2. Bölüm

2.BÖLÜM- İLK ŞÜPELER

𝙶o𝙻𝙶𝙴
hasang

Rasim Yalın’ın ölümünün üzerinden bir gün geçmişti. Kasabada dedikodular fısıltılar halinde dolaşıyordu. Kimine göre bu bir intihardı, kimine göre ise birileri onu susturmak için öldürmüştü. Denizin kıyıya vuran dalgaları, martıların sessizliği ve kasabayı saran sis, bu söylentilere tuhaf bir ağırlık katıyordu.

Rasim Yalın, köyüne, karısının yanına gömülecekti. Karısı da tıpkı kendisi gibi iyilik dolu bir insandı; beş vakit namazını aksatmaz, insanları kırmaktan büyük bir özenle kaçınırdı. Ne yazık ki, o da Rasim gibi bir trafik kazasında hayatını kaybetmişti.

Cenaze sabahı, kasaba halkı feryat ediyor, gözyaşlarıyla harap oluyordu. Cenaze namazı için erkekler saf tutmuş, kadınlar ise yaslarını sessizce tutuyordu. Cenaze namazı kılındıktan sonra Rasim’in tabutu toprağa indirildi. İnsanlar, gömerken gözyaşlarına, bayılmalara, çaresizliğe tanık oluyordu.

Fatma Hanım, Rasim’in komşusu, her bir toprak atılışında hayatın ne kadar değerli olduğunu düşünüyordu. İçinden geçiyordu:

"Dünya bir yalandan ibaret. Tüm yalanın ortaya çıkması için bir nefesin sönüşü yeter."

Rasim Yalın kömülmüştü. Kasaba halkı yavaş yavaş evlerine dönüyordu. Sis, gökyüzünden sarkarak kasabayı tekrar sarıyor, taş sokaklar ve eski evler üzerinde ağır bir sessizlik bırakıyordu.

Yaklaşık iki saat sonra, kasaba yine sessizdi. Kimse kimseyle konuşmuyordu; çünkü herkes birbirinden şüpheleniyor, gözlerini kaçırıyordu. Gün batarken kasabaya kalın bir sis çöktü. İnsanlar birer birer evlerine çekilip uykuya daldı.

BİR GÜN SONRA

Sabah saat 7.34’te kasabaya bir sis çöktü. Sisin içinden, kasabanın girişinde gri bir araba belirdi. Halk merak ve tedirginlikle arabayı izliyordu. Arabadan genç bir dedektif indi: Efe Kara.

Efe Kara kırklı yaşlarının başında, sessiz ama etkileyici bir adamdı. Soğukkanlılığıyla tanınır; en karmaşık olaylarda bile yüz ifadesi değişmezdi. Kasabaya yıllar önce tayin edilmiş, ancak kimse onun geçmişi hakkında pek bir şey bilmezdi.

Büyük şehirde önemli davalar çözmüş, fakat yaşadığı trajik bir olay yüzünden mesleğini bırakmak zorunda kalmıştı. O günden sonra kendi yöntemleriyle adalet aramayı seçmiş; kuralları değil, gerçeği takip eder hale gelmişti. Keskin zekâsı ve insan davranışlarını okuma yeteneği birleşince, sorgularda karşısındakinin nefes alışından bile yalanı fark edebiliyordu. Fakat bu üstün yetenek, onu insanlardan uzaklaştırmıştı. Güvenmekte zorlanır, dostluk kurmaktan kaçınırdı.

Koyu renk kıyafetleri, kısa sakalı ve sürekli elinde taşıdığı küçük not defteri ile tanınırdı. Gözleri, sanki geçmişten bir gölge taşır; birini ya da bir olayı asla unutmamış gibiydi. Kasabaya geri dönüşü sadece bir cinayeti çözmek için değildi… belki de kendi içindeki karanlığı aydınlatmak içindi.

Dedektif arabadan indi, cebindeki tek dal kalmış sigarayı çıkardı ve yaktı. Sisli havayı derin bir nefesle içine çekti. “Değişmemiş,” dedi kendi kendine. Sigarasını içe çekerek olay yerine doğru yürüdü. Eskiden yaşadığı sokaklar gözlerinin önünden geçiyordu; o sokaklarda annesini kaybetmişti. Soğukkanlılığı onu koruyordu, ama gözlerinin derinliklerinde hafif bir sızı vardı.

Olay yerine geldiğinde jandarmalar kapının önünde bekliyordu. Kendini tanıttı, eldivenlerini giyip içeriye girdi. İçeride dağınıklık yoktu. Yerde kan izleri, okunmaz halde bir mektup ve tüğ kalem bulunuyordu. Mektubun sadece bir kısmı okunabiliyordu: “Korkuyorum…”

Efe Kara, odanın içinde biraz gezindi. Camın kırık olduğunu fark etti. Dışarıya baktığında yerde ayak izleri gördü. Bu, kesinlikle intihar olmadığını gösteriyordu. Sessiz bir ses tonuyla fısıldadı:
“Bu kesinlikle bir intihar değil. Jandarmalar kalp krizi zannediyor ama bunun peşini bırakmayacağım.”

Olay yerinden ayrıldıktan sonra, muhtarın hazırladığı eve doğru yola çıktı. Yanına okunmayan mektup ve tüğ kalemi de almıştı. Yol boyunca kasabanın atmosferini içine çekiyor, hem özlem gideriyor hem de aklından “Bunu kim, neden yaptı?” sorusunu geçiriyordu.

Eve geldiğinde sıcacık bir ortamla karşılaştı: yumuşacık bir yatak, masa ve mutfak. Pencereden deniz görüyordu. Muhtar, kendi bahçesinden hazırladığı tavuğu pişirip getirmişti.

“Teşekkürler Muhtar Bey, doğruyu söylemek gerekirse baya acıkmıştım,” dedi Efe.

“Afiyet olsun, dedektif bey,” cevabını aldı.

Dedektif yemeğini yedikten sonra muhtarı uğurladı ve sıcacık yatağına uzanarak uykuya daldı.

BİN GÜN SONRA

Ertesi sabah yine tanıdık sis kasabayı sarmıştı. Limandan balık kokusu ve ıslak halatların demire vurma sesi geliyordu. Efe Kara ağır adımlarla tahta iskeleye yürüdü. Uzakta teknesinin yanında oturan iri yarı bir adam vardı: İsmail Deren, Rasim Yalın’ın en yakın dostu.

Efe yaklaştıkça İsmail’in yüzü sislerin arasından belirdi. İsmail, elindeki sigarayı denize attı. Dedektifi gözlerini kısmadan izliyordu.

“Sabahınız hayır olsun, İsmail,” dedi Efe, soğuk bir sesle.
“Sabah mı kaldı, dedektif? Kasabada artık gün doğmuyor,” diye karşılık verdi İsmail, başını çevirmeden.

“Savcı Rasim Yalın’ı tanırsın,” dedi Efe.

“Tanımayan mı var?” İsmail alaycı bir tonla cevapladı.

“Cinayetten önce onunla tartıştığını duydum. Neydi derdin?” dedi dedektif.

İsmail ağlarını atarken eli titredi. “Dert mi? Benim derdim denizle, dedektif. İnsanla değil.”

“Yerde kan izleri vardı,” dedi Efe.
İsmail bir an sustu, sonra alaycı bir şekilde gülümsedi: “Balık keserken kan bulaşır. Sende mi deniz görmedin be adam?”

Efe bir adım daha attı, gözlerini İsmail’in gözlerinden ayırmadan:

“Balık kanı değil, insan kanıymış.”

İsmail’in yüz kasları gerildi, dudakları titredi. Sessizlik çöktü, sadece martıların çığlıkları duyuluyordu.

Kısık sesle sordu İsmail: “Bunu kim söyledi sana?”

Efe cevap vermedi. Cebinden bir sigara çıkarıp yaktı. “Belki de bu kasabada birileri gerçeği senden daha iyi biliyordur, İsmail.”

İsmail başını öne eğdi, ağlarını bıraktı ve denize baktı. “Gerçeği deniz bilir, dedektif. Ama deniz sır tutmayı benden daha iyi öğrenmiş.”

Efe sigarasının son dumanını üfledi ve gözleri sisin içinde kaybolan balıkçıya takıldı. Bir şeyler doğru değildi. Adamın sesi sakindi ama elleri hâlâ titriyordu.

İskeleden geri dönerken tahtaların arasındaki küçük bir parlaklık gözünü aldı. Eğildi ve parmak uçlarıyla dikkatlice aldı: küçük, metal bir yüzük. Paslanmıştı, ama üzerindeki ince oyma hâlâ seçiliyordu. İç kısmında ise “R.Y.” harfleri vardı.

Rasim Yalın’ın yüzüğü…

Efe’nin yüzü gerildi. Yüzüğü mendile sardı, cebine koydu. Gözleri yeniden denize kaydı. Sis artık biraz da kan kokuyordu.

“Deniz sır tutar, ha?” dedi kendi kendine alçak bir sesle.

“Bakalım, bu sır ne kadar derinde gömülü kalacak…”

 

Bölüm : 07.11.2025 21:47 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...