
Merhaba güzel okurlarım, bu bölüm kafanızı biraz karıştırabilir. İlk sayfaları okuduğunuzda anlamayabilir ve konuyla ne gibi alakasının olduğunu düşünebilirsiniz. Lütfen bölümü sonuna kadar okuyun, eminim sonlara doğru bölümü anlayacak hemde hayretleneceksiniz. Kendinize iyi bakın ❤️
Benim adım Agatha. Henüz on sekiz baharını devirmiş bir genç kızım. Milruna’nın sessiz köşelerinden biri olan Askal köyünde, yoksulluğun kucağındaki bir ailede dünyaya gözlerimi açtım. Henüz beş altı yaşlarındayken, annemin nasırlı ellerinden süt sağmanın inceliklerini öğrenmeye başlamıştım. Gün ağarırken inekleri otlamaları için yaylanın yeşilliklerine ben götürür, akşamın alacasında eve döndüğümüzde ise annemle birlikte sağım işine girişirdik. Sağılan o taze sütü emekle yoğurda ve peynire dönüştürmek ise ablalarımın hünerli ellerine kalmıştı.
Babam bir çiftçiydi. Bizden çok daha yüksek statüye sahip olan elflerin ya da varlıklı insanların uçsuz bucaksız bağlarında gündelikçi olarak ter dökerdi. Ailemiz toplam dokuz candan ibaretti: Annem Christine, babam Stefan ve onların yedi kızı. Ben, Emmelie, Violet, Embar, Jesica, Aria ve Betty... Tahmin edeceğiniz üzere, yedi kız kardeş bu küçük evin neşesi ve yüküydük.
Şu an zihninizden geçenleri okuyabiliyorum; evet, hiçbir erkek kardeşimiz yok. Annemle babam bir oğul sahibi olmayı hep içten içe arzulasalar da kader onlara hep kız evlatlar bahşetmişti. Ailenin en küçüğü benim, en büyüğümüz ise yirmi altı yaşındaki Violet. Ablalarımın hiçbiri henüz dünya evine girmemişti. Başımızı sokacak küçük bir yuvamız vardı. Geceleri ebeveynlerim o eski, gıcırdayan tahta karyolalarında istirahat ederken; biz kardeşler yere serdiğimiz ince şiltelerin üzerinde birbirimize sokularak uykuya dalardık.
Yeni yılın gelişi şerefine akşam yemeği için tabakları masaya özenle yerleştirdim. İhsen dünyasında yeni yıl, baharın müjdecisi olan Sesiun ayının (bizim takvimizdeki mayıs ayı gibi) ilk günlerinde kutlanır. İçim içime sığmıyor! Diğer akranlarımın aksine yeni yılda hiç hediye almamış olsam da bu durumdan şikayetçi değilim, bunun için asla sızlanmam. Biliyorum ki bir gün imkanları olduğunda annemle babam beni de sevindirecekler. Nihayetinde ablalarım da benimle aynı kaderi paylaşıyordu.
Uzun zamandır üzerime yeni bir kıyafet almamıştık, bu yüzden elimdeki eskilerle idare etmek zorundaydım. İki yıl evvel annemin gezgin tüccarlardan aldığı mavi elbisemi giydim. Artık boyuma biraz kısa geliyor, etekleri dizlerimin hemen üzerinde bitiyordu. Özenle ördüğüm saçlarıma, elbisemle uyumlu açık mavi şeritler bağladım. Kısıtlı imkanlarımıza rağmen, ben de köydeki diğer çocuklar gibi eğitimime devam ediyordum.
En yakın dostum Seina adında bir elfti. Benim kumral tenimin ve uzun kahverengi saçlarımın aksine, onun altın sarısı bukleleri ve bembeyaz bir cildi vardı. Geçenlerde bana "Kızıl Kız" adında bir kitap armağan etmişti. Henüz sayfalarını çevirme fırsatı bulamamıştım ama bugün okumaya kararlıydım. Annemin yatağına ilişip eserin kapağını hayranlıkla inceledim. Yeşil bir ciltle kaplanmış kitabın üzerinde, sanki acemi bir ressamın elinden çıkmışçasına havuç renginde bir tilki figürü duruyordu. Ben tam o çizime dalmışken...
Ebeveynlerimin yatağında sessizce oturmuş hayallere dalmışken, annemin gür sesi beni derin düşüncelerimden çekip çıkardı: "Agatha, kalk ve yemeğini ye!"
"Tamam anne," diye karşılık verdim. Yüzümde belirgin bir gülümseme olmasa da dediğini ikiletmeden yaptım.
Elimdeki kitabı kapatıp yatağın üzerine usulca bıraktım. Evin ortasındaki küçük yer masasının etrafında dokuz kişi bir araya gelmiştik. Gecenin karanlığı pencerelerden süzülüp evimizi doldururken, annem yuvarlak masanın tam merkezine tek bir mum yerleştirdi; babam ise vakit kaybetmeden mumu ateşledi. Babam, titrek alevin ışığında bizlere sevgiyle bakarak dua etmemizi buyurdu: "Lefur, yeni yılda kullarının dileklerine kulak verir derler. Haydi evlatlarım, siz de kalbinizden geçenleri dileyin."
Herkes derin bir sessizliğe gömülüp gözlerini yumarak yeni yıl dileklerine odaklandı. Annem, zarif ellerini göğsünde birleştirmiş, dudaklarını belli belirsiz kıpırdatarak duasını fısıldıyordu. Ne dilediğini duyamasam da yüzündeki o ciddi ifade her şeyi anlatıyordu. Ablalarım ise birbirlerinin ellerine kenetlenmiş, ortak bir umuda tutunur gibiydiler. Ben ise onlara katılmadım.
Emma, gözlerini açmadan elini bana doğru uzattı ve alçak sesle, “Agatha, elini ver de birlikte dua edelim,” diye fısıldadı.
“Hayır, böyle iyiyim,” diyerek geri çevirdim onu. Kalbimdeki asıl niyeti onlara söyleyemezdim: Ben dileğimi cılız bir mum ışığına değil, gökyüzünün hükümdarı olan ay ışığına fısıldamak istiyordum.
Odanın kısıtlı imkanları içinde sandalye yerine yerdeki minderlerin üzerine tünemiştik. Bu yastıkları annem, köyümüzden geçen elf bir tüccardan almıştı. Kumaşlarının dokusu o kadar yumuşaktı ki üzerindeki karmaşık nakışlar, loş ışıkta bile büyüleyici görünüyordu. Masanın ortasında, buharı tüten bir tencere dolusu lahana çorbası ve yanına eşlik eden iki somun ekmek duruyordu; önümüzde ise sadece birer kaşık... Lahana tarlasında çalışan babama, tarla sahibi kadın tarafından nezaketle ikram edilen o sebzeler, şimdi evin içini iştah kabartan, buğulu bir kokuyla sarmalamıştı. Hepimiz sessizce kaşıklarımızı tencereye daldırıp bu mütevazı ziyafetin tadını çıkardık.
Yemek faslı bittiğinde annem çevik hareketlerle sofrayı topladı. Babam ve ablalarım, günün yorgunluğuyla erkenden uykunun kollarına sığınmak üzere yataklarına çekildiler.
Nihayet gece yarısı gelip çatmıştı. Özel bir gece kıyafetim olmadığı için sadece iç çamaşırlarımla yorganın altına süzüldüm. Ablalarımla paylaştığım o geniş döşeğe uzandım ama zihnim bir türlü huzur bulmuyordu. İçimde tarif edilemez bir heyecan, minik bir mutluluk kırıntısı ve hepsinden öte, körpe bir umut filizleniyordu.
Bir müddet tavanın karanlığını seyrettikten sonra dayanamayıp kitabımı elime aldım. Annemle babamın başucunda duran yağ lambasına doğru parmak uçlarımda, bir gölge kadar sessizce ilerledim. Kandili alıp yatağımın yanına döndüm ve fitili ateşledim. Tam bir saat boyunca kendimi o satırların arasına bıraktım. Topu topu elli iki sayfalık, incecik ama derin bir fantastik öyküydü bu. Baskıcı bir ailenin yanında sıkışıp kalmış yirmi yaşındaki bir kızın, özgürlüğüne kavuşmak için ettiği duaları anlatıyordu. Kız sonunda efsunlu bir tilkiye dönüşüyor; ailesinden, o dar sınırlardan koşarak uzaklaşıyor ve bambaşka diyarlara sığınıyordu. Orada ruhunu tamamlayan biriyle tanışıyor, aşkı buluyor ve kendi yuvasını kuruyordu. Kitabı yavaşça kapatırken iç çektim ve onu dikkatle okul çantamın içine yerleştirdim.
Yemekte giydiğim mavi elbisemi sessizce üzerime geçirdim ve kapıyı aralayıp dışarıya, gecenin kucağına adım attım. Gökyüzü hayret verici bir berraklıktaydı. Gümüşi ay ve elmas gibi parıldayan yıldızlar, karanlık semayı bir mücevher gibi süslüyordu. Uzun kahverengi saçlarımı serbest bıraktım. Gecenin serin yeli saçlarımın arasında geziniyor, yüzümde istemsiz bir tebessümün çiçek açmasına sebep oluyordu. Gözlerimi komşunun tarlasına çevirdim; mısırlar boy vermiş, hasada hazır hale gelmişlerdi. Rüzgar onların yapraklarını da şefkatle okşuyordu. Kendi kendime sordum: Acaba onlar da bu muazzam gökyüzünü izlerken benim hissettiğim o garip huzuru duyuyorlar mıydı?
Başımı yukarı kaldırıp, Lefur ile (Tanrıyla) konuşmaya karar verdim:
"Si Lefur! Acaba o kitaptaki kızıl tilki gibi, ben de bir gün gerçekten birini sevebilecek miyim?"
Rüzgar bu sorumun üzerine saçlarımı daha sert, adeta şakacı bir tavırla savurdu. Kıkırdadım. "Si Lefur! Sanırım bu 'evet' demekti."
Gözlerimi sıkıca yumdum ve ruhumun derinliklerindeki o büyük arzuyu dile getirdim: "Lefur, sana kalbimin en kuytu köşesindeki isteğimi haykırıyorum. Lütfen beni özgür bir kadın yap. Zenginliğin tadını bilmek, özgürlüğün kanatlarını kuşanmak istiyorum. Bastığım topraklar bir gezginin adımları kadar hafif olsun; okyanusların derin suları benim varlığımla coşsun."
Bu yakarışımın ardından esen rüzgar çok daha kudretli, çok daha güçlüydü. Soğuk iliğime işlediğinde hafifçe ürperdim. Titreyerek içeri süzüldüm, elbisemi hızla çıkarıp ablalarımın yanına, yorganın sıcaklığına sığındım. Kumaşın tenimi ısıtmasını beklerken yorganın altındaki hava ağırlaştı; nefesim daralınca başımı dışarı çıkarıp derin bir soluk aldım. Isındıkça göz kapaklarım ağırlaştı ve kendimi uykunun huzurlu derinliğine bıraktım.
Ertesi sabah annem gür sesiyle odayı inlettiğinde uyandım.
"Kalkın kızlar! Herkes işinin başına!"
Gözlerimi aralar aralamaz, "Anne, bugün okula gitmeme izin verir misin?" diye mırıldandım. Heyecandan yorganın kenarını avuçlarımın içinde sıkıştırıyordum. Annem duymamış gibi yapıp yerdeki minderleri masanın kenarına fırlattı. Bu kez daha ince, daha yalvaran bir tonla ricamı yineledim:
"Bu hafta hiç gidemedim. Lütfen anne..."
Annem duraksadı, bana baktı ve "Pekala," dedi. "Ama bu hafta başka izin yok. İşlerimiz çok ve yardımına ihtiyacım var Agatha."
"Tamam anne, çok teşekkür ederim! Söz veriyorum, bu hafta bir daha istemeyeceğim."
İçimden zafer çığlıkları atıyordum. Kalbim göğüs kafesimde bir kuş gibi çırpınıyordu. Bugün arkadaşlarımı görecektim, bugün dünya biraz daha parlaktı!
Annemin yanağına şefkatli, minik bir öpücük kondurup neşeyle yanından ayrıldım. Kahvaltı masasına oturduğumda şöyle bir göz gezdirdim; soframızda her zamanki gibi peynir, tereyağı, taze ekmek ve dumanı tüten çay vardı. Karnımı hızlıca doyurduktan sonra dün üzerimde olan mavi elbisemi tekrar giydim. Önceki gün saçlarıma taktığım o gökyüzü renkli kurdeleleri yeniden elime aldım. Saçlarımı iki yan her zamanki gibi ördüm; kurdeleler o örgülerin arasında öylesine zarif duruyordu ki... Eğer onları size gösterebilseydim, eminim siz de hayran kalırdınız.
Okula giderken ablalarımdan miras kalan eski çantayı kullanıyordum. Kenarı biraz yırtılmıştı fakat anneme iki gün boyunca diller dökmemin sonunda, yırtık yere öyle maharetli bir yama yaptı ki çantam adeta yeni gibi göründü. Heyecanla evden çıkıp koşar adımlarla Seina’nın kapısına vardım. Onu beklemeye koyuldum. Kapı açılıp beni karşısında görünce şaşkınlığını gizleyemedi. Gözleri parladı, sevinçten havalara uçacakmış gibi yanıma koşup bana sımsıkı sarıldı.
Seina, yüzünde sıcacık bir tebessümle sordu: "İzin koparabildin mi?"
"Evet! Evet! Hem de nasıl!" diye haykırdım art arda.
Mutluluktan çığlıklar atarak birbirimize kenetlendik. Benim aksime dostumun her gün farklı bir kıyafeti olur, saçlarını her daim şatafatlı ve göz alıcı aksesuarlar süslerdi. Onun bu ışıltılı halini hayranlıkla seyretmekten kendimi alıkoyamazdım.
Elimden sıkıca tutarak, "Sana anlatmam gereken o kadar çok şey var ki!" dedi.
Gözlerinin içine merakla bakarak, "Neler oldu?" diye sordum.
"Elfler, insanlar ve hayvanlar, kaynağı bilinmeyen uğursuz bir hastalık yüzünden birer birer ölüyorlarmış," dedi sesi titreyerek. "Ağaçlar ve tüm bitkiler, hiçbir sebep yokken kurumaya, solmaya başlamış."
Bir an ailemi ve sevdiklerimi düşünerek ürperdim. "Tanıdığım herkesin sıhhati yerinde, Lefura te hibena (Tanrıya şükürler olsun)," diye mırıldandım.
"Bizim tarafta da herkes iyi."
Yol boyunca Seina, diyarımızda vuku bulan hadiselerden bahsetti. Elfler ve insanlar, incir çekirdeğini doldurmayacak meseleler yüzünden birbirine girmiş durumdaydı.
"Çok anlamsız sebeplerle hırpalıyorlar birbirlerini," diye hak verdim ona.
"Evet, haklısın. İşin garibi, artık yağan yağmurlar bile toprağı beslemiyor, tarlalar susuzluktan kavruluyor. Cadılar yeni fidanlar dikmekten bitap düştü. Hayvan ölümlerine ise bir çare bulamıyorlar."
Bu duyduklarım alışılagelmişin dışındaydı, içimi kemiren merakla sordum: "Peki, bu masum hayvanlar neden ölüyor?"
Seina omuzlarını silkti: "Kimse bilmiyor. Komşumuzun köpeği de aniden can vermiş. Adamcağız, hayvanın hiçbir rahatsızlığının olmadığını söylüyordu."
Bakışlarım hüzünle toprağa kaydı. "Çok üzücü..."
"Dahası da var," diye devam etti Seina. "Gizliden gizliye kölelik ticareti yayılmaya başlamış. Bazı hayvanların nesli sırf av merakı yüzünden tükenme noktasına gelmiş. Hastalıklar ve yok oluşlar her yanı sarmış durumda."
"Ciddi misin sen?"
"Maalesef evet."
"Peki ama Kral Levon ve kudretli cadılar bu yıkım hakkında ne düşünüyorlar?"
"Tam bilemiyorum ama sanırım büyük bir plan üzerindeler. Cadılar büyü yapmaktan ve doğayı korumaya çalışmaktan yorgun düştüler. Artık dengeyi sağlamakta zorlanıyorlar, güçleri her yere yetişmiyor."
Yerdeki küçük bir çakıl taşına sertçe vurarak, "Ah, bu anlattıkların çok korkunç. Lütfen bana biraz da güzel şeylerden bahset Seina," dedim.
Dostum muzip bir tavırla gülümsedi: "Önce sen söyle bakalım, sana verdiğim kitabı bitirdin mi?"
"Elbette! Okumaz olur muyum hiç? Bir gün ben de tıpkı o 'Kızıl Kız' gibi bilinmez diyarlara yelken açmak, uzaklara gitmek istiyorum."
Sohbetin koyuluğuna o kadar dalmıştık ki, okulun önüne vardığımızı ancak fark edebildik. Mektebimizi en son geçen hafta görmüştüm ve onu ne kadar özlediğimi o an anladım. Binanın dış görünüşünü bir süre hayranlıkla inceledim. Tek katlı, oldukça mütevazı ve sade bir yapıydı. Girişinde üç basamaklı, şirin bir merdiveni vardı. Duvarları güneşten solmuş soluk bir sarıya boyanmıştı; çatısı, pencereleri ve merdivenleri ise uçuk mavi tonlarındaydı.
Bahçe kapısında bizi öğretmenimiz karşıladı. Kapı gümüştendi ve üzerinde zarif limon yaprağı motifleri işliydi. Öğretmenimiz bir insandı; altın parıltılı saçları, incecik dudakları olan, oldukça zayıf ve genç bir hanımdı. Ama yüzünden o eksik olmayan gülümsemesi... Öyle bir gülüşü vardı ki, insanın en soğuk gününde bile içini ısıtmaya yeterdi. Saçlarının rengini her zaman taze bala benzetirdim. Onu ne kadar çok sevdiğim sanırım anlatışımdan bile belli oluyordur.
Bizim okulumuz, civardaki diğer okullara kıyasla en küçüğüydü. Normalde her köyde en az beş katlı üç büyük okul bulunurdu. Bunu biliyordum çünkü Seina ile birkaç yıl önce gizlice diğer köylere kaçar, etrafı keşfederdik. Size ne kadar meraklı ve macera tutkunu bir ruhum olduğundan söz etmiş miydim? Bu yıl okuldaki son senemdi ve burayı gerçekten çok özleyecektim.
Öğretmenimizin ismi Olivia’ydı.
Olivia Hanım: "Hoş geldiniz kızlar! Çabuk içeri geçin. Sanırım yağmur yolda, malum havalar son vakitlerde iyice kötüleşti," diyerek bizi içeri davet etti.
Sınıfa adım atar atmaz en önden üçüncü sıradaki yerime yerleştim. İçeride henüz birkaç kişi vardı, diğerlerinin de eli kulağındaydı.
Nihayet tüm arkadaşlarımız toplandığında ders başaldı. Dört saat süren eğitimin ardından, hepimiz yorgun ama huzurlu gözlerle evlerimize dönmek üzere ayaklandık. Sınıftaki herkes beni çok severdi; sınıfa girdiğimde hepsinin yüzünde güller açmıştı. Seina ile eve doğru yola koyulmadan önce ona verdiğim bir sözü tutmak üzere anlaştık. Askal köyü ile neredeyse komşu sayılan Tiaus köyüne gidecek ve oradaki o meşhur dut ağacının tepesine tırmanacaktık. Çantalarımızı sırtımıza fırlattığımız gibi neşeyle oraya doğru koşmaya başladık.
Nefes nefese koştururken, yanımda aynı hızla ilerleyen Seina’ya seslendim: "Çok yoruldum Seina! Nerede bu ağaç?"
"Az sabret, neredeyse vardık sayılır!" diye karşılık verdi. Bir başkasının mülkü olduğunu tahmin ettiğim geniş bir araziye doğru elimden tutarak beni çekiştirdi. Tarlaya ayak bastığımızda hızla çevreme göz gezdirdim. Oldukça bakımsız, kendi haline terk edilmiş bir toprak parçasıydı burası; o devasa dut ağacından başka ne bir bitki ne de dikili bir ağaç göze çarpıyordu. Başımı kaldırıp ağacın heybetine baktığımda, Seina’nın neden bu kadar ısrarcı olduğunu anladım. Adeta büyülenmiştim.
"İnanılmaz! Seina, gerçekten haklıymışsın. Bu ağaç sandığımdan da devasa!"
Seina göğsünü kabartarak, "Tabii ki öyle. Ne sandın?" dedi gururla.
"Peki, burayı nasıl keşfettin?"
"Babamla şehre giderken tesadüfen görmüştüm."
O kadim gövdenin dibinde, dut ağacının gölgesinde saatlerce vakit geçirdik. Zaman, sanki görünmez bir nehir gibi altımızdan akıp gitmişti; nasıl geçtiğini ruhumuz bile duymamıştı. Gökyüzü kızıla boyanıp güneş dağların ardındaki yatağına çekilmeye başladığında gerçeği fark ettik.
"Eyvah Seina! Annem beni öldürecek, akşam olmuş bile!" diyerek endişeyle dalların arasından aşağı süzüldüm.
Seina da aynı telaşla, "Benimkiler de çok öfkelenecek. Vaktin nasıl bu kadar çabuk tükendiğini anlayamadım. Haydi, tabana kuvvet koşalım!" dedi. Gözlerinde hâlâ o bitmek bilmeyen heyecanın pırıltıları vardı.
"Tamam, gidelim!"
Evlerimize yetişmek için tüm gücümüzle koştuk ama nafile... Güneş çoktan batmış, ilk yıldızlar lacivert semada parlamaya başlamıştı. Seina kendi kapısına vardığında, benim hâlâ beş dakikalık bir yolum vardı. Soluk soluğa koşturduğumu gören komşumuz İlda hala, şaşkın bir ifadeyle…
"Nereye böyle aceleyle yavrum?" diye sordu.
"Eve yetişmeye çalışıyorum İlda hala!" diye bağırdım arkama bile bakmadan. Hızla uzaklaşırken omuzlarımın üzerinden onun küçülen karaltısını bir anlığına görebildim.
Evin kapısına vardığımda dermanım kesilmişti; ellerimi dizlerime dayayıp kurumuş dilimi damağımı hafifçe ıslatmaya çalıştım. Kalbim göğüs kafesimi zorluyor, aldığım her nefes ciğerlerimi bir alev gibi yakıyordu. Terden sırılsıklam olmuştum. Kapıyı usulca aralayıp içeri süzüldüğümde, annemin yatağında oturmuş, gözlerini kapıya dikmiş beni beklediğini gördüm. Babam ve ablalarım ise masanın başında sessizce yemeklerini yiyorlardı. Annem beni görür görmez hızla ayağa kalkıp yanıma geldi. Bir azar işiteceğimi ya da bir tokat yiyeceğimi düşünerek korkuyla gözlerimi yumdum; ancak beklediğimin aksine o zayıf ama şefkatli kollarıyla bana sımsıkı sarıldı.
"Neredeydin kızım? Beni meraktan öldürdün!" dedi titreyen bir sesle.
"Çok özür dilerim anne. Seina ile biraz dolaşmaya çıkmıştık, zamanın nasıl geçtiğini gerçekten fark edemedim."
Annem, saçlarımı okşayarak, "Bir daha beni böyle endişe içinde bırakma. Haydi, ellerini yıka da masaya geç," dedi.
Dışarı çıkıp evimizin yanındaki demir musluğu çevirdim. İncecik akan suyun altına ellerimi tuttum. Dut ağacına tırmanırken avuçlarıma ve parmaklarıma irili ufaklı kıymıklar saplanmıştı. Cildime batan bu küçük odun parçalarını çıkarmak pek zor olmadı. Tırnaklarımın arasındaki kiri ve tozu temizlemek için ellerimi bir süre suyun altında ovuşturdum. Nihayet temizlendiğimden emin olduğumda içeri döndüm. Masada sadece peynir ve ekmek kalmıştı ama o anki açlığımla bu mütevazı sofra bile bana bir ziyafet gibi göründü; iştahla yemeye koyuldum.
Uzun ve yorucu bir günün daha sonuna gelmiştik. Babam, biz kız kardeşlerin rahatça üstlerini değiştirebilmesi için bir süreliğine dışarı çıktı. Bazı ablalarımın annemin aldığı pijamaları vardı; ben ise kirlenmiş elbisemi çıkarıp katlayarak baş ucumdaki yere bıraktım. Şilteme uzandığımda, birkaç dakika boyunca pencereden süzülen karanlığı izleyerek bugünü düşündüm. Ağacın tepesinde hissettiğim o özgürlük duygusu her aklıma geldiğinde, kalbim yeniden heyecanla çarpıyor ve yüzümde huzurlu bir gülümseme beliriyordu.
Ertesi sabah gözlerimi açtığımda, güneşin tavanı aydınlatan huzmeleriyle karşılaştım. Annemin her zamanki gür sesiyle yataktan kalkıp dün çıkardığım elbisemi tekrar giydim. Kahvaltı çoktan hazırlanmıştı ve herkes masanın etrafında toplanmıştı. Elimi yüzümü yıkayıp aralarına katıldım. Bir dilim ekmeğe tereyağı sürüp tam ağzıma götürecekken, kapıda yankılanan sert ve ısrarcı bir vurulma sesiyle irkildim. Hepimizin bakışları hayretle kapıya döndü. Babam, ağzındaki lokmayı güçlükle yutup mırıldanarak yerinden kalktı ve ağır adımlarla kapıya yöneldi. Kapıyı araladığında, gümüş zırhları güneş altında parlayan iki kraliyet askeriyle karşılaştık.
"Selam olsun! Çiftçi Stefan’ın evi burası mıdır?" diye sordu askerlerden biri.
Babam, sesi titreyerek, "E-evet, buyurun? Bir sorun mu vardı?" dedi. Endişesi yüzünün her hattından okunuyordu.
Asker, soğuk ve otoriter bir tonla, "Biz Kral’ın muhafızlarıyız. Kralımız Levon Methian sizi bizzat huzurunda görmek istiyor," dedi.
Askerin ağzından çıkan bu isimle birlikte annemin elleri korkudan zangır zangır titremeye başladı. Hemen yerinden fırlayıp kapıdaki zırhlı adamların yanına koştu.
"Bir kusur mu işledik? Neden çağırıyorsunuz?" diye sordu telaşla.
Muhafızın bakışları keskin ve tavizsizdi: "Biz nedenini bilmeyiz. Sadece bize verilen emri yerine getiriyoruz."
Babam derin bir nefes alıp, "Bekleyin, hemen geliyorum," dedi. Duvarda asılı duran, rengi solmuş eski ceketini omuzlarına geçirdi ve arkasına bile bakmadan askerlerle birlikte yola koyuldu.
Günün en temel vazifesi, ineklerimizi yaylanın taze çimenlerine ulaştırmaktı. Askerler ve babam evden ayrıldıktan kısa bir süre sonra, ben de hayvanları ahırdan çıkarıp yola koyuldum. Yaylanın keskin ayazı meşhurdur; bu yüzden oraya çıkarken her zaman üzerime en kalın giysilerimi kuşanırım. İki tane ineğimiz vardı, ikisi de dişiydi. Birinin adı Alaca’ydı, diğerininkini ise annem koymuştu: Asin.
Yaylamız, evimizden yaklaşık bir saatlik yürüme mesafesindeydi. Oraya gitmeyi, doğanın kucağında olmayı hep çok sevmişimdir. İnekler kendi hallerinde sakince otlarken, ben çimenlerin üzerine uzanır, gökyüzünü izleyerek gelecekte beni bekleyen maceraların hayaline dalardım. Onlar zaten uslu hayvanlardı, gözümün önünden pek ayrılmazlardı.
Gümüşi bir yarım ay semada belirdiğinde, Asin ve Alaca’ya eve dönüş vaktinin geldiğini işaret ettim. Artık yolu ezberlemişlerdi. Hatta bazen vakitleri geldiğinde, sanki "Artık sıkıldık, hadi yuvamıza dönelim" dercesine baş ucumda dikilip beni beklerlerdi. Alaca, tepeden tırnağa kahverengi tüylerle kaplıydı. Asin ise ona çok benzemesine rağmen, alnından burnuna kadar inen bembeyaz bir lekeye sahipti.
Nihayet bahçe kapısını araladığımda, ikisi de vakit kaybetmeden kendi sığınaklarının yolunu tuttu. Annem ise elinde kovalarla, sağım yapmak için ahırın önünde bizi bekliyordu.
Elime bir kova iliştirirken, "Şunu al bakalım," dedi.
Sapını sıkıca kavrayıp soluklanmaya bile fırsat bulamadan içeri girdim. Annem Alaca’nın yanına çöktü; ben ise Asin’e yaklaştım. Sağmaya başlamadan önce rahatlaması için tüylerini şefkatle okşadım, ardından işe koyuldum. Kendi düşüncelerime öylesine dalmıştım ki, annemin boğuk sesini duyduğunda irkilerek kendime geldim. Ağlıyordu...
"Anne, bir şey mi oldu?" diye sordum telaşla.
annem Christine gözyaşlarını gizlemeye çalışarak, "Hayır kızım, yok bir şey," diye mırıldandı.
"Babam döndü, değil mi?"
"Evet," dedi ve yeniden o sessiz, yakıcı hıçkırıklarına teslim oldu. Annem pek ağlayan bir kadın değildi; aslında onun gözyaşlarına ilk kez tanıklık ediyordum. Bu durum, içime tarif edilemez bir endişe tohumu ekti.
İşimiz bittiğinde kulübeden ayrıldık. Annem, sütle doldurduğum kovayı yumuşak bir hareketle elimden alıp ablalarıma götürdü. Ben ise ellerimi temizleyip içeri geçtim; akşam yemeği saati gelmişti. Sofra kurulurken dışarıda çalışan Violet’in yanına gittim.
"Violet, neler oluyor?"
"Neden sordun?" dedi yüzüme bakmadan.
"Annem ağlıyor..."
Violet iç çekerek, "Evet. Babamla şiddetli bir tartışma yaşadılar," dedi.
"Neden peki?"
"Si Lefur! Agatha, bilmiyorum. Konuşmaya başladıklarında bizi dışarı çıkardılar."
Bunu mutlaka öğrenmeliydim! Annemin o kederli halini gördüğümden beri içimi kemiren bir huzursuzluk vardı. İçeri döndüğümde babam her zamanki gibi gaz lambasının sarı ışığı altında, sofrada oturuyordu. Annem sofrayı kurmuş ama yemeğe oturmadan yatağına uzanmıştı. Orada, sessiz gözyaşlarına sarılarak yatıyordu. Sessizce sofraya iliştim ve babamla yemeğe başladık. Normalde babamla pek konuşmazdım ama bu sefer yüzünde bir cevap ararcasına gözlerimi ondan ayırmadım.
"Annem neden ağlıyor baba?"
babam Stefan, yüzüme bakmadan, "Boş ver kızım, mühim bir şey yok," diyerek konuyu kestirip attı.
Babam da cevap vermemişti. Ablalarım yemeklerini bitirince sofrayı topladılar. Bir günün daha sonuna gelmiştik. Hepimiz yataklarımıza girdik ama annemin hıçkırıkları kesilmiyordu. O orada öylece acı çekerken uykunun beni bulması imkansızdı.
Gece yarısına doğru babam, herkesin derin uykuda olduğunu sanarak fısıltıyla konuşmaya başladı.
"Artık ağlamayı kes Christine."
"Onu onlara vermeyeceğim!" dedi annem, sesi hınç doluydu.
"Seninle konuşmuştuk. Sadece üç gün... Üç gün sonra tekrar bizimle olacak."
"Ama onun hayatını ellerinden söküp alacağız!"
"Ona çok daha güzel bir hayat vadediyorum. Sırf bu sefaletten kurtulmak için... Bir düşünsene tatlım, hem zengin olacağız hem de bu hayattan bir çıkış yolu bulacağız."
"Ne pahasına? Kızımın istikbalini karartarak mı?"
"İş bittiğinde buralardan çok uzaklara gideriz. Avuç dolusu paramız olacak."
Annem ağlamaya devam ediyordu. Nasıl olduğunu bilmiyorum ama onların bu gizemli ve korkutucu konuşmalarını dinlerken uykuya yenik düşmüşüm. Sabah, pencereden süzülen güneş huzmelerinin tavanı aydınlatmasıyla uyandım. Bu kez annem beni uyandırmamıştı. Dışarı çıktığımda ablalarımın komşuya gittiğini öğrendim. Ahıra baktığımda inekler de yerinde değildi; sanırım bugün onları yaylaya annem götürmüştü.
Bahçede babamla karşılaştım. Normalde bu saatlerde çoktan işe gitmiş olurdu. Yanına gittiğimde ceketini çıkarıp çaydanlığı kaynaması için sobanın üzerine bıraktığını gördüm. Arkasını döndüğünde kapıda dikilen beni fark etti.
"Ah Agatha, hazırlan tatlım. Kralın huzuruna çıkacağız."
"Neden baba? Bir sorun mu var?"
"Hayır, bir sorun yok. Hadi, peynir ekmek koy da hemen atıştırıp yola koyulalım."
"Tamam baba."
Gerçekten bugün saraya, Kral’ın yanına gidecektim! İçimdeki o saf sevinç dalgası hemen yüzümde bir tebessüme dönüştü. Dolabımdaki en nadide parçayı, uçuk pembe renkli balon kollu elbisemi çıkardım. Etekleri dizimin hemen altına inen, sade ama zarif bir elbiseydi bu. Babam ceketini giydikten sonra evden çıktık. Yol boyunca tek bir kelime bile etmedi. Ben de sessizliğimi korudum; zihnim hayallerle meşguldü. Kral bana ne diyecekti acaba? Belki sarayda bir iş verirdi, belki de ailemize yardım elini uzatırdı...
Nihayet sarayın o heybetli kapılarına vardığımızda bizi gümüşi zırhlar içinde iki muhafız karşıladı; biri insan, diğeri ise elfti. Her ikisinin de sağ elinde gökyüzüne uzanan devasa mızraklar vardı ve kapı eşiğinde adeta birer heykel gibi kıpırtısız duruyorlardı. Babamı gördüklerinde, sağ kollarındaki silahlarını bir disiplinle sol tarafa aldılar. Babam bu hareketi "geçiş izni" olarak algılayıp, saygıyla başını öne eğerek ilerledi.
Eşiği geçtiğimizde, salon boyunca uzanan toprak tonlarında devasa bir halı bizi karşıladı; halının kenarları canlı turuncu motiflerle bezenmişti. Babamın peşi sıra bu yumuşak dokunun üzerinde yürürken sağ taraftaki ahşap bir kapıyı araladık. Karşımızda ıssız ve uzun koridorlar uzanıyordu. Pencerelerden süzülen güneş huzmeleri koridoru öylesine aydınlatıyordu ki her köşe parıl parıldı. Yolun sonundan sola döndüğümüzde yine zırhlı gardiyanların beklediği görkemli bir kapıya ulaştık. Babam, muhafızlara yaklaşarak kısık bir sesle, "Yardımcı Leysin ile görüşmek istiyoruz," dedi. Gardiyanlardan biri başıyla onay verip yanımızdan uzaklaştı.
Yaklaşık beş dakika sonra, yanında bir elfle birlikte geri döndü. Karşımıza gelen kişi orta boylu, sarı saçlı, ne çelimsiz ne de iri yarı denilebilecek, oldukça dengeli bir cüsseye sahipti. Üzerinde beyaz kollu bir gömlek, onun üstünde zümrüt yeşili kolsuz bir ceket ve siyah deri bir pantolon vardı; ayaklarındaki botlar ise simsiyah deridendi. Yanımıza ulaştığında bakışlarını yüzümde gezdirdi ve beni dikkatle süzdü. "Buyurun geçelim. Kral Levon sizi bekliyordu," dedi.
Kralın ismini işittiğim an, göğüs kafesimde hapsolmuş bir kuş gibi kalbim hızla çırpınmaya başladı. Avuç içlerimden ellerime doğru soğuk bir ter yayılıyordu. Heyecanımı gizlemeye çalışarak yüzümde kısa ömürlü, istemsiz bir tebessüm yarattım.
Elf kapıyı araladığında içeriye adım attık. Kralı gördüğüm o an, nutkum tutuldu; heyecandan adeta şoka girmiştim. Öyle ki odanın ihtişamını incelemeye bile mecalim kalmamıştı. Kral ayaktaydı ve önündeki masada devasa bir harita seriliydi. Hemen sağında ise omuzlarına dökülen kahverengi saçları ve bembeyaz teniyle orta boylu bir kadın duruyordu. Kral şatafatlı, göz alıcı kıyafetler içindeyken; kadın, kolları işlemeli, uzun ve oldukça sade, yeşil bir elbiseye bürünmüştü.
Kral Levon, "Hoş geldin Stefan. Yaklaşın, çekinmeyin," diyerek bizi davet etti.
Kralın saçları o kadar bakımlı ve parlaktı ki, daha önce hiç kimsede böylesine ışıltılı teller görmemiştim; sarı saçlarını ensesinde düşük bir at kuyruğu yapmıştı. Yanındaki cadı ise beni fark ettiğinde, çehresine anlam veremediğim kederli bir ifade çöktü.
"Ah, güzel kızım... Sen çok gençmişsin," diye mırıldandı kadın.
Kral Levon ise araya girdi: "Fakat krallığımız için bu kutsal görevi üstlenecek kadar cesur ve büyük yürekli biri."
Şaşkınlıkla atıldım: "Affınıza sığınırım kralım ama sormamda bir sakınca yoksa; ben tam olarak nasıl bir görevi üstlendim?"
Cadı, şüpheyle babama döndü: "Ona anlatmadın mı? Görevinden haberi yok mu?"
Babam Stefan, "Efendim, eğer ona gerçeği söyleseydim bugün burada olamazdık," dedi buz gibi bir sesle.
Cadı, "O halde diğer kızlarından kabul edecek birini getirseydin," diye çıkıştı.
Babamın cevabı ise kanımı dondurdu: "En küçük kızım bu. Diğerlerini o yaşlara getirene kadar çok çalıştım. Eğer onlardan birine bir şey olursa, bu benim için büyük bir kayıp olur."
Cadı, babama tiksintiyle baktı: "İyi bir baba değilsin insan. Hem de hiç..."
Bu sözleri duyduğumda buz kestim. Dehşet hissi tüm vücudumu bir sarmaşık gibi sardı. Neydi bu görev? Benden canımı mı isteyeceklerdi? Ölmek istemiyordum; henüz yaşanmamış o kadar çok hayalim vardı ki! İçimde korku ve düşünce fırtınaları koparken, onları sadece donuk ve anlamsız bir ifadeyle izleyebiliyordum.
Kral Levon, "Sen sorumsuz bir ebeveynsin Stefan," dedi sertçe. "Ayin sona erdiğinde sana vaat edilen bolca altını göndereceğim ancak kızı kendi himayem altına alıyorum. Onu senin gibi birinin yanında bırakamam."
"Neler oluyor? Lütfen bana da anlatın kralım!" diye yalvardım.
Cadı yumuşak bir sesle, "Bir şey yok Serephia," dedi. "Size her şeyi açıklayacağım."
"Lütfen şimdi anlatın!"
Kral Levon babama dönerek, "Sen gidebilirsin Stefan. Artık buradaki işin bitti," dedi.
Babam tereddütle, "Ama efendim, kızım?" diye sordu.
"Kızını unut ve bu olanlardan kimseye bahsetme. Eğer tek bir kelime duyarsam seni yaşatmam!"
Babam başını önüne eğip yavaş adımlarla kapıya doğru yöneldiğinde, bir cinnet anıyla koşup elini tuttum. Korku ve heyecandan aklımı yitirecek gibiydim. Tek bir düşünce zihnimi tırmalıyordu: Burada kalmamalıyım.
"Baba hayır! Beni burada bırakma, çok korkuyorum!"
Bu feryatlar dökülürken gözyaşlarım, zindanda yıllarca bekledikten sonra özgürlüğüne kavuşan köleler gibi şakaklarımdan süzüldü. Ağlamaktan babamı artık bulanık görüyordum. O, kolunu pençelerimden kurtarmaya çalıştıkça ben daha büyük bir hırsla sarılıyordum. Hıçkırıklarım odayı dolduruyordu.
"Gitme baba! Bırakma beni ne olursun... Söz veriyorum bir daha okula gitmeyeceğim!"
Babam sanki beni duymuyordu; bu hissizliği korkularımı daha da körüklüyordu. Nefes alacak vaktim bile yoktu, sanki boğuluyordum. Odadaki kadın, o ince ses tonuyla bana ulaşmaya çalıştı:
"Güzelim, bırak baban gitsin. Sana söz veriyorum, sana en muazzam hayatı bahşedeceğim. Bu görev nihayete erdiğinde her istediğin senin olacak. Ona ihtiyacın yok."
Ama ben delirmiş gibiydim; kadının vaatlerini duymuyor, duymak istemiyordum. Tek arzum o küçük, yoksul evimize dönebilmekti. Hayatımdan memnundum ben! Si Lefur! Lütfen buna izin verme!
Hıçkıra hıçkıra ağlarken, aniden tüm bedenimi bir sakinlik ve tarifsiz bir uyku hali esir aldı. Bu uyuşukluğa karşı direnmeye çalıştım ama göz kapaklarım ruhumun isyanına ihanet ediyordu; onları kontrol edemiyordum. Ellerim güçsüzleşti, tırnaklarımı geçirdiğim babamın ceketini mecburen bıraktım. Dizlerimin üzerine çöktüm. Bedenim yavaşça geriye, soğuk zemine doğru çekiliyordu. Sonunda vücudum taş yerle temas ettiğinde dünyam kararmaya başladı. Duyduğum en son şey kadının fısıltısıydı:
"Uyu ve dinlen tatlım..."
…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………
…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………
…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………
…………………………………………………………………………………………………………………………………………………………………
Gözlerimi araladığımda etrafı sisli bir pusun arkasından görüyordum. Bedenim hiçbir duyuyu algılamıyordu; sanki ağır bir baygınlıktan uyanmaya çalışan bir yabancı gibiydim. Bakışlarım zifiri karanlıktaki tavanın belirsiz boşluğuna takıldığında, bilincim yavaş yavaş yerine gelmeye başladı. Zihnim berraklaştıkça, babamın bana yaşattığı o korkunç ihanetin anıları birer birer canlandı.
Hatıralar, zehirli bir sarmaşık gibi göğsüme dolanıp nefesimi kesti. Kalbim sızıyla dolarken sağ gözümden tek bir damla yaş süzüldü. Sağ elim karnımın üzerinde, sol elim ise başımın altındaki yabancı yastığın üzerinde öylece duruyordu. Doğrulmak, hayata dönmek istemiyordum; gözlerimi sıkıca yumdum. Uyanmak, gerçeği kabullenmek demekti. Yaşadıklarımın sadece kâbusun karanlık bir oyunu olmasını diledim. Annem yanımda olmalıydı, o sıradan ve huzurlu günlerime geri dönmeliydim. Bu boş varsayımlar zihnimde yankılanırken, gözyaşlarım sessizce yastığa süzülüp kumaşta ıslak izler bırakıyordu. Kıpırdamaya bile mecalim yoktu. Hayır, hareket etmeyecektim. Geleceğin ne getireceğini sorgulamayacaktım. Sadece bu hissizlikte kalacaktım; şu an tek ihtiyacım olan buydu.
Bakışlarım odanın içinde boş boş gezinirken, yaşlarla dolup taşan gözlerim yüzünden görüşümü tamamen kaybetmiş gibiydim. "Dayan Agatha," diye fısıldadı iç sesim, ağlayan bedenime teselli verircesine. "Ağlama, ayağa kalk ve buradan kaç. Hayallerinin peşinden git." Ancak ruhumun bu davetini bedenim kararlılıkla reddediyordu: "Hayır, burada kal ve yerinden kıpırdama." İçimdeki bu iki kutup çatışırken benliğim pes etmemem için beni zorluyordu: "Burada kalırsan başına ne geleceğini bilmiyorsun ama kaçarsan özgürlük senin olacak." Nihayet içimdeki o direniş beni ikna etmeyi başardı. Hıçkırıklarımı bastırarak başımı sol tarafa çevirdim; odanın içindeki geniş pencereden süzülen ay, odayı aydınlıkla kutsuyordu.
Zorlukla da olsa doğruldum. Yatağın üzerinde oturur vaziyette, bir süre o gümüşi ayı izledim. Gökyüzündeki o parlak küre sanki bana "Git buradan," diye bağırıyordu. Titreyen ellerimle gözlerimi silip ayağa kalktım. Üzerimde uzun, bembeyaz bir gecelik vardı. Hayatım boyunca hiç pijamam olmamıştı, bu ipeksi kumaş bana ait değildi. Yalın ayaklarımla yatağın başucundaki o büyük pencereye yaklaştım. Burası çok yüksekti; öyle ki odam kadim ağaçların tepelerinden bile yukarıdaydı. Merdivenlerden kurtulup kaçmamın imkânı yoktu.
Tek bir kaçış yolum kalmıştı: Kendimi boşluğa bırakmak. Hiç tereddüt etmeden pervaza çıktım. Keskin rüzgâr yüzüme bir tokat gibi çarptı. Bu kez yel saçlarımı okşamıyordu; sanki yapmamam için bana feryat ediyordu. Ellerimi göğe yükseltip kollarımı iki yana açtım. "Beni yanına al Si Lefur! Lütfen!" diye fısıldadım ve gözlerimi sonsuzluğa yumdum. Bedenimi boşluğun insafına bıraktım, kendimi ebediyete gömmek istiyordum. Ayaklarım mermerden koptuğunda, soğuk rüzgârın tenimi kestiğini hissettim. Ancak tam o anda bir şey oldu... Doğaya aykırı, açıklanamaz bir his.
Ayaklarımın altında, az önceki o aynı buz kesmiş zemini tekrar hissettim. Ölüm bu kadar hissiz ve acısız mıydı? Korkudan gözlerimi açmaya cesaret edemiyordum. Gerçekten ölmüş müydüm? Bedenim zangır zangır titrerken o kadının sesini duydum:
"Aç gözlerini tatlım."
"Ölmedim mi?" diye fısıldadım.
Cadı, "Hayır," dedi kararlı bir tonla. "Buna izin vereceğimi mi sandın Serephia?"
"O zaman canımı yakmadan öldür beni..."
Cadı, kapının önündeki karanlığın içinde dikiliyordu. Ay ışığının hüzmeleri yüzüne ancak ulaşıyordu. Yavaş adımlarla yanıma yaklaştı; ses tonu hem çok ciddi hem de tarif edilemez bir hüzünle yüklüydü.
"Seni öldürmeyeceğim. Lütfen Serephia, benden böyle bir şey talep etme."
"Benden ne istiyorsunuz?" diye çıkıştım çaresizce.
"Sadece küçük bir anlaşma, Serephia."
"İsmim Agatha! Bana neden sürekli o isimle hitap ediyorsun?"
"Serephia, 'Yüce Anne' demektir."
"Ama ben senden çok daha küçüğüm!"
Cadı, gözlerini gözlerime dikti: "Ama sen sonsuzluğu doğuracak olansın."
"Anlamıyorum... Ben sadece bir insanım. Sen de öylesin."
"Hayır," dedi cadı. "Sen Serephia'sın; Yüce Anne, seçilmiş bakire. Kader bu kutsal vazife için seni işaret etti."
Zihnim bulanırken gözlerim yeniden yaşlarla dolmaya başladı. Kimse tarafından bir şeye seçilmek istemiyordum; sadece o eski, gösterişsiz hayatıma dönmeyi arzuluyordum. Korkuyla bir adım geri çekildim.
Cadı, "Bak tatlım, sana her şeyi açıklayacağım," diyerek yanıma yaklaştı ve az önce uzandığım yatağın kenarına oturdu. Sesinde kederin o ağır hükmü hissediliyordu: "Doğanın dengesi bozuldu. Eğer bir şeyler yapmazsak İhsen dünyasında tek bir canlı nefes alamayacak. Sular zehirlenecek, toprak bereketiyle vedalaşacak ve güneşe hasret kalacağız. Bu kararı tüm dünyanın kral ve kraliçeleri ortaklaşa aldı. Yoldaşlarımızla hepsini ziyaret ettik ve tek çözümü anlattık: Doğayı koruyacak bir ruha, İhsen dünyasına taze bir nefese ihtiyaç var. Hastalıklar yayılıyor, denge altüst oldu. Biz cadılar artık bunu onaramıyoruz."
"Denge neden bozuldu? Ben nasıl yardım edebilirim?" diye sordum titreyerek.
"Lianora adında bir cadı, ölen sevgilisini geri döndürmek için kadim ve yasak bir büyü yaptı. Bu büyü o kadar güçlüydü ki her canlıyı kurban etmeyi gerektiriyordu; buna insanlar ve elfler de dahildi. Onun bu ihtirası yüzünden tüm dünya lanetlendi. Büyü bir efsaneydi ama Lianora onu gerçeğe dönüştürdü. Cadı konseyi olarak güçlerini elinden alıp onu sürgün ettik. Ancak şimdi ondan daha büyük bir derdimiz var. Dünyaya doğanın ruhunu getirmeliyiz ve bunu senin yapmanı istiyoruz. Onu doğurana dek anne ol."
"Ben... Bunu istemiyorum!"
"Lütfen anla, bebeğin gelişimi ve dünyaya gelmesi sadece üç gün sürecek."
Söyledikleri aklın sınırlarını zorluyordu. Henüz bir çocuk sayılırken anne olmak... "İstemiyorum!" diye haykırdım.
"Lütfen tüm canlılığı kurtar Serephia. Karşılığında ne dilersen sana bahşedilecektir."
"Ne istersem mi?" diye sordum, sesimdeki korku bir anlığına merakla yer değiştirdi.
"Evet, ne istersen."
"Bu iş bittiğinde bana özgürlüğümü vereceksiniz."
Cadı, "Sen zaten özgürsün tatlım. Kabul etmesen de buradan gidebilirsin," dedi sakince.
"Hayır! Hem hür olmak hem de muazzam bir zenginliğe sahip olmak istiyorum. Her yeri gezmek, büyük bir kâşif olmak istiyorum. Kendi gemim olsun istiyorum!"
Karşımdaki bu gizemli kadın hiç tereddüt etmeden, "Tamam," dedi. Ne istediysem onayladı. Başını kaldırıp derin bakışlarını gözlerime mühürledi. "Yarın ayini gerçekleştireceğiz. Bir elf ve bir insan prensesinin kanıyla, ormanın derinliklerinde yapılacak bir ayin... Tüm cadılar orada olacak."
"Prensesleri öldürecek misiniz?" diye sordum dehşetle.
"Hayır," dedi ve ekledi: "Şimdi iyice dinlen Serephia. Yarından sonra çok yorgun düşeceksin."
"Pekala..."
Arkasını dönüp kapıya doğru ilerlerken onu sessizce izledim. Eşikten geçmeden önce arkasını dönmeden soğuk bir sesle ekledi: "Bir şey daha... Çocuğu doğurduktan sonra onu bize teslim edeceksin ve bir daha asla görmeyeceksin. Sen sadece onu dünyaya getirmekle görevlisin."
"Nasıl isterseniz," dedim ruhsuz bir sesle.
Cadı odadan çıktıktan sonra tekrar pencereye yöneldim. "Si Lefur, ben yarın Serephia olacağım," diye fısıldadım karanlığa. Rüzgâr yine tenimi okşamaya başladı. Kâşif olacaktım, kendi gemimle okyanuslara açılacaktım. Sonunda hayallerime dokunabilecektim. Az önce canına kıymaya çalışan, korkudan bilincini yitiren o kız gitmiş, yerine hırslı bir yabancı gelmişti. Kıkırdayarak yastığa sarıldım ve derin bir uykuya daldım. Gelecek günler ve gerçekleşmeyi bekleyen düşlerim için gözlerimi kapattım.
Kapıya vuran hafif bir tıkırtıyla gözlerimi araladım. "Gelin," dedim uykulu bir sesle, bir yandan da mahmurluğumu atmak için gözlerimi ovuşturuyordum. İçeri giren, dünkü gizemli cadıydı.
"Ben geldim Serephia. Yemek vakti geldi."
Ardından, üç elf hizmetkâr sessizce içeri girdi. Birinin ellerinde gümüş bir tepsi, diğerlerinin kollarında ise birbirinden zarif kıyafetler vardı. Paragonda, "Kahvaltını yap ve hazırlan. Akşamki tören için sade ve beyaz bir elbise giyeceğini şimdiden bilmeni isterim," dedi.
Hizmetli, tepsiyi yatağımın ucuna bıraktı. Üzerinde bal, tereyağı, taze ekmek, süt, meyve suyu, fırından yeni çıkmış kurabiyeler, peynir çeşitleri, reçel, kaymak ve özenle soyulmuş yumurtalar duruyordu. Ömrümde ilk kez böylesine mükellef bir sofra görüyordum. Hiç vakit kaybetmeden yumurtadan bir parça aldım, ardından altın sarısı balın tadına baktım. İştah açıcı meyve suyunu yudumlamadan edemedim. Bir de incir reçeli vardı ki... Si Lefur, incir reçeline her zaman bayılmışımdır.
Paragonda, "Çok fazla tatlı tüketmeyin, şekerden fenalık geçirmeni istemeyiz," diyerek beni uyardı.
"Tamam," diye kısa bir yanıt verdim.
Kahvaltım biter bitmez hizmetkârlar seçtikleri giysileri üzerime denemeye başladılar. Gül kurusu renginde, kabarık ve gösterişli bir elbiseyi çok beğenmiştim. Kendimi görebilmem için önüme boydan bir ayna getirdiler. Aynadaki yansımam bir masal prensesini andırıyordu.
"Prenseslere benzememiş miyim?" diye sordum hayranlıkla.
Paragonda, "Serephia, siz prenseslerden bile daha yücesiniz. Arzu ederseniz bir kralla dahi evlenebilirsiniz," dedi.
"Zengin bir kâşif olmayı tercih ederim," diye düzelttim onu.
"Benim ismim Paragonda, Serephia."
"Tanıştığımıza memnun oldum Paragonda."
Elbisemi o kadar çok sevmiştim ki odanın içinde kendi etrafımda dönüp duruyordum. Ben her döndüğümde, kumaşın etekleri havada bir çiçek gibi uçuşuyordu.
Paragonda, "Benimle gelin Serephia; sizi prenseslerle ve diğer cadı yoldaşlarımızla tanıştıracağım," diyerek kapıya yöneldi. Ben de büyülenmiş bir ifadeyle onu takip ettim. Sarayın koridorlarında yürürken duvardaki muazzam tablolara ve ihtişama hayranlıkla bakıyordum. Birinci kata indiğimizde bizi geniş bir salon karşıladı. Paragonda, elini kalabalığa doğru uzatarak, "Bunlar cadı kardeşlerimiz," dedi. On beş kadar erkek ve kadın cadı vardı. Ardından görkemli kıyafetler içindeki soyluları işaret etti: "Lotherian, Fliruan, Manhan ve kralları ile kraliçeleri..." Yanlarındaki çocukları da göstererek ekledi: "Ve krallıkların varisleri."
Lotherian Kraliçesi, bakışlarını üzerime dikerek Paragonda’ya sordu: "Bakire mi?"
"Evet kraliçem."
"Bir aksilik yaşanmasın. Her şey planlandığı gibi hazır mı?"
Kısa boylu, siyah tenli ve mavi gözlü bir erkek cadı öne çıkarak cevap verdi: "Evet kraliçem, her şey hazır."
Gecenin karanlığı İhsen dünyasının üzerine bir yorgan gibi çöktüğünde, hepimiz o mukaddes saatin gelmesini bekliyorduk.
Paragonda sonunda o beklenen cümleyi kurdu: "Vakit geldi."
Bu sözle birlikte hepimiz ayağa kalktık. Kalbim, göğüs kafesimi delmek istercesine çarpmaya başlamıştı. Bir anda tarif edilemez bir kaygı dalgası ruhumu sardı. Diğer kız çocukları, aksine, sanki çok sıradan bir iş yapıyorlarmış gibi sükûnet içindeydiler. Ellerim buz kesti, vücudumun titremesine engel olamıyordum.
Paragonda hizmetkârlara emretti: "Lütfen üçüne de ayin kıyafetlerini giydirin."
Tekrar odama çıktık. Yatağımın üzerinde, hiçbir nakışı veya süsü olmayan, saf beyaz ve upuzun bir elbise duruyordu. Giydiğimde, kumaşın uçları çıplak ayaklarımı örtüyordu. Dışarı çıktığımda diğer prenseslerin de aynı sadelikte giyindiğini gördüm. Merdivenlerden inip dışarı çıktığımızda, bizi yirmi tane beyaz atın çektiği süslü saltanat arabaları bekliyordu. Herkes araçlara yerleşti; ben, Paragonda ve prenseslerin olduğu arabaya bindim.
Yirmi dakikalık bir yolculuğun ardından ormanın kalbine vardık. Etraf zifiri karanlıktı ve sadece cadıların ellerindeki meşaleler geceyi aydınlatıyordu. Cadılar, otların üzerinde ateşten devasa bir çember oluşturdular. Beni bu alevden halkanın tam ortasına yerleştirdiler. Heyecandan nefes almayı unutmuş gibiydim; ateşin geniz yakan kokusu boğazımı kurutuyordu. Cadılar el ele tutuşup gözlerini yumdular. Kral ve kraliçeler ise bu mistik manzarayı uzaktan izliyordu. Hep bir ağızdan o efsunlu kelimeleri fısıldamaya başladılar:
"Intersia, lenior mathrias! Aphorum ta kliandros. Tablah antiof asia. Eni kriyos lenior. Aphorum ta kliandros..."
Bu tılsımlı sözlerle birlikte ormanda uğultulu ve çok güçlü bir rüzgâr patlak verdi. Ayaklarımın üzerinde durmakta zorlanıyordum; ağaçlar rüzgârın şiddetiyle sanki dile gelmiş, kendi aralarında konuşuyorlardı. Cadılar ilahiyi tekrarladıkça, çemberdeki ateş dev bir canavar gibi kükrüyor, sarının en hırçın tonuna bürünüyordu. Isı o kadar artmıştı ki cildimin kavrulduğunu hissedebiliyordum.
Sonunda sesler kesildi ve alevler yavaşça dindi. Prensesler, ellerinde gümüş hançerlerle çemberin içine girdiler. Biri siyah saçlı bir insan, diğeri ise ondan daha uzun boylu ve sarı saçlı bir elfti. Paragonda bana, "Yere otur," dedi. Denileni yaptım. Prensesler hançerlerle avuç içlerini kesip akan koyu kırmızı kanlarını yerdeki kâseye doldurdular. O an rüzgâr, az öncekinden bile daha hiddetli esmeye başladı; kahverengi saçlarım havada asılı kalmıştı.
Paragonda bağırdı: "O kanı iç Agatha!"
"Ne? Benden kan içmemi mi istiyorsun? Bunu yapamam!" dedim dehşetle.
"Serephia, lütfen..."
Titreyen ellerimle kâseyi kavrayıp kafama diktim. Midem bulandı, kusmamak için ağzımı sıkıca kapattım. Gözlerimden yaşlar süzülürken vücudumun her lifi bu yabancı sıvıyı dışarı atmak için çabalıyordu. Ateş birden öyle bir parladı ki beni yutacağını sandım. Tam o anda karnımda bir kıpırtı hissettim; bir şey hızla büyüyor, geriliyordu. Saniyeler içinde sanki dokuz aylık hamileymişim gibi karnım ağırlaştı.
............................................................................
............................................................................
............................................................................
Yıllar Sonra...
"Merhaba sevgili günlüğüm. Bugün nasılsın? Ben, senin yaşlı Agatha’n... Yine engin denizlerde Dejarus Ormanı’nı arıyorum. Sanırım onu bulamadan bu fani dünyadan göçüp gideceğim; ne de olsa artık seksen iki yaşıma bastım. Benim Aphrida’m, benim güzel kızım... Eğer geçmişin tozlu sayfalarına dönebilme şansım olsaydı, ondan kurtulmak için öylesine can atmazdım. Tam aksine; onu onlara vermemek için canımı dişime takar, tüm dünyayla savaşırdım.
Cadıyla anlaştığımız gibi, onu doğurduğum o mucizevi an kucağımdan alıp götürdüler. O vakit ondan kurtulduğum için ne kadar da sevinmiştim... Doğanın onu koruyacağını, hızla büyüyeceğini söylemişlerdi. Keşke onun serpilip büyüdüğünü görebilseydim. Bir kâşif gibi tüm dünyayı arşınladım, her diyarı gördüm. Ama şimdi anlıyorum ki, bunların hiçbirinin bir anlamı yokmuş. Bunu fark ettiğimde her şey için çok geç kalmıştım.
Güzel bebeğim, masum kızım, canım Aphrida’m... Sana sadece üç gün hamile kaldım ama o üç günde sana bu ismi verdim: Aphrida. Karnımdayken hep seninle konuştum, hep isminle seslendim sana. Özür dilerim kızım. Affet anneni... Lütfen affet beni!"
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 3.57k Okunma |
825 Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |