17. Bölüm

17. BÖLÜM - GEÇMİSİN YANKISI

𝙶o𝙻𝙶𝙴
hasang

Sis dizlerine kadar yükselmişti ve yürüdükçe bacaklarına sürtünüyor, ıslak pantolon kumaşını ağırlaştırıyordu. Patika çoktan belirsizleşmiş, toprakla yaprak birbirine karışmıştı; nereye bastıklarını ancak son anda seçebiliyorlardı. Dedektif önde ilerliyor, ayağını sağlam bir yere koymadan adım atmıyor, her seferinde zeminin kayganlığını yokluyordu. Çamur ayakkabısını içine çekiyor, geri çekerken tok ve yapışkan bir ses çıkarıyordu; bu ses garip biçimde etrafta yankılanıyor, ormanı olduğundan daha boş ve daha büyük gösteriyordu.

Hava kapalıydı ama rüzgâr yoktu. Dallar kıpırdamıyor, yapraklar hışırdamıyor, hiçbir böcek ötmediği için sessizlik neredeyse fiziksel bir ağırlık gibi omuzlarına çöküyordu. Sanki orman nefes almayı bırakmıştı. Kendi soluk alışverişleri bile kulaklarında büyüyor, yabancı birine aitmiş gibi geliyordu.

Yanında yürüyen Elif Kaya birkaç dakikadır tek kelime etmemişti. Kollarını göğsünde birleştirmiş, başını hafifçe öne eğmişti; sadece gözleri hareket ediyor, sürekli sağa sola kayıyordu. Arada bir arkasına bakıyor, sonra hiçbir şey söylemeden tekrar öne dönüyordu. Bu hareketi o kadar sık yapmaya başlamıştı ki dedektif sonunda fark edip yavaşladı.

"Ne var?" Diye sordu.

Elif tereddüt etti. “Bilmiyorum… garip bir his. Sanki biri bizi uzaktan izliyor.”

Dedektif mantıklı bir cevap vermek istedi ama kelimeler kolay çıkmadı. Çünkü aynı his birkaç dakikadır onun da içindeydi. Orman normal görünüyordu ama bir şey eksikti; canlılık yoktu. Ne bir kuş kanadı çırpınıyor ne de çalıların arasından küçük bir hayvan kaçıyordu. Bu kadar büyük bir yerde bu kadar tam bir sessizlik olması imkânsızdı.

Yürümeye devam ettiler. Sis biraz daha yoğunlaştı ve ağaç gövdeleri birkaç metre ötede silinmeye başladı. Önlerini görmek zorlaşıyor, patika daralıyormuş gibi hissediliyordu. Dedektif bir an durup etrafına baktı; daha önce buradan geçtiğini biliyordu ama hiçbir şey tanıdık gelmiyordu. Aynı ağaçlar değildi sanki. Gövdeler eğrilmiş, şekilleri bozulmuş, insan siluetlerini andırır hâle gelmişti.

Tam o sırada arkalarından hafif bir ses duyuldu.

Çamura basan bir ayak sesi. İkisi de refleksle döndü.

Sis dalgalandı ama kimse yoktu.

“Elif, sen mi bastın?” diye sordu.

“Hayır. Ben durdum.”

Bir an birbirlerine baktılar. Sonra dedektif omuz silkip tekrar yürümeye başladı. Mantıklı düşünmeye çalışıyordu; belki düşen bir dal, belki kayan bir taş. Orman ses yapardı. Yapmalıydı.

Fakat birkaç adım sonra aynı ses tekrar geldi ve bu kez daha netti. Yumuşak, ağır bir adım. Onların temposuyla birebir uyumlu.

Durduklarında kesildi. Yürüdüklerinde yeniden başladı.

Elif’in parmakları dedektifin koluna kenetlendi. “Duydun, değil mi?”

Dedektif başını çevirmeden “Evet,” dedi, fakat sesi beklediği kadar sakin çıkmadı.

Artık yürürken istemsizce daha hızlı gidiyorlardı. Sanki görünmeyen biri arkalarında mesafeyi kapatıyormuş gibiyse, içgüdüsel olarak uzaklaşmaya çalışıyorlardı. Sis, arkalarındaki yolu kapatıyor, birkaç saniye önce geçtikleri yer bile kayboluyordu. Geri dönmek isteseler hangi taraftan geldiklerini bile kestiremeyeceklerdi.

Bir noktada dedektif göz ucuyla sağ tarafta bir hareket gördü. Ağaçların arasında, insan boyunda koyu bir gölge sanki gövdelerin arasından kaydı. Başını hızla çevirdiğinde orada sadece sis ve karanlık vardı. Ama kalbi bir anlığına hızlanmıştı.

“Bir şey mi gördün?” dedi Elif.

“Hayır… belki,” diye mırıldandı. Emin değildi.

Yürümeye devam ettiler. Ayak sesleri, nefesleri ve arkalarından geldiğini sandıkları o üçüncü adım… hepsi birbirine karışmıştı. Orman onları yavaşça içine alıyor, sesleri yutuyor ve sanki her adımda biraz daha derine çekiyordu. Dedektif ilk kez, kuleye ulaşmadan önce buradan sağ çıkıp çıkamayacaklarını düşündü.

Bir süre yürüdükten sonra dedektif, ormanın içindeki yön duygusunu tamamen kaybettiğini fark etti. Patika artık düz bir çizgi gibi ilerlemiyor, sağa sola hafifçe kıvrılıyor, bazen ikiye ayrılıyormuş gibi görünüp sonra yeniden birleşiyordu. Sanki toprak bile sabit durmuyordu. Az önce geçtikleri bir ağacı tekrar görmüş gibi oldu; gövdesindeki yarık tanıdık gelmişti ama aynı şey olduğundan emin olamıyordu. Bu düşünceyi kafasından atmaya çalıştı. Panik, en son ihtiyaç duyacağı şeydi.

Elif’in adımları yavaşlamıştı.

“Biz… bu kadar uzun süredir yürüyor muyuz?” diye sordu.

Dedektif saate baktı. Normalde kuleye yaklaşmış olmaları gerekiyordu. Ama zaman da garipleşmiş gibiydi; dakikalar geçiyor ama mesafe hiç azalmıyordu.

“Az kaldı,” dedi, emin olmadan.

Elif cevap vermedi. Bakışları yine arkadaydı.

Son birkaç dakikadır o sesi daha net duyuyorlardı. Çamura basan üçüncü bir ayak.

Onların adımından yarım saniye sonra.

Tak... Tak...

Düzensiz değil. Bilinçli.

Dedektif bu kez durmadı. Bilerek yürümeye devam etti. İçinden saymaya başladı. Bir… iki… üç…

Üçte aynı mesafeden yine o ses geldi. Sanki biri tam arkalarından, görüş alanlarının hemen dışında yürüyordu.

Elif fısıldadı: “Durma. Sakın durma.”

“Niye?”

“Çünkü o da duruyor.”

Bu cümle dedektifin ensesinden aşağı soğuk bir çizgi gibi indi. Yine de aniden durdu..Ses kesildi. Orman tekrar mezar sessizliğine gömüldü.

Elif’in nefesi hızlanmıştı. “Gördün mü?”

Dedektif arkasını dönüp sisin içine baktı. Gözlerini kısarak seçmeye çalıştı. İlk bakışta hiçbir şey yoktu ama sis sabit durmuyordu; ağır ağır hareket ediyor, bazen bir insan omzu ya da başı gibi şekiller oluşturup sonra dağılıyordu. İnsanın zihni boşlukları doldurmak istiyordu.

Tam geri dönecekken sağ taraftaki iki ağacın arasında karanlık bir leke gördü. Diğer gölgelerden daha koyuydu. Daha yoğundu. İnsan boyundaydı.

Kıpırdamıyordu.

Elif de aynı yöne bakıyordu. “Orada… bir şey var."

Dedektif telefonu çıkarıp el fenerini açtı. Solgun ışık sisin içinde kısa bir tünel oluşturdu ve ağaç gövdelerine çarptı.

Hiçbir şey yoktu.. Sadece kabukları soyulmuş, eğri büğrü ağaçlar. Ama dedektif emindi. Az önce orada bir şey vardı.

Işığı kapattığı anda karanlık tekrar çöktü ve o kısa güven hissi de kayboldu.

Yürümeye devam ettiler. Bu kez adımlarını hızlandırdılar.

Toprak daha yumuşaktı. Ayak izleri arkalarında belirgin şekilde kalıyordu. Dedektif istemeden geriye baktı ve o an kalbi bir anlığına duracak gibi oldu.

Çamurda sadece tek sıra iz vardı. Kendi izleri. Elif’in izleri. Üçüncü iz yoktu.

Oysa az önce duydukları ses, onlardan sadece bir iki adım geriden geliyordu.

Elif de fark etti. “İz yok…”

Dedektif eğilip toprağa baktı. Çamur taze ve yumuşaktı; biri basmış olsaydı mutlaka belli olurdu.

“Belki taşlı yere basıyordur,” dedi, ama söylediğine kendi bile inanmadı. Çünkü ses net bir şekilde çamurdan geliyordu.

Tam ayağa kalkarken arkalarından yine o ses duyuldu.

Bu kez daha yakın. Neredeyse kulaklarının dibinde.

Elif irkilip dedektifin koluna sarıldı. “Bu imkânsız…”

Dedektif yavaşça arkasını döndü.

Sis, birkaç metre ötede yoğunlaşıyor, tek parça hâlinde duruyordu. Sanki görünmeyen bir bedenin etrafında toplanmış gibiydi. Boşluk olması gereken yerde karanlık daha koyu görünüyordu.

İkisi de konuşmadan baktı. Sonra sis, ağır ağır dağıldı. Hiçbir şey kalmadı.

Uzakta, ağaçların arasından kulenin silueti seçildi. Çürümüş gövdesi eğilmiş, başını onlara doğru uzatmış gibi duruyordu.

Elif kısık sesle, “Oraya tekrar gitmek zorunda mıyız?” dedi.

Dedektif gözünü kuleden ayırmadı.

“Evet,” dedi. “Çünkü ne varsa… bizi zaten takip ediyor.”

Bir süre sonra yürüyüşleri yavaşladı.

Ne kadar ilerlediklerini ikisi de kestiremiyordu. Ormanın içi aynı kalıyordu; aynı koyu gövdeler, aynı sis, aynı bitmeyen patika. Sanki yerlerinde sayıyorlardı. Dedektif cebinden telefonu çıkarıp saate baktı. Ekranın sol üst köşesinde tek dişlik zayıf bir çekim işareti yanıp sönüyordu.

“Şimdi ya hiç,” diye mırıldandı.

Elif ona baktı. “Ne yapıyorsun?”

“Rasim’in eski kayıtlarında bir numara bulmuştum. Sürekli konuştuğu biri. Belki bir şey biliyordur.”

“Burada mı arayacaksın?”

“Sonra çekmeyebilir.”

Telefonu kulağına götürdü. Hat zor bağlandı. Cızırtılı bir ses geldi, sonra uzun bir sessizlik. Bağlantı kopacak gibi oluyordu. Dedektif tam kapatacakken karşı taraftan yaşlı, boğuk bir nefes duyuldu.

"Alo...?"

Adamın sesi yorgundu. Sanki uykudan değil, yıllardır süren bir korkudan uyanmış gibiydi.

“Ben Rasim hakkında arıyorum,” dedi dedektif. “Onunla eskiden görüşüyormuşsunuz.”

Karşı tarafta aniden sessizlik oldu. Sinyal gidiyor sandı.

Sonra adam fısıldadı: “O ismi… burada söyleme.”

Dedektif kaşlarını çattı. “Neden?”

"Sen... kimsin?"

“Ölümünü araştırıyorum.”

Adam uzun süre cevap vermedi. Sadece nefes sesi geliyordu. Titrek. Hızlı.

“Yıllar geçti,” dedi sonunda. “O dosya kapanmalıydı. Kuleye bulaşmayın.”

Elif başını kaldırdı. Dedektifin gözlerine baktı.

“Kule mi dediniz?” dedi dedektif.

Hat cızırdadı. Ses kesilip geri geldi.

“Onu orada buldular… ama” Adamın sesi çatladı. “Boş ver. Anlatamam. Size bir kayıt göndereceğim. O gece konuşmuştuk. Saklamıştım. Belki anlarsınız.”

“Ne kaydı” der demez telefon bip ledi. Görüşme kesildi. Ekrana bir bildirim düştü. Bir dosya. Eski tarihli bir ses kaydı.Dosya adı rastgele harflerden oluşuyordu.

Ormanın ortasında durdular. Sis etraflarda ağır ağır dolaşıyordu. Dedektif hoparlörü açtı.

Önce sadece cızırtı geldi, Bozuk bir teypten çıkan sürtünme sesi gibi. Sonra iki adamın nefesi.

Kayıttaki Rasim’in sesi daha gençti. Tedirgin.

“Biri yukarı çıkmış olmalı… başka açıklaması yok.”

Arka planda metal bir gıcırtı duyuldu. Sanki paslı bir merdivene basılmış gibi.

Sonra diğer adam fısıldadı: “Hayır… kimse çıkmadı.”

Rasim: “Nasıl yani? Ceset oradaysa biri çıkmıştır.”

Birkaç saniye sessizlik.

Sonra o cümle geldi. Çok alçak, neredeyse korkudan ezilmiş bir sesle: “Onu gözetleme kulesinde buldular ama… gerçekte oraya kimse çıkmamıştı…”

Cümleden sonra kayıt bitmeliydi. Ama bitmedi..İki saniye daha sürdü. Ve o iki saniyede…

üçüncü bir ses duyuldu. Yavaş, ıslak bir nefes..Sanki mikrofona çok yakın biri soluyordu.

Elif bir anda dedektifin kolunu tuttu. “Dur… geri sar.”

Dedektif tekrar oynattı. Aynı yer. Cızırtı. Fısıltı. Ve o nefes. Netti.

İki kişi konuşuyor olması gerekirken üçüncü biri vardı.

Elif’in sesi titredi. “Kaydı yapanlar bunu duymamış olamaz. Yanlarında biri mi vardı?”

Dedektif başını yavaşça salladı. “O zaman niye bahsetmemişler?”

Cevap veremediler.

Tam o anda telefonun ekranı kendi kendine karardı.Şarjı vardı. Ama kapandı..Aynı anda ormanın içinden çok uzaktan gelen metal bir gıcırtı duyuldu.

İkisi de başını kaldırdı. Ses… yukarıdan gelmiş gibiydi. Sis hafifçe aralandı..Ağaçların arasından kulenin silueti seçildi. Beklediklerinden daha yakın..Ve sanki biraz önce orada değilmiş gibi.

Elif yutkundu. “Biz… bu kadar hızlı yürümedik ki.”

Dedektif cevap vermedi. Çünkü kule gerçekten yaklaşmış gibiydi. Sanki onlar yürümemişti de… kule onlara gelmişti.

Ormanın içindeki patika fark edilmeden kaybolmuştu. Bir süre sonra yürüdükleri yerin gerçekten yol olup olmadığını anlamak imkânsız hâle geldi. Ayaklarının altındaki zemin sürekli değişiyordu; bazen kökler dizlerine takılıyor, bazen çamur ayakkabılarını içine çekiyor, bazen de kurumuş dallar beklenmedik bir çıtırtıyla kırılıyordu. Her ses, normalden daha yüksek duyuluyordu. Sanki orman, çıkardıkları en küçük gürültüyü bile büyütüp geri veriyordu.

Sis kalınlaştıkça görüş mesafesi azaldı. El fenerinin ışığı bile birkaç metreden sonra dağılıyor, havanın içinde eriyip gidiyordu. Ağaç gövdeleri, ışık vurduğunda bir anlığına beliriyor, sonra tekrar karanlığa karışıyordu. Bu yüzden her adımda yeni bir şeyle karşılaşacakmış hissi oluşuyordu.

Dedektif yürürken farkında olmadan yavaşlamıştı. İçgüdüsel bir temkin vardı hareketlerinde. Elini montunun cebine atıp telefonu yokladı; az önce dinledikleri ses kaydı hâlâ kulaklarında çınlıyordu.

“Onu kulede buldular… ama kimse oraya çıkmamıştı…”

Bu cümle mantıklı değildi. Mantıksız olduğu için de tehlikeliydi.

Elif arkadan sessizce, “Yaklaştık mı sence?” diye sordu.

Dedektif net bir cevap veremedi. “Haritaya göre… burada bir yerde olmalı.”

Ama harita bu sisin içinde hiçbir şey ifade etmiyordu.

Birkaç adım daha attıklarında hava değişti. Ormanın kokusu farklılaştı. Nemle karışmış çürümüşlük kokusuna eski ahşap kokusu eklendi. Uzun süredir ıslanıp kuruyan tahtaların ağır, keskin kokusu.

İkisi de aynı anda durdu. Bu koku doğal değildi. Burada insan yapımı bir şey vardı.

Önlerindeki ağaçlar seyrekleşti ve sisin içinde karanlık bir şekil belirdi. İlk başta devrilmiş bir ağaç sandılar. Sonra şekil dikleşti, köşeleri belirginleşti ve yukarı doğru uzadı.

Gözetleme kulesi.

Yaklaştıkça ayrıntılar netleşti. Kule sandıklarından daha büyüktü. Dört kalın direk üzerine oturtulmuş, yıllar boyunca rüzgârla eğilmiş, hafifçe yana yatmıştı. Ahşaplar neredeyse siyaha dönmüştü. Yer yer çatlamış, lifleri dışarı çıkmıştı. Bazı yerlerde çiviler paslanıp dışarı taşmış, tahtaları tutamaz hâle gelmişti.

Merdiven yan taraftan yukarı doğru kıvrılıyordu. Basamaklar eşit değildi. Kimi çökük, kimi kırık. Üzerlerinde kalın bir toz, yaprak ve yosun tabakası vardı. Uzun zamandır kimse basmamış gibi görünüyordu.

Ama bu görüntü garip bir şekilde ikna edici değildi..Çünkü kulenin çevresindeki toprak düzdü.

Sanki birileri yıllarca burada dolaşmış, zemini ezmişti.

Dedektif feneri yere tuttu. Çamurun üzerinde belirsiz izler vardı. Eski ayak izleri… ama net değillerdi. Kenarları silinmiş, üstlerinden defalarca yağmur geçmiş gibiydi. Yine de tamamen kaybolmamışlardı. Bazıları kulenin etrafında daire çiziyor, bazıları merdivene kadar gidiyordu.

“Burası terk edilmiş durmuyor,” dedi Elif alçak sesle. “Sanki insanlar buraya gelip… geri dönmemiş gibi.”

Cümlesinin sonunu getiremedi. Çünkü o anda ormanın sesi tamamen kesildi.

Az önce duydukları böcek uğultusu, yaprak hışırtısı, uzaktaki rüzgâr… hepsi bir anda sustu.

Bu sessizlik doğal değildi. Bir şey bekliyormuş gibiydi.

Dedektif kulenin dibine kadar ilerledi. Direklerden birine dokundu. Tahta buz gibiydi. Nem, avucuna geçti. Parmaklarını çektiğinde koyu renk bir küf izi kaldı.

Sonra yerdeki taşları fark etti.

İlk bakışta rastgele duruyorlardı ama dikkatle bakınca belli bir şekil oluşturdukları anlaşılıyordu. Yarım daire gibi dizilmişlerdi. Bazıları yarıya kadar toprağa gömülmüş, bazıları yan yatmıştı. Üstleri yosun kaplıydı. Çok eskiden yerleştirilmişlerdi.

Dedektif çömelip bir tanesini elledi. Taş ağırdı ama zemine sabitlenmiş gibi duruyordu.

Tam o sırada… Merdivenden bir ses geldi.

Net. Kısa. Kuru bir tahta gıcırtısı. İkisi de aynı anda yukarı baktı. Hiçbir şey yoktu. Rüzgâr esmiyordu.

Ama merdivenin ortasındaki basamak yavaşça aşağı çökmüş, sonra tekrar yukarı kalkmıştı. Sanki görünmez bir ayak az önce basmıştı.

Elif’in boğazı kurudu. “Biri… yukarıda mı?”

Dedektif cevap vermedi. El fenerini yukarı tuttu. Işık basamaklarda gezindi, korkuluklara çarptı, sonra kulenin tepesine ulaştı. Platform karanlıkla kaplıydı. İçerisi görünmüyordu.

Ama karanlık orada fazlaydı.Sanki ışığı içine çekiyordu.

Dedektif ilk basamağa ayağını koydu. Tahta derin bir inilti çıkardı. Ses, kulenin içinden yankılandı. O anda kulenin dibindeki taşlardan biri, hiçbir temas olmadan, yavaşça yana kaydı. Çamurun içinde sürtünme sesi duyuldu.

İkisi de dondu..Taş birkaç santim ilerleyip durdu..Bu hareket rüzgârla açıklanamazdı..Ne de zemin kaymasıyla. Bir şey… yerini değiştirmişti. Ve bunu gözleriyle görmüşlerdi.

Taşın kendi kendine kaymasıyla birlikte havadaki soğukluk daha da arttı. Sanki sıcaklık birkaç derece birden düşmüş, nefesleri görünür hâle gelmişti. Elif refleksle Dedektif’in kolunu tuttu. Parmakları titriyordu. İkisi de konuşmadı, çünkü konuşurlarsa az önce gördükleri şeyin gerçekliğini kabul etmek zorunda kalacaklardı.

Dedektif yavaşça başını kaldırıp kuleye baktı. Artık geri dönmek mantıklı gelmiyordu. Buraya kadar gelmişlerdi ve Rasim’in geçmişiyle ilgili cevaplar tam önlerinde duruyordu. Üstelik az önce duydukları ses ve taşın hareketi, buranın sadece eski bir yapı olmadığını açıkça gösteriyordu.

“Çıkıyoruz,” dedi kısık ama kararlı bir sesle.

Elif bir an tereddüt etti. “Ya yukarıda biri varsa?”

“Umarım vardır,” dedi Dedektif. “En azından gerçek olur.”

Bu cümle Elif’i daha çok ürpertti. Çünkü burada en korkutucu olan şey birinin olması değil, hiç kimsenin olmamasıydı.

Dedektif ilk basamağa bastı. Tahta ağırlığını zor taşıdı ve uzun bir gıcırtı çıkardı. Ses, kulenin içinde yankılanarak uzadı. Sanki boş bir varilin içinden geliyordu. İkinci adımda başka bir çıtırtı duyuldu. Üçüncü basamak hafifçe eğildi.

Her adımda yapı tepki veriyor, eski kemikler gibi inliyordu.

Elif arkasından çıkarken korkuluğa tutundu. Metal soğuktu ve nemden kaygandı. Eli pas koktu. Parmakları kızıl kahverengi bir lekeyle kaplandı. Sanki bir şeye değil, uzun süredir terk edilmiş bir cesedin derisine dokunmuş gibi tiksindi.

Yukarı çıktıkça ormanın sesi tamamen kayboldu. Aşağıdaki dünya uzaklaşıyordu. Ne böcek sesi vardı ne rüzgâr. Sadece ayaklarının altındaki tahtaların şikâyeti.

Merdiven dönerek yükseliyordu. Sis de onlarla birlikte yukarı tırmanıyor gibiydi. Diz hizasındaki pus, bel hizasına, sonra göğüslerine kadar çıktı. Bir noktadan sonra sanki bulutun içinde yürüyorlardı.

Dedektif durdu..“Bir koku alıyor musun?” dedi.

Elif burnunu çekti. "Evet."

Islak ahşap kokusunun arasına başka bir şey karışmıştı. Metal. Ve çok hafif, ama ayırt edilebilir bir şey daha.

Eski kan kokusuna benzeyen ağır bir koku.

Elif’in midesi bulandı. “Burada biri yaralanmış gibi…”

Dedektif cevap vermedi. Çünkü merdivenin kenarında koyu renkli lekeler görmüştü. Zamanla siyaha dönmüş, tahtaya işlemiş izler. Yağmurla silinmemişti. Tahtanın liflerine kadar işlemişti.

Bunlar çamur değildi.

Üst basamağa ulaştıklarında küçük platforma çıktılar. Kapı yoktu, sadece yarım çürümüş bir çerçeve vardı. İçeri girdiklerinde zemin ayaklarının altında toz gibi dağıldı. Tahtalar süngerleşmişti.

Platform sandıklarından daha dardı. Köşede devrilmiş eski bir sandalye duruyordu. Ayağı kırılmıştı. Yerde paslı bir termos, camı çatlamış bir dürbün ve küflenmiş bir battaniye vardı. Hepsi yıllardır el sürülmemiş gibiydi.

Ama tuhaf olan şuydu: Toz her yerde eşitti. Sadece ortada küçük bir alan temizdi. Sanki biri yakın zamanda orada durmuştu.

Elif bunu fark edince fısıldadı. “Bak… burası.”

Dedektif feneri tuttu. Gerçekten de zeminde ayakkabı izi gibi silik bir boşluk vardı. Toz dağılmıştı.

“Az önce biri buradaydı,” dedi Elif.

Tam o anda yukarıdan, kulenin çatısından hafif bir tıkırtı geldi..İkisi de başını kaldırdı. Tavan tahtaları karanlıktı. Aralıklardan gece gökyüzü görünüyordu.

Sonra….çok net bir şey oldu.

Platformun diğer ucunda, sisin arasından bir gölge geçti. İnsan boyunda. Yavaş. Sessiz. Sadece bir saniyeliğine.

Elif nefesini tutup Dedektif’in kolunu sıktı. “Gördün mü?!”

Dedektif gördüğünü inkâr edemedi. Işığı o tarafa tuttu.

Hiçbir şey yoktu. Ama zemin… az önce kimse dokunmadığı hâlde….hafifçe gıcırdadı. Sanki biri hâlâ orada duruyormuş gibi.

Platformdaki o kısa gölgeyi gördükten sonra yukarıda daha fazla kalmak ikisine de mantıklı gelmedi. Hava ağırlaşmıştı. Sanki nefes aldıkça ciğerlerine oksijen değil toz doluyordu. Dedektif son bir kez etrafı taradı, sonra başıyla merdiveni işaret etti. Konuşmadan inmeye başladılar.

Aşağı iniş daha zordu.

Basamaklar çıkarken çıkardığından daha sert sesler çıkarıyordu. Her adımda tahtalar çatırdıyor, sanki biraz daha kırılmaya yaklaşıyordu. Elif birkaç kez dengesini kaybetti. Korkuluktan tuttuğu eli pas ve kıymıkla dolmuştu.

Yere indiklerinde ormanın sessizliği geri döndü ama bu kez daha farklıydı. Az önce yukarıdayken hissettikleri kapalı hava gitmişti, yerine daha geniş ama daha tehditkâr bir boşluk gelmişti. Sanki bir şey onları yukarıdan izlemiş, şimdi tekrar ağaçların arasına saklanmıştı.

Dedektif doğrudan kulenin dibine yürüdü. Aklı taşlardaydı. Az önce kendi kendine kayan taş. Bu doğal değildi. Bir açıklaması olmalıydı.

El fenerini yere tuttuğunda taşların dizilişi daha net görünüyordu. Yarım daire sandığı şekil aslında daha büyüktü. Çamurun altında kalan diğer taşlar da hesaba katılınca neredeyse tam bir çember oluşuyordu.

Bir çember. Kulenin tam altında.

Elif yavaşça, “Bu… bilinçli yapılmış,” dedi. “Rastgele değil.”

Dedektif cevap vermedi. Çömelip taşlardan birini itti. Yerinden zor oynadı. Ağırdı. Yıllardır aynı yerde duran bir şey gibiydi.

Ama az önce hareket etmişti. Demek ki mesele ağırlık değildi. Bir şey onu itmişti.

Fener ışığıyla toprağı incelemeye başladı. Çamurun bazı yerleri diğerlerinden daha koyuydu. Düzgün olmayan dikdörtgen bir alan dikkatini çekti. Sanki bir zamanlar kazılmış, sonra aceleyle kapatılmıştı.

Diz çöküp eldivenini taktı ve toprağı eşelemeye başladı. Çamur yumuşaktı. Beklediğinden yumuşak. Sanki altı boştu.

Elif huzursuzca etrafa bakıyordu. “Bence burada oyalanmasak daha iyi…”

Tam o anda kulenin içinden hafif bir vurma sesi geldi.

Tok.

Tek bir darbe gibi. İkisi de başını kaldırdı. Ses yukarıdan gelmişti. Platformdan. Ama orada kimse yoktu.

Dedektif birkaç saniye bekledi. Ses tekrar etmedi. Sonra toprağı kazmaya devam etti.

Parmakları sert bir şeye çarptı.

Taş değildi. Metal.

Çamuru temizleyince paslanmış, eski bir kutu ortaya çıktı. Küçük bir askeri mühimmat kutusunu andırıyordu. Kilidi kırılmıştı. Dedektif kapağını açtı.

İçinden ıslanmış kâğıt parçaları, eski bir mendil ve küçük bir kaset çıktı.

Elif şaşkınlıkla baktı. “Bu… çok eski.”

Dedektif kaseti eline aldı. Çamurla kaplı etiketin üzerinde silik bir yazı vardı.

“Rasim – 1998”

İkisi de birkaç saniye konuşamadı. Hava daha da soğumuş gibiydi.

“Bu imkânsız…” dedi Elif. “Rasim o zamanlar çocuk değil miydi?”

Dedektif’in yüzü gerildi. “Ya da… o buraya sandığımızdan çok daha önce gelmişti.”

Tam o anda ayaklarının altındaki toprak hafifçe titreşti. Bunu ikiside hissetti.

Sonra… çemberdeki taşlardan biri daha yavaşça yana kaydı.

Ardından bir diğeri. Sürtünme sesleri karanlıkta yankılandı. Taşlar kendi kendine yer değiştiriyordu. Yavaş. Ağır. Kontrollü.

Sanki görünmeyen eller tarafından yeniden diziliyorlardı.

Çember daralmaya başladı.

Elif geri çekildi. “Bu normal değil… bu normal değil…”

Dedektif kaseti cebine attı ve etrafına baktı. Orman yine susmuştu.

Ne rüzgâr. Ne böcek. Ne yaprak. Hiçbir şey.

Sadece taşların toprağı kazıyan o boğuk sesi.Ve kulenin içinden gelen… çok hafif... merdivenden adım sesleri ama merdivende kimse yoktu.

 

Bölüm : 24.02.2026 18:53 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...