7. Bölüm

7. Bölüm- İlk Dokunuş

Rüya Coşkun
ruyacskn

 

Ve yeni bölüm sizlerle🎉 Oy kullanmayı ve yorum yapmayı unutmayınnn

 

 

💝😻

 

 

Kapının ardındaki ışık, gözlerimi kısarak içeri sızıyordu.

Bir adım daha attım. Kapı sessizce ardımdan kapandı ama kapanırken bir son değil, bir başlangıç sesi çıkardı. Kilitlenmedi. Kaçış yolu hâlâ vardı. En azından öyle hissettiriliyordu.

Koridor uzundu. Duvarlar taştandı ama canlı gibiydi; nefes alıyorlardı sanki. Attığım her adımı hatırlıyorlardı. Ayak seslerim yankılanmıyordu. Bu tuhaftı. Sanki burası, ses çıkarmamı istemiyordu.

 

“Neredeyim?” diye sordum.

Sesim havada kaybolmadı.

Aksine… biri onu tuttu.

“Bunu bilmen gerekmiyor,” dedi bir ses.

 

İrkilmedim. Şaşırtıcı şekilde sakin kaldım. Ses yakındı ama tam olarak önümden gelmiyordu. Yanımda da değildi. Sanki… her yerdeydi.

 

“O zaman neden buradayım?” dedim.

 

Işık biraz daha belirginleşti. Koridorun sonunda bir siluet vardı. Net değildi. Yüzünü seçemiyordum ama duruşu tanıdıktı. Bunu daha önce görmüştüm. Rüyada değil… hissimde.

“Çünkü artık görmezden gelmiyorsun,” dedi.

Elimi yumruk yaptığımı fark ettim. Kolyem göğsümde sıcaktı. Anahtar, doğru yerde olduğumu söyleyen tek şey gibiydi.

“Beni izleyen sendin,” dedim.

Bu bir soru değildi.

Siluet başını hafifçe eğdi. Bu hareket… bir kabullenmeydi.

“Evet.”

Kalbim hızlandı.

“Beni korkuttun.”

 

“Korkman gerekiyordu,” dedi. “Hazır olup olmadığını anlamanın başka yolu yoktu.”

Bir adım attı. Işık yüzüne biraz daha vurdu ama hâlâ net değildi. Sadece gözlerini hissedebiliyordum. Bakışları kaçmıyordu. Saklanmıyordu.

 

“Sen kimsin?” diye sordum.

 

Bu kez duraksadı. İlk kez.

 

Sonra, çok sakin bir sesle konuştu:

 

“İsmim Atlas.”

 

İsim havada asılı kaldı.

 

Bende hiçbir çağrışım yapmadı. Bir anı, bir yüz, bir sıcaklık… hiçbir şey. Sadece bir kelimeydi.

 

“Bu bana bir şey ifade etmiyor,” dedim dürüstçe.

 

Dudaklarında çok belli belirsiz bir ifade oluştu. Gülümseme değildi. Ama buruk da değildi.

 

“Biliyorum,” dedi.

 

“Zaten etmemeli.”

 

Atlas’ın sesi koridor boyunca yankılanmadı.

Buradaki hiçbir şey yankılanmıyordu zaten. Söylenen kelimeler taşlara değil, doğrudan bana çarpıyordu.

 

“Bana bakarken tanımaman normal,” dedi.

“Çünkü sen beni hiçbir zaman gözlerinle görmedin.”

 

Kaşlarımı çattım.

 

“Ben seni hiç görmedim,” dedim. “Bu yüzden buradayım.”

 

“Hayır,” dedi sakin bir şekilde.

 

“Bu yüzden buradayız.”

 

Bir adım daha attı. Artık yüzü netleşmiyordu ama varlığı belirginleşiyordu. Sanki çevresindeki hava ona göre şekilleniyordu. Işık onun etrafında daha yavaş hareket ediyordu.

“Beni nereden tanıyorsun?” diye sordum.

 

“Rüyamdan mı? Defterden mi? Yoksa—”

 

“Elvan,” dedi köz gibi yumuşak bir sesle.

 

Adımı söyleyişinde bir şey vardı. Alışkanlık gibi. Acele etmeyen bir tanıdıklık.

 

“Beni tanımıyorsun,” dedi.

 

“Çünkü seni tanıyan her şeyi susturmayı çok iyi öğrendin.”

 

Boğazım kurudu.

 

“Bu… suçlama gibi konuşma,” dedim. “Ben hiçbir şey hatırlamıyorum.”

 

Atlas başını yana eğdi.

 

“Hatırlamamakla unutmak aynı şey değil.”

 

Kolyem aniden ısındı. Yanıyormuş gibi değil… uyarır gibiydi.

 

“Bu anahtar,” dedi Atlas, bakışları boynumda.

 

“Bir kapıyı açmak için değil. Bir şeyi kilitlemek için takıldı sana.”

 

Elim istemsizce anahtara gitti.

“Ne kilitledim ben?”

 

Uzun bir sessizlik oldu.

Ama bu sessizlik boş değildi. Doluydu. Taşan bir susuştu.

 

“Beni,” dedi Atlas sonunda.

“Ve bizimle birlikte olan her şeyi.”

Nefesim kesildi.

“Bunun mantıklı bir açıklaması yok,” dedim ama sesim eskisi kadar emin çıkmadı.

“Henüz,” diye karşılık verdi.

“Çünkü zihnin açıklama arıyor. Ama ruhun… çoktan hatırladı.”

Bir adım geriye gittim.

“Hayır,” dedim. “Eğer dediğin doğruysa—”

Sözüm yarım kaldı.

Çünkü ilk kez, onu gördüm.

Yüzü tamamen seçilmiyordu. Ama gözleri…

Gözleri, fotoğraftaki gölgeli figürle aynıydı.

Kalbim hızlandı.

“Sen…” dedim fısıltıyla.

“Sen o fotoğraftaydın.”

Atlas’ın sesi bu kez daha yakındı.

Artık saklanmıyordu.

“Evet,” dedi.

“Ve sen beni gördüğünde… her şey başlamıştı.”

Atlas bakışlarını benden ayırmadı.

O ana kadar söylediklerinin hepsi birer eşik gibiydi ama şimdi… şimdi asıl eşiğin önündeydik.

“Buraya geldiğinde,” dedi,

“Artık sadece görmekle kalmayacağını biliyordum.”

“Ne demek istiyorsun?” diye sordum.

“Burada,” dedi yavaşça, “bilmek bedelsiz değildir.”

Koridor sanki daraldı. Duvarlar mı yaklaşıyordu, yoksa ben mi küçülüyordum, emin değildim. Sadece nefes alışlarımın daha fark edilir hâle geldiğini biliyordum.

“Bu bir oyun değil,” diye devam etti Atlas.

“Ne rüya. Ne halüsinasyon. Ve asla… güvenli bir yer değil.”

Kollarımı göğsümde birleştirdim. Bu bir savunma refleksiydi ama işe yarayıp yaramadığını bilmiyordum.

“O zaman neden buradayım?” dedim.

“Eğer bedeli varsa—”

“Çünkü bedeli ödemeye zaten başladın,” dedi.

Sözleri ağır değildi. Tehditkâr hiç değildi. Ama gerçekti. En çok da bu canımı acıttı.

“Her gece biraz daha az uyuyorsun,” dedi.

“Kalabalıkta bile yalnız hissediyorsun. Görmediğin şeyler sana daha tanıdık geliyor. Bunlar tesadüf değil.”

Bir adım geri gitmek istedim ama ayaklarım kıpırdamadı. Taş zemin soğuktu fakat sabitlenmiş gibiydim.

“İlk kural şu, Elvan,” dedi.

“Bu kapıyı açtığında… hiçbir şeyi eskisi gibi hatırlayamazsın.”

“Unutur muyum?” dedim istemsizce.

“Hayır,” diye karşılık verdi.

“Daha kötüsü.”

Yutkundum.

“Ne?”

“Hatırlayamadığın şeylerin eksikliğini hissedersin,” dedi.

“Ve o eksiklik… seni buraya bağlar.”

Anahtar avucumda ağırlaştı. Metal değildi artık sanki. Nabız gibi atıyordu.

“İkinci kural,” dedi Atlas.

“Bana her zaman güvenemezsin.”

Başımı kaldırdım.

“Bunu söylemen mi güvenmemi gerektiriyor?”

Çok kısa bir an… gülümsedi.

Bu bir teselli değildi.

“Hayır,” dedi.

“Bu sadece dürüstlük.”

Koridorun ucundaki kapıya baktım. Işık hâlâ oradaydı. Bekliyordu. Ama artık biliyordum: O ışık bir kurtuluş değildi. Bir seçilimdi.

“Son kural?” diye sordum.

Atlas sustu.

Bu sessizlik, diğerlerinden daha ağırdı.

“Son kural,” dedi sonunda,

“Geri dönmek istersen… bunu istediğin için dönemezsin.”

Kalbim sıkıştı.

“Peki ne için?”

“Bir şeyden vazgeçmen gerekir,” dedi.

“Ve herkes vazgeçecek kadar cesur değildir.”

 

Sessizlik çöktü.

Ben kapıya baktım.

Atlas bana baktı.

Ve ilk kez gerçekten şunu düşündüm:

Buraya gelmek benim kararım mıydı… yoksa sadece gecikmiş bir kabulleniş mi?

 

Kapıya doğru yürüdüm.

Adımlarım hızlı değildi. Acelem yoktu. Kaçmadığım gibi, koşmuyordum da. Sanki yıllardır geçmem gereken bir yerden ancak şimdi geçebiliyordum.

Atlas arkamdan seslenmedi.

Bu, durdurabileceği hâlde durdurmadığını gösteriyordu. Ve bu… güven vermekten çok sorumluluk yüklüyordu.

Kapının önünde durduğumda ışık artık titremiyordu. Sabitti. Bekliyordu.

“Vazgeçmem gereken şey ne?” diye sordum.

Cevap hemen gelmedi. Sonra Atlas’ın sesi, taş duvarlardan yankılanmadan bana ulaştı:

“Bilmemek.”

Elim kapının yüzeyine değdi. Soğuk sandım ama değildi. Canlı gibiydi. Nefes alıyormuş hissi veriyordu.

“Bilmek her zaman güç değildir,” dedi Atlas.

“Bazen insana sadece yük olur.”

“Taşıyabilirim,” dedim.

Sesim titremedi. Kendim bile şaşırdım.

“Çünkü aslında,” diye devam etti,

“Bilmediğin her şey zaten seni izliyordu. Sen sadece başını çevirmiyordun.”

Gözlerimi kapattım.

O an annemin yüzü geldi aklıma. Defne’nin sessiz bakışı. Melis’in kahkahası. Lara’nın okulda el sallayışı. Hepsi… aynı anda.

Ve bir düşünce daha:

Bunları unutmak istemediğimi hissettim. Ama artık onları aynı Elvan olarak hatırlayamayacağımı biliyordum.

Anahtarı kapının ortasındaki yuvaya yerleştirdim.

Metal yerine girdiğinde bir kilit sesi çıkmadı.

Kapı, beni tanımış gibi aralandı.

Işık yüzüme vurduğunda Atlas ilk kez yanıma geldi. Yan yana durduk. Bana dokunmadı ama varlığı omzumdaydı.

“Bu andan sonra,” dedi,

“Geri dönersen sen hatırlarsın. Ama bazıları seni tanıyamaz.”

Başımı eğmedim.

“Buna da razıyım.”

Kapı tamamen açıldı.

İçeride bir oda yoktu.

Bir zaman vardı. Katman katman duran anlar. Görmediğim geçmişler. Sessiz kalmış seçimler.

Ve o an fark ettim:

Atlas hâlâ gölge değildi.

Işığın içinde yüzü netleşiyordu ama yine de tamamı bana açılmıyordu.

“Ben senin düşmanın değilim,” dedi.

“Ve kurtarıcın da değilim.”

“Peki nesin?” diye sordum.

Sesindeki ağırlık değişti.

“Ben,” dedi,

“Sen bilince ortaya çıkan şeyim.”

Kapının eşiğini geçtim.

Ayaklarım yere bastığında dünya arkamda kaldı.

Ama kopmadı.

Ve ilk kez şunu anladım:

Bazı yolculuklar karanlıkla değil, kabul ile başlar.

Işığın içinden çıktığında ilk dikkatimi çeken yüzü olmadı.

Elleriydi.

Sakin duruyorlardı; ne sıkılmış ne de gevşek. Parmaklarında acele yoktu. Sanki her şey için yeterince zamanı olan biri gibiydi. Bu tuhaf bir ayrıntıydı, çünkü bulunduğumuz yerde zamanın ne işe yaradığını bilmiyordum.

Sonra omuzlarını fark ettim. Dik ama kasılmadan duran bir duruş. Kendini kanıtlama ihtiyacı olmayanlardan. Yanımda durmasına rağmen üzerime gelmiyordu; aramızda görünmez ama saygılı bir mesafe vardı.

Başımı biraz kaldırdığımda yüz hatları netleşmeye başladı.

Gözleri…

Bakıyordu ama süzmüyordu. İncelemiyor, tartmıyordu. Sanki beni zaten tanıyormuş da yalnızca şimdiye gelmeme izin vermiş gibiydi.

Bakışları rahatsız edici değildi. Aksine…

İnsanı susmaya zorlayan türdendi.

“Böyle bakma,” dedim istemsizce.

Bir kaşının çok hafif kalktığını gördüm. Gülümsedi mi emin değildim ama ses tonunda bir yumuşama vardı.

“Böyle bakmıyorum,” dedi.

“Böyle görüyorum.”

“Aradaki fark ne?” diye sordum.

Başını bir an yana eğdi. Saçlarının gölgesi yüzüne düştü; çok koyu değildi ama ışığı tutmuyordu da. Sanki ışık ona değince karar veriyor, kalıp kalmamayı.

“Bakmak,” dedi,

“Yüzeye takılmaktır. Görmek ise… geri çekilmeden durabilmek.”

Neden bilmiyorum ama kalbim hızlandı.

Bu cümle bana ait değilmiş gibi hissettirdi. Sanki daha önce bunu bir yerde duymuş, ama hatırlamamıştım.

“Ben seni…” dedim duraksayarak,

“tanımıyorum.”

Bu cümleyi bilerek seçtim.

Adını biliyordum.

Sesinde taşıdığı ağırlığı duymuştum.

Ama tanımak… bu başka bir şeydi.

Gözleri benden kaçmadı.

“Evet,” dedi sakince.

“Bunu biliyorum.”

“Adın var,” diye devam ettim.

“Bunu inkâr etmiyorum. Ama bir isim, bir insanı anlatmaya yetmez.”

Başını çok hafifçe eğdi.

Bu, itiraz değildi. Kabul gibiydi.

“Tanımak,” dedi,

“Zaman ister.”

“Peki ya güven?” diye sordum.

Cevabı düşündüğümden daha netti.

“Güven,” dedi,

“Karşılık değildir. Bir tercih.”

Bu söz içimde bir yere dokundu.

Çünkü bu odada, bu kararda… kimse beni zorlamıyordu.

Bir adım yaklaştı. Çok az. Ama hissettirecek kadar.

“Ben sana kendimi anlatmaya gelmedim,” dedi.

“Yanında durmaya geldim.”

Kalbim hızlandı ama geri çekilmedim.

“Ve şunu bilmeni istiyorum, Elvan,” diye ekledi:

“Beni tanımamış olman… yanlış bir başlangıç değil.”

"Niye?” diye fısıldadım.

Çünkü,” dedi,

“Beni tanımadan da yürümeyi seçtin.”

Sözleri biter bitmez aramızda bir sessizlik oluştu.

Ama bu boşluk değildi. Gerilim de değildi.

Bekleyişti.

Atlas bana doğru çok az yaklaştı. Bir adım bile sayılmazdı.

Kaçabileceğim kadar mesafe vardı hâlâ.

Ama kaçmadım.

Elini kaldırdı.

Bu hareket, kalbimin ritmini değiştirmeye yetti.

Dokunmadı hemen. Önce durdu.

Sanki kararımı kontrol ediyordu.

Geri çekilmedim.

Parmak uçları, bileğimin iç kısmına çok kısa bir an değdi.

Ne kavrama vardı. Ne baskı.

Sadece temas.

Ama o anda…

Koridor, taş duvarlar, gölgeler — hepsi silikti.

Tenimde kalan şey sıcaklık değildi.

Tanıdık bir his hiç değildi.

Daha çok…

“yalnız değilsin” diyen sessiz bir cümleydi.

Elini hemen geri çekti.

“Sadece bu kadar,” dedi.

Sesi her zamanki gibi sakindi ama bu kez daha yakındı.

“Neden?” diye sordum. Sesim düşündüğümden daha kısıktı.

“Çünkü,” dedi,

“ilk dokunuş bir sınav değildir.”

Gözlerimi ondan ayırmadan nefes aldım.

“Peki ya ne?” dedim.

“Bir hatırlatma,” dedi.

“Gerçek olduğumun.”

Kalbim göğsümde sertçe atıyordu ama korku yoktu.

Ne kaçma isteği.

Ne pişmanlık.

Sadece farkındalık.

Dokunduğu yer artık bana ait değildi.

Orada bir iz yoktu ama bir karar vardı.

Ve o anda şunu anladım:

Atlas bana dokunmamıştı.

Bana güvenmişti.

Dokunuşun geri çekildiği anla birlikte koridorda bir şey değişti.

Keskin değildi.

Ani de değildi.

Ama fark edilir bir kaymaydı bu.

Taşların altından bir titreşim geçti. Duvarlardaki nemli doku sanki derin bir nefes aldı. Işık bir anlığına soldu, sonra yeniden sabitlendi. Başımı kaldırdım.

“Bir şey oldu,” dedim.

Atlas bakışlarını kapıdan ayırmadan konuştu.

“Evet.”

Bu tek kelime… yeterince açıktı.

Koridorun ucundan bir ses geldi. Adım sesi değildi. Daha çok… bir yer değiştirme gibiydi. Sanki mekân, kendi içinde pozisyon alıyordu.

“Burası sabit değil,” dedim.

“Artık değil,” diye cevap verdi.

“Seni fark etti.”

Kaşlarımı çattım. “Kim?”

Bu kez bana baktı. Gözleri karanlıkta bile netti.

“Burası,” dedi.

“Ve seninle bağlantılı olan her şey.”

Kalbim hızlandı ama panik yoktu. Daha çok uyanıklık vardı. Dokunduğu bileğim hâlâ farkındaydı. Sanki vücudum benden önce hazırlanmıştı.

Kapının ardındaki ışık hareket etti. Bir an için sanki daraldı. Sonra eski hâline döndü.

"Şimdi geri mi döneceğiz?” diye sordum.

Atlas başını yavaşça salladı.

“Hayır.”

“Neden?”

“Çünkü ilk adımı zaten attın.”

Bu fikir içimde yankılandı. Attım mı?

Belki… evet.

Ama fark ettiğimden daha sessizce.

Koridorun tavanından ince bir toz döküldü. Zamanın kendisi gevşemiş gibiydi.

“Bundan sonrası,” dedi Atlas,

“senin hızında olacak.”

Derin bir nefes aldım.

Geri çekilmek mümkündü.

Ama içimde buna dair en ufak bir dürtü yoktu.

“Peki,” dedim sadece.

Kapıya baktım. Işığın rengi değişmemişti ama çağrısı… daha netti.

Atlas önümde değil, yanımdaydı artık.

Bu bile bir tercihti.

Ve o an şunu düşündüm:

Bu gece bitmeyecekti.

Sadece başka bir şeye dönüşecekti.

Işık bu kez önce bir çizgi hâlinde belirdi.

Kapı tamamen açılmadı.

Sanki buna izin verilmiyordu.

Aralıktan sızan şey aydınlık değildi. Gölgeli de değildi. İkisinin arasında, tanımlaması zor bir boşluk vardı. Bakınca şekil almıyordu ama bakmayı bıraktığımda yer değiştiriyordu.

Bir adım atmadan durdum.

Atlas elini kaldırmadı. Dokunmadı.

Sadece yanımdaydı.

“Bu…” dedim, kelimeyi bulamadan...

“Evet,” dedi.

“Sorduğun şey.”

Kalbim duracak gibi oldu. “Ama ben soru sormadım.”

Gözlerini kapıdan ayırmadan konuştu.

“Henüz.”

Işık aniden dalgalandı. Aralıktan soğuk bir rüzgâr çıktı. Saçlarım yüzüme savruldu.

Ve o an gördüm.

İçeride bir siluet yoktu.

Bir nesne de yoktu.

Ama…

bir iz vardı.

Bana ait.

Geriye doğru istemsizce nefes aldım.

“Atlas,” dedim. Bu kez adını düşünmeden söyledim.

Başını çok az çevirdi.

Bu, cevap vermekti.

Kapı kendi kendine kapanmaya başladı.

“Bu gece,” dedi sakin ama kesin bir tonla,

“burada bitmiyor.”

Işık söndü.

Ve karanlıkta kalan tek şey…

Az önce kime ait olduğunu bilmediğim o izdi.

 

 

                                    ... 

Bölüm : 08.12.2025 08:27 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...