
Sabahın erken saatleri hâlâ sessizdi; evin içinde sadece mutfaktan gelen kahve kokusu ve Defne’nin hafif mırıldanmaları vardı. Yorganın içinden kalkarken içimde garip bir huzursuzluk hissettim, sanki gözlerim kapalıyken odada birinin varlığını sezmeme rağmen bunu fark edememiştim. Yatakta biraz kıpırdanıp kahvaltı hazırlamak için mutfağa yöneldim. Melis hâlâ yarı uykulu hâlde saçlarını topluyordu ve kahvaltı masasını düzenliyordu.
“Hey, uyan artık, kahvaltı hazır,” dedi hafifçe gülümseyerek. Sesi içime bir nebze rahatlık verdi, ama o tuhaf sıkışıklık hâlâ devam ediyordu.
Defne mutfak tezgahının kenarında duran kahve fincanına uzanırken, “Sabah sabah böyle sessiz neyin var, Elvan?” dedi. Sesi meraklı ama tatlı bir şekilde yükselmişti.
“Hiç… sadece biraz yorgunum,” dedim. Gerçekte içimdeki huzursuzluk bunun çok ötesindeydi, ama kimseye bahsetmeyi istemedim. Bu evde Melis ve Defne dışında kimse bilmiyordu, ben de öyle kalmasını istiyordum.
Kahvaltı masasında otururken birbirimize bakıyor, sessiz bir şekilde çayımızı yudumluyorduk. Defne birden fısıldadı:
“Bazen fark ediyor musun, sanki bu evde herkes kendi dünyasında yaşıyor ama aynı anda bir aradaymışız gibi?”
Melis gülümsedi. “Haklısın. Ama bence bu güzel bir şey, değil mi?”
Gözlerimi dışarıya çevirdim; pencerenin camında yağmur damlalarının hafif hafif kayışı vardı. Dışarıya bakarken fark ettim ki, dış dünya hâlâ sakin görünüyordu, ama içimdeki huzursuzluk bir türlü azalmıyordu.
Kahvaltıdan sonra Melis ve Defne kendi işleriyle uğraşırken ben çantamı hazırladım. Düşüncelerim sürekli kafamın içinde dönüp duruyordu; bir şeylerin ters gidebileceğini hissediyordum, ama ne olduğu belli değildi. Kimse bilmiyordu, kimse fark etmemişti. Sadece ben ve o gizemli, sessiz gölge arasında bir sır vardı.
Kahvaltıyı bitirip çantamı sırtıma alırken Melis yanımda belirdi.
“Bugün evden çıkınca ne yapacaksın?” dedi hafif merakla.
“Normal şeyler… kitaplar, belki biraz yürüyüş,” dedim. Ama içimde bir his, bugünün diğer günlerden farklı olacağını söylüyordu.
Defne birden fincanını masaya hafifçe çarptı, “Hadi bakalım, Elvan. Bugün belki biraz eğlence olur!”
Ben gülümsedim, ama gülüşümdeki rahatlık sahteydi; içimde hâlâ bir şeylerin farkında olmayan gözler vardı.
Evden çıkarken yağmur hafifçe çiselemeye başladı. Sokaklar sessizdi, taşlar ve asfalt üzerinde küçük su birikintileri oluşmuştu. Her adımımda kalbim biraz daha hızlı atıyordu, sanki her köşe dönmek yeni bir sürpriz, her gölge bir ipucu olabilirdi.
Okula doğru yürürken kafamın içinde planlar yapıyordum; dersler, koridorlar, sınıf arkadaşlarım… Ama kimse bilmiyordu, kimse fark etmemişti. Sadece ben ve o gizemli, sessiz gölge arasında bir sır vardı. Varlığını hissetsem de onu tanımıyordum.
Sokaklar hâlâ nemliydi ve yağmur damlaları asfaltın üzerinde minik pıtırtılar çıkarıyordu. Adımlarımın sesini dinleyerek yürüdüm; kafamda hem günlük planlar hem de sabahın gizemli hisleri dönüp duruyordu. Her köşeyi dönerken, gölgelerin içinden sanki bir çift bakış bana eşlik ediyormuş gibi hissettim. Ama dönüp bakmamayı seçtim; kimse görmedi, kimse fark etmedi.
Okul kapısına geldiğimde, koridorların ve sınıfların hâlâ uyanmakta olduğunu fark ettim. İçimdeki hafif gerginlik, okulun sessiz ama canlı atmosferiyle birleşince tuhaf bir enerji yarattı. Öğrenciler birbirleriyle konuşuyor, öğretmenler masalarında hazırlanıyorlardı. Ben ise adımlarımı yavaşça attım, her hareketimi sessiz ama dikkatli şekilde yaptım.
Sınıf kapısını açtığımda, arkadaşlarımı görmem mümkün değildi çünkü aynı sınıfta değildik. Bu durum bir nebze rahatlatıyordu; kendi dünyamın içinde kalabiliyordum. Sınıfın sessiz köşesine geçip sıramı buldum ve çantamı masanın altına bıraktım. Derse başlamadan önce sessizce etrafa baktım; herkes kendi işine dalmıştı. Ama hâlâ içimde bir huzursuzluk vardı, sanki görünmez bir göz beni izliyordu.
Dersin başlamasını beklerken, kalbim hafifçe hızlandı. Sadece birkaç saniyelik bir sessizlik, ama gözlerimin fark ettiği şeyler vardı; sınıfın karşı köşesinde, sanki biri beni uzaktan izliyormuş gibi bir his. Başımı hızlıca çevirip etrafa bakındım ama kimseyi göremedim. İçime hafif bir ürperti yayıldı; ama neyse ki kimse fark etmedi.
Öğretmen içeri girdiğinde, herkes yerini aldı. Sıramın yanındaki boş masalar ve arkadaşların sessizliği, beni daha da gözlemci hâle getirdi. Ders işlenirken, zihnim sürekli uyanık kalıyordu; bir şeylerin farklı olduğunu hissediyordum. Ama kimse bilmiyordu, kimse fark etmemişti.
Rehberlik dersinde öğretmenimiz bizi küçük bir tartışma grubuna ayırdı. Ben kendi köşemde sessizce otururken, sınıf arkadaşlarım kendi sohbetlerine devam etti. Arada sırada birisi bana bir şey sorduğunda cevap verdim ama mümkün olduğunca kısa ve net cevaplarla geçiştirdim. İçimdeki huzursuzluk, bilinmeyen gölgeye karşı dikkatimi artırıyordu.
Öğle arası geldiğinde koridorlar daha kalabalık oldu. Arkadaşların gürültüsü ve ayak sesleri arasında yavaşça yürüdüm; her adımımda içimdeki hissi daha fazla hissediyordum. Okulun bahçesine çıktığımda, yağmur sonrası çamurun kokusu havaya karışmıştı. Birkaç öğrencinin koşarak oyun oynadığını gördüm ve bu sırada kalbimde tuhaf bir heyecan yükseldi.
Ama hâlâ kimse bilmiyordu, kimse fark etmemişti. O sessiz gölge, görünmez koruyucum, hâlâ benimleydi; ama ismini bilmiyordum. Hissini sadece gözlerim ve içimdeki sezgiyle algılıyordum.
Öğle arası bitip derslere döndüğümüzde, sınıfta öğretmenimiz matematik problemleri üzerinde çalışmamızı istedi. Ben sessizce kendi defterime odaklandım. Kalemimin kağıt üzerindeki sesi ve sınıftaki hafif fısıltılar, dikkatimi dağıtmadan düşüncelerimi toparlamama izin veriyordu. Ama gözlerimin köşesinde hâlâ bir izlenim vardı; sanki biri beni gözlemliyordu.
Dersin sonunda zili duyduğumda derin bir nefes aldım. Günün geri kalanı için planlarımı yaparken, aklımdaki tek şey hâlâ o görünmez gölgeydi. Kimse bilmiyordu, kimse fark etmemişti, ama ben hissetmeye devam ediyordum.
Okul çıkışı için hazırlık yaparken, sınıf arkadaşlarım kendi dünyalarına dalmıştı. Ben sessizce çantamı alıp koridora çıktım. Hava hâlâ nemliydi, ama güneş bulutların arasından hafifçe süzülüyordu. Adımlarımı dikkatli atarken, içimdeki gizemli hissin devam ettiğini fark ettim. Kimse fark etmemişti, kimse bilmiyordu; ama ben biliyordum.
Okul çıkışı, koridorlar hâlâ öğrencilerin gürültüsüyle doluydu. Ben adımlarımı hızlı atarken, içimdeki tuhaf his daha da belirginleşti. Sanki birileri benim arkamdan geliyordu, adımlarımın sesiyle uyumlu ama bir farkla… adımların varlığını hissediyordum, ama görmüyordum.
Kalbim hızla atıyordu, nefesimi kontrol etmeye çalıştım. Koridorun köşesini dönerken bir an için arkamı çevirdim; boştu. Ama bir saniye sonra, içimdeki sezgi bana bunun boş olmadığını söyledi. Hızımı artırdım, adımlarım taşların üzerinde yankılanıyordu.
Sokakta hafif bir rüzgar esti, yapraklar dans ederek ayaklarımın önüne düştü. Adımlarım ve nefesimden başka ses yoktu ama içimdeki tedirginlik git gide büyüyordu. Sanki birileri beni takip ediyordu; adımlarımı biliyor, her hareketimi tahmin ediyordu.
Köşe başında hızlıca dönerken bir gölgeyi fark ettim. Hızımı biraz yavaşlattım ama kalbim hâlâ hızlı atıyordu. Bu gizemli varlığın gözleri hâlâ üzerimdeydi; sessiz, ama baskın. Kimse bilmiyordu, kimse fark etmemişti. Sadece ben hissedebiliyordum.
“Ne… ne oluyor?” diye fısıldadım kendi kendime. Ama cevap yoktu. Sadece sessizlik ve hafif rüzgar vardı. Bir an için duraksadım, sonra tekrar yürümeye başladım. Ama adımlarımın yankısı, sanki beni kovalayan başka birinin varlığını doğruluyordu.
Bir anda elimden çantam kaydı ve yere düştü; kitaplar etrafa saçıldı. Hızla eğilip toparlamaya çalıştım. O anda fark ettim ki, bir parça kağıt yere düşmüştü, bir mesaj gibi değil, sadece bir yaprak… ama bana doğru bırakılmış gibiydi. Hızla çantama koydum ve koşmaya devam ettim.
Her köşe dönüşü, her sokak lambasının altı beni hem korkutuyor hem de meraklandırıyordu. Ama hâlâ kimse bilmiyordu, kimse fark etmemişti. Sadece ben ve o gizemli gölge arasında bir oyun vardı; sessiz, ama etkileyici.
Küçük bir ara sokaktan geçerken kalbim ağzımda atıyordu. Gözlerimi dört açtım; taşlar ve çöp kutuları arasından bir gölge geçti. Sessiz, hızlı ve dikkatliydi. Ama adını bilmiyordum. Hâlâ sadece bir hissiyat… bir sezgi…
O varlığı hissetmek hem korkutuyor hem de garip bir güven veriyordu. Yanımda olmasa bile sanki beni koruyan bir güç vardı.
Koşmayı biraz yavaşlattım ve nefesimi toparlamaya çalıştım. Sokakta yalnız olduğumu fark ettim, ama bir an için hâlâ gözlerimin köşesinde bir siluet vardı; adını bilmediğim, sessiz gölge…
Nefesimi düzenlerken düşündüm: “Kimse bunu bilmiyor. Kimse fark etmedi. Sadece ben hissediyorum.”
Koşuyu bitirip sokaktan çıkarken, yavaş yavaş normal adımlarımı geri kazanırken, içimde garip bir rahatlama hissettim. Ama hâlâ, o gizemli, sessiz gölgeyle aramızdaki bağın farkındaydım.
Okul çıkışı, sokaklar hâlâ nemliydi ve yağmur sonrası asfaltın hafif kokusu etrafı sarmıştı. Adımlarımı yavaşlatarak eve doğru yürürken, içimde hem hâlâ kovalamacadan kalan bir tedirginlik hem de günün bitiyor olmasının hafif rahatlığı vardı. Hava soğuk ama taze; nefesimi derin alırken bir nebze sakinleşiyordum.
Eve yaklaşırken Melis ve Defne’nin seslerini koridordan duydum. Giriş kapısını açtığımda, ikisi de mutfakta bir şeyler hazırlıyor, birbirleriyle hafifçe şakalaşıyorlardı. Gözlerimi devirdim ve gülümsedim; bu evin sıcaklığı, ne kadar karmaşık bir gün geçirmiş olsam da beni rahatlatıyordu.
“Hoş geldin!” dedi Melis neşeyle, gözlerindeki parıltıyla. “Bugün nasıldı?”
"Normal… işte dersler, kitaplar,” dedim hafifçe gülümseyerek. Ama aslında bugün yaşadığım kovalamacayı ve gizemli gölgeyi kimseye anlatamazdım. Kimse bilmiyordu, kimse fark etmemişti.
Defne yanımda belirdi ve hafifçe elimi tuttu. “Yorgun görünüyorsun. Gel, biraz oturalım, çay içelim.”
Gözlerimi yumdum, kahvenin kokusu ve arkadaşlarımın varlığı içimi ısıttı. Sessizce otururken, Melis masasının üstüne birkaç kurabiye koydu. “Küçük ödüller! Bugün seni biraz şımartmak istedim,” dedi gülümseyerek.
Bir süre sessizlik içinde oturduk. Kahve fincanlarından hafif sesler geliyor, arada bir Defne ve Melis kendi aralarında komik bir şeyler söylüyor, ben de sadece gülümseyerek onları dinliyordum. Günün bütün gerginliği yavaşça dağılıyordu.
Ama içimde hâlâ o gizemli gölgenin farkındalığı vardı; adını bilmiyordum, kimse bilmiyordu. Sadece varlığını hissediyordum ve bu bana hem güven hem de küçük bir huzursuzluk veriyordu.
Melis birden bana baktı ve hafifçe kaşlarını kaldırdı. “Elvan… neden böyle dalgınsın? Bugün ilginç bir şey mi oldu?”
“Hiç… sadece biraz yorgunum,” dedim, sessiz bir şekilde gülümseyerek. Bu doğruydu; sadece yorgundum, ama bir şeylerin farklı olduğunu hissediyordum.
Defne hemen atıldı: “O zaman biraz oyun oynayalım! Ne dersin?”
Küçük bir kutu oyununu masanın ortasına açtık; zarları attık, kartları çektik. Kahkahalarımız mutfağı doldurdu. Her gülüşte, içimdeki stres biraz daha hafifliyordu. O gizemli gölge hâlâ aklımın bir köşesindeydi, ama burada ve şimdi, evimizdeki sıcaklık her şeyi daha az korkutucu hale getiriyordu.
Zaman yavaşça akıp gidiyordu; dışarıdaki yağmur hafifçe durmuştu ve pencerenin camında küçük su damlaları parlıyordu. Masada oyun oynarken, Melis ve Defne’nin enerjisi, içimdeki endişeyi hafifletti. Hafif bir esintiyle birlikte evin içindeki sıcak hava, günün tüm yorgunluğunu sildi.
O an fark ettim ki, kimse bilmiyordu ve bu sır bana aitti. Gizemli gölge hâlâ benimleydi, ama burada, evde, güvendeydim. İçimde hem merak hem de hafif bir heyecan vardı; bu, gelecekteki günlerin bana neler getireceğine dair sessiz bir işaretti.
Bir süre daha oyun oynadık, gülüştük ve çaylarımızı yudumladık. Ardından Melis mutfağa geri döndü, Defne ise pencere kenarında dışarıya bakıyordu. Ben sessizce oturup günün bütün karmaşasını düşünürken, içimde bir huzur vardı. Gizemli gölge hâlâ aklımda, ama şimdi evin sıcaklığı ve arkadaşlarımın varlığı, tüm günün ağırlığını hafifletmişti.
Ve ben, kimsenin bilmediği bu sırrın, gizemli bir varlığın ve arkadaşlarımın sıcaklığının arasında, kendi dünyamda, güvenle oturuyordum.
Akşamın alacakaranlığı evin penceresinden içeri sızarken, salonun sıcak ışığı etrafı sarıyordu. Melis mutfaktan birkaç tabak atıştırmalık getirdi, Defne ise kahkahalar eşliğinde onları masaya diziyordu. Ben, günün yorgunluğunu ve sabah başlayan tuhaf heyecanı hâlâ içimde taşırken, kendimi koltuğa bıraktım.
“Bakın, bugün tüm gününüzü anlatmak zorunda değilsiniz, ama biraz hikaye dinlemek isterim!” dedi Melis, gözlerindeki merak parıldayarak.
Defne hemen atıldı: “Evet, Elvan! Ama öyle sıkıcı şeyler olmasın, biraz eğlenceli olsun!”
Gülümsedim, ama aklım hâlâ gizemli gölgeye kayıyordu. O, hâlâ oradaydı; adını bilmiyordum, kimse fark etmemişti. Ama varlığı, içimde hafif bir güven ve merak karışımı bırakıyordu.
"Tamam, peki…” dedim. “Bugün… işte normal bir gündü, ama… biraz farklı hissettim.”
Melis ve Defne gözlerini bana dikti, hafif meraklı ve sabırsız.
Birden Defne hafifçe kıkırdadı: “Fark ettin mi, sanki seni izleyen bir göz vardı, değil mi?”
Hızla gülümsedim ve başımı salladım, ama kimseye açıklamadım; sır hâlâ benimdi. “Belki… belki de sadece kafamı fazla yordum,” dedim.
Melis tabaklardan bir kurabiye aldı ve bana uzattı. “O zaman bunu ye, belki rahatlarsın!” dedi neşeyle.
Gülerek kurabiyeyi aldım ve hafifçe ısırdım. Ardından Defne, salonun köşesine bir küçük oyun alanı kurdu; küçük zarlar, kartlar ve bulmacalar… Hep birlikte oynadık. Her kahkaha, günün bütün yorgunluğunu ve tuhaflığı biraz daha silip götürdü.
Bir süre oyun oynayıp gülüştükten sonra, Melis mutfaktan sıcak çay getirdi. İçimizi ısıtan kokusu, yağmur sonrası nemli havayı ve soğuk sokakları unutturuyordu. Defne pencerenin kenarına gidip dışarıya bakarken, hafif bir esintiyle saçları rüzgarda savruluyordu.
O sırada bir an duraksadım ve aklıma gizemli gölge geldi. Hâlâ oradaydı; adını bilmiyordum ve kimse fark etmemişti. Ama varlığını hissetmek, günün tuhaf ve heyecanlı başlangıcından sonra, bir şekilde içimi rahatlatıyordu. Sanki arkamda bir bekçi, ama görünmez ve sessiz bir arkadaş vardı.
Gün ilerledikçe sohbetimiz daha da derinleşti; ufak tefek şakalaşmalar, komik hikayeler ve kahkahalar evin içinde yankılandı. Melis birden bana baktı ve hafifçe sırıttı: “Bazen senin sessizliğin, en komik anları ortaya çıkarıyor.”
Gülümsedim ve başımı salladım. Evet, sessizdim ama bugün öğrendiğim şey şuydu: Ne kadar gizemli veya bilinmez olursa olsun, sıcak bir ev ve arkadaşlarla geçirilen zaman her şeyi hafifletiyordu.
Ve ben, kimsenin bilmediği bu sırla, gizemli gölgeyi hissederek, Melis ve Defne ile gülüşmelerin arasında, güvenle oturuyordum. Bu gece, sabah başlayan tuhaf heyecanla birleşerek hafif bir macera hissi bırakmıştı içimde.
Dışarıda yağmur durmuş, pencerenin camında kalan birkaç damla ışıkla parlıyordu. İçerdeki sıcaklık, kahkahalar ve arkadaşlık, günün tüm karmaşasını sanki silmişti. Ama o gizemli gölge hâlâ aklımın bir köşesindeydi; sessiz, görünmez, ama etkisiyle benimleydi.
Ve ben, bu sıcak akşamın huzurunda, kimsenin bilmediği sırrın hafif heyecanıyla, gülüşlerin ve kahkahaların arasında, kendi dünyamda güvenle oturuyordum.
...
“Uzun süredir paylaşım yapamadım, özür dilerim 💛
Ama artık buradayım ve kitabımı okumak isteyenler için her şey hazır 🌸📖
Beğendiyseniz paylaşmayı ve sevdiklerinize tavsiye etmeyi unutmayın ♥️
Sizleri çok seviyorum💘
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |