
Gözlerimi açtığımda, sabah çoktan odaya sızmıştı.Perdelerin arasından giren solgun ışık, geceyi geride bırakmış ama içimdeki karanlığı götürememişti.
Bir süre tavana baktım. Nefes alışlarımın arasında hâlâ o fısıltı yankılanıyordu:
- “Onu hatırladın, değil mi?
Başımı yastıktan kaldırmak bile zor geldi. Mektup hâlâ masanın üzerinde duruyordu. Kağıdın kenarları sanki sabaha kadar biraz daha solmuştu. Bazen düşünüyorum da... Bazı anılar, sanki kağıda değil, insanın içine yazılıyor. Silinmiyorlar, sadece bekliyorlar.
Yavaşça yataktan kalktım. Odamın soğuk zemini ayağıma değdiğinde ürperdim.
Camın önüne gidip perdeyi araladım. Dışarıda sokak yeni uyanıyordu; kuş sesleri, uzaktan gelen simitçi bağırışı, havada taze ekmek kokusu...Garip, her şey normaldi ama ben o normalliğin içinde bir yabancı gibiydim.
Yüzümü yıkarken aynada kendime baktım."Ne oldu sana, Elvan?” dedim kendi yansımama.
Gözlerimde uykusuzluğun çizgileri vardı ama... Sanki daha derin bir şey de vardı orada. Korku muydu, merak mı, yoksa bir tanıdıklık hissi mi bilmiyorum.
Mutfaktan gelen seslerle irkildim.
Demek Melis yine erkenden kalkmış.
“Eğer kahvaltıyı yine yakmadıysa mucize,” dedim gülümseyerek.
Gülüşüm bile yorgun geliyordu kendime. Ama olsun, en azından hâlâ gülüyordum.
Kapıyı araladım, kahve kokusu hemen burnuma doldu.
“Günaydın Elvan Hanım! Hayalet gibi görünüyorsun!” dedi Melis, elinde tencereyle.
“Sağ ol Melis, sabah sabah moral oldun,” dedim, sandalyeye otururken.
“Yüzün bembeyaz,” diye ekledi. “Gece yine uykusuzluk mu?”
“Biraz…” dedim kısa keserek.
Kelimeler boğazımda düğümlenmişti. O mektuptan bahsetmek istemiyordum, en azından henüz.
Defne de uykulu gözlerle mutfağa girdi. “Sabah sabah ne bu enerji?”
Melis gülerek, “Kahveyle birlikte ruh çağırıyorum, gelir misiniz?” dedi.
Ben kahvemi karıştırırken fark ettim; elim yine titriyordu.
Birden sustum.
Belki fark edilmemiştir diye dua ettim ama Defne gözlerini kısmış bana bakıyordu.
“Elvan, iyi misin sen?”
Bir an gülümsedim, içimden gelen o karmaşayı bastırarak.
“İyiyim. Sadece biraz garip bir rüya gördüm.”
Yalan değildi aslında. O gece yaşadıklarım bir rüyadan farksızdı.
Ya da belki... Rüyalar bile bu kadar gerçek olamazdı.
Kahkaha sesleri yeniden yükseldi. Melis’in sabah enerjisi Defne’yi de sarmıştı.
Ben de onlara katıldım, gülümsedim, konuştum… Ama zihnim hep o masadaki mektuptaydı.
Bir ara gözlerim boşluğa daldı, kahve fincanındaki yansıma dikkatimi çekti.
Işığın yansımasıyla fincanın içinde bir an için o kelimeleri gördüm sanırım:
- “Geçmiş seni bırakmadı.”
Kalbim hızlandı. Başımı çevirip pencereden dışarı baktım.
Sabah güneşi tam da oradaydı.
Belki bir şey olmamıştı.
Belki sadece uykusuzdum.
Ama içimde bir his vardı.
Bugün bir şey olacaktı.
...
Dışarı çıktığımızda güneş biraz daha yükselmiş, sokaklar kalabalıklaşmaya başlamıştı. Ama hâlâ sabahın yorgunluğu vardı etrafta; insanlar aceleyle yürür, kuşlar biraz daha sessiz öterdi.
“Melis, gerçekten kahvaltıyı yakmadın, bravo!” dedim gülerek, elimdeki çantayı omzuma atarken.
“Ona göre mucize bir sabah,” dedi Melis, gözleriyle beni taklit ederek.
Defne ise bir adım geride, hâlâ uykulu ama meraklı bakışlarla etrafı süzüyor. “Siz ikiniz sabahın ilk ışıklarıyla mı bu kadar enerjik oluyorsunuz?” diye sordu.
“Evet, biz kahveyle ruh çağırıyoruz,” dedi Melis, elini havaya kaldırarak dramatik bir şekilde.
Ben gülümseyerek aralarına katıldım, ama zihnim bir ara yine mektuba kaydı. Elimi cebime attım; mektubun boş yeri hâlâ hafifçe ürpertmişti.
Parka doğru yürürken, çocukların oyun sesleri ve rüzgarın yapraklarla dansı bir nebze içimi rahatlattı. Melis birden fıskiyeye doğru koştu, suyun üzerinde küçük yansımaları izlerken kahkaha attı.
“Ah, Elvan! Gel, bak!” dedi.
Ben yanına giderken, Defne de bize katıldı. “Siz ikinizin kahkahası tüm parkı çalıyor!” diye şikâyet etti ama gülüyordu.
“Bazen kahkaha, geçmişten kalan gölgeleri bile uzaklaştırır,” diye mırıldandım kendi kendime. Ama sözlerim neredeyse kayboldu, Melis ve Defne sohbetin içine dalmıştı bile.
Melis aniden bana dönüp, “Elvan, sen neden bu kadar sessizsin? Sabah kahveni hızlı içip mi geldin?” diye sordu.
“Yok… sadece şunu fark ettim ki, sabahın enerjisi herkese aynı gelmiyor,” dedim, hafif bir gülümsemeyle.
Defne kaşlarını çattı, ama gözlerinde merak vardı. “Hımm… peki, Elvan, bize sır vermek ister misin yoksa gizemli kalacak mısın?”
Gülümseyerek başımı salladım. “Gizemli kalmalı sanırım, öğle güneşi altında biraz kaybolmalı.”
Yürümeye devam ettikçe parkta insanlar piknik yapıyor, bazıları köpeklerini gezdiriyordu. Melis aniden yere oturdu ve “Hadi bir selfie çekelim!” dedi.
“Selfie mi? Ama telefonun yok senin,” dedim gülerek.
“Ah, Elvan, senin gölgen yanımda!” diye espri yaptı. Biz de kahkaha attık, ama bir an gözüm kahve fincanımdaki yansıma gibi, parktaki bir su birikintisinde kendi yansıma ve o kelimeleri gördü sandım:
- “Geçmiş seni bırakmadı.”
O an, tüm neşe arasında küçük bir duraklama oldu. Defne fark etmişti; gözlerini kısarak bana baktı.
“Seninle ilgili bir şey var, değil mi?” diye sordu.
“Belki de sadece güneşi izliyorum,” dedim sessizce, ama kalbim hâlâ çarpıyordu.
Melis aniden elini kaldırıp, “Tamam! Yeterince oturduk, hadi biraz yürüyelim. Parkta saklambaç oynayan çocukları izleyelim, hem spor olur hem de gözümüz açık kalır!” dedi.
Defne ve ben birbirimize baktık, sonra gülerek peşine takıldık. Günün ortasında, arkadaşlarımın neşesiyle dolanırken, o mektup hâlâ sessizce benimle yürüyordu; gölgesi, güneşin altında bile kaybolmuyordu.
...
Parkta biraz dolaştıktan sonra, hepimiz küçük, köşede saklanmış bir kafeye yöneldik. İçeri girdiğimizde, kahve çekirdeklerinin taze kokusu burnuma doldu; hafif caz müziği kulaklarımı okşuyordu. Masamıza otururken, Melis hâlâ enerjikti:
“Tamam, şimdi ciddi kahve sohbeti zamanı!” dedi, kahvesini karıştırırken; fincanın kenarına vuran ışık, içinde küçük altın parıltılar oluşturuyordu.
Defne gözlerini kocaman açtı. “Ciddi kahve sohbeti mi? Yani senin ciddi halleri gördük mü hiç?”
“Melis’in ciddi halleri… çok kısa sürer,” dedim, gülümseyerek. Gözlerimi pencereden dışarı kayan hafif öğle güneşine çevirdim; ışık, masanın üzerinde kahvenin dumanıyla birleşiyor, bir sis gibi etrafa yayılıyordu.
Siparişlerimizi verdik ve kahveler gelene kadar masada hafif bir sessizlik oldu. Sessizlik, sabah hissettiğim mektup gölgesini tekrar hatırlattı. Kağıt hâlâ masamda olsaydı, bu sessizlik belki daha yoğun olurdu. Şimdi ise arkadaşlarımın gülüşleri ve sohbetleri arasında, sadece küçük bir fısıltı gibi kaldı:
- “Geçmiş seni bırakmadı…”
Melis birden ayağa kalktı ve masanın etrafında küçük bir dans yaptı. Ayaklarının zemine hafifçe vurması, kahvenin aromasını daha da belirgin kıldı. “Bakın, kahveyle enerji patlaması!” dedi, biz de kahkaha attık.
Defne bana baktı, hafifçe başını salladı: “Sen de bir katılsana, Elvan, ruhun uyanacak!”
Gülümseyerek ayağa kalktım, onunla beraber küçük bir dans yaptım. Ayaklarım zemine değdiğinde, sabahın serinliğini hatırlattı; bir an için o gölge kaybolmuş gibiydi.
Kahve geldiğinde, elim fincana uzandığında bir an duraksadım. Sıcak fincan parmaklarımı sardı; kahvenin kokusu, parkta aldığım taze havayı hatırlattı. Gözlerim fincandaki kahve yüzeyine yansıdı ve sanki tekrar kelimeleri gördüm:
- “Geçmiş seni bırakmadı.”
Defne fark etmiş gibi bana baktı ama gülümseyerek sessiz kaldı. Melis hâlâ kendi dünyasında, kahvesinden küçük yudumlar alarak şarkıya eşlik ediyordu. Masanın üzerindeki küçük kurabiye kırıntıları, fincanın buğusuyla birleşince bir tablo gibi görünüyordu; her ayrıntı, zamanın yavaşladığını hissettiriyordu.
Güneş yavaş yavaş kafeye sızıyor, pencere kenarına vuruyor ve etrafı altın rengine boyuyordu. Arkadaşlarımın sohbeti, kahkaha ve sıcak kahve kokusu arasında bir an için her şey normale dönmüş gibiydi. Ama ben biliyordum… o mektup hâlâ sessizce benimleydi; varlığı, bu yavaş akan öğleden sonra zamanına ince bir gölge gibi seriliyordu.
...
Kahvelerimizi yudumlarken, Melis hâlâ kendi enerjisiyle masanın etrafında küçük hareketler yapıyordu. Defne, bir yandan telefonuyla oyun oynuyor gibi görünse de gözlerini ara ara bana dikiyordu; hâlâ sabah fark ettiği sessiz duraksamayı merak ediyordu.
Tam o sırada, kapı aralandı ve içeriye tanıdık bir yüz girdi. Gözlerim istemsizce ona kaydı; birkaç saniye boyunca kalbim hızlı hızlı atmaya başladı.
“Merhaba!” dedi gülümseyerek, bize doğru yaklaşırken. Koyu kahverengi saçları dağınık, gözleri ise hâlâ tanıdık bir ışıkla parlıyordu. “Elvan! Bu da ne sürpriz böyle!”
Melis aniden ayağa kalktı ve “Sen de mi buradasın? Aman Tanrım, Baran!” dedi, heyecanla kollarını açarak arkadaşına sarıldı.
Defne gözlerini kocaman açtı, “Bu da kim?” diye sordu.
Ben ise fincana bakarken, kahvenin buğusunda bir an sanki mektubun kelimelerini gördüm:
- “Geçmiş seni bırakmadı.”
Baran, çocukluğumdan beri tanıdığım, her zaman neşeli ve biraz da yaramaz bir arkadaştı. Onun gelişiyle ortam birden değişti; gülüşmeler, şakalar ve hafif bir heyecan dalgası yayıldı.
“Baran, hâlâ saklambaç şampiyonu musun?” diye sordu Melis.
“Şampiyonluğu bırakmadım, ama artık biraz daha hızlı düşüyorum!” diye cevap verdi Baran, gülerek.
Defne başını salladı, “Demek geçmişin enerjisi hâlâ peşinde, değil mi Elvan?” diye fısıldadı. Ben de sessizce gülümsedim; evet, geçmişin gölgesi hâlâ oradaydı ama arkadaşlarımın neşesiyle biraz daha yumuşamıştı.
Baran masaya oturdu ve kahvesini karıştırırken, birden “Hatırlıyor musun, o parkta saklambaç oynadığımız günü?” dedi.
Melis gülerek, “Ah evet! Sen saklanmak için ağaca tırmanmıştın, sonra düşmüştün, değil mi?”
“Ve Elvan kahkaha atmaktan yere yuvarlanmıştı!” diye ekledi Defne.
O an hepimiz kahkaha attık. Gözlerimi fincana çevirdiğimde, kahvenin buğusunun içinde hâlâ o kelimeler bir an parladı:
- “Geçmiş seni bırakmadı.”
Ama Baran’ın anlattığı anılar, kahkaha ve sohbet, o gölgeyi hafifletti. Güneş pencereye vuruyor, masanın üzerindeki fincanlara ve kurabiye kırıntılarına altın dokunuşlar bırakıyordu. O an fark ettim ki, geçmiş ne kadar sessizce dolaşsa da, arkadaş sohbeti ve küçük şakalarla birlikte gölgesi daha yumuşuyordu.
...
Kahkahalar biraz dinmiş, kahvelerimizi yudumlarken Baran birden bana baktı, gözlerinde o eski yaramaz ışık vardı:
“Bak Elvan,” dedi, hafifçe eğilerek. “Sen hâlâ saklambaçta bana yetişemezsin. Hadi, meydan okuyorum!”
Melis gözlerini kocaman açtı, “Meydan okuma mı? İkiniz mi? Aman Tanrım, bunu kaçırmayız!”
Defne de gülerek, “Hadi bakalım, bakalım kim kazanacak,” dedi, masadaki kahve fincanlarını kenara çekerek alan açtı.
“Tamam, kabul ediyorum,” dedim gülümseyerek. İçimdeki hafif gerginlik, sabah mektubunun gölgesinden sonra ilk kez eğlenceli bir heyecana dönüştü.
Baran hemen ayağa kalktı ve “Başla saymaya! Beş dakika içinde beni yakalayabilirsen… kahveyi ben alacağım!” dedi, kendinden emin bir şekilde.
“Tamam, beş dakika. Ama yakalayamazsan…” dedim, “sen bizim kahvemizi alacaksın.”Baran gülümsedi, “Anlaştık!”
Defne ve Melis aramızda izleyici oldu. Ben Baran’ı kovalarken, kahkahalarımız kafedeki diğer müşterilere bile bulaştı. Güneş ışığı pencere camından süzülüyor, masaların üzerindeki fincanları altın rengine boyuyordu. O an, kahve kokusu, gülüşler ve eski arkadaşın varlığı… hepsi bir araya gelince, sabahın puslu gölgesi bir an için kaybolmuştu.
Ama gözüm bir an fincanda kaldı; kahvenin buğusunun içinde hâlâ bir iz vardı, sanki fısıldayan bir gölge:
- “Geçmiş seni bırakmadı.”
O gölge, oyunun coşkusu arasında bile bana hatırlattı ki; geçmiş ne kadar eğlenceyle örtülse de, bazen kendini hatırlatmayı sever. Ama olsun… o an kahkaha ve dostluğun gölgesi her şeyi hafifletti.
...
Beş dakikanın sonunda, Baran kahkaha atarak pes etti. “Tamam, Elvan kazandı! Ama gerçekten beklemiyordum,” dedi, nefes nefese.
Melis alkışladı, “Gördünüz mü, Elvan hâlâ hızlı!”
Defne gülerek, “Bence kahve enerjisi kazanmanın sırrı!” dedi.
Hepimiz masaya geri oturduk. Kahkahalar hâlâ aramızda yankılanıyordu. Ben fincana uzandım, kahvemi hafifçe karıştırdım ve bir an duraksadım.
O an fark ettim ki; sabah başlayan puslu, hafif hüzünlü gölge hâlâ benimleydi. Mektubun sessiz yankısı, kahkaha ve sohbet arasında ince bir çizgi gibi duruyordu:
- “Geçmiş seni bırakmadı.”
Ama bu sefer farklıydı. Artık gölge yalnızca endişe değil, aynı zamanda hatırlatma ve dikkat çekme biçimindeydi. Ve ben gülümsedim. Çünkü fark ettim ki; geçmiş, bazen gölgesiyle bile olsa, dostlarınla ve küçük eğlencelerle birlikte katlanılabilir hale geliyordu.
Baran bir yudum kahvesini aldı, “Sence bir sonraki meydan okuma ne olacak, Elvan?” diye sordu.
Gülümseyerek fincanımı kaldırdım, “Bunu zaman gösterecek. Ama şunu biliyorum: bugün… bugün güzel geçiyor.”
Güneş hâlâ pencereyi aydınlatıyor, kahvenin buğusu masanın üzerinde dans ediyordu. Dışarıdaki hafif rüzgar, parkta oynayan çocukların sesleri ve arkadaşlarımın kahkahaları arasında, sabahın puslu gölgesi bir nebze kaybolmuştu. Ama ben biliyordum; o mektup hâlâ sessizce, gölgeler arasında benimleydi. Ve bu, artık korkutucu değil, yalnızca bir hatırlatmaydı.
...
Kafeden çıkarken, öğle güneşi yavaşça yerini hafif turuncu bir akşam ışığına bırakıyordu. Parktan geçtik, rüzgar saçlarımızı hafifçe dalgalandırıyordu. Kahkaha ve sohbet, şimdi sadece kulaklarımda yankılanıyordu; gözlerim etrafı süzüyordu, ama bir yandan hâlâ o mektubun gölgesini hissediyordum.
“Bugün güzel geçti,” dedim kendi kendime. Ama fincanın buğusunda gördüğüm o kelimeler hâlâ zihnimdeydi:
- “Geçmiş seni bırakmadı.”
Baran, biraz önde yürüyordu, arada bana bakıp gülümsüyordu. “Sen gerçekten hızlısın, Elvan. Bu arada, saklambaç devam edecek mi?” diye sordu.
“Belki bir başka gün,” dedim gülümseyerek. Ama içimde bir his vardı; belki bir başka sürpriz, bir başka gölge…
Parkın çıkışında durdum, derin bir nefes aldım. Hafif esen rüzgar, taze çimen kokusunu getirdi ve günün yorgunluğunu biraz olsun aldı. Arkadaşlarımın kahkahaları, güneşin turuncu ışığı ve rüzgarın hafifliği arasında, o puslu sabahın gölgesi artık ağır değildi. Sadece bir hatırlatmaydı… ve belki de gerekliydi.
Eve dönerken, parkta hafif esen rüzgar saçlarımı okşuyor, günün yorgunluğu ve dost kahkahaları içimi ısıtıyordu. Fincan buğusunda gördüğüm o kelimeler hâlâ zihnimdeydi:
- “Geçmiş seni bırakmadı…”
Ama artık korkutucu değildi. Sadece bir hatırlatma… ve belki de gerekliydi.
...
Yeni bölümümüzü nasıl buldun?
İçinden gelirse oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmaa😘💘
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |