3. Bölüm

3.BÖLÜM- SİSİN ARDINDAKİ GÖLGE

𝙶o𝙻𝙶𝙴
hasang

Dedektif Efe Kara, evine dönmüş ve sobasının başına oturmuştu. Kasabada dondurucu bir soğuk vardı. Denizin üstü neredeyse buz kütlesi haline gelmişti; balıkçılar elleri boş evlerine dönüyor, sokaklarda kimsecikler yoktu. Sadece rüzgarın uğultusu vardı; soğuk, insanın kemiklerine işleyen bir sessizlik yaratıyordu.

Efe masasına oturup delilleri incelemeye başladı. Önünde Rasim Yalın’ın fotoğrafı, yüzüğü ve bulduğu not duruyordu. İsmail Deren’in fotoğrafı da tam karşısına asılmıştı. Gözleri fotoğrafa takıldığında içinden kin yükseliyordu. Hâlâ aklından çıkmayan söz yankılanıyordu:

"Gerçeği deniz bilir, dedektif, ama deniz sır tutmayı benden daha iyi öğrenmiş."

Nasıl yani? Rasim Yalın İsmail’e bir sır mı vermişti, yoksa denize mi? Efe’nin kafası iyice karışmıştı.

Bir anda cama sert bir taş fırladı. Efe panikle cama koştu, sislerin arasından süzülen bir silüet gördü. Kabanını almadan aşağıya doğru koştu. Dışarıya indiğinde, sert esen rüzgârdan başka kimse yoktu. Gözleri dört açtı; sokak bomboştu.

Soğuktan titreyerek tekrar evine döndü. İçeri girdi, tam masasına oturacakken camın kenarında bir kağıt fark etti. Kağıdı aldı, üzerinde bir tarih vardı: “12 Mart 2005”. Bu tarih, yüzüğün içindeki tarihle aynıydı. Rasim Yalın’la ne ilgisi olabilirdi?

Efe uzun bir düşünce dalışına girdi. O yıllarda Rasim Yalın’ın karısıyla ilgili tartışmalı bir boşanma davası olduğunu hatırladı. Rasim’in verdiği karar, dönemin kasaba halkı için büyük bir şaşkınlık yaratmıştı. Ama kim, neden ve nasıl bir bağ vardı bu tarihle? Dedektif kendi kendine mırıldandı:

"Bu tesadüf olamaz..."

O gece, Efe gözlerini kapatmadı. Masasında duran yüzüğü, notu ve Rasim’in fotoğrafını defalarca inceledi. Kendi kendine mırıldandı:

"Sırlar batmaz… sadece biraz dibe çöker…"

Sobasından gelen çatır çatır sesler, sokaktaki sessizlik ve kasabayı saran sis, dedektifin düşüncelerini iyice ağırlaştırıyordu. Herkes uyumuştu, ama o hâlâ ayaktaydı. Sabah olduğunda gözleri kan çanağı gibi olmuştu. Ama artık kararını vermişti: Rasim Yalın’ın hayatını ve ölümünü araştıracaktı.

Dedektif, Rasim’in eski dosyalarını almak için karakola doğru yola çıktı. Hava, her zaman olduğu gibi soğuk ve aldatıcıydı. Kasabayı saran sis, görüş mesafesini neredeyse sıfıra düşürüyordu.

Kasaba halkı, fırının önünde sıcak ekmek için kuyruk oluşturmuş, sırayla ekmeklerini alıp evlerine dönüyordu. Taş fırından gelen mis gibi ekmek kokusu, dedektifin burnuna kadar ulaştı ve aklını kısa süreliğine de olsa dağıttı.

Karakola vardığında kapı, keskin Karadeniz rüzgârıyla birlikte açıldı. İçeriye soğuk hava doldu, ama Efe’nin adımları havanın soğuğundan bile daha sertti. Üzerinde nemli yağmur kokan koyu renk mont, yüzünde ise hiçbir duygu belirtisi yoktu; sanki kasabanın sisine karışmış bir gölgeydi.

İçerideki memurlar hâlâ Rasim Yalın’ın ölümünü intihar olarak değerlendirmeye çalışıyor, birbirleriyle tartışıyordu. Küçük kasabada böyle bir ölüm, kolay kolay sindirilebilecek türden değildi. Efe, kimseye selam vermeden masaya yürüdü. Çamurlu botlarının sesi, karakolun sessizliğini keskin bir bıçak gibi yarıyordu.

Masada, Rasim Yalın’a ait olay dosyası duruyordu. Üzerinde büyük harflerle yazıyordu:

“Rasim Yalın – Olay Kaydı (Ön Tanı: İntihar)”

Efe dosyayı eline aldı, sadece bir saniye baktı. Kaşları kıpırdamadı, ama gözlerinde bir şüphe parladı.

Memur temkinli bir sesle yaklaştı:

— Şey… Siz kimsiniz?

Efe, dosyayı masaya geri bıraktı, parmaklarıyla kapağı hafifçe tıklattı:

— Bu adam… intihar etmedi.

Sesi, dışarıdaki soğuk rüzgârdan bile daha sertti.

Memur şaşkınlıkla:

— Ama… daha hiçbir şey bakılmadı bile… Nereden biliyorsunuz?

Dedektif, montunun cebinden küçük, buruşturulmuş bir kâğıt çıkardı. Rasim Yalın’ın evinde, koltuğun altına gizlenmiş ve kimsenin fark etmediği o ipucu. Kâğıdı memurun önüne koydu:

— Çünkü bu… çok konuşuyor.

Arka kapıdan amir çıktı. Dedektifi görünce yüzü ciddileşti:

— Demek geldin. Bu kasaba sana ihtiyaç duyuyor.

Efe başını kaldırdı, sisli gözlere bakan gözlerinde keskin bir kararlılık vardı:

— O zaman başlamadan kimse dosyayı kapatmasın.

Ve koridora doğru yürüdü; sisin içinden çıkmış bir gölge gibi.

Dışarı çıktığında hava daha da ağırlaşmıştı. Kasabanın sokaklarını kaplayan sis, neredeyse nefes almayı bile zorlaştırıyordu. Rüzgâr, çürüyen yaprakların kokusunu taşırken, uzaklardan gelen dalga sesleri kıyıya karanlık bir uyarı gibi vuruyordu.

Dedektif kapının önünde durup ceplerini yokladı. Yanında sadece iki şey vardı:

1. Karakoldan aldığı olay dosyasının kopyası,

2. Rasim Yalın’ın evinden bulduğu küçük, buruşmuş kağıt.

Öğle güneşi sert bir ışık gibi kasabayı aydınlatıyor, soğuk havayla birleşen ışık her detayı keskinleştiriyordu. Dedektif, dar sokaklardan yürürken insanların sessizce onu izlemesini fark etti. Herkes bir şey saklıyordu; bir sır, bir korku…

Evine yaklaştığında gözleri bir şeye takıldı: kapı hafifçe aralıktı. Öğle vaktinin sessizliği, aniden daha ağır ve tehditkâr bir hâl aldı. Bu saatte kimse evine gelmiş olamazdı.

Dedektif durdu, kapıya yaklaşıp içeri dinledi. Ses yoktu; sadece dışarıdaki martıların çığlıkları duyuluyordu. Kapıyı yavaşça itti. Ev tamamen aydınlıktı; öğle güneşi pencereden sert bir ışık gibi içeri süzülüyordu. Her şey normal görünüyordu.

Ve o an Efe Kara şunu anlamıştı:

"Kasabada birileri, dedektifin araştırmasından korkuyordu… Ve onu izliyorlardı."

Bölüm : 14.11.2025 21:42 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...