
Herkese Merhaba! Nasılsınız?
Gecikmeli de olsa tüm okurlarımın Nevruz Bayramı'nı kutlarım. 🌸🥰
Sıkı durun! Bu bölümde aksiyonu damarlarınıza kadar hissedeceksiniz. Dürüst olmam gerekirse, bu bölüm beni o kadar zorladı ki yazarken saçlarımı yolasım geldi 😂
..........................
Wild’ın Anlatımıyla...
Sırtımı kamçılarla yırttılar. Bileklerimde geçmeyen prangaların izlerini bıraktılar. Saçlarımı kestiler. Aç ve susuz bıraktılar. Yine de ölmedim! Kat ve kat güçlenip geri döndüm. Sevgilimi kurtarmak, İhsen dünyasındaki canlıların yaşaması ve nefes aldığımız dünyanın zarar görmemesi için buradayım.
İşte buradayım. Olmam gereken yerde, savaş alanının kalbinde. Savaş her zaman benim için kaçınılmaz bir seçim oldu. Bunun sebebi damarlarımda Methian kanı akması mıydı? Yoksa doğduğumdan beri bir kralın sorumluluğunu alma lanetini taşımam mı? Tacın ağırlığı altında ezilmemek için mi doğdum, yoksa o tacı başıma kan ile takmak için mi?
Niçin bu dünyaya geldiğimi bilmiyorum ama kimin için yaşamam gerektiğini biliyorum. Onu kurtarmak istiyorum. Halkımı kurtarmak istiyorum. Bütün İhsen dünyasındaki masum canlıları kurtarmak ve bütün bu vahşet cümbüşünü susturmak istiyorum. Artık mutlu ve sevgi dolu bir hayatı olsun istiyorum.
..........................
Bu kurak topraklar, safkan elf ordusunun zırh sesleriyle kutsandı. Şerefli askerlerin kılıçları ve kalkanları tek bir kurala hizmet ediyordu: İhsen dünyasını korumak. Andım olsun ki bugün bu savaş alanından hiçbir düşmanım sağ çıkmayacak!
Savaş atım Rüzgar’ın sırtındaki duruşum bir mızrak gibi sağlam, zırhım bir krala yakışır şekilde heybetliydi. Methian Hanedanı’nın arması işlenen kılıcımı göğe kaldırdım. Ucu bucağı görünmez şanlı elf ordusunun önünde atımın adımları duyuldu. Sesim, en gerideki askerlerin bile duyabileceği bir gürlükte çıktı:
“EY ELF TOPRAKLARININ LEFUR TARAFINDAN KUTSANMIŞ ASKERLERİ! EY DOĞANIN ŞANLI GARDİYANLARI! BUGÜN YALNIZCA DEĞERLİ ELF TOPRAKLARINI KORUMAK İÇİN SAVAŞMAYACAĞIZ. BUGÜNKÜ SAVAŞIMIZ, TÜM İHSEN DÜNYASINDAKİ MASUMLARI KORUMAKTIR! İHSEN DÜNYASININ NEFESİNİ KİRLİ ELLERE TESLİM ETMEMEK VE DÜNYAMIZIN KAPISINI GELECEĞE ARALAMAK İÇİN SAVAŞACAĞIZ!”
Neferlerin her biri sanki tek bir ses olmuştu. Ayaklarını muazzam bir ritimle yere vurdular, kılıçlarını ortak bir tempoda zırhlarına dövdüler. Maskaria'nın toprakları Elf ordularının azmiyle mühürlendi. Ordu, olması gerektiği gibi kusursuz bir askeri dizilime sahipti. En önde yer alan ağır zırhlı piyadeler, birliğin demirden kabuğu olmuş, gururla yerlerine mıhlanmışlardı. Arkalarında mızrak kıtaları sıralanmıştı. Onlar ordunun keskin dikenleriydi. Mızrakçıların gerisinde ise okçular, hedefini gözleyen sessiz kargalar gibi bekliyorlardı. Düşman karşıdan ordunun sert duvarına çarpana dek, nişancılar hayatları sonlandıran o son mührü basacaktı. Okçuların yan tarafında süvari birlikleri yerini almıştı. Ordunun arka hattında ise komutan çadırları, yedek kuvvetler ve hekimler olması gerektiği gibi yerleşmişti. Ana çekirdek ordu toplam yirmi bin askerden oluşuyordu. Ancak müttefik ülkelerin desteğiyle bu sayı yirmi beş bin savaşçıya ulaşmıştı.
Düşman ordusu ufukta göründü. Önde Svelyn'in kan kırmızı bayrağı, rüzgarın yönünde yalpalandı. Morarmış dudaklarımın ardındaki o komutu vermek için yerime döndüm: Ağır piyadelerin arkasına, elit atlıların yanına.
Paralanan cesaretimi tek bir güç yapıp damarlarıma gömdüm.
“SAFLARI KORUYUN!” diye gürledim. Ağır zırhlı piyadeler hemen omuz omuza verip kalkanlarını tek bir gövde olacak şekilde birleştirdi. Kalkanların sesi çınladığında mızrak birliklerine döndüm: “PİYADE DUVARINA DESTEK OLUN!”
Gür sesimi duyar duymaz uçlarını saldırı pozisyonuna aldılar.
Düşman ordusunun atları koşarak üstümüze doğru geldiğinde, yarattıkları toz kasırgasından birkaç saniye içinde yanımızda olacaklarını tahmin etmek hiç de zor değildi. Askerler öyle derin bir sessizliğe gömülmüştü ki nefeslerini tuttukları her hallerinden belliydi.
“OKÇULAR YAYLARI GERİN! FIRLAT EMRİNİ BEKLEYİN!” diye talimat verdim. Sükunete boğulan askerlerin yayları bir şimşek hızıyla gerildi.
Yaklaşıyorlar...
Atlar dört nala, kalpleri çatlarcasına koşarken düşman askerlerinin kılıçları öldürmek için hazırdı.
Sabırlı olmalıyız. Daha da yaklaşmalılar...
Askerlerimin sabırsızlığını ensemde hissediyordum. Daha da yaklaştılar... Vakit geldi.
“FIRLAT!” diye naram tekrar yükseldi. Dudaklarımı henüz kapatamadan oklar, bir serçe sürüsü gibi karşı ordunun üzerine indi. Onlardan herhangi birinin ölüp ölmediğini ya da bu ok sağanağının onlara ne ölçüde hasar verdiğini kestiremiyordum.
Göğsümü yeniden şişirdim. Toparlan Wild! Bir defa daha...
“OKÇULAR! YAYLAR HAZIR!”
Yeniden gerilen kirişlerin sesini duyduğumda yutkundum. Birkaç saniye bekle Wild. Daha değil. O kadar yaklaşmışlardı ki artık ordunun ön safına bir zarar gelip gelmediğinden emin olabilirdim.
Şimdi… “İLK HATTI YOK EDİN!” diye haykırdım.
Oklar yaylardan vahşi bir at gibi özgürce kurtulduğunda gökyüzünü kapladılar. Hepsi düşmanın en zayıf noktasına hücum etmek için hedefe kilitlenmişti. Şimdi görebiliyordum… Hasım birlikler atlarının üzerinde acı içinde çığlık atıyor, hantal zırhları yüzünden anında yere kapaklanıyorlardı.
Hanedanımızın altın armalı kılıcını kınından çıkardığımda bir çığlık kopardı. “SALDIRI BAŞLADIĞINDA GERİ ÇEKİLMEYİN!” diye tüm gücümle bağırdım.
Vücudum titremeye başladı. Bu korkudan ya da soğuktan kaynaklanmıyordu. Farklı bir histi. Sanki tehdit benmişim, sanki cesaretim bütün gücümü kontrol ediyordu. Bu duygu vücudumu bir deri gibi sarmalamış, ayazın bile etki etmesine izin vermiyordu.
Düşman ordusu ulaşır ulaşmaz büyük bir hengame başladı. Çarpışma anı, yüzlerce demircinin kızgın metalleri dövmesi gibiydi. Kalkanların gürültüsü, atların dehşetle kişnemesi ve silahların şangırtısı cephenin ateşini körükledi.
Zarivora’nın ordusunun ilk hattı, saniyeler içinde kalkanları tutan piyadeleri birer balta gibi mızraklarıyla yarıp geçti. Yaralananlar yere çakıldığı an atlar üzerlerinde tepindi. Kılıcımı önümdeki süvariye savuramazdım çünkü doğrudan kellemi hedef almıştı.
Düşünme Wild! Eğil!
Başımı geriye eğdiğim an mızrak üzerimden rüzgar hızıyla geçti. Mızraklı nefer diğer askerlerin üzerine at sürerken atım Rüzgar, sert zeminin üzerinde kanatlanmışçasına koşuyor ve darbelerimi iki kat etkili hale getiriyordu.
Kılıcını savur!
Çeliğim karşıdaki askerin omzunu bir ustura gibi kesti. Ama bitmedi. Rüzgar hala durmadan koşuyordu. Bir tane daha... Neferin feryadı hemen kaskımda yankılandı. Soğuk hava boğazımı yakıyordu fakat vücudum kor gibi ısınmıştı.
Kılıcımı tekrar hedefin üzerine salladım. Askerin karnının kenarını kestiğimde sıcak kanı, buz kesmiş zırhıma sıçradı. Durma Wild!
Sanki Rüzgar ile tek bir ruh olmuştuk. Gövdemi yere doğru yönlendirdim. Yerdeki piyadeler benim savaşçılarımla çarpışıyordu. Milruna’nın askerlerinden birinin kılıcı düştüğü an düşman, yaralı avına saldıran vahşi bir sırtlana dönüştü. Üzerine atladığında kılıcımla kafasını ikiye yardım. Kanı bir fıskiye gibi döküldüğünde elleri boşaldı ve dizlerinin üzerine yığıldı.
Bu manzara beni üzmedi, ona acımadım. Canının yandığını bile hissetmedim.
Atım dört nala koştukça ben bir Azraildim. Tırpanımla bedenleri biçiyor, ruhlarını alıyordum. İşitebildiğim yegane şey çığlıklardı. Sadece kılıçların birbirine çarpan sesi yankılanıyordu. Kalp atışlarım, rüzgar ile aynı ritimde vuruyordu. Karşımdaki düşman neferlerinin bir merafor (insan) mu yoksa bir elf mi olduğunu miğferleri yüzünden seçemiyordum.
Kılıcımı yeniden savurdum. Bu kez kılıcım, rakibin zırhını parçalayıp kemiklerinin içinden geçti. İnleyerek kaburgalarına sarıldığında haykırışları sanki çok uzaklardan geliyordu. Silahını bir kenara fırlatıp elleriyle çaresizce yarasını kapatmaya uğraştı.
Ben şu an kimdim? Tanıyamadığım birine dönüşmüştüm. Feryatları net duyamıyor, midem bulanmıyor, saldırırken ellerim sarsılmıyordu.
“SAĞ KANADI KORUYUN!”
Sesim, yükselen iniltilerin arasında kayboldu. Bu emri verirken üzerine düşünmemiştim bile. Atım Rüzgar yorulduğu için adımları ağırlaştı. Göğsüm, zırhımın altında hızla inip kalkıyordu. Miğferim yüzünden ne sağı ne de solu görebiliyordum, sadece önüme odaklanmıştım. Bu defa kılıcımı ters çevirip yanından geçtiğim bir piyadenin sırtına sapladım.
BATIR! ÇIKAR!
Kılıcı geri çektiğim an sırtından fışkıran kan, ellerimi ve silahımı kızıla boyadı. Bir an…Çok kısa bir an dalgınlıkla elime baktım. Amansız düşman kılıcı vakit kaybetmeden sol kolumda derin bir yarık açtı.
Dudaklarımdan bir inilti koptu: “Ahh!”
Sakın dizginleri bırakma Wild! Beni yaralayan süvari hızla arka saflara doğru ilerledi.
“Lanet olsun!” Sanki kolum cayır cayır yanan bir ateşin içinde bırakılmıştı.
Önüne bak! Silahınla karşındakinin işini bitir. Düşünmeden, duraksamadan, acının ardına sığınmadan!
Dişlerimi kenetledim. Bu sızıya göğüs gerebilirim. Yapabilirim. Evet, dayanacağım.
Rüzgar’ın beyaz tüyleri kanımla lekelendiğinde hayvan irkildi. Sıcak kanım tenine damladıkça ürküp şaha kalktı. Yorgun bacaklarına aldırış etmeden çılgınca koşmaya başladı. Sadık atım koştukça gah gökyüzüne, gah da ufuktaki kar giymiş dağlara bakıyordu.
Lanet olsun ki düşman hattına çok yaklaştık. Tedbirli davranmalıyım.
Dizginleri sert bir hamleyle kendime çektim. Beni anlamış olmalıydı çünkü adımları yavaşladı. Geri dönmek için zırhlı çizmelerimle karnına bastırıp yön verdim. Yeniden hızlanmaya başladı. Kolumdaki sızı bedenimi titretiyordu. Sanki tüm takatim tükenmiş gibiydi. Alnımdan soğuk terler süzülüyordu.
Avuçlarımın arasındaki gümüş kılıç ağırlaşmıştı. Zırhım omuzlarımı incitiyor, sanki sırtımda koca taş bloklar taşıyormuşum gibi hissettiriyordu. Gözü dönmüş bir süvari, yaban domuzu gibi haykırarak üzerime atıldı. Kılıcımı parmaklarımın arasında sıkıca kavradım.
Başını kes! Boynunu ikiye böl!
Rüzgar’ın daha hızlı atılması için bacaklarımla baskı uyguladım. O, bir fırtına kadar hızlı ve kaderin hükmü kadar tereddütsüzdü. Sanki Lefur’un kutsamasına nail olmuştu. Bu savaşlar için yaratılmış gibiydi. Tıpkı benim gibi.
Süvari yaklaşır yaklaşmaz kılıcım havayı yarıp, boğazını ısırdı. Kılıcını bana savurduğunda kolunu kavrayıp hamlesini boşa çıkardım.
Biraz daha güç yüklenmeliyim. Boynu çok kalın.
Miğferinin ardındaki gözleri yaşarmış, acıyla dişlerini sıkıyordu. Damarlarımdaki tüm kudreti koluma topladım. O boynu koparacaktım.
Kılıcıma verdiğim son kuvvet yüzünden kolum sarsıldı. Dudaklarımdan bir feryat yükseldi: “AYRIL ARTIK!”
Kılıcım, son raddesine varan direncimle kemiği parçaladığında boyun omurlarının çatırtısı kulaklarıma ulaştı. Başı, gövdesinden bir nesne gibi ayrılıp oluk oluk akan kanın içinde, yerde nefessiz yatan diğer bedenlere karıştı. Genzimde hissettiğim o keskin ve metalik koku, az önce sonlandırdığım yaşamın son nefesine aitti.
Toprak, bir çığ gibi ayaklarımın altından kaydı. Her yer bir değirmen taşı gibi dönmeye başladı ve görüşüm silikleşti. Atımı yavaşlattım. Sadık atım Rüzgar’ın hızı kesildiği an, bacağı bir cesedin kaskatı kesilmiş uzvuna ya da bir zırh parçasına dolandı. Sarsıntı öyle kuvvetliydi ki tüm dünya etrafımda tersyüz oldu.
PAT...
Kalçam sert zemine çarptığı an ciğerlerimdeki nefes keskin bir şekilde kesildi. Gözlerim etrafa bakındığında kendimi yürüyen, canlı bir vahşetin ortasında buldum. Her yer kan ve ceset gölüne dönmüştü. Cansız vücutlar yerde birer çuval gibi uzanıyordu.
Burası kan, ter ve çürümüş et kokuyordu. Midem daha da bulandı. Dişlerimi sıktım ve öğürmemek için irademi sonuna kadar zorladım.
Yanımda uzanan bir elf titreyerek elimi tuttu. “Yardım et... Soğuk...” Gözlerinde solmuş bir ruhun ifadesi vardı, göz altları ise iyice morarmıştı.
Düşmanın zırhını giyiyordu. Hemen miğferimi çıkardım. Başımı sola çevirip boş olan midemi cezalandırırcasına kendimi zorladım. Ben öğürürken o, demir zırhlı elimi sımsıkı kavradı. “Soğuk... Çok soğuk...”
Kolumu sertçe kendime çektim. Eli, rüzgarda savrulan bir dal gibi toprağın üzerine düştü.
Ayağa kalkmalıyım. Etrafımda hala boğuşanlar var. Kılıcım nerede? Yaramın kanaması durmuyor.
Herkes dişlerini göstermiş, kim daha önce parçalayacak diye çarpışıyor gibiydi. Elimi alnıma koyduğumda avucum boşlukta kaldı. Gözlerim bu hakikat ile irice açıldı.
Miğferim başımda değil.
Az önceki askerin acı dolu iniltisi kulağımı deldiğinde bakışlarım tekrar ona kaydı. Atın tepinmesi yüzünden ezilmiş, kandan bir kefen giymişti. Düşmanın süslü atı üzerime gürültüyle atıldığında hızla yana savruldum. Yerde uzanırken başka bir bineğin daha üzerime doğru yıldırım gibi koştuğunu fark ettim.
Burada kalırsam ezilerek öleceğim.
Düşünmedim. O an aklımdan hiçbir fikir geçmedi. Ani bir kararla sola doğru bir pervane gibi dönerek üzerimde tepinmek isteyen tehlikeden kurtuldum. Bedenim daha fazla titremeye başlamıştı. Kalbim parçalanacakmışçasına hızla çarpıyordu. Soluk soluğa kaldım.
Bacaklarımı toparlayıp ayağa kalkmaya çalıştım. Titriyor... Her bir uzvum zangır zangır titriyordu. O nefer gibi ben de üşümeye başladım. Parmaklarımı sıktım. Gövdem sağa sola bir yelpaze gibi yalpalanıyordu. Önüme düşman piyadelerinden biri çıktı.
“Şanslı günündesin kral bozuntusu. Benim ellerimde öleceksin,” deyip tereddüt etmeden kılıcını bir balyoz gibi omzuma savurdu. Eğildim ve dizlerimin gövdemi idare etmesine izin verdim. Keskin çeliği havada uçuşan saçlarımı yaladı. Bu öldürücü hamlesi artık benim için tehlikeli bir anlam ifade etmiyordu.
Ne kadar da küstahça bir tavır.
Bu savaş hepimizi aynı kefeye koymuştu. Parmaklarımı tekrar kınımdaki Methian kılıcıma yönelttim. Silahımı yuvasından sıyırıp çıkardığımda çığlığı ruhumu sakinleştirdi.
Dudaklarımı birbirine bastırdım. “Küstah sözlerini eyleme geçirmeden önce bir krala karşı söylememeliydin,” diye son bir öğüt verdim.
Kılıcım elimde sarsılıyordu. Sanki güçlü bir rüzgar esse yere düşecekmişim gibi hissediyordum. Yaralı kolumun gücü, küçük bir çocuğun desteği kadar zayıftı.
Kılıcını üzerime salladığında göz bebekleri heyecanla ve zevkle ışıldıyordu. Saldırısını kendi silahımla durdurduğumda üzerime yüklendi. Dişlerimi sıktım. Sol kolumun desteği beni yarı yolda bırakmak üzereydi.
Gücün tükeniyor Wild. Bir şeyler yapmalısın.
Kendimi kontrol altına aldım. Sağ bacağıma yüklenip sol ayağımla savunmasız karnına sert bir tekme savurdum. Zırhın koruması yüzünden hissedeceği tek şey bir sinek ısırığıydı ama zırhın ağırlığına karşı koyamazdı. Yere çullandığında acıyla dişlerini sıktığı belliydi.
Dudağımın kenarı hafifçe kıvrıldı. Kılıcımı göğsüne sapladım. Zırhını deldi, kaburgalarını parçaladı, kalbini kesti ve sonunda sert toprağa mıhlandı.
“Umarım bir kralın kudretini hafife almamayı sonunda anlamışsındır, asker.”
Kılıcımın kabzasını sımsıkı kavrayıp silahımı o cansız göğüsten hırıltıyla çektim. Zırhım dizlerime kadar kana bulanmıştı. Sol kolumdan boşalan kan gövdemi kızıla boyamıştı. Adımlarım, nefeslerim gibi ağırlaştı ve görüşüm tamamen karardı.
Sol kolum pes etse de sağ kolum hâlâ benimle birlikte savaşıyordu. Çarpışma seslerini artık duymuyordum.
Etraf yavaşça karanlığa bürünüyor.
Dizlerimin üzerine yığıldım. Başımı sarhoş bir edayla sağa sola salladım. Yüreğimin atışını derinden hissediyordum. Nabzımın sesi doğrudan kulağıma geliyordu:
GÜM! GÜM! GÜM!
Başımı kaldırdığımda havanın karardığını fark ettim. Gökyüzünde asılı duran parlak yıldızlar ve yarım ay, tüm bu vahşete inat merhametle gülümseyip bana selam veriyordu. Bakışlarım tekrar cepheye döndü. Diğer askerler nerede?
Birisi kolumun altına girdi. Başımı güçlükle çevirdim. Gelen Ozarius'tu: “Wild, bugünlük bu kadar. Herkes iyi iş çıkardı. Kolun kanıyor!”
Ne diyor? Sesini çok bulanık duyuyorum. Gözlerim kapanmak, başım ise bitkinlikle geriye doğru savrulmak istiyordu.
“Beni duyabiliyor musun?”
Evet, seni duyabiliyorum ama kelimelerini seçemiyorum.
Göz kapaklarım iyice ağırlaştı.
Herkes güvende mi Ozarius? Diğerleri nerede? Neden yalnızsın? Konuşamıyorum.
Kılıcım elimin altında, toprağa dik bir şekilde saplanmış halde duruyor, kabzası sağ avucumun içinde asılı kalıyordu.
Nihayet parmaklarımın dermanı kesildi ve elim kılıcımdan ayrıldı. Diğer bedenler gibi ben de toprağın üzerine yığıldım.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 3.57k Okunma |
825 Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |