

Glowberry'nin anlatımıyla...
Ben Glowberry Teadarius, Lotherian prensesi ve tahtın varisiyim. Kaç yaşında olduğumu mu merak ediyorsunuz? Doğrusu, saymayı bırakacak kadar uzun zaman geçti. Biz elfler doğum günlerini kutlamayız. Bir insan olsaydım bu geleneği sürdürür müydüm, orası belirsiz. Ölümlü bir hayat sürerken her yıl yaşlandığımı pastalar ve hediyelerle neden kutlamak isteyeyim ki?
Beni tanıyan herkes, beni yalnızca Kral Wild Methian'a aşık bir kadın olarak görüyor. Oysa benim de kendime has bir hikayem, bir duruşum ve bir karakterim var. Şahsi zevklerim ve hoşlanmadığım şeyler mevcut.
Kral Wild ile tanışıklığımız çocukluk yıllarımıza dayanıyor. Evet, benim de bir çocukluğum oldu. Küçük bir kızken Milruna'dan gelen bir davet üzerine ailemle birlikte yola çıktım. Prens Henry'nin dünyaya geldiği zamandı. Kendisi ilkbaharın başlangıcında doğmuştu. Prensin doğumu şerefine Milruna'da şenlikler bir ay boyunca dinmedi. Nisan ayının altısında, Kral Aldarin Methian sarayında muazzam bir kutlama tertip etti. Ne kadar da güzel günlerdi o zamanlar. Her şey şimdiki gibi siyah beyaz değildi, dünyamda bütün renkler hakimdir. Mavinin özgürlüğü, yeşilin canlılığı, kırmızının tutkusu ile merakı ve sarının ihtişamı her yeri sarardı.
Gelin, o günleri hep birlikte analım...
...........
...........
-"Glowberry tatlım, neden yüzün asık?"
-"Gitmek istemediğimi belirttiğim halde zorla götürülüyormuşum gibi hissediyorum kraliçem."
Annemin altın sarısı saçları, gözleriyle aynı tonda olan koyu yeşil lotus yaprağı desenli tokalarla süslenmişti. Alnına iki tutam ayrık kâkül dökülüyordu. Konuşmamız üzerine kaşlarımın daha fazla çatıldığını fark ettiğinde, az önce merakla parlayan gözleri hüzünle buğulandı.
-"Güzel kızım, bu kutlamaya iştirak etmek zorundayız. Kral Aldarin'in davetini görmezden gelemeyiz."
İç çekip at arabasının penceresinden dışarıyı seyrettim. Gerçekten o kadar yolu katetme fikri, sabırsız duygularımı kuytu bir köşeye sıkıştırıp beni boğuyormuş gibi hissettiriyordu. Derin bir nefes aldım. Yapacak hiçbir şey yoktu.
-"Neşelen Glowberry, yarın sabah erkenden varmış oluruz."
-"Bu durum, on gündür yolda olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor anne," dedim pencereden dışarı bakmaya devam ederken. Gökyüzü siyaha boyanmış, çınar ağaçlarını görkemle parlayan ay ışığı aydınlatmıştı. Ancak içimdeki huzursuzluk bir türlü dinmiyordu. Günlerce at arabasında sarsılarak ilerlemek oldukça bunaltıcıydı.
Hizmetçim Mitha, üzerime vanilya renginde ve küçük incilerle bezeli bir elbise giydirmişti. Kömür karısı saçlarımı serbest bırakmış, alnıma kadar uzanan ve altın sarısı kiraz çiçeği desenleriyle işlenmiş zarif bir taç takmıştı. Saçlarım önden ikiye ayrılıp örülmüştü. Kulaklarımdan sarkan, yarım ay ile güneşi andıran altın küpelerim sayesinde bir mücevher gibi parlıyordum.
Babamın yanına geçip oturduğumda, uzanarak başımı onun dizlerine yasladım. Günler süren bu seyahat bütün enerjimi sömürmüştü. Babam ise heybetli kızıl peleriniyle beni bir kuş gibi sarmaladı. Saçlarımı okşarken şefkatli bir tebessümle ona bakan gözlerimi izledi. "Uyu kızım. Yarın vardığımızda seni uyandırırım." Dışarıda yeşil ağaçların yaprakları rüzgarda dalgalanıyor, dallarda kırlangıçlar cıvıldıyordu.
Annem Kithelle ise yanıma yaklaşıp sıcak avuçlarıyla buz kitlesine dönen ellerimi ve ayaklarımı nazik dokunuşlarla ovmaya, ısıtmaya başladı. Bu eylem beni oldukça rahatlatmıştı. Kendimi çok daha iyi hissediyordum. Soluk alış verişlerim zamanla yavaşladı. Bakışlarım arabanın içindeki yakut kırmızısı minderlere kaydığında nihayet uykuya dalmıştım. Her şey bulanıklaştı ve bilincim saraya varana dek kapandı.
Gözlerimi açtığımda gökyüzünde süzülen pamuksu bulutları gördüm. Neredeydim? Etrafıma bakındığımda babamın kolları arasında olduğumu fark ettim. Kral Aldarin uyandığımı görünce "Ah, prensesimiz ayılmış gibi görünüyor," diyerek küçük bir tebessümle konuştu.
Kraliçe Elara ise "O çok tatlı. Ellerinin minikliğine bakar mısınız, tıpkı oğlum Wild gibi," dedi. Ben ufak tefek değildim ki? Sekiz yaşındaydım. Annem, Kraliçe Elara'nın bu sözleri üzerine nazik bir tınıyla kahkaha attı.
Babam varışımızı bana haber verecekti. Beni uyandıracağına söz vermişti. Neden bu durumun yaşanmasına izin verdi ki? Hükümdar babam kollarının arasında inmek için çırpındığımı anladığında yavaşça beni zemine bıraktı. Derin bir nefes aldım. Serin hava bana çok iyi geldi.
Önüme baktığımda kraliyet ailesinin bizi bizzat karşıladığını anladım. Çevreye göz gezdirdiğimde ise bir karşılama töreni tertip edilmediğini sezdim. Ne borular çalmıştı ne de muhafızlar dizilmişti. Bu durum, güçlü bir kralın başka bir kudretli hükümdarı gördüğünde sergilediği özgüvenin ve samimiyetin bir nişanesiydi.
"İçeri geçelim. Yarın kutlamalar başlayacaktır. Yolculuk sizi epey yormuş olmalı," dedi Kral Aldarin. Dalgalı kahverengi saçlarını diğer elflere nazaran daha kısa kestirmişti.
Babamın ve annemin arkasına geçtim. Onlar ileride Milruna'nın kralı ve kraliçesiyle birlikte yürüyorlardı. babamın adımlarını yavaş atıyordu, uykudan yeni uyanmış olan benim onlardan geri kalmamam adına bunu yapıyordu.
İçeri doğru ilerlediğimizde iki gardiyan kapıyı hürmetle açtı. Karşımda benden yaşça büyük olan yeni yetme bir elf bizi karşıladı. Üzerinde şık, siyah bir kıyafet vardı. Yanında ise beyaz bir takım giymiş, kar tanesi gibi ak saçlarıyla göz kamaştıran bir başka elf duruyordu. Benimle akran gibi görünüyordu.
Kraliçe öne geçip beni gülümseyerek izledi. "İzin verin tanıştırayım prenses," diyerek sol eliyle sarmaladığı en ufak elfi işaret etti. "Benim oğlum Prens Wild Methian." Sonra sağ elinin altında omzunu ovuşturduğu genç elfi gösterdi. "En büyük oğlum Prens Geheris Methian." Prens Geheris, Kral Aldarin'e dış görünüş olarak daha çok benziyordu.
Elfler insanlardan farklı şekilde geç büyürler. Zaman sanki bizim ellerimizde bükülmüş ve donmuş gibidir. Onlarınki gibi süratle akıp gitmez. Prens Geheris yeni yetme bir delikanlı gibi görünse de aslında kırklarındaki bir elftir. Prens Wild ise yanılmıyorsam on beş yaşlarında olmalıydı. Evet, o da benim gibi çok minik duruyordu. Kraliçe Elara, İhsen dünyasında üç oğula sahip olan ilk kadındı, üstelik ikinci doğumunun üzerinden pek vakit geçmemişti.
Şehzadelerin ikisi de saygıyla selam verip "Tanıştığımıza memnun olduk prenses," dediler. Başımı istemsizce yana eğdim. Sonra elbisemden tutarak nezaketle hafifçe reverans yaptım. "Ben de memnun oldum, ben de Prenses Glowberry Teadarius."
Sarı saçlı ve üzerinde zarif bir elbise olan bir hizmetli yanımıza yaklaştı. Kraliçe Elara'ya bakarak "Kraliçem, ikram masası hazır," dediğinde kraliçe neşeyle avuçlarını birleştirip "O halde çay masasına geçelim," dedi.
Sarayın iç kısmı beyaz mermer zeminle döşenmiş, köşeler melek heykelleriyle donatılmıştı. Devasa pencerelerden içeri sızan güneş ışınları tavanda asılı duran avizeyi bir pırlanta gibi parlatıyordu. Kral Aldarin eliyle istikameti gösterdi. "Gelin, bahçe salonunda istirahat edelim," dedi.
Kral Aldarin'in adımları önde babamla birlikte ritim buluyor, kahkahalar eşliğinde hasbihal ediyorlardı. Ben annemin solunda, prensler ise Kraliçe Elara'nın sağında sessizce ilerliyorduk. Yere serilmiş, bana vişne tonlarını andıran uzun bir halının üzerinde yürüyorduk. Koridorlardan geçtiğimizde Kral Aldarin'in hastalıktan vefat etmiş babası Kral Levon'un portreleri duvarları süslüyordu.
Sarayın diğer kanadına geçtiğimizde ağır vanilyalı tütsü kokusu havayı kapladı. Kraliçe Elara anneme benim hakkımda sorular yönelttikçe kraliçemin neşesi daha da canlanıyordu. Sonunda bir kemerin altından geçtiğimizde önümüzde geniş bir bahçe salonu açıldı. Görevliler şeffaf cam kapıları ardına kadar araladığında bahçenin görkemi gözlerimi kamaştırmıştı. Pek çok türden çiçek, adeta bir elf'i masal kitaplarının içine sürüklemiş gibiydi.
Kral Aldarin, eliyle babamın masaya oturması için bir işaret verip aynı anda kendisi de yerleştiğinde, biz de boş sandalyelere geçtik.
Masada küçük kurabiyeler, küp şekerler, kurutulmuş yemişler ve tam merkezde duran zarif cam bir vazoya yerleştirilmiş al kırmızısı güller vardı. Tüm bu manzara, sanki zarafetin masaya serpilmiş bir yansıması gibiydi.
Bahçenin rayihası, tahmin edeceğiniz üzere çiçeklerin etkisiyle baş döndürücüydü. Papatyaların o kendine has ekşiliği, yaseminlerin ferahlatıcı esansı ve güllerin büyüleyici ıtırı birbirine karışmıştı. Bana sunulan yaseminli çayın buharı tüten fincanını bir kenara bırakıp, hayranlık dolu bakışlarla bahçeyi seyretmeye koyuldum. Kraliçe meraklı gözlerimi fark ettiğinde dudağının kenarı hafifçe kıvrıldı ve "Bu bahçeye bizzat özen gösteriyor, her bir bitkiyle şahsen ilgileniyorum prenses," dedi.
Babam Beralon'un da keyfi oldukça yerindeydi. "Görünen o ki Fliruan'ın Lianut Hanedanı'ndan ve Manhan'ın Montajiar Hanedanı'ndan hiçbir kraliyet mensubu şu an aramızda bulunmuyor," diyerek söze girdi.
Kral Aldarin ise "Ah, hayır. Onlar dünden beri Milruna'dalar. Bu çay ziyafetinden sonra biraz istirahat edin lütfen. Akşam saatlerinde hepimiz yeniden bir araya geleceğiz," şeklinde cevap verdi.
Çay faslımız gayet güzel ilerliyordu. Kraliçelerin eski dostlar gibi tatlı sohbeti ile kralların yıllardır birbirini görmeyen iki arkadaş gibi gerçekleştirdiği muhabbet hoşuma gitse de bu durum neşemi pek yerine getirememişti. Bir anda büyüklerin konuşması dikkatimi çekti.
Hükümdar babam Beralon, tebessümle çayını yudumlarken "Lotheria'nın tek varisi şu an bu masada oturan kızım Glowberry'dir. Onun ülkeyi en iyi şekilde idare edebilmesi adına, ona gereken tüm bilgileri bizzat öğreteceğim," dedi.
Kral Aldarin ise "Kim bilir, belki iki krallık arasındaki bu bağ, güçlü bir evlilik sayesinde daha da pekişir," diye ekledi.
Babam Beralon bu öneriye karşı "Kızımın gönlü kimi arzu ederse o zaman bunu düşüneceğim dostum. Onun evliliğini siyasi meselelere alet edemem," diyerek yanıt verdi.
Kral Aldarin çayını neşeyle izlerken bir kahkaha attı ve "Üç oğlum var dostum Beralon, kızın dilediğini aralarından seçebilir," dedi.
Babam Kral Beralon "Buna gelecek vakitlerde kendisi karar verir," diyerek devam etti. "Eminim ki bu çayın demlenmesi epey vakit almıştır. Zaman ve sabır gerektirmiştir. Hayat da tam olarak böyledir. Bilhassa biz elf hükümdarları zamana hükmetmeyi gayet iyi biliriz. Eğer kızım günü geldiğinde bir seçim yapmak isterse, zamanın rehberliği sayesinde doğruyu kendisi bulacaktır."
Kral Aldarin "Çayın içindeki çiçekleri görüyor musun Beralon? Bu yaprakları özel kişiler için mahsus adalardan getirttim. Müstesna çiçekler, müstesna kişiler için açar. İki oğlum da en iyi şekilde yetişti, eminim üçüncü evladım da öyle olacaktır. Vakti geldiğinde değerli Lotherian prensesi, kuşkusuz kendisini koruyabilecek ve yanında bir kalkan gibi duracak güçlü bir kral arzu edecektir," diye konuştu.
Çay sofrasındaki konuşmalar nasıl olur da bu denli tekdüze olabiliyordu? Eğer şu an kendi sarayımda olsaydım, hizmetçim Mitha'nın portresini çizmeye başlardım. Parmaklarımın boyalara bulanması gerekiyordu. Evet, yanlış işitmediniz, resim sanatı konusunda üzerime yoktur. Mitha ise doğduğumdan beri bakımımla yükümlü olan baş yardımcımdı.
Herkes derin bir sohbete daldı. Prensler ise önümde oturmuş, sessizce içeceklerini yudumluyorlardı. Canım daha da fazla sıkılmaya başladı. Keşke burada benim akranım olan bir prenses daha bulunsaydı. Ben huzursuzca otururken, içeri giren bir görevliyi ilk ben fark ettim. Yardımcı, saygıyla krala selam verdi.
Kral Aldarin "Gel Zeyphrus," dedi.
Gelen kişi sıska, pek de uzun boylu olmayan bir elfti. Giyimine ve tavırlarına bakılırsa hükümdarın şahsi yardımcısıydı.
Zeyphrus "Efendim, prenslerin öğle vakti doğada bir eğitimi vardı. İzin verirseniz dersimize orada başlayalım," diye konuştu.
Kral Aldarin "Tabii ki Zeyphrus," diyerek onayladı.
Ardından hükümdar samimi bir ifadeyle bana döndü. "Bugün oğullarımın doğada dersleri olacak prenses. Bay Zeyphrus onlara bitkileri tanıtacak. Bu eğitime siz de iştirak etmek ister misiniz? Belki biraz keyfiniz yerine gelir, hem temiz hava da size iyi gelecektir. Malum, uzun süredir yoldasınız."
Keyifsiz olduğumu Kral Aldarin bile sezmiş olmalıydı. Bakışlarım hayret içerisinde anneme yöneldiğinde "Yorgunsan burada kalabilirsin kızım. Gitmeyi arzulamıyorsan odana geçebilirsin," dedi.
Prens Geheris hemen öne atıldı. "Rahatsız olmayın kraliçem. Prensesin yorulmaması adına dersimize bir ağacın gölgesinde de devam edebiliriz."
Gözlerim, epey neşeli görünen babama kaydı. "İzin verirseniz ben de prenslere derslerinde eşlik etmek isterim kralım," dedim.
"Tabii ki kızım. Bay Zeyphrus, kızım size emanettir," dedi babam. Bunu söylerken az önceki neşeli hali gitmiş, bakışları bir şahin gibi keskinleşmişti.
Zeyphrus "Endişelenmeyin Majesteleri. Prensesin bu dersten zevk alması için elimden geleni yapacağım," dedi.
Zeyphrus usulca yanıma gelip sandalyeden kalkmamı bekledi. Önce ailemle, ardından Methian hanedanıyla vedalaşıp koridora süzüldüm.
Prensler arkamda sessizce ilerlerken içimdeki huzursuzluğu size tarif edemem. "Si Lefur! Bari yanımda yürüselerdi. Bütün gün yalnız başıma takılacak olmam neşemi daha çok kaçırıyor. Keşke burada başka bir leydi olsaydı," diye fısıldadım.
Bay Zeyphrus "Efendim prenses, bir şey mi dediniz?" diye sordu.
Gözlerimi devirerek "Yok bir şey Bay Zeyphrus. Lütfen devam edelim," dedim.
Koridorlardan geçtikçe limonlu mumların kokusu etrafı kapladı. Doğrusu bu, oldukça tuhaf bir zevkti.
Sarayın büyük kapısı muhafızlar tarafından açıldığında bizi bir at arabası karşıladı. Yeleleri ve toynakları altın rengi işlemelerle süslenmiş iki beyaz at, kendilerinden çok daha görkemli bir aracın önünde bizi bekliyordu.
Prens Geheris yanımda durdu ve "Buyurun prenses," diyerek binmem için elini uzattı. Arabaya bindiğimde şehzadeler tam karşıma oturdu. Yanıma ise elinde birkaç kalın ciltli kitap tutan Bay Zeyphrus geçmişti.
Prens Geheris ile Prens Wild birbirlerine hiç benzemiyorlardı. Her ikisi de dingin ve naif bir karaktere sahip olsalar da Prens Geheris Kral Aldarin'i andırıyor, Prens Wild ise Kraliçe Elara'yı çağrıştırıyordu. Kraliçeleri gibi altın sarısı saçlara sahip olmasa dahi bakışları ve yüz hatları birbirini yansıtıyordu.
Bay Zeyphrus'un gür sesiyle verdiği talimat arabanın içini doldurdu "İlerleyelim arabacı."
Bu buyrukla birlikte araç derhal yol almaya başladı. Yeniden sarsılmak doğrusu midemi bulandırmaya başlamıştı. Bir müddet sonra başım dönmeye başladı ve yalnızca kusmamak için kendimi dizginlemeye gayret ettim. Parmaklarımın titrediğini fark eden Prens Geheris, zarif bir tavırla "Prenses kendisini iyi hissetmiyor mu?" diye sordu.
"Ah, sanırım midem biraz huzursuz."
Bay Zeyphrus vakit kaybetmeden sürücüye emretti "Aracı durdurun."
Yardımcının gür sesi taşıtta yankılandığında sürücü kararlı bir hamleyle arabayı durdurdu.
Atların kişneme tınısıyla gözlerim Bay Zeyphrus'a yöneldi ve "Ulaştık mı?" diye sordum.
Zeyphrus "Hayır prenses, eğitimimize buralarda devam edebiliriz. Şu an en önemlisi sizin kendinizi iyi hissetmenizdir," dedi.
"Yalnızca günlerdir seyahat ettiğim için biraz bitkin düştüm."
İlk önce Bay Zeyphrus aşağı süzüldü ve elini nezaketle bana doğru uzattı. Elimi zarif bir hareketle onun avuçlarına bıraktığımda o kapı eşiğini tutuyordu. Sonrasında prensler de aşağıya atladılar. Çevreye bakındığımda devasa bir göl ve semaya dek uzanan görkemli ağaçları seyrettim. Birkaç adım ötede bir uçurum bulunuyordu ancak esinti tenimi okşadıkça hızla kendime gelmeye başladım.
Prens Wild yanıma yaklaştığında onun konuşacağını hiç tahmin etmemiştim. "Bu uçurumun aşağı kısmında bir şelale bulunuyor. Dört bir yanı salkım söğütlerle süslü prenses. Şelaleden dökülen suların üzerine kuğular süzülür. Doğanın zarafetini size kanıtlamak isterdim," dediğinde gözlerim onun gözlerine takıldı.
Masmavi bakışları gökyüzünün özgürlüğünü çağrıştırıyordu. Rüzgar saçlarımı taradıkça onun da beyaz tellerinin havada uçuştuğunu gördüm.
Mağrur edasıyla yüzümü merakla incelerken saçlarının tepesine bembeyaz bir güvercin tünedi. Kuş, hiçbir şey olmamışçasına prensle aynı ifadesiz tavırla yüzüme baktığında bu manzara bana çok eğlenceli geldi. Az önceki sessiz ve soylu şehzadenin bu hali oldukça gülünçtü.
"Ha-ha-ha-ha!"
Birkaç adım mesafede duran Prens Geheris yanımıza yaklaşıp gülümseyerek sordu "Prensesin çehresini bu derece neşelendiren sebebin ne olduğunu merak ediyorum."
Ah, şimdi büyük prense, küçük kardeşinin hali komik geldiği için güldüğümü nasıl söyleyebilirim? Zor durumdayım, Bay Zeyphrus yardım et.
Prens Wild şaşkınlıkla ağabeyine dönüp "Sahiden ağabey, ne olduğunu ben de kavrayamadım," dedi ve ardından o da tebessüm etti "Lakin prensesin neşesini yerine getirebildiyse ne mutlu."
Prens Geheris "Güvercinim Pier yine saçlarına konmuş kardeşim," dedi.
Prens Wild "Demek prensesin yüzündeki gülümsemenin kaynağı buymuş," diye ekledi.
Bakışlarımı etrafta gezdirdim. "I-ıh, hayır aslında bir anlık boşluğuma denk geldi ve bambaşka bir şeye güldüm."
Prens Wild "Neye gülmüştünüz peki?" diye sordu.
Tekrar yalana baş vurmalısın Glowberry. Yüzüme aynı yapay tebessümümü yerleştirdim ve "Eski hatıralarımdan biri canlandı. Prensi bu hikayelerle bunaltmak istemem," dedim.
Bay Zeyphrus yanımıza gelerek "Prenses, ağacın gölgesine sizin için temiz bir minder bıraktım. Siz oraya buyurun, biz de yanınızda eğitime başlayacağız," dedi.
"Pekâlâ."
Bay Zeyphrus kendileri için de birer oturak getirmişti. Herkes minderlerin üzerine yerleştiğinde Bay Zeyphrus kitabını ortaya çıkardı. Yanında bir sepet dolusu kurutulmuş bitki getirmişti. Cildi açıp bitki hakkında bilgi vermeye koyuldu.
"Bakınız bu Seyph bitkisi, kadim zamanlarda cadılar hızla yayılan deri yaraları için bundan merhem hazırlardı. Çok tesirliydi."
Prens Geheris "Yalnızca Seyph otu ile mi?" diye sordu.
Bay Zeyphrus "Hayır. Onların ilaçları biraz da büyüyle şekillenirdi ancak bitkiler en güçlü silahlarıydı," dedi.
Sepetinin üzerindeki örtüyü kaldırıp beyaz, menekşeyi anımsatan bir çiçek çıkardı. Bu, bahsettiği bitki olmalıydı. "Seyph türünü önce tuzlu bir suda kaynatır, sonra da aynı bitkinin canlı yapraklarını bir kasede ezerlerdi. Bir miktar hayvansal yağ eklerler, üzerine de bir miktar büyü yapılırdı," dedi.
"Oldukça ilgi çekici görünüyor," dedim dikkatle numuneyi elime alarak.
Bay Zeyphrus "Öyledir prenses. Bu bitki türleri enderdir. Cadıların merhemlerinin çoğu nadir tür olan bitkilerden yapılırdı, bu yüzden onları kopardıktan sonra yapıya zarar vermemek için toplama işleminden sonra bir iyileştirme büyüsü uygularlardı," diyerek açıkladı.
Acaba cadılar neden şimdi ortalıkta görünmüyorlar? Bunu benim kâhyam da anlatmamışdı. Ona mı sorsam? Hayır, şu an Bay Zeyphrus'a sorabilirim.
"Bay Zeyphrus, önceden halk için çalışan cadılar şimdi neden göz önünde değiller?" diye sordum.
Bilge eğitmen "Aslında prenses, Hükümdar Levon'un devrinde bir cadı hata yapmıştı. Kraliyet aileleriyle anlaştıkları üzere sadece halkın sağlığı için ilaçlar üretmeliydiler ancak birisi kendi menfaatleri adına yasaklı bir büyü kullandı. Bu büyü doğanın dengesini altüst etti," dedi.
Prens Wild "Peki yasaklı büyü sonucunda neler yaşandı? Yasaklı büyüler dünyanın akışına zarar verebilecek türden şeylerdir," diye ekledi.
Bay Zeyphrus "Haklısınız prensim. Doğanın dengesi bozuldu. Cadıların sebebini kavrayamadığı bir illet yayıldı. Aynı hastalıktan Kral Levon da muzdaripti. Cadılar birleşip bir ayin gerçekleştirdi ve bu ayin yasaklı büyüyü ortadan kaldırdı," dedi.
Prens Wild "Peki Kral Levon neden hayatını kaybetti?" diye sordu.
Bay Zeyphrus "Çünkü cadılar aynı hastalığa yakalananları iyileştiremedi, sadece sağlıklı olanları kurtarabildi. Şimdilerde ise kimse cadılara güvenmiyor. Yine de Hükümdar Levon ve müttefik elf diyarları bir anlaşma yaptı. Cadılar, dost olan ülkelerden herhangi bir kraliyet sarayının devasa çanı çalarsa hükümdara yardıma gelecektir," dedi.
"Demek bu yüzden Milruna, Manhan, Fliruan ve Lotheria'nın kulelerinde iki büyük çan yer alıyor," diye mırıldandım.
Bay Zeyphrus "Evet prenses. Birisi halk için, diğeri sırf cadıları haberdar etmek içindir. Ancak bu zilin sesi büyülüdür, sadece çalınma sebebini bilenler ve cadılar tarafından duyulur," dedi.
Prens Geheris "O çan yüz yıllardır yankılanmıyor. Umarım hiç çalınmaz," dedi.
Prens Wild "Peki Bay Zeyphrus, insanlar ile cadıların ilişkisi nasıl?" diye sordu.
Bay Zeyphrus "Cadılardan nefret ederler. Hatta bazı krallar, cadılıkla suçlananları ateşe veriyordu," dedi.
Bu ders ile birlikte her şey açıklığa kavuşmuştu. Demek her mevzu böyle başlamış ve devam etmişti. Ah, İhsen'in geçmişi ne de karaymış. Doğrusunu söylemek gerekirse biraz da ürkütücü. Güç, her iradenin taşıyamayacağı bir yüktür. O yasaklı büyüyü kullanan cadı da bunu kaldıramamış. Ama neden hikâyenin bu denli yüzeysel anlatıldığını düşünüyorum? Mesela o kadın niye öyle bir büyü yaptı? Ya da cadılar nasıl o yasaklı büyüyü düzeltti? Böylesine kuvvetli bir kara büyüyü kolay kolay yok edemezlerdi. Garip.
Prens Geheris ayağa kalkıp nazik bir hareketle elini uzattı. "Kalkalım mı prenses?"
Elimi zarafetle avuçlarının içine bırakıp doğruldum. Hava çok güzeldi, bu esinti ve bu orman huzur veriyordu. Keşke biraz daha vakit geçirseydik.
Prens Wild "Prenses de razı olursa, biraz daha burada vakit geçirip buraları ona tanıtırdık," dedi.
Si Lefur! Düşüncelerimi mi duyuyor o?
Prens Geheris "Evet, çok isabetli olur. Lütfen prenses, bize eşlik edin," dedi.
Çok isterim, çok isterim, gerçekten çok isterim. İçimde kopan sevinç çığlıkları zihnimde yankılandı ancak duruşumdan ödün vermedim. "Tabii, buraları gezmek beni mutlu eder," dedim.
Açıkçası canımın sıkkınlığı dersten sonra dağılmıştı. Sadece, bilemiyorum, bu prensler pek eğlenceli değiller. Eğer burada başka bir leydi olsaydı, yanında kendim gibi davranabilirdim.
Prensler bu sefer yanımda durup etrafı benimle birlikte yeni keşfetmiş gibi seyrediyorlardı. Rüzgarın esintisi çok hoştu. Acaba uçuruma yakın mıyız diye merak ettim. Ağaç dalları hışırtıyla ileri geri dans ederken benim ruhum biraz da olsa huzur bulmuştu. Ah, bu çok güzeldi.
Bir anda Prens Wild'ın sesini duydum. Elinde dört yapraklı bir yonca, yüzünde ise kocaman bir tebessüm vardı. "İnsanlar, dört yapraklı yoncanın şans getirdiğine inanıyorlar," dedi.
"Buna bulmak çok zordur ancak şans eseri rastladım ve neşenizi yerine getirmesi adına bunu size vermek istiyorum prenses."
O... Gerçekten çok nazik bir ruh.
Gözlerine daldığımda tebessümü daha da parıldadı. Yüreğim tek bir tempoda çarpmaya başladı.
Gümbür... Gümbür... Gümbür...
Ah, neler oluyor? Göğsümdeki bu vuruşlar bir türlü dinmiyor.
"Yoksa beğenmediniz mi? Keyfinizi düzeltecek başka bir şey de bulurum."
Gümbür... Gümbür... Gümbür...
Yutkundum. Parmaklarım buz kesti. Zihnim düşünmeyi bıraktı.
"Hayır, bu zarif hediyeniz için teşekkür ederim Prens Wild."
Dört yapraklı yoncayı elime alıp ifadesizce yavaş yürümeye devam ettim. Sen sahiden bana talih getirebilir misin? Senden imkansızı istesem dahi bunu yapabilir misin? Ah, hayır, başaramazsın. Yoncayı parmaklarımın arasında evirip çevirdim.
Seninle ne yapacağımı daha sonra düşünürüm.
Prens Geheris, "Bakın prenses, o çok merak ettiğiniz kuğular," diyerek ileriyi işaret etti.
Şelaleye varmıştık. Yosunların kokusu havayı kuşatmıştı. Esinti burada biraz daha sert esiyor, havanın serinliği cildimi şefkatle okşuyordu. Kuğuları çok severim. Lotherian'da onlardan hiç yoktur. Babam getirtmek istese de buna müsaade etmemiştim. Onları zorla ülkeme taşımak istemiyorum. Belki de gelmemelerinin bir sebebi vardır. Kendilerini Lotherian'a ait hissetmemişlerdir.
Prens Wild, kuğuları gördüğünde omzuna astığı heybesinden irice doğranmış taze marullar çıkardı. Sessizce yanlarına sokulup onları doyurmaya başladı. Eminim çantasına marul doldurduğundan kraliçenin haberi yoktur. Onları beslemek için bu hazırlığı gizlice yapmış olmalı.
Şelalenin yanına inmek için Kral Aldarin kenara taş basamaklar yaptırmıştı. Burayı oğulları sık sık ziyaret ettiği için böyle bir kolaylık sağlamış olmalıydı. Birden prensin bakışları bana döndü ve "Onları siz de beslemek ister misiniz prenses?" diye sordu.
Çantasından çıkardığı yeşilliklerden birkaçını bana uzattı.
Kalbim tekrar bir kuş gibi çırpınmaya başladı.
Gümbür... Gümbür... Gümbür...
İçimde duyduğum bu mahcup edici duygu da neyin nesi?
O esnada bana bakan prensin ellerinden marulları devraldım. "Zarif kuğular," diye fısıldadım.
Gözlerim yeniden ona kaydı. Bakışlarında bir incelik, şefkat, güven ve sıcaklık gizliydi. Yüreğim ince bir sızıyla titriyor. Bunun anlamı ne olabilir? Yardımcım yanımda olsaydı ona sorardım çünkü o bu hissin ne olduğunu kesinlikle biliyordur. Onunla bir arkadaş gibiyiz.
Prens Geheris suya yaklaştığında ayakkabılarını çıkardı. Sırtını çimenlerin üzerine yasladığında, "Ah kardeşim, bu gerçekten çok iyi geldi, sen de denemelisin," dedi. Kahverengi saçları yeşilliklerin üzerine adeta saçıldı. Kollarını özgür bir kuş gibi iki yana açıp gözlerini yumdu.
Prens Wild, "Siz de denemek ister miydiniz prenses?" diye sordu benden.
"Yapmalı mıyım?" Bir prensese yakışır mıydı bu davranış?
Prens Wild, "Burası sadece küçük bir çocuk olabileceğimiz bir sığınak, endişe etmeyin," diyerek beni rahatlattı.
Gümbür... Gümbür... Gümbür...
Zihnimi mi okuyor? Bunun imkanı yok.
Prens Geheris'in yanına yaklaştım. Ayakkabılarımı çıkardığımda Bay Zeyphrus onları hemen muhafaza altına aldı. Ayaklarımın ucunu suya daldırdığımda bir ürperti duydum. Su pek soğuk değildi, hatta aksine çok huzur vericiydi. Ayaklarımı biraz daha derine batırdım.
"Haklıymışsınız Prens Geheris, bu harika bir duygu."
Prens Geheris, "Sırtınızı çimenlere yaslayın prenses, saçlarınızın doğadaki enerjiyi hissetmesine izin verin," dedi.
Suyun içine baktığımda yosunlar ve rengarenk balıklar gördüm. Prens Wild haklıydı. Bu, doğanın saf güzelliğiydi. İlk kez böylesine keşfediyordum. Prens Geheris'e baktığımda gözlerini kapamış, derin bir sükûnetle uyuyor gibiydi.
"Babam geç kalacağımız için telaşlanabilir."
Prens Wild, "Endişelenmeyin prenses, çocuklar sorumluluk hissetmemelidir, Bay Zeyphrus yanımızda ve babanıza bir söz verdi," dedi.
Sanırım haklıydı. Ah, onlara ayak uydurabilirim, evet bunu başarabilirim. Sırtımı ıslak çimenlere bıraktım. Kirlenseler dahi umurumda değildi. Saçlarım tıpkı Prens Geheris'inki gibi yeşil otların üzerine dağıldı.
Toprağın üzerinde olsam da kendimi çok huzurlu hissediyordum, sanki yumuşak bir yatağa uzanmıştım. Gözlerimi kapattım. Güneşin hüzmeleri göz kapaklarımdan sızıp parlasa da bu durum derin bir uykuya dalmamı engelleyememişti.
.....................
Gözlerimi açtığımda havanın çoktan karardığını fark ettim. Ateş böcekleri nemli yaprakların üzerinde minik fenerler gibi ışıldıyor, gümüşi akşamı sihirli bir parıltıyla aydınlatıyordu. Saatler geçmiş olmalıydı. Kim bilir ne kadar zamandır burada rüyalar alemindeydim.
Prens Wild nazik bir sesle sordu, "Uyandınız mı prenses? Güzelce dinlenebildiniz mi?"
Kalbim... Gümbür... Gümbür... Gümbür...
Neden ona her baktığımda göğüs kafesimdeki bu tempo değişiyordu?
"Ah, saatlerdir uyuyor muyum? Ailem yokluğum için epey kaygılanmış olmalı," dedim.
Prens Geheris söze girdi, "Endişelenmeyin prenses. Siz dinlenirken güvercinimle ailenize durumunuzu bildiren bir haber gönderdim."
Çıplak ayaklarıma baktığımda hâlâ suyun serinliği içinde olduklarını gördüm. İçimde huzur dolu, ince bir sızı vardı. Ay ışığı gümüşi parıltısını nehrin üzerine vurduğunda, Prens Wild'ın saçlarını lacivertin en derin tonlarına boyuyordu. Manzara büyüleyiciydi, onun gözleri de en az bu gece kadar etkileyici görünüyordu.
Prens Wild yanıma yaklaştı, "Karnınız acıktı mı prenses?"
"Ah, hayır, pek sayılmaz."
Bay Zeyphrus sepetine uzandı, "Heybemde taze meyveli kekler var. Arzu eder misiniz prenses?"
"Yalnız başıma yemek istemiyorum," dedim dudaklarımda mahcup ve kırık bir tebessümle.
Prens Geheris bu isteğime karşılık verdi, "O zaman size seve seve eşlik edelim."
Bay Zeyphrus hemen yanımıza diz çöküp sepetten iştah açıcı kekleri çıkardı. Hayatımda ilk kez bir yiyeceği ellerimle doğrudan kavrayarak yiyecektim. Ayaklarım yavaş yavaş üşümeye başlamıştı. Onları sudan çıkardığım an Bay Zeyphrus bekletmeden çoraplarımı ve ayakkabılarımı önüme getirdi.
Ağustos böcekleri kanatlarını birbirine sürterek oluşturdukları o melodik namelerle ormanı efsunluyordu. Baykuşlar yaşlı dalların üzerinde geceye özgü şarkılarını söylemeye başlamıştı. Eğer bu ortamda tek başıma kalsaydım muhtemelen çok ürkerdim ancak yeni tanıdığım bu kişiler, bana istemsizce derin bir güven aşılıyordu. Gerçekten de asil ve iyi elflere benziyorlardı.
Prens Geheris merakla sordu, "Lotherian'ın ormanları nasıldır prenses?"
Kekimden küçük bir ısırık aldığım sırada gelen bu soru beni biraz şaşırttı. "Ormanları... Gerçekten çok ihtişamlıdır. Bir gün siz de Lotherian'a teşrif ettiğinizde sizi o büyülü yerlerde bizzat gezdirebilirim."
Prens Wild heyecanla ekledi, "Lotherian'ı artık sık sık ziyaret edeceğimizden hiç şüpheniz olmasın prenses."
Büyük prens Geheris ayağa kalktı, "Artık yavaş yavaş saraya dönme vaktimiz geldi."
Ben de doğrulmaya çalıştığımda Prens Wild yardım etmek için elini uzattı.
Kalbim... Gümbür... Gümbür... Gümbür...
Bakışlarımı onun derin gözlerinden kaçırdım. Elimi nazikçe avucunun içine yerleştirip destek aldım.
At arabasına geçtiğimizde düzen yine değişmemişti; Bay Zeyphrus yanımda, prensler ise tam karşımda oturuyordu. "Milruna gerçekten çok masalsı bir yer," dedim pencereden dışarıdaki gece manzarasını hayranlık dolu bir ifadeyle seyrederken.
Prens Geheris nezaketle karşılık verdi, "Eminim Lotherian da en az burası kadar güzeldir prenses."
Prens Geheris gerçekten çok kibar biriydi. Bugün hayatımın en özel günlerinden biri olmuştu. Belki de ilk kez bu kadar samimi bir şekilde keyif almıştım.
"Bugün için hepinize teşekkür ederim," dedim ellerimin içine bakarak, sesimde hafif çekingen bir ton vardı. Ardından ekledim, "Çok memnun oldum. İlk defa böyle bir mutluluk tadıyorum."
Prens Geheris tebessümle beni izledi. Prens Wild ise büyük bir hevesle öne atıldı, "Size her zaman, her fırsatta eşlik etmeye hazırız prenses!"
Bakışlarım hayretle, heyecanla parıldayan o masmavi gözlerine odaklandı.
Kalbim yine o tanıdık tempoda, "Gümbür... Gümbür... Gümbür..." diye haykırıyordu.
Tam o esnada araba yoldaki küçük bir kayaya çarpıp sarsılınca dengemi kaybederek öne doğru savruldum. Prens Wild, inanılmaz derecede zarif ve çevik bir hamleyle beni düşmeden yakaladı.
Yüreğim yine delicesine çarpmaya devam etti. Bir sızı... Göğüs kafesim heyecanın zarif tınısıyla titriyor...
Prens Wild: "İyi misiniz prenses?" diye sordu endişeyle.
"Ah, iyiyim, teşekkür ederim," diyebildim sadece.
Aslında pek öyle sayılmazdı. Kendimi bambaşka, daha önce tatmadığım bir duygu selinin içinde hissediyordum.
Prens Geheris söze girdi: "Saraya az kaldı prenses. Bu şehri geçer geçmez hükümdarlık yoluna gireceğiz."
Pencereden şehri seyrettiğimde, loş ışıkların altında küçük çocukların hâlâ oyunlar oynadığını gördüm. Biraz ileride bir çift birbirine sarılmış, fısıldaşarak sohbet ediyordu. Tüm bu manzaralar, refah ve huzur içinde yaşayan bir halkın en güzel simgesiydi.
"Saraydan pek dışarı çıkmam. Eğer bir gün buralara tekrar gelirsem, Milruna'nın sokaklarını birlikte keşfetme imkanımız olabilir mi acaba?" diye sordum çekinerek.
Prens Geheris nezaketle gülümsedi: "Tabii, siz arzu edin yeter ki."
Nihayet sarayın yoluna saptığımızda arabacı bağırdı: "GELDİK, KAPIYI AÇIN!"
Süslü demir kapılar inleyerek ardına kadar açıldığında, bizi sarayın o gösterişli dış bahçesi selamladı. Önce defne ağaçları, ardından sıra sıra dizilmiş serviler... Duvarların dibine, boyları semaya uzanacakmış gibi dikilmiş kudretli çınarlar...
Araba ilerledikçe bu kez fıskiyeli çeşmeler ve mermer havuzlar görüş alanımıza girdi. Onların kıyısına da tüm zarafetiyle salkım söğütler yerleştirilmişti. Lotherian sarayıyla kıyaslandığında buradaki ihtişam biraz daha sade ama bir o kadar da göz alıcıydı.
Araba durduğunda Bay Zeyphrus çevik bir hareketle indi. Ben ise üzerimde hafif bir kaygıyla araçtan süzüldüm. Umarım ailem yokluğumda çok fazla dert etmemiştir.
Ancak gördüğüm manzara beni hayretler içinde bıraktı. Ailem, diğer krallık mensuplarıyla birlikte bahçedeki sofrada oturmuş, derin bir sohbete dalmıştı. Sanki geç kaldığım için zerre kadar huzursuz olmamışlardı. Demek ki güvercinle gönderilen o haber, onları gerçekten sakinleştirmişdi.
Babam Beralon neşeyle seslendi: "Gel kızım, dersiniz nasıl geçti?"
"İ-iyiydi baba," diyerek diğer krallık üyelerinin önünde saygıyla eğilip onları selamladım.
Annem Kithielle şefkatle sordu: "Yoruldun mu kızım? Odana çekilmek ister misin?"
Ah anne, saatlerce ormanda uyuduğumu sana nasıl söylerim! "Hayır anne, dinç hissediyorum."
Kraliyet mensuplarıyla birlikte çay içip gece yarısına dek sohbet ettik. Büyükler kendi aralarında konuşurken; ben, Prens Wild, Prens Geheris, Fliruan Krallığı'ndan Prens Aelerion ve Prenses Soliyada ile birlikte şen bir sohbete tutuştuk. Bizim bu denli eğlendiğimizi görmek, ailelerimizin keyfini daha da artırdı.
Ve böylece ben onları bu güzel günde, bu şekilde tanımıştım. Olabilecek en nadide tanışmaydı bu. Milruna sarayında bana tahsis edilen odaya geçer geçmez vücudumu bir tüy gibi yatağa bıraktım. Ormanda ne kadar dinlenmiş olursam olayım, hâlâ bir yorgunluk hissediyordum. Göz kapaklarım hızla kapandı.
...........................................
Hizmetçim Mitha: "Günaydın prenses! Uyanın lütfen," diyerek odaya girdi.
Mırıltılar çıkararak gözlerimi araladım. "Ah, dün çok yorulmuş olmalısınız. Normalde bu saatlerde çok daha kolay uyanırdınız."
"Evet Mitha, gerçekten bitkin düşmüşüm."
"Bugün özel bir gün prenses. Sizin için getirilen o nadide elbiseyi hazırladım. Derhal hazırlanalım."
Ayağa kalktım. Önce ferahlatıcı bir duş aldım. Yüzüme serinletici salatalık maskeleri uygulanıp bir saat kadar uzanarak dinlendirildim. Ardından mis kokulu yağlar sürüldü, makyajım yapıldı ve elbisem getirilip üzerime özenle giydirildi.
Bazen hiçbir şey yapmayarak bile yorulabiliyorsun, bu kesin.
Saçlarım Mitha tarafından titizlikle tarandı, üst kısmı arkadan hafifçe toplanıp gökyüzü mavisi bir kurdeleyle bağlandı. Mitha uçları serbest bıraktı. Dünden beri saçlarımda olan bez şeritler sayesinde teller dalga dalga dökülüyordu. Kulaklarımın yanından sarkan iki ince örgü, zarif mavi bir bantla süslendi. Kulaklarıma menekşe figürlü uzun altın küpeler taktı ve son dokunuş olarak minik yasemin çiçeklerini saçlarımın arasına serpiştirdi.
En sonunda başıma ağır bir taç yerine, zarif ve ince altın bir tel yerleştirdi. İpek elbisem ise tam manasıyla ihtişamı ve iktidarı sessiz bir zarafetle harmanlıyordu. Porselen mavisi tonlarında, omuzları açıkta bırakan, eteği alabildiğine geniş ve çok katlı bir şaheserdi bu.
Sonunda kutlama vakti gelip çatmıştı. Babam ile annem kapıda durup dışarı çıkmamı beklediler. Odadan çıktığımı gördüğünde babam adeta büyülenmiş gibiydi: "Ah Kithielle, kızımız ne kadar da harika görünüyor!"
"Öyle, ne de olsa bizim çocuğumuz," diye karşılık verdi annem gururla.
Ebeveynlerimin yanında yürürken kutlama salonuna adım atar atmaz, görkemli atmosferin her yana nasıl yayıldığını hayranlıkla izledim: Altın yaldızlar, ruhu dinlendiren hafif tınılar ve tüy kadar hafif ipeklerle süslenen bir şölen.
Salondaki davetliler bizi fark eder etmez saygıyla eğildiler.
"Lotherian majestelerine selam olsun!"
Bizim ardımızdan Manhan kralı içeri giriş yaptı. Kutlamalar, kulakların pasını silen bir senfoniyle başladı. Yeni doğan prensin ismi tüm konuklara ilan edildi: Prens Henry Methian. İçecekler, hizmetkârların ellerinde adeta su gibi aktı. Şarkılar eşliğinde danslar edildi. Ben de ilk dansımı babamla gerçekleştirdim.
İkinci şarkı başladığında Prens Wild yanıma geldi "Lütfen bu dansı bana lütfedin prenses."
Kalbim yine hızla çarpmaya başladı. Yutkundum. Göğsüm tekrar o tatlı sızıyla, gümbür gümbür atmaya koyuldu. Herkesin dikkatleri üzerimizdeydi. İki kudretli imperatorluğun prens ve prensesi birlikte vals yapacaktı.
Teklifini kabul ettim. Yüzüme tebessümle bakarak benimle dönerken ona sormadan edemedim "Neden ilk dansınızı bana teklif ettiniz Prens Wild?"
"Arkadaşım olan yegâne leydi sizsiniz prenses ve sizinle dans etmekten onur duyarım."
Bu cümle nedensizce canımı sıktı, keyfimi kaçırdı. Bilerek, oldukça sert bir biçimde ayağına bastım.
"Ah, üzgünüm, benim hatam!"
"Mühim değil prenses, devam edelim. Gayet güzel dans ediyorsunuz," dedi ve beni kendi etrafımda döndürdü. Etraftaki meraklı bakışlar hâlâ üzerimizdeydi, fısıldaşmalar başladı. Işıklar parlaktı, gülüşler sahici, hislerim ise capcanlıydı. Gerçekten muazzam bir gündü...
...............
................
.................
Günümüz Lotherian...
İşte merak ettiğiniz o gönül maceram tam da böyle filizlenmişti. Eminim ki ona nasıl tutulduğumu çok merak ediyor, beni yalnızca aşkın pençesinde bir kadın olarak görüyordunuz. Ancak hizmetçim Mitha'nın sesi sayesinde geçmişin tozlu hatıralarından sıyrılıp kendime geldim.
"Prensesim, Kral Wild, Lotherian'ın savaşta yer almadığını duyup saraya gelmiş."
Onun ismini duyduğumda artık yüreğim o eski, tatlı ve ince sızıyla çarpmıyordu. Atışları artık yaralı, bitkin ve keder doluydu. Ayağa kalkmaya yeltendiğimde başım döndü, dizlerimin üzerine yığılıverdim.
Mitha telaşla haykırdı: "Prensesim, lütfen uzanın! Kral Beralon, ilaçlarınızı almanız gerektiğini özellikle söylemişti."
"Hayır Mitha. Bu savaş çok önemli, Lotherian da bu mücadeleye katılmalı. Babam benim durumum yüzünden bu teklifi geri çeviremez. Krallığımızın onurunu korumalıyız."
Mitha gözyaşlarına boğuldu: "Lütfen leydim, kendinize zarar veriyorsunuz."
Nefes al Glowberry... Kendini toparla, dik durmalısın. Mitha'nın kollarına tutunarak ayağa kalkmayı başardım.
"Leydim, bırakın Kral Wild gitsin. Onun yüzünden kalbiniz çatladı," diyordu Mitha hâlâ hıçkırıklar içinde. Ah benim güzel Mitham, beni nasıl da önemsiyor... Derin bir soluk aldım. "Bunu Kral Wild için yapmıyorum Mitha, Lotheria'nın istikbali ve şerefi için yapıyorum. Bir dünya savaşı gerçekleşiyor ve sırf prenses hasta diye, anlamsız bir kin uğruna geri duramayız," dedim ve ekledim: "Şu an neredeler?"
"Ana salondalar prensesim."
Dikkatli adımlarla odamdan ayrıldım. Yavaş ve kontrollü hareket etmeliydim. Şu an baygınlık geçirmemeliydim. Merdivenlere ulaştığımda durup soluklandım, Mitha'ya tutunarak inmeye çalıştım. Umarım onu görmek beni daha bitkin düşürmez. Göğsüme hançerler derbeleri saplanıyor gibiydi. Her batış nefes almamı daha da güçleştiriyordu. Nefesini kontrol et Glowberry, kendini kaybetme.
Basamakları inmeyi bitirdiğimde salona doğru ilerledim. Babam ile Kral Wild karşı karşıya oturuyordu. Babamın kaşları çatılmıştı, yüzünde sabrının sınırındaymış gibi gergin bir ifade okunuyordu.
Babam Beralon: "Size bu savaşa katılmayacağımızı belirttim Kral Wild. Artık müttefik devletler olmadığımızı da açıkça vurgulamak isterim," dedi sert bir tonla.
Babamın bu keskin beyanları kalbimin sızısını daha da şiddetlendirdi. Dudaklarımdan istemsizce bir feryat döküldü: "B-baba..."
Artık Milruna ile dostluk bağlarımız tamamen kopmuş muydu?
"Lütfen baba, bu kararını tekrar gözden geçir."
Babam beni görür görmez derin bir kaygıyla yerinden fırladı: "Neden odandan ayrıldın? Mutlaka dinlenmen söylenmişti; benzin solmuş, yoksa ilaçlarını içmedin mi?"
İçimden, "Lütfen baba, onun karşısında hasta olduğumu belli etme," diye geçirdim. Lakin rahatsızlığım apaçık ortadaydı. Yüzüme bakıldığında bir cesetten farkım yoktu. İyice zayıflamış, gözlerimin altı mor halkalarla çevrelenmişti. Dudaklarımdaki o kan kırmızı renk, yerini solgun bir cansızlığa bırakarak gitmişti.
Kral Wild endişeyle sordu: "Prensesin sağlığı yerinde değil mi?"
"Hayır, gayet sağlıklıyım Kral Wild. İlk olarak kaygılanmanız gereken kendi ülkeniz ve İhsen dünyasıdır. Şayet bu mücadele iki ırkın çarpışmasıysa ve eğer bu savaş İhsen dünyasının kaderini belli edecekse, Lotherian asla geride durmamalı."
Babam Beralon: "Kızım..." diyebildi sadece. Bakışlarındaki hüzün her haliyle okunabiliyordu.
"Baba, biz asil hanedanların asıl görevi halkımız ve topraklarımız uğruna yaşamaktır. Bunları bana bizzat sen öğrettin, yoksa unuttun mu?"
Bana şefkatle sarıldı, başımı geniş göğsüne yasladı. Görünüşümüz tıpkı kederli bir aile tablosu gibiydi.
Ardından bakışlarımı Kral Wild'e yönelttim: "Kral Wild Methian, ordumuzu hazırlamamız için bize en az bir hafta zaman tanıyın. Lotherian da bu savaş meydanında yerini alacak ve müttefikliğimiz konusunda babamın, zaferden sonra kararını tekrar düşünmesi için bizzat ricacı olacağım."
Kral Wild yüzüme biraz hüzün ve biraz da kaygıyla baktı: "Eğer kendinizi iyi hissetmiyorsanız prenses..."
Sözünü keskin bir tavırla böldüm: "Gayet iyiyim. Lütfen bu konuyu burada sonlandıralım."
Kral Wild, Lotherian ailesinin önünde saygıyla vedalaşıp yanında getirdiği erkek cadıyla birlikte saraydan ayrıldı. O uzaklaşırken arkasından bakakaldım. Bedenim zangır zangır titremeye başladı. Babam beni düşmeden önce tuttu ve arkamızda duran Mitha'ya haykırdı: "Hekimi çağırın, çabuk!"
Bilincim yavaşça kapanıyor... Glowberry, bilincini açık tut! Ama yapamıyorum...
Gözlerimi tekrar araladığımda kendi odamın tanıdık duvarlarını seyrediyordum. Sesler uğultulu ve bulanıktı ancak hekim ile ailemin arasındaki konuşmaları güçlükle de olsa seçebiliyordum.
Hekim: "Üzgünüm kralım, prensesin kalbindeki çatlak iyice genişlemiş. Maalesef son günlerini yaşıyor. İlaçlar artık fayda etmiyor. Ona yalnızca acısını dindirecek ilaçlar önerebilirim."
Annemin hıçkırıklarını duyuyordum; Mitha'nın fısıldayarak anneme "Güçlü durun kraliçem," deyişini ve babamın öfkeyle hekime bağırışlarını... Sonum böyle mi olacaktı? Herkesin yaralı ruhunu iyileştiren o kudretli aşk, en sonunda beni zehirleyecek miydi?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 3.57k Okunma |
825 Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |