
Bu bölümü normalden biraz erken paylaşıyorum, çünkü sevgili arkadaşım Soner doğum gününde okumak istemişti. Umarım yeni bölümü beğenirsin! Bir kez daha doğum günün kutlu olsun 🎉💚
Aidiyet duygusunu bilir misiniz? Ruhun, bulunduğu toprağa kök salamadığı o amansız yabancılaşma hissini… Ait olduğumuz yeri yadırgadığımızda, benliğimiz o uzak mekana kavuşmak için sessizce tutuşur. Kalp, kendi yurdunda bir mülteci gibi hissettiğinde, göz pınarlarından akan her damla bir sancıya dönüşür. Ben, mensubiyetin gerçek anlamını ancak cephenin o tozlu ve kanlı meydanlarında öğrendim.
İçimde kükreyen, öfke dolu o yabanıl yırtıcı; kendini uçsuz bucaksız özgürlüğün kucağında bulduğunda, baltadan keskin dişlerini kurbanının etine geçirir, onu parçalar ve yutardı. Ruhum, bir dişi aslan kadar vahşi, otoriter ve sınır tanımazdı. Ben bir kadındım; bir savaşçıydım. Bu kimliğim yüzünden ilk zamanlar beni kabullenmek istemediler, ellerinin tersiyle ittiler, safların dışına fırlattılar. Fakat inkar edilemez bir gerçek vardı ki, o da göğsümün altında çarpan yüreğin en az onlarınki kadar cesur ve sarsılmaz olduğuydu.
Kalbim her kırıldığında onu kendi ellerimle onarmayı bildim; kayıpların yasında boğulup kendimi karanlık kuyuların dibine terk etmedim.
Derin bir nefes aldım. Günlerdir bu yabancı ordunun neferleriyle soluk soluğa talim yapıyorduk. Her gün, Svelyn askerlerinin o eşsiz savaş stratejilerini onlara altın tepside sunuyor, savunma sanatının en ince detaylarını zihinlerine kazıyordum. Svelyn ordusu çevikti, zekiydi; çünkü bir zamanlar o ordunun ruhuna şekil veren komutan bendim. Onlara bildikleri her şeyi ben aşılamıştım. Elbette sadece kendi eski ordumun değil, müttefik ülkelerin savaş doktrinlerini de avucumun içi gibi biliyordum. Henüz yirmi beş yaşında olmama rağmen, ömrümün en kıymetli yılları muharebe meydanlarının kan kokulu havasında geçmişti.
Askeri üniformamı bir zırh gibi üzerime geçirdim. Saçlarımı her zamanki titizlikle ördüm, botlarımın bağcıklarını sıkıca bağladım. Günlerdir saray sofrasında Kraliçeye eşlik etmiyordum; o sahte ziyafetler bana göre değildi. Sadık yardımcım Dilanya, sabah kahvaltım için gerekenleri küçük bir sepete hazırlıyordu. Hatta sepete fazladan birkaç parça eklemesini özellikle tembihliyordum; çünkü o lokmaları Ozarius ve Olivera ile bölüşmenin tadı bambaşkaydı.
Kılıcımı ve keskin hançerlerimi birer birer kınlarına yerleştirdim. Boy aynasının karşısındaki kadının bakışları bir şahin kadar delici, kaşları kararlı bir çatıklık içindeydi. Omuzları dik, elleri kılıç kabzası tutmaktan nasırlıydı. Aynadaki bu yansıma bendim; ölümün soğuk nefesi, savaşın ete kemiğe bürünmüş hali...
Odadan çıkıp loş koridora yöneldim. Basamakları sonsuzluğa uzanıyormuş gibi görünen o devasa merdivenlerden inerken, Kraliçe'nin sadık gölgesi Fiona'yı gördüm. Elara’nın kapısının önünde öylece dikilmiş, içeri girmek için icazet bekliyordu.
Umurumda bile değillerdi... Zira benim zihnim, çoktan meydandaki çarpışmanın uğultusuna kapılmıştı.
Sarayın devasa meşe kapıları arkamda ağır bir gürültüyle kapandığında, sabahın çiğ ve keskin ayazı bir cellat satırı gibi yüzüme indi. Ciğerlerime çektiğim hava, boğazımı yakarak içeri süzüldü; dışarı verdiğim her nefes, gri gökyüzünde dağılan kirli bir duman bulutuna dönüşüyordu. Adımlarım taş avluda yankılanırken, soğuğun bir tokat gibi cildimi sızlatmasına izin verdim.
Meydana vardığımda karşılaştığım o ağır sessizlik, ne benim ne de buradaki diğer komutanların emriydi. Bu, bekleyen bir ordunun, avını gözleyen bir kurdun sessizliğiydi. Svelyn bana bu sessizliği tanımayı çok küçük yaşta, kılıç kabzası elimi ilk kez nasır tutturduğunda öğretmişti.
Ellerimi bilerek eldivensiz bıraktım. Ayaz, parmak boğumlarımdaki ve avuç içlerimdeki eski kılıç yaralarını birer birer uyandırdı; sızı, kemiklerime kadar işledi. Acıya aşık olduğumdan değildi bu seçimim. Sadece, ruhumun bu yabancı topraklarda uyuşmasına izin vermemek, her şeyin –ihanetimin bile– gerçek olduğunu kendime hatırlatmak içindi. Bugün son gündü. Yarın, bugün onlara bir altın tepside sunduğum bu sırlar, birer ok olup kalbime dönebilirdi.
Henüz kılıcımı çekmedim. Milruna komutanı Dotraf Felthruh görüş alanımda değildi ama bakışlarının ağırlığını sırtımda, tam iki kürek kemiğimin arasında hissediyordum. Günlerdir bir gölge gibi beni izliyordu. Ne dizginleri ele alacak kadar yaklaşıyor ne de engel olacak kadar uzaklaşıyordu. Bir düşman gibi nefretle bakmıyordu ama bir dostun sıcaklığı da yoktu gözlerinde. Sadece... tartıyordu.
Yavaş, ölçülü adımlarla orduyu süzdüğüm sırada yanımda belirdi. Sesi, kış rüzgarı kadar kuruydu: "Bugün bitiriyorsun."
Hafifçe başımı salladım, gözlerimi ufka dikmiş askerlerden ayırmadan. Hepsi kusursuz birer heykel gibi, Milruna’nın o kaskatı düzeniyle dizilmişti. Derin bir nefes alıp sessizliği yırtan o emri verdim: "Dizilimi bozun!"
Zihinlerinde bir anlık bir çatırtı duyduğuma yemin edebilirdim. Svelyn’de öğrendiğim ilk kural şuydu: Düzen, düşmana verilmiş bir ganimettir. Svelyn orduları asla kağıt üzerindeki geometrik şekillere uymazdı; onlar bir sel gibi akardı. Milrunalı askerler bir an duraksadı, alışkanlıkları ve eğitimleri bu karmaşayı reddediyordu.
Omuzlarımı dikleştirip bir adım öne fırladım. "Kalkanlar aşağı! Hızlanın! Birbirinizi bulun, nizami çizgileri değil!"
İlk çarpışma tam bir kaos örneğiydi. Dağınıktı, çirkindi. Bir asker gereğinden önce atıldı, diğeri ise tereddütle geride kaldı. Bir diğeri dengesini kaybedip dizini çamurlu toprağa vurduğunda, kalkmaya çalışırken sırtını tamamen boş bıraktı. O an karşısında bir Svelyn askeri olsaydı, kılıcın soğuk çeliği çoktan omuriliğinden içeri süzülmüştü.
Hızla yanına gittim, botlarım çamuru sıçratırken sesim bir kamçı gibi şakladı: "Sırtını savunmasız bırakma asker! Svelyn askeri bu açığı gördüğü an, sen daha acıyı hissetmeden ruhun bedenini terk eder!"
Doğrulup gözlerimin içine baktı. Gözbebeklerinde endişenin, o belirsiz korkunun tohumları filizleniyordu. Dişlerini gıcırdatarak ayağa kalktı ve bu kez daha vahşi, daha içgüdüsel bir hamle yaptı. Doğruydu. Dudaklarımın kenarı, belli belirsiz bir memnuniyetle kıvrıldı.
Bir diğer askerin beni izlediğini fark ettiğimde ona döndüm: "Durma! Savaş durağanlığı sevmez!"
Formasyonu bir hekim titizliğiyle ikiye böldüm. Sağ kanadı kasten geri çektim, solu ise bir yem gibi zayıf bıraktım. Dotraf’ın bakışlarının üzerimde yoğunlaştığını, bu stratejiyi sorguladığını biliyordum. Ama umursamadım. Svelyn böyle yapardı: Zayıf görünür, seni içine çeker ve sonra boğardı.
Ellerimi arkamda birleştirip bekledim. "Şimdi!"
Okçular beklenmedik bir açıdan fırladı, kalkanlar metalik bir gürültüyle geç kapandı. Havada yükselen bağırışlar ve çarpışan çeliğin tınısı avluyu doldururken ben bir heykel kadar sessizdim. Askerlerin arasında bir hayalet gibi yürümeye başladım.
"Birbirinizi görmeyin, birbirinizi hissedin," dedim fısıltıyla ama sesim hepsine ulaştı.
Genç bir askerin tereddüt ettiğini gördüm. O bakış... O kararsızlık... Svelyn’de bu, mezar taşının üzerine adının yazılması demekti. Kulağına doğru eğildim, soğuk nefesim tenini ürpertti: "Karar ver. Bu meydanda bir asker misin, yoksa kendi ölümünü izleyen bir izleyici mi?"
Sözlerim üzerine bir hışımla ileri atıldı. Hamlesi kusurluydu, teknikten uzaktı ama kararlıydı. Hafifçe başımı salladım. Öğrenmek buydu; hataların kanla ve terle yoğrulup reflekse dönüşmesi.
Zaman, eriyen bir buz parçası gibi akıp geçti. Nefesler ağırlaştı, ciğerlerden çıkan buharlar meydanı bir sis tabakası gibi kapladı. Kalkanların üzerindeki boyalar çizildi, omuzlar yorgunluktan düştü. Ama o ilk baştaki panik yoktu artık. Gözlerinde kör bir itaat değil, vahşi bir tepki vardı.
Sonunda, kılıcımı kınından ağır ağır çektim. Çeliğin sürtünme sesi meydandaki tüm gürültüyü bıçak gibi kesti. Bilerek açık verdim, onları kışkırttım. Üç asker aynı anda üzerime atıldı. İkisi hamlelerimi kısıtlamak için doğru açılarda durdu, üçüncüsü ise arkamı kollayarak kaçış yolumu kapattı. Tam öğrettiğim gibi. Tam Svelyn’in canını yakacakları o nokta gibi...
O an kalbimde ince bir sızı hissettim. Göğsüme yayılan o ekşi vicdan azabı, boğazımı düğümledi. Ben az önce ne yapmıştım? Yetiştirildiğim, ekmeğini yediğim ordunun en mahrem sırlarını, ciğerini söküp bu adamlara vermiştim.
"YETER!" Sesim avluda bir gök gürültüsü gibi yankılandı. Her şey bir anda dondu. Herkesin yüzünde çökmüş bir yorgunluk ve yarının getireceği o ağır endişe vardı.
Komutan Dotraf Felthruh ileri çıktı. Askerlerine baktı; gözlerindeki o boş korkunun yerini, keskin bir dikkat almıştı. "Dağılın," dedi otoriter bir sesle. Avlu saniyeler içinde boşaldı, geriye sadece biz ve taşların üzerine çöken soğuk sessizlik kaldı. Yanıma geldiğinde, aramızdaki o görünmez ama aşılmaz mesafeyi korudu.
"Svelyn seni böyle yetiştirdiyse..." dedi sesi kısık ve meraklı bir tonda, "Neden bugün onların karşısındasın?"
Haklıydı ama bu haklılık, gerçeğin tamamı değildi. Gözlerimi kaçırmadan, doğrudan o çelik mavisi gözlerine baktım. "Çünkü onların neden savaştığını biliyorum Komutan. Ve yarın, nasıl kaybedeceklerini de benden daha iyi kimse bilemez."
Suskunlukla bakışlarını avlunun boşluğuna çevirdi. "Yarın, gözüm bir an bile üzerinden ayrılmayacak, Orgeneral Kleora Diatavetra."
Bu bir tehdit değildi, ama bir güven mesajı da değildi. Sadece bir tespitti. "O halde yanlış yere bakma, Korgeneral Dotraf Felthruh," dedim soğuk bir gülümsemeyle. Bakışlarımız, kelimelerin yetmediği bir dille son kez çarpıştı.
Sonunda bakışlarını kaçırıp arkasını döndüğünde, dudağımın kenarı tekrar kıvrıldı. Kılıcımı sert bir hareketle kınına yerleştirdim. Şimdi, kemiklerime işleyen bu yorgunluğu ve ihanetin o yapışkan hissini üzerimden atmam gerekiyordu.
Silahların olduğu bölmeye geçtim. Soğuktan morarmış, titreyen ellerimi dindirmek için bir kaseye soğuk su doldurdum. Yanındaki çaydanlıktan buharı tüten sıcak suyu yavaşça üzerine ekledim. Elleri suya daldırdığımda hissettiğim o karıncalanma, bana hala yaşadığımı ve yarın için bir kalbim olması gerektiğini hatırlatıyordu.
Parmak uçlarım uyuşmuş, kaslarım yorgunluktan feryat etmeye başlamıştı. Nihayet Dilanya’nın o ince düşünceli elleriyle hazırladığı hasır sepeti aralama vaktim gelmişti. Üzerindeki bembeyaz örtüyü yavaşça kaldırıp, içindeki kütür kütür elmalara ve rayihası burnuma kadar gelen tatlı çöreklere göz gezdirdim.
“Mmm, iştah kabartıcı görünüyorlar,” diye mırıldandım kendi kendime.
Dışarı çıkıp ayazda Ozarius ve Olivera’yı aramak yerine, yorgun bedenimi tahta zemine bıraktım. Onları çağırmama gerek yoktu; karınlarının acıktığını ve benim mola vaktimin geldiğini bir avcı içgüdüsüyle biliyorlardı. Çok geçmeden görüş alanıma Ozarius girdi, hemen ardında ise ağır adımlarıyla Olivera belirdi.
Ozarius, muzip bir tavırla, “Bizsiz boğazınızdan geçeceğini sanmıyordunuz herhalde komutanım?” diyerek takıldı.
Olivera ise omuzlarını büzerek ekledi: “Ah, dışarısı öyle bir zemheri ki! Antrenman yapıp kanımızı kaynatmasaydık muhtemelen olduğumuz yerde buz keserdik.”
İstemsizce kıkırdadım. “İçeride ellerinizi yıkamanız için ılık su hazırladım. Soğumadan gidin, sonra da yanıma gelin.”
Ozarius büyük bir şevkle, “Emredersiniz komutanım!” diyerek içeri süzüldü.
Nihayet yanıma, yere çöktüklerinde, sepetten çıkardığım tatlı ekmekleri onlara ikram ettim. Ozarius sanki günlerdir açmış gibi lokmaları ağzına tıkıştırmaya başladı.
Olivera, onun bu haline kaşlarını çatarak, “Yavaş yesene be adam! Boğazında kalacak,” diye uyardı.
Ozarius ağzı dolu bir şekilde, “İnanılmaz... Gerçekten çok lezzetli!” diyebildi sadece.
“Bunları dostum Dilanya yaptı,” dedim, gözlerimi anlamlıca irileştirerek. “Kendisi bir elftir. İstersen aranı yapayım Ozarius, oldukça hanımefendi ve tatlı bir kızdır.”
Ozarius, bir anda duraksayıp başını iki yana salladı. “Oh, aman aman! Hayır, hayır... Aşk meşk işleri bana göre değil. Kızcağız benim gibi ferasetsiz, hırçın bir adamı ne yapsın?”
Olivera hemen lafa atıldı: “Ne yani, ömrünün sonuna kadar bekar mı kalmayı düşünüyorsun?”
“Yarın sağ çıkabilirsek, o zaman düşünürüz bunları,” diye fısıldadım, ciddiyetim geri dönerken. Ardından havayı dağıtmak için sordum: “Elma ister misiniz?”
Olivera’nın gözleri parladı. “Elmaya mı? Elmaya bayılırım!” diyerek hemen uzattığım meyveye sarıldı.
Onların ekmeklerden iştahla büyük ısırıklar alışını izlerken benim de mide gurultum artmıştı. Çöreği yavaşça dudaklarıma götürdüm. Ekmek soğumuştu, ancak içindeki vişne reçeli dilime yayıldığı an o soğukluğu tamamen telafi eden bir lezzet şöleni başladı.
Sessizce yemeğimizi çiğnerken aramıza yoğun bir huzur çökmüştü. Bu sessizlik beni hüzne boğmuyor, aksine zihnimi berraklaştırıyordu. Bugün de diğer tüm günler gibi ruhumu ve bedenimi tüketmişti.
Kendine gel Kleora, diye fısıldadım içimden. Yarın büyük gün. Aslan pençelerini düşmana ilk kez göstereceksin. Ya toprağa düşeceksin ya da toprağı kanla sulayacaksın.
Yemeğimi bitirmek üzereyken, dışarının keskin soğuğu tekrar iliğime işlemeye başladı. Avuç içlerimi birleştirip sıcak nefesimle ısıtmaya çalıştım. Ozarius ve Olivera ise bir yandan çiğniyor, bir yandan da vücut ısılarını korumak için ağır adımlarla ileri geri volta atıyorlardı. Vücudumun hafifçe titrediğini hissediyordum.
“Ah, dumanı tüten sıcak bir çay için nelerimi vermezdim,” dedim elmamdan son bir ısırık alırken.
Olivera, bir süredir içini kemirdiği belli olan o soruyu nihayet sordu: “Kraliçeyle aranız nasıl? Anlaşabiliyor musunuz?”
Kısa ve buruk bir kahkaha attım. “Kedi ve köpek gibiyiz desek yeridir.”
Ozarius, kuralına göre yürüdüğü voltasına devam ederken göğsünü kabarttı ve ağzını büzerek endişeli bir ifade takındı: “İşte tam da bundan çekiniyordum.”
“Boş verin. Benim için bir önemi yok,” dedim elmamın çekirdekli kısmına bakarken. Ekşiydi ama damağımda bıraktığı tat güzeldi.
O sırada yanımızdan siyah saçlı, sinekkaydı tıraşlı ve orta sıklet bir adam geçti. Ozarius’un arkasından yürürken elindeki küçük bir kürdanla dişlerini kurcalıyordu. Bakışlarının, sanki bir şeyi deşmek ister gibi yüzüme çivilendiğini fark ettim. Gözlerimi kaçırmadım; o bakışlarını üzerimden çekene kadar ben de ona, bir komutanın sarsılmaz dikliğiyle bakmaya devam ettim.
Ozarius arkasını döndüğünde yabancıyı tanıyamadı ama benim zihnim bir kütüphane titizliğiyle çalışıyordu; o, Komutan Dotraf’ın hemen sağında duran, Milruna’nın soylu ailelerinden birine mensup Üsteğmen rütbeli bir elfti. Adımları kibirli, bakışları ise bir zehir kadar keskindi.
“Bir sorun mu var, Üsteğmen?” diye sorduğumda, sesimdeki buz gibi otorite avludaki havayı daha da soğuttu.
“Asıl sorun ne biliyor musun insan?” dedi, "İnsan" kelimesini ağzında kirli bir sakız gibi çiğneyerek. “Milyonlarca elf savaşçısının, Svelyn’den kovulmuş bir sürgünün, bir yabancının ağzına bakıyor olması. Bize taktik mi öğretiyorsun, yoksa bizi kendi eski yurduna birer kurbanlık koyun gibi mi hazırlıyorsun?”
Niyetini anladığımda derin bir nefes verdim. Cinsiyetimden çok, ırkıma ve sadakatime saldırıyordu; bu daha tehlikeliydi. Bu tartışmaya enerji harcamaya değmezdi. Fakat o, yanımızdan geçip gitmek yerine tam karşımda durdu, o rahatsız edici ve küstah sesiyle devam etti:
“Bize düzeni bozmamızı söylüyorsun. Ama senin gibi ömrü bir nefes kadar kısa olan, narin bedenli bir faninin zihni, elflerin bin yıllık savaş geleneğini kavrayamaz. Sen bir istilasın Kleora. Bu ordunun içine sızmış bir parazitsin. Savaş bittiğinde, zafer bizim olsa bile senin yerin bu saray değil, bir kölenin süpüreceği alelade bir mutfak köşesi olacak.”
“Elf olman sana uzun bir ömür vermiş olabilir Üsteğmen,” dedim, sesimi yükseltmeden ama her kelimeyi bir ok gibi fırlatarak. “Fakat görüyorum ki bu uzun yıllar sana ne bir strateji zekası katmış ne de karşındaki komutana nasıl hitap etmen gerektiğini öğretmiş. Belki de bu yüzden hala Dotraf’ın gölgesinde bir gölgeden ibaretsin.”
Bedenim titriyordu; ama soğuktan değil, bu hadsizin askeri disiplini ayaklar altına almasına duyduğum öfkeden.
Dayan Kleora. O seni kışkırtıp hata yapmanı, bir elfe saldırmanı istiyor.
“Neden susuyorsun?” diye hırıldadı, yüzünü yüzüme yaklaştırarak. “Haklı olduğumu biliyorsun. Bu ordu sana güvenmiyor. Sadece Kraliçe’nin emriyle sana katlanıyorlar. Sen bir savaşçı değilsin, sen sadece bir heves uğruna cepheye sürülmüş bir kuklasın.”
Kılıcım kınından öyle bir hızla çıktı ki, metalik çınlama avludaki diğer askerlerin bile dikkatini çekti. Saliseler içinde kılıcımın ucu, üsteğmenin tam şah damarının üzerine yerleşmişti. Gözlerimin içine çöken o karanlığı gördüğünde, yüzündeki o küstah ifade ilk kez sarsıldı.
“Eğer bir kez daha bu ordunun komutanına, müttefikine ve stratejistine hakaret edersen,” dedim fısıltıyla, sesim ölümün provası gibiydi. “O 'üstün' elf kanını bu değersiz toprakla buluştururum. Milruna yasalarına göre, savaş sırasında bir komutana itaatsizlik ve hakaretin bedeli ölümdür. Denemek ister misin?”
Tam o sırada, avluda bir atın toynak sesleri ve ardından gürleyen bir ses duyuldu.
“Kılıcını indir Orgeneral Diatavetra!”
Bu Henry’ydi. Ama sesi bir nişanlının yumuşaklığıyla değil, bir Prensin mutlak otoritesiyle geliyordu. Bakışlarımı askerin gözlerinden ayırmadan kılıcımı milim oynatmadım. Henry atından indi, ağır adımlarla aramıza girdi. Bakışları önce bana, sonra boğazına kılıç dayadığım askere döndü.
“Üsteğmen!” dedi Henry, sesi bir balyoz gibi indi meydana. “Kral’ının bizzat yetkilendirdiği, bu ordunun beyni olan bir komutana karşı takındığın bu tavır, vatana ihanetle eşdeğerdir. Senin haddine mi bir komutanın soyunu veya yöntemlerini sorgulamak?”
Henry, gizli nişanımızdan tek kelime bile etmemişti. Sarayda bu sırrı bilen kişi sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi. Planımız, savaş bittikten sonra herkesin huzuruna yüzüklerimizi takmış, bir bütün olarak çıkmaktı; olması gerektiği gibi beni rütbemle ve yetkimle savunmuştu. Asker, Henry’nin öfkesi karşısında sarsılarak hemen dizlerinin üzerine çöktü.
“Affedin prensim! Ben sadece... Ordumuzun saflığını korumaya çalışıyordum.”
“Saflık, disiplinle başlar asker!” diye kükredi Henry. “Derhal rütbeni Korgeneral Dotraf’ın masasına bırak. Yarınki savaşta en ön safta, bir er olarak çarpışacaksın. Eğer sağ kalırsan, onurunu tekrar kazanırsın. Şimdi defol!”
Asker, yüzü kül gibi bir halde ayağa kalkıp hızla uzaklaştı. Henry ancak o zaman bana döndü. Gözlerinde, herkesin içinde söyleyemediği o derin endişeyi ve hayranlığı görebiliyordum.
“Hava fazla keskin Komutan,” dedi Henry, sesindeki tonu hafifçe yumuşatarak. “Misafirleriniz Ozarius ve Olivera ile birlikte içeri geçin. Savaş meclisi toplanmadan önce biraz ısınmanızda fayda var. Onlar bizim onur konuklarımız, dışarıda beklemelerine gerek yok.”
Başımı hafifçe eğerek selam verdim. O an, Henry’nin beni bir "kadın" veya "nişanlı" olarak değil, bu savaşın mutlak anahtarı olarak gördüğünü ve koruduğunu hissetmek, içimdeki o vahşi aslanı biraz olsun sakinleştirmişti.
Prens Henry’nin atının nallarından çıkan sesler taş avluda yankılanırken, sislerin arasında giderek küçülen karaltısını sükunetle seyrettim. Göğsümün tam ortasına, tarif edilemez ve keskin bir sızı saplandı.
Olivera, yüzünde kederli bir tebessümle sessizliği bozdu: “Biz de içeri geçelim artık. Malum, son akşam yemeğimiz bizi bekliyor.”
Son akşam yemeği... Bu üç kelime zihnimde devasa bir boşluk yarattı. Belki de bu şafaktan sonra dostlarımı, Salim’i ve Henry’yi bir daha asla göremeyecektim.
Ozarius, Olivera’nın karamsar havasına hemen çıkıştı: “Hey, ağzından yel alsın! Öyle söylemesene, belki hepimiz sağ salim döneceğiz.”
Elimi ikisinin de omzuna koydum. Parmak uçlarımdan onlara güç vermek istercesine sıktım. “Sağ kalın!” dedim, gözlerinin en derinlerine bakarak. Sesimdeki ciddiyet ve samimiyet havayı ağırlaştırdı. “Çünkü her biriniz benim için çok kıymetlisiniz.”
Ozarius, bu ani duygusallık karşısında mahcup bir tavırla gözlerini kaçırdı. “Böyle veda eder gibi konuşmayın komutanım. Hepimiz o meydandan başımız dik çıkacağız.”
Olivera, o hüzünlü gülüşünü tazeleyerek ekledi: “Bana bir şey olmayacak komutanım, merak etmeyin.”
Elimi omuzlarından çekip hafifçe gülümsedim. “Hadi gelin. Bay Dorfiy’nin o meşhur bitki çaylarından içmelisiniz. Şifa niyetine, bünyenize iyi gelecektir.”
Avludan sarayın devasa giriş kapısına doğru yöneldiğimde, nöbetçiler beni fark edip ağır kanatları gıcırdayarak araladılar. Olivera ve Ozarius, birer sadık gölge gibi arkamdan geliyordu. Giriş salonunun yanındaki loş koridordan geçip mutfağın o tanıdık, sıcak karmaşasına doğru ilerledim.
Kapıyı araladığımda Bay Dorfiy’yi her zamanki gibi işinin başında buldum. Masanın başında dikilmiş, yardımcılarına adeta bir ordu yönetircesine emirler yağdırıyordu.
“Kraliçemiz menüde neler olacağını bildirdi mi? Prens için baharatlı sebze kızartmalarını eksik etmeyin! Kralın arzu ettiği o özel tatlılar için hemen bahçeye gidip en taze çilekleri toplayın!”
Mutfaktaki telaşın ortasına, oranın asıl hakimiymişçesine adımladım. Dorfiy beni görünce sesini kesti ve derin bir hürmetle selam verdi.
“Ben geldim Dorfiy! Bak, bunlar en güvendiğim dostlarım; Ozarius ve Olivera.”
Dorfiy hemen eğilerek onları selamladı. O sırada Dilanya, nefes nefese içeri daldı; yanakları koşmaktan al al olmuştu. “Kraliçemiz... Akşam sofrasının... Çok zengin olmasını buyurdu,” dedi öksürüklerinin arasından. “En iyi yemeklerin hazırlanmasını istiyor.”
Ozarius, genç kızın bu telaşlı haline bıyık altından gülerek eğildi. “Yavaş gelseydiniz ya, bu ne acele? Arkanızdan kovalayan mı vardı?”
Olivera, Ozarius’un bir hanımefendiyle nasıl konuşulacağını bilmeyen patavatsızlığına karşı sabırla başını iki yana salladı. Küçük ama gür bir kahkaha patlattım. Masanın kenarına ilişip oturdum. Kralın tatlısı için sepete doldurulmuş taze çileklerden bir tanesini ağzıma attım.
Dilanya endişeyle yanıma geldi: “Leydim, umarım bugün talimlerde çok bitkin düşmemişsinizdir.”
Olivera kıkırdayarak araya girdi: “Sana 'Leydim' diye mi hitap ediyorlar?”
Omuzlarımı hafifçe silktim. “Yalan yok, bu hitap hoşuma gitmiyor değil.”
Gözlerimi mutfağın içinde gezdirdim. Buradaki herkes, bu akşam yemeğinin aslında bir veda yemeği olduğunun bilincindeydi. Mutfak çalışanları, son kez midemizi bayram ettirmek için birer işçi arı gibi çevik ve sessizce çalışıyordu. Çilek sepetini Ozarius’a uzattım. “İster misin?”
Dorfiy’nin sesi telaşla yükseldi: “Ah Leydim! Yapmayın, onlar Kral’ın tatlısı için özel seçildi.”
“Sadece birkaç tanecik aldık Dorfiy, bu kadar cimrilik yakışmıyor sana.”
Dorfiy hafifçe sızlandı ama itiraz etmedi. Eminim ki saray ahalisinden hiç kimse mutfağına inip onunla böyle senli benli konuşmamıştı. Kıkırdayarak başımı geriye attığımda, sıkıca örülmüş saçlarım omzumdan aşağı bir sarkıt gibi döküldü. “Hiç benim gibi kaba bir kadınla karşılaşmamıştın, değil mi?”
Dorfiy, samimi bir mahcubiyetle cevap verdi: “Ah hayır Leydim, asla... Siz kaba değilsiniz. Siz, gördüğüm en güçlü kadınsınız.”
Sesimdeki neşeyi bir kenara bırakıp ciddileştim. “Eğer yarın o meydanda ölürsem, bil ki kısa sürede size de değer vermiştim. Sana ve Dilanya’ya... Bunu bilmeniz benim için kafi.”
Bu sözler üzerine Dorfiy’nin elindeki bez masaya düştü. Çelimsiz tahta bir sandalyeye adeta çöktü. “Leydim, istirham ederim böyle konuşmayın.”
Dilanya olduğu yerde bir heykel gibi kaskatı kesildi. “Leydim, siz döneceksiniz. Lütfen kötüyü çağırıp uğursuzluk getirmeyin.”
Derin bir iç çektim. “Pişmanlıklardan nefret ederim Dilanya. Eğer orada ruhumu teslim edersem, bunları size söylemediğim için huzursuz uyurdum.”
Dorfiy’nin gözleri nemlenirken, Dilanya yanıma koşup ellerime sarıldı. “Leydim lütfen gitmeyin... Savaşa girmeyin!”
Ona sıkıca sarıldım. İnce, narin vücudu kollarımın arasında bir yaprak gibi titriyordu. Gözyaşlarını şefkatle sildim. “Ağlama Dilanya. Ben bir savaşçıyım. Ruhum kılıç sesleriyle beslenmek için doğdu. Ancak savaşçılar her zaman kazanamaz. Ben ölmekten korkmuyorum.”
Evet, ölmekten korkmuyordum; ama sizleri bir daha görememek fikri... Kalbime ince ve yakıcı bir cam kırığı saplanmış gibi hissettim. Nefesim daraldı ama ağlamadım. Yüzüme yapay, güven veren bir tebessüm yerleştirdim. Amacım onları kederlendirmek değil, kendimce helalleşmekti.
“Dilanya, lütfen Mushen’i çağır. Olivera ve Ozarius’un odalarına yerleşmesine yardım etsin. Akşam yemeğinde bizimle aynı sofrada olacaklar.”
“Peki Leydim,” dedi, ellerimi hala bir dayanakmış gibi tutarken. Belki de savaştan sağ dönersem, onunla özlemini çektiğim o kardeşlik bağını kurabilirdim.
Mutfak, yanan fırınların etkisiyle öyle sıcaktı ki; bütün gün ayazdan donan kemiklerimin yavaş yavaş çözüldüğünü hissettim. Gözlerimi kapatıp masanın üzerinde bir süre öylece kaldım. Bu anı zihnime bir mühür gibi kazımalıydım: Bahçeden yeni koparılmış meyvelerin rayihası, odun ateşinin huzurlu çıtırtısı, aşçıların telaşlı ayak sesleri, Ozarius ve Olivera’nın bitmek bilmeyen atışmaları ve Dilanya’nın ellerimdeki sıcaklığı...
Hayatım boyunca kaç huzurlu anım olmuştu ki? Bu hatıra, sonuncusu olabileceği için her şeyden daha kutsaldı. Yavaşça göz kapaklarımı araladım. “Ben odama çekiliyorum. Siz rahatınıza bakın,” diyerek masadan aşağı atladım.
Onları arkamda bırakıp mutfaktan çıktım. Odama giden yolda salonun boş olduğunu, Fiona ve Elara’nın ortalıkta görünmediğini fark ettim. Merdivenleri birer birer tırmanıp Henry’nin odasının önüne geldim. Kapıyı aralayıp içeri girdiğimde, terzilerin yatağın üzerine bıraktığı, ipek kumaşlarla işlenmiş göz alıcı elbiseyi gördüm.
Yatak odamın yanındaki ağır kapıyı aralayıp banyoya süzüldüm. Benim için buharı üzerinde, dumanı tüten bir küvet hazırlamışlardı. Üzerimdeki tozlu, kan ve ter kokan üniformayı hızla sıyırıp attım ve kendimi ılık suların kucağına bıraktım.
“Ah... Bu sıcaklık ne büyük bir nimet.” Kendi sesim kulaklarımda yankılandı. Bu senin son huzur anın Kleora. Belki de aylarca sürecek o çetin muharebe meydanlarına girmeden önceki son sığınağın... Yan tarafta duran gül özünü avuçlarıma alıp tenime ve saçlarıma yedirdim. En azından ölüme giderken bir çiçek gibi kokacaktım; çelik ve pas kokusuna inat... Başımı geriye yaslayıp ellerimi suyun derinliklerine daldırdım. Bu anı, suyun tenimdeki o kadifemsi dokunuşunu zihnime mühürlemeliydim.
Nasırlı ellerime baktığımda Dilanyanın yumuşak ellerini hatırladım.
Kenarda duran kurumuş gül yapraklarını suyun üzerine serptim. Onlar suyun yüzeyinde birer narin gemi gibi dalgalandıkça, benim gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. Onlar sürüklendikçe, ben kederin dipsiz kuyusuna çekildim.
Ne için ağlıyordum? Yarın toprağa düşme ihtimalim için mi? Yoksa ömrüm boyunca hasretini çektiğim o sıcak yuvaya asla sahip olamadığım için mi? Bu hayali gerçekleştiremeden her şeyin yarım kalacağı düşüncesi kalbimi bir mengene gibi sıkıyordu.
Boş ver Kleora, diye fısıldadı içimdeki o karanlık ses. Yaşasan bile senin gibi bir savaşçının ailesi olmazdı. Henry ile evlensen bile kucağına bir çocuk alamazdın. Küçük kardeşin Asius’un akıbetinden bile bihabersin; ölü mü, diri mi belli değil...
“Ama... ama ben sadece yaşamak istedim,” diye hıçkırdım. “Gerçekten yaşamak... Bir kez olsun kılıç kuşanmadan, sadece mutlu olmak istemiştim.”
Gözyaşlarım, birer inci tanesi gibi banyonun hararetli suyuna karıştı. Ellerimle sudaki dalgaları hızlandırdım, sanki bu acıyı boğmak ister gibi... Belki de savaş bittiğinde her şey farklı olurdu. Belki Henry ile kurduğumuz o hayaller gerçekliğe bürünürdü.
Kapı hafifçe tıklandı. “Leydim, Prens Henry akşam yemeğinde sizi bekliyor.”
“Geliyorum,” diye seslendim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak burnumu çektim. Islak ellerimle yüzümü kuruladım.
Mermer zeminin soğukluğunu çıplak ayaklarımda hissederek odaya geçtim. Yatağın üzerindeki lila rengi elbiseyi üzerime geçirdim. Sade ama asil bir duruşu vardı; kollarındaki ince işçilikle işlenmiş nakışlar birer sanat eseri gibi parlıyordu. Islak saçlarımı aceleyle kurulayıp ördüm.
Aşağıya, yemek salonuna indiğimde tüm kraliyet ailesini masa başında buldum. Kral, Kraliçe, Prens ve onların arasında yer alan, savaşın eşiğindeki o yabancı kadın... yani ben.
Henry beni görür görmez yerinden fırlayıp yanıma geldi. Kollarını belime dolayıp beni kendine çekti. “Seni günlerdir doğru dürüst göremiyorum,” dedi, sesindeki hasret yakıcıydı. Burnunu saçlarıma gömüp derin bir nefes aldı. “Bugün bile sana sarılamamak beni perişan etti.”
Ben de kollarımı onun boynuna doladım, dünyadaki tek sığınağımmış gibi... Gözlerimi Kraliçe Elara’ya çevirdiğimde, çatık kaşları ve memnuniyetsiz ifadesiyle bizi izlediğini gördüm. Henry nazikçe elimden tutup beni yanındaki sandalyeye buyur etti.
Yüzüme buruk bir tebessüm yerleşti; çünkü yarın o da benimle birlikte cehennemin ortasına yürüyecekti. Ya ben sağ kalıp onu kaybedersem? Hayatımdaki bir boşluğu daha kaldırabilir miydim?
Ellerimin titremesini bastırmak için onları masanın altında birleştirdim. Ağabeyim Wild, sessizliği bölen ilk kişi oldu. “Nasılsın kardeşim? Günlerdir birbirimizi göremedik.”
“İyiyim ağabey, teşekkür ederim.”
Fiona araya girip o nahoş ses tonuyla düzeltti: “'Ağabey' değil, 'Majesteleri' demelisiniz Leydim.”
Ancak Kraliçe beklenmedik bir şekilde onu susturdu. “Hayır! İstediği gibi hitap edebilir.”
Elara da biliyordu... Yarın şafakla birlikte büyük bir kumar oynanacaktı. Belki de oğlunun hafızasındaki son anıların huzurla dolmasını istiyordu.
Masada ağır bir matem havası hakimdi. Ağabeyim Wild sadece meyve suyundan yudumluyor, Henry önüne konan baharatlı patatesle oyalana duruyordu. Kraliçe ise çatalını bile eline almamıştı; önündeki peyniri küçük parçalara ayırıp duruyordu. Ben ise tabağımdaki tek bir üzüm tanesini, boğazım yana yana çiğniyordum.
Kraliçenin gözleri kan çanağına dönmüştü, vücudu belli belirsiz sarsılıyordu. Bu sofra, hayatımda gördüğüm en görkemli şölendi; ama sanki idam edilmeden önceki o son lokmalar boğazımızda düğümleniyordu.
Daha fazla dayanamadım. “Müsaadenizle odama çekiliyorum. Saygısızlığım için beni bağışlayın,” diyerek sandalyemi geri ittim. Elbisemin eteklerini toplayıp masadan uzaklaştım. Henry’nin yüzüne bakmadım; bakarsam tüm savunma mekanizmamın çökeceğini biliyordum. Daha önce sayısız cenge girmiştim ama hiç bu kadar çok kaybedecek şeyim olmamıştı.
Odama girer girmez kapıyı kilitledim ve dizlerimin üzerine yığıldım. Hıçkırıklarım odayı doldururken yumruklarımı dizlerime vurdum. “Aptal Kleora! Ağlama! Daha savaş bile başlamadı!”
Kapı çalındı.
Hızla kendimi toparlayıp gözyaşlarımı sildim. Gelen Henry’ydi. Beni görür görmez kollarının arasına aldı. “Güzelim...” dediğinde, tüm direncim kırıldı. Başımı göğsüne yaslayıp sırtına sarıldım.
“Henry... Ben... Eğer yarın ikimizden birine bir şey olursa... Ben yaşayamam,” dedim boğuk bir sesle. “Seni bir daha görememe düşüncesi ruhumu kemiriyor.”
Parmakları saçlarımın arasında usulca dolaştı. “Sakin ol sevgilim, buradayım. Henüz bize bir şey olmadı ve olmayacak.” hıçkırıklarım yavaş yavaş fısıltılara dönüştü. “Savaştan sonra muazzam bir yuvamız olacak. Sadece sen ve ben... Kılıcım seni koruyacak, yüreğim her daim yanında atacak.”
Saçlarıma küçük öpücükler kondurmaya başladı. “Geçti bitti... Ben de sensiz bir dünya hayal edemem. Buna asla müsaade etmem.”
Ellerimin titremesi dindi, kalbimdeki o amansız sancı hafifledi. Yeniden tüm dünyaya karşı durabilecek o kudreti içimde hissettim. İkimiz de yere, halının üzerine çöktük.
“Nerede yaşamak istersen sana oraya bir kale inşa edeceğim,” dedi gözlerimin içine bakarak. “Seni dünyanın en mesut kadını yapacağım. Benim yanımdayken sadece huzuru hissedeceksin.”
Ona dönüp tüm ruhumla fısıldadım: “Hayatta kal!”
Gözleri doldu ama o ağırbaşlı duruşunu bozmadı. Yüzüme düşen bir tutam saçı kulağımın arkasına iterken cevap verdi: “Lütfen yaşamak için savaş.”
…………………………………………………………………………………………………
Bugün, hayatımın en zorlu sınavına açılan bir perdenin başlangıcıydı. Sabahın keskin ayazı pencere camımı tıkırdattığında, güneşin henüz dağların puslu silüeti arkasından başını kaldırmadığını fark ettim. Aynadaki yansımamla yüzleştiğimde, dün geceden kalan kederin izlerini, uykusuzluktan kızarmış gözlerimde gördüm. Kanepenin üzerine titizlikle bırakılmış ağır, gümüş zırhımı bir kader gibi üzerime geçirdim. Saçlarımı çözüp taradım ve sıkı bir örgüyle zapt ettim. Artık camdaki o hayal, dünkü kırılgan ve duygusal kadına ait değildi; tüm zayıflıklarımı o aynanın karşısında, geçmişin tozlu raflarına terk ediyordum.
Sarayın çıkışına doğru ilerlerken, mermer zeminde yankılanan adımlarım her zamankinden daha sarsılmaz ve kararlıydı. Muhafızlar devasa kapıları benim için araladığında, dışarıda beni bekleyen manzara nefes kesiciydi: Milruna’nın binlerce neferden oluşan görkemli elf ordusu, bir çelik denizi gibi avluyu doldurmuştu. En ön saflarda, krallığın devasa sancakları rüzgârla mağrur bir şekilde dalgalanıyordu.
Kral ve Prens, askerlere hitaben yaptıkları ateşli konuşmaları bitirmiş, bir kenarda vakurla bekliyorlardı. Geniş merdivenlerden aşağı süzülürken, benim için hazırlanan koyu kestane rengi küheylanı gördüm. Binmeden önce yumuşak yelelerini okşayıp varlığını selamladım, ardından çevik bir hamleyle eyerin üzerine yükseldim.
Henry, devasa cüssesi ve ay ışığı gibi parıldayan zırhıyla kendi birliğinin önünde adeta bir anıt gibi duruyordu. Kral ise ordusunun en başında, tebaasına sarsılmaz bir cesaret aşılıyordu. Korgeneral Dotraf konuşmaya başladığında, o devasa kalabalığa derin bir sessizlik çöktü; binlerce kulak sadece ona kesilmişti:
“Ey şanlı Milruna askerleri! Sizler onurunuz ve haysiyetinizle, elf yavrularının yetiştiği o sulh dolu toprakları korumaya ant içmiş savaşçılarsınız. Soyu ve gururuyla ışıldayan, kanı altından bile kıymetli olan Lefurun evlatlarısınız! Bu cenk, vatanımıza ebedi huzuru, halkımıza ise ferah bir nefes getirecektir. Düşman sizin heybetinizden korkar, isminizi duyduğunda titrer!”
Bu sözlerin ardından tüm askerler, kılıçlarını kalkanlarına vurarak savaşın ilk nidasını verdiler. Çeliğin çeliğe çarpmasıyla oluşan o sağır edici gürültü, avluda bir gök gürültüsü gibi yankılandı.
Komutan Dotraf, bu coşkuyu gördüğünde atını bir adım geri çekerek meydanı bana bıraktı. Sükûnet, safların arasında bir hayalet gibi dolaşırken omuzlarımı dik tuttum; gümüş zırhımın içindeki duruşumla elf ordusunun önünde bir mızrak gibi dimdiktim. Bakışlarım isyankâr, sesim ise her türlü tereddütten arınmıştı. Kılıcımı kınından sıyırıp göğe doğru uzattım:
“Ey şanlı Milruna kahramanları! Bugün kılıcımı sizin kılıçlarınızla birleştiriyorum. Damarlarımdaki kanın son damlası bu topraklar için akana dek durmayacağım!”
Binlerce mızrağın aynı anda toprağa vurulmasıyla oluşan uğultu gökyüzüne tırmandı. Atlar, bu kudretli sesten ürpererek nallarını taşa vurdular. O an, kimsenin hayal bile edemeyeceği, rüştümü ispatlayacak o kadim yemini etmeye karar verdim. Gökyüzüne kaldırdığım keskin çeliği avucuma indirdim. Dotraf ve tüm askerler, nefeslerini tutmuş ne yapacağımı izliyorlardı. Keskin kılıç avucumu yardığında, sıcak kanımın toprağa damlamasına izin verdim. Ardından o kızıllığı, bir savaş boyası gibi elmacık kemiklerime sürdüm. Bir insan komutanın, elf ordusuna verebileceği en büyük teminat buydu.
“Canımı ülkeniz için ortaya koyuyorum! Sizinle omuz omuza çarpışacak, gerekirse sizinle öleceğim!”
Bu sözlerimle birlikte kalkan sesleri bir kez daha patladı. Çarpışan çeliğin ritmi, kalbimin atışlarıyla birleşerek tüm meydanı gümbürdetti.
Artık söz bitmiş, eylem vakti gelmişti; rotamız Svelyn’in kalbinde uzanan, kanla yıkanmaya hazır Maskaria Ovası’ydı.
Kral, hemen yanı başında beliren dört kudretli büyücü kadınla birlikte ordunun önüne geçti. Cadılar, alışılmışın dışında disiplinli askeri üniformalar kuşanmış, saçlarını tepeden sıkı at kuyrukları yaparak savaşçı kimliklerini vurgulamışlardı. Kral’ın gök gürültüsünü andıran heybetli sesi, avludaki on binlerce nefesi aynı anda kesti:
“Cadılar geçitleri açacak! Bu geçitler sizi doğrudan Svelyn topraklarının bağrına ulaştıracak. Yarın sabaha dek her bir nefer bu kapılardan geçmiş olacak. Her geçide sırayla onar asker girsin; dizilimi bozmayın, disiplinden taviz vermeyin!”
Kral’ın buyruğu avluda yankılanmaya devam ederken, cadılar öne atılarak ellerini havaya kaldırdılar. Boşluğu pençeleriyle parçalıyormuşçasına yaptıkları hareketlerle, havada devasa, yırtık benzeri geçitler açıldı. Portalların koyu mor rengi, sanki sonsuz kainatın bir parçası yeryüzüne inmiş gibi parlıyor, etrafına mistik bir uğultu yayıyordu.
Düzen bozulmadı; önce Prens ve Kral, ardından yüksek rütbeli komutanlar bu mor karanlığın içine dalarak gözden kayboldular. Bana tahsis edilen doru atın dizginlerini parmaklarım beyazlayana dek sıktım ve omuzlarımı bir kumandanın vakarında dik tuttum. Kral ve Prens önümüzde atlarını o kozmik yırtıklara doğru sürerken, kalbimin göğüs kafesimi zorlayan ritmini içimde dizginlemeye çalıştım.
Henüz tek bir kılıç çekilmemiş, savaş resmen başlamamıştı; fakat bu şafağın efsanesinin binlerce yıl boyunca halkların dilinden düşmeyeceği şimdiden belliydi.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 3.57k Okunma |
825 Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |