
Elif dizlerinin üzerine çökmüş, nefesini toparlamaya çalışıyordu. Çamur, baldırlarına kadar sıçramış, pantolonu ıslak ve ağırdı. Saçları yüzüne yapışmış, gözlerinde korku vardı ama aynı zamanda dikkat kesilmişti.
Dedektif etrafı taradı. Sis hâlâ dizlerine kadar uzanıyor, havada asılı kalan nem tanecikleri fener ışığında dans ediyordu. Patika kaybolmuş, her ağaç ve çalı birbirine benziyordu. Taş çemberi hâlâ oradaydı, taşlar sessiz ve hareketsiz, ama hâlâ tehditkâr bir düzen içinde duruyordu.
“Tamam,” dedi Dedektif boğuk bir sesle. “Şimdi ne yapacağımızı planlamalıyız. Acele yok, dikkatli olmalıyız.”
Elif başını salladı, kağıdı cebinde sıkıca tuttu. Dedektif küçük bir adım öne atarak çamurlu zemini gözlemledi. Her adımın izi, çamurun içinde kalıyor, onları takip eden varlığı ele verebilirdi. Bu yüzden adımlarını sessiz ve düzenli planlamalıydı.
Dedektif fenerini taş çemberinin üzerine çevirdi. Taşların büyüklüklerini, yerleşimlerini ve aralarındaki boşlukları tek tek inceledi. “Eğer doğru açıyla hareket edersek, çemberin dışına çıkabiliriz. Ama dikkat, her taşın altını kontrol etmeliyiz. Boşluklar tuzak olabilir,” diye fısıldadı.
Elif yanına geldi, dizlerini çökerek Dedektif’in yanında durdu. “Peki… bunu nasıl yapacağız?”
Dedektif derin bir nefes aldı, çamurun ve nemin ağır kokusunu içine çekti. “İlk olarak, taşları adım adım geçeceğiz. Yavaş. Her hareketi izleyeceğiz. Sadece gözlerimizi değil, kulaklarımızı da kullanacağız. Taşların altından gelen en ufak bir sürtünme, bize ipucu verebilir.”
Elif başını salladı, parmakları hâlâ titriyordu ama artık bir odak noktası vardı: taş çemberi ve Dedektif’in planı.
Dedektif, elleriyle zemine dokundu, çamurun yoğunluğunu hissetti. Her adım, her ağırlık değişimi taşların yerini etkileyebilirdi. “İkinci olarak,” dedi, “bizim için güvenli görünen patikalara bağlı kalmayacağız. Orman sürekli değişiyor, sis her şeyi farklı gösteriyor. Biz ise bir koordinat sistemi kuracağız: önce bir ağaca çizik atacağız, sonra ilerleyip aynı ağacı tekrar göreceğiz. Bu şekilde hareketimizi takip edebiliriz.”
Elif hafifçe başını eğdi. “Yani… adımlarımızı ve yönümüzü işaretleyeceğiz.”
Dedektif sessizce onayladı. “Evet. Sabırlı olmalıyız. Acele edersek, o üçüncü adımın bizi bulmasını kolaylaştırırız. Şimdi… başlayalım. Önce taş çemberinin etrafını tespit edeceğiz, ardından ilk güvenli noktayı belirleyeceğiz.”
İkisi de ayaklarını çamura bastı, nefeslerini yavaşlatmaya çalıştı. Orman hâlâ sessizdi, ama bu sessizlik artık korkutucu bir boşluk değil, bir planın başlangıcına dönüşmüştü. Dedektif feneri yere doğru tuttu, taş çemberinin kenarlarını işaretledi. Elif, dikkatle taşları izliyor, her çatlak ve yosunlu yüzeyi hafızasına kazıyordu.
Plan hazırdı. Artık sıra hareket etmeye gelmişti. Ama acele etmeyeceklerdi. Her adım, her nefes, her bakış hesaplanacaktı. Orman onları izliyordu; ama Dedektif ve Elif, bu kez sadece gözlemleyen değil, bir adım önde olmayı planlayan taraflardı.
Dedektif ilk adımı attı. Ayakkabısının altındaki çamur toprağa sıkıca yapıştı, “şlap” diye bir ses çıkardı. Sanki orman, her hareketlerini dinliyor ve kaydediyordu. Sis yoğun, görüş mesafesi neredeyse iki metreyi geçmiyordu. Her adım, hem dikkat hem sabır gerektiriyordu.
Elif, Dedektif’in hemen arkasında durdu. Parmakları birbirine kenetlenmişti, gözleri taş çemberine odaklanmıştı. Hareketsiz görünen taşlar, her an hareket edebilecekmiş gibi bir tehdit yayıyordu. Dedektif bir taşın altını hafifçe kontrol etti; boşluk yok, çamur sağlamdı.
İkinci adım geldi. Dedektif ayağını hafifçe yana kaydırdı, taşların arasındaki dar geçitten geçmeye başladı. Ayak tabanındaki çamur, taşın kenarına sürtündü. Ufak bir sürtünme sesi bile sessiz ormanda büyütülmüş gibi yankılandı. Elif titreyerek ama dikkatle takip etti.
Bir sonraki taş… Dedektif durdu. Taşın altındaki toprak hafifçe çökmüştü. “Dikkat et,” dedi boğuk bir sesle. Elif başıyla onayladı. Adımlarını yavaşlattı, dizlerini hafifçe kırdı. Her ikisi de nefeslerini sessiz tutmaya çalıştı.
Dedektif fenerini taşların üzerine çevirdi. Yosunlu ve nemli yüzeyler kaygı veriyordu; yanlış basarlarsa taş yer değiştirebilirdi. Sis içinde taşlar neredeyse görünmezdi, sadece fener ışığının altında parlayan kenarları vardı.
Taş çemberinin ortasına yaklaştıkça, daralan alan nefeslerini kesiyordu. Çember, bilinçli bir kapan gibi onları sıkıştırıyordu. Dedektif bir taşın kenarına çizik attı. “İlk güvenli noktayı işaretledim,” dedi. “Şimdi diğerini bulmalıyız.”
Elif bir an durdu. Göz ucuyla bir hareket fark etti; taşın altındaki çamur hafifçe dalgalandı. Kalpleri aynı anda hızlandı. Dedektif sessizce Elif’in koluna dokundu. “Harekete geçme,” dedi. Birkaç saniye beklediler. Sessizlik, her zamankinden daha ağırdı.
Sonra Dedektif ikinci geçidi hesapladı. Ayaklarını taşların arasına yerleştirdi, adımlarını hafifçe kaydırdı, çamurun sesini azaltmaya çalıştı. Elif yanına geçti, adımlarını Dedektif’in hareketine göre ayarladı. Taşlar sessiz, ama etraflarındaki çamurun kokusu yoğunlaşmıştı; sanki toprak onlara karşı bir uyarı veriyordu.
Çemberin dışına yakın bir noktaya geldiklerinde, Dedektif kısa bir duraklama yaptı. Fener ışığını yukarı kaldırdı, sisin yoğunluğunu gözlemledi. Her taraf birbirine benziyordu, ama plan işe yarıyordu; çizikler ve taşların konumu, yönlerini belirlemelerine yardımcı oluyordu.
Elif nefesini yavaşlatmaya çalıştı. Çamur ayaklarının altında yapışıyor, her adımda ağırlık artıyordu. Dedektif yanına geldi, “Tamam, bu noktadan sonra hızlanabiliriz,” dedi. “Ama dikkatli olmalıyız; her adım, her taş, her nefes sayılır.”
Bir adım daha… bir taşın kenarı hafifçe kaydı ama Dedektif refleksiyle dengede kaldı. Elif de hemen durdu. Her ikisi de, taşın hareketini ve çamurun verdiği tepkileri hesaplayarak adımlarını ayarladı.
Sonunda taş çemberinin dışına çıktılar. Orman bir an için sessizleşti; taşlar eski yerlerinde, çamur düzleşmişti. Dedektif nefesini derin çekti, Elif’in kolunu sıktı. Plan başarılı olmuştu, ama ormanın gözleri hâlâ üzerlerindeydi.
Sis hâlâ yoğun, ağaçlar hâlâ karanlık siluetler oluşturuyordu. Ancak Dedektif ve Elif, ilk adımlarını güvenli bir şekilde attıklarını biliyor, bir sonraki hamleyi hazırlamak için kısa bir an nefeslerini toparlayabiliyorlardı.
Dedektif ve Elif, taş çemberinden çıktıktan sonra ormanın derinliklerine doğru ilerlediler. Adımlarını dikkatle attılar; her hareketleri hesaplıydı. Sis hâlâ diz seviyesindeydi ve ışığın hemen kaybolduğu mesafelerde, ağaç gövdeleri birbirinin aynısı gibiydi. Sağ-sol ayrımı yoktu, patikalar birbirine karışıyordu.
Dedektif önde, Elif arkasında yürüyordu. Gözleri sürekli etrafı tarıyordu. Her adımda birbirine benzeyen iki çam ağacı, sisin içinde kayboluyor ve tekrar ortaya çıkıyordu. “Dikkat et… burada bir şeyler planlı,” dedi boğuk bir sesle. Elif başını salladı. Parmakları hâlâ buz gibiydi; çamur ayaklarının altında yapışıyordu.
Bir süre yürüdüler, yüz adım attılar, iki yüz adım… ama sanki ilk başladıkları noktaya dönmüş gibiydiler. Dedektif durdu ve fenerini havaya kaldırdı. Sisin içindeki gölgeler hafifçe kayıyordu, ağaçlar yer değiştiriyor gibiydi. Sanki orman, kendi içinde hareket eden bir labirentti.
Elif bir anlık bir gölge fark etti. İnsan boyundaydı, sessizce yanlarından geçti ama hemen sisin içinde kayboldu. Gözleri onu aradı, ama sadece gri bir yoğunluk kaldı. “Gördün mü?” diye fısıldadı Elif. Dedektif başını salladı. “Evet… ama yok artık,” dedi. “Bu… orman bizi test ediyor.”
İlerledikçe, orman sanki bilinçli olarak patikalarını daraltıyordu. Dallar alçaldı, kökler yükseldi; ayaklarının altındaki zemin sabit değildi. Her adımda, çamurun ve yaprakların çıkardığı ses sanki büyütülüyordu. Dedektif Elif’in elini bırakmadı; bu sadece destek değil, hayatta kalma refleksi gibiydi.
Bir karga, uzaktan siyah bir figür gibi duruyordu; hiç kıpırdamıyordu. Sesini çıkarmıyordu. Dedektif feneriyle ışığı üzerine tuttu, ama sadece hareketsiz siyah bir siluet gördü. Elif titredi; “Neden hareket etmiyor?” dedi. Dedektif cevap vermedi. Sessizlik daha tehditkârdı.
Yüz adım daha attılar ve Dedektif bir ağaca ikinci çizik attı. Elif, önceki taş çemberinde olduğu gibi adımları sayıyordu. Ama bu sefer fark ettikleri şey… her çizik atılan ağaç, kısa bir süre sonra tekrar karşılarına çıkıyordu. Sanki aynı daireyi yürüyordu; ilerlemiyor, sadece döndürülüyorlardı.
Dedektif durdu. “Bak… bak!” dedi. Çamurun üzerinde hafif bir kavis vardı; ayak izleri spiral bir yol çiziyordu. Onlar yürüdükçe, izler kendi üstüne kapanıyor, onları aynı noktaya geri getiriyordu. “Orman… bizi labirentin içine hapseden bir akıl gibi davranıyor,” dedi boğuk bir sesle.
Elif dizlerinin üstüne çöktü, elleriyle çamuru yokladı. Her adımın izini takip etmeye çalıştı ama spiral izler gözlerini yanıltıyordu. Dedektif feneriyle çevreyi taradı. Sis hâlâ yoğun, gölgeler sürekli değişiyor, ama hiçbir net şekil ortaya çıkmıyordu. “Burası sadece bir orman değil… burası bir tuzak,” dedi.
Bir süre sessizce ilerlediler. Adımlarını saydılar, yönlerini kontrol ettiler. Dedektif her çizikli ağacı işaretledi, Elif her izde durdu ve gözlemledi. Ancak fark ettikleri şey, ne kadar dikkatli olurlarsa olsunlar… orman onları kendi labirentinde döndürüyordu. Düz gidiyor gibi görünseler bile sonunda tekrar aynı noktaya geliyorlardı.
Bir adım daha attıklarında, Dedektif fark etti. Spiral izler bir önceki çemberden farklı bir şekilde kapanıyordu. Üçüncü bir işaret belirdi: toprakta hafif bir çöküntü, sanki görünmez bir ip onları yönlendiren bir çizgi çizmişti. “Bu… üçüncü nokta,” dedi. “Burası haritanın bir sonraki noktası olmalı.”
Elif titreyerek başını kaldırdı. “Yani… doğru yoldayız?”
Dedektif gözlerini sıktı. “Evet… ama burası sadece bir başlangıç. Orman hâlâ bizi test ediyor. Her adımımız, her nefesimiz hesaplanıyor.”
Sis hafifçe dalgalandı, gölgeler hareket etti. Dedektif ve Elif, elleri birbirine kenetlenmiş, çamurun ve sessizliğin ağırlığı altında, bir sonraki hamlelerini planlamak üzere durdular. Orman hâlâ labirent gibiydi ve bir sonraki işaret, onları bir üst seviyeye taşıyacak gibi görünüyordu.
Dedektif ve Elif, üçüncü noktanın işaretini bulup kısa bir ara verdikten sonra, yeniden ilerlemeye başladılar. Spiral patikalar hâlâ labirent gibi dönüyor, her adımda çamur ayaklarına yapışıyor, çalılar ve ağaç dalları üstlerine kapanıyordu. Sis yoğunluğu gözlerini alıyor, havadaki nem tanecikleri fener ışığında titriyordu.
Birden Elif durdu, nefesini tuttu. Dedektif de onu fark etti. Elif’in gözleri, sisin derinliklerinde sabit bir noktaya kilitlenmişti. “Orada…” dedi, sesi titrek ve neredeyse duyulmayacak kadar kısık. Dedektif feneri hızla yönlendirdi, sisin içinde hiçbir şey görünmüyordu.
“Ne? Nerede?” diye sordu, sesi kararlı ama içten içe tedirgin.
“Gördüm… gölge,” dedi Elif, adımlarını yavaşça geri çekerek. “Bacakları yok… sanki kayıyor, yere değmeden geçiyor.”
Dedektif tekrar baktı, sisin içinde hiçbir şekil yoktu. “Yok, burada hiçbir şey yok!” dedi. Sesinde hem şaşkınlık hem de hafif öfke vardı. “Sen hayal görüyorsun, Elif.”
Elif gözlerini kırpmadan bakmaya devam etti. Gözlerinin önünde, bir an için, insan boyunda bir figür belirdi. Siyah bir siluet, bacakları yokmuş gibi yerle teması olmadan kayıyordu. Sis onu çevreliyordu ama şeklin kenarları netti. Fenerin ışığında, sanki hafifçe dalgalanıyor, kendi varlığıyla alanı boğuyordu.
Dedektif bir kez daha baktı… ve gölge kaybolmuştu. Sadece sis kaldı, yoğun ve homojen bir gri perde gibi. “Görmüyorsun işte!” dedi, dudaklarını ısırarak. “Hiçbir şey yok!”
Elif titrek bir sesle karşılık verdi: “Ama ben gördüm… netti… ayakları yoktu, kayıyordu… sanki yerçekimine ihtiyacı yoktu.”
Sessizlik çöktü, ama birkaç saniye sonra… tekrar duyuldu. Üçüncü adım sesi. Ağır, sabırlı ve düzenli. Dedektif irkildi; bu, onların adımlarına eklenmiş gibi, arkalarından geliyordu. Fenerin ışığında çamurun ve yaprakların sesi, adımın gerçekliğini doğruluyordu.
Elif Dudaklarını ısırdı, elleri titriyordu. “Biliyorum… yalnız değiliz,” dedi, sesi boğuk ve korkuyla karışık. “Bizi izliyor… gözlüyor.”
Dedektif gözlerini kısıp etrafa baktı. Sis hâlâ yoğun, gölgeler dalgalanıyor, dallar hafifçe oynuyordu. Ama net bir şey göremedi. Elif’in gözleri hâlâ sabit bir noktaya kilitlenmişti. Dedektif içini çekti. “Peki… planımız ne?” dedi, sesi daha sessiz, ama alarm hâlindeydi.
Elif derin bir nefes aldı, titreyen elleriyle feneri sıkıca tuttu. “Sadece… ilerlemeliyiz. Ama dikkatli, çok dikkatli olmalıyız. Çünkü… o var,” dedi. Parmakları çamura bastı, ayakları çamurla dolmuştu; her adım, bilinçli ve ağır.
Dedektif başını salladı. “Tamam… ama yavaş olacağız. Adımlarımızı sayacağız, izleri takip edeceğiz. Ama gözlerimizi kırpmayacağız. Elif… bakma,” dedi alçak ama net bir sesle. “Ne olursa olsun bakma.”
Orman hâlâ onların etrafında nefes alıyor gibiydi. Spiral patikalar, taşlar, çamur ve yoğun sis… her şey birer tuzak gibi duruyordu. Üçüncü adım sesi hâlâ arkalarındaydı; sanki gölge, görünmez bir ipin ucunda onları izliyor, her hareketlerini kaydediyordu.
Elif başını hafifçe indirdi, titreyen ellerini dizlerine koydu. Dedektif yanına eğildi, feneri yere tutarak etrafı taradı. Sis hâlâ dalgalanıyor, gölgeler kıpırdıyor, ama somut bir şekil yoktu. Paranoya en üst seviyedeydi. Her an, gölgenin yeniden belireceğini biliyorlardı.
Ve ikisi de, sessiz adımlarla ilerlemeye devam etti; gölgeyi arıyor, adımlarını sayıyor ve her nefeste, ormanın onları yalnız bırakmadığını, sürekli izlendiğini hissediyorlardı.
Dedektif ve Elif, Elif’in gölgeyi gördüğü noktadan sonra ilerlemeye devam ettiler. Her adımda, sanki birer görünmez duvar onları geri itiyordu. Çamurun ıslaklığı ayaklarına yapışıyor, her adımda çalılar ve dallar üstlerine kapanıyordu. Patikalar, daha önce geçtiklerini sandıkları noktaları tekrar tekrar gösteriyordu. Dedektif başını eğip izleri kontrol etti, ama çamur taze ve eski adımlar birbirine karışmıştı.
“Biz… biz yine aynı yere mi geldik?” Elif’in sesi titriyordu, nefesi kısa ve kesik.
Dedektif bir an durdu, feneri kaldırıp etrafı taradı. Dallardan sızan hafif ışık, sisin içinde gidip gelen gölgeler yaratıyordu. “Evet…” dedi boğuk bir sesle. “Bu orman… bizi döndürüyor. Her adımımız planlı, her yönümüz yanıltıcı.”
Elif adımlarını yavaşlattı. Çamur ayaklarına yapışıyor, baldırlarına kadar yükseliyordu. “Ama… burası nereye gidiyor?”
Dedektif cevap vermedi. Gözleri, sürekli tekrarlayan ağaç dizilimlerini inceliyordu. Spiral gibi kıvrılan patikalardan başka hiçbir çıkış görünmüyordu. Zaman algısı da bozulmuştu. Dakikalar saat gibi geçiyor, adımlar aynı yerleri tekrar tekrar alıyordu. Fenerin ışığı sisin içinde dalgalanıyor, gölgeler bir an beliriyor, bir an yok oluyordu.
Bir süre ilerledikten sonra Dedektif yere eğildi. Çamurun arasında dikkatle baktı ve bir işaret fark etti. Küçük bir taş yığını, diğerlerinden farklıydı. Yanındaki ağaç kabuğuna kazılmış eski bir sembol, haritalarındaki üçüncü noktaya uyuyordu. “Elif… bak,” dedi, sesi hem heyecan hem de tedirginlik karışımıydı. “Bunu daha önce görmedik. Haritamızdaki üçüncü nokta buraya karşılık geliyor.”
Elif fenerini yaklaştırdı, sembolün üzerinde yosun ve nem vardı ama hâlâ seçiliyordu. “İşte… işte burası…” dedi boğuk bir sesle, ama gözleri korkuyla büyümüştü. Gölge hâlâ hissediliyordu, çok yakında, sanki sadece birkaç adım ötedeydi. Derin bir nefes aldı, elleri hâlâ titriyordu, parmakları çamurun içinde kayıyordu.
Dedektif yavaşça çevresine bakındı. Her ağaç, her taş, her gölge bir tehdit gibi duruyordu. Sis yoğun, patika belirsiz, gölge ise görünmese de varlığı hissediliyordu. Üçüncü adım sesi çok hafif, ama kesinlikle arkalarındaydı. Dedektif, Elif’in omzuna dokundu. “Dikkatli olmalıyız. Burada… kaçış yok. Bu orman sadece bizi sınamakla kalmıyor, yüzleşmemizi istiyor.”
Elif başını salladı. “Ama… neyle?” diye sordu, sesi titrek ama kararlı. “Ne bekliyor bizden?”
Dedektif feneri yukarı kaldırdı. Sis dalgalandı, havada asılı nem tanecikleri ışığı keskinleştiriyor, gölgeler hareket ediyordu. Ama gölge somutlaşmamıştı; sadece varlığı hissediliyordu. Dedektif bir an durdu, adımlarını saydı, Elif de aynısını yaptı. İkisi de yavaş, dikkatli ve sessiz ilerliyordu; hızlı hareket etmek onları kurtarmıyordu, aksine daha görünür kılıyordu.
Dedektif işarete yaklaştı. Taş yığını ve sembol, patikanın ortasında, eski bir plan ve eski bir düzeni hatırlatıyordu. Labirentin kuralları artık açıktı: Her adım, her nefes ve her bakış dikkatle hesaplanmalıydı. Elif feneri taş yığınına yaklaştırdı, taşlar hafifçe nemli ve soğuktu; sanki bu alan, sadece ikisini kabul eden bir sınır çizmişti.
O an… üçüncü adım sesi yeniden geldi. Dedektif irkildi, fenerin ışığını hızlıca çevirdi. Sis dalgalandı, gölgeler titredi. Dedektif ve Elif birbirine baktı. Gölge çok yakındaydı, görünmese de hissediliyordu. Her nefeste, her kalp atışında, sanki gölge adımlarını, nefeslerini ölçüyordu.
Dedektif sessizce fısıldadı: “Hazır ol… artık yüzleşeceğiz.”
Elif gözlerini kocaman açtı, elleri hâlâ titriyordu. Fenerin ışığında taş yığını ve sembol, onları bekleyen bir sınır gibi duruyordu. Sis dalgalandı, hava soğuk ve ağırdı. Labirentin gerçek yüzü, üçüncü nokta ile ortaya çıkmıştı. Kaçış yoktu; yaklaşan yüzleşme ise hissediliyordu.
Dedektif ve Elif üçüncü noktanın işaretinin bulunduğu ağacın önünde birkaç saniye daha hareketsiz durdu. Sis ağır ve nemli bir perde gibi etraflarını sarmıştı. Fenerin ışığı havada asılı duran ince su taneciklerine çarpıyor, birkaç metre ötede dağılıp yok oluyordu. Orman artık yalnızca karanlık bir alan değil, sanki yavaş yavaş kapanan bir oda gibi hissediliyordu; ağaçlar daha sık, gövdeler birbirine daha yakın görünüyordu. Çamur ayaklarının altına yapışmıştı ve her adım attıklarında sanki zemin onları geri çekmeye çalışıyordu. Elif derin bir nefes aldı ama nefesinin içine dolan koku rahatsız ediciydi; çürümüş yaprak, ıslak toprak ve uzun süre kapalı kalmış bir yerin küf kokusu birbirine karışmıştı. Bu koku ormanın doğal kokusundan farklıydı, sanki yerin altında saklanan eski bir şeyin kapağı açılmış gibi ağır ve rahatsız ediciydi.
Dedektif feneri bir kez daha etrafı tarayacak şekilde kaldırdı. Işık ağaç gövdelerine değiyor, yosunlu kabukların üzerinde kayıyor ve birkaç saniye sonra tekrar sise gömülüyordu. Bir şey arıyordu ama neyi aradığını kendisi de tam bilmiyordu. Belki bir hareket, belki bir gölge, belki de yalnız olmadıklarını kanıtlayacak en küçük işaret. Ama orman, bir sır saklar gibi sessizdi.
Tam o anda arkalarından gelen keskin bir ses duyuldu.
Kuru bir dalın kırılma sesi.
İkisi de aynı anda dondu.
Ses küçük bir şeydi ama o yoğun sessizliğin içinde beklenmedik derecede yüksek duyulmuştu. Elif refleksle başını çevirdi. Sis dalgalanıyor, ağaçların arasındaki boşluklar gri bir perde gibi hareket ediyordu. Ama hiçbir şey yoktu. Dedektif birkaç saniye boyunca kıpırdamadan dinledi. Nefeslerini bile yavaşlatmışlardı.
“Duydun mu?” diye fısıldadı Elif.
Dedektif başını çok hafif salladı.
“Evet.”
Ses tekrar gelmedi. Ama bu sessizlik daha kötüydü. Sanki orman bir anlık hata yapmış, sonra tekrar kendini toparlamıştı.
Dedektif yavaşça yürümeye başladı. Adımlarını dikkatli atıyordu. Çamur ayakkabılarının altına yapışıyor, her adımda tok bir ses çıkarıyordu. Elif hemen arkasından yürüyordu. Parmakları titriyordu ama Dedektif’in koluna tutunmamaya çalışıyordu; dengesini kaybetmekten korkuyordu.
Üç adım attılar.
Sonra…
Arkadaki ses tekrar geldi. Bu kez daha netti.
Bir dal daha kırılmıştı.
Elif’in kalbi hızlandı. Arkasına bakmadan yürümeye devam etti ama omuzları gerilmişti. Birinin gerçekten arkalarından geldiğini hissediyordu. Bu, bir hayvanın çıkardığı rastgele bir ses değildi. Çünkü ritim vardı. Onlar yürüdüğünde ses geliyordu. Durduklarında ise orman yeniden mezar gibi sessizleşiyordu.
Dedektif bunu fark ettiğinde içinden geçen düşünce midesinde ağır bir taş gibi oturdu.
Yavaşça durdu.
Elif de durdu.
Ve birkaç saniye sonra ses de kesildi.
Elif dudaklarını ısırdı.
“Biz durunca… o da duruyor,” dedi.
Dedektif arkasına dönmeden cevap verdi.
“Evet.”
Bu kelimeler kısa ve soğuktu.
Yeniden yürümeye başladılar.
Adımlarını sayar gibi ilerliyorlardı. Çalılar bacaklarına sürtünüyor, ince dallar yüzlerine çarpıyordu. Bazen kökler toprağın üstüne kabarmış halde ayaklarına takılıyor, bazen çamur tabanlarını bırakmak istemiyordu. Sis gittikçe yoğunlaşıyordu. Fener ışığı artık iki üç metreden fazlasını göstermiyordu.
Ama arkalarındaki ses onları bırakmıyordu.
Arada bir… Çıt.
Bir dal daha kırılıyordu.
Elif sonunda dayanamadı ve hızlıca arkasına baktı. Hiçbir şey yoktu. Ama bu sefer farklı bir şey fark etti.
Sis hareket ediyordu.
Normal rüzgâr gibi değil… sanki içinden bir şey geçiyormuş gibi.
Bir anlığına iki ağaç arasında koyu bir şekil oluştu.
İnsan boyunda. Ama net değildi.
Elif gözlerini kırptığında şekil kayboldu.
“Gördüm…” dedi nefessiz bir sesle.
Dedektif durdu.
“Ne gördün?”
"Elim… tam emin değilim… ama orada bir şey vardı.”
Dedektif birkaç saniye boyunca sisin içine baktı.
Hiçbir şey görünmüyordu. Ama bu artık önemli değildi. Çünkü asıl sorun başka bir şeydi. Yönlerini kaybetmişlerdi. Dedektif bunu ilk kez o an fark etti.
Ağaçlara baktı. Sonra yere.
Çamurun içindeki ayak izlerini incelemek için dizlerinin üzerine çöktü. Feneri yere tuttuğunda izler netleşti. İlk başta rastgele görünüyordu. Ama birkaç saniye sonra bir düzen fark etti.
İzler düz gitmiyordu. Hafifçe kıvrılıyordu.
Elif de eğildi.
“Ne oldu?” diye sordu.
Dedektif parmağıyla çamuru işaret etti.
“Bak.”
Ayak izleri geniş bir yay çiziyordu. Sonra tekrar kendi üzerine kapanıyordu.
Elif’in yüzü yavaş yavaş soldu.
“Bu… daire.”
Dedektif ayağa kalktı. Etrafına baktı.
Ağaçlar. Sis. Gölgeler.
Hepsi aynı görünüyordu.
Sonunda gerçeği anladı.
Bu orman onları rastgele dolaştırmıyordu. Bilinçli olarak yönlerini kaybettiriyordu. Dedektif’in sesi bu yüzden normalden daha ağır çıktı.
“Birileri… bu ormanda sadece av olmamızı istemiyor.”
Elif ona baktı.
“Ne demek bu?”
Dedektif birkaç saniye sustu. Sonra cevap verdi.
“Bizi kaybetmek istiyorlar.”
Bu cümle havada asılı kaldı.
Sanki orman bu düşünceyi zaten biliyor gibi sessizleşti.
Tam o anda arkadan yine o ses geldi.
Çıt.
Bu sefer çok yakından.
Elif refleksle döndü. Ama yine hiçbir şey yoktu. Sadece sis. Sadece ağaçlar. Sadece boşluk.
Bir süre daha yürüdüler. Artık daha yavaş gidiyorlardı. Koşmanın işe yaramadığını anlamışlardı. Panik onları kurtarmıyordu, aksine daha fazla hata yaptırıyordu. Birkaç dakika sonra küçük bir açıklık buldular. Çalılıkların arasında dar bir alan. Elif nefes almak için durdu. Dizleri titriyordu.
Dedektif de durdu. Feneri yere tuttu. Sessizlik tekrar çöktü.
Ama bu sefer farklı bir şey fark etti.
Elif’in çantası yerdeydi. Çanta az önce onun sırtındaydı.
Elif de bunu fark etti.
“Ben… çantayı buraya bırakmadım.”
Dedektif eğildi. Çantayı dikkatlice kaldırdı.
Tam o sırada bir şey fark etti.
Çantanın fermuarının arasından ince bir kart parçası çıkıyordu.
Az önce orada değildi. Bunu ikisi de biliyordu.
Dedektif kartı yavaşça çekip çıkardı.
Kağıt kalın ve sertti. Nemden etkilenmemişti. Sanki az önce bırakılmıştı.
Fener ışığında yazıyı okudu. Kelimeler kısa ve keskin yazılmıştı.
“Bir sonraki adımınız yanlış.”
Elif’in nefesi kesildi.
“Bu… az önce burada değildi.”
Dedektif cevap vermedi.
Çünkü aklındaki tek düşünce daha korkunçtu.
Birisi...
Tam birkaç dakika önce… Onlar fark etmeden… Yanlarına kadar gelmişti.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 512 Okunma |
395 Oy |
0 Takip |
19 Bölümlü Kitap |