
Akşam yavaş yavaş şehre çökerken, günün sıcak tonları yerini sessiz bir mora bırakıyordu. Perdeler hafifçe dalgalanıyor, dışarıdan gelen rüzgâr pencerenin kenarında solgun bir fısıltı gibi yankılanıyordu. Ev, sabahki neşesini çoktan kaybetmişti; gülüşlerin yerini ince bir sessizlik almıştı. Melis ve Defne kendi odalarına çekilmişti; Melis kulaklığını takmış, mırıldanarak şarkı söylüyor, Defne ise laptop ekranına gömülmüş, hızlı hızlı yazıyordu. Evde yalnız kalmak normalde huzur demekti ama bu kez içimde tanımlayamadığım bir tedirginlik vardı.
Masamın üzerinde hâlâ o mektup, kolye ve küçük defter duruyordu. Hepsi sanki birbiriyle konuşuyormuş gibi sessizce titreşiyor, aralarında görünmez bir bağ kuruyorlardı. Elimi uzattım; parmak uçlarım mektubun kenarına değdiğinde içimde belirsiz bir sıcaklık dolaştı. Ne korku ne rahatlama… ikisinin arasında bir yerdeydim. Sanki birileri beni buraya çağırmıştı.
“Kim… neden göndermiş bunu?” diye fısıldadım kendi kendime.
Cevap yoktu. Yalnızca duvarlarda oynayan gölgeler, perdelerin arasından sızan rüzgârın yankısı ve kalbimin düzensiz atışları…
Kolye parmaklarımın arasında dönüyordu. Küçük, gümüş bir anahtar. Ama o anahtara her dokunduğumda içimde tanımlayamadığım bir his uyanıyordu. Bir sahne gibi gözümün önünde beliren, ama hemen silinen bir anı. Belki çocukluğuma ait… belki unuttuğum birine. Ne kadar denesem de o hissi tam yakalayamıyordum.
Masadaki defteri elime aldım. Kapağında hiçbir isim yoktu; sadece kolyedekiyle aynı sembol bir anahtarın etrafında dairesel bir çizgi. Sayfaları açtım. Sararmış yaprakların arasında karalanmış notlar, küçük semboller ve anlamı belirsiz çizimler vardı. Bazı çizimler bana tanıdık geliyordu: bir kapı, bir gölge, bir ağaç. Ama neden tanıdık geldiğini hatırlayamıyordum.
Bir sayfada büyükçe bir sembol çizilmişti: Bir anahtar ve yanında bir ok işareti… sanki bana yön gösteriyordu ama nereye? Gözlerimi kısmam yetti; kalbim daha hızlı atmaya başladı. Sanki o sembol bana “devam et” diyordu.
Tam o anda perdeler aniden dalgalandı. Pencere kapalıydı. Rüzgârın bu kadar güçlü esmesine imkân yoktu. Gözlerimi pencereye çevirdim ama kimse yoktu. Yine de birinin beni izlediğini hissettim.
- "Sen… kimsin?” dedim fısıldayarak.
- “Neden beni çağırıyorsun?”
Cevap gelmedi. Ama kalbim sanki o sessizliğin içinde bir yankı duymuş gibiydi.
Melis’in sesi o sessizliği böldü:
- “Elvan! Akşam yemeği hazır!”
İrkilip başımı çevirdim. Mektubu, kolyeyi ve defteri aceleyle çekmeceye koydum, sonra derin bir nefes alıp yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirdim. “Geliyorum!” dedim, sesim çatlamıştı.
Mutfakta sıcak yemek kokusu yayılmıştı; Defne masaya salata koyarken Melis telefonuna bakıyor, fonda yavaş bir müzik çalıyordu. Masaya oturdum ama zihnim hâlâ çekmecedeydi.
Melis, kaşlarını kaldırarak sordu: “Ne oldu Elvan? Az önce sanki bir hayalet görmüş gibiydin.”
Defne hemen atıldı: “Yine gizemli hikâyelere mi sardın yoksa?”
“Yok,” dedim kısık sesle, “sadece… biraz yorgunum.”
Yalan söylemek kolaydı, ama kalbimi kandıramıyordum. Yemeğin tadını alamıyordum. Kaşığımı her ağzıma götürdüğümde aklımda mektuptaki o satırlar dönüyordu. Ve kolyenin anahtarı, cebimde hafifçe ısınmıştı sanki. Yemekten sonra Melis televizyonu açtı.
“Biraz film izleyelim mi? Korku filmi falan olmasın ama, geçen seferki gibi uyuyamamıştım.”
Defne güldü: “Romantik komedi mi izleyelim yani?”
Melis omuz silkti: “Olabilir. Elvan da belki biraz gülümser, değil mi?”
Onlara gülümsedim ama içim hâlâ doluydu.
- “Tamam, ne izliyorsanız izleyelim.”
Oturma odasına geçtik. Perdeler kapanmış, loş ışık odanın köşelerini gölgelerle doldurmuştu. Melis mısır getirdi, Defne battaniyeyi dizlerine çekti. Film başlamıştı ama ben ekrandan çok pencerenin önündeki karanlıkta takılıp kalmıştım.
Bir ara mutfağa geçtim. Su içmek bahanesiydi aslında yalnız kalmak istedim. Musluğu açtım, suyun sesi geceye karıştı. Lavabonun üzerindeki küçük aynada kendi yansımama baktım; göz altlarım morarmış gibiydi. Sanki bir gecede aylarca uykusuz kalmışım gibi.
O an mutfak lambası bir kez yanıp söndü, duraksadım. Suyun sesi kesildi. Bir adım geri çekildim. Ve sonra… pencerenin önünde, çok kısa bir an bir gölge hareket etti.
Kalbim boğazıma tırmandı. Gözlerimi ovuşturdum. Yoktu. Belki de yorgundum. Ama içimdeki ses “Hayır, gördün” diyordu.
Odaya geri döndüm. Melis, Defne’ye dönüp gülüyordu.
“Elvan, sen de şuna baksana!” dedi, ekranı işaret ederek.
“Evet…” dedim ama gözlerim başka bir yerdeydi.
Kafamı dağıtmak için oturdum ama bir türlü rahatlayamadım. Kolyeyi fark ettim; cebimden çıkarınca parmaklarımda titrediğini hissettim. Sanki bir kalp atışı vardı içinde.
Defne fark etti: “O ne? Yeni bir kolye mi aldın?”
“Yok,” dedim, “bulmuştum sadece.”
Melis merakla uzandı: “Bayağı eski duruyor. Kim verdi?”
“Bilmiyorum.”
“Nasıl yani, bilmeden mi takıyorsun?”
“Sanırım öyle.”
Melis omuz silkti, Defne konuyu değiştirdi ama ben artık dinlemiyordum. Kolyeyi sıkıca avucumda tuttum. Anahtarın ucu avuç içime bastı. Acı hissettim, ama o acı tuhaftı neredeyse hoşuma gitti. Sanki beni gerçeğe bağlıyordu.
Film bittiğinde herkes uykuya çekildi. Ben odamda yalnızdım. Perdeler kapalıydı ama dışarıdan gelen rüzgârın uğultusu duvarlara vuruyordu. Çekmeceyi açtım, mektubu ve defteri tekrar elime aldım.
Defterde, en arkadaki sayfada soluk bir yazı vardı:
- “Anahtarı kullanma. Henüz zamanı değil.”
Nefesim kesildi. Kolyeye baktım. Anahtar hâlâ elimdeydi.
- “Zamanı değil mi?.. Peki ne zaman?”
Bir anlık dürtüyle kolyeyi boynuma taktım. Soğuk metal tenime değdiği anda içimden bir ürperti geçti. Ve o anda… fısıltıyı duydum.
- “Yakında… göreceksin.”
Dizlerim titredi. Odanın içi bir anda daha soğuk olmuştu. Kalbim hızlı atıyor, gözlerim odanın köşelerine kayıyordu. Ama hiçbir şey yoktu. Sadece sessizlik. Ve fısıltının yankısı.
Yatağa uzandım. Gözlerimi kapatmaya çalıştım ama karanlığın içinde gölgeler hâlâ hareket ediyordu. Mektup, defter ve kolye zihnimde birbirine karıştı. Her biri bir sır, her biri bir ipucu… ama hepsi aynı yöne işaret ediyordu.
“Bekliyorum…”
Fısıltı yeniden geldi. Bu kez daha net, daha yakın. Gözlerimi açtım. Kapının aralığından sızan bir ışık çizgisi vardı. Defne’nin odasından gelmiyordu. Melis’in ışığı da kapalıydı. O ışık, sanki doğrudan beni çağırıyordu. Ama kalkamadım. Korku ve merak birbirine karışmıştı. Sadece sessizce fısıldadım:
- “Kim… kimsin?”
Cevap gelmedi. Sadece o tanıdık yankı:
- “Zamanı geldiğinde… anlayacaksın.”
Kalbim hâlâ çarparken gözlerimi kapattım. Uyuyabildim mi, emin değilim. Ama bir şey biliyordum: o fısıltı, o anahtar, o semboller… beni bir yere çağırıyordu. Ve artık geri dönemezdim.
Ve o gece, karanlığın içinde yankılanan o sessizlikle, hayatımın artık aynı olmayacağını hissettim.
Ertesi sabah güneş yavaş yavaş odama süzüldü. Perdeler hafifçe titriyordu ve rüzgâr hâlâ evin içinde hafif bir uğultu bırakıyordu. Yatağımdan kalktım ama hâlâ uykusuzdum. Düşlerim bulanıktı; mektup, defter ve kolye rüyamın içinden çıkıp beni takip ediyormuş gibiydi.
Kahvaltıya inerken Melis ve Defne neşeliydi, ama ben hâlâ sessizdim. Masaya oturdum, gözlerim bir an bile mektuptan ayrılmadı. Defterin kapağı cebimdeydi; anahtarın sembolü hafifçe parlıyordu.
Melis, fincanını kaldırarak espri yaptı: “Elvan, hâlâ sessiz bakışın var. Yeni bir gizem mi peşindesin?”
“Belki,” dedim, gülümseyerek ama bakışlarımı hâlâ masadaki deftere kaydırarak.
Kahvaltı boyunca sessizlik yerini ara sıra kahkahalarla bozdu. Ama benim içimde bir his vardı: sanki biri beni izliyor, her hareketimi ölçüyordu.
Kahvaltıdan sonra mutfağı topladık, sonra oturma odasına geçtik. Melis eski bir oyun kutusunu çıkardı ve “Hadi biraz oynayalım, filmden önce” dedi. Defne sevinçle katıldı.
“Ne oynayacağız?” dedim, hâlâ biraz isteksiz.
“Kart oyunları,” dedi Defne. “Ama sana özel kurallar var, Elvan. Sen sessiz olacaksın, diğerleri konuşacak.”
Gülümsedim. İçimdeki gerilim bir nebze hafifledi.
Oyun sırasında zaman hızla geçti. Bir yandan kahkahalar yükseliyor, bir yandan kartlar dağılıyordu. Ama ben gözümü bir an bile defterden ayırmadım. Bazen bir çizime bakıyor, bazen bir kelimeyi mırıldanıyordum. Bir an, Defne “Elvan, bak bu kartta bir anahtar var!” dedi. İçimden titrediğim bir his yükseldi. O anahtar, defterdeki sembolü çağrıştırıyordu.
Oyun bittiğinde Melis gülerek,
“Bence bu gece film izlemek için hazırız!” dedi.
Oturma odasında film açıldı. Mısırları paylaştık, kahkahalar ve fısıltılar karıştı. Ama benim aklım hâlâ başka bir yerdeydi: mektup, defter ve kolye… İçimde merak ve korku bir aradaydı.
Film sırasında mutfağa gidip sessizce su aldım. Ellerim hâlâ titriyordu; parmaklarımı lavabonun soğuk yüzeyine bastım. Soğuk su biraz olsun rahatlamamı sağladı ama içimdeki merak hâlâ büyüyordu. Kim göndermişti bunları? Neden bana ulaşmıştı? Ve en önemlisi, neden hâlâ adını bilmiyordum?
Film bitince oturma odasına döndüm. Melis ve Defne sohbetle meşguldü; ben gözlerimi perdeye, gölge oyunlarına ve masadaki mektuba kaydırıyordum. Kalbim sıkışıyor, nefesim hızlanıyordu.
Melis birden bana döndü:
- “Elvan, çok sessizsin, kafanı mı kurcalıyorsun?”
Gülümseyerek başımı salladım:
-“Sadece hikâyeye kaptım.”
Ama içimde bir his değişmişti. Sanki o gölge, o ipucu bana bir mesaj bırakmıştı: “Bekliyorum…”
Yatağa uzandım. Gözlerimi kapattığımda, mektup, defter ve kolye hâlâ gözlerimin önündeydi. Gölgeler odada dans ediyor, rüzgar hafifçe perdeleri dalgalandırıyordu.
Parmaklarımı kolyeye götürdüm; anahtar hafifçe titredi, sanki kendi içinde bir mesaj taşıyordu. Derin bir nefes aldım:
- “Bu… bana bir şey anlatmaya mı çalışıyor?”
Ve o an, odanın sessizliğinde duyduğum en hafif fısıltı geldi:
- “Yakında… göreceksin.”
Kalbim hızla çarptı. Kimdi bu? Ve neyi görecektim?
Gece ilerledikçe ev sessizliğe büründü. Dışarıdan gelen rüzgârın uğultusu, odanın köşelerinde dans eden gölgelerle birleşiyordu. Gözlerimi kapattım, ama sessizlik içinde zihnim hâlâ mektup, defter ve kolye arasında gidip geliyordu. Her biri bir sır taşıyor, her biri bir ipucu bırakıyordu.
Elimi tekrar kolyeye götürdüm. Anahtar hâlâ titriyordu. Sanki kendi kendine bir ritimle atıyor, bana bir şey fısıldıyordu. Tedirginlik ve merak birbirine karıştı. Hissedebiliyordum: bu sadece başlangıçtı.
O an pencere hafifçe aralandı. Rüzgâr içeri girdi, perdeler dans etti. Bir gölge süzüldü odanın içinde, ama hemen kayboldu. Kalbim sıkıştı. Derin bir nefes aldım, gözlerimi kısarak odanın her köşesini taradım. Ama görünür hiçbir şey yoktu. Sadece sessizlik vardı.
"Kim… kimsin?” fısıldadım yine.
“Zamanı geldiğinde… anlayacaksın,” diye yankılandı cevap, sanki odanın içinden geliyordu.
Kalktım ve masaya doğru yürüdüm. Mektubu ve defteri aldım. Her bir kelime, her bir sembol bana daha önce yaşadığım ama hatırlayamadığım bir anıyı hatırlatıyordu. İçimde hem korku hem heyecan vardı. Neredeyse çözülmemiş bir bilmecenin içindeydim.
Masada bir an duraksadım. Gözlerim sembollere kaydı. Anahtar, ok işareti ve çizimler… hepsi bir yere işaret ediyor gibiydi. Ama nereye? İçimde bir his vardı; bir yerlerde bir kapı açılacaktı, ama ne zaman ve nerede, bilmiyordum.
Birden Melis’in sesi arka planda yankılandı:
“Elvan, hâlâ burada mısın? Film bitti, uyumaya çekiliyoruz!”
“Geliyorum!” dedim, sesi biraz titrek ama kendimi toparlayarak.
Yatağıma uzandım. Kolyeyi boynumda hissettim, mektup ve defteri yanımda tuttum. Gözlerimi kapattım. Ama zihnim hâlâ uyanıktı; rüyalarla gerçeğin sınırında dolaşıyordu.
O gece, odanın sessizliği içinde, fark ettim ki hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacaktı. Mektup, defter ve kolye sadece nesneler değildi; hepsi bir mesaj taşıyordu. Bir uyarı, bir çağrı, bir sır… Hepsi bana bakıyordu.
Parmaklarımı kolyeye bastım; hafif bir sıcaklık yayıldı. Kalbim sıkıştı. Ve tekrar fısıldadı içimden bir ses:
- “Bekliyorum…”
O an, gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Her şey belirsizdi, ama içimde bir şeyden emin oldum: Bu gece, hayatımda bir dönüm noktası olacaktı. Gizem, korku ve merak… hepsi iç içeydi.
Ve o gece, karanlığın içinde yankılanan o sessizlikle, hayatımın artık aynı olmayacağını hissettim. Her şey başlamıştı.
...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |