5. Bölüm

5. Bölüm - Same Table, Different Sides

duskwoven
duskwoven

5. Bölüm - Aynı Masa Farklı Taraflar

 

Hoş geldiniz.

Oy vermeden geçmeyin lütfen. Keyifli okumalar dilerim.

 

”Kafesin kapısı açıktı ama kaçmak imkansızdı.”

 

Sarp Arel Karahan

 

Mekâna adım attığımda belli belirsiz bir caz müzik atmosferi sarıyordu. Davetlilerin çoğu ayrılmış, kalanlar kendi aralarında olanlardan habersiz sohbet ediyordu. Dışarıdan bakıldığında her şey normaldi. Bu gece burada bir cinayet işlenmemiş ve bu olaya bir yabancı tanıklık etmemiş olsaydı eğer gerçekten de normal olabilirdi.

 

Kalabalık beni fark ettiği anda ikiye ayrıldı. Bakışlar üzerime toplanırken fısıltılar bir anlık dalga gibi yükselip sonra kesildi. Biliyordum ki bu lüzumsuz saygı bana değil soy ismimeydi.

 

Kalabalık arasından tanıdıklarıma kısa bir baş selamı verip sakince ana salondan geçip koridora çıktım. Koridorun başında babam, Hakan Karahan, ve en güvendiği iki adamı duruyordu. Onların peşinden olayın yaşandığı odaya doğru ilerlerken bile mermer zeminde yankılanan adımlarım ardımda bıraktığım düşünceyle karışıyordu.

 

Oldukça yıpranmış ama üzerinde şık bir şekilde duran siyah elbisesi, kargaşanın içinde dağılmış kızıl tutamları ve en önemlisi de tüm korkusuna rağmen inatla bakan yeşilleri...

 

Zihnimin arkasında sabit bir uğultu gibi duruyordu.

 

Koridorun sonunda durduğumuzda babam omzunun üzerinden konuştu.
"İçeride bir temizlik yapmak zorunda kaldık," dedi, sesi her zamanki gibi alçak ama keskin. "Kapı tam kapatılmamıştı, koridorun güvenliğinin sağlandığını düşündüğümüz için."

 

Cümlesiyle beraber birilerinin işini olması gerektiği gibi yapmadığını ve karşılığını ağır bir şekilde ödediğini anlamıştım.

 

Açık açık söylenmesine gerek yoktu.

 

"Birinin gördüğünden şüpheleniyoruz."

 

Adımlarım bir anlığına yavaşladı.
"Kim?"

 

"Oda koridorun kör noktasında kaldığı için tespit edemedik fakat her kimse bir an önce bulmalıyız."

 

Bu durum hoşuma gitmemişti.

 

Davetten veya dışarıdan herhangi biri tanıklık etmiş olabilirdi ve o tanık, Hakan Karahan'ın kusursuz kimliği için potansiyel tehlike taşıyordu.

 

Babamın o kişiyi bulduğu an ne yapacağı üzerine düşünmeme dahi gerek yoktu.
Yapmalıydı da.

 

Burada hata affedilmezdi. Hakan Karahan derdi ki; bizim dünyamızda ihmal, intihar demekti.

 

Kapıya doğru ilerlerken gözlerim istemsizce çevreyi taradı. Kamera açıları, kör noktalar, personel giriş çıkışları...

 

Olasılıkları zihnimde yerleştirirken oda eşiğine geldim. İçerisi fazla düzenliydi. Burada gerçekten de iyi bir temizlik yapılmıştı.
"Siz, koridoru kontrol edin. Diğerleri kamera açılarına baksın. Sen davetli listesindeki herkesin dosyasını hazırla."

 

Adamlarım alanı tekrar kontrol etmek için dağıldı. Babam ellerini arkasında birleştirmiş, liderlik becerilerimi gururla seyrediyordu.

 

Onun beğenisine ihtiyacım yoktu.

 

Bu işi bitirip bir an önce gitmem gerekiyordu. Daha depoda sorgulamam gereken adamlar ve sahilde tek başına ağlayan bir bela vardı başımda.

 

İçerisi tertemiz olsa da odayı her ihtimale karşı titizlikle bir kez daha kontrol ettim ve tahmin ettiğim gibi hiçbir şey bulamadım.

 

Hakan Karahan'a içerisinin temiz olduğunu söylemek için çıkacağım sırada kapı eşiğinde kaldım.
Işık pervazın iç kısmına çarpıp küçük bir noktada yansıma oluşturuyordu.

 

İlk bakışta önemsizdi.

 

Kaşlarım çatılırken kirişin içinde oluşmuş oldukça küçük çatlağa doğru eğildim.
Kapı kasasının iç kısmına neredeyse görünmeyecek kadar küçük bir boşlukta bir parıltı sıkışmıştı. Parmak uçlarımla dikkatlice çekip çıkardım.

 

Avucumun içine düşen küçük metal parçası bir anlığına soğukluğunu derime bıraktı.
Yakından baktığımda zaman bir anlığına yavaşladı.

 

Pahalı ve şık görünen, teki olmayan bir küpe.

 

Zihnimde depo anı belirdi. Onu, Catherine'i duvara yasladığım an; saçları omzundan kaymış ve diğerinin aksine boş olan kulağını açıkta bırakmıştı. O boşluk şimdi avucumun içindeydi.

 

Demek aranan tanık o kadındı.

 

Bir gece için çok fazla tesadüf.
Ya da tesadüf müydü gerçekten?

 

Ona inanmamam gerektiğini biliyordum, mantığım bunu bana bağıra bağıra anlatmıştı.
Fakat bir yanım onu bir şekilde susturmuş ve ben bu gece ilk defa mantığıma aykırı hareket etmiştim.

 

Şimdi de sonuçları ile yüzleşmek zorundaydım.

 

Kendimi aptal yerine konulmuş gibi hissederken içimi kaplayan yalnızca öfke değil aynı zamanda rahatsız edici bir meraktı.

 

Bu olayların neresindeydi? Ne kadarını görmüştü, planlı mıydı yoksa tesadüf eseri mi denk gelmişti? Küpeyi düşürdüğünün farkında değil miydi yoksa bilerek mi bırakmıştı? Benim kim olduğumu biliyor muydu?

 

Ne kadar masumdu?

 

Babam yaklaşıp "Bir şey buldun mu?" dediğinde çok kısa bir süre sessiz kaldım.

 

Anlık bir kararla avucumu kapattım.

 

Küpeyi ona verip konuyu burada kapatabilir ve işlerime kaldığım yerden devam edebilirdim.
Babamın da bu konu hakkında ne yapabileceğini biliyordum.

 

Ve nedense bu fikrin içimde yarattığı şey huzur değildi.
"Hayır" dedim sakin bir tonlamayla. "İçerisi zaten temizlenmiş."

 

İlk yalan söyleyişim değildi fakat ilk kez bunu kişisel bir sebepten dolayı yapıyordum.

 

Bu merhamet ya da zaaf değildi.
Öyle olmadığına inanmak istiyordum.

 

İçimde bir yer hâlâ o kadının masum olabileceğine inanırken onun bu işten en az zararla kurtulmasını istiyordu.

 

Bu yüzden her şeyi kendim hâlledecektim.

 

Eğer bir şey gördüyse, ne gördüğünü bizzat öğrenmeliydim. Kim olduğunu, neden orada bulunduğunu. Daha sonra bir karar verilecekse bunu ben yapacaktım.

 

"Bir değişiklik olursa ya da bir şey bulursanız haber verin."

 

Babamı orada bırakırken çıkışa ilerledim.

 

Avucumun içinde ısınmış küpeyi cebime attım. Metalin ağırlığı hafif ama varlığı fazlaydı.
Kapıda beni bekleyen adamlarım arabalara geçerken "Depodaki adamlar ne oldu?" diye sordum.

 

Babamın kadından ve depoda yaşananlardan haberi yoktu. Uzun süre de bilgilendirmeyi düşünmüyordum.

 

En azından işin aslını öğrenene kadar.

 

"Biraz hırpalandılar ama yaşıyorlar."

 

Arka koltuğa yerleşirken "Gidelim." dedim.

 

Catherine'in peşinde olan adamlarım vardı, istediğim zaman ona ulaşabilirdim.
Bu yüzden onu tanımaya önce depodaki adamları sorgulayarak başlayacaktım.
Depoya geldiğimde hava ağırdı. Rutubet ve kan kokusu birbirine karışmıştı. Yedi adam sandalyelere bağlı, yüzleri kan içinde bana bakıyordu.

 

Yüzlerindeki eserin sahibine dönerken "Konuştular mı?" diye sordum.

 

"Henüz değil efendim."

 

Bundan hoşlanmamıştım. Vaktimi alacakları kesindi ve zaman bu noktada her şeyden önemliydi.

 

Karşılarına bir sandalye çekip rahat bir şekilde oturdum. Bakışlarımı hepsinin üzerinde tek tek gezdirdim.
"Kim için çalışıyorsunuz?"

 

Sessizlik.

 

"Kızı neden kovalıyordunuz?"

 

İçlerinden biri kanla ıslanmış dudağına rağmen gülümsediğinde arkama yaslandım.
Uzun sürecekti.

 

"Devam edin." dedim adamlarıma ufak bir hareketle.

 

Çığlık sesleri depoya yayılırken ifadem sabitti fakat zihnim karmakarışıktı.

 

Eğer gerçekten bu adamlarla bir bağlantısı varsa korkusu nasıl o kadar gerçek olabilirdi?
Hayır, korku taklit edilemezdi. Catherine, gerçekten de bu adamlar geldiğinde korkmuştu.

 

Fakat bu davette gördüklerini değiştirmezdi.

 

Düşüncelerime dalmışken bir anda çığlık seslerinden birinin dinmesiyle başımı kaldırdım. Adamlardan biri sanki elleri bağlı bir şekilde oturan kişi benmişim gibi bir gülümseme ile yüzüme baktı.

 

Bir şeylerin yanlış gittiğini sezerken ayağa kalksam da her şey çok hızlı gelişti.
Adam gözlerimin içine zafer edasıyla bakarak çenesini sıktı ve saniyeler içinde başı cansız bir şekilde öne düştü.

 

Ve kimse müdahale edemeden kalan tüm adamlar da aynı ilkinin yaptığı gibi dillerinin altına sakladığı kapsülleri kırdı.

 

Sadece birkaç saniye içinde yedi cansız beden usulca sandalyelerde duruyordu.

 

Depoda ölümün o tuhaf, ağır sessizliği kaldı.

 

Yavaşça hepsinin yüzlerine baktım. Bu sıradan birkaç paralı korumanın yapacağı bir iş değildi. Bu, konuşmamayı tercih eden, eğitilmiş bir yapıydı. Üstelik tüm bu düzen, sıradan bir taciz vakasının arkasına gizlenmişti.

 

Elimi cebime atarken küpenin soğuk ve pürüzlü yüzeyini hissettim.

 

Bir tarafım hâlâ inkar etse de zihnim çoktan Catherine'in nasıl bir konumda olduğunu bağırıyordu.

 

Adamlarım sessizce bedenleri dışarı çıkarırken tek bildiğim tüm okların tek bir kişiyi işaret ettiğiydi.

 

Catherine bir hedef miydi yoksa bir piyon mu?

 

Cevap her ne olursa olsun artık emindim ki onun hakkında her şeyi bir an önce öğrenmeliydim.

 

Önce kim olduğunu.
Sonra ne bildiğini.
Ve belki de en tehlikelisi—

 

Nasıl hâlâ hayatta olduğunu...

 

 

Catherine Elise Sinclair

 

Kalbim göğsümü parçalayacakmış gibi atıyordu.

 

Israrla çalan kapıya bakarken odayı hızla taradım. Yatak toplu ve banyo temizdi. Eldivenleri çöpe atmış, ortada az önce yaşananlara dair tek bir iz bırakmamıştım.

 

Kapıya doğru ilerlerken zihnim kaçış planları çiziyordu. Yangın merdiveni üç oda ilerideydi. Koridor kameralarını görmüştüm ama açılarını tam bilmiyordum. Pencereden inmek imkansızdı, sekizinci kattaydım.

 

Kapı tekrar çaldığında derin bir nefes aldım.

 

Kapıyı açar açmaz koşabilir miydim, acaba?
Hayır, bu aptallık olurdu.

 

İhtimaller silsilesi ile boğuşurken sakince kapıyı açtım ve karşımda göreceğim kişiye kendimi hazırladım.

 

"Bayan Catherine?"

 

Karşımdaki adamı tanımıyordum. Babamın adamlarına benzemiyordu. Oldukça düzgün bir Türkçe'si vardı.

 

Ses tonumu sabit tutmaya çalışarak nazikçe gülümsedim.
"Buyurun, benim."

 

"Hakan Bey kahvaltı saatini erkene aldı. Sakıncası yoksa sizi hazırlıklar için götüreceğiz."

 

Gece yaşananlar yüzünden aldığım iş teklifi ve sabah için verdiğim söz tamamen aklımdan çıkmıştı.
"Elbette, bana beş dakika verin lütfen."

 

Kapıyı kapatır kapatmaz sırtımı duvara yasladım.

 

Tanrım, adamları buradayken kaçma imkanım yoktu.

 

Yapabileceğim tek şey onlarla gitmek ve hiçbir şey olmamış gibi davranmaktı.
Fakat kafamın içinde dönüp duran iki ihtimal beni tedirgin ediyordu.

 

Hakan Karahan olanları görenin kim olduğunu öğrenmiş olabilir ve kahvaltı bahanesi ile beni rahatça ayağına getirtebilirdi.

 

Ellerini kirletmeden...

 

Veyahut ben evinde çalışırken olanları öğrenebilir ve bir daha gitmeme izin vermeyebilirdi.
Sertçe yutkunurken kendime gelmeye çalıştım.

 

Toparlan Catherine.

 

Bu durumda o eve gitmekten başka çarem yoktu. Normal davranacak, işimi yapacak ve ilk fırsatta bu ülkeden gidecektim.

 

Bir planımın olması içimi biraz olsun rahatlatırken aynanın karşısına geçip hızlıca üzerime valize yeni koyduğum sade ama şık, siyah bir elbiseyi geçirdim ve yüzüme biraz renk verdim. Yansımama son kez bakıp odadan çıktım.

 

"Hazırım, gidebiliriz."

 

Hakan Karahan'ın adamları eşliğinde otelden çıktım. Sırtımda babamın adamlarının bakışlarının ağırlığını hissettim. Bu sefer beni takip edemezlerdi. En azından Hakan Karahan'ın evine kadar gelme cesaretini gösteremezlerdi.

 

Yine de peşimde aynı zamanda babamın adamlarının da olması kaçışımı zorlaştıracaktı.
Fakat bir yolunu bulacaktım.

 

Hep bulmuştum.

 

Arabanın kapısını açan adama teşekkür ederken arka koltuğa yerleştim ve yola çıktık.
Sessizlik içinde akıp giden yolu izlerken bu kahvaltı faslının uzun sürmemesini umuyordum.
Araba kıvrımlı ve ıssız orman yolundan ilerlerken şehir merkezini geride kalmıştı.

 

Etrafıma baktım ve burada başıma bir şey gelse kimsenin ruhunun bile duymayacağını hissettim.
Yaklaşık bir saat sonra denize sıfır, gösterişli bir evin önünde durduk. Ev değil, küçük bir saraydı sanki.

 

Kanada'daki evim aklıma gelirken yüzümü istemsizce buruşturdum.

 

Altın parmaklıkları olan bir kafesti evim.

 

İçeri adım attığımda ihtişam göz kamaştırıcıydı. Dış giysimi alan kadın, "Hakan Bey henüz gelmedi. Mutfağa geçelim Catherine Hanım." dedi.

 

Başımı sallayıp peşinden gittim.

 

Mutfak dört kişilik bir ekip vardı. Kısa bir tanışmanın ardından görev dağılımını yaptım.
Üzerime bir önlük aldım. İskoçya'ya ait yöresel ve oldukça lezzetli bir kahvaltılık hazırlamaya başladım.

 

Evin sahibinin ve adamlarının aksine mutfakta çalışan kızlar oldukça cana yakındı. Sohbet ederken zaman hızla akmıştı.

 

Bıçak sesi, fırından yükselen kokular, içten konuşmalar...

 

İki saat boyunca kendimi normal bir hayatım varmış gibi kandırabildim.

 

"Catherine Hanım, enfes görünüyor gerçekten. Ellerinize sağlık."

 

Kızlardan birinin söylediği şeyle gülümserken sonda dediği şeyi anlamayarak sordum.
"Ellerine sağlık?"

 

Kendi aralarında gülüştüklerinde kaşlarım hafifçe çatıldı. O da ne demekti?

 

"Lezzetli bir yemek yapıldığında öyle iltifat edilir, Catherine Hanım. Ellerine sağlık, yani çok güzel yapmışsın ellerine bir şey olmasın gibi."

 

Yapılan açıklamayla başımı salladım. Kültürler farklı olsa da sıcak tavırları gerçekti.
"Teşekkür ederim, sizin için de yaptım. Tadına bakmak isterseniz diye."

 

Onlar için ayrı hazırladığım tabağı uzattığımda hepsi birer çatal alarak tabağa uzandı.
Tepkilerini izlerken yüzlerindeki memnuniyet ifadesi içimde bir anlık hafiflik yarattı.

 

"Catherine Hanım, harika olmuş! Daha önce böyle bir şey denememiştim."

 

"Gerçekten tadı çok güzel."

 

Gelen yorumlara gülümserken yemeğin İskoçlara ait olduğunu söyledim.

 

Tam o sırada çalışanlardan biri geldi ve kahvaltı servisinin başlaması gerektiğini söyledi.
Kızlar tabakları yemek masasına taşırken ben de üzerimdeki önlüğü çıkarıp personele ait lavaboya geçtim.

 

Burada daha fazla işim kalmamıştı, Hakan Karahan'dan izin isteyip gidecektim.
Gitmeliydim, olanlar anlaşılmadan önce.

 

Dün gördüklerimden sonra o adamın yüzüne bakacak olmak benim için hiç kolay değildi.
Sanki tekrar o odanın önündeymişim gibi kan kokusu aldığımda midemin bulandığını hissettim.

 

Sakin ol Catherine.

 

Yüzüme birkaç kez su çarptım ve kendime gelmeye çalıştım.
Bu son, diye fısıldadım kendime.

 

Bu insanları bir daha görmeyecektim. Sadece son bir kez daha.

 

Karahan'ın karşısına çıkmak için yeterli cesareti topladığıma inanarak üzerime çeki düzen verdim.

 

Lavabodan çıktığımda bir çalışan karşıma dikildi.
"Hakan Bey sizi çağırıyor, hanımefendi."

 

Tırnaklarımı yavaşça avuç içlerime bastırırken çalışanın arkasından yemek salonuna doğru yürüdüm.

 

Tam da görmeyi beklediğim bir manzaraydı.

 

Upuzun bir masa, takım elbiseli adamlar ve çatal bıçak sesleri.

 

Masamın bir ucunda Hakan Karahan oturuyordu. Diğer uçta ise sırtı bana dönük biri.
Masadaki konumundan bile gücü ve Karahan'a yakınlığı belli oluyordu.

 

Hakan Karahan beni görür görmez gülümsedi.

 

Kısık bir sesle "Beni görmek istemişsiniz, Hakan Bey." dediğimde adam benim aksime oldukça gür bir ton ve coşkuyla masanın diğer ucundaki adama seslendi.

 

"Oğlum, dün gecenin yıldızı ve bu leziz kahvaltının sahibiyle tanış."

 

Oğlum?

 

Gözlerim seslendiği kişiye kayarken adamın da aynı anda başını kaldırmasıyla gözlerimiz buluştu.

 

Zaman bir an için daha yavaş akmaya başlarken ellerim iki yanda yumruk oldu ve sertçe yutkundum.

 

Hayır, gerçekten o adam olamazsın.

 

Cinayete tanık oldum diye kaçarken eline düştüğüm kişi olamazsın.
Hakan Karahan'ın oğlu olamazsın.

 

"Mutfağımın yeni ve muhtemelen daimi şefi, Catherine," dedi Hakan Karahan. "Sarp'la tanış."

 

Sarp.

 

Sarp Arel Karahan...

 

Göğsümde anlamsız bir ağırlık belirdi, hayal kırıklığı boğazıma kadar doldu.
Buradan kaçıp gitmek istedim.

 

Sarp yavaşça ayağa kalktı. Ela gözleri bir an bile üzerimden ayrılmadı.

 

Bu bir tesadüf müydü bilmiyordum.

 

Bildiğim tek şey istemeden de olsa kaçtığım adama kendi ayaklarımla gelmiştim.

 

 

Bölüm sonu.

Bölüm hakkındaki düşüncelerinizi buraya yazabilirsiniz.

Bir sonraki bölümde görüşmek üzere!

Bölüm : 29.03.2026 17:44 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...