
Sabahın ilk ışıkları odama süzüldüğünde, geceden kalan o belirsiz gerilim hâlâ içimde dolaşıyordu. Perdeler hafifçe dalgalanıyor, güneşin yumuşak ışıkları duvarlardaki gölgelerle sessiz bir dansa tutuşuyordu. Yavaşça yataktan kalktım; kolyeyi boynumda hissetmek hâlâ ürperticiydi, ama aynı zamanda garip bir güven veriyordu. Anahtar hafifçe titriyordu, sanki kendi ritmiyle atıyor, bana bir mesaj iletmeye çalışıyordu. Defter, yanımda duruyordu; kapağındaki sembol bana bakıyor gibiydi, ama artık kendi kendine yazılmış gibi görünmüyordu. Sessizlik içindeydi ama bir çağrı taşıyordu.
Oda boyunca yürüdüm, gözlerim etrafı taradı. Rafın üstünde duran eski kitaplar, pencere kenarındaki saksılar, duvardaki posterler… her şey normal görünüyordu, ama içimde tuhaf bir beklenti vardı. Sanki günlük hayatın sıradan görüntüsü, görünmez iplerle beni bir yöne çekiyordu. Elimi kolyeye götürdüm; hafifçe titredi ve soğuk bir ürperti yayıldı. Derin bir nefes aldım, sonra pencereye yaklaştım. Dışarıdaki rüzgar, perdeleri nazikçe oynatıyor, yaprakların hışırtısı odaya sızıyordu. Gözlerim, bahçedeki ağaçların hareketlerini takip ederken bir yandan da kolyenin ritmini hissetmeye çalışıyordu.
Aşağı inerken mutfaktan Melis’in kahkaha dolu sesi geldi. Defne masayı hazırlıyordu; ekmekleri dilimleyip tabaklara koyuyor, bir yandan da kahve makinesini çalıştırıyordu. Göz göze geldiğimizde kısa bir gülümseme paylaştık ama içimdeki düşünceler yine deftere kaydı.
- “Elvan, kahvaltıya geliyorsun değil mi?” Melis sordu, sesi neşeli ama meraklıydı.
“Geliyorum,” dedim, hâlâ biraz sessiz ama kendimi toparlamaya çalışarak. Adımlarımı ağır ama kararlı attım. Masaya otururken Defne, gözlerini hafifçe kısıp bana baktı.
- “Gece yine geç mi kaldın?”
“Biraz… ama sorun yok,” dedim. Sesim hafif titredi; farkında olmadan kolyeme dokunmuştum.
Melis kaşlarını kaldırarak:
- “Bu sabah ne düşünüyorsun, Elvan? Sanki kafanı bir yerlere takmışsın.”
Sessizce başımı salladım. Kahvaltı boyunca birbirimize kısa cümleler söyledik, ama aklım tamamen farklıydı. Kolyedeki anahtar, defterdeki sembol… hepsi hâlâ bir mesaj gibi üzerimdeydi. Defne, ekmekten bir parça alıp çayına batırırken bana baktı:
-“Dün gece rüya gördün mü?”
“Hafif… ama hatırlayamıyorum,” dedim, gözlerim masadaki ışığın yansımasına takılı kaldı. Bir anlığına, defterin sembollerinin kendi kendine hareket ettiğini hayal ettim. İçimden bir ses, “Bekle…” dedi.
Melis gülerek:
- “Ben hatırlıyorum. Benim rüyalarım hep komik oluyor. Dün gece sen ne yapıyordun, Elvan?”
-“Sadece… düşündüm,” dedim, kelimelerim tam çıkmıyordu. Parmak uçlarım kolyenin soğuk yüzeyinde dolaşıyordu.
- “Ne düşündün?” Defne merakla sordu.
- “Bazı şeyleri anlamaya çalışıyordum… ama tam olarak bilmiyorum,” dedim. Sözlerim havada asılı kaldı, kahve fincanımdaki buharı izledim.
Kahvaltıdan sonra okul hazırlıklarımı yaptım. Yolda yürürken, sanki birinin gözetlediğini hissettim. Etraf tamamen normaldi; öğrenciler sınıflarına gidiyor, öğretmenler kendi işleriyle meşguldü. Bahçede bir grup öğrenci top oynuyordu; top zıplarken çıkan sesler ve kahkahalar arasında kayboluyordu.
Birkaç adım ötemde, saçları kızıl ve gözleri meraklı bir kız bana bakıyordu. Göz göze gelmemizden hemen sonra arkadaşlarına döndü, ama içimde tuhaf bir tedirginlik hissettim. “Neden bana bakıyor?” diye düşündüm.
Sınıfa girdiğimde, sırama oturdum. Defter çantamda duruyordu; kapağındaki sembol bana hafifçe ışıldıyor gibiydi. Sayfaları açtım, ama hiçbir şey yeni yazılmamıştı. Parmak uçlarımı sayfalarda gezdirirken, geçmiş günlerden tanıdık bir his geldi. Sanki buraya ait değilmişim gibi hissetmek yerine, buranın gizemli bir köşesiyle bağlantı kuruyordum.
Öğretmen tahtaya not yazarken yanımdan bir ses geldi:
- “Merhaba, sen yeni gelen Elvan, değil mi?”
Başımı çevirdim. Yanımda oturan kız, uzun kahverengi saçlı, gözlerinde meraklı bir ışıltı vardı.
- “Evet, ben Elvan,” dedim, hafif gülümseyerek.
- “Ben Lara. Sınıfımıza yeni katıldın, değil mi? Hoş geldin!”
- “Teşekkür ederim,” dedim.
Ders boyunca Lara ile kısa sohbetler ettik; okul ve dersler hakkında sorular sorduk. Ama aklım hâlâ defterdeydi. Her çizimin bir anlamı olmalıydı ama neden bana tanıdık geliyordu, çözemiyordum.
Öğle arası geldiğinde bahçeye çıktım. Öğrenciler sohbet ediyor, bazıları telefonlarına bakıyor, bazıları arkadaşlarıyla gülüyordu. Yanıma yaklaşan bir ses:
- “Merhaba, ben Cem. Sen yeni Elvan’sın, değil mi? Sınıfta gördüm.”
- “Evet, ben Elvan,” dedim, hafif utangaç.
- “Memnun oldum,” diye ekledi Cem.
- "Ben de memnun oldum,” dedim, ama aklım başka bir yerdeydi.
Bir banka oturdum; defteri çantamdan çıkardım. Kapakta sembol bana hafifçe göz kırpıyor gibiydi. Kalbim hızlı atıyordu ama bu sefer eski tedirginlik yoktu; merak vardı. Sayfaları karıştırdım, ama hiçbir şey yeni yazılmamıştı. Yine de bazı çizimler bana tanıdık geliyordu; küçük bir kapı, bir gölge, bir ağaç. İçimde bir his vardı: bir kapı açılacak, ama ne zaman ve nerede bilmiyordum.
Lara yanıma oturdu:
- “Ne bakıyorsun öyle dalgın dalgın?”
- “Sadece… defterimle ilgili,” dedim.
- “Bu semboller biraz gizemli görünüyor. Senin için özel mi?”
- “Evet… ama tam olarak bilmiyorum. Sanki bana bir mesaj veriyor gibi,” dedim.
Cem yanımıza geldi, elinde bir sandviç vardı.
- “Bana da biraz göster bakalım,” dedi.
- “Belki daha sonra… Şu an sadece bakıyorum,” dedim, hafifçe gülümseyerek.
Okul çıkışında Lara ve Cem ile birlikte yürüdük. Sokağın köşesinde küçük bir kafe vardı; içeri girdiğimizde kahve ve tatlı kokusu karşıladı bizi. Duvarlarda eski posterler, raflarda küçük süs eşyaları ve köşede kitaplık vardı. İçeri girer girmez sıcaklık ve rahatlık hissettim.
Baristaya siparişlerimizi verdik; ben sıcak çikolata, Lara kakaolu kurabiye, Cem ise kahve aldı. Siparişlerimizi beklerken, Lara ile masada oturduk. Kafenin hafif caz müziği ve camdan sızan gün ışığı, bahçedeki gürültüden tamamen farklı bir dünyaydı.
-“Burası çok hoş değil mi?” Lara sordu.
- “Evet, sakin ve rahat,” dedim, hafif gülümseyerek.
Cem fincanını eline alıp bize gösterdi.
- “Sen de biraz rahatlamış görünüyorsun,” dedi.
-“Böyle kahve içmek iyi geliyor,” dedim. Ama aklım hâlâ defterdeydi. Kolyedeki anahtar boynumda hafifçe titredi. Sanki bana bir mesaj vermek istiyordu, ama doğru zamanı bekliyordu.
Kafe çıkışında eve dönerken, günün yorgunluğu omuzlarımı bastırıyordu. Sokaklar artık daha sessiz, akşamın hafif karanlığı her yeri sarmıştı. Yapraklar rüzgarla hışırdıyor, uzaklardan kuş sesleri geliyordu. Gözlerim, bahçedeki eski sokak lambalarının yavaşça yanışını takip ediyordu. İçimde hem bir huzur hem de bir merak karışımı vardı; defter ve kolyenin bana fısıldadığı mesajı hâlâ tam olarak çözememiştim.
Eve vardığımda Melis ve Defne hâlâ oturma odasında film izliyorlardı. Beni görünce Melis:
- “Elvan, kahve molası iyi geldi mi?”
- “Evet, teşekkürler,” dedim.
- “Ne içtin?” Defne sordu.
- “Sıcak çikolata,” dedim, hafif gülümseyerek.
Film sırasında oturma odasında sessizce defteri açtım. Sayfalar hâlâ boştu ama içimde bir his vardı; bir gün kendi kendine yazacak gibi duruyordu. Elimi kolyeye götürdüm, hafifçe titreyişini hissettim. Kalbim hızlı atıyordu ama bu sefer korku değil, merak vardı. Defterin sayfaları arasında parmak uçlarımı gezdirirken, bazı semboller bana tanıdık gelen desenler oluşturuyordu; sanki geçmişimden bir köşeye aitmişim gibi. İçimden bir ses fısıldadı: “Sabret, her şey zamanı gelince ortaya çıkacak.”
Akşam yemeğinde Melis, Defne ve ben masadaydık. Günün olaylarını konuşuyor, küçük şakalar yapıyorduk. Ama içimde hâlâ bir gizem vardı; defter ve kolye bana bir yerden bir mesaj veriyordu, ama kimden veya neden bilmiyordum. Masadaki yemek kokusu ve sohbetin neşesiyle bir yandan rahatlıyor, diğer yandan kafamda dönüp duran sorularla meşgul oluyordum. Defne, benim dalgın bakışımı fark etti ve hafifçe gülümsedi.
- “Ne düşünüyorsun, Elvan?”
- “Hiçbir şey… sadece günün telaşı,” dedim, ama içimdeki merak gitmiyordu. Parmak uçlarımı kolyeye götürdüm ve hafifçe bastım; küçük bir sıcaklık yayıldı, sanki kolye bana cesaret veriyordu.
Yemekten sonra odamı toparladım, defteri masama bıraktım ve pencerenin kenarına oturdum. Dışarıdaki sessizlik, günün yoğunluğundan sonra beni sakinleştiriyordu. Bahçedeki rüzgar, yaprakların hışırtısı ve uzaktan gelen köpek havlaması ile karışıyordu. Her ses, defterin boş sayfalarına gizemli bir ritim katıyordu. Elvan’ın zihninde, bugüne kadar hissettiği sessizlikten farklı bir his vardı; sanki beklenen bir şey kapıda duruyordu.
Gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. İçimde bir merak patlaması vardı; defterin ve kolyenin bana vermek istediği mesajı çözmek için sabırsızlanıyordum. Ama aynı zamanda bir tedirginlik de vardı; bilmediğim şeylere doğru adım atmanın verdiği hafif bir korku. Kolyedeki titremeyi hissettim, bu sefer daha belirgin ve ritmik bir şekilde. Sanki bana bir yol gösteriyordu, ama yönü hâlâ belirsizdi.
- “Ne zaman?” diye fısıldadım kendi kendime.
Sessizlik cevap verdi: hiçbir şey. Ama içimde bir his vardı: bir gün, her şey açığa çıkacaktı. Ve o gün geldiğinde, artık hiçbir şey aynı olmayacaktı.
O gece yatağa uzandığımda, odadaki gölgeler farklı bir şekilde dans ediyordu. Defter masada duruyor, kolye boynumda hafifçe titreşiyordu. Gözlerimi kapattım ve kendimi eski bir rüyanın içinde gibi hissettim; rüya, geçmişle geleceği birbirine bağlıyor gibiydi. Düşüncelerim, okulda gördüğüm semboller, Lara ve Cem’in yanımda olduğu anlar, hatta bahçedeki kızıl saçlı öğrenci… hepsi bir mozaik gibi zihnimde birleşiyordu.
Gece ilerledikçe sessizlik daha da yoğunlaştı. Kolyedeki anahtar hafifçe titredi ve sanki küçük bir ışık yayıyordu. İçimden bir his geldi; “Yarın… belki yarın her şey bir adım ileriye gidecek.” O an, sabırsızlık ile huzur arasında gidip gelen bir duygu dalgası hissettim. Derin bir nefes aldım, ardından gözlerimi kapatarak uyumaya çalıştım.
Rüyamda kendimi geniş, boş bir odada buldum. Duvarlarda semboller ve eski yazılar vardı, ama anlamlarını çözmek neredeyse imkansızdı. Kolyem parlıyordu ve anahtar kendi kendine hafifçe sallanıyordu. Bir kapı görünüyordu, ama kilitliydi. İçimden bir ses: “Hazır ol…” dedi. Bu söz, hem bir uyarı hem de bir davetti. Elvan olarak o an hissettiğim, bilinmezliğe doğru atılan bir ilk adımdı. Rüyadan uyandığımda kalbim hızlı atıyor, ellerim kolyeyi sıkıca kavramıştı.
Sabah olduğunda, güneş hâlâ yavaş yavaş doğuyordu. Kolyedeki anahtar hafifçe titreşti, defter ise sessizdi ama içinde bir şeylerin yakında yazılacağını biliyordum. O an anladım ki, sessizlik sadece bir bekleyiş değildi; o, bana yol gösteren bir işaretti. Gelecek günlerde, defterin ve kolyenin bana ileteceği mesaj, hayatımı tamamen değiştirecekti.
Parmaklarımı kolyeye bastım ve sessizce fısıldadım:
- “Hazırım.”
Ve içimde bir his vardı: bir gün, her şey açığa çıkacaktı. O gün geldiğinde, artık hiçbir şey aynı olmayacaktı. Sessiz bekleyiş sona ermek üzereydi; ama bu bekleyiş, Elvan için sadece başlangıcın işaretiydi.
...
Lütfen oy kullanmayı ve yorum yapmayı unutmayın ♥️
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |