6. Bölüm

6. Bölüm-Gördüğünü İnkar Etme

Rüya Coşkun
ruyacskn

Veee yeni bölüm sizlerle🎉 Yorum yapmayı ve oy kullanmayı unutmayinn✨ Sizleri çok seviyorum lütfen desteğinizi eksik etmeyin🩵

     

                                 ...

 

Gece herkes uykuya çekildiğinde, evin sessizliği farklı hissediliyordu.

Gündüz tanıdık ve güven veren duvarlar, geceleri başka bir dile bürünüyordu sanki. Saatin tik tak sesi bile normalden daha yüksek geliyordu kulağıma. Yatağımda sırtüstü uzanmış, tavana bakıyordum. Uyuyabilirdim… ama zihnim buna izin vermiyordu.

O gün boyunca hissettiğim şey—o sessiz gölge—gece olunca daha da belirginleşmişti.

Gözlerimi kapattığımda bile varlığını hissedebiliyordum. Görmüyordum. Dokunmuyordum. Ama orada olduğunu biliyordum.

Birden kolyem hafifçe ısındı.

Nefesim duraksadı. Elimi yavaşça boynuma götürdüm. Anahtar ilk kez bu kadar net bir şekilde tepki veriyordu; titreşim düzenliydi. Sanki bir ritmi vardı. Sanki… cevap bekliyordu.

“Yine mi sen?” diye fısıldadım karanlığa.

O an odanın içindeki hava değişti. Soğuk değildi. Korkutucu da değil. Ama yoğun…

Perdeler çok hafif kıpırdadı. Cam kapalıydı. Rüzgâr yoktu. Kalbim hızlandı ama kalkmadım. Kaçmadım. İlk kez kaçmak istemedim.

Yatağın kenarına oturdum. Ayaklarım yere değdiğinde içimde garip bir denge hissi oluştu. Sanki uzun süredir beklediğim bir ana yaklaşmıştım ve bunu vücudum biliyordu.

Gözüm masanın üzerindeki deftere kaydı.

Kalkıp deftere uzandım. Kapağını açtığımda nefesim kesildi.

Sayfa boş değildi. Daha önce defalarca baktığım o sayfa… şimdi ince, koyu çizgilerle doluydu.

Ortada tanıdık bir sembol vardı; kolyedeki anahtarın şekline çok benziyordu. Çevresinde yarım daireler, kırık çizgiler ve köşelere doğru uzanan gölgeler…

“Elimde değildin,” diye mırıldandım istemsizce. “Ben yazmadım seni.”

Ama yazılmıştın.

Parmaklarım titreyerek sayfaya dokundu. O an, arkamda biri varmış gibi hissettim. Kesinlikle. Bu kez hayal değildi. Hissin kendisi… gerçekti.

Yavaşça başımı çevirdim. Oda boştu. Ama aynadaki yansımam… bir saniyeliğine geç tepki verdi.

Boğazım kurudu.

“Tamam,” dedim fısıltıyla. “Korkmamı mı istiyorsun?”

Cevap gelmedi. Ama içimde bir his yükseldi: Hayır. Hazırlanmamı istiyordu.

Tekrar deftere baktım. Sayfanın altına tek bir cümle eklenmişti:

“Gördüğünü inkâr etme.”

Bir adım geri çekildim. Bu kez dizlerim titredi.

“Beni neden seçtin?” diye sordum boşluğa. Sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.

Kolyedeki anahtar bir kez daha titreşti. Ama bu sefer… sakinleştiriciydi.

O an anladım. Bu bir tehdit değildi. Bir davetti. Ve ben artık bunun parçasıydım.

Defteri kapattım, masaya geri bıraktım. Pencerenin kenarına geçtim. Dışarıda sokak lambaları sarı bir ışık yayıyor, gölgeler kaldırımda uzayıp kısalıyordu. Dün beni takip ediyormuş gibi hissettiren şey… belki de beni oraya götürmek istemişti.

Ama önce hazır olmam gerekiyordu.

Yatağıma geri döndüm ama uyumaya çalışmadım. Sadece bekledim.

Ve ilk defa şunu net bir şekilde düşündüm:

Belki de o sessiz gölge, beni izlemiyordu. Belki… beni koruyordu.

Gözlerim kapanırken tek bildiğim şuydu: Yarın, her şey eskisi gibi olmayacaktı. Ve ben de eskisi gibi olmayacaktım.

                             

                                  ---

 

Uyandığımda ev hâlâ tam aydınlanmamıştı. Sabahın erken saatleriydi, gri ve sıkışık bir zaman dilimi… sanki gece ve gün arasında asılı kalmış gibi.

Yatağımdan doğruldum. Kalbim sakindi ama içim değil. Geceden kalan his hâlâ avuçlarımdaydı. Defteri çantama koymuştum ama sanki masamda durması gerekiyormuş gibi bir boşluk vardı. Alışkanlıkla kolyeye dokundum. Anahtar oradaydı.

“Buradayım,” der gibi…

Üzerimi giyip sessizce odadan çıktım. Koridorda yürürken ayak seslerimi bastırmaya çalıştım. Tahtalar hafifçe gıcırdadı. Sanki ev bile bana bakıyordu; dikkatli olmamı ister gibiydi.

Mutfakta Defne vardı. Pencerenin önünde duruyor, dışarıyı izliyordu. Beni fark edince arkasını döndü.

“Erken kalkmışsın,” dedi.

Başımı salladım. “Uyuyamadım.”

Defne bir şey demedi, sadece yüzüme baktı. Bakışlarında sorgulayan ama zorlamayan bir ifade vardı. Her şeyi anlatmamı istemezdi, ama anlatsam dinlerdi.

“Bugün hava kapalı,” dedi. “İnsanın içine bir şey çöküyor böyle sabahlarda.”

Gülümsedim ama içimde başka bir şey vardı. Çökme değil… toplanma. Sanki içimde bir şeyler yavaş yavaş birleşiyordu.

Okul yolunda her şey fazla netti. İnsanların sesleri, arabaların geçişi, rüzgârın saçlarımı savuruşu… Normalde fark etmediğim ayrıntılar gözüme batıyordu. Bu, gerildiğimin işaretiydi. Ya da dikkatimin başka bir yere çekildiğinin.

Kalabalık arasında yürürken bir an duraksadım. His geldi. Arkamda biri varmış gibi hissettim. Ama bu sefer ürpertici değildi. Daha çok… bekleyen bir şey gibiydi. Sabırlıydı. Acele etmiyordu.

“Beni izliyorsan,” diye düşündüm, “neden şimdi?”

Cevap gelmedi. Ama adımlarımı hızlandırmadım. Kaçmak istemedim. İlk kez.

Okul kapısından girerken kalabalık beni içine aldı. Sesler, kahkahalar, konuşmalar… Hepsi üst üste geldi. Ama o an, kolye hafifçe ısındı. Çok kısa bir an. Kalabalığın içinde kaybolmamı istemiyordu sanki.

Sınıfa girdiğimde Lara bana el salladı. Yanına oturdum. Konuşuyordu ama kelimeler kulağımda yarım kalıyordu. Duyuyordum ama dinleyemiyordum. Sınıfın bir köşesi… gözüme takılıyordu.

Defter çantamın içindeydi. Masanın üzerinde duruyormuş gibi bir ağırlık hissi vardı içimde. Dokunmak istedim ama çıkarmadım. Henüz değil.

Teneffüste yalnız kalmayı seçtim. Bahçenin daha az kullanılan kısmına geçtim. Ağaçların gölgesi uzundu. Yapraklar rüzgârla hafifçe sallanıyordu. Bir banka oturdum.

Derin bir nefes aldım.

“Ne istiyorsun?” diye fısıldadım.

Bu sefer cevap gelmedi ama bir his büyüdü.

Yakında.

Sanki her şey bana hazırlanıyordu ama zamanı ben belirleyemezdim. Defter beni çağırıyordu. Ama önce… cesaretimi ölçüyordu.

Ayağa kalktım. Üzerimde garip bir sakinlik vardı. Korkunun yerini kabul almıştı. Ne olduğunu bilmiyordum ama olacağını biliyordum. Ve ilk kez, bunu istemekten korkmadım.

Belki cevaplar ürkütücüydü. Belki geçmiş sandığımdan daha yakındı. Ama artık kaçmayacaktım. Çünkü bazı kapılar vardır… seni beklemez.

Ders bitiminde zil çaldığında herkes yerinden fırladı. Sandalyelerin gürültüsü, konuşmalar, aceleyle toplanan çantalar… Normalde bu karmaşa beni yorar ama o an hepsi arka planda silikleşti. Ben hâlâ bankta oturduğum o anın etkisindeydim.

Bazı kapılar seni beklemez. Bu cümle zihnime çakılı kalmıştı. Kendi düşüncem miydi, yoksa bana ait olmayan bir gerçek mi, ayırt edemiyordum. Ama biliyordum ki artık görmezden gelemeyeceğim bir şey vardı.

Koridordan çıkarken biri omzuma çarptı. Lara’ydı.

“İyi misin? Bugün biraz dalgınsın,” dedi.

Gülümsedim. “İyiyim… sadece kafam dolu.”

“Belli,” diye güldü. “Ama bazen düşünmek iyi gelir.”

Keşke bu kadar basit olsaydı, diye düşündüm. Bu düşünmek değildi. Bu, hatırlamak gibiydi.

Okuldan çıkınca eve doğru tek başıma yürümek istedim. Böyle zamanlarda kalabalık daha da boğucu oluyor. Gökyüzü hâlâ kapalıydı; gri bulutlar ağır ağır sürükleniyordu. Hava ne soğuk ne sıcaktı ama içimde garip bir baskı vardı.

Yolun ortasında durup çantamı açtım. Defteri elime aldım. Kalın kapağı avucumun içinde ağır geldi. Sanki içinde sadece sayfalar değil, zaman da vardı. Etrafıma baktım; kimse dikkat etmiyordu. Yavaşça açtım.

İlk sayfa hâlâ boştu. Ama ikinci sayfada bir fark vardı. Dün gece gördüğüm çizim daha belirgindi. Koridor artık daha nettı. Taşlar keskinleşmişti. Işığın geldiği yer daha belliydi. Kapının üzerindeki işaret… kolyemdeki anahtarla tamamen aynıydı.

Nefesimi tuttum.

“Bu mümkün değil,” diye mırıldandım.

Ama defterin sayfaları cevapsız kalmadı. Alt kısımda yeni bir cümle belirmişti. Yazı bana ait değildi ama bana hitap ediyordu:

Hazırsan, beni takip et.

Kalbim hızlandı. Ellerin titrediğini fark ettim ama defteri kapatmadım. İlk kez kaçmak istemedim. Hazırım, demiştim dün gece. Demek ki sözümü ciddiye almıştı.

Defteri çantama geri koydum ve yoluma devam ettim. Ama artık yürüdüğüm sokak aynı değildi. Evler, ağaçlar, köşeler… Hepsi birer işaret gibiydi. Yanlış bir dönüş yapsam bir şeyi kaçıracaktım.

Eve girdiğimde Melis salondaydı. Dizlerini koltuğa çekmiş, telefonuna bakıyordu.

“Hoş geldin,” dedi. “Sessizsin.”

“Biraz yorgunum,” dedim. Bu yorgunluk fiziksel değildi; zihinsel, içsel bir yoğunluktu.

Odaya geçip kapıyı kapattım. Çantamdan defteri tekrar çıkardım. O anda kolye belirgin şekilde ısındı. Anahtar hafifçe göğsüme çarptı.

“Tamam,” dedim yüksek sesle. “Buradayım.”

Defteri masaya koydum ve açtım. Sayfalar kendi kendine çevrilmedi ama sanki nereye bakmam gerektiğini biliyordum. O koridor çizimine geldim. Kapının hemen altına yeni bir şey eklenmişti:

Küçük bir ok. Ve altında tek kelime:

   Gece.

İşte o an içimde bir ürperti dolaştı. Bu bir davetti. Ama aynı zamanda bir uyarıydı. Gece… her şeyin değiştiği zamandı. Sessizliğin yüzünü gösterdiği an.

Pencereye yaklaştım. Dışarıda gün yavaş yavaş sönüyordu. Sokak lambaları yanmaya başlamıştı. Camda kendi yansımama baktım.

Gözlerim eskisinden farklıydı. Daha dikkatli. Daha uyanık.

“Eğer bunu yapacaksam,” dedim kendi kendime, “artık yarım kalmayacak.”

Defteri kapattım. Anahtarı parmaklarımın arasında döndürdüm. İçimdeki korku hâlâ oradaydı ama yalnız değildim artık. Yanında merak vardı. Ve kararlılık.

Gece geldiğinde… bir kapı açılacaktı. Ve ben, ilk kez, arkasında ne olduğunu gerçekten görmek istiyordum.

Gece çöktüğünde ev fazla sessizleşti. Gündüzleri alıştığım o sıradan ev sesi — tabak tıkırtıları, adımlar, kapı gıcırtıları — sanki bilerek geri çekilmişti. Yerlerini bekleyen bir suskunluğa bırakmışlardı.

Işığı kapatmadan yatağın ucuna oturdum. Perde aralığından sızan sokak lambası, odamın zeminine sarı bir çizgi düşürüyordu. O çizgi gözümün önünde uzayıp kısalmıyordu ama ben onu bir yol gibi görüyordum. Bir eşik gibi.

Kapı tıklandı. İrkilmedim. Sanki geleceğini biliyordum.

“Elvan?” Defne’nin sesi geldi. “Uyumadın mı?”

“Hayır,” dedim. “Gel.”

Kapıyı aralayıp içeri girdi. Üzerinde geniş bir hırka vardı, kollarını içine saklamıştı. Odaya girerken etrafıma bakındı. Beni değil, sanki havayı kontrol ediyordu.

“Bugün tuhafsın,” dedi.

“Nasıl?”

“Uzak… ama aynı zamanda fazla buradasın.”

Gülümsedim. Defne’nin beni en iyi okuyan kişi olması sinir bozucuydu bazen. Yalan söylememi zorlaştırıyordu.

“Bazen kendimi bir şeyin eşiğinde gibi hissediyorum,” dedim. “Ama ne olduğunu bilmiyorum.”

Yatağın kenarına oturdu.

“Geçer mi sence?”

Bir an düşündüm.

“Hayır,” dedim. “Geçecek gibi değil.”

Suskunluk oldu. Rahatsız edici değil, koruyucuydu. Defne ayağa kalktı, kapıya yöneldi.

“Eğer bir şeye gireceksen,” dedi, “kendin ol. Diğerleri seni çekmeye çalışacak.”

Ne demek istediğini sormadım. Çünkü biliyordum. Beni gerçekten korkutan şey, yalnız kalmak değildi. Değişip kendimi tanıyamamakti.

Defne kapıyı kapattığında kalbim biraz daha hızlandı. Artık gecedeydim. Gerçek anlamda.

Ayağa kalktım. Çantamdan defteri çıkardım. Masaya koydum. Kolyeyi tekrar boynumun altına sakladım. Anahtar kendiliğinden avucuma düştü.

“Şimdi,” dedim fısıltıyla.

Defteri açtım. Bu sefer çizim değil, kelime vardı:

Yalnız mısın?

O cümle boğazıma düğümlendi. Cevabı ben yazmadım. Ama söyledim:

“Hayır.”

Sayfanın altı yavaşça karardı, sanki gölgeyle yazılmış gibi yeni bir cümle belirdi:

O hâlde gel.

O an odanın içi değişti. Duvarlar kaymadı, ışık sönmedi. Ama hava yoğunlaştı. Sanki bir adım atsam, başka bir yere basacaktım.

Anahtarı sıktım. Gözlerimi kapadım. Ve attım.

Ayağım yere değdiğinde oda yoktu. Taşın soğuğu vardı. Nemli duvarlar. Ve o tanıdık koridor. Defterde gördüğüm her şey… birebir buradaydı.

Nefesim buharlanıyordu.

“Demek burası,” dedim.

Koridorun ucundaki kapı yarı açıktı. Aralığından soluk bir ışık sızıyordu. Kapının üzerindeki işaret, kolyemle tamamen aynıydı.

Bu bir çağrı değildi artık. Bu bir karşılaşmaydı.

Bir adım daha attım.

Ve tam o anda kapının ardından bir ses geldi. Ne fısıltıydı. Ne çığlık. Benim adımı bilen bir ses.

“Elvan…”

Kalbim göğsüme sığmadı.Ama geri dönmedim.

Çünkü bazı kapılar yalnızca cesaretle değil, kabullenerek açılırdı.

Ve ben… artık inkâr etmiyordum.

Adımımı koridora attığımda taşların soğuğu ayaklarımı sardı. Nemli hava ciğerlerime dolarken, kolyemin sıcaklığı bana yol gösteriyordu. Sanki her adımım, defterin çizimlerine uygun bir ritimde atılıyordu.

Kapının önüne geldiğimde durdum. Soluk ışık titriyordu; gölgeyle dolu ama davetkâr bir ışık. Anahtarı parmaklarım arasında döndürdüm, derin bir nefes aldım ve hafifçe kapıya dokundum.

İçeriden bir tıkırtı geldi. Tanıdık… ama farklı. Sanki eski bir dostla karşılaşıyor ama geçmişi hatırlayamıyordum .

“Geldin…” fısıldadı sessizlik, ama bu kez kelimelerdi. Artık kelimeleri sadece hissetmiyordum; duyuyordum.

Kapı yavaşça açıldı. İçerisi gölgelerle doluydu. Ama o gölgeler… korkutucu değildi. Bekleyen bir huzur vardı. Ve o huzurun ortasında… bir figür duruyordu.

Yavaşça tanıdım. Ama aynı zamanda tanımıyordum. Çünkü bu figür, hem eski benliğim, hem de olacağım kişiydi.

“Hazır mısın?” diye sordu figür. Ses, benim sesimdi ama daha güçlüydü.

“Evet,” dedim, titremeden. “Hazırım.”

Ve o anda, tüm sessizlik… konuştu.

 

 

                                     ...

Bölüm : 27.11.2025 21:34 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...