
Depodan dışarı adım attıkları ilk saniye, hava onların yüzüne keskin ve nemli bir darbe gibi çarptı. Şimdiye kadar gördükleri her sisli gece bir yana, bu gece başka bir şeye benziyordu. sanki sis gökten inmiyor da yerden yükseliyordu; taşların arasından, toprağın içinden, ağaç köklerinin aralarından süzülüp yukarıya doğru tırmanıyordu. Deponun ağır kapısı gıcırdayarak arkalarında kapanırken o ses bile sis tarafından yutulmuş bir yankı gibi titreşip kayboldu.
Dedektif bir süre olduğu yerde durup etrafı dinledi.
Hiçbir şey yoktu.
Hiçbir şey.
Normalde rüzgârın uğultusu, uzaktan gelen köpek havlamaları, kasabanın kıyı tarafında çalışan jeneratörün titreşen sesi… bir şeyler olurdu. O gece tüm bunlar boğulmuş, yerlerini doğanın bile çıkaramadığı tanımsız bir sessizlik almıştı.
Elif kollarını göğsünde biraz daha sıkı bağladı. Üzerindeki hırka sisin nemiyle ağırlaşmıştı.
“Burası… böyle olmamalı,” dedi, sesi titrek ama kontrolü kaybetmemeye çalışır gibi.
Dedektif el fenerini açtı. Işık, daha çıkışta adeta bir duvara çarparak dağıldı. Fenerin sarı ışığı sisin içinde kırılıp milyonlarca küçücük parçaya ayrılıyor, hiçbir yere ulaşmadan eriyip kayboluyordu. Sanki ışığın bile ilerlemeye gücü yoktu.
Elif şaşkınlıkla fenerin ucundaki loş daireye baktı.
“Sanki sis ışığı yutuyor…”
“Yutuyor değil,” dedi Dedektif. “Bizi görmek istemiyor.”
Bu bir espri değildi. İkisinin de içinde ince ama rahatsız edici bir tedirginlik dolaşıyordu; ortada görünür bir tehlike yoktu ama atmosferin kendisi, bilinçli bir varlık gibi üzerlerine kapanıyordu.
Deponun etrafındaki zemin ıslak ve süngerimsi bir hal almıştı. Çakıl taşlarının arasından çıkan ince su çizgileri sessizce birleşip küçük gölcükler oluşturuyordu. Ayakları her bastığında çamur hafifçe içine gömülüyor, sonra tekrar yükselip ayak izlerini yutuyordu. Geriye hiçbir iz kalmıyordu; sanki ikili arkasında hiç var olmamışlar gibi.
Dedektif haritayı çıkarmaya çalıştı fakat nemli hava haritayı bir bez parçası gibi yumuşatmıştı. Kenarları kıvrılıyor, dokundukça çözülen kâğıt lifleri parmaklarına yapışıyordu.
“Bu işimize yaramayacak,” dedi, biraz hayal kırıklığıyla. “Sise güvenmeyeceğiz. Yere, ağaçlara, havaya bakacağız.”
Elif derin bir nefes aldı ama aldığı nefesin bile tadı tuhaftı. sis boğazını soğuk bir tabaka gibi kaplıyor, nefes alırken içeriye dolan hava keskin bir koku taşıyordu: tuz kokusu, toprak kokusu ve çok hafif, metalik bir tat. Bu koku rüzgârla gelmemişti çünkü rüzgâr yoktu; sanki sisin kendi kokusuydu.
İkili yavaşça ilerlemeye başladı. Birkaç metre yürüdükten sonra depo, arkasında karanlığın içine gömülüp kayboldu. Bırakın kapıyı, duvarlarını bile seçemediler.
Artık yalnızca sis vardı.
Ve sisin içinde beliren dev gölgeler.
Bu gölgeler gerçek bir cisme ait değildi; sis kıvrılıp yoğunlaştıkça kendi karanlığını oluşturuyor, sonra bir rüzgâr nefesi olmadan bile yeniden dağılıyordu. Elif bir noktada gölgenin insan boyutunda olduğunu sandı ama daha dikkatli bakınca sisin kendi kendine ördüğü bir karanlık olduğunu fark etti.
“Dedektif…”
“Evet, gördüm. Devam et.”
Yürüdükçe ayaklarının altındaki zemin değişmeye başladı. Önce nemli topraktı, sonra çakıl taşları çoğaldı, ardından ince bir patika görünmeye başladı ama sis yüzünden patikanın nerede başladığı, nerede bittiği anlaşılmıyordu. Bir çalılığın gölgesiyle toprak yolun kenarı aynı renge bürünmüş, sis içinde seçilemez hale gelmişti.
Dedektif eğilip toprağı kontrol etti.
“Bu yol kuzeye doğru gidiyor gibi… ama emin değilim. Sis yön duygusunu bozuyor.”
Elif sessizce etrafına baktı.
Bir anda kasabanın ışıkları aklına geldi.
“Evler…?” dedi yutkunarak.
Dedektif arkasına baktı.
Hiçbir şey.
Normalde en azından bir evin ışığı, bir lambanın sönük parıltısı görünürdü ama bu gece karanlık, ayrım yapmadan her şeyi tüketmişti. Sis, kasabanın tüm yaşamını görünmez bir kumaş gibi örtmüş ve tamamen gizlemişti. Bu durum, görünmez bir yalnızlık duygusu yarattı. Sanki ikili, dünyadan kopmuştu.
Tam o anda, çok hafif bir tıkırtı sesi geldi.
Metal bir şeyin hafifçe sallanması gibi.
Elif irkildi.
“Duydun mu?”
“Evet,” dedi Dedektif. “Ama sis sesleri büyütüyor olabilir.”
Tıkırtı bir kez daha geldi. Bu kez biraz daha belirgin. Ama kaynağı seçilemiyordu. Sis sesi dağıtıyor, kırıyor ve yönünü değiştiriyordu.
Dedektif feneri kaldırdı ama ışık yalnızca sisin içindeki mikroskobik damlacıkları parlatıp beyaz bir duvar oluşturdu.
“Bir şey göremeyiz,” dedi. “Ama sakin ol. Tehlike olduğunu düşünmüyorum.”
Elif yine de içgüdüsel olarak omuzlarını çekti, başını hafifçe eğdi. Sis, bir noktada kulaklarına doluyor gibi hissediliyordu; sesler boğuk ama yakın geliyordu.
“Buradan patika başlamalı,” dedi Dedektif. “Hissediyorum.”
Birkaç adım daha ilerlediler. Ayaklarının altındaki zemin hafifçe sertleşti. Çakıllar toprakla karışmaya başladı. Sonra bir şans eseri sis bir anlığına hafifledi.
Sadece bir saniyeliğine. Ama o bir saniye, her şey için yeterliydi.
Önlerinde ormana giren dar, kıvrımlı bir patikanın başlangıcı göründü.
Taşları yer yer yosunla kaplanmıştı. Patika neredeyse görünmezdi ama yine de orada olduğu belliydi.
Elif derin bir nefes aldı.
“Bulduk…”
“Bulduk,” diye onayladı Dedektif. Ama yüzündeki gergin çizgiler hâlâ yerindeydi.
“Ve sis daha da yoğunlaşmadan ormana girmemiz gerekiyor.”
Arkalarında depo tamamen görünmez olana kadar sis onları yutmaya devam etti. Daha birkaç dakika önce içinde bulundukları yer sanki hiç var olmamıştı.
İkili, sisin sessiz baskısı altında kuzey ormanına doğru yürümeye başladı.
Dedektif ve Elif, patikanın başlangıcından içeri adım attıkları anda dünyanın geri kalanı sisin arkasında kapanıp silindi. Orman, gece vakti zaten karanlık olurdu ama bu kez karanlık bir şeyin yokluğu değil, tam tersine fazlalığı gibiydi. Adeta hava karanlıkla doluydu.
Sis, ağaçların gövdelerine yapışmış, dalların arasında ağır ağır dolaşan bir yaratık gibi kıvrılıp duruyor; ince dallar rüzgâr yokken bile hafifçe sallanıyor, bu da derin bir yanılgı hissi yaratıyordu. Elif bir ara dallardan birinin hareket ettiğini sandı ama daha dikkatli bakınca sisin ağırlığıyla esnediğini fark etti.
Fakat yinede, bir şey onları izliyormuş gibi bir duygu vardı. Görünmeyen, şekilsiz ve tamamen sessiz.
Patikanın zemini taş ve toprak karışımıydı. Yer yer kaygan, yer yer kuru; adım attıkça hafif bir çatırtı duyuluyordu ama o ses bile sis tarafından hızla yutuluyordu. Öyle ki, kendi adımlarının yankısını bile duyamıyorlardı. Sanki bastıkları her nokta sesi içine çekiyor, derin bir boşlukta kaybediyordu.
“Bu patikadan emin misin?” diye sordu Elif, sesi rüzgârda kaybolacakmış gibi ince.
Dedektif kısa bir süre durdu.
“Emin olabileceğim bir şey yok,” dedi. “Ama sisin içinde kaybolmaktansa bir hattı takip etmek daha güvenli.”
Elif başını sallayıp sessizce etrafı izlemeye devam etti.
Sis, aralarına sanki bir perde çekiyormuş gibi her adımda hareket ediyor, aralarından geçerken hafif serin bir esinti bırakıyordu. Ama bu esinti normal bir rüzgâr değildi; soğukluğu sadece tenlerine değil, kemiklerine kadar işliyordu.
Bir süre sonra patika ikiye ayrılmış gibi göründü.
Ama bu kesin değildi.
Sis, yolun genişlediği yeri “çatal” gibi gösteriyor olabilirdi.
Elif fark etti:
“Burası… iki yol gibi duruyor.”
Dedektif öne doğru eğildi, feneri zemine tuttu ama ışık sisin içinde dağılıp beyaz bir bulut oluşturdu.
“Hayır,” dedi. “Belki de… sadece sis gözümüzle oynuyor.”
Ama emin değildi.
Derin bir sessizlik çöktü. Ağaçlar bile nefes almıyor gibiydi.
O sırada sisin içinde beliren gölgeler daha da karanlıklaştı.
Bir anda sanki sağdaki patikada biri yürüyormuş gibi bir gölge uzayıp kısaldı. Elif irkildi ve hemen dedektife döndü.
“Biri var!” diye fısıldadı.
Dedektif feneri o yöne tuttu ama gördükleri sadece sisin kendi şekliydi; tıpkı dalgaya benzeyen kıvrımlar, dağılıp birleşen karartılar… başka bir şey yoktu.
“Bu sis gözümüzle oynuyor,” dedi Dedektif. Ama sesindeki tereddüt Elif’in dikkatinden kaçmadı.
Patikanın devamı bir süre sonra düzensizleşmeye başladı. Zemindeki taşlar birbirine karışıyor, toprak çamura dönüşüyor, bazen de kuru çatlaklara ayrılıyordu.
Her adımda farklı bir ses çıkıyordu. Ama o seslerin hiçbiri gerçek gelmiyordu.
Bir adımda hafif bir kırılma…
Sonraki adımda kuru yaprak sesi…
Bir sonrakinde sanki suya hafifçe basmış gibi bir çırpırtı…
Ama ortada yaprak, dal, su hiçbir şey yoktu.
Elif bir an dönüp arkasına baktı.
Buradan geldiğimiz yeri görebilir miyiz? diye düşünüyordu.
Ama arkasında sadece bembeyaz, yoğun bir duvar gördü. Deposunun izi bile yoktu. Patikanın girişi bile silinmişti.
“Dedektif…”
“Biliyorum,” dedi. “Geri dönüş yok. Sadece ileri.”
İlerledikçe sis daha da ağırlaştı ve hava tuhaf bir elektrik yükü taşıyor gibi hissedildi. Elif’in kol tüyleri hafifçe diken diken oldu.
Sanki havada görünmez bir titreşim vardı.
Bir anda sağ taraflarından ince bir çıtırtı duyuldu. Bir dal kırılmış gibi.
Dedektif hemen durdu.
“Bu gerçek,” dedi. “Bu sis sesi değiştirmezdi.”
Bir süre beklediler. İncecik bir sessizlik çöktü, nefesleri bile yankı yapmıyordu.
Derken aynı ses sol tarafta tekrar geldi.
Ama bu kez çok daha yakından.
Elif derin bir nefes aldı.
“Bu nedir… bir hayvan mı?”
“Hayvan olsaydı daha fazla ses olurdu,” dedi Dedektif. “Belki de… sadece düşen bir dal.”
Ama ikisinin de aklında aynı şey dolaşıyordu:
Sadece sis ve karanlık yetmiyormuş gibi, ormanda bir şey hareket ediyordu.
İkili biraz daha ilerledi. Bu kez sisin arasında uzun ince bir gölge göründü. İlk bakışta insan gibi duruyordu ama sis hafifçe hareket edince gölge de uzayıp büküldü, sonra bir anda dağılıp yok oldu.
Elif nefesini tuttu.
“Bu… gerçek değil, değil mi?”
“Değil,” dedi Dedektif. Ama sesi ona güven vermedi.
Artık patika tamamen belirsizleşmişti.
Yollar birbirine karışmış, ağaçların yerleri değişmiş gibi görünüyordu.
Bir an önce sağda olan büyük ağaç, bir sonraki adımda sol tarafta gibi duruyordu.
Sis sanki ormanı yeniden şekillendiriyordu.
Dedektif yavaşça ileri adım attı.
“Burada kalamayız. Bir yol bulacağız.”
Ormanın derinliklerine ilerledikçe sisin hareketi daha belirgin hale geldi.
Bir noktada, sis dalgaları sanki bir şeyin nefesiymiş gibi ritmik şekilde içeri dışarı doğru kıpırdadı.
Elif geri çekildi.
“Sis… hareket ediyor.”
“Rüzgâr olabilir,” dedi Dedektif. Ama rüzgar yoktu.
Bir süre daha yürüdüler. Ayaklarının altında yer yer küçük taşlar yuvarlandı. Bir noktada sis dağıldı ve zeminde birkaç taze iz göründü.
Elif ve Dedektif sisin içinde dikkatle ilerlerken zemin bir anda belirginleşti. Sis, sanki görünmez bir el tarafından hafifçe yana itilmiş gibi açılmıştı. Çok kısa bir an sürdü bu; belki üç belki dört saniye… ama işte o birkaç saniyede her şey değişti.
Toprağın üzerinde izler vardı.
Ama bu izler, sıradan ayak izleri değildi.
Normal bir insanın yürürken bıraktığı izden daha derin, daha belirgin, daha ağır basılmış gibiydi.
Parmak uçları hafif yayvan, topuk çizgisi keskin, basış açısı tuhaftı.
Sanki biri hızlı yürümüyor da… bilinçli şekilde adım atıyordu.
Elif refleksle geri çekildi.
“Dedektif… bu izler…”
“Evet,” dedi Dedektif, çömelip izlerden birine dokunarak. “Bu izler yeni. Çok yeni.”
Elif bakakaldı.
“Ne kadar yeni olabilir ki? Sis bu kadar yoğunken izler bu kadar net kalmaz.”
“İşte bu yüzden yeni,” dedi Dedektif.
“Belki dakikalar önce atıldı.”
Sis, sanki ikiliyi tekrar içine almak istercesine ağır ağır geri çökmeye başladı. Toprak üzerindeki izler her saniye biraz daha soluyor, çizgileri biraz daha bozuluyordu.
Dedektif hızla davranıp elini havaya kaldırdı.
“Bekle. Daha ileride başka izler olabilir.”
Sis birkaç adım ötedeki zemini tekrar açtı. Bir iz daha. Sonra bir tane daha.
Ama bu sefer sadece ayak izi değildi. Ağaç kabuklarında çizikler vardı.
Elif gözlerini büyüterek yaklaştı. Kabuğu incelemeye başladı.
Bunlar rastgele çizikler değildi.
Sanki biri parmaklarının ucuyla ağacın kabuğunu kaldırmış, yön gösterir gibi ince bir işaret bırakmıştı. Çizikler hafif eğimliydi, hep aynı tarafa doğru.
Aynı geçit. Aynı yön.
Elif parmaklarını çiziklerin üzerinde gezdirdi.
“Bunu hayvan yapmış olamaz.”
“Hayvan değil,” dedi Dedektif. “Bu… bilerek yapılan bir işaret.”
Elif endişeyle arkasına baktı.
“Sanki bizi bir yere yönlendiriyorlar.”
“Evet. Ama nereye?”
Bir sonraki ağacın gövdesine geldiklerinde işaret daha belirgindi. Bu kez kabuğun belli bir kısmı ince ince soyulmuştu.
Elif elini uzattı, kabuğu tuttu ve fark etti ki kabuk bir süredir açıkta kalmış gibi hafif kurumuştu. Çok yeni değildi ama çok eski de değildi. Belki birkaç gün… belki bir hafta…
Dedektif düşüncelere daldı.
“Bu işaretler rastgele değil. Bir rota çizilmiş. Ormanın derinliklerinde bir yere götürüyor.”
“Ama kim çizdi?”
Elif’in sesi tedirgindi.
Dedektif cevap vermeden önce sessizlik yeniden üzerlerine çöktü. Sis, ikisinin etrafında ağır ağır dönüyor, sanki onları çemberin içine alıyordu. Hava ağırlaşmış, nefes almak bile zorlaşmıştı.
Tam o anda sol taraftan bir şey duyuldu.
Hafif bir sürtünme sesi. Bir dalın yan taraftan itildiğini anımsatan ama tam olarak yankısı gelmeyen tuhaf bir ses.
Elif bir anda irkildi ve Dedektif’in koluna dokundu.
“Orada bir şey var!”
Dedektif el fenerini o yöne çevirdi.
Ama fener ışığı sadece sisin içinde kayboldu. Geriye beyaz bir ışık bulutu kaldı.
Yine de… bir gölge şekli fark edilir gibi oldu. Belki de sadece sisin kıvrımıydı. Ama Elif, saniyelik o anın gerçek olduğuna yemin edebilirdi.
“Aynı çizikler burada da var,” dedi Dedektif, dikkatini tekrar ağaca çevirerek. Ağacın kabuğundaki işaret, bu kez bir harf ya da sembol değil, tamamen bir yönü gösteriyordu.
Bir ok gibi. Kesik çizgilerle yön belirten bir ok.
Elif dudaklarını ısırdı.
“Bizi… ormanın içlerine çekiyorlar.”
“Görünüşe göre,” dedi Dedektif. “Soru şu: Bu işaretleri bırakan, bizi doğru yere mi götürüyor… yoksa bilerek yanlış yere mi?”
Elif derin bir nefes aldı. Sessizlik tekrar ağırlaştı. İkisi de aynı şeyi düşünüyordu ama söylemiyorlardı:
Bu işaretleri bırakan kişi ya da varlık… onları izliyor olabilirdi.
İlerlemeye devam ettiler.
Ağaçların arası giderek sıklaştı.
Sis artık yalnızca onların etrafında değil, dalların arasında da yoğun bir balçık gibi duruyordu. Her dalın ucunda su damlaları birikip aşağıya düşüyor; toprağın üzerinde küçük halkalar oluşturuyordu.
Ve her birkaç metrede bir yeni izler vardı:
• Bir taşın üzerinde parmakla çizilmiş ince bir çizgi
• Toprak üzerinde belli belirsiz kayma izleri
• Bir ağacın dibine oyulmuş minicik bir işaret
• Bir dalın kesilmiş ucu resmen bıçak izi gibi
Elif hayretle etrafa baktı.
“Birileri burada saatlerce dolaşmış gibi… iz bırakmak için uğraşmış.”
Dedektif başını salladı.
“Evet. Üstelik dikkatli şekilde. Gizlenmeye çalışmamışlar.”
Bu, en korkutucu ihtimaldi. İz bırakan kişi… bulunmak istiyordu.
Ya da daha kötüsü:
Onları oraya çekmek istiyordu.
Sis bir anda biraz daha ağırlaştı, zemin hafifçe çamurlandı. İkili yürürken ayaklarının izleri hemen arkalarından kapanıyordu. Geldikleri yolu takip etme şansları yoktu artık.
Her adım ileriye doğru. Her işaret ormanın biraz daha derinine… Biraz daha sessizliğe… Biraz daha bilinmeyene doğru yönlendiriyordu.
Tam o sırada Dedektif bir noktada durdu.
“Bak,” dedi fısıldayarak.
Elif gözlerini kısarak baktı.
Toprağın tam ortasında, birbirine çok yakın duran üç iz vardı. İnsan adımı gibi değildi. Sanki biri durup geri dönmüş, sonra tekrar ilerlemiş gibiydi.
Dedektif diz çöktü.
“Bu izler… Gölge’nin önceki bölgelerde bıraktığı izlere benziyor.”
Elif ürperdi.
“Yani Gölge… bu patikadan geçmiş.”
“Evet,” dedi Dedektif. “Ve gittiği yöne bakılırsa…”
Ormanın içine ilerledikçe sis giderek farklı bir hâl aldı. Depodan çıkarken onları saran sis ağır ve dalgalıydı, fakat buradaki… sanki daha bilinçli, daha soğuk ve daha dikkatliydi.
Ağaçların gövdeleri, sisin içinde uzun karanlık gölgeler gibi duruyor, dallar rüzgâr olmadan hafifçe titriyordu.
Yapraklar hışırtı çıkarmıyor, yalnızca birbirine sürtünürken çok düşük bir uğultu yayıyordu.
Elif birden durdu.
Sanki kulaklarının arkasına, çok hafif bir nefes değmiş gibi hissetti.
“Bir şey duydum…” diye fısıldadı.
Dedektif hemen ona döndü.
“Sis ses taşıyor olabilir.”
Elif başını iki yana salladı.
“Bu… çok yakından geldi. Hemen buradan.”
Parmağını ormanın solundaki karanlık açıklığa doğru kaldırdı. Sis yoğun olduğu için ilk bakışta hiçbir şey görünmüyordu, fakat birkaç adım atınca taştan yapılmış yuvarlak bir yapı yavaş yavaş ortaya çıktı.
Sis perdesi geri çekildikçe, yapının ne olduğu kesinleşti:
Eski bir kuyu.
Taşları yıpranmış, üzerleri yosun tutmuş, yarıkları çamur ve köklerle dolmuştu. Sanki yüzyıllardır burada kimsenin dokunmadığı bir yerdi.
Kuyunun duvarlarına yakın duran sis, diğer yerlere göre daha karanlık görünüyordu. İçeri doğru çekiliyor, taş yüzeyde ince ince kıvrılarak içeri süzülüyordu. Sanki kuyu, sisin içinden nefes alıyor ve veriyordu.
Elif dikkat kesildi.
“Burası… biraz farklı hissettiriyor.”
Dedektif fener ışığını kuyunun içine tuttu. Işık, taş duvarlarda birkaç metre ilerleyip hemen sonra karanlığın kalın bir tabakasına çarpıp kayboldu. Kuyunun sonu görünmüyordu.
İşte o anda:
Tok… tok… tok…
Derinlerden gelen bir damla sesi yükseldi.
Suyun taş bir yüzeye düşmesi gibi bir ses, fakat ritmi düzensizdi.
Elif irkildi.
“Bu gerçekten su mu?”
Dedektif başını eğip dikkatle dinledi.
“Su olabilir ama… yankı garip.”
Tok sesleri takip eden hafif bir uğultu duyuldu.
Huuuuu… tok… tok… huuu…
Elif gözlerini kısarak kuyunun içine baktı.
“Sanki… birisi içerden nefes alıyor gibi.”
Dedektif hemen tepki gösterdi.
“Kuyu bu. Soğuk hava aşağı iniyor, sıcak hava yukarı çıkıyor. Doğal.”
Ama dedektif bile bunu söylerken sesinin titrediğini hissetti.
Birden kuyunun kenarındaki kuru bir dal parçası, kimse dokunmamış gibi görünmesine rağmen…
çıt etti.
Ses çok küçüktü ama sis sessizliği büyütüyor, yankı gibi geri döndürüyordu.
Elif bir adım geri attı.
“Sanki… ayağımın dibinden geldi.”
Dedektif eğilip baktı:
Yerde yalnızca yapraklar, ıslak çamur ve bir iki kırık dal vardı. Fakat gözüne bir şey takıldı:
Kuyunun taş yüzeyine kazınmış ince çizikler. Rüzgârın yapacağı türden değil; daha kontrollü, daha kasıtlı çizgiler.
Parmağıyla gösterdi.
“Elif… bak.”
Elif yavaşça yaklaşarak çiziklere baktı.
“Bunlar ne? Hayvan pençesi değil… insan eli gibi de değil.”
Çizikler bir şeyi işaret ediyormuş gibi yukarıdan aşağı uzanıyordu. Sanki biri kuyunun kenarına tutunup içeri bakmış, parmakları taş yüzeyi çizmişti.
O anda kuyu içinden ikinci bir ses yükseldi:
Çınnn…
Metal bir şeyin taş yüzeye hafifçe vurması gibi… Çok ince, çok hafif, ama kesinlikle gerçek bir ses.
Elif gözlerini açtı.
“Bu kesinlikle su değil!”
Dedektif fenerini biraz daha eğdi.
“Belki… eski bir metal parça düşmüştür, rüzgâr hareket ettirmiştir.”
Ama rüzgâr yoktu.
Kuyu, yeryüzüne açılmış sessiz bir ağız gibi duruyor, derinliklerinde kendi yankılarını saklıyor, bazen de dışarı fısıldıyordu.
Elif hafifçe öne eğildi.
“Bekle… bir şey daha duydum.”
Kuyunun içinden çok hafif, neredeyse duyulmayacak bir ses yükseldi:
Şşşşş
Dedektif hemen Elif’i kolundan çekip uzaklaştırdı.
“Yaklaşma. Bu sis aklımızı karıştırıyor olabilir.”
Elif derin bir nefes aldı, titreyen ellerini önünde birleştirdi.
“Bu kuyu… bana garip bir şekilde tanıdık geldi. Sanki küçüklüğümden bir şey hatırlıyorum gibi… ama hatırlayamıyorum.”
Dedektif şaşırdı.
“Kuyu çok eski olabilir. Kasaba burada kurulmadan bile önce var olabilir.”
İkili birkaç adım geri gitti.
Kuyunun derinliklerinden son bir damla sesi daha yankılandı:
Tok…
Ama bu kez yankı çok yavaş ve uzundu.
Kuyu sanki onların uzaklaştığını hissetmiş, içten içe bir iç çekiş bırakmıştı.
Dedektif sonunda karar verdi.
“Burada daha fazla oyalanamayız. Bu sesler bize yol göstermiyor bizi oyalıyor. Devam etmeliyiz.”
Elif başını salladı.
“Evet… burası doğru yer değil.”
İkili ağır adımlarla kuyudan uzaklaşırken, sis aralarında sessizce kapanıyor, kuyu yeniden görünmezliğe gömülüyordu.
Ve arkalarında yürürken…
kuyudan son bir kez, çok çok hafif bir çınlama geldi.
Sanki onlara bir şey söylemeye çalışıyordu.
Kuyudan uzaklaştıkça ormanın yapısı belirgin şekilde değişmeye başladı. Artık sadece sisin yoğunluğu değil; ağaçların dizilimi, dalların yönleri, toprağın dokusu bile farklıydı.
Elif ve dedektif yürüdükçe hissediyorlardı ki, burası kasabaya yakın bir ormandan ziyade, kimsenin uzun süredir adım atmadığı bir bölgeydi.
Zemin yumuşaktı, çamur gibi değil ama sanki altında eski yapraklardan oluşan derin bir katman varmış gibi. Adım attıklarında ayaklarının altında hafif bir çökme hissi oluşuyor, ardından sessiz bir “hıss” sesi duyuluyordu. Yaprakların birbirine sürtünme sesi.
Elif bir süre konuşmadı; dudakları hafifçe aralanıyor gibi olsa da düşüncelerini toparlayamadığı belliydi.
Sonunda fısıldar gibi konuştu:
“Dedektif… bu ormanın bir bölümü daha önce buradaymışım gibi hissettiriyor.”
Dedektif bir an durdu.
“Yani hatırlıyor musun? Bir şey çıkıyor mu?”
Elif başını yavaşça salladı.
“Tam değil… sadece bir his. Sanki daha önce bu tarz bir patikada yürümüştüm ama ne zaman olduğunu bilmiyorum.”
Dedektif önlerine uzanan sisli yolu inceledi.
Patika, taşlarla döşenmiş değildi; fakat yer yer görünen düzleşmiş toprak, buradan bir zamanlar insanların geçtiğini gösteriyordu.
Ancak bu eski izler, sisin altında adeta kaybolacak kadar silikti.
Birden rüzgâr yokken, iki yanda duran ağaçların dalları aynı anda hafifçe kıpırdadı. Çok ince, çok zayıf bir hareket… Bir rüzgâr olsa etkisi daha güçlü, daha geniş olurdu. Ama bu hareket, sanki ikilinin geçişini izleyen biri varmış da ağaçlar onun dokunuşunu hissediyormuş gibi eşzamanlıydı.
Elif istemsizce omuzlarını topladı.
“Birileri bizi izliyormuş gibi…” dedi, cümlesini tamamlayamadan dedektif onu sakinleştirdi:
“Sis altında ormanda yürüyünce herkes öyle hisseder. Kulaklar yanılıyor olabilir.”
Fakat dedektif de kendi iç sesinde, o kıpırtının normal olmadığını kabul ediyordu. Bir süre daha yürüdükten sonra patikanın ikiye ayrıldığını fark ettiler. Soldaki yol daha karanlıktı; sis daha yoğundu ve ağaçlar birbirine daha yakın duruyordu. Sağdaki yol daha geniş görünüyordu ama zemini daha engebeliydi.
Elif, iki yolu incelerken hafif bir titreşim duyduğunu hissetti. Bu bir ses değildi; daha çok toprağın içinden çıkan, çok çok hafif bir vızıltı gibiydi. Ayak parmaklarının ucuna kadar yayılan bir frekans…
“Sen de duydun mu?” diye sordu.
Dedektif durdu, toprağa baktı.
“Evet… ama belirgin değil.”
Toprak hafifçe titriyor gibiydi; sanki uzaklarda çok büyük bir makine çalışıyor ama sesi doğrudan ulaşamıyormuş gibi sadece titreşim hissi geliyordu.
“Bu kuzey noktasıyla ilgili olabilir,” dedi dedektif.
“Haritada buraya yakın eski bir askeri tesis olduğundan bahsediliyordu. Gözetleme kulesi o bölgenin parçası olabilir.”
Elif gözlerini sisin içine dikti.
“Demek üçüncü kuzey noktası orada…”
Patikanın sağ tarafı daha mantıklı görünüyordu; titreşim de o yönden hafifçe hissediliyordu. İkili sağdaki yoldan ilerlemeye karar verdi.
Sisin yapısı bu noktadan sonra yeniden değişti. Artık dümdüz bir duvar gibi değildi; dalgalar hâlinde, sanki bir nefes alışveriş ritmine göre hareket ediyordu. İçeri doğru girerken sis bazen açılıyor, birkaç metre ilerisini net gösteriyor, sonra ansızın kapanıp tüm görüntüyü yutuyordu.
Bu anlarda Elif’in kalbi daha hızlı çarpıyordu. Her kapanış anında gözleri karanlıkta bir şey beliriyor mu diye istemsizce bakıyordu.
Bir süre sonra patikanın sağında eski bir taş duvar kalıntısı belirdi. Duvarın sadece yarısı ayaktaydı; diğer kısmı devrilmiş, yosunlar ve sarmaşıklarla kaplanmıştı. Taşların arasında ince oyuklar, eskiden burada bir kapı ya da pencere olduğunu düşündürüyordu.
Dedektif elini duvarın yüzeyine koydu.
“Bu çok eski… belki de kasabadan bile eski.”
Elif, duvarın arkasına baktı ama sis içeri dolduğu için hiçbir şey görünmüyordu.
Daha ileri gittiklerinde patika yavaşça yükselmeye başladı. Zemin taşlaşmış, ağaçlar seyrekleşmişti. Sis hafifliyor gibi olsa da aslında sadece daha geniş bir alana dağılıyor, görüş mesafesi birkaç metre artıyordu.
Bu yükselti, ikisinin de içini garip bir beklentiyle doldurdu. Sanki her adımda önemli bir yere biraz daha yaklaşıyorlardı.
Bir süre sonra dedektif işaret etti:
“Şuraya bak!”
Sis hafifçe dağılırken uzakta, ağaçların tepelerinin üstünde yükselen koyu gri bir siluet göründü. İlk bakışta büyük bir kaya zannedilebilirdi ama şekli çok nettir:
Bir kule.
Elif’in nefesi hafifçe kesildi.
“Bu… gözetleme kulesi mi?”
Dedektif dikkatle baktı.
“Evet. Üçüncü kuzey noktası. Haritaya tam uyuyor.”
Kuleye yaklaştıkça yapının yıkık dökük hâli belirginleşti. Alt katmanları çökük, üst kısmı ise sisin içinde kayboluyordu. Ahşap desteklerin çoğu kırılmış, taş bloklar yerlerinden oynamış, bazıları aşağı yuvarlanmıştı.
Kulenin çevresindeki toprak farklıydı: daha kuru, daha gevşek. Sanki burada bir zamanlar küçük bir avlu ya da nöbet alanı varmış ama zaman ve doğa içini boşaltmıştı.
Elif yavaşça konuştu:
“Burada biri uzun zaman önce nöbet tutmuş olabilir… İnsanlara yukarıdan bakan bir kuleydi bu.”
Dedektif gözlerini kısarak taş basamakları fark etti. Kulenin önünde yarısı toprağa gömülmüş taş merdivenler vardı.
“Bu merdivenler yukarıya çıkıyordu,” dedi. "Ama şu an kullanılması mümkün değil.”
Elif kulenin gövdesine yaklaştı. Taşlar soğuktu; sis, yüzeye bir nem tabakası bırakmıştı. Parmaklarını taş duvara sürdüğünde hafif bir serinlik hissetti.
“Bu yerde… bir şey var,” dedi.
Dedektif merakla ona döndü.
“Ne hissediyorsun?”
Elif bir süre konuşamadı; sanki zihni bir şey hatırlamaya çalışıyordu ama görüntüler tam netleşmiyordu.
“Burada bir iz… bir anı… bir şey var ama çıkmıyor,” dedi sonunda.
“Karanlık bir duygu değil, sadece… boşluk hissi.”
Dedektif kulenin etrafını inceledi. Taşların arasına sıkışmış kırık metal parçaları, eskiden kullanılan araçların paslanmış kalıntıları vardı. Ayrıca yerde, yaprakların arasında küçük bir işaret gözüne çarptı.
Eğildi ve eline aldı.
Bu, ince bir metal plakaydı. Üzerinde silikleşmiş bir işaret vardı:
Bir üçgenin içinden geçen düz bir çizgi.
Elif işareti görünce irkildi.
“Bu… depodaki pusulayı hatırlatıyor.”
Dedektif metal parçayı cebine koydu.
“Gölge’nin işaretleri buraya kadar uzanıyor olabilir.”
Kulenin hemen yanından aşağı doğru inen dar bir yol daha vardı. Sis bu yolu tamamen kaplamıştı; içine bakınca hiçbir şey görünmüyordu.
Dedektif bir adım atıp yolu ışıkla taradı.
“Bu yolun nereye gittiğini bilmiyoruz. Belki kulenin içinden başka bir noktaya açılıyor.”
Elif omuzlarını topladı.
“Burası… hikâyenin başka bir kapısını açıyormuş gibi hissettiriyor.”
Dedektif gülümsedi.
“Burası kesinlikle bir dönüm noktası.”
İkili, kulenin çevresinde bir süre daha dolaştı.
Ormanın derinlikleri burada çok daha sessizdi; neredeyse rüzgârın bile uğramadığı bir alan gibiydi. Sis yukarı doğru tırmanıyor, kuleyi neredeyse bir hayalet gibi sarıyordu.
Sonunda dedektif karar verdi:
“Çevresini ve hangi noktaya bağlandığını inceleyeceğiz.”
Elif başını salladı.
“Evet. Burası… yolculuğun en önemli halkası olabilir.”
Kule, sisin içinde yükselirken, ikilinin etrafında sessizlik ağırlaşmıştı. Doğa bile burada konuşmayı kesmiş gibiydi.
Sis, ormanın içlerinde ilerleyen ikiliyi neredeyse bir kabuğun içine hapsetmişti. Dedektif artık cebindeki küçük pusulasına güvenerek yürüyordu; pusula, sisin içinde bile kuzeyi şaşmaz bir şekilde gösteriyordu. Elif ise çevreye kulak kesilmişti. Her çıtırtı, her nefeslik rüzgâr ona başka bir şey fısıldıyormuş gibi geliyordu.
Bir süre sonra sisin içinden, çok hafif ama tok bir ses yükseldi.
Tok… tok…
Sanki rüzgârın salladığı paslı bir metalin ritmik sesi.
Elif durdu. “Duydun mu?”
Dedektif başını kaldırdı ama sis hiçbir şekli tam göstermiyordu. “Evet… rüzgâra benzemiyor.”
Adımlarını yavaşça hızlandırdılar. Ağaçlar arasında sisin içinde beliren koyu bir leke fark edildi önce. Leke giderek uzadı, yükseldi, sertleşti. Bir çizgi… bir sütun… ve sonra silik de olsa seçilebilen bir gövde.
Dedektif fenerini kaldırdı. Işık sisin içinde dağılırken birkaç saniyeliğine ucu kavisli, taş örgülü bir yapı belirginleşti.
Elif’in nefesi kesildi. “Bu… bir kule gibi.”
Yaklaştıkça görüntü netleşti. Ormanın içinde, yarısı çökmüş, üst katı tamamen yıkılmış, duvarlarında sarmaşıklar dolaşan eski bir gözetleme kulesi yükseliyordu. Tepesi yoktu; duvarlarda büyük çatlaklar vardı. Kule ayakta kalmak için sisin içinde son gücünü tüketiyor gibiydi.
Dedektif, bu anı yıllardır bir şeyi çözmeye çalışıyormuş gibi dikkatle izledi.
“Bu,” dedi sessizce, “haritada olmayan üçüncü kuzey noktası olmalı.”
Elif boş, kocaman bir nefes verdi. “Biri burayı bilerek saklamış gibi… Depodan çıkan yolların hiçbiri buraya işaret etmiyordu.”
Kulenin kapısı yoktu. Kapı olması gereken yerde çürümüş ahşap parçaları, paslı menteşeler ve yere düşmüş taş kırıkları vardı. İçerisi tamamen karanlık değil, aksine sis duvarların arasından içeri dolduğu için gri bir boşluk gibi görünüyordu.
Dedektif içeri girmeden önce durdu. Ayaklarının dibinde, nemli toprağın üzerinde yuvarlak bir iz vardı. İnsan ayağına benzemiyordu… daha çok geniş bir taban izi gibiydi. Ama sis yüzünden detaylar seçilemiyordu.
“Bu iz…” diye mırıldandı.
Elif başını eğip bakmaya çalıştı ama iz sisle silikleşmeye başlamıştı. “Birine mi ait? Hayvana mı?”
Dedektif cevap vermedi. Çünkü ne olduğunu kendisi de bilmiyordu.
İçeri girdiklerinde sesler bir anda değişti. Ormanın dışındaki hafif rüzgâr, yaprakların hışırtısı, uzaktaki dal kırıkları burada duyulmuyordu. Kule sanki kendi iç sessizliğinde yaşayan ölü bir mekândı.
Yalnızca yukarıdan, kırık taşların arasından ince ince damlayan su sesi vardı.
Tik… tik… tik…
Elif içeri bakarken boğazı düğümlendi.
“Burada biri yaşamış gibi değil… ama biri burayı kullanmış gibi.”
Duvarlara kazınmış eski işaretler gördüler. Bazıları o kadar eskiydi ki taşla bir olmuştu. Ama bazı kazımalar. Bazıları çok taze görünüyordu. Sanki yakın zamanda biri duvarı bıçak ucu ya da metal bir nesneyle çizmiş gibi.
“Bak,” dedi Elif, bir sembole işaret ederek. “Depodakiyle aynı değil mi?”
Dedektif yaklaştı. Gölge figürünü anımsatan eğri bir şekil… ama bu kez çizim daha uzun, daha hızlı, daha kesik darbelerle yapılmıştı.
“Evet. Bu kesinlikle aynı kaynağın işi.”
Kulenin içinde ilerledikçe sis aralarında dönenip duruyor, bazen tamamen toparlanıp tavan boşluğuna yükseliyor, bazen yeniden çöküp yürümelerini zorlaştırıyordu.
Elif duvarın alt kısmında kırık bir tahta parçası buldu.
“Bu… kapının kalıntısı gibi.”
Tahtayı eline aldıktan sonra dikkatle çevirdi. Arka tarafında, neredeyse görünmeyecek kadar ince bir çizik vardı. Harf olamayacak kadar dağınıktı ama sanki bir el… bir şey… oraya işaret bırakmak istemişti.
Dedektif gözlerini kıstı. “Bu kasabada birileri uzun zamandır bu kuleyi gizliyordu…”
Elif, “Peki neden?” diye sordu. “Burada ne var ki?”
Dedektif cevap veremeden, yukarıdan hafif bir ses geldi. Sanki uygulanmış bir basınçla yıkık taşlardan biri yerinden oynamıştı. Bir “çıt” sesi, sonra taş sürtünmesi.
Elif irkildi. “Orada biri mi var?”
Dedektif hemen feneri yukarı tuttu ama sis ışığı savurup dağıttı. Göremediler.
Sadece sessizlik…
Ve o sessizliğin içinde, derinden gelen o tanıdık ritmik metal sesi tekrar duyuldu:
Tok… tok… tok…
Sanki biri kulenin başka bir yerinde paslı bir zinciri ya da eski bir demir parçasını sallıyordu.
Elif’in sesi titredi: “Buraya gelmeden önce duyduğumuz ses…”
Dedektif yanıtladı: “Evet. Bizi buraya çeken ses buydu.”
Ama kim çıkarıyordu? Ya da gerçekten biri mi çıkarıyordu?
Sis, dedektifin fener ışığının ucunda kıvrılıyor, şekil değiştiriyor, bazen insana benzeyen gölgeler oluşturuyor, sonra parçalanıp dağılıyordu.
Elif gözlerini kısıp baktı.
“Sence… gölge burayı mı kullanıyordu?”
Dedektif, titrememeye çalışan bir sesle, “Bu yapıyı bir izleme noktası olarak kullanmış olabilir,” dedi. “Eski bir kule. Kasabaya hâkim… ve iz bırakan semboller.”
Elif derin bir nefes aldı. “O zaman burası… kuzeydeki üçüncü nokta.”
Ve ikisi aynı anda hissetti:
Bu noktaya gelmeleri bir son değil, bir başlangıçtı. Sis burada daha ağır, daha bilinçli, daha kasvetliydi.
Kule artık sadece bir yapı değil; bir sırdı. Bir gizem. Birinin yıllardır burada bıraktığı sessiz biriz.
Dedektif, fenerini kapatıp kulenin dışına yöneldi.
“Elif, burayı not et. Dönüp tekrar incelememiz gerekecek.”
Elif kulenin siluetine baktı. Yıkık, kırık, sisle sarılı, sanki nefes alan bir gölge gibi. Kalbi hızla atıyordu.
“Buranın hikâyesi… hiç iyi değil,” dedi fısıldayarak.
Dedektif başını salladı.
“Evet. Ve henüz sadece başlangıçtayız.”
Sis tekrar aralarına doldu. Kule yavaş yavaş görünmez oldu. Arkalarında yalnızca damlayan suyun sesi ve uzaklardan gelen o uğursuz;
tok… tok… tok... yankısı kaldı.
Sis, ikili yamaç boyunca ilerlerken biraz daha dağılmaya başlamıştı. Dedektif, fenerini yere doğru tutarak adımlarına dikkat ediyordu; Elif ise arkasını sık sık kontrol ediyor, sisin arasında yeniden bir gölge görür müyüm diye istemsizce bekliyordu. Yürüdükçe yamaç belirginleşti, toprak eğimli bir çizgi hâline geldi.
Derken ormanın üzerinden hafif bir rüzgâr geçti. Rüzgârın gelişiyle sis ilk kez geri çekilir gibi oldu; uzun, ağır bir nefes alıp bırakmış da uzaklaşıyormuş hissi uyandırdı. Elif derin bir nefes aldı.
“Sanırım çıkıyoruz…” dedi.
Dedektif başını salladı. “Evet. Sis açılıyor. Demek ki kuzey sınırının dışına yaklaşıyoruz.”
Ama tam o anda…
Rüzgârın geriye ittiği sisin altından uzun bir ayak izi zinciri göründü.
Bir çizgi boyunca ilerleyen, düzensiz aralıklarla atılmış, dev adımlar gibi duran izler… İkili hareket etse bile bu izlerin onlara doğru değil, kuleye doğru gittiği fark edildi.
Sanki onları takip eden şey gün boyunca onları izlemiş, ama sonunda tekrar kuleye dönmüş gibi…
Dedektif’in gözleri kısıldı. “Biri… ya da bir şey… bizden önce buradan geçmiş.”
Elif sessiz kaldı. Çünkü bunun farkında olmak bile içini titretiyordu.
İkisi birkaç adım daha attığında sis tamamen açılmadı ama daha kontrollü bir perdeye dönüştü. Ağaçlar belirginleşti; çarpık gövdeler, yosun tutmuş kabuklar yavaş yavaş görünür hâle geldi. Dedektif artık patikanın taşlarını seçebiliyordu.
“Elif,” dedi yumuşak bir sesle. “Patikaya yaklaştık. Birazdan kasabanın ışıkları görünür.”
Elif hafifçe başını salladı. “Ama… kule?”
Dedektif durdu, sisin içlerine doğru bir kez daha baktı. Az önce yükselen o gözetleme kulesi artık yoktu. Yıkıntısı bile görünmüyordu.
Sanki sis onu yutmuştu. Sanki kule sadece sis var olduğunda ortaya çıkan bir hayalet yapıymış gibi…
Dedektif yavaşça konuştu:
“Kule… biz dönmeden önce ortadan kayboldu.”
Elif'in sesi kısık bir fısıltı hâline geldi:
“Ya gerçekten hiç kimse tarafından bulunmaması için böyle bir yerdeyse?”
Dedektif cevap vermedi.
Çünkü belki de kasabanın kuzeyinde yıllardır görülen o “gölge” hikâyeleri…
tüm kayboluşlar… garip semboller… belki de hepsi bu kuleyle bağlantılıydı.
Bir anlığına dedektif, sisin içinde hâlâ bir çift gözün onları izlediğini düşündü.
Sis yavaşça hareket ediyor, kıvrılıyor… ve her kıvrımında bir an için bir siluet beliriyormuş izlenimi veriyordu.
Ama hiçbir şey tam görünmüyordu. Sadece hissediliyordu.
Sonunda patikanın taşları tamamen belirginleşti. Uzakta kasabanın hafif sarımsı ışıkları göz kırpmaya başladı. Elif derin bir nefes aldı, soğuk havayı ciğerlerine çekti.
“Başardık… çıkmayı başardık.”
Dedektif omzuna hafifçe dokundu. “Evet. Ama bulduklarımız… daha büyük bir şeyin başlangıcı gibi.”
Elif, sisin içlerine baktı; kule artık tamamen görünmüyordu. Sanki hiç olmamıştı.
Ama ayak izleri hâlâ oradaydı. Ve o izler, sisin içinde kaybolmadan önce son bir kez belirginleşti:
Kuleye doğru gidiyordu.
Dedektif feneri kapattı, derin bir nefes aldı.
“Yarın geri döneceğiz. Bu sefer sis yokken.”
Elif sessiz kaldı ama içinden bir his fısıldadı:
"Sabah olduğunda sis belki dağılır… ama o kule asla eskisi gibi görünmeyecek."
İkili patika boyunca kasabanın ışıklarına doğru yürürken sis arkalarından yavaşça kapandı.
Sanki onları uğurluyor değil… geri çağırıyordu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 512 Okunma |
395 Oy |
0 Takip |
19 Bölümlü Kitap |