinde zorlayıcı bir sertlik yoktu ama karşı koyamayacağım kadar netti.


Parmakları avucuma değdiğinde istemsizce gerildim fakat geri çekilmedim, çünkü artık buna karşı koyacak enerjim kalmamıştı. Yarayı temizlerken hareketleri dikkatliydi, gereksiz yere bastırmıyor, her dokunuşunu ölçerek yapıyordu ve bu, benim için alışılmadık bir şeydi. Bu yabancılık, zihnimde istemsizce başka bir kapıyı araladı ve kendimi bir anda geçmişin içinde buldum.


Küçük bir odadaydım, soğuk zemine dizlerim değiyordu ve dirseklerim kanıyordu; düşmüştüm, acımıştı ama daha çok canımı yakan şey yalnızlıktı. Ayağa kalkıp koştuğumu, birilerine seslendiğimi hatırlıyorum ama karşılık alamamıştım. Babamın gözlerini bile kaldırmadan beni uyardığı o an, annemin sessizliği... hepsi bir anda zihnime üşüştü. Kendi odama gidip yaralarımı kendi kendime sarmaya çalıştığım o anlar, küçük ellerimle düğüm atamayı beceremediğim, her denemede daha çok acı hissettiğim o anlar... hepsi birbirine karıştı. O zaman da yalnızdım, şimdi de.


Gözlerimi kırptığımda tekrar odadaydım ama o anı zihnimden atmak kolay olmadı; bakışlarım yavaşça aşağı kaydı ve Sarp'ın ellerine takıldı. Avucumu sarıyordu; dikkatle, özenle ve bu sindirmekte zorlandığım bir şeydi çünkü hayatım boyunca kimsenin böyle basit bir şeye bile bu kadar dikkat ettiğini görmemiştim. Boğazım düğümlendi, nefesim ağırlaştı ve bunu bastırmak için başımı hızla yukarı kaldırdım. Yeşil gözbebeklerim akmaya hazır yaşlarla doluydu. Dudaklarımı birbirine bastırarak ağlamamak için kendimi zorladım, içimde yükselen o his dışarı çıkmasın diye bütün kaslarımı sıktım.


Bunu yaparken kendimi ne hâle getirdiğimin farkında değildim. En azından Sarp elindeki sargıyla uğraşmayı bırakıp, omuzlarımı tutarak bedenimi kendisine çevirene kadar.


"Tutma kendini," dedi, yaşlarla parlayan gözlerime bakarken. Sesi bu sefer daha yakın, daha anlayışlıydı.


"Catherine..." Bir an duraksayıp bakışlarını yüzümde gezdirdi, sonra dudaklarını ıslatarak yavaşça devam etti. "Şu hâline bak, tüm bedenin titriyor. Her ne içinse bu çaba, bırak. İhtiyacın varsa ağla."


Başımı bir refleksmiş gibi hızla salladım.
"Yapamam."


Sesim beklediğimden daha kırık çıkmıştı.


Bakışlarımı kaçırırken kendimi kontrol altında tutmaya çalıştım çünkü ağlamak, bu anı kabul etmek demekti ve ben buna hazır değildim.


"Yapamam," diye tekrarladım, bu sefer daha alçak ama daha kararlı bir tonlamayla.


Sarp başını kaldırıp bana baktığında, yüzündeki ifade alıştığım hiçbir şeye benzemiyordu; ne şüphe vardı bakışlarında ne alay ne de o her zaman taşıdığı üstünlük hissi. Onun yerine, anlam veremediği bir şeyle karşılaşmış birinin sessizliği vardı. Elimi sarmaya devam etti ama bakışları üzerimde kaldı ve ben, o bakışın nedenini çözemesem de hissettiğim şeyin farklı olduğunu biliyordum. Bu artık sadece bir sorgu değildi, sadece bir güç mücadelesi de değildi; bu, ikimizin de alışık olmadığı bir noktaya doğru kayıyordu ve bu belirsizlik, içimdeki tüm savunma mekanizmalarını harekete geçirirken aynı zamanda kaçamadığım bir gerçek gibi önümde duruyordu.


Düşüncelerimin kaydığı nokta beni hiç olmadığı kadar savunmasız bırakırken bir anda avucumu ellerinden çektim, tam kapatılmamış sargının ucu aşağı sarkıyordu.


Sarp ne olduğunu anlamak ister gibi yüzüme baktığında soğuk bir ifadeyle ona baktım.


"Beni yalnız bırak, gerisini kendim yaparım."


Bir an itiraz edecekmiş gibi olup dudaklarını aralasa da her ne diyecekse bunu yutmayı tercih etti ve sessiz bir onayla başını sallayarak yataktan kalktı.


"Nasıl istersen."


Sarp malzemeleri bir hışımla alıp odadan çıktığında çarpan kapının sesini duydum. İçimdeki kocaman boşlukla baş başa kalmıştım.


Bakışlarım yatağın üzerine bıraktığım ve kanla kaplanmış mendile kaydığında dudaklarımdan bir hıçkırık firar etti. Avucumdaki sargının ucuna gelişigüzel bir düğüm atıp telefonumu aldım ve odanın içindeki banyoya gittim.


Ekranı açar açmaz bu hâlimin ve yaşanan her şeyin sorumlusu olan kişiyi aradım.
Telefon ilk çalışta açıldığında karşıdaki kişi konuşmama bile fırsat vermemişti.


"Tiens donc... tu l'as trouvé si vite. Ma petite surprise a donc été bien plus efficace que prévu... n'est-ce pas, ma fille ?"
(Bu kadar çabuk aradığına göre küçük sürprizim sandığımdan daha etkili olmuş, öyle değil mi kızım?)


Artık sadece kül ve kana boyanmış, içi boş olan mendile bakarken arkamdaki duvara yaslandım.


"Maman... dis-moi qu'elle va bien..."
(Annem... Bana onun iyi olduğunu söyle.)


"Ma chère épouse va bien, Catherine... pour l'instant. Si tu essaies de contrecarrer mes plans ou de t'enfuir, tu comprends désormais beaucoup mieux ce qui l'attend."
(Sevgili karım iyi, Catherine... şimdilik. Eğer planlarımı bozmaya veya kaçmaya kalkarsan, onu nelerin beklediğini bugün çok daha iyi anlamışsındır.)


Titrek bir nefes verirken bu hâlimi ona belli etmemek için sesimi olabildiğince sabit tutmaya çalıştım.


"Je veux lui parler, maintenant. Tout de suite."
(Onunla konuşmak istiyorum. Hemen, şimdi.)


Karşı taraftan alaycı bir gülüş yükseldiğinde ellerim yumruk hâlini almıştı bile.


"Commence par me rendre utile, Catherine. Ensuite... peut-être que je songerai à ta demande."
(Öncelikle bana faydalı olmaya başla, Catherine. Sonra... belki isteğini değerlendiririm.)


Çaresizlik içinde banyonun içinde gözlerimi gezdirirken yavaşça olduğum yere çöktüm.


"Je t'ai déjà dit que Sarp ne me faisait pas confiance. Ici, je ne suis pas une invitée... je suis une prisonnière. Alors dis-moi, comment pourrais-je t'être utile ?"
(Sarp'ın bana güvenmediğini zaten söylemiştim. Burada misafir değilim... tutsağım. Öyleyse söyle bana, sana nasıl bir faydam olabilir?)


"Personne n'attend de toi que tu sois une invitée, ma fille. Si tu veux savoir quoi que ce soit... prends ta place en tant que maîtresse de cette maison."
(Kızım, kimse senden misafir olmanı beklemiyor. Eğer bir şey öğrenmek istiyorsan... o evin sahibi ol.)


Kaşlarım çatılırken bu cümleden ne çıkarmam gerektiğini düşünmek bile istemeyerek aceleyle sordum.


"Comment ?"
(Nasıl?)


Ardından Rıza Karayel'den duyduklarımla midemden boğazıma doğru acı bir safra sıvısının yükseldiğini hissettim.


"C'est très simple, Catherine. Fais-le tomber amoureux de toi."
(Çok basit, Catherine. Onu kendine aşık et.)


"Quoi ? Tu racontes n'importe quoi, tu te rends compte de ce que tu dis ?"
(Ne? Saçmalıyorsun, ne söylediğinin farkında mısın?)


Hattın diğer ucunda bir hareketlilik olurken telefon kapanmadan önce son duyduğum tehdit, söylediklerinin saçmalıktan uzak olduğunu haykırıyordu.


"Le chrono a commencé, Catherine, et tu sais que je n'aime pas attendre."
(Zaman işlemeye başladı Catherine ve biliyorsun ki ben beklemekten hoşlanmam.)


Telefon yüzüme kapatıldığında sanki eski bir saatin akrep ile yelkovanı birbirini kovalıyor, kulağımda tik tak sesleri yankılanıyordu.


Ellerimi saçlarımın arasından geçirirken başımı geriye yatırıp soğuk duvara yasladım.


Onu kendine aşık et.
Sarp Arel Karahan'ı kendine aşık et.


Zaman geçiyor, tik tak. Tik...tak...


O buz gibi ve fayanstan banyo zemininde ne kadar oturduğumu bilemesem de bu saatten sonra ne yapacağımı biliyordum.


Ellerimle yerden destek alarak kalktım ve yüzümü yıkayıp banyodan çıktım. Oldukça uzun bir süre orada kalmış olmalıyım ki odaya pencereden batmak üzere olan güneşin turuncu ışıkları yansıyordu.


Odadaki tüm çekmeceleri karıştırdıktan sonra nihayet kendime ufak ama kalın bir defter ve kalem bulabilmiştim. Cilalı ahşap masanın başına geçtiğimde kalbimde çırpınan bir hisle defterin ilk sayfasını açtım ve kalemi elime aldım.


Yıllar önce yazdığım iki kıtalık şarkıma yeni mısralar ekleyecektim çünkü karanlık hiç olmadığı kadar üzerime çökmüştü.


Aydınlığım bile zifiriydi ve ben ufacık bir ışık parçasına muhtaçtım.


Zaten ezbere bildiğim satırları yazmakla başladım önce, devamını nefretim getirecekti.


Not Your Pawn


I woke up in a room without a sky,
Fluorescent ghosts above my eyes.
Your voice was cold behind the light,
Calling me your sacrifice.

 

You built a throne from broken names,
Now I'm the fire inside your flames.

 

I'm not your pawn, I'm not your crown,
You can't keep pulling my world down.
If I burn, I'll burn alone,
But I won't be your battlefield.

 

Black dress, diamonds made of fear,
Every smile a chandelier.
Running through a crimson night,
Hiding fire out of sight.

 

You said I was your heir,
But I was just your war.

 

I'm not your pawn, I'm not your crown,
You can't keep dragging heaven down.
If I fall, I'll break the chain,
I won't be your battlefield.

 

Son satırı yazdıktan sonra aslında bahsetmeyi hiç planlamadığım bir cümle mürekkepten öylece akıverdi beyaz kağıda.


Puis, on m’a demandé de te faire tomber amoureux de moi… alors même que je n’ai jamais été aimée par qui que ce soit dans ce monde.

(Sonra, benden seni kendime aşık etmem istendi, bu dünyada beni seven tek bir kişi bile yokken…)

 

Kimseye kendimi açık etmek istemediğimden dolayı Fransızca olarak sıraladığım kelimelerin ardından kalemi defterin arasına koyup arkama yaslandım ve kabullenemediğim itirafımın somut bir kanıtını saklayan ciltli kapağı kapatarak pencereye, hâlâ ulaşılmaz gibi görünen denize baktım.


Bu ipsiz kuyudan çıkmak için gerekirse hepsinin üzerine topuklarımla basacak, olur da çıkamazsam herkesi kendimle beraber batıracaktım.

 

 

Bölüm sonu.

 

Şarkı sözleri bana aittir. Türkçeye çevirildiğinde tam olarak istediğim hisleri aktaramadığını düşündüğüm için yazdığım hâliyle bıraktım. Dileyenler translate aracılığıyla Türkçe hâline de bakabilir. İlerleyen bölümlerde seslendirilmiş hâlini de video olarak paylaşacağım, bu şarkıyı kitabın imzası gibi düşünebilirsiniz.

 

Bölüm hakkındaki düşüncelerinizi buraya yazabilirsiniz.

 

Bir sonraki bölümde görüşmek üzere!

Bölüm : 26.04.2026 23:57 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...